Arka BahÇe Forumu  

Geri Dön   Arka BahÇe Forumu > Arka BahÇemiz > Arka BahÇe
Kullanıcı ismi
Şifreniz
Kayıt ol SSS Üye Listesi Takvim Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et


Konu Bilgileri
Konu Başlığı
Arka BahÇe
Konudaki Cevap Sayısı
800
Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler
 
Görüntülenme Sayısı
240208

Cevapla
 
Konu Seçenekleri Modları Göster
  #1  
Eski 24-02-2006, 11:25
Master - ait Avatar
Master Master bağlı değil
.
 
Üyelik Tarihi: Feb 2006
Bulunduğu Yer: Kalamış
Mesajlar/Teşekkür sayısı: 6.503/2290
5743 Mesaj ına 20922 Kere teşekkür edildi
Exclamation Arka BahÇe

Yeni ufukların açılmasında çok büyük etkileri olan sıfır kimi zaman lanetli, kimi zaman ise vazgeçilmez bir rakam olarak kitaplarımızda yer almıştır.

Bir zamanlar şeytanın rakamı olarak suçlanmıştı... Ardından barbarların icadı olarak anıldı. 1299 Floransa tarihli bir kararnamede, Italyan Floransa kambiyo loncalarının, Arap rakamlarını, özellikle de "sıfır"ı kullanmayı yasakladığını görüyoruz. Kararın altına da küçük bir not düşülmüş: "Bu çok yaygın olmayan rakamın, Arap ülkeleri dışında kullanımı, ticarette çok büyük kargaşaya yol açabilir..."

Ne var ki, Floransa kambiyo loncasının bu kararına karşılık, o tarihlerde kağıt üzerinde hesap yapmaya başlayan Avrupalı Tüccarlar yoğun bir biçimde Araplar'dan gelen sıfır rakamını kullandılar. Çünkü sıfır olmadan, sadece Romen rakamlarıyla yazılı hesap yapmak hemen hemen olanaksızdı.

Nitekim Avrupa'ya sıfır oldukça geç bir tarihte gelmesine karşın, Antik Çağ'ın birçok medeniyetinde sıfır kavramının varolduğu görülüyor. Örneğin Eski Mısır'da sıfır yerine bir sembol kullanılyordu. Öte yandan, yine Mısırlılar'ın sıfırlı rakamların varlığından IÖ.2000 yıllarinda bile haberdar oldukları kanıtlanmış. Eski Mısırlılar, 10 rakamını U harfiyle, 100 rakamını C harfiyle ve 1000 rakamını da lotus çiçeği şekliyle gösteriyorlardı.

Ancak, matematikteki en büyük devrim, kuşkusuz sıfır rakamının devreye girmesi ile değil, rakamların yerleştirilmesinde pozisyon kavramının ortaya çıkmasaydı. Örneğin, 249 rakamında 2 rakamı 100'ler hanesini oluşturuyordu, çünkü sağdan itbaren üçüncü pozisyondaydu. 4 rakamın 10'lar hanesini oluşturuyordu, çünkü sağdan itibaren ikinci sıradaydı. Bu "rakamların pozisyon sıralaması" sistemini ilk uygulayanlar Babilliler oldu. Ancak 60'lı bir sayısal sisteme sahiplerdi. Şöyle ki, Babilliler için 32 rakamı şu işlemin karşılığıydı:

3x60+2

Oysa bugün bu rakamın karşılığının 3x10+2 olduğunu biliyoruz.

Babilliler rakamların pozisyon sistemini bulmuşlardı, ama "0" rakamı için herhangi bir sembol kullanmıyorlardı. Sadece sıfır yerine, rakamın ortasında bir boşluk bırakıyorlardı. Tabii, bu da 11 ile 101 gibi rakamları birbirinden ayırdetmede sorun yaratıyordu. Yüzlerce yıl sonra Babilli tüccarlar, sıfır yerine birbirine paralel iki çizgiden oluşan bir sembol geliştirmişlerdi. Bu sembol ilk kez, M.Ö. 300 yıllarında Büyük Iskender döneminde kullanılmıştı.

Çok yararlı bir buluş olmasına rağmen, sıfır rakamı Antik Çağ'da diğer toplumlar tarafından hemen kabul edilmedi. Eski Yunanlılar sıfıra eşdeğer saydıkları "yokluk" kavramının çok iyi bilincindeydiler. Ancak, bunu bir rakam biçiminde yorumlamak ihtiyacını duymuyorlardı.

Eski Yunan'ın mistik-felsefi düşüncesinde her rakamın belli bir değeri vardı ve bu değerler sistemi içinde boşluğu anlatan sıfır rakamına yer yoktu. Yunanlılar'a göre, erkek bir rakam olan 1 mantığı, dişi bir rakam olan 2 genel düşünceyi, 3 rakamı genel uyumu ve 4 rakamı cezayı simgeliyordu. Sıfır gibi yeni bir rakam, bütün bu mistik-felsefi sistemi altüst etme tehlikesi taşıyordu.

