PDA

Tam Sürüm Bilgini Göster : Medya Yorumları


Sayfalar : [1] 2

alihoca
26-04-2006, 09:12
Güzel Dostlarım;

Bu başlıkta dilerseniz,
Yazılı ve görsel olmak üzere tüm basın yayın iletişim araçlarında önemli gördüğünüz iç-dış politik yorumları toplayalım.

Saygılarımla

dentist
26-04-2006, 09:42
Bu başlık altında bir standardizasyon olması açısından bu topice uygun yazılar buraya taşınacaktır. Yazıları taşınan arkadaşların anlayışla karşılayacağını umuyorum.

alihoca
26-04-2006, 09:48
ABD'de geçen hafta yayınlanan ve Irak Savaşı'nın perde arkasını en kapsamlı olarak anlatan Cobra II adlı kitap, Türkiye ile Amerika arasında savaş öncesinde yürütülen tezkere pazarlıklarını da tüm çıplaklığıyla ortaya koydu.

New York Times'ta savunma muhabiri olan Michael R. Gordon ile Emekli Deniz Kuvvetleri Korgenerali Bernard E. Trainor'ın kaleme aldığı kitapta, Türkiye'den açılacak cepheye 'Hacı' kod adı verildiği belirtilerek, Bush yönetiminin bu cephe için kapalı kapılar ardından yoğun diplomasi faaliyetleri yürüterek her türlü olanağı seferber ettiği vurgulandı.
Kitaba göre, 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinin ardından ABD şoka uğradı. Hatta Beyaz Saray'da Türkiye'ye yönelik nasıl bir cevap verilmesi gerektiğini ele alan bir zirve bile düzenlendi. İşte Türkiye ile görüşmelere katılan ABD'li yetkililer ile generallerinin ifadeleriyle şekillenen kitaptan daha önce hiç gün yüzüne çıkmamış ifadeler:

Cephe fikri Jones'un
Türkiye'den Kuzey Cephesi açma fikrinin mimarı, savaş öncesinde ABD Deniz Piyadeleri Komutanı olan ve daha sonra NATO Müttefik Kuvvetler Komutanlığı'nı üstlenen Orgeneral James Jones'tu. Jones'un bu fikri Amerikan ordusunun Ortadoğu operasyonlarını yöneten Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Tommy Franks tarafından da kabul gördü. Ve 'Hacı' kod adıyla anılan Kuzey Cephesi için Türkiye ile dirsek teması başladı. Türk kamuoyu savaşa ezici bir şekilde karşı çıkıyor, Türk hükümeti de Körfez Savaşı'nın bir benzerini yaşamak istemiyordu. Buna karşılık Beyaz Saray'ın talepleri de büyüktü. İşte bu havada pazarlıklar başladı...

Haberi Cheney verdi
ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, 19 Mart 2002'de, 12 ülkeyi kapsayan 'savaş turunun' Türkiye ayağını yaptı. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit ve Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu ile görüştü. Ecevit "Cheney bize görünür bir gelecekte askeri operasyon olmadığını aktardı" açıklamasını yaparken, ABD lideri, Kıvrıkoğlu'na savaş planına Türkler'in kesinlikle dahil edeceği mesajını veriyordu. Türk tarafı ise toprak bütünlüğü ve ekonomi konusundaki kaygılarını aktardı.

Pazarlıklarda son aşamaya gelindiğinde ABD Kuzey Cephesi karşılığında Türkiye'ye Kerkük'e Türk askeri sokabilmek de dahil, birçok seçenek sunuyordu. Bush yönetimi milyarlarca dolarlık yardımın yanı sıra PKK'dan sızmaları ve mülteci akınını engellemek için 20 bin Türk askerinin Kuzey Irak'a girmesine izin vermeyi önerdi. NATO'da da Türkiye'ye koruma için lobi yapılıyordu. Buna Belçika karşı çıkmıştı. Ancak ABD öyle bir markaj uyguladı ki, 'aptala dönen' Belçika itirazını geri çekti.

'Hayır diyeni bulun'
Bu arada Orgeneral Franks de yakın çevresine en büyük endişesinin Türkiye'nin desteği olduğunu anlatıyordu. İngilizler'in Türkler'in isteksizliğini gündeme getirmelerine karşın, "Türkler olsa da olmasa da kazanacağız" dedi. Kuzey Cephesi'nden 35 bin askeri Irak'a sokmak isteyen Franks, tezkere oylamasından sadece 3 gün önce 27 Şubat'ta sağ kolu Yarbay David McKiernan'a şöyle diyordu:
"Bu konunun, gelecek iki kuşak Türkler için ne demek olduğunu anlamalarını sağlamalıyız. Para harcayın, gemileri yerine koyun. Ortalığı çılgına çevirmeliyiz. Hayır diyen kişiyi saptayın ve onunla yakından ilgilenin. Benim adımı dolaştırın. Zaman sıkıştırması yapabilmek için koşullar koyun! 'Hayır'a bahane bulamasınlar."

Türkleri boşverin
Ancak dönemin Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın evindeki tezkere pazarlığında ipler kopma noktasına geldi. Türk tarafı, tezkere karşılığında ABD'den 25 milyar dolar hibe talep ediyordu. (Bu ismin Powell'ı 25 Şubat'ta ziyaret eden eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış olduğu zannediliyor Türk tarafının bu talebi ABD'de 'at pazarlığı' yorumuna sebep olmuştu.)

Tarihler 1 Mart'ı gösterdiğinde tezkere TBMM'den geçmemişti.. Bush yönetimi şoktaydı. Hemen Türkiye'ye nasıl karşılık verileceği masaya yatırıldı. En sert tepki, şu sıralar bir CIA ajanının kimliğini basına sızdırmaktan yargılanan Cheney'nin eski asistanı Scooter Libby'den geldi. Çok kontrollü bilinen Libby, "Türkler'i boşverin. 4'üncü piyade tümenini çekelim. Milyarlarca dolar yardımı bir kenara itiyorlar. Finans piyasalarının Türk ekonomisine yapacağını yapmasına izin verelim!" dedi. İşgal başladıktan sonra da Beyaz Saray'ın Irak koordinatörü olan Zalmay Halilzad'a "Türkler'i Kuzey Irak'a girmekten alıkoy" talimatı verildi. Asker sokma talebimiz de kesin bir dille reddedildi.

Franks: Türkler k.çımı öpsün
Türkiye'ye yönelik en sert tepkiyi yine Orgeneral Franks verdi. Tarih 9 Nisan 2003'tü. Bağdat düşmüş, Saddam devrilmişti. Ancak Kuzey Irak'taki Türkmen bölgesi karışıktı. Türk hükümeti ABD'ye kaygısını belirtti. Yarbay McKiernan konuyu Franks'e aktardığında hiç beklenmedik bir tepki ile karşılaştı. Kuzey Cephesi'nin açılamamasının kızgınlığını üzerinden atamayan ABD'li general, "Türklere git, k.çımı öpmelerini söyle" dedi. Onu yatıştırmak ise Dışişleri Bakanı Colin Powell'a düştü. Bağdat düştükten sonra Irak askerlerinin üniformalarını çıkararak Kerkük'te halkın arasına karışması üzerine, Türkiye'nin müdahalesinden çekinen Powell, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü arayarak, Peşmergeler'in bölgeden çıkarılması sözü verdi. Powell ayrıca, az sayıda Türk subayının kentte ABD güçlerine eşlik edebileceğini söyledi. Gül ise, "Şu sırada bizim müdahalemize ihtiyaç yok" dedi. Ancak, müdahale haklarının masada olduğunu da açık bir dille vurguladı.

Ruşen ÇAKIR

AnnE
04-08-2006, 09:51
Şu fındık gürültüsüne içinde yaşayanlardan bir bakış.

Giresun IŞIK Gazetesi'nden ;



FINDIK DALDA, FINDIK ÜRETİCİSİ SOKAKTA

Emniyet müdürü de kızakta…
Zapsu yerinde duruyor ama Ordu Emniyet Müdürü görevinden alınıyor.
Erdoğan fındıkla ilgili sorulara “orantısız şiddet-kontrolsuz güç” kullanarak cevap veriyor.
Olağanüstü İslam Konferansı Örgütü toplantısı için Malezya'ya hareketinden önce Esenboğa şunları söyledi:
“Talimatı ben verdim: Medyayı anlamakta zorlanıyorum. Bir emniyet müdürünü birimiyle ilgili bakanımız açığa alıyor veya görevden alıyor, hemen bakıyorsunuz birileri avukat oluveriyor. Soruyorum, bir vali, emniyet müdürüne talimat verecek, ve valinin verdiği talimata emniyet müdürü tamamıyla ters bir cevapla rest çekecek. Ve bu emniyet müdürü orada duracak. Ve düşünün ki bir taraftan otobüs kuyrukları Akçaabat'a dayanıyor, öbür taraftan Samsun'a dayanıyor. Bu talimatı veren benim. Bizzat aradım ve 'Bu trafik açılacak' dedim. Bu esnada iki kişi öldü. Bunun bedelini, haberleri yapan gazetelerde okuyabilecek miyiz. Niye öldü bu insanlar; çünkü trafik kapalıydı. İnsanlar hastaneye yetiştirilemedi, ambulansta öldüler. O gün bütün o çevrede bütün düğünler iptal edildi. Olay aynen Diyarbakır'da olduğu gibi kadınlar, çocuklar yol ortasına konuldu. Trafik kesildi 8 saat, 9 saat...
Gaz, su sıkıp dağıtacaksın: Emniyet müdürünün görevi nedir? Saat 10.30'da yapılanı, talimatı vali bey kendisine verdiği zaman yapmaktır. Su sıkacaksa o zaman sıkacak, biber gazı sıkacaksa o zaman sıkacak. 'Gücün yetiyorsa gel yap' ne demek. Sen halkının güvenliğini sağlamak göreviyle mükellefsin. O görevini yapacaktı. Kimse halkınla karşı karşıya gel demiyor ki. Kamu düzenini bozanların karşısına çık diyor.
Görevden alma adil: Bölge komutanı Tuğgenerali de hemen arattım. Kimle, (Jandarma Genel Komutanı) Fevzi (Türkeri) Paşayı aradım... Bakanımı aradım, valimi aradım. Sabah 5'e doğru trafik açılabildi. Asla burada adil olmayan bir şey yapılmadı.”
İki günsonra Ordu İl sağlık Müdürü açıklama yaptı, “O gün iki ölüm oldu, ikisi de şehir merkesinde ve boğulmadan, o gün ambulansta ölüm olmadı” dedi.
Şimdi ey millet..
Diyarbakır’ı konuyla Erdoğan irtibatlandırdı, biz değil..
Madem öyle, karşılaştırmalı sonuçlara da katlanmalıdır..
Diyarbakır’da “Newwrooz” da bir hafta hayat durdu.. Kaç ölüm oldu ambulansalar çalışmadığı için, kaç düğün iptal edildi hesabı var mı?
Güvenlik güçlerine “kışla ve karakollardan çıkma” diye talimat verildi. Sokak teröriste teslim edildi.
Ordu’da ne diyor Başbakan; “Saat 10.30’da suyu sıkacaksa sıkacak, biber gazı sıkacaksa sıkacak..”
“İzinli gösteri” zaten saat 11’de başlamıştır ey millet..
Yâni Ordu’da; Zapsu mağduru fındık üretcisine, Diyarbakır’da teröriste günlerce gösterilen hoşgörü en baştan, bir dakika bile gösterilmeyecektir. Saat daha 11’de tek lâf etmeden basacaksın biberi, basacaksın suyu..
Kamu düzeni o zaman bozulmamıştı ki..
Peki Diyarbakır’da yüzü maskeli “kamu düzenini bozanlar”la vali yardımcınızı; “sizi kutluyorum” diyen belediye başkanının maiyetinde, sol gerisinde görüşmeye neden gönderdiniz?
Orada neden biber gazı, su sıkılmadı?
“Olay aynen Diyarbakır'da olduğu gibi kadınlar, çocuklar yol ortasına konuldu. Trafik kesildi 8 saat, 9 saat...” diyor Başbakan..
Diyarbakır’da; “yol ortasına konulan çocuklara” polisler tarafından çikolata verildiğini gösteren kayıtlar halâ ellerdedir.. Teröristlere aynı polisler, gazla değil “sapanla” karşılık vermişlerdir..
Gülmeyin…
Neden Karadeniz’de çocuklara çikolata verilmedi?
Neden Karadeniz’de göstericilere sapan değil de biber gazı-su revâ görülüyor?
Diyarbakır’da Belediye başkanı’nın sol gerisinde yüzü maskeli teröristle “görüşen”, teröristi incitmeyen, karşı çıkmayan Vali yardımcısı yerinde kalıyor..
Ama Ordu’da halkıyla görüşen, incitmeyen Emniyet Müdürü görevden alınıyor..
Erdoğan olaya müdahil olarak Emniyet Müdürüne telefonla emir vermeye kalkan Akepe’li Ordu Milletvekilleri Eyüp Fatsa ve Enver Yılmaz’dan hiç bahsetmiyor..
O Ordu (Giresun, Trabzon)’un Akepe’li milletvekilleri mâdem meseleyi çözmek istiyorlardı, neden vaktinde Zapsu’dan randevu taleb edip, hazretin boş vaktini aramadılar görüşebilmek için?
Erdoğan olaya Akepe’li vekillerin gözüyle bakıyor..
Şimdi onlara inandığı için, “doğruyu söyleyen” Ordu İl sağlık Müdürü’nü de görevden alacak mıdır?
Onlar Akepe MYK’da bilgi verirken; “Mitinge sadece fındık üreticilerinin katılmadığını, emniyetin verdiği bilgiye göre çok sayıda illegal örgütün de bu mitinge destek verdiğini kaydetmişler. Mitingin yapıldığı meydanın iddia edildiği gibi 80 bin kişi almayacağını, en fazla 25-30 bin kişilik bir kapasitesi olduğunu dile getiren Ordu Milletvekilleri, miting sırasında uluslararası yolun 10 saat boyunca kapatılmasının yol açtığı zararları” anlatmışlar.
De ki mitinge illegal örgütler katıldı..
Diyarbakır’dakiler legal miydi?
Peki neden tam bir senedir fındık üretcisini Zapsu’ya muhtaç edip tansiyonun önlenemez boyutlara yükselişini engellemediniz de ortamı illegal örgütlerin tahrikine açık hâle getirdiniz?
O gün o meydanda 100.000 kişi vardı beyler, 20 bin değil..
100.000 aç insan.. Bir senedir devletten parasını alamayan insan.. Bir ay sonra harmana-pazara inecek olan mahsülünün para etmeyeceği korkusunu yaşayan…
Ev bark sahibi, çocuk okutan, çocuk evlendirecek olan….
Hastası olan..
Her gece ocakta çorba kaynatmaya, baca tüttürmeye mecbur…
Yaşamaya mecbur 100.000 insan…
Ve devlete, devletine saygılı…
Giresun ve Ordu’nun bütününde fındık tek üründür efendiler.. Alternatifi yoktur.. Kocaeli yarımadasında her şey yetişirken oralara fındık ekim izni verilmesi ne iştir?
Ve bir senedir Giresun ve Ordu’da “çarşı”, memurun, emeklinin maaşı ile dönmektedir.
Giresun ve Ordu’nun Akepe’li vekilleri bunları bilmiyordurlar mıdır da Başbakan’a gidip anlatmamaktadırlar bir senedir?
Meydanın kaç kişi alacağını hesaplayacaklarına bir kilo fındığın bu sene kaça mal olduğunu hesaplayıp iletseler; MYK’da onu anlatsalar ya..
Geçen sene 7 milyon’la açılan piyasa 4 milyona kadar düşmüş, Erdoğan ‘ın parti kongresi için Karadeniz’e her gelişinde de birer milyon kaybederek iki milyona inmiştir.
Akepe’li vekiller sekiz aydır halkın arasına çıkamamaktadırlar ki bunu bilsinler..
Zapsu’nun, kendilerini halkın içine çıkamaz hâle getirdiğinin farkında değil midir bu vekiller?
Fiskobirlik Başkanı’na gizli telefon edip “arkandayız” demeleri yetmez.. Tepkiyi partide göstermeliler.
2007 mahsülü pazara inmeden biber gazı stoklamadan önce halkın duygularını-ihtiyacını düşünün..
Fiskobirlik’ten bana ne.. Siz halledin.. Kötü yönetim varsa gereğini yapın.. Suç varsa cezasını verin..
Fiskobirlik Yönetim Kurulu’na istediğiniz seçilmedi diye oynayan kaprisinizin cezasını vatandaş çekiyor.
Ordu Emniyet Müdürü’nün görevden alınması kıymetli okuyucu, sanıyoruz ki bölgedeki diğer kamu görevlilerine “ders” olmuştur.
Bundan sonra böyle bir olay olduğunda…
Daha izinli gösteri başlamadan vereceklerdir gazı, basacaklardır suyu..
Yapmayın efendiler..
Türk Polisini milletiyle karşı karşıya getirmeyin..
12 Haziran 2006 tarihli ve “Türk Polisini Kim Koruyacak?” başlıklı yazımızda dört örnek vermiştik..
(Olay 1) Yıl 2004. Aylardan Temmuz. Yer; Van İl Merkezi.
Van Emniyet Müdürlüğü basılıyor, polis tokatlanıyor, gözaltındaki bir şahıs “kurtarılıp” çıkarılıyor. Bölge milletvekili olan Milli Eğitim Bakanı gözaltına alınan şahsın babasına “geçmiş olsun” diyor.
Olay 2) Aynı yıl, bir ay sonra.. yer; Diyarbakır şehir merkezi..
Polis “Hevsel bahçeler”inde saklanan PKK’lıları ablukaya alır. 6 gün “girilemez”. Bu süre içinde Belediye Başkanı suç mahalline giderek Emniyet Müdürü ile tartışır. Yakasına yapışır.
Emniyet Müdürü bir süre sonra istifa eder.
Emniyet Müdürü istifa eder ama Vali yerinde kalır.. 2006 Newrooz’unda şehirde her türlü halt yenir fakat “olay” olmaz. Polis teröristlere “sapan”la karşılık verir. Göstericilerin önündeki çocuklara “çikolata” dağıtır. Diyarbakır’ın bayan emniyet müdür muavini kepenk kapatanların açması için sokak aralarında araba ile anons yaparken “Diyarbakır vatandaşı” deyimini kullanır.
Olay 3) Yıl 2006. Haziran ayı. Akepe Edirne Milletvekili Ali Ayağ'ın oğlu, Şile'de trafik cezası nedeniyle 4 polisle tartışır. Milletvekili baba, Emniyet Genel Müdürü Aydıner'i telefonla arar. 4 polis açığa alınır.
Olay 4) Yıl 2006. Haziran ayı. Yabancılara gayrimenkul satışı, Anayasa mahkemesi’nin koyduğu sınır geçildiği için durdurulan Hatay’ın Altınözü ilçesinde bir asker kaçağı gözaltına alınır. Akepeli Belediye Başkanı Cahit Alkan Emniyet Amirliğini basar. İlçe Emniyet Amir Vekilinin makam masasına vurarak camı kırar. “Seçmenimi serbest bırak” der.)
Olay 5) Ordu…..
Hepsinde de “seçilmiş” siyasiler, en hafif deyimiyle “polisin görevine müdahale” etmişlerdi.
Vatandaş polisin görevine müdahale edince başına neler geldiğini biliyorsunuz..
Peki seçilmişler müdahale edince..
Polis “sürülüyor”, “açığa alınıyor”, “kızağa çekiliyor..”
Yapmayın efendiler..
Türk Polisi milletinin emrindedir, rejimin ve devletin bekçisidir.
Yıpranması, devletin yıpranmasıdır..
Devlete yazık ediyorsunuz