Sıfır rakamı Çin'de 8. yüzyılda ortaya çıktı. Büyük olasıkla Hindistan'dan gelmişti. Sıfırı tanıyan bir başka eski uygarlık da Mayalar'dı. Bu rakamı kendi özel yazım biçimlerinde bir göz şeklinde çiziyorlardı. Ancak, Mayalar'ın neden 0 rakamıyla ilgilendikleri bugün hala bir bilmece... Çünkü, Maya hesap sistemi, sıfırın kullanılmasını gerektirmeyen bir sistemdi. Maya hesap sisteminde birli haneleri, 10'lu haneler yerine 20'li haneler, onları da 100'lü haneler takip ediyordu.

Sıfır rakamının bugünkü anlamda kullanımına ilk kez Hindistan'ta tanık olunur. Hint yarımadası'nda bu rakamın yer aldığı bilimsel metinlere ve hesaplamalara ilk kez M.S 630 yılında rastlanıyor. Ancak, bu sistemin yaratıcısı ve kuadrik eşitlikler üzerinde çalışan Hintli matematikçi Brahmagupta (598-670), rakamları sıfıra bölme işlemini bir türlü çözümleyememişti. Ondan tam 1000 yıl sonra bir başka Hinti matematikçi Bhaskara (aslında Diophantine eşitliğine getirdiği ikincil yorumuyla ünlenmişti.), bir rakamın "0" a bölümünün sonsuz olduğunu söyledi. Bunun tek istisnası, kesin bir sonuç olmayan sıfırın sıfıra bölünmesiydi. Ve Bhaskara (1114-1185) "sonsuz" u şöyle tanımlıyordu:

"Hiçbir değişiklik göstermeyen bir miktar... Bu miktara ne ekler ya da çıkarırsanız, hiç bir değişiklik ortaya çıkmaz... Yani Tanrı'nın sonsuzluğu gibi..."

Avrupalılar ise, o tarihlerde bu tip keşiflerden çok ama çok uzaktılar. Avrupa, ekonomik ihtiyaçlarla birlikte sıfır rakamını dışarıdan ithal etme zorunda kaldı. Hintliler'den Araplar'a geçen sıfır rakamını ithal eden Avrupa, o tarihlerde rakamın biçimi konusunda da bir tutarlılığa sahip değildi...

Bazı Avrupalı matematikçiler Arapların kullandığı noktayı tercih ederken, diğerleri daire biçimini yeğliyordu. Sıfır rakamını ilk Avrupa'ya getiren kişinin İtalyan Matematikçi Leonardo Pisana olduğu ileri sürülüyor. Tüccar babası Bonnaccio ile birlikte uzun yıllar Doğu toplumlarını gezen Pisano, 1202 tarihinde yayınladığı "Liber abaci" isimli kitabında sıfır kullanarak yazılı hesap yapmanın tekniklerini anlatıyordu. Pisano, Arapça "sıfır" kelimesine benzer yeni bir sözcük aramış ve bir rüzgar adı olan" zephrum"u önermişti.

1202 tarihinden sonra Hint-Arap rakamlarının Avrupa'da hızla yükseldiği gözleniyor. Ancak, iki yüzyıl daha Arap rakamlarıyla Romen rakamları birlikte varlıklarını sürdürdüler. Romen rakamlarının savunucularına "abaküscüler" deniyordu. Bu grup, matematiksel işlemleri ısrarla abaküslerde yapmayı sürdüler. Arap rakamlarını savunanlara ise "cebirciler" adı veriliyordu. Bu kelime de bu alanda sayısız eserler veren ve ileride CircumSpice'ta yerini alacak Arap matematikçi Muhammed El Harezmi'den geliyordu. İki taraf tam iki asır boyunca her türlü silahı deneyerek birbirleriyle yarıştı. 13. yüzyılda şair Alessandro di Villedieu, Hint-Arap rakamlarını savundu ve "Carmen'in Algoritması" adlı şiirinde sıfır rakamını gözden geçirdi. Nitekim, bilimsel bir kavgada, şairlerin tüccarların yanında yer almaya başlamasıyla birlikte zafer kısa bir zaman sonra Hint-Arap rakamlarının oldu.

Antik çağların tüccarları, hesap yaparken, gerçek anlamda bir piyano virtüözü gibi hareket ediyorlardı. Parmakları "abaküs" adı verilen aletin küçük halkaları üzerinde hızlı bir biçimde gidip geliyordu. Böylece rakamları tanımaya gerek duymaksızın toplama ve çarpma işlemlerini yapmak mümkün oluyordu. Daha sonra abaküs ile yapılan işlemleri bir kağıda dökme ihtiyacı ortaya çıkınca "dizaynlı abaküs" denilen karmaşık bir sisteme geçildi. Ortaya satranç tahtasını andıran anımsatan bir görüntü bir görüntü çıkıyordu. Bu sistem, bugün bile bazı ülkelerin geleneklerinde varlığını sürdürüyor. Örneğin Ingiltere'de Hazine Bakanlığı, bu işlemlerin yapıldığı satranç tahtasını anımsatan kumaş parçasından hareketle "Satranç Tahtası Bakanlığı" olarak adlandırılıyor.

Sıfır, bir bölüm tarihçi ve bilim adamına göre, insanlık için çok büyük bir keşif... Sıfır olmasaydı, bugünkü çağdaş matematik sistemine asla ulaşılmayacaktı. Bir başka grup tarihçi ve bilimadamına göre ise "hiç de öyle değil" . Bu grupta yer alanlar, binlerce yıl insanlığın onun yokluğunu hissetmediğini söylüyorlar. Gerçekten de, geometrinin , aritmetiğin ve astronominin temelleri sıfırın kullanımından çok önceleri atılmıştı.

Nitekim, sıfıra olan ihtiyaç, bugün de kullanılan yatay pozisyon sistemiyle birlikte ortaya atılmıştı. Bu sistemde, en sağdaki birinci rakam birler hanesini temsil ederken, sonrakiler 10'lu haneler olarak devam ediyor.

İşte bu noktada , boş kalan kısmı belirtmek için sıfıra olan ihtiyaç ortaya çıktı. Batı geleneğinde sıfırın kullanımı Doğu toplumlarına oranla çok daha geç yıllara rastlamaktaydı. Bunun en büyük nedeni de, Eski Yunanlıların aritmetik yerine geometri ile ilgilenmesiydi. Çizgilerin ve pergelin egemen olduğu bir alanda sıfıra olan ihtiyacın pek kendini hissettirmemesi doğaldı. Öte yandan Eski Yunan'da aritmetik işlemleri oldukça ilkel ama pratik bir yöntemle gerçekleştiriliyordu. Yunanlılar "calcoli" ( hesap) adını verdikleri küçük çakıl taşlarınyla toplama ve çıkarma yapıyorladı. Bu şekilde bir nevi aritmetik işlemleri kolaylık arz ediyordu.

Bazı tarihçilere göre, sıfır rakamının biçimi, eski Yunanca "yokluk" anlamına gelen "ouden" kelimesinin ilk harfi olan "omicron" harfinden geliyor. Ancak, bu iddia pek geçerli değil. Çünkü, Antik Yunan'daki sıfır sembollerine baktığımız zaman bunların "omicron" harfinden çok farklı olarak, desenlerle süslenmiş, çember biçimindeki şekiller olduğunu görüyoruz. Sıfır rakamının bugünkü şeklinin büyük ölçüde Hintli matematikçilerin "bir rakamın yokluğu"nu göstermek için kullandıkları nokta işaretinden geldiği tahmin ediliyor.

Sıfır rakamı farklı kültürlerde tarih boyunca çok farklı isimlerle anılmıştı. Bugünkü bir çok Latin dilinin kökeninin oluşturan Sanskrit dilinde sıfırın "gagana" (uzay), "sunya" (boşluk) ve "bindu" (nokta) sözcükleriyle adlandırıldığını görüyoruz. Antik Çağda Çinliler sıfır rakamını "ling" kelimesiyle çağırıyorlardı."Ling" yağmur yağdıktan sonra herhangi bir nesnenin üzerinde kalan küçük su parçasına verilen isimdi.

Bugün, bütün Batı dünyasında sıfırı anlatmak için kullanılan "zero" kelimesi Arapça "sıfır" kelimesinden geliyor. Bu kelime Batı dillerinin kökenini oluşturan Latince'ye önce bir rüzgar adı olan "zephyrum", daha sonra "zefiro" ve son olarak "zero" adıyla yerleşti. 13. yüzyılda "zero" nun yanısıra bir başka kelime daha üretilmişti: "Cifra". Bugün cifra kelimesi terkedilmiş durumda. Fakat, birçok Latin dilinde "cifra" değersiz adam" ifadesinin karşılığı olarak hala kullanılıyor.

Küçük Not : Yazı Okuldan kalan bir dersin tecümesidir. Bazı değerli Dostlara önceden sunulmuştur.Sitelerinde kullananlar da vardır
__________________
''Gelişmekte olan bir ülke enflasyonu düşürebilir.. Yolsuzlukları azaltabilir.. Bütçelerde kısıntıya gidebilir.. Özelleştirme yapabilir..Ama yine de zenginleşemeyebilir! Çünkü bilgi değil,yalnızca mal üretiyordur." Juan Enriquez
Alıntı ile Cevapla
Master kullanıcısına teşekkür edenler
alihoca (03-03-2006), AnnE (03-03-2006), bikmisbroker (03-03-2006), Buddha (23-01-2007), kasved (19-04-2006), Lizzy (15-12-2007), nedo (04-03-2006), zumbul (04-03-2006), Ömmes (03-03-2006)
  #2  
Eski 24-02-2006, 11:48
AnnE - ait Avatar
AnnE AnnE bağlı değil
.
 