AnnE
04-08-2006, 11:51
İçinde yaşayanlardan meselenin bir tarafının doğrusu

Giresun Işık Gazetesi'nden :

İKİ SORUNUN CEVABI

Fındık ve Fiskobirlik meselesi ile ilgili tartışmalar sürüyor. Konu ile ilgili olarak bazı okuyucularımın bana yönelttiği birkaç soru var. İzin verirseniz bunu cevaplamak istiyorum.
1.Fiskobirlik’in gerçekte ne kadar borcu var?
—Fiskobirlik’in 1 Mayıs 2000 tarih itibariyle kimseye borcu yok. Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek’in “1,5 katrilyon borcunu sildik” lafı bir çarpıtmadan ibarettir. Borç Sayın Çiçek’in de içinde bulunduğu 1964’den 1 Mayıs 2000 tarihine kadar gelip geçen tüm hükümetlerin borcudur. Sayın Çiçek Özal’ın ANAP iktidarı zamanında da bakandı. Bunu bilmesi lazımdır. Üstelik Adalet bakanıdır ki, yasaları doğru okuması ve doğru anlaması gerekir. Bunun böyle olduğunu 2000 yılında çıkarılan 4572 Sayılı kanun’un 1/E Maddesi açık olarak yazmaktadır. Hükümetler bu borcu Fiskobirlik’e yaptırmışlardır. Bu da Türkiye’yi yönetenlerin devletin hazinesini nasıl kullandıklarının açık bir göstergesidir.
2. Hükümet ve AKP çevreleri ısrarla “biz oraya karışamayız. Özerktir. Kanuna mı karşı gelelim” diyorlar. Söylendiği gibi Fiskobirlik özerk bir kuruluş mudur?
—Fiskobirlik, Hükümet sözcüsü Sayın Cemil Çiçek’in ve partidaşlarının belirttiği gibi 2005 yılında tam özerk bir kuruluş değildir.
2000 yılında çıkarılan ve az evvel sözünü ettiğimiz 4572 Sayılı Kanun gereği Fiskobirlik gibi öteki 16 birlik de özerk olacaklardır. Ancak bunun için söz konusu kanun gereğince bir geçiş süreci söz konusudur. Bu süre 4 yıl olarak belirlenmiş ve sağlıklı bir geçiş için “Yeniden Yapılandırma Kurulu” kurularak, tüm birliklerin özerkliğe uyum süreci başlatılmıştır.
Tıpkı AB uyum süreci gibi.
Yeniden yapılanma sürecinde Fiskobirlik’ten personel sayısının azaltılması, birliğe bağlı kooperatif sayısının azaltılması ve bundan sonra hükümetlerden fındık alımı için para isteyemeyeceği için kendine yeni kaynak bulması gibi şartlar istenmiştir. Fiskobirlik bu maksatla, işçi çıkarmış, EFİT’i kurmuş, Ordu Yağ sanayini canlandırarak hisselerinin tamamına yakınını almış ve Başbakan’ın şikâyet ettiği FİSKOMAR’ı kurmuştur. Yani yapması gerekeni yapmıştır. Hâlihazırda kurumun maaşlarını ödeyebiliyor ve devlete vergilerini verebiliyorsa sebebi budur.
Fiskobirlik 2003’te fındık fiyatını kendi açıklayarak özerkliğe ilk adımı atmış ancak, devlet ile olan ekonomik/finans bağını kesememiştir. Ekonomik bağını kesemediği için de DFİF’ten kredi istemiş, sık sık hükümete müracaat etmiştir. Ama her nedense kendisine ne kredi (bağış değil) verilmiş ve ne de bulması için destek sağlanmıştır. Çünkü Fiskobirlik alivrecilerin işine gelmeyen çiftçiyi gözeten yüksek fiyat açıklamış, bunu yaparken de hükümet dâhil kimseyi dinlememiştir. Fiskobirlik hükümetten “kötü çocuk” muamelesi görmüştür. Yani devletten bağımsızlaşarak kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenme sürecinde (yeniden yapılanma sürecinde) işte hepimizin şahit olduğu çatışmalar yaşana gelmiştir. Fiskobirlik, devletten özerkliğini kazanırken, hükümetin önce seçim baskısıyla yönetimi ele geçirme operasyonuna, darbesine maruz kalmış, sonra, ekonomik bağımsızlığı sürüncemeye alınarak 53 trilyon küsur alacağı kendisine verilmiş, üstelik bazı imkânları elinden alınarak da çaresiz bırakılmış ve üstüne üstlük bir de “beceriksizlikle” suçlanmıştır. Yönetim bu süreçte elbette çeşitli bunalımlar, “şimdi ne olacak” sorunları yaşamış, öteden beri devlet memuru zihniyeti ile yönetilen kurum ile yöneticilerinin değişimi özümsemeyip, kendine gelmesine izin verilmemiştir. Fiskobirlik özerkliğini tabir yerinde ise zorla elde edebilmiştir. Fiskobirlik’in kesin özerkliğini elde ettiği tarih 2006 Şubat ayıdır. Yani 5 ay öncedir.
Eğer ordu mitingi olmasaydı, kimsenin üreticiyi umursayacağı da yoktu. Bu mitin ile toplum, kendini yönetenlere “biz buradayız ve siz bizim temsilcilerimizsiniz. Öyle ise bizi amaçlarımıza, bizim hayrımıza hizmet edin. Yakınlarınızın ve AB içindesi fındık baronlarının hizmetinden vazgeçin” demiştir.

dentist
07-08-2006, 16:27
Ya sabır...

Türk askeri, "saldırılardan korumak için" Lübnan'a gitsin mi?
Tartışılan soru bu.


En sonda söyleyeceğimi, en başta söyleyeyim...
O Lübnan, bana mı sormuştu, Bekaa Vadisi'nde PKK'yı saklarken?
Neredeydi şu meşhur Mahsun Korkmaz Akademisi... Var mı hatırlayan?


Ne çabuk unutuyor Türkiye...
Hiç mi hafızası yok bu milletin?


Madem göğsümüzü siper edecek kadar çok seviyoruz Lübnan'ı... O zaman neden Lübnan'ın hamisi Suriye'ye savaş açmaya kalktık kardeşim?
Neden?


Evet, çocukların öldürülmesi vahşettir.
İnsanlık suçudur. Ama...
Bekaa Vadisi'nden gelen PKK'lılar, köylerimizi basıp, bizim bebelerimizi öldürürken, vicdanı neredeydi Lübnan'ın?


Din kardeşiysek eğer...
Müslüman Suriye, Müslüman Lübnan... Neden "sünnetsiz" teröristlerin Müslüman Türkleri katletmesine göz yumuyordu?


Bakın önceki gün, Roma'da Lübnan için bir toplantı yapıldı...
15 ülke katıldı.
Abdullah Gül de oradaydı.
Toplantı sonundaki açıklamayı İtalya Dışişleri Bakanı D'Alema yaptı.
Dedi ki:
"Sivillerin öldürülmesi kabul edilemez."


Abdullah Gül, tebrik etti D'Alema'yı.
Türkiye'ye falan davet etti.


Peki kim bu D'Alema?


Abdullah Öcalan, Roma'nın Cehennem Mahallesi'ndeki villasında saklanırken, kimdi İtalya'nın Başbakanı?
Kim veriyordu Öcalan'ın yiyecek içecek parasını, telefon masrafını, avukatlık ücretini, kirasını?
Kimdi o zamanlar, hiç utanmadan, "Öcalan terörist değildir" diyen?
Kimdi, "Türkiye'de insan hakları yok...
Öcalan'ı Türkiye'ye iade etmem" diyen?
Kimdi, Türk milletini sokağa döküp, İtalyan mallarını boykot ettiren?


Bu D'Alema.
İşte o D'Alema.


Bugün çıkmış ne diyor dallama?
"Sivillerin öldürülmesi kabul edilemez."


Allahım ne çabuk unutuyor Türkiye...
Hiç mi hafızası yok bu milletin?

buena vista
13-08-2006, 11:46
Erdal Safak

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin dün Türkiye saatiyle sabaha karşı kabul ettiği 1701 sayılı karar tasarısı, bölgedeki "Yeni "durum"u ve "Yeni dengeler"i yansıtıyor.
Örneğin ilk kez olarak Ortadoğu'yla ilgili bir karar tasarısında İran'ın adı geçiyor; Lübnan'ın egemenliğine saygı göstermesi çağrısıyla. Bu, uluslararası topluluğun mollalar rejimini "Bölgesel güç" olarak kutsaması anlamına geliyor. Ve de Ortadoğu'yla ilgili tüm planlarda, çözüm arayışlarında artk Tahran'ın da söz sahibi olacağını.
O nedenle Hizbullah'ın iki İsrail askerini kaçırmasıyla başlayan 30 günlük Lübnan savaşının galipleri listesinin en başına İran'ı yazmamız gerekiyor.
İkinci galip elbette Hizbullah. 1948, 1956,1967, 1973, 1980 savaşlarında hiç bir Arap ordusunun gösteremediği direnişi bir avuç militan gerçekleştirdi. Bunun İslam aleminde geniş yansımaları olacağı kesin. Fas'tan Endonezya'ya, Malezya'ya kadar uzanan coğrafyada yaşayan halklar, bundan böyle Hizbullah'ı İslam'ın başkaldırısının bayraktarı görecekler, şimdiden portreleri milyonlarca evi süsleyen Şeyh Hasan Nasrallah'ı da "İslam'ın kılıcı". Her ne kadar sözkonusu coğrafyadaki yönetimlerin tümü bu "coşku"yu paylaşmasa da. Hatta çoğunluğu Hizbullah üstünden İran'ın, Şiiliğin etkisinin artmasından tedirginlik duysa da...
Galipler arasına Rusya'yı da katabiliriz. Hizbullah'a TahranŞam koridoruyla ulaşan silahları ve gerek İran nükleer krizinde, gerekse Lübnan savaşında ABD'yi frenleyen diplomasisiyle.

50 yıllık "efsane"nin sonu
Kaybedenlere gelinceSadece Ortadoğu'da değil tüm İslam aleminde desteğinin son kırıntılarını da yitiren ABD ile Genel Sekreter Kofi Annan'ın ifadesiyle "Dünya halklarının gözünde otoritesi ve saygınlığı derin yara alan" BM'nin de bulunduğu o cephenin en başında, hiç kuşkusuz İsrail ordusu sayılacak. Bölgenin en güçlü silahlı kuvvetleri olarak gösterilen, bugüne kadar yenilgi yüzü görmeyen İsrail ordusu, 30 gün süren savaşta, son verilere göre, 8 bini aşkın sortiye, Lübnan'a yağdırdığı 100 binden fazla obüs ve füzeye rağmen, amaçlarının hiçbirine ulaşamadı: Ne Hizbullah roketlerinin İsrail kentlerini vurmasını önleyebildi, ne de Başbakan Ehud Olmert'in daha ilk gün açıkladığı gibi Hizbullah'ı çökertebildi. Tam tersine operasyona hergün sıfırdan başladı. Temizlediği sandığı yerlerde bile ertesi gün karşısına Şii milisler çıktı. Sonunda Hizbullah'ın Litani ırmağının ötesine çekilmesiyle yetinmek zorunda kalarak, Nasrallah'a ve Ahmedinecad'a "İsrail'i yenmenin mümkün olduğu" propagandası için epey koz verdi. Silahlar sustuktan sonra İsrail ordusunda şiddetli bir iç hesaplaşmanın patlak vereceğini söylemek, kehanet olmasa gerek.
Aynı şekilde İsrail hükümetinde de. İsrail tarihinde ilk kez hükümetine asker kökenli bakan almayan Olmert, Hizbullah'ı küçümsemesinin bedelini ağır ödeyecek: Onu savaşı çok kötü yönetmekle, sürekli karar ve strateji değiştirmekle suçlayan kamuoyunda desteği dibe vurdu. Bakalım kellesini nasıl kurtaracak?
Ah, bir nokta daha var: Güvenlik Konseyi'nden önce BM'nin bir başka organı, İnsan Hakları Konseyi bir karar tasarısı kabul etti:
"Sivillere sistemli saldırıları nedeniyle İsrail yetkilileri hakkında soruşturma açılması"
Konsey Başkanı Louise Arbour'a göre, bu soruşturma sonunda İsrail yetkililerinin "Savaş suçu" işlemekten uluslararası yargı önüne çıkarılmaları olasılığı var.
Bakalım Olmert, bakanları ve generalleri o zaman ne yapacaklar? (SABAH)

dohol
02-01-2007, 00:56
Emin Çölaşan hürriyet

BİNLERCE insanın ölümünden sorumlu, eli kanlı bir diktatör idam edildi. Sünniler üzgün, Kürtler ve Şiiler bayram ediyor. Olayı herkes kendine göre yorumluyor.

Ben boyun eğmeyen, inançlarından ödün vermeyen, ölüme bile mertçe gidenlere saygı duyarım. Sevelim veya sevmeyelim, Saddam bunu yaptı. Yalvarıp yakarmadı. Yürekli adammış.

Şimdi burada birkaç soru soralım:

1- Öcalan’ı Türkiye’ye teslim ederken "kesinlikle idam etmeyeceksiniz" koşulunu öne süren ABD, Saddam’ı niçin astırdı?

2- İdama kesinlikle karşı olan AB, Saddam’ın idamına göstermelik bile olsa niçin karşı çıkmadı? Kukla Irak hükümetine ve ABD’ye niçin baskı yapmadı? Yoksa adamına göre muamele mi yapıyorlar? İşin içinde Türkiye’nin idamı kaldırması olunca bastırıyorlar da, sıra ABD’ye gelince ses çıkaramıyorlar mı?

3- Irak halkı arasında bugün tarafsız bir anket yapılsa ve sorulsa... "Saddam döneminde özgür değildiniz ama rejime karşı çıkmadığınız sürece can ve mal güvenliğiniz, işiniz, ülkenizde istikrar vardı. Şimdi kanlı diktatör yok ama ABD işgali altındaki ülkenizde bir dakika sonra ne olacağını, kaç kişinin patlayan bombalar ve silahlarla öleceğini, başınıza neler geleceğini bilmiyorsunuz. Ayrıca ülkeniz bölündü, üç parçaya ayrıldı. Hangi dönemi tercih edersiniz?"

Acaba Irak halkı -ABD’nin koruması altında devlet kuran Kürtler dışında- bu sorulara nasıl yanıt verirdi?

ABD, Irak savaşını 2003 yılında başlatmıştı. Kukla bir hükümet kurdu ama tam üç bin askeri öldü. Irak hezimeti sürüyor. İdam sonrasında neler olacağını da hep birlikte izleyeceğiz.

Allah hiçbir ülkeyi, hiçbir hükümeti yabancıların, ABD’nin, AB’nin kuklası yapmasın.

Emin Çölaşan hürriyet

dentist
24-01-2007, 10:44
Her fikire saygı gösterirken abartıyoruz sanki....demek istemiş gibi geldi bana aşağıdaki yazı. Yorum sizin.

310

trader
24-01-2007, 13:34
Tarihin başlangıcından bu yana Türk ve Türklük duygusu her zaman varola gelmiştir. Çünkü, Türk toplumu millet olarak, tarihin her devrinde bir güç ve bir uygarlık olarak kendisini göstermiştir.

"Benim hayatta yegane fahrim, servetim Türklükten başka birşey değildir" diyen Atatürk, "Biz doğrudan doğruya milliyet perveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı, Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluluğa dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur" demek suretiyle, Türk milletinin ve onun Cumhuriyetinin milli kültüre dayandığını ifade eder.