Üyelik Tarihi: Feb 2006
Bulunduğu Yer: Suriçi
Mesajlar/Teşekkür sayısı: 606/518
524 Mesaj ına 3114 Kere teşekkür edildi
Tanımlı Hayali cihan

Muhteremler ;

Bundan birkaç yıl önce , Hissenet forumunda tuhaf bir adam ARKABAHÇE diye bir topikte yazmaya başladı.İlk yazının ilk kelimeleri radika , turp otu,..... diye başlar hayatın yaşanası yanlarını o forumun amacıyla çakıştırırdı.

Derken başka tuhaf insanlarda tuhaf yazılar yazmaya başladı.Tuhaflıktan anlamayan insanlar bu yazıları okuyunca kendilerini bir tuhaf hissetmeye başladılar.O hale geldi ki bir süre sonra , yazılan hiçbir yazı ilk okuyuşta tam olarak anlaşılamıyor ama ikinci ve sonraki okunuşlarda tadından yenmiyordu.

Orada Anayasalar fırladı , Dervişler geldi , kuleler yıkıldı , Kabak Çiçeği dolmaları yapıldı , yirmibinlerden sözedildi , İrina servisler yaptı , kırkbinler falan dendi.

Bu tuhaf insanlar , tuhaflıkları bu topikin dışında da paylaşmaya başladı.Kebaplar , deniz börülceleri , lüferler yendi , rakılar , ayranlar içildi.Boğaz , Süleymaniye , Adalar seyredildi.Benzer kitaplar okunup tıpatıp yorumlar yapıldı.Aynı kağıtlar alındı , hep beraber satıldı.Kimisi hala satılmadı.
Kimi evlendi , kimi baba oldu , kimi ameliyat oldu , kimi battı .
Hasılı ;dünya döndü , sular yolunu bulup aktı.

Derken yazmanın , herkesle yazmanın anlamsızlığına kani oldu bu tuhaf insanlar.Ve uzun bir süre yazmadılar.Ama aynı şeyleri düşünmeye ve hissetmeye , aynı şeylere gülüp aynı şeylerden panik yapmaya devam ettiler.

Malum zat dedi ki birgün hadi kendimiz pişirip kendimiz yazalım.Kimseye yük olmayalım, hatta yazacaklar , paylaşacakların da yükünü biz alalım omzumuza.Zaten herkes bu teklifi bekliyordu.Bir kendiliğinden işbölümü ile arkabahçe kendi tapulu arazisinde donanmaya başladı.

Kapıya kilit konulmadı , herkese açık.Eski dostlara , yeni dostluklara , kırılmışlara,kırılamayacaklara.

Ama bu tuhaf Arkabahçe ahalisinin sanırım bir küçük ricaları var.O da şu ki , özellikle bu ARKABAHÇE başlığı altında beyin kıvrımlarını zorlamayan , emek verilmemiş yazılar yazılmasın.Yazılara olumlu ya da olumsuz tepki veresi gelenler birkaç kelime ya da satırla geçiştirmesin içinden geçeni.Okuyanın kafasını karıştırsın ,çileden çıkarsın , huzur versin , dertlendirsin , keyiflendirsin.Tuhaf olsun yani.

Yoksa , bu forumda her konu için her şekilde yazılabilecek yerler o kadar çok ki.


Bilmem mi...
Alıntı ile Cevapla
AnnE kullanıcısına teşekkür edenler
alihoca (03-03-2006), Master (18-03-2006), Ömmes (03-03-2006)
  #3  
Eski 24-02-2006, 17:50
zumbul - ait Avatar
zumbul zumbul bağlı değil
.
 
Üyelik Tarihi: Feb 2006
Bulunduğu Yer: Giresun
Mesajlar/Teşekkür sayısı: 79/805
49 Mesaj ına 154 Kere teşekkür edildi
Talking Mal

Master in imzasında ki Juan Enriquez in sözüne takıldım ben.
''Sadece mal üretiyor olmak''

Hakikaten bu ülke senelerdir sadece mal mı üretiyor acaba?:;sastikaldi

Buralarda büyükbaş hayvanlara mal derler,alım satımını yapanlar.

Hani borsa da biz de deriz ya;mal aldın mı diye,onun gibi birşey işte.

O mal alıp satma da kastedilen büyükbaş hayvanlardan dolayı''öküzün trene bakması gibi ne bakıyon'' ifadesinin bir benzeri de''mal mal ne bakıyosun''dur buralarda.

Juan Enriquez diyorum acaba karadenize uğrayıp da mal kelimesinin o manasının derununa erişip bu sözü sarfederken gerçek te bunu kastetmiş olabilir mi?:;sustu
Alıntı ile Cevapla
zumbul kullanıcısına teşekkür edenler
bikmisbroker (03-03-2006), janus (30-04-2007)
  #4  
Eski 25-02-2006, 01:28
Master - ait Avatar
Master Master bağlı değil
.
 
Üyelik Tarihi: Feb 2006
Bulunduğu Yer: Kalamış
Mesajlar/Teşekkür sayısı: 6.503/2290
5743 Mesaj ına 20922 Kere teşekkür edildi
Arrow Bilinmeyen Merak ve Bütünün Doğrusu

Zaman kendine verilmiş olan kulvarında ilerliyordu,izlerini, izleyenlere geçmişi hatırlatarak geleceğin sunumunu yapıyordu.

Çok öncenin öncesinde varılmış bir değer olan başlangıç tepesi bulunuyordu.

Zamanın arkasında kaldığı sanılan değerler, o tepeden bir diğerine taşındı. Bu istemler ve istemsizliklerin aşırı uçları kendilerini farklı bir tepede terk ettiler...

Ölçü ölçülcek için vardı,Bilinmeyen Merak nasıl bir ölçüm getirecekti...

Değerlerin değerlendiği alanlarda öznel bir değersizleştirmede yaşanır.

Yaşanan ve yaşanacak olan bu Bütünsel Doğru, kendi işlevinin sunuşunu yaparak, birikmiş hüzünlerle gelişmekte olduğuna inanılan neşelere değişik vurgular yaparak, tahmin etmekle yanılgılı bir çukura düşüldükten sonra, Özlemler ötesi bir tepede sonbulacağı sanılan değerlerin değerlendirmesi de kendi yapısında şok yanılgıları sunacak ve kabul ettirecek...

Kendi doğrusunda devam edecek
__________________
''Gelişmekte olan bir ülke enflasyonu düşürebilir.. Yolsuzlukları azaltabilir.. Bütçelerde kısıntıya gidebilir.. Özelleştirme yapabilir..Ama yine de zenginleşemeyebilir! Çünkü bilgi değil,yalnızca mal üretiyordur." Juan Enriquez
Alıntı ile Cevapla
Master kullanıcısına teşekkür edenler
alihoca (03-03-2006), zumbul (04-03-2006), Ömmes (03-03-2006)
  #5  
Eski 26-02-2006, 23:03
alihoca alihoca bağlı değil
.
 
Üyelik Tarihi: Feb 2006
Mesajlar/Teşekkür sayısı: 361/2464
262 Mesaj ına 1197 Kere teşekkür edildi
Tanımlı Onlar Kendilerini Bilirler

Güzel Dostlarım;

Aslında forum ortamlarında şu konuda bir yazı döşeneyim diye kaç kez niyetlenmiştim.Ama kimi anlama ve ego özürlüler yüzünden bir yerlere çekilebileceğinden korktuğum için yazamadığım konuyu üye sayısı çoğalmadan,forumumuz bol şahitli ortama dönüşmeden rahatça itiraf edivereyim artık.

// Yazdıklarınızı her okuduğumda "Ahh diyorum, ne olurdu şoylesine guzel yazabilseydim!! Kafamdakileri yaziya dokebilseydim!"//

//yazma ihtiyacı hissetmekle beraber ben de bir yazı yazma özürlüsüyüm ve yazı yazmanın ve de yazdıklarını okutabilmenin bir yetenek olduğunu düşünüyorum (Bakınız Ali Hoca,Master,Anne).
Netekim sizin yazılardan
La yazıp Fa anlamı çıkmakla beraber ben yazdığım zaman tınnnn diye bir ses geliyor sadece.. //

Örnek olarak aldığım bu iki yazının birisi Arka BahÇe Yahoo Grup yazışmalarından,diğeri ise şimdi bir hoş seda olarak kalmış olsa da,
Sevgi ve özlemle andığımız nezih bir ortamda ki,Arka BahÇe yazılarından alıntılar olduğunu belirteyim.

Farz edin ki;Bilgi,tecrübe,kişilik ve kalitesi ile hep imrenerek,hafiften hasetlenerek izlediğiniz Dostlardan gelen övgü yazılarında,Sn Master ve Sevgili AnnE’mizin adları yanında Sizinde adınızın yazıldığını gördünüz.İşte burada,ne hissederdiniz? sorusunu herkese yöneltmeden önce kendi hissettiklerimi yazmakla başlayayım dilerseniz.

Çok özel ve güzel Dostlarımızdan gelen böylesi söz ve yazılar;
Sn Sevgili Master veya Güzel AnnE’miz için son derce doğru ve haklı tespitler olduğu hepimizin malumudur.Bilgi ve sevgi dağarcıkları dopdolu bu güzel insanların isimleri yanında ismimin yazılması konusuna gelince;Örneklerini yukarıya aldığım iki güzel Dostumun yazıları gibi,Arka BahÇe Dostlarımızın benzer yazılarını ilk okuduğumda nasıl havalandığımı anlatamam.

Bilge Master ve yazının virtüözü Güzel AnnE’mizin adları yanında şu fakir hocanın adının yazılıyor olması karşısında havamı sormayın gitsin.Hele bizim ikiz cadılar okuyunca kaç kez ‘aslan babam’ diye boynuma sarıldılar ki,görseniz kalbinizin en sert yerleri erir gözleriniz bilem dolardı.Hadi onlar çocuk diyelim.Bizim herifin yazıları nette çıkmaya ve çok beğeni toplamaya başladı diye konu komşuya hava basan hanıma ne diyeceksiniz.