Ramo
24-01-2007, 14:21
Medyanın olaya bakışı,gazetenin önüne çadır kurup canlı yayın yapmaları.Abartılı cenaze töreni,törende Hepimiz Hırant ız Hepimiz ermeniyiz türünden abartılı sloganlar.Sanırım ölen rahmetliyi bile dili olsaydı.İnsaf dedirtecek cinsten.Ölenin ardından konuşulmazdan hareketle bu vatan için,çok sevdiği iddia edilen bu topraklar için ne yaptı sorusundan daha çok.
Sevgisini,umutlarını,yarınlarını,gençliğini hiçe sayarak başka bir etnik,ırkçı eşkiyalarla çarpışan dağlardaki mehmetçiklerimiz ne düşündü sorusu aklıma geldi.
Dün daha izmirde bir şehidimiz uğurlanırken.Bir çok gazete de, ne adı nede sanı vardı.nede görsel bir yayın organı saatlerini ona ayırdı.Sessizce gidiyordu.Sevdiklerini,uğruna canını verdiği toprağa.

Ne hepimiz Türküz,Nede mehmetiz diyen vardı ortalıkta.

Artık aydın sözcüğünden de tiksinir oldum.Ayaklar baş,başlar ayak olmuş sanki.
Kandan kına yakılmaz diyenler nerede.neden mehmet in kanı dökülürken sessiz.Anası ağlarken duyarsız.Hangisinin anası daha az sancılı doğurdu yavrusunu...

Onca diplomatımız öldürülürken.kimler Türktü?Hergün bir eve şehit haberi düşerken kimler mehmetti? Ben Türküm arkadaş.Bu toprağa vatanım diyen,Bu bayrağa bayrağım diyen kökeni ne olursa olsun herkes gibi.

dohol
24-01-2007, 14:52
Hepimiz insanız

Hrant Dink'in cenazesi sonrası neden ifratla tefrit arasında gidip gelen ve ortayı bulamayan bir toplum olduğumuzu düşündüm.
100 bin kişi olduğu söylenen bir kitle yürüyor.
Çoğunluğun elinde pankartlar.
Bir grup pankartta yazan slogan dikkatimi çekiyor: "Hepimiz Ermeniyiz."
Allah Allah...
Irkçılığa karşı çıkılması gereken bir yürüyüşte, "Hepimiz Ermeniyiz" demek bizatihi ırkçılık değil mi!
Ben Ermeni değilim.
Ermeni yurttaşlarımızla, yurttaşımız olmayan Ermenilerle ve hiçbir ırkla bir sorunum yok ama ben Türküm.
Ama ne yazı yazarken, ne gazetecilik yaparken, ne de başka bir eylemim sırasında Türklüğümü öne çıkarma gereği hissediyorum.
Çevremle ilişkilerimi kurarken onların hangi ırktan, hangi kökenden geldiğini önemsemiyorum.
İnsani değerlerini, aklını, tavrını önemsiyorum ama ne ırkı, ne derisinin rengi, ne de dini inancı beni ilgilendiriyor.
Irkı, dini, rengi negatif bir ayrımcılığın gerekçesi yapmadığım gibi, pozitif bir ayrımcılığın da gerekçesi yapmıyorum.
Hrant Dink'in öldürülmesine de "Namuslu bir aydın, düşünen bir kafa, barışçı bir yaklaşım içindeki kişi" olduğu için ama her şeyden önce "insan" olduğu için üzülüyorum, onu öldürenlere "Bir insanı öldürdükleri için" lanet okuyorum.
Hepimiz Hrant Dink olabiliriz, hepimiz Fırat Dinç de olabiliriz.
Ama hepimiz Ermeni değiliz.
Hepimiz Türk de değiliz.
Hepimiz insanız.

ewp
24-01-2007, 15:02
isteyince güzel ve tarafsız yazabiliyormuş bıçkın delikanlı FA, hayret

Ramo
24-01-2007, 15:19
http://www.agos.com.tr/ermenikimligi.html

Büyük Türk evladını iyi tanımak için baştan sona okumanız önerilir

Ramo
27-01-2007, 22:13
Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin kurum ve organlarını aşağılama Madde 301- (1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini, Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
(4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.

Merhum hırant dink in cenazesinde onca insan,Elllerinde pankartlarla ,Hepimiz ermeniyiz.Katil 301 dövizleriyle sloganlar atıyordu.Türkiye bir evladını kaybetti diyerek manşetler yapılıyor.Ortalıkta bir tek Türk bayrağı bulunmuyordu.

Anlı şanlı köşe yazarlarımız,Nobelli yazarımız da sanki sorumlu 301 inci madde gibi yorumlar yapıyordu.

Anayasanın bu maddesine baktığımızda çıkan sonuç.Devleti, kurumlarını eleştirebilirsin.Ancak bana küfretme.Beni aşağılama diyordu.Velhasıl benim uz aklımla anladığım birileri içini dökemiyor,salyasını saçamıyor du sanki.

Tarihin arka sokaklarında kalmış,Anadolu insanına onulmaz acılar getirmiş bir konunun yıllarca önümüze ısıtılıp getirilmesi.İnsanlık suçu bir ayıbın ulusumuz üzerine yıkılması için gösterilen çabalar.1915 lerde yaşanılan Ermeni,Rum,Kürt etnik kışkırtmalarının benzer bir şekilde günümüzde yeniden sahneye konması.Hiç de şaşırtıcı değil.Koskaca bir imparatorluğu yıkanlar,içimizdeki çakallarada yutma görevini biçtiler.Ancak küllerinden yeni bir Türkiye cumhuriyeti doğdu.Hazımsızlık hala devam ediyor.Üzerimize yine aynı şekilde geliyorlar.Yine çakallara kemik atarak geliyorlar.

Yine bu topraklara kin öfke kan ekiyorlar.Pabucu yırtık Ermenisi,Kürdü,Türkü hiç düşünmeden kirli emellerine meze yapıyorlar.Parasal güçleri,kaynakları,insan suratları kan kokuyor.Malesef bu milletin büyük büyük yaptıkları yazarları,çizerleri bile yangına su sıkacağına,ateş atıyor.Bu kirli oyunun bir parçası gibi laflar ediyorlar.
Sövün sayın,Hakaret edin.Yüzlerce insanı boğazladınız deyin.Biz ermeniyiz deyin.PKK eşkiyasına,gerilla deyin.İmralıda kine efendi deyin.Birkez bile şehit cenazezine katılmayın.Nasıl olsa 301 yakalar. sizi.AB dan kocaman kocaman gazateler gelir.Manşet olursunuz.Nobel bile alırsınız.

Artık Türkü kürdü,Ermenisi.Bu topraklara vatanım diyen.Bu bayrağa bayrağım diyen herkes uyanmalı.Hepimiz bu yurdun alt üst denmeden birinci sınıf vatandaşıyız.Kimliğimiz Türk ne alt ne üst.1915 in kötü yazgısını bir daha yaşatmak adına avuçlarını sıvazlayanlara izin verilmemeli.Bu toprakların kaderi ölümler ve savaşlar olmamalı.
saygılarımla

dohol
29-03-2007, 11:21
Bekir Coşkun Hürriyet

’P’


BİR kitap medyanın ilgisini çekti:

"P".

Niçin?..

Çünkü yazarının penisinin boyu 32.5 santim mi ne diyorlar... Bu nedenle kitap, gazetelerin birinci sayfalarında yer alabildi, röportajlara, haberlere, tartışmalara konu olabildi.

Normalde yazarların kalemlerinin büyüklüğü önemli değil midir?..

Bunun penisi büyük!..

Ya da bir yazarın kaleminin gücü, etkisi, sivriliği...

Penis ile pencil nasıl oldu da birbirine karıştı doğrusu henüz anlamış değilim.

(.....)

Bu durumda yayınevine, ya da bizim medyanın huzuruna giden bir yazar, kitabını sunduğunda editör sormaz mı adama:

"Tamam da penisinizin boyu ne kadar?.."

O utanır:

"12.5..."

Editör:

"Olmadı işte... 12.5 boyla biz bu kitabı satamayız... Yani bununla yazılsa yazılsa yemek kitabı yazılır..."

Yazar bir umutla atılır:

"Ama benim de kafam büyük..."

Editör:

"Ben ne yapayım kafanı... Yani büyük kafa olunca işe yarıyor mu, yaramıyor... Şimdi gidip ’bunun kafası büyük’ diye birinci sayfaya koyarlar mı adamı?.. Ama penisiniz 32.5 cm oldu mu tamam işte... Hele hele bir de 40 küsur cm olsa..."

Yazar o zaman boynunu büker:

"Ben de başka kitap yazarım..."

"Adı ne?.."

"G..."

Editör sevinir:

"Hah... Gördün mü bak şimdi kafan çalıştı..."

*

Ne yapalım a dostlar?..

Memlekette bu kadar kitap basılır, yayınlanır, çoğu iyidir, önemlidir, okunması gerekir...

Ama medyada asla yer alamazlar.

Sadece "P" ilgi çekti.

Bu yozlaşan, çürüyen, giderek bataklığa dönüşen kültürün vardığı en uç nokta mıdır "P", yoksa dahası var mı?..

dentist
29-03-2007, 20:15
İçinden iki darbe girişimi geçen günlük

İçinden iki darbe girişimi geçen günlük
Milli Güvenlik Kurulu'nun Aralık 2003 toplantısı. Komutanlar Hilmi Özkök, Aytaç Yalman, Özden Örnek, İbrahim Fırtına ve Şener Eruygur Çankaya Köşkü'nde (soldan). Günlük, Nokta'ya kapak oldu. FOTOĞRAF: ADEM ALTAN
# Türkiye'nin ihtilal tarihine bir de '2004 darbesi' mi eklenecekti? Bu 'fantastik' sorunun yanıtı eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek'e ait olduğu iddia edilen günlükte saklı
# Nokta dergisinin yayımladığı günlüğe göre TSK'da AKP'ye karşı iki darbe planı hazırlanmıştı: 'Sarıkız' ve 'Ayışığı'. Kuvvet komutanlarının desteklediği bu planlara dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök karşıydı

29/03/2007 (3052 kişi okudu)

RADİKAL - İSTANBUL - 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997... Bu tarihler, Türkiye'nin, çok partili hayata geçtikten sonra meydana gelen (biri postmodern) darbe tarihleri... Periyodu bir zamanlar yaklaşık '10 yılda bir' olan darbe tarihlerine bir de '2004 darbesi' mi eklenecekti? Bu fantastik sorunun yanıtı, 26 Ağustos 2003-26 Ağustos 2005 tarihlerinde Deniz Kuvvetleri Komutanı olan emekli Oramiral Özden Örnek'e ait olduğu iddia edilen günlükte saklı. Günlüğe göre, Kıbrıs'ta 'Annan Planı'na boyun eğen' AKP hükümetine karşı 2004 başlarından itibaren hazırlanan darbe planı, Rum kesiminde referandumda 'hayır' oylarının çok çıkmasının ardından kendiliğinden 'çözüldü'.
Kısa bir süre önce internette www.denizcilersitesi.com adlı web sitesinde birkaç sayfasının yayımlanmasıyla ortalığı karıştıran günlüklerin, 2003-2004'te kaleme alınmış sayfaları, eğer doğruysa, eşikten dönen bir darbeye dair yer yer dramatik, yer yer trajikomik; ama her halukârda çok çarpıcı ayrıntılar içeriyor.

Power Point sunum hazır
Nokta dergisi, '2004'te iki darbe atlatmışız' başlıklı haberiyle, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 'irtica yanlısı AKP hükümetine' karşı hazırladığı 'Sarıkız' ve 'Ayışığı' diye kodlanan darbe ve eylem planı hazırlıklarını Örnek'in günlüğü olduğu iddia edilen belgeye dayanarak aktardı. Nokta dergisi darbe planlarının Power Point formatındaki slayt sunumunu da yayımladı.
Günlük ilk ortaya çıktığında Örnek, NTV'ye, "Benim hiçbir zaman günlüğüm olmadı. Komutanlığım döneminde, şifreli şekilde günlük faaliyet planları tutuldu. Ayrılırken de bilgisayardan sildirdim. Burada yer alan bilgilerin pek çoğu o dönemlerde bazı internet sitelerinde ya da dergilerde dedikodu şeklinde çıkmış haberler. Bunlar bir araya getirilerek bana yakıştırılmış" diyerek yalanlamıştı. Örnek, günlükle ilgili 'yayın durdurma kararı aldırmak' için mahkemeye başvurduğunu da açıklamıştı.
Günlük, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman, Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur, Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek arasında AKP'ye karşı ittifak oluştuğunu gösterirken; dörtlünün, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ün politika ve yöntemlerine karşı olduklarını da gösteriyor. Örnek'in Özkök'le ilgili 25 Ekim 2004 tarihli değerlendirmesi şöyle:
"Hepimiz artık bu Genelkurmay Başkanı ile işlerin yürüyemeyeceğine, kendisinin başka menfaatler peşinde olduğuna, korkak ve hükümet yanlısı olduğuna, dıştan cumhuriyetçi gözükmekle beraber içeriden dinci bir görüşü desteklediğine karar verdik."
1 Aralık 2003 tarihli notlarda ise zamanın Genelkurmay 2. Başkanı İlker Başbuğ (şimdi Kara Kuvvetleri Komutanı) için "2. başkan güvenilecek bir general değildi. Kendi yararını ülke yararı üzerinde tutuyordu" yazılı.
Dört kuvvet komutanının Genelkurmay Başkanı Özkök'ün karşı olmasına rağmen AKP hükümetine müdahaleyi savundukları, 1 Aralık 2003 tarihli notta şu cümlelerle ifade ediliyor:
"Son olarak hepimize söz verdi. Kara Kuvvetleri Komutanı 'Ben çok rahatsızım ve devlet elden gidiyor. Bir an önce bir sıkıyönetim içerisine girilmeli' dedi. Bana söz verdiğinde 'Madem hepimiz bu hükümetin Anayasa'ya aykırı hareket ettiğine eminiz, o halde 35. madde gereğince Anayasa'yı da korumak bizim görevimizdir. Eğer bir eylem planı yapılacaksa bu planın ne maksatla yapıldığının bilinmesi lazım. Bu nedenle burada bir karar vermemiz gerekiyor' dedim. Genelkurmay Başkanı bana dönerek 'Her ikiniz de açıkça konuşmadınız ama söylemek istediğiniz şey olamaz ve bize çok zemin kaybettirir. Yapacağımız başka şeyler var' dedi. Ben de 'Doğru söylüyorsunuz o telaffuz etmek istediğimiz şeyden başka da şeyler olabilir. Mesela bu hükümete bir alternatif yaratmak gibi. Ama
onun bile kararının verilmesi gerekir ki eylem planı ona göre hazırlansın.' Bu önerimi kabul etmedi. O zaman boşuna akıntıya kürek çektiğimizi anladım. Niyetleri galiba bize bir şeyler yapıyor gözüküp bizleri oyalamaktı."
İşte günlükten diğer çarpıcı başlıklar:
6 Aralık 2003: Bu hafta bütçe komisyonunda (TBMM Plan-Bütçe Komisyonu) bir AKP milletvekili tekkelerin açılmasını isteyince hepimiz çok rahatsız olduk. Toplandık. (...) Ve kendimize göre bir eylem planı yapmaya karar verdik. Önce basını ele geçirmeye çalışacaktık. Bu nedenle ben M.Ö.'yü (Mustafa Özkan) davet edecektim. Sonra rektörler ile temas edip öğrencileri sokağa dökecektik. Sendikalar ile aynı şekilde hareket edecektik. Sokaklara afiş astıracaktık. Dernekleri hükümet aleyhine teşvik edecektik. Bunları yurt çapında yapacaktık. Yukarıdakiler SARIKIZ olarak anılacaktı.
20 Ocak 2004: Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nda yapılacak kuvvet komutanları toplantısına katıldım. MGK ön toplantısı perşembe günü yerine yarına alındığı için koordinasyon ihtiyacı doğmuştu. (...) Jandarma Genel Komutanı (Şener Eruygur) ihtilal özlemi içersinde, bir an önce bu işi yapalım şeklinde konuşuyordu. Bugün de defalarca tekrar etti, en nihayet dayanamadım ve 'Bakın biz sizle böyle konuşmadık. Planlamayı 23 Ocak'tan sonra yapabileceğimizi birkaç kez tekrar ettim. Onun için hiçbir hazırlığımız yok ama başlayacağız' dedim ve ağzı kapandı.
3 Şubat 2004: Ben denetlemeye gittiğim zaman hepsi Jandarma Genel Komutanlığı'nda toplanmışlar ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur onlara bana salı günü takdim edilen hazırlıkları göstermiş ve yapılan üst düzeydeki bazı yöneticilerin konuşmalarına ait ses kayıtlarını dinletmiş. Bunların çoğu AKP'ye danışmanlık yapan kişilermiş ve Kıbrıs sorununu nasıl halletmeyi düşündüklerini ve bu konuda neler yaptıklarını anlattıkları kayıtlarmış. Takdimin sonunda Hava Kuvvetleri Komutanı ve Jandarma Genel Komutanı hemen 10 Mart' ta ihtilal yapalım diye bastırmaya başlamışlar. Kara Kuvvetleri Komutanı onları şimdilik frenlemiş. (...) Konuşmamıza darbe konusu ile devam ettik. Ben eğer bir darbe yapılacaksa bunun 2004 Aralık'tan önce yapılmamasını ve AB'nin vereceği cevaba göre AKP'nin zaten köşeye sıkışacağını ve o zaman halkın desteğini de alabileceğimizi söyledim.