Tabii ki bu ahval içinde habire yazı yazmaya daha doğrusu debelenmeye başladığımızı söylememe gerek bile yok. Açıyorum Word sayfasını,ben ona,o bana birbirimize bön bön bakışıp duruyoruz.

Konuyu buraya kadar getirmiş iken;
Seyrettiniz mi bilmiyorum ama,Zeki Alaysa-Metin Akpınar ikilisinin,Devekuşu Kabare Tiyatrosunda oynanan Yasaklar adlı oyunundaki bir replikte;

Ha gayret,
Ha gayret,
Nahh Muzafferiyet!!

Deyişi,bizim ahvalimizi anlaşılır kılıp,sıkıntımızı yansıtan hatta cuk diye oturan örnektir.

Ayrıca;ilham bekleyen şairler gibi şöyle baş parmak ile işaret parmak arasına aldığınız çene ile vereceğiniz düşünme pozisyonlarından da,hiç bir fayda yok bilesiniz.Siz bari onca saat eziyet çekmeyin.Devamında ise,onca gıdaklayıp bir küçük yumurtayı zar zor yumurtladım diye kabara kabara dolaşan tavuklar gibi,ıkına sıkına bir iki yazı yazıp gönderiyoruz.

Ama bu arada,bu yazmakta çok zorlandığını söyleyen,ahh bende yazabilsem,nerdeee diyen arkadaşlar var ya;
İşte onlardan,ara ara öyle bir yazılar geliyor ki,kimisi iki sayfa,kimisi yarım sayfa olan ama ben yazmaya kalksam,bir bahane yaratıp çoluk çocukla küstükten sonra kısasından bir iki hafta bilgisayar başında pineklemem illaki şarttır.

Söz konusu ilk Dostumuz için;anı desen üzerinde tüten buğusu ile gözlerinizden yaş getirten anılar,mizah desen üstünde en keskin zeka ışıltıları parıldar.(Bizim şu cümleyi uyduracağız diye anamızın dinimizin ağladığını kimse bilmez tabii..).Her neyse bende bir acaba mı?diye pirelenmeler başladı.Siz deyin üç beş yazı,ben diyeyim üç beş ay gibi bir sürede,o da biraz biraz ayıkmaya başladım.

Bizde çok söylenen ‘Çek Piyazı Beklet Ayazı’ diye bir ata sözü aklıma hep takılır oldu.Yok canım! yapmaz canım! desem de olmuyor.Kiminde bilmem kaç gigabyte hard disc(bunların doğrusunu yazmak bile dert) gibi bir zeka,kiminde onca teknik-taktik bilgi ve tecrübe aklıma gelince, şeytan daha bir sert dürtüyor.

Yok hocam! o senin fesatlığın diyorsanız da; Ne de olsa kendime bile itiraf edemediğim,nice çiğlik ve çirkinlikleri olan bi herif olarak ne deseniz peşinen kabulümdür.

Ama inanın ki,bu ve benzer söz yada yazıları yazan yada söyleyen Dostlarımızın her daim okumaktan zevk aldığım yazılarını görünce,hani serde de bir çok kez ispatlanan saflığımda varken;
Ulen, ‘acaba gaza mı getiriliyorum’ kuşkusu içime çöreklenmiyor desem yalandır.


Forum ortamında teknik-temel dışında da yazdıkları çok beğenilen Dostumuzun mail grubumuza yazdıklarını da bir kenara bıraksak dahi,borsa anılarını anlattığı onca yazı ve Arka BahÇe’ye yazdığı yazılar yeteneğini ispat ederken,

Hadi kuşkulanmayın da göreyim!!

Diğer Dostumuzun gerek sohbetlerde gerekse şahit olduğumuz kıvrak zekasının izlerini taşıyan bazen espri bazen duygu yüklü Arka BahÇe yazılarını da bir kenara bıraksak dahi;

// Netekim sizin yazılardan
La yazıp Fa anlamı çıkmakla beraber ben yazdığım zaman tınnnn diye bir ses geliyor sadece.. //

Sadece şu cümle bile yazma yeteneğini kanıtlayan cürm-i meşhut hali değil midir Allah Aşkına??

Velhasıl velkelam Güzel Dostlarım;
Böylesi söz ve yazıları her okuyuşumda,şöyle tam böbürlenip,şişinecekken,amman ha! diyorum.Kabul ve itiraf ediyorum ki,geç oldu güç oldu ama ben bile uyandım haberiniz olsun.

Şimdi;
Her ne kadar isim vermemiş olsak da,
Onca bilgi,yetenek ve tecrübelerle bezeli insanlar olarak o güzelim yazılarını artık çok daha sık yazmalarını beklediğimizi ve arzuladığımızı bilmelidirler.


Sürç-ü Lisan Ettikse Affola.
Saygılarımla
Alıntı ile Cevapla
alihoca kullanıcısına teşekkür edenler
bikmisbroker (03-03-2006), Ömmes (03-03-2006)
  #6  
Eski 27-02-2006, 04:32
bikmisbroker - ait Avatar
bikmisbroker bikmisbroker bağlı değil
.
 