Darbe gerekçesi Kıbrıs
5 Şubat 2004: Kara Kuvvetleri Komutanı (...) telefonla beni aradı ve gizli hattan görüşmek istedi. (...) "Annan'ın mektubu (BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın Kıbrıs mektubu) gelmiş ve içerisindeki konular tamamen bizim söylediklerimizin dışında olayları kapsıyor.
Onur Öymen (CHP Genel Başkan Yardımcısı) ile İstanbul'da görüştük ve bana bunları anlattı. (...) Hava Kuvvetleri Komutanı 19:30'da geldi ve konuştuk. Önce darbe olabilir mi konusunu açtık. Amacım Şener (Eruygur) yokken onunla teke tek konuşarak fikirlerimi ona söylemekti. Nitekim darbe konusundaki fikirlerimi ona naklettim ve zannediyorum benimle aynı fikirde oldu. Ülkenin ekonomik zorluğu, ABD'nin diğer darbelerden farklı olarak bu kez hükümet tarafını tuttuğunu, halkın henüz destek vermediğini ve desteğin yahut zeminin oluşması gerektiğini kısaca anlattım. (...) TSK'nın Kıbrıs konusundaki düşüncelerinin ne olduğunu açıklayıp istifa etmemiz gerektiğini söyledim. Hava Kuvvetleri Komutanı başka bir seçenek tavsiye etti. Kıbrıs'ta herkesi Annan Planı aleyhinde sokağa dökerek gösterilerin yapılmasını sağlama ve anavatandan da bu hareketlere destek vererek hükümet aleyhine olaylar çıkarmak.

Eruygur'un darbe ısrarı
6 Şubat 2004: Sabah doğruca Jandarma Genel Komutanlığı'na gittim ve orada üçümüz buluştuk. Durumu tekrar gözden geçirdik. Jandarma Genel Komutanı hâlâ darbe yapalım diye inat ediyordu. Ne düşündüğümü bana sordu. Dün akşam Hava Kuvvetleri Komutanı'na anlattıklarımı aynı şekilde ona da anlattım. "Çok aculsunuz" dedim. İkna değil ama durdurulması zaman aldı ve sabah toplanmamızın esas gayesi Kıbrıs konusunda neler yapılabileceği konusunda seçenekleri gözden geçirmek. Ancak biz bu konuyu bırakıp darbe yapacak mıyız yoksa yapmayacak mıyız konusuna girdik.
28 Şubat 2004: Hükümete karşı bir tepki olarak da hem Kıbrıs'ta hem de anavatanda gösterilere ve ulusal platformda toplantılara 3 Mart'tan itibaren başlanacaktı. İkinci konu olarak yine aynı mesele, biz bu adamları darbe ile alaşağı edelim konusuydu. Şener ve Havacı bu konuda çok bastırıyorlar. Şener'in adeta aklından çıkmıyor, iki kelimede bir bunu söylüyor. Havacı da keza öyle. Eğer Kıbrıs'ı vermek istemiyorsak en son limitimiz 9 Nisan 2004. Bu tarihten sonra hükümet taraflara taahhüt vereceğinden geriye dönüş şansı sadece referandum olacak. Referandumun hangi şartlar altında yapılacağını hepimiz tahmin ediyoruz. Bütün şer güçleri evet dedirtmek için keselerin ağzını açacak ve sözler verilecek sonuçta cahil halk 'evet' diyecek. Ne yapacaksak 9 Nisan'dan önce yapmamız gerekecek.

Referandum planı bozdu
24 Nisan 2004: Bugün Kıbrıs'ta referandum yapılıyor. Gece yarısı sonuçları, Türk tarafı yüzde 65 evet ve Rum tarafı yüzde 75 hayır. Böylece Kıbrıs'ta hiçbir değişiklik olmadı ama Rumlar AB'ye girecek. Akşam Jandarma Genel Komutanı'nın evinde yemeğe gittik. Genelkurmay Başkanı gittikten sonra aramızda konuştuk. Anladığım kadarı ile Jandarma Genel Komutanı ile Hava Kuvvetleri Komutanı hâlâ bozuklar. Amaçları illa darbe yapalım ve AKP'yi uzaklaştıralım. Yapalım da, Kara Kuvvetleri Komutanı olmazsa nasıl olur, bunu düşünen yok. Hava Kuvvetleri Komutanı'nı fena bozdum, zira vatanını sadece o seviyor ve ona destek verilmiyormuş pozlarında. Üstelik ne söylediğini kendisi de anlamıyor. Şener hâlâ darbeye ümidini bağlamış durumda. Bana "Çok erken çözüldük, daha direnmeliydik" demez mi.

Eruygur'un tek komutanlı ikinci darbe hazırlığı

Günlüğe göre Şener Eruygur, diğer komutanlara, tutumlarına göre kodlar vermiş.

AKP'ye karşı geliştirilen 'Sarıkız' adlı eylem planı Kıbrıs'taki referandumun ardından çözülse bile, Özden'in günlüğüne göre darbe planlarının sonu gelmedi. Adı 'Ayışığı' olan ikinci darbe planının asıl mimarı, dönemin Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur. İddiaya göre Özden, Eruygur'un hazırladığı darbe planına ilişkin 14 Ekim 2004'te günlüğüne şu notu düşmüş: "Fenerbahçe'ye Aytaç (Yalman) Paşa'lara gittim. Daha çok o konuştu. 'Şener bizden habersiz darbe planı hazırlatmış. Adı da 'Ayışığı'. Darbede kimin başkan olacağı belli değil. Hepimize davranışlarımıza bir kod adı vermiş. Havacı (İbrahim Fırtına) ona destek verdiği için o anlamda, bizler ise sana karşıt anlamda, bana da belli değil anlamda kodlar vermiş. Bu plan GB'nin (Genelkurmay Başkanlığı) elinde olduğu gibi içlerinden biri tarafından sızdırıldığı için MİT ve hükümetin de elinde varmış. İkinci bir planda ise senle ben gösterilmiyoruz, sadece havacı var."

AnnE
03-05-2007, 09:26
Bekir COŞKUN
bcoskun@hurriyet.com.tr

Göbeğini kaşıyan adam...


O göbeğini kaşır.

Göbeğinin tombik olması ona mutluluk verir, çünkü bu yaşamın tadını çıkarttığı anlamına da gelir.

Ayağını altına alıp oturur.

Elinde bayraklarla yürüyen kadınları görünce "Ne vınaklıyo bunlar len..." diye kızar.

"Haberleri" sevmez.

O "Ti-Vi eğlence programına" bakar.

Dünyada neler olup bittiği konusunda, bildiği tek dış politika yorumu "İngiliz yaman olur" görüşüdür.

Kitap okumaz.

Çok da gerekiyorsa "Bi bakıver kitap ne diyor?" diye sorduğu bir "hoca"sı vardır.

Gazete bilmez.

İlgi duyduğu tek gazete, turşu kavanozlarının altına serdiği geçen senenin gazetesidir.

Liderlerle ilgili en kapsamlı düşüncesi "Müslüman adam", demokrasi ile ilgili tek fikri ise "Çalsın ama iş yapsın"dır.

Sonra göbeğini kaşır...

*

İşte; Tayyip Erdoğan’ın bir anda "Her şey için sandık" derken, güvendiği adamdır o...

Büyük kentlerde her partiden, her yaştan, her meslekten, her görüşten, her kesimden milyonlar meydanlara dökülürken... Eski-şimdiki cumhurbaşkanları, üniversiteler, akademisyenler, yüksek mahkemeler, askerler, sivil demokratik örgütler "endişelerini" dile getirirken... Dünya medyası "Türk halkı siyasi İslam’a dur dedi" kanaatine varırken...

Tayyip Erdoğan’ın güvendiğidir o:

Göbeğini kaşıyan adam...

*

Atatürk’ün kızları al bayraklarla yürürken, bu ülkenin aydınlık yüzlü erkekleri meydanları doldururken, çocuklar annelerinin-babalarının elini tutup yarınlarına şimdiden sahip çıkmaya kalkarken...

Göbeğini kaşıyan adam uzakta bıyık altından güler.

Ve sandık ortaya konulduğunda...

Göbeğini kaşıyan adamın dediği olur.

Çünkü demokrasi, bilinçte aşağı-yukarı eşit insanların rejimidir. Bir toplumun çoğunluğu "göbeğini kaşıyan adam" ise, orada demokrasi olmaz, olamaz...

Tayyip Erdoğan işte ona güvenir:

Göbeğini kaşıyan adama...

nomeames
03-05-2007, 16:20
22 Temmuzda Oy Vermeyen, Seneye Haşema İle Girer Denize!!!

Anladınız Siz Onu!

Not : Unlukıtan şimdiden Haşema işine girmiş haberiniz ola:;cadikazani

Saygılar

buena vista
04-05-2007, 21:40
Necati dogru (Vatan)

Yeni seçim ortamına rüzgâr hızıyla girdik. Öyle görünüyor ki bu seçim, geçen seçimde yaşandığı gibi “şok edici sürprizler” getirecek.

Hazır olun!

Ve hatırlayın!

“Seçme” olmamıştı.

“Sarılma” olmuştu.

Geçen seçimde insanlar; “iktidar ki partilerin yarattığı kirlenme ortamına ve ülkeyi içine düşürdükleri ekonomik krize” tepki olarak AKP’ye sarılmışlardı. O bir bilinçli seçme değildi, insanların dindirilmez öfkeleriyle beslenip büyüyen bir
sarılmaydı.

Sokakta gezen biriyim.

Gözlem gücüme güvenirim.

CHP’li de değilim.

Ona hiç oy vermedim.

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ve seçimle gelenler seçimle gitmelidir” çizgisinden çıkmamış (çıkmayı da düşünmeyen) bir gazete yazarı olarak, bu seçimde; “İstanbul’da CHP birinci parti olabilir” işaretleri almakta olduğumu yazmalıyım.

Yine aynısı yaşanacak.

“Seçme” olmayacak.

“Sarılma” olacak.

İstanbul AKP’ye sarılmıştı, bu seçimde “ona öfkelendiği” için çok muhtemeldir ki CHP lider ve yönetim kadroları “beklenen fedakârlığı yapabilirlerse” bu kez insanlar CHP’ye sarılacak.

İstanbul Türkiye’dir.

Anadolu’nun köyü, kasabası, şehri, şehirlerinin her mahallesindeki “duygu-düşünce-eğilim mozaiğinin” aynısı İstanbul’da vardır.

İstanbul’da işçiler.

AKP’den menun değildir.

Memurlar memnun değildir.

Esnaflar memnun değildir.

Emekliler memnun değildir.

Eski ümmetçi çizgiden gelme Tayyip Erdoğan’ın, Abdullah Gül’ün, Bülent Arınç’ın; “değişip demokrat, laik, cumhuriyetçi olamayacak kişi olarak gördükleri için” Çağlayan Meydanı’nı dolduran milyonlar da memnun değildir.

İstanbul’da AKP’den:
Faizde çok yüksek parası olanlar. Belediye’den ihale alan müteahhitler. Büyük tüccarlar. İthal malı pazarlayıcıları. Kiraya verecek çok sayıda malı-mülkü olan rant yiyicileri. Borsada “doldur-boşalt yapma” becerisini gösterebilen kumarhane kapitalistleri, Özelleştirme ile devletin satılığa çıkartılan malını, mülkünü, arsasını, binasını yabancı sermaye ile ortak olup satın alabilenler, 3’e aldıkları devlet malını 1-2 yıl sonra 13’e satabilenler, patronlarının gazetecilikten başka işleri de olan büyük medyanın Tayyip Erdoğan uçağına binen, yanak okşayan, “Abdulah Gül ile dün gece Hariciye Köşkü’nde konuştum” diye yazan dört köşe olmuş köşe yazarları, genel yayın müdürleri ve bir de TÜSİAD memnundur.

TÜSİAD ölçüdür.

Her seçimde TÜSİAD, hangi partiyi beğeniyor, hangi lideri “İstikrar getirdi” diye alkışlıyorsa o parti ile o lider İstanbul’da seçimi yitirdi.

TÜSİAD, AKP’yi alkışlıyor.

Tayyip Erdoğan’ı, Abdulah Gül’ü, Bülent Arınç’ı “küresel ilerici” ilan ediyor.

CHP’yi ise eleştiriyor.

TÜSİAD’ın “küresel gerici” bulduğu CHP İstanbul’da bu seçimde birinci parti olabilir. Bu seçimde mağrur AKP tıpkı “yüzde 55 oy alacak dedikleri yıllarda olduğu gibi Bedrettin Dalan’ın kulak burun boğaz profesörü Nurettin Sözen karşısında uğradığı büyük hezimete” uğrayabilir.

Anahtar Baykal’da!

Deniz Baykal, CHP’ye tıpkı 1923 yıllarında olduğu gibi “devrimci bir ruh verebilecek ve gerçek fedakârlığın ne olduğunu” gösterecek adımı atarsa İstanbul CHP’ye sarılacak. İstanbul CHP’nin liderinden şimdi “devrimci bir adım ve egoizm çıtasını aşmış yüksek bir siyasi asalet” bekliyor.

İstanbul!

AKP’yi TÜSİAD’a verdi.

AKP’yi faizcilere verdi.

AKP’yi tuzu kurulara verdi.

Sarılacak parti arıyor!

AnnE
04-05-2007, 22:24
Hiç sanmam Necati Bey :

İstanbul göbeğini kaşımaya devam edecektir , Baykal'ın bir yerlerini kaşımaya devam edeceği gibi...

O senin dediğin yer , kitaplardaki , manzara resimlerindeki İstanbul Necati.
Saymayı denesene kaç tane İstanbul var ve oralarda İstanbul var mı ?

alihoca
04-05-2007, 23:39
İstanbul!
...
Sarılacak parti arıyor!
Sevgili Buena Vista Dost;

Ne diyeyim!
Arattıranların gözü kör olsun.

buena vista
05-05-2007, 12:32
Sevgili Buena Vista Dost;

Ne diyeyim!
Arattıranların gözü kör olsun.

Sn Alihocam,


Haklisiniz.. Bana göre partiler amaç aslinda. Önemli olan ülkemizin gelecegi, degerleri..
Baykal``a ragmen CHP``nin meclisteki sandalye sayisi artiracagini düsünüyorum.

buena vista

buena vista
06-05-2007, 09:33
Çağlayan'dan ilginç anılarınız ve gözlemleriniz var mı?

Nazan M.: Çağlayan'da yapılan miting, en çok bayrakçıların yüzünü güldürdü. İnanılmaz sayıda bayrak sattılar. Bir arkadaşımız da böyle düşünerek bayrak aldığı adama takılmak istemiş ve "İktidara dua et. Onların sayesinde bol bol bayrak satıp para kazanıyorsun" demiş.
Bayrakçı öyle bir cevap vermiş ki arkadaşımız gözyaşları içinde kalmış: "Ben vatanımı satmıyorum, vatanını sevenlere bayrak satıyorum. Üç kuruş kazanmak için vicdanını satanlara dua mua etmem. Ver bayrağımı geri!"

minik not: tenceredeki alintidan...

dentist
06-05-2007, 14:46
ASLI AYDINTAŞBAŞ'IN YAZISI

'Kime oy vereceğiz?'

Günlerdir siyaset dışı dünyadan arayan dostlar, dönüp dolaşıp lafı aynı yere getiriyor: "Kime oy vereceğiz?"

Aslında "kime oy vereceğiz?" diye soranların çoğu, kafadan AK Parti'ye oy vermek istemeyen, ancak diğer partilerde de aradığını bulamayanlar. "Kime oy vereceğiz" sözü bir anlamda "Ben sosyal demokratım elim de sağ partiye gitmiyor" ya da "Beyaz Türk'üm bana kim hitap edecek?" veyahut "Laiklik benim için önemli ve yaşam tarzımın AK Parti tarafından tehdit edileceğinden korkuyorum" gibisinden şikayetler için "şifreli" bir anlatım sayılabilir.

"Kime oy vereceğiz" diyenler, Erdoğan kadar güçlü, Berlusconi kadar zengin, Bill Clinton kadar karizmatik, Cem Boyner kadar havalı, Cem Uzan kadar iddialı ve Süleyman Demirel kadar halk dili konuşabilen bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı aramakta... Ancak maalesef ortada böyle bir yok.
Bu durumda AK Parti'ye oy vermek istemeyip, aradığını bulamayan isimlerin iki seçeneği olacak bu seçimde. Cumhuriyet Halk Partisi ve Anavatan ile Doğru Yol Partileri'nden oluşan Demokrat Parti.
Mehmet Ağar ve Erkan Mumcu liderliğindeki Demokrat Parti'nin nasıl bir rüzgar yakalayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz.

CHP ise her zamanki gibi "laik oylar" kalkanının verdiği güvence ile seçime gitmenin rahatlığını yaşıyor. Aslında "kime oy vereceğiz" diye soranlar, CHP ve Deniz Baykal dendiğinde, şöyle bir yüzünü buruşturup, Baykal'ın AB karşıtlığından, diğer sol simaları dışlamasından, artan milliyetçiliğinden ve uzlaşmaz görüntüsünden şikayet ediyor. Ama çoğu sonunda gidip ona oy verecek. "AK Parti karşıtı oylar bölünmesin", mantığı ile en az geçen seçimdeki kadar seçmenin vatani görevini yapar misali yine CHP'ye yöneleceği varsayılıyor.

Geçenlerde bir kabine üyesi, "Son krizden biz karlı çıktık, bir de CHP" dedi. Gerçekten de her iki partinin de geçen seçime kıyasla, oylarında belli bir artış bekleniyor.
Gerçi Ankara'da AK Parti'nin kan kaybına uğrayacağı, bu seçim geçen seferki başarısını yakalayamayacağı teorisini savunanlar da var. Bunu savunanlar, Türk halkının "rejim ile inatlaşan" partilerden rahatsız olduğu AK Parti'nin "muhtıra" sonrası "askerle kavga eden taraf gibi" görünerek, seçmeni ürküteceğini söylüyor.

Ancak bu teoriyi sorduğum üst düzey AK Parti kurmayları, Anadolu ve seçmenden gelen tepkilerin tam tersine "arkanızdayız" mesajı verdiğini, oylarındaki artışı çok net hissettiklerini söylüyorlar. Bir kabine üyesi, "önümüzdeki süreçte olağanüstü bir şey yaşanmazsa, yani birileri bizimle ilgili kapatma davasını zorlamaya çalışmaz ya da dosyalar dökülmezse, bu iş bize yarar. Oylarımız yükselir" diyor.

Peki askerle çatıştığınız görüntüsü?
"Şu anda durum 11 gözüküyor. Çatışma yok. Bir bildirisi yayınlandı, biz de sert sayılabilecek bir cevap verdik. Biz bundan zarar görmeyiz. Eğer yumruk yemiş ve sinmiş olarak seçime girseydik, seçmen işte o zaman uzak dururdu." Ve "şimdilik..." diye devam ediyor. "Şimdilik ortada öyle bir durum yok."

Sabah

Master
07-05-2007, 13:11
E. Cumhuriyet Savcısı - Gündüz Akgül

Yanlış Olan Ne?04.03.2007

26.Ocak 1970 tarihinde Prof.Dr. Necmettin Erbakan ve arkadaşları tarafından Kurulun Milli Nizam Partisi kuruluş beyannamesinde “Büyük Milletimizin çeşitli tesirlerle kendi yolundan saptırılması gayretlerinin hüküm sürdüğü oldukça uzun bir devreden sonra yeniden ulvi ve şanlı tarihi yörüngesi üzerine oturtulması için füzelerin ateşlendiği gündür. Milli Nizam Partisi; Milletimizi karışık ve karanlık devrelerden sonra aydınlığa götürecek, onu parlak tarihi yörüngesi üzerine yeniden oturtmak için ateşlenen güçlü füzedir.” sözleriyle daha kuruluş aşamasında Laik Cumhuriyet rejimine bakış açısını ve Cumhuriyet dönemini karışık ve karanlık bir dönem olarak tanıtmasını açıkça ilan ediyordu. Zamanla bu partinin "laik devlet niteliğinin ve Atatürk devrimciliğinin korunması prensiplerine aykırı olduğu" gerekçesiyle Anayasa Mahkemesince kapatılması ve sonrasında kurulan Milli Selamet ve Refah Partilerinin de aynı yolu ve taktiği uygulamalını engelleyemedi.

REFAHYOL Hükümeti ile Başbakanlığı ele geçiren RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve tayfasının iktidar olanaklarını kullanarak laik Cumhuriyet rejimi aleyhindeki söylem ve eylemleri doruğa çıktı. Son olarak Erbakan’ın, tarikat ve cemaat liderlerini Başbakanlık konutuna iftar yemeğine çağırması bardağı taşıran son damla oldu.
Laik Cumhuriyetin büyük bir tehlike altında olduğunu gören Komutanlar konuyu 28. Şubat.1997 tarihinde toplanan Milli Güvenlik kurulu gündemine taşıdılar ve 9 saat süren tarihi toplantıda alınan kararlar tarihte 28 Şubat kararları olarak yerini aldı.
Necmettin Erbakan’ın tezgahından geçen ve ayni düşüncelerle yetişen çömezlerinin iktidarda olduğu şu günlerde, 28 Şubat kararları, 10. yılı dolarken yeniden gündeme taşınarak tartışılmaya başlandı. Lehinde ve aleyhinde birçok yazı yazıldı yorum yapıldı.

Bende tartışmaya Sayın Başbakanın Adıyaman Hükümet Konağı önünde bin 331 toplu konutun anahtar teslimi için düzenlenen törende söylediklerini ele alarak tartışmaya katılmak istiyorum.

Ne diyor Sayın Başbakan;

“Hala 10 yıl öncesinin maalesef bugüne uygulaması gibi yanlışlarla uğraşıyorlar. Bunların yarın için söyleyecek bir şeyi yok. Yine o güne takılıp kalıyorlar, avare kasnak gibi. Yanlıştan ibret alınması gerekir”

Burada sayın Başbakana sormak istiyorum.

-Piriniz olan Erbakan’ın “RP iktidarı kanlı olacak kansız mı?, Refah ordusu için çalışmayan ve bize oy vermeyen patates dinindendir” diyerek laik rejimin yıkılacağını ima eden söylemine karşı çıkmak mı yanlış?

-RP’nin önde gelen isimlerinden olan Ahmet Tekdal’ın “Türkiye’de hak nizamı tesis etmek isteyen siyasal kadronun adı Refah Partisidir” diyerek laik Cumhuriyet rejiminden başka bir düzen kurmayı düşleyen söylemine karşı çıkma mı yanlış?

-RP’nin Şeriatçı militanı Şevki Yılmaz’ın “Biz Kuran’a yüz çevirenlerden, Allah resulü yetkisiz kılanlardan mutlaka hesap soracağız” diyerek şeriat çığırtkanlığı yapan söylemlerine karşı çıkmak mı yanlış?

-RP’nin diğer bir şeriat militanı ve Kemalizm karşıtı görüşleri ile tanınan Hasan Hüseyin Ceylan’ın “Bu vatan bizimdir. Rejim ve Kemalizm başkalarınındır. Türkiye yıkılacak beyler” diyerek şeriat tamtamları çalan söylemlerine karşı çıkmak mı yanlış?

-RP’nin arka bahçesi olan İmam okullarının kapatılması halinde kan döküleceğini belirten İbrahim Halil Çelik’in “İmam hatipleri kapatırsanız kan dökülür. Cezayir’den beter olur. Kan dökülsün istiyorum.” diyerek kanlı bir kalkışmadan çekinmeden söz eden söylemine karşı çıkmak mı yanlış?

-RP’nin Kayseri Büyük Şehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin 10 Kasım 1996 tarihinde Atatürk’ü anma töreninden dönüşte partinin İl divan Kurulunda yaptığı konuşmada “ İnancımıza saygı duyulmadığı bir dönemde, içim kan ağlayarak bugünkü törenlere katıldım, bu düzen değişmeli, Müslümanlar içinizdeki hırsı, kini, nefreti eksik etmeyin” diyerek laik Cumhuriyet rejimine kin kusan ve yurttaşları kışkırtan bu söylemine karşı çıkmak mı yanlış?

Yoksa ;

-Bu günlerde eyalet sistemi önererek ülkenin bölünmesine olanak sağlamaya çalışan, Atatürkçülükle ilgisi olmayan ancak Atatürk adını kullanarak laik Cumhuriyetin bütün kazanımlarını alt üst eden cunta lideri Kenan Evren’in, karşıdevrimcilere döşediği engelsiz yoldan güvenle yürüyerek Cumhuriyet rejimi ile hesaplaşmaya çalışan ve Anayasa Mahkemesi kararıyla laik rejim karşıtı olduğu saptanan RP’ne dur demek mi yanlış?

-28 Şubat kararları ile 8 yıla çıkarılan temel eğitim sonucunda, imam okullarının orta kısımlarının kaldırılarak genç beyinlerin hurafelerle doldurulmasının önüne geçmek mi yanlış?

-2.Şubat.1997 tarihinde RP’li Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız ve İran’ın Ankara Büyükelçisinin katıldığı Kudüs gecesinde yapılan şeriat gösterisine karşı çıkmak mı yanlış?
Söyler misiniz? Sayın Başbakan bu günün on yıl öncesinden ne farkı var. O gün yapılanların bu gün katmerlisi yapılıyor. Bu nedenle 28 Şubat kararları 10. yıldönümünde 10 yıl öncesinin hatırlanıp tartışılmasının neresi yanlış.

YANLIŞ OLAN NE söyler misiniz?

Sayın Başbakan bu ülkeye yazık ediyorsunuz. 28 Şubat’a bu koşullarda gelindi. Sizinde aktif olarak RP’nin İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığında bulunduğunuz o günlerde partinizin en yetkili görevlerinde bulunanların bu söylemlerini haklı göstermek ve ayni yolda yürümek için 28 Şubat kararlarına karşı çıkmanız belki size yakışıyor ama Laik Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına yakışmıyor. Ülkeyi kaosa doğru dörtnala götürdüğünüzün farkında mısınız? RTÜK tarafından durdurulmaya çalışan laik Cumhuriyetin ödünsüz savunucusu Cumhuriyet gazetesinde günlerdir yayımlanan reklamda belirtildiği gibi biz tehlikenin farkındayız.

Yurttaş Recep Tayyip Erdoğan olarak düşüncelerinizi beğenmezsek bile saygı duyarız. Ancak Laik Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak bu düşüncelerinize karşı çıkmak, laik Cumhuriyetin koruyuculuğunu yapmak ve bu konuda size hesap sormak da yurttaş olarak bizim hakkımız. Bu Cumhuriyeti Cumhur olarak biz ve yasal olarak koruma görevi olan her kurum koruyacaktır. Ancak konuşmanızda, arkanızdaki %25 oyu Cumhur olarak kabul edip karşınızda olan %75 oyu dışlamak yanlışınızı da görüyoruz. Bu %75 yurttaş çoğunluğu Cumhuriyeti koruma ve kollamada sizin gibi düşünmüyor. Bunu unutmayın.

Şunu da hatırlatmadan geçemeyeceğim. 28 Şubat’ı savunanlar değil, karşı duranlar dolayısıyla siz ve tayfanız büyük bir yanlışın içindesiniz. Ta Nizam partisinden bu yana.

Bilmem ki şimdi yanlıştan ibret alınması gerekenin kim olduğunu anlayabildiniz mi?...
Güzel Ülkemi aydınlık yarınlara taşıyan, laik Cumhuriyete ve Mustafa Kemal Atatürk aydınlanmasına sahip çıkan bir iktidar dileği ile…..

buena vista
12-05-2007, 08:00
Deniyor ki, "Türkiye hangi partiye oy veriyorsa, İzmir onun tersine oy veriyor."
Bu, yanlış.
"İzmir solcudur."
Bu da, yanlış.

Ama İzmir'in hangi partiye oy verdiğinin, "gelecek" açısından ciddi önemi var. Çünkü, İzmir rüzgârın aksine oy veriyorsa, bilin ki, öbür seçimde İzmir'in dediği olur.

Bunu ben söylemiyorum...
İstatistik söylüyor.
Buyrun inceleyin...

1954 seçimini kim kazandı?
Demokrat Parti.
İzmir'de kim kazandı?
Demokrat Parti.
Var mı bir anormallik?
Yok.

1957, Demokrat Parti.
İzmir'de de Demokrat Parti.
Var mı bir anormallik?
Yok.

1961'in galibi kim? CHP.
İzmir'in galibi kim? AP.
Sapma olmuş.
İşte buraya dikkat...
1965'in galibi kim? AP.
İzmir bir önceki seçimde ne dediyse...
Türkiye'de de, o olmuş.

1969, AP.
İzmir'de de AP.
1973, CHP.
İzmir'de de CHP.
1977, CHP.
İzmir'de de CHP.

1983, ANAP.
İzmir'de Halkçı Parti.
Sapma olmuş.
Ama bu sapmanın, İzmir açısından "çok özel bir durumu" var...
Turgut Özal, bir önceki seçimde, İzmir'den Milli Selamet Partisi adına milletvekili adayı olmuştu... Türkiye, bu durumu hiç önemsemedi. İzmirli ise, unutmadı.
Vermedi Özal'a oy...
Sonradan Özal'ın "milli görüş" çizgisinde biri olmadığı ortaya çıkınca, İzmirli rahatladı... ANAP'a da oy verdi.

1987, ANAP.
İzmir'de de ANAP.
1991, DYP.
İzmir'de de DYP.

1995, Refah.
İzmir'de DSP.
Sapma olmuş.
Dikkat isterim...
1999, DSP.
Tarih tekerrür etmiş; İzmir bir önceki seçimde ne dediyse, Türkiye'de de o olmuş.

2002, AKP.
İzmir, CHP.

2007 seçimi enteresan olacak gerçekten... Bakalım, İzmir yine haklı çıkacak mı?

NOT:
Ahmet'i Mehmet'i Hüseyin'iyle...
Hanımsultan'ı Latife'si Zübeyde'siyle...
Şeyhmus'u Temel'i Veli'siyle...
Marika'sı Haim'i Aldo'suyla...
Sensin gavur demeye 24 saat kaldı. (SABAH)

YILMAZ Özdil

AnnE
16-05-2007, 12:48
?
Aralık 2000, Hürriyet.
İşsizlik geriledi, yüzde 5.6'ya düştü.
Ekim 2001, NTV.
İşsizlik geriledi, yüzde 8.5'e düştü.
Aralık 2002, Takvim.
İşsizlik geriledi, yüzde 9'a düştü.
Eylül 2004, Milliyet.
İşsizlik geriledi, yüzde 9.3'e düştü.
Mayıs 2005, Vatan.
İşsizlik geriledi, yüzde 9.5'e düştü.
Temmuz 2005, Radikal.
İşsizlik geriledi, yüzde 10'a düştü.
Aralık 2005, Zaman.
İşsizlik geriledi, yüzde 10.3'e düştü.
Aralık 2006, Sabah.
İşsizlik geriledi, yüzde 10.4'e düştü.
Mart 2007, Referans. İ
şsizlik geriledi, yüzde 10.5'e düştü.
Nisan 2007, Yeni Şafak.
İşsizlik geriledi, yüzde 11'e düştü.

Ve...

Mayıs 2007, CNNTÜRK.
İşsizlik geriledi, yüzde 11.4'e düştü.



YILMAZ ÖZDİL Sabah 16 05 2007

neron
16-05-2007, 13:53
Aralık 2002, Takvim.
İşsizlik geriledi, yüzde 9'a düştü.
Eylül 2004, Milliyet.
İşsizlik geriledi, yüzde 9.3'e düştü.
Mayıs 2005, Vatan.
İşsizlik geriledi, yüzde 9.5'e düştü.
Temmuz 2005, Radikal.
İşsizlik geriledi, yüzde 10'a düştü.
Aralık 2005, Zaman.
İşsizlik geriledi, yüzde 10.3'e düştü.
Aralık 2006, Sabah.
İşsizlik geriledi, yüzde 10.4'e düştü.
Mart 2007, Referans. İ
şsizlik geriledi, yüzde 10.5'e düştü.
Nisan 2007, Yeni Şafak.
İşsizlik geriledi, yüzde 11'e düştü.

Ve...

Mayıs 2007, CNNTÜRK.
İşsizlik geriledi, yüzde 11.4'e düştü.



YILMAZ ÖZDİL Sabah 16 05 2007[/QUOTE]

Burada bir yanlışlık var ama nerede? Yanlış olan, %80 den fazlası zeka konusunda sıkıntılı olan bu halk, yani toplamda hepimiz. Hala bu medyayı okuyup, dinlediğimiz ve seyrettiğimiz için.

Master
18-05-2007, 15:15
Sayın Erdoğan,

Bu bir teşekkür mektubudur. İktidarınızın sonuna geldik, sizin için çok
verimli, çok besleyiciydi ama en yakın arkadaşlarınızdan Sayın Bülent
Arınç'ın kelimeleriyle "Ne yazık ki bitiyor, yani keşke ikinci defa
seçebilme imkanımız olabilseydi. Ama bitiyor."

O yüzden size bir teşekkür mektubu yazmak istiyorum.

Öncelikle size çok teşekkür ederim. Yaptıklarınız yüzünden Türkiye
Cumhuriyeti tarihinin en büyük mitinglerinin kahramanı olduğunuz için…
Milyonları size duydukları öfkede birleştirip sokaklara döktüğünüz, bu
vesileyle 4,5 yılda aşınan Türkiye'nin imajını Batı basınında
cilaladığınız için…

Size en içten teşekkürü borç bilirim… Türkiye'nin her yerinde, her
köyünde milyonlarca eve bayrak asılmasını, o bayrakların aylardır asılı
kalmasını sağladığınız için… Milyonların size duydukları derin kinin
intikamını çatışmada, kavgada değil de Türk bayrağında bulmasına yol
açtığınız, yeni nesillerin bayrağa sımsıkı sarılmasına neden olduğunuz
için…

Eşinizi de es geçmek olmaz… Ona teşekkürlerin tıpkı onun kıyafetleri
gibi en yaldızlısı, en cafcaflısını borçluyum…Türk kadınını alyans
sattırma pahasına kazanımlarına sahip çıkmak için meydanlara çıkardığı
için…

Oğlunuza da teşekkür etmeliyim…Yüzde 9'dan aldığınız işsizliği yüzde
11,4'e çıkarmanıza rağmen bu ülkede hala alınteriyle gemi
alınabileceğini ispatladığı, gençliğe umut verdiği için…

Ya bakanlarınız…Hiç onları atlar mıyım? Teşekkürlerimi sunuyorum onlara
da…Yumurta fabrikalarıyla…Harem selamlık yemek yedirdikleri
aileleriyle…Kaçak villalarıyla…Türkiye'yi Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi'ne şikayet eden eşleriyle…Haklarında verilen gensoru
önergelerine yaptıkları ucuz savunmalarıyla… Milleti isyan ettirip,
uyuyan devi uyandırdıkları için…

Bir teşekkür de kankalarınıza…Mesela size her fırsatta destek veren
Amerika Birleşik Devletleri'ne …. Irak'taki politikalarıyla Büyük
Ortadoğu Projesi'nin iç yüzünü bize gösterdiği için ….Ve elbette Avrupa
Birliği'ne…Unutulmaya yüz tutmuş imtiyaz kelimesini dilimize tekrar
kazandırdığı, "Ver Kurtul"culara, ne kadar versek de kurtulamayacağımızı
gösterdiği için…

Mesleki teşekkürü de unutmamalıyım…40 kişiyi 4 sene önce bir anda işten
ayrılmak zorunda bırakıp, 1 sene evde işsiz oturtup, sonra Kanaltürk'ün
kurulmasına neden olduğunuz için… Bizi "Bir şey yapmalı" diyenlerin sesi
yaptığınız için… Kanaltürk'ü istemeyerek de olsa tarihe geçirdiğiniz
için…

Bir de Kanaltürk adına özür borçluyum size… Medyayı dört koldan kuşatıp,
tek sesli hale tam getirmişken, planlarınızı bozup, milyonların
"Satılmış Medya" diye bağırmasına yol açtığımız için…

Evet Sayın Erdoğan,

Sayın kelimesine kattığınız yeni anlamlar nedeniyle gönül rahatlığıyla
sayın da diyebiliyorum size artık. "Dağ dağa kavuşur da bunlar kavuşmaz"
dediklerimiz sayenizde buluştu… Daha da buluşacak, buluşmayanlar da
sandıkta birleşecek siz böyle devam ettikçe…

Dediğim gibi , sizin için çok verimli, çok besleyici bir dört buçuk
yıldı. Ama iktidarınızın sonuna geldik… En yakın arkadaşlarınızdan Sayın
Bülent Arınç'ın kelimeleriyle "Ne yazık ki bitiyor, yani keşke ikinci
defa seçebilme imkanımız olabilseydi. Ama bitiyor."