Üyelik Tarihi: Feb 2006
Bulunduğu Yer: Kanada
Mesajlar/Teşekkür sayısı: 590/835
390 Mesaj ına 1100 Kere teşekkür edildi
bikmisbroker - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Isbu yazida anlatilan ifade ozululerden birisi olarak..

Alıntı:
alihoca´isimli üyeden Alıntı
Güzel Dostlarım;

..................................................

// Yazdıklarınızı her okuduğumda "Ahh diyorum, ne olurdu şoylesine guzel yazabilseydim!! Kafamdakileri yaziya dokebilseydim!"//

//yazma ihtiyacı hissetmekle beraber ben de bir yazı yazma özürlüsüyüm ve yazı yazmanın ve de yazdıklarını okutabilmenin bir yetenek olduğunu düşünüyorum (Bakınız Ali Hoca,Master,Anne).
Netekim sizin yazılardan
La yazıp Fa anlamı çıkmakla beraber ben yazdığım zaman tınnnn diye bir ses geliyor sadece.. //

.................................................. .............................
Sürç-ü Lisan Ettikse Affola.
Saygılarımla

IKINA SIKINA yazmis oldugum Turkce hatalar ile dolu bir yazimi, affiniza siginarak buraya yapistiriyorum.

Site yetkilileri, ne zaman isterseniz bu hatalar ile dolu yazimi kaldirabilirsiniz.

Saygilarimla..

Bikmisbroker
Alıntı:
Saz Söz Zil ve şan...

Yillar evvel, Gazinolarimiz vardi..En meşhurlari da Bebek Belediye Gazinosu, Taksim Gazinosu ve Caddebostandaki Maksim Gazinosu idi..

Ankarada ise Gar gazinosu vardi..Bu Gazinolarda zamanin zenginleri, para babalari boy göstermek ve bu gazinolarda sahne alan sanatcilari dinlemek icin avuc dolusu paralar harcarlardi..Yine bu Gazinolarda masa ayirtabilmek bile bir maharetti, hersey para değildi, taninmiş olmak da gerekiyordu ustelik..

1960 dogumlular ve eskileri bu Gazino dönemini az bucuk hatirlarlar ancak hele hele 1965 dogumlu ve daha kücükler ise bu dönemi pek animsamayabilirler..
1070 dogumlu ve daha kucuklerin ise bu Gazino dönemini hatirlamalari mümkün değil nerede ise..

Sahne alan sanatcilarin isimleri en üstte ve Kocaman olmak üzere yazilir, altinda da as solistten sonra kidem ve önem sirasina göre yer alan diğer sanatcilarin isimleri yer alirdi..Zeki Muren, Gönül Yazar, Muazzez Abaci, Emel Sayin, Nukhet Duru, Seda Sayan, Bülent Ersoy ve hatta Sibel Can o dönemin Gazinolarinin sanatcilaridir..

Gazinoya gitmek, orada calisan sanatcilari izlemek, hele hele ön siralarda yer ayirtmak her babyiğidin harci degildi..Kendine has Bir Gazino Adabi, Usul ve Erkani vardi.

Masa düzeninden, Otoparkina Kadar... Kapida sizi karsilayan General (Niyeyse) kostümlü karşilayicidan tutunda Garsonlarina Komisine kadar Farkli idi..

Gazinodaki Masa düzeni ve yemek servisi oyle pek de sizin seciminize birakilmiş gibi değildi, evet Güya siz siparişleri verirdiniz amma, hesap kelle başi oturdugunuz yere göre 3 aşaği 5 yukari birbirine yaklaşik rakamlardan oluşurdu..

Yakin zamanlarda ölen Fahrettin Aslan o dönemin en büyük Gazinocularindandir.. Bu bahsettigim Gazinolara gitmek icin günlerce öncesinden hazirliklar yapilir, bayanlar terzilere koşar beyler ise en şIK kiyafetleri ile gelirlerdi Gazinoya.. Velhasil Gazino bambaska bir Olay, ve bambaşka bir Kültürdü..

Bu Gazinolarda AS SOLiST sahne almadan önce, saz heyeti sahnedeki yerini alir, ince ayarlarini yaparlar ve Orkestra şefi (genellikle Kemanci) nin işareti ile Program başlardi.. Saz heyetinin Programa başlamasi ile yemek servisi dururdu..

Boylesine şatafatli bir programda Saz heyeti Tambur veya Kanun eşliğinde önce "Ara Taksimi" gecer, daha sonra ise Orkestranin diger calgilari sirasi ile bu nağmelere ayak uydurarak programa katilir, ve 30-40 kisilik saz heyetinin icinde oncelikle calan 2-3 kişi iken gecenin ilerleyen saatlerinde saz heyetindeki BUTUN calgilar sanki birbirlerinden bagimsizmişcasina Cosku ve gurultu ile calmaya devam ederler, bu arada Volume en yuksek perdeye ulaşir, arkasindan ise Final gelirdi...

Adab Usul ve Erkan Boyle idi...

2002 senesinden itibaren hareketine başlayan borsamizda durum farklimi??