Çünkü takiye filan vız geliyor, uyandık sayenizde!!!

Melike İlgün

neron
18-05-2007, 15:24
Çok güzel bir yazı, aktardığınız için teşekkürler Üstat.

AnnE
19-05-2007, 09:31
Şimdi sen, haşemayı bikiniyi falan bırak kardeşim, hikâye anlatma, cevap ver...

Neden sattınız memleketi?

Taşını toprağını kastediyorum, neden sattınız? Bu onurlu milletin dişinden tırnağından arttırıp, yaptığı fabrikaları neden sattınız elaleme? Limanları neden sattınız?
Ne telefon kaldı, ne banka.
Diyordunuz ki, " devletin paraya ihtiyacı var, ondan sattılar, biz de ondan alkışladık..."
O zaman neden, 200 milyar dolar olan borcumuz, bunca satışa rağmen, ikiye katlandı, 400 milyar dolara çıktı?
Nerede bu para?
Kimdir bu Ofer?
Hadi, Başbakan'ın arkadaşıdır, kefil olur... Siz niye kefilsiniz El Kadı'ya?
Madem ekonomi rayında...
O halde neden, dünyanın en yüksek faizini biz ödüyoruz? Neden dünyanın en pahalı benzinini biz kullanıyoruz?
Kıbrıs'ta neden "yes be annem" diye bağırdınız? Neden KKTC aleyhine oy kullanılması için "press" yaptınız? Denktaş'ı sevmiyorsunuz, anladık... Papadopulos'u neden bu kadar seviyorsunuz?
Şehitler "kelle" mi?
Yurtseverler "kafatasçı" mı?
Barzani babanızın oğlu mu?
Kafamıza çuval geçirdi adam, çuval...
İnsanda biraz haysiyet olur.
Neden hâlâ Amerikan elçiliğine gidip, baş başa kaynatıp, talimatları alıp, sonra da köşenizde, "Irak'a girmemiz çok yanlış olur" diye yazıyorsunuz?
Sana soruyorum, iri kıyım, gözlüklü...
Bu senin fikrin mi, elçinin fikri mi?
Neden kıydınız çiftçiye?
Pancarcı, pamukçu, tütüncü, fındıkçı, portakalcı kan ağlıyor. Tarlaları gitti, bahçeleri gitti, traktörleri gitti, hapse giriyorlar hacizden... Ne geçiyor elinize? Ziraat Bankası satılırsa, sizin payınıza ne düşecek?
Okurdan utanmıyorsun, anandan babandan utan bari... 300 lira, 400 lira maaşla hayatta kalmaya çalışıyor emekli...
Oğlu işsiz, kızı işsiz, kendi işsiz babalar var bu ülkede... Yok mu? Ha bi defa da bunları yaz, eline mi yapışır?
İşçi? Memur? Ya esnaf?
Daha dün çöplükten marul toplarken otomobil altında kaldı 6 tane evladımız...
Senin o fonlarından para aldığın Belçika'nın çocukları böyle mi yiyor Brüksel lahanasını?
Patronunu soyuyorsun, köşende bedavadan özel hastane reklamı yapıyorsun alenen... Sana göre hava hoş. En son ne zaman gittin SSK hastanesine? Kalemini sattın, vicdanını da mı sattın? Görmüyor musun, doğduğu için rehin kalan bebeleri?
"Fakir fukaraya yardım yapıyoruz" ayaklarıyla insanımızı dolandırıyorlar...
Alman polisi arıyor, bizde baş köşede.
Mehmetçik Vakfı'na küfür etmeyi biliyorsun da... Dinimizi sömüren vakıflara neden ses çıkarmıyorsun?
Filistin'i seviyorsan, İsrail neden kolunda? Iraklı'ya üzülüyorsan, İngiliz neden dostun? Salak mısın? Yoksa bizi mi salak zannediyorsun?
Başbakan'ın uçağında, bakanların uçağında kaç ülkeye gittin, gezmeye? Kaç para indirdin cebine harcırah olarak?
O maaşla nasıl oturuyorsun o villada?

Uzatmayayım...
Hatırlatmak için güzel bir gün...
Keser döner, sap döner.
"Laik-antilaik kavgası varmış gibi" göstererek, işin içinden sıyrılamazsın.
Hedef saptıramazsın...
Bu sorulara cevap vereceksin en önce.

YILMAZ ÖZDİL SABAH 19 Mayıs 2007

AnnE
04-06-2007, 23:11
Paramızı bize verip faiziyle her şeyimizi alıyorlar



Bankalar ve Merkez Bankası dahil döviz rezervimiz, 11 Mayıs itibariyle 112 milyar 798 milyon dolardır. Bu paranın içinden efektif olarak tuttuğumuz bölüm hariç, yaklaşık 112 milyar dolarlık bölümünü yabancı bankalara yüzde 4 faizle yatırırız. Bu işten zararımızı, yukarıdaki rakamlardan siz hesaplayın.
Yabancılar bizden aldıkları 112 milyar doların, 80 milyar dolarını Hazinemize ve borsamıza sıcak para olarak yatırır; bizim paramızla havadan yüzde 22 faiz alırlar. 112 milyar doların ne kadarının mevduat alınan ülkeye yatırılacağına ise, rating (değerleme) şirketleri karar verirler. Buna, "ülke riski" denilir.
Bu hükümet geldikten beri bu yolla, sıcak paraya yaklaşık 90 milyar dolar faiz ödedik. İşte bu faizlerle, yani hiç para koymadan yabancılar bankalarımızı ve diğer önemli kuruluşlarımızı satın aldılar. Almaya da devam edecekler. Bu nedenle, ülkemize rekor derecede yabancı yatırımcı geldi.
Küresel sermaye, bu yolla hiç sermaye koymadan, Türkiye'de ve gelişmekte olan diğer ülkelerde iyi para kazanıyor. Bu yüzden, bizim gibi ülkeler hep "gelişmekte" ama "gelişmiş" değil.
Yabancıların AKP'yi neden destekledikleri belli değil mi?

ytoruner@milliyet.com.tr

neron
05-06-2007, 10:02
http://www.sabah.com.tr/ozdil.html

Yılmaz Özdil....

Sabırla mücadele koordinatörü...
24 Eylül, 1 şehit.
29 Eylül, 1 şehit.
13 Ekim, 2 şehit.
14 Ekim, 1 şehit.
16 Kasım, 2 şehit.
23 Kasım, 1 şehit.
5 Aralık, 3 şehit.
7 Aralık, 1 şehit.

21 Aralık, Başbakan, New York'ta verdiği demeçte, "sabrımızın sınırı var" dedi.

27 Aralık, 1 şehit.
16 Ocak, 1 şehit.
7 Şubat, 1 şehit.
9 Mart, 3 şehit.
23 Mart, 3 şehit.
7 Nisan, 6 şehit.
8 Nisan, 4 şehit.
9 Nisan, 1 şehit.
16 Nisan, 1 şehit.
21 Nisan, 1 şehit.
23 Nisan, 2 şehit.
25 Nisan, 1 şehit.
26 Nisan, 1 şehit.
27 Nisan, 2 şehit.
3 Mayıs, 2 şehit.
5 Mayıs, 2 şehit.
12 Mayıs, İzmir Bornova...
1 vatandaşımız ölü, 4 yaralı.
15 Mayıs, 2 şehit.
18 Mayıs, 1 şehit.
22 Mayıs, Ankara Ulus...
6 vatandaşımız ölü, 121 yaralı.
24 Mayıs, 8 şehit.
26 Mayıs, 1 şehit.
29 Mayıs, 1 şehit.

30 Mayıs, Başbakan, NTV'ye verdiği demeçte, "Sabrımız taştı, taşıyor, bunların hepsi söylenir tabii. Zaten sabrın taşmaması diye bir şey yok ki... Her şehidin gelmesi, sabrın boyutunu adeta test ediyor" dedi.

1 Haziran, Bingöl...
5 vatandaşımız ölü, 6 yaralı.
4 Haziran, 7 şehit.

neron
05-06-2007, 13:09
http://www.sabah.com.tr/2007/06/01/haber,F7F0162C8B4543629BB85FD318F6B22B.html


Barzani orda değil, burda
Barzani'ye kızan kim?
Biz.

Barzani'nin Süleymaniye Üniversitesi'ni kim yapıyor, yurtlarıyla, kampüsüyle?
Biz.
Otoyolunu?
Biz.
Erbil Havaalanı'nı?
Biz.
Süleymaniye Havaalanı'nı?
Biz.
Barzani'yi Türk askerine karşı koruyacak olan North Sector Amerikan Üssü'nü?
Biz.
Amerikan Elçiliği binasını?
Başbakanlık binasını?
İçişleri Bakanlığı binasını?
Kültür Bakanlığı binasını?
Merkez Bankası binasını?
Biz.
Barzani'ye elektriği veren kim?
Biz.
Erbil içme suyu şebekesini?
Taktak petrol tesislerini?
Tuz Kefire arıtma tesisini?
Biz.
Hastanelerini, köprülerini, otellerini, spor salonlarını, konferans salonlarını, enerji iletim hatlarını, kanalizasyonlarını, akaryakıt tesislerini, caddelerini, alışveriş merkezlerini?
Biz.
Sütü makarnası, deterjanı yağı, peyniri çikolatası, kimin kapısından gidiyor?
Bizim.
Çekiçini çivisini, çimentosunu demirini, lastiğini ampulünü, ne lazımsa, kim veriyor?
Biz.
"Ne güzel işte, para kazanıyoruz" diye, yapılan her katkı, kurşun olarak, mayın olarak, ay yıldızlı tabut olarak kime dönüyor?
Bize.
Bu işleri yapmak için gidenler, kimin hükümetinden izin alıyor, gideyim mi diye?
Bizim.

Barzani'ye kızan kim?
Biz.

O tarafa sınır ötesi harekat, şart.
Bu tarafa sınır içi harekat, daha şart.

Yılmaz Özdil

Master
12-06-2007, 20:48
Ordu ve çıldırma… / Ahmet ALTAN


Geceyarıları garip bir dille yazılmış muhtıraları internet sitesine koyma tuhaflıkları…


Cumhurbaşkanıyla ve başbakanla görüşüp Milli Güvenlik Kurulu’nu toplayarak tartışılacak “Kuzey Irak’a müdahale” gibi önemli konuları basın toplantılarından açıklayıp, devlet kademelerinde konuşmama ciddiyetsizlikleri…


Kürt meselesi gibi olağanüstü hassas konularda halkı meydanlara davet etme kışkırtmaları…


Doğru dürüst yazmayı bile beceremedikleri anadillerine bir ömür vermiş aydınları hedef gösterme cüretkarlıkları…


Bütün bunlar, bizimki gibi bir ordu için bile fazlasıyla gayrıciddi ve disiplinsiz hareketler.


Üstelik boğazlarına kadar siyasete battıklarından bir de kendi mesleklerini unutmuş durumdalar.


Kendi askeri karakolumuzu bile koruyamıyoruz.


İki kişi geliyor, karakolu basıyor, yedi gencecik askeri öldürüp sekizini yaralıyor, ayrıca saldıranlardan biri de olay yerinden kaçmayı başarıyor.


El insaf…


Buna askerlik mi diyorsunuz?


O öldürülen çocuklar bu ordunun generallerine emanet edilmişti.


Ne oldu o emanetlere?


Kim bunun sorumlusu?


Bir ordunun üstüne vazife olmayan işlere karışacağına ciddi biçimde askerlik yapması, karakolunu koruması, çocuklarını sakınması gerekmiyor mu?


O çocukların hesabını kim verecek?


Kimse…


Onun yerine internet sitesine “ordumuzu yıpratmaya çalışıyorlar” diye klişelerle ve tehditlerle dolu bir muhtıra daha koyacaklar.


Korkutup susturacaklar.


Ölen çocukların hesabını vermeyecekler.


Bir yarbay, bir binbaşı, bir er daha uzaktan patlatılan mayınla öldürüldü.


Geçen gün Ayşe Önal’dan öğrendik ki Kuzey Irak’ta Amerikan askerleri “manyetik alanı kitleyip” uzaktan bomba ve mayın patlatmayı imkansızlaştırmış.


Bizim ordu niye bunu yapmıyor?


Niye subaylarıyla erlerini korumuyor?


Halkı sokaklara çağıracaklarına, manyetik alanı kitleyecek teknolojiyi uygulamaları gerekmiyor mu bu komutanların?


Onların işi bu değil mi?


Resmi rakamlara göre Cudi Dağı’nda 35, Gabar Dağı’nda 100 PKK’lı varmış.


Bizim binlerce asker onları yakalayamıyor.


Niye?


Bütün bunlar bizim ordu için bile normal değil.


Sanırım ordunun içinde anormal bir şeyler oluyor.


Çok tuhaf şeyler.


Ve, ordu askerliği bırakmış ülkeyi hızla bir belanın içine doğru sürüklüyor.


Manyetik alanı kitleyip dağdaki yüzeli PKK’lıyı yakalayamadıkları, karakolları doğru düzgün koruyamadıkları için ya Kuzey Irak’a yüz binlerce askerle girip içinden çıkamayacağımız bir felakete dalacağız ya da içerde büyük gösterilerle Türk Kürt çatışması yaratacağız.


Medya generallerin siyasi kavgasına amigoluk yapacağına, ordunun işlevini niye yerine getirmediğini sormazsa, bu kışkırtıcı iklim devam ederse, sonunda generallerin de, medyanın da, aydınların da, halkın da paçasını kurtaramayacağı korkunç bir kaosun içine yuvarlanacağız.


Ordunun neden bu kadar tuhaf davrandığını süratle sorgulayıp anlamak zorundayız.


Korkarım, “dönüşü olmayan” noktaya çok yaklaştık.


Ordu bu anormalliklerini biraz daha sürdürürse Türkiye tarihinde yaşamadığı ölçüde bir karmaşa yaşayacak.


Doların fırlaması, ekonominin çökmesi, iflaslar, işsizlikler, sefaletler değil yalnızca bizi bekleyen, büyük iç çatışmalar, diktatörlük çekişmeleri, blok değiştirme çabaları, savaşlar da epeyce karanlık geleceğin içinde bizi bekliyor.


Yaşadığımız sorun, şu parti ya da bu parti, şu siyasi davranış ya da bu siyasi davranış anlaşmazlıklarının çok ötesinde ve çok daha derin bir sorun.


Sorun ordunun içinde.


Bizi korkunç bir karmaşaya sürükleyen bu çıldırma halinin gerçek nedenini bulup düzeltemezsek…


Bu ülke, bir daha içinden çıkamayacağı kanlı bir kuyuya düşecek.


Herkesin hayatı söz konusu.


Herkesin…



Minik Benzetme : Sanki Osmanlı yazarları Atatürk Samsun'a gitmesinin ardından yazdıkları yazıları hatırlattı...Kaçıncı meşrutiyetti acaba ?? Ali Hoca'm kesin biliyordur....

Ramo
12-06-2007, 21:36
Kırmızı yada Beyaz çizgiler koyup sonra üzerine soğuk su içen bir devlet erki var iken.Namı değer Türkülere gark olmuş,anlı şanlı diyarbakır kalesinin burçları BOP yada benzeri bir takım ucu acık plan ve projelere konu olur iken.Yine bu ilimizin belediye başkanı çıkıp kendi ülkesini çeşitli vesilelerle küçük düşürürken.
Bir sözünde:
Kerkük e müdahale Diyarbakır yapılmış sayılır.
Gibi tuhaf tuhaf sözler eder iken.Son dönemlerde Ordumuzu kirli bir takım alanlara çekme,özde halkın gözündeki itibarını zedeleme türünden sayılabilecek girişimler olur iken.
Aylardır kuzey ıraktaki eşkiya yapılanmasının tehlikeli boyutları vurgulanıp.Acil yapılması gerekenleri tartışması gereken ülkeyi yönetenler yerine başkaları müdahil olurken.
Bir kitapçının bombalanması olayında nerdeyse ordunun en üstlerine kadar ağır bir yıpratma kampanyası bir takım gazetelerin manşetlerini süsler iken.Yine bu günlerde yine ordumuzun yıldızlılarına ağır ithamlar içeren yazılar yazılır iken.Bu yazıya daha ordu yanıt vermemiş iken Yüce Allahın takdiri iki tane komutanımız ölür iken.
İmralı ikametli,eşkiya başının demeçleri yorumları,daha öncekinden daha fazla malum tv leri gazeteleri süsleyip sus diyen çıkmaz iken.

Basiretsizlik ve politikasızlık koca ülkeyi bölgesinde yalnız bırakir iken.
ABD nin bana dokunan terörist size dokunan demokrat, felsefesine amade beylerimiz efendilerimiz eşkiyaya sayın deyip kendi şehitlerine kelle diyecek kadar küçülürken.
Ülkenin en büyüğünün oğlu çürük raporu alıp askerliğe gitmez iken.
Elbette birileri çıkıp bu ülke sahipsiz değildir diyecektir.
Dünün solcusu bugünün nesi olduğunu bilemeyeceğim kalemleri güdümlü zatı muhteremler dün yazdıkları yazılarla gençleri sürüklerkende mi güdümlüy dü diyesim geliyor..
Saygılarımla.

dohol
12-06-2007, 22:29
Çok değil 2-3 yıl öncesine kadar çok demokrat düşünürdüm ya da öyle sanardım.

Ordu derdim demokrasilerde sivil iktidarın emrindedir ve ona asla karışmamalıdır.

Başörtüde isteyen istediği gibi takmalı kimse karışamamalı derdim.

Haa birde Türk devleti büyük devlettir çapulculara hatta bırakın çapulcuları hiç bir devlet ve millete pabuç bırakmaz ve bırakmamalı derdim.

Daha bunlar gibi dışarıda bakınca gerçekten doğru ama bizim memleketimizde malesef doğruluğu şüpheli şeyler söylerdimde söylerdim.

Peki bugun ne oldu? Yukarıda yazdıklarım ve diğer bir çok fikrim değişti ,televizyonda şehit yarbayın ardından selam duran ve ağlamayan ama dudaklarından anlayamadığım birşeyler dökülen o 18 yaşındaki çocuğun ardından duygularım aktı gitti.

Diyeceksinizki hepsi tamam ama Türk devletinin büyüklüğündendemi şüphelisin artık?

Eğer o yüce duygumuda bu teroristlere ve gerekli yerlere ve kişilere (anladınız siz onu) doğru dürüst bir cevap veremez ve kaybettirirlerse hakkımı helal etmiyorum .

Saygılarımla.

dohol

Ramo
17-06-2007, 19:58
İşte dokunulacak milletvekilleri 17 Haziran 2007


ANKA

Milletvekili aday listelerine giremeyen AKP’den 33, CHP’den 15, Anavatan’dan 7, DYP’den 1 ve 3 bağımsız milletvekiline mahkeme yolu göründü.İşte o vekiller.

Haklarında dokunulmazlık dosyaları olan ve 22 Temmuz Genel seçimlerinde aday gösterilmeyen 55 milletvekiline mahkeme yolu göründü. Listeye giremeyen AKP’den 33, CHP’den 15, Anavatan’dan 7 ve bağımsız 3 milletvekiline yargı yolu açıldı.
Başbakan, bakan ve diğer milletvekilleriyle ilgili TBMM’de 22. Dönem 251 kişi hakkında dosya bulunuyor. AKP’de 83, CHP’de 34, Anavatan’da 7, DYP’de 1 ve 3 bağımsız olmak üzere toplam 128 milletvekili hakkında dokunulmazlık dosyası bulunuyor. Dokunulmazlık dosyası bulunan vekillerin seçilememesi halinde, haklarındaki dosyalar da tozlu raflardan indirilecek.

AKP’LİLERİN DOSYASI KABARIK

22. Dönem Meclis’te 251 milletvekili hakkında okunulmazlık dosyası bulunuyor. Bunlardan 83 milletvekili hakkında ki dosya AKP’lilere ait. Aralarında Başbakan Erdoğan ve bazı bakanlar bulunduğu dokunulmazlık dosyaları ve suçlar şöyle:
“Recep Tayyip Erdoğan: Görevi kötüye kullanma. Abdülkadir Aksu, Abdullah Gül: Kayıp trilyon davası kapsamında özel evrakta sahtecilik ve Siyasi Partiler Yasası'na (SPY) muhalefet. Kemal Unakıtan: Evrakta sahtecilik. Mustafa Açıkalın, Adem Baştürk: İhaleye fesat karıştırma. Mustafa Açıkalın, İdris Naim Şahin, Adem Baştürk, Zülfü Demirbağ, Selami Uzun, Mustafa Ilıcalı: İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ndeki uygulamalarında ihaleye fesat karıştırma, cürüm işlemek için teşekkül oluşturma, emniyeti suiistimal, gerçeğe aykırı beyan. Adem Baştürk, Nevzat Pakdil, Mustafa Açıkalın, Hüseyin Besli: Nitelikli zimmet. Erol Tınaztepe: Tedbirsizlik, dikkatsizlik, yaralamaya sebebiyet verme. Fahri Çakır: Bina yıkılmasına ve ölüme neden olma. Adem Baştürk: Görevi kötüye kullanma. Vedat Melik: Evrakta sahtecilik. Emin Tutan, Ali Temmur: Kayıp trilyon davasında evrakta sahtecilik ve SPY'ye muhalefet. Mustafa Eyiceoğlu: Görevde keyfi muamele, adli görevi ihmal. Hanefi Mahçiçek: Görevi kötüye kullanma. Asım Aykan: Görevi kötüye kullanma. Mehmet Erdemir: Müessir fiil ve hakaret. Ahmet Koca: Yetkili mercilerin emirlerine riayetsizlik. Mehmet Salih Erdoğan: Müessir fiil. Akif Gülle: Devlet ihalesi Yasası'na aykırılık. Mahfuz Güler: Görevi kötüye kullanma, resmi evrakta sahtecilik. Ali Sezal: Yıkım kararını uygulamamak. Metin Kaşıkoğlu: Avukatlık görevini kötüye kullanmak. Hüseyin Ordu: Görevli memura hakaret, İbrahim Köşdere: Yedieminlik görevini kötüye kullanma. Adem Baştürk, Nevzat Pakdil: Zimmet. İdris Naim Şahin: İhaleye fesat. Mehmet Sekmen: Usulsüz arsa tahsisi. Mustafa Çakır: Çek Yasası'na muhalefet. Mustafa Ilıcalı, Adem Baştürk: Görevi ihmal. Müfit Yetkin: Evrakta sahtecilik.

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6725637.asp?gid=180

Master
18-06-2007, 17:45
AHMET ALTAN

Askeri çöplük...

Şu günlerde insanlar birbirlerine “allahaısmarladık”, “güle güle” yerine “aman dikkat et,” diyorlar.

“Dikkat et….”

Böyle diyorlar çünkü herkes biliyor ki kendi iktidarlarını ancak kanlı bir karmaşanın içinden çıkartabilecek olanlar, yeni suikastlerden ve yeni katliamlardan medet umuyorlar.

Birilerini öldürecekler.

Türkiye’nin sakin ve düzenli bir ülke olmasına izin vermeyecekler.

Tam herkesin “birileri öldürülecek” tedirginliği yaşadığı günlerde, Amerika’da Türk Ordusu’ndan da iki generalin de katıldığı bir “beyin fırtınasında,” İstiklal Caddesi’nde büyük bir bombalamanın ve Anayasa Mahkemesi eski başkanını hedef alan bir suikastin gerçekleşmesini konu edinen bir “senaryo” tartışılıyor.

Senaryoya göre, PKK bu saldırıları üstlenmiyor ama kamuoyunda bu işi PKK’nın yaptığı inancı “yaratılıyor.”

Ve Türk ordusu Kuzey Irak’a giriyor.

Bu tartışmanın en ürkütücü yanı ise, “ya Amerika PKK liderlerini yakalayıp Türkiye’ye teslim ederse” sorusuna ortaklaşa “sakın ha” diye cevap verilmesi.

Bu senaryoya katılanlar, PKK liderlerinin teslimine karşı çıkıyorlar çünkü bu gelişme “AKP’nin işine” yararmış.

Anlaşılan tarafgirlik o hale gelmiş ki seçimle işbaşına gelmiş bir sivil hükümetin işine yarayan bir gelişme olmasın diye PKK’nın varlığına razılar.

Çünkü şu sırada bir “darbe”nin ya da askeri bir rejime giden yolu açacak olan sıkıyönetim ilanının tek dayanağı PKK’nın varlığı.

Düşünsenize, PKK olmasaydı darbe isteyen cuntacılar ne yapardı?

Ellerinde hiçbir koz kalmazdı.

O yüzden “aman” diyorlar, “sakın PKK’ya dokunulmasın.”

PKK, Kürt halkına nasıl bir yararı olacağı kimse tarafından anlaşılamayan ve açıklanamayan mayınlı saldırılarını sürdürsün.

Sürdürsün ki askeri bir yönetim için elde bir koz bulunsun.

Amerika’daki “fırtınacılar” kitleleri hedef alan “bombalamaları” tartışırken İstanbul’da eski bir astsubay, ordu malı el bombaları ve TNT kalıplarıyla yakalanıyor.

Eski astsubay, emekli askerlerin kurduğu bir “güvenlik şirketinin” de elemanı.

Ele geçirilen bombalar, Danıştay baskınını gerçekleştiren ekibin Cumhuriyet Gazetesi’ne düzenlediği saldırıda kullandıkları el bombalarıyla “aynı seriden.”

Polisler, eski astsubaya bombaları nereden bulduğunu soruyorlar.

O da, “askeri bir çöplükte” bulduğunu söylüyor.

Askeri bir çöplük.

Darbe isteyen cuntacıların bulunduğu bir ülkenin tarifi gibi…

Şimdi bütün bunları birada düşünün.

“PKK’ya dokunulmasın” talepleri, “bombalama” senaryoları, emekli askerlerin zulalarında bulunan bombalar.

Belli ki Türkiye’yi seçimlerden önce kanlı bir kıyma makinesinden geçirecek, insanları öldürecek bir “senaryo” akıllarda dolaşıyor.

Bu işlerde kullanılması muhtemel bombalar da “askeri çöplüklerden” çıkarılıyor.

Bu senaryoda hedef AKP gibi gösteriliyor.

Ama hedef AKP değil.

Hedefin AKP gibi gözükmesinin tek nedeni, bu partinin bütün hatalarına rağmen bu ülkede hala Avrupa Birliği’ni savunan tek parti olması.
Avrupa Birliği’ni savunan hangi parti iktidarda olsaydı, hedef o olacaktı.

Çünkü amaç, AKP’yi devirmek değil, bu “mazereti” AKP düşmanı masum Kemalistlerin aklını çelmek için kullanıyorlar.

Amaç, Avrupa Birliği üyeliğine, özgürlüğe, zenginliğe ve demokrasiye giden yolu kesmek…

Türkiye’de bir darbe rejimi kurmak… Bütün ülkeyi, içinden bombaların, ölümlerin, sıkıyönetimlerin, darbelerin çıktığı büyük bir “askeri çöplük” yapmak.

Minik Bakış : Vayy Hem Özgür Hem Zengin Hem de Demokrasi oluşacak ama Asker CHP DYP ANAP TİTKO MİTİKO SELAMET ALAMET hatta Kürtlerimiz de İSTEMİYOR AB yi... TEK İSTEYEN ALTAN lar ve AKP ..Vay Bee.. Aydın olmak ve Aydınlatıcı olmak.....

Master
19-06-2007, 17:15
3 defa okuduğum bölümleri oldu..iyi de oldu..BBC olmak bu demek kutlarım...


http://www.bbc.co.uk/turkish/specials/955_other_iraq/index.shtml

Ramo
22-06-2007, 11:10
NTV'deki "Neden" programında "Aleviler ve Siyaset"i tartıştık. Açılışta Alevi-Bektaşi Federasyonu Genel Sekreteri Turan Eser'e sordum:
"Neden her seçim öncesi 'Sünniler ve Siyaset' değil de 'Aleviler ve Siyaset' tartışılır?"
Eser, rakamlarla yanıtladı bu soruyu...Verdiği rakamlar, tartışmaya yer bırakmayacak kadar net bir tablo sergiliyordu.
Bu rakamları yorumsuz olarak sizlerle paylaşmak istiyorum:
* * *
Türkiye'de kaç okul var?
67 bin...
Kaç hastane var?
1220...
Kaç sağlık ocağı var:
6 bin 300...
Peki kaç cami var?
85 bin...
Her 60 bin kişiye 1 hastane düşerken, 350 kişiye 1 cami düşüyor.
Peki kaç kilise var?
270...
Kaç cemevi var?
100.
* * *
Türkiye'de kaç doktor var?
77 bin...
Peki kaç din görevlisi var?
90 bin...
Türkiye'de her 900 kişiye bir doktor düşerken, her 780 kişiye bir din görevlisi düşüyor.
Eğitim-Sen'e göre Türkiye'nin 200 bin öğretmen açığı var.
* * *
Türkiye'de kaç kütüphane var?
1435...
Almanya'da kaç kütüphane var?
11 bin...
Türkiye'nin kaç kentinde devlet tiyatrosu var?
13...
Kaç kentte kuran kursu var?
81...
Bu kursların toplam sayısı kaç?
3852...
* * *
Türkiye'de 1 opera derneği var; 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği var.
Peki kaç tane "cami yaptırma derneği" var?
35 bin...
* * *
İçişleri Bakanlığı'nın bütçesi ne kadar?
783 trilyon...
Ulaştırma Bakanlığı'nın?
678 trilyon...
Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'nın?
677 trilyon...
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın?
632 trilyon...
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın?
280 trilyon...
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın?
249 trilyon...
Çevre ve Orman Bakanlığı'nın?
404 trilyon...
Sadece Sünnileri temsil eden Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütçesi ne kadar?
1.3 katrilyon...
8 bakanlığın bütçesi kadar...
22 üniversitenin toplam bütçesine denk...
* * *
Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin yıldan yıla büyümesine bakalım:
1997'de 66 trilyon.
1998'de 119...
1999'da 180...
2000'de 270...
2001'de 302...
2002'de 553...
2003'te 771...
2004'te 1 katrilyon...
2005'te 1 katrilyon...
2006'da 1,3 katrilyon...
2007'de 1.7 katrilyon...
* * *
Bir ülke, Diyanet'e, bütün üniversitelerine ayırdığı bütçe kadar pay ayırıyor ve bunu son bir yılda ikiye katlıyorsa, doktordan, öğretmenden fazla imam yetiştiriyorsa, hastane değil cami yaptırıyor, kütüphaneden çok Kuran kursu açıyorsa, o ülkenin durup bir daha düşünmesi gerekmez mi?

can.dundar@e-kolay.net

Ramo
22-06-2007, 15:23
22 Haziran 2007 Cuma 12:03
Zengine mazot vergisi yok! Kimler vergi ödemiyor. Öğrenince isyan edeceksiniz...
İnternethaber/ Bu seçimin sloganı "Mazot 1 YTL olacak"...
Bu slogan ile birlikte çiftçiye atılan "kazık" da meydana çıktı.
Sadece o değil...
Bu ülkenin kaymak tabakasına tanınan "kıyak" da gün yüzünde...

Vergi alınmadan mazot verilir mi?
Verilmez, yok öyle şey diyorsanız yanılıyorsunuz.
Türkiye'de bir kesime "beleş"...

Kimler mi?
ARMATÖRLER...
Yanlış okumadınız, gemi filosu olan armatörler mazot için "tek kuruş" vergi ödemiyor. Vergisiz mazot ile gemilerini yüzdürüyorlar...
Bir "beleşçi" kesim daha var;
UÇAK FİLOSU SAHİPLERİ...
Jet yakıtından da vergi alınmıyor...
THY ile yarışır hale gelen o dev uçak şirketleri "fakir-fukara grubuna giriyor(!)

Peki ya köylü...
Onlar bu ülkenin "efendisi ya" vergiye tabiler...
Tarlasını sürmesi, buğday hasadı yapması ÖZEL TÜKETİM VERGİSİ'ne dahil...

Sabah yazarı Yılmaz Özdil'in deyimi ile ne yapsın çiftçi;
Şileple mi sürsün tarlasını?
Boeing'le mi atsın tohumunu?

Manzaranın özeti şu; Zengin arabasını dağdan aşırmış, fakir düz yolda şaşırmış... Mazot 1 YTL olacak...

http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=90728

Ramo
25-06-2007, 14:45
"Çuvalı" AK Parti mi istedi?
25 Haziran 2007 Pazartesi 10:27
Milli Görüşten önemli bir isim. Her yerde onun kitabı ve bu şok iddia konuşuluyor.
Kitabın adı “AKP İntihara Gidiyor.” Yazarı Ahmet Akgül. 2 aydır piyasada olan kitapta müthiş iddialar yer alıyor. Bugüne kadar kitapla ilgili bir dava da açılmadı.

Bu kitapta öyle bir bölüm var ki tüyleri diken diken ediyor. Vatan'dan Can Ataklı da bu bölümü köşesine taşıyor. İşte mail zincirine de giren kitabın o bölümü;

KİTAPTAKİ ŞOK ETKİSİ YARATAN BÖLÜM

“AKP’yi kuranların ve kurduranların, özellikle Tayyip Erdoğan’ın özel bir önem verdiği danışmanlarından ve operatörlerinden biri ile yemekte karşılaştık. Tam bir panik havasındaydı. ‘Hayrola işleriniz iyi gitmiyor galiba!’ dedim.

- AKP’li: Tezkere krizinde oldu ne olduysa, büyü o zaman bozuldu, beklediğimiz sonuç çıkmadı, sonrasını zaten biliyorsunuz.

- Katılmıyorum, Edelman’ın YSK’ya ziyareti, Londra, Washington, New York, Dubai ve bazı şehirlerde daha AKP kurulmadan önce verilen sözler sonunuzu hazırladı. Devleti tanımadan, Anayasal organlardan ve milletten gerçek anlamda bir olur almadan küreyi yerinden oynatacak kararları alabileceğinizi sanmak çocukçaydı. Bu durum AKP’yi bitirdi.

- AKP’li: Hayır, bizi Özkök Paşa ve Paşalar bitirdi. Tezkere krizinde ne yapacağımızı bilemedik. Sorduk ne yapılmalı diye; ‘İktidar sizsiniz, karar almak sizin işiniz, biz kararı uygularız’ dediler.

- Ama zaten siz orduya sormadan informel olarak her türlü garantiyi vermiştiniz. Asıl hata o değil mi?

- AKP’li: Tamam her türlü garantiyi ve tavizi verdik ama ABD’nin Doğu ve Güneydoğu’ya tam yerleşeceğini bilmiyorduk. Yani, ABD ve İngiltere Türkiye’yi işgal edeceklerdi, paniğe kapıldık.

- Ama ABD’lilere bu garantinin AKP’nin kurulması aşamasında verdiniz.

- AKP’li: Evet, çok yanlış yaptık.

- Peki o halde Özkök Paşa’nın ve Paşaların suçu ne?

- AKP’li: Onlar diyebilirlerdi ki; ‘Tezkerenin çıkmasına karşıyız.’ Ancak asker kararı bize bıraktı!

- Normal, demokrasilerde zaten böyle olmaz mı?

- AKP’li: Tamam da, tezkerenin faturasını sonunda AKP’ye kesti ABD’liler. Asker, ‘tezkereye karşıyız’ deseydi, parti ile ABD değil, ABD ile TSK karşı karşıya gelecekti, biz yırtacaktık!?

- Özkök Paşa ve Paşalar size tezkere çıkarmayın demedi mi?

- AKP’li: Hayır demedi ama cesaret edemedik!

- ABD, Türk askerlerinin başına çuval geçirdi ama ceza olarak?!

- AKP’li: Yahu o olayı hiç sorma. O Wolfowitz’in halt yemesi. Bizimkiler (AKPliler), ‘tezkerenin öcünü TSK dan alalım’ diye ona akıl vermiş!

- Yoksa sizin danışman arkadaşlarınızdan biri ve İstanbul’da iki işadamı Wolfowitz’e asıl suçlu AKP değil, TSK demiş olmasın? Çünkü Amerika’ya söz verdiği gibi AKP tezkereyi çıkaracaktı! TSK’yı cezalandırma teklifi, iki işadamı ve bir danışmandan gitmedi mi?

- AKP’li: Çok büyük, çok fahiş bir hata yaptık zaten Wolfowitz Türk ordusunu bizimkilerin teklifi üzerine cezalandırmaya karar verdi.

- Tek başına mı?

- AKP’li: Yok canım, Tayyip Erdoğan ve ve Gül’le paylaşıldı, onlar da ‘olur’ dediler.

- Yani Wolfowitz’in, ABD’nin bu çokbilmiş danışmanının ve İstanbul’daki iki işadamının: ‘Türk ordusunu cezalandırma önerisine’ Tayyip Erdoğan ve Gül ya da Eş Genel Başkanlar ‘Evet’ mi dedi?

- AKP’li: Maalesef öyle!... Tayyip ile Gül’ün gezileri bu plana göre ayarlandı. O gün Tayyip Erdoğan Rize de, Gül de Kayseri’de olacaktı. Çok ters bir şey olursa ikisi ABD’liler tarafından alınacaktı. Bu planı Wolfowitz hazırlamıştı.

- Ne tür bir terslik bekliyordunuz?

- AKP’li: Tayyip Erdoğan ve Gül’e yönelik askeri bir hareket olabilir diye düşündük.

- Yani AKP üst yönetimi, AKP’nin yıldız danışmanı ve İstanbul’daki iki işadamı Türk askerlerinin başına çuval geçirileceğini biliyor muydu?

- AKP’li: Evet tabii... Yanılmıyorsam bir de emekli bir Paşa biliyordu.

- Hiçbir kimse çıkıp ta Tayyip ve Gül’e bunun sonuçlarının çok ağır olabileceğine ilişkin görüş bildirmedi mi?

- AKP’li: Tezkerenin mecliste reddedilmesine çok kızmıştık. ABD Savunma Bakanı arkamızdaydı. Kendimizi çok güçlü hissediyorduk!

- Ordunun sessiz kalacağını mı düşündünüz?

- AKP’li: Biz değil, Wolfowitz öyle düşündü. Türk askerlerinin başına çuval geçirilince, Genel Kurmay Başkanı Özkök ve diğer Kuvvet Komutanı Paşaların, o günkü harekatın nöbetçisi Büyükanıt’ın istifa edip emekli olacaklarını öngörmüştük. Eğer o gün paşalar istifa etseydi, bizim Genel Kurmay Başkanımız hazırdı.

- Kimdi?

- AKP’li: Onu söylemem.”

Konuşmanın devamında Özkök Paşa’nın “Fethullahçı” olarak lanse edildiği ve yıpratılmaya çalışıldığı anlatılıyor. //
http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=91094
Minik yorum
Bu yazılanları 3 ay önce kadar biri mailime gönderdiğinde.tüylerim diken diken oldu.Ancak hala ne bir yargının yada konuya muhatap partinin bir şikayet yada tekzip etmemesi beni kara kara düşündürüyor.Ülkemin yarınları adına.

AnnE
06-07-2007, 08:16
Memur 1 YTL...
Borsa, 50 bini gördü...
Hadi gözünüz aydın.

Bakın, önümde bir liste var...
Ankara Ticaret Odası hazırlamış... 1987'den bu yana "İMKB endeksinin bir önceki yıla göre artışı" nı gösteriyor.
Okuyalım...

1987, artmış, yüzde 293
1988, düşmüş, eksi 44
1989, artmış, yüzde 493
Artmış, artmış...
1992, düşmüş, eksi 8
1993, artmış, yüzde 416
Gene artmış, artmış...
1998, düşmüş, eksi 24
1999, artmış, yüzde 485
Düşmüş.
Artmış.
Düşmüş.
2003, artmış, yüzde 79
2004, artmış, yüzde 34
2005, artmış, yüzde 59
2006, düşmüş, eksi 1
2007?
Şimdilik artmış, yüzde 20...

Yani?

Yani...
Tarihine baktığımızda, borsa, en büyük yıllık artışını yüzde 493 ile 1989'da yapmış.
Kim o zaman başbakan?
Akbulut.

Fıkra gibi di mi?

Borsa'nın yükselmesi, Hükümet'in başarısını gösteriyorsa eğer... AKP'nin 4.5 yıllık toplamı, Akbulut'un anca yarısı ediyor... Gerçek bu.

Üstelik...
Kaç kişi oynuyor Borsa'da?
3.265 kişi...
Evet, 3.265 kişi...
Çünkü, bu 3.265 kişi, Borsa'nın yüzde 86'sına sahip. Gerisi, 3-5 kuruş. Kuru kalabalık yani.
Hatta...
Bu 3.265 kişinin de, 1.504'ü yabancı... Aslan payını, yüzde 65'ini, yabancılar elinde tutuyor.

Başbakan'ın, düştüğü zaman "düştü paşam" diye kahrolduğu Borsa, işte bu...
1.504 yabancı.

Ve, dün...

Borsa, 50 bini gördü.
Cumhuriyet'in elindeki son altın yumurtlayan tavuk, Petkim'i, giderayak yabancıya sattılar.
Emekliye de zam yaptılar.
Ayda 20 lira.
Günde 66 kuruş.
Mazot ne olur bilmem ama...
Memurun payına düşen...
1 YTL.


YILMAZ ÖZDİL ( Hala SABAH'ta )

Ramo
11-07-2007, 11:04
Galiba, Audi reklamıydı...
Karlı bir hava.
Yer, buz.
Audi kaptırmış geliyor...
Mahallenin köpeği takılıyor peşine.
İçgüdüsel olarak "güç" ü takip ediyor.
Koştura koştura...
Dili dışarda.
Ama o da ne...
Audi viraja bi dalıyor...
Köpek toparlayamıyor!
Savruluyor...
Takla makla atıyor.
Doooğru şarampole.

Audi'nin her türlü hava şartında ne kadar kıvrak manevra kabiliyeti olduğunu gösteren bu reklam bittiğinde, kamera yavaş yavaş zoom yapıyor... Zavallı köpeğin şaşkın yüz ifadesi kalıyor ekranda...
Hem gülüyorsunuz.
Hem acıyorsunuz.

E bakıyorum gazetelere...
Gücün peşinden koşan tüccar meslektaşlar, tıpkı, bu şaşkın köpeğe benziyor.
Başbakan, bi viraj alıyor...
Bunlar doooğru şarampole.

Nasıl mı? Şöyle...

Başbakan, "cumhurbaşkanını bu meclis seçer, uzlaşma aramama gerek yok" dedi mi? Dedi... Bunlar ne dedi hemen? "Evet, bu meclis seçer, uzlaşma aramasına gerek yok" dedi.
Sonra?
Olmadı...
Bi viraj.
Aynı başbakan çıkıp, "meclisin seçmesi doğru değil, cumhurbaşkanını halk seçmeli" dedi mi? Dedi... Bunlar doooğru şarampole... Şaşkın bir yüz ifadesiyle, yazdılar mecburen, "evet, meclisin seçmesi doğru değil, halk seçmeli..."
Sonra?
O da olmadı...
Bi viraj.
Aynı Başbakan çıkıp, "yeni cumhurbaşkanını yeni meclis seçer, ben de uzlaşma ararım, bütün muhalefet liderlerini tek tek dolaşırım" dedi mi? Dedi...
Bunlar gene şarampole...
Takla ata ata bir hal oldular. Üstleri başları çamur içinde, savrula savrula yazıyorlar şimdi, "evet, yeni cumhurbaşkanını yeni meclis seçer, uzlaşma iyi bir şey..."

İşte böyle maalesef...
Hem gülüyorsun.
Hem acıyorsun.
O nedenle, "Allah bunları bildiği gibi yapsın be kardeşim" demeyeceğim.
"Allah kimseyi bu arkadaşların durumuna düşürmesin" diyeceğim.
Çünkü, bu kaygan zeminde sağlıklı yalakalık yapmak, hakikaten zor iş valla.

Yılmaz Özdil
Sabah

Master
19-07-2007, 10:01
Bekir COŞKUN


Ben AKP’ye oy vermem...


MESLEK hayatım boyunca hangi partiye oy vereceğimi, hangisine vermeyeceğimi hiçbir zaman açıklamadım, her görüşteki okurlarıma sevgimden dolayı.

Ayrıca mücadele partiler arasındaydı ve o partiler iyi-kötü "demokrat-laik Türkiye"nin birer ucundan tutmuşlardı.

Bu sefer öyle değil.

Bu sefer AKP ile laik devlet yarışıyor.

Dönüp bakarsanız, çoktandır devletin tüm temel kurumları ve kavramları ile mücadele eder AKP; Anayasası ile, yargısı ile, Türk Silahlı Kuvvetleri ile, üniversiteleri ile, liberal sermayesi ile, sivil toplum örgütleri ile...

Devrim yasaları ile..

Üniter yapısı ile...

Çağdaş eğitimi ile...

Şimdi iki taraf seçime gidiyor:

AKP ve laik devlet...

*

Ben AKP’ye oy vermem...

AKP; Mustafa Kemal’in kurduğu, Müslüman dünyasında tek laik, tek özgürlükçü, tek medeniyet yolunu zorlayan, uygarlık yolunu seçmiş tek devlet ile hesaplaşmaktadır.

Bu seçimler, AKP ile öbür partiler arasında değildir.

Bu seçimler, AKP ile çağdaş Türkiye arasındadır.

*

Bizim aydınlık umutlarımız vardı.

Bizler düşe kalka, günlük sorunların içinde debelene debelene, yine de bir gün olsun "Dağ başını duman almış, yürüyelim..." ideolojisini dilimizden düşürmeden yol aldık.

Biz; son yüz yılda Ortadoğu halkları içinde tek şerefli savaşı kazanan ve bize emanet eden, tek istekleri "muasır medeniyet seviyesi" olan yiğitlere ihaneti hiç düşünmedik.

Bizim; ne dolarla, Euro’yla satılacak, kasalara konulacak, çıkar ile kıyaslanacak, cüzdanlara sığacak kimliğimiz olmalıydı...

Ne de yoksulumuzun makarna-nohut ile satılacak onuru...

Bizim kadınlarımız birer esir, birer sakıncalı, birer suçlu, birer yasaklı gibi yok sayılmamalı...

Bizim çocuklarımız dergáhlarda, tarikat okullarında ortaçağ hurafeleri öğrenerek büyümemeli...

Bizim aydınlık yolumuz vardı...

Biz ışığa doğru yürüyorduk...

Karanlığa değil...

Ben AKP’ye oy vermem...

buena vista
21-07-2007, 09:34
Bekir COŞKUN


TURNALAR; daha iyi bir yaşam ortamı bulmak için, yavrularını güven içinde, sağlıklı büyütmek için göç ederler.

Kafile kafile başımızın üzerinden geçip giderler ve dönerler.

Yol boyu şarkı söyleye söyleye.

Bugün-yarın bizim yurtsever seçmenlerimiz kıyılardan, tatil beldelerinden oy’larını kullanmak üzere yollara düşecekler.

Tıpkı turnalar gibi.

Özgürlükleri için.

Çocuklarını güven içinde büyütmek için...

*

Demokrasi turnaları bugün-yarın gelecekler ve dönecekler.

Seçimlerin bu tarihe alınması; aslında onların çağdaş yaşam alanlarını ele geçirme planının bir parçasıdır.

"Bu tarihte seçim dünyanın hiçbir yerinde yapılmaz. Demokrasiye ve seçmene saygı duyan, onun oy kullanmasını zorlaştırmaz, kolaylaştırır" dedik, dinlemediler.

Bu dahi çağdaş insana karşı duydukları kinin-nefretin kanıtıdır.

Yaşlısı, çocuğu, hastası ile onu bu cehennem gibi sıcakta yüzlerce kilometrelik yollara zorlamak demokratlıkla, saygıyla, insan sevgisiyle nasıl bağdaşır?

*

Dün haber geldi:

Demokrasi turnaları yola çıktılar.

Bir hesaba göre 5 milyon insan, kayıtlı oldukları seçim sandıklarının olduğu yerlere doğru göç edecek.

Bu dünya demokrasi tarihinde bir ilktir.

Şarkılar söyleye söyleye, varlıklarını sürdürebilmek için, geleceklerini korumak için, çocukları için geliyorlar.

Bölük bölük...

Alay alay...

Kanat çırpıyorlar, var güçleriyle çabalıyorlar, şarkılar söylüyorlar her şeye rağmen.

Yüreklerinde azim var.

Yollar zor olabilir.

Olsun...

Onlar çocuklarını güvenli ortamlarda büyütmek, var olabilmek, çağdaş yaşam düşmanlarına yenilmemek, özgür kalabilmek için yollara düşüyorlar.

Saygın...

Yücelerden yüce...

Bölük bölük...

Alay alay demokrasi turnaları... bcoskun@hurriyet.com.tr

Master
24-07-2007, 08:05
BAYKAL ERDOĞAN'LA GİZLİ ANLAŞMA YAPTI
Zülfü Livaneli'den şok iddia

24.07.2007 05:26
Seçimler öncesi CHP’ye zarar vermemek için bildiğim birçok konuyu içime gömerek sustum, bundan sonra da bu parti ve liderine ilişkin hiçbir şey yazmayacağım.

Çünkü bir faydası olacağına inanmıyorum.

Ama bu konudaki son yazımda size bir tanıklığımı aktarmak zorundayım.

Bunu bir borç olarak görüyorum:


***


Deniz Bey lütfen hatırlayın:

19 Aralık 2002 tarihinde karlı bir Ankara gününün akşamında Mehmet Sevigen’in evindeydik.

Ben Cumhurbaşkanı ile görüşmeden geliyordum.

Abdullah Gül Başbakandı, Tayyip Erdoğan’ın ise Meclis’e girme umudu kalmamıştı.

Cumhurbaşkanı Sezer bir gün önce, Tayyip Erdoğan’ın “milletvekili olmadan başbakan olma” önerisini reddetmişti.

Türkiye’nin kaderi o akşam o evde değişti, çünkü siz “Tayyip Erdoğan başbakan olacak!” diye tutturdunuz.

Sizi “Çok tehlikeli bir oyun bu!” diye uyaran parti dışından önemli şahsiyetlere kızdınız, “Hayır!” dediniz “İki ay dayanamaz. Göreceksiniz iki ay dayanamaz.”

Sizin bu iddianıza karşılık ben ne dedim: “Erdoğan herhangi bir kişi değil, bütün tarikatların birleşerek Erbakan’ın yerine seçtiği siyasetçi; arkasında Amerika, Avrupa desteği de var. Program Türkiye’yi ılımlı İslam cumhuriyeti yapma programı. Sizin dediğiniz gibi iki ayda gitmeyecek; tam tersine, bu odada bulunan herkesin siyasi hayatını bitirecek.”

İki ay dayanamaz iddianızı, “görüşleri gereği IMF ile anlaşma yapmaz, ekonomiyi zora sokar ve dayanamazlar.” tezine oturttunuz.

Ama bunların hepsi bahaneydi çünkü siz iki partili rejimin işinize yaradığını anlamış ve seçim sonuçlarına sevinmiştiniz. Çünkü size ana muhalefet partisi lideri olmak ve soldaki rakiplerinizi yok etmek yetiyordu. Bu iş birliğini daha sonra da sürdürdünüz.

O zaman ben sizin Tayyip Erdoğan’la seçim öncesinde Beylerbeyi’nde gizlice buluştuğunuzu ve bir anlaşma yaptığınızı bilmiyordum.

Bu gecenin tanıkları var: Önder Sav, Eşref Erdem, Mehmet Sevigen, Bülent Tanla, Yaşar Nuri Öztürk.

Belki bazıları sizden korkar ve tanıklık etmez ama bir kısmı da bu sözlerin doğru olduğunu açıklar. Yani tanıklar var. Ötekiler de söylemese bile içten içe bunun doğru olduğunu bilir. Siz de bilirsiniz.

Tartışmanın sonunda dediniz ki: “Bu gece birbirimizin fotoğrafını çektik. İki ay sonra çıkarıp bakalım. Ama rotuş yapmadan. Hangimiz haklı çıkmışız?”

Şimdi, 2007 seçimlerinin ardından o fotoğrafı cebinizden çıkarıp bakın Deniz Bey.

Ve düşünün; Meclis grubunda “Erdoğan’ı başbakan yapıyor diyorlar. Evet yapıyorum. Var mı itirazı olan!” diye bas bas bağırmanıza değdi mi?

Erdoğan’la Beylerbeyi’nde gizlice buluşmaya ve size oy veren milyonları hiçe sayarak gizli anlaşmalar yapmanıza değdi mi? (Deniz Bey, biliyorsunuz ki bu gizli buluşmanın da tanığı var.)

Baş