Ilk başta belli basli sazlar başladilar...DOHOL, ISC gibi...

Bir muddet bu şekilde gittik..Arkasindan iMKB 5 dedik, yok iMKB 10 dedik..Daha sonra iMKB30'u hatirladik, derken ozellikle son 3-4 aydir iMKB100 deki kağitlardan bahseder olduk..

Hali hazirda iMKB mizde 300 den fazla kagit var, ve pek yakinda bu 300 küsur kağitdan da ayri ayri SES gelirse ben şaşirmayacağim..

As Solistler halen sahnedeler, ve Program bütün HIZI ile devam ediyor, Saz heyeti elemanlari birbirlerinden bağimsizcasina kendi nagmeleri ile ve büyük bir coşku ile programa katiliyorlar..Ve Cok seslilik HAD safhaya gelmek üzere..

Bu Gazino Programi bana yabanci gelmiyor amma??? Yaniliyormuyum??

Kasim 2005
Bikmisbroker
__________________
YATIRIM, sonu yanliş giden SPEKÜLASYONDUR
EGER, zamaninda spekülasyondan cikamazsaniz
MECBUREN yatirimci olursunuz..George SOROS
TEKNiGE iNANMA TEKNiKSiZ KALMA. Bikmisbroker
Alıntı ile Cevapla
bikmisbroker kullanıcısına teşekkür edenler
zumbul (04-03-2006), Ömmes (03-03-2006)
  #7  
Eski 27-02-2006, 11:44
AnnE - ait Avatar
AnnE AnnE bağlı değil
.
 
Üyelik Tarihi: Feb 2006
Bulunduğu Yer: Suriçi
Mesajlar/Teşekkür sayısı: 606/518
524 Mesaj ına 3114 Kere teşekkür edildi
Tanımlı Vedet oryantel

Ahaliciğim ;

Bıkmış Biraderin Kasım 2005 de yazdığı ve şimdi okuyabildiğim gazinolu yazısı aldı götürdü beni bir zamanlara. O zamanların dötlü göbekli amcaları ile altını pırlantası bol zevcelerinin gittiği ağır mekanlar ve raconlarından bahsetmiş.

Evet ,buradaki ahalinin en yaşlıları sayılan 44-55 yaş arasındakilerin o yıllarda (1965-1975) İstanbul'da yaşamışları çok iyi hatırlar.O sayılan mekanlara giden amcalar ve zevceleri nedense yaşlı idi.Kimbilir o zaman insanlar daha mı yaşlı görünürdü ondan mıdır , yoksa kılık kıyafet , bıyık , saç onları yaşlı mı gösterirdi.Şavrole'ye pileymut'a ender olarak Mersedes'e binerlerdi.Henüz otopark ihtiyacı doğmamıştı İstanbul'da.

Bu amcalar ille de karıları ile giderlerdi oralara, zira ille de aynı ev ya da iş muhitinden tanıdıklar da orada olurlardı.Birçoğunun yedeğinde olan metresleri ya da dostları ile gittikleri mekanlar Harbiye-Elmadağ civarındaki gece klüpleri ya da boğazın en kuzeyine doğru ağır balıkçı restoranları olurdu.

Şimdi sizlerin çoğu metres ve dost deyince bunları Televolelerdeki açlıktan şeyi şeyine yapışmış silikon güzelleri gibi birşeyler zannediyorsunuz.Hayır , onlar O amcalara, evde bulamadıkları huzuru vermekle görevli birtakım teyzeler idi.

Hele ki dost denilen ablalar ile metres denilenleri arasında da bir anlam , yaşam ve davranış farklılıkları da vardı.Şöyle ;
metresler , bu '' huzur '' arayan amcalara pek de ufak olmayan hediyeler , paralar karşılığı rahat akşam yemekleri ve hoş cinsellik sunarlardı.Fakat Dost denilen teyzelerin durumu daha farklı idi.

Genellikle görücü usulü ile ve aile büyüklerinin seçtiği '' kendi gratasında''
hanımlarla evlenmiş olan amcalar , o zamanların koşullarında ekonomik özgürlüklerini kazandıkça , daha doğrusu babalarından kalan işlerin gerçek patronları olmaya başlayınca ve zamanın şartlarını babalarından daha da iyi değerlendirip, babalarından daha da fazla para kazanmaya başlayınca , evlerindeki standart huzur onları kesmemeye başlar ve kaşınan oralarını buralarını yatıştırmak için gözlerini dışarı uzatmaya başlarlardı.

Bu amcaların gözü kara ve cinsellik beklentileri ağır basanları bulması pek de zor olmayan metres tutarlar onları paraları ile istediği gibi kullanırdı.Bu metres teyzeler genellikle gece hayatında profesyonel olarak çalışan, ama usul-erkan bilen kadınlardı.

Diğer amcalar ise , genellikle ev hayatının tekdüzeliğinin üstüne hanım-çocuk dırdırından sıkılmaya başlamış ve fakat bunu belli edemeyen , Münir Nurettin'i , Sadettin Kaynak'ı dinlemeyi çok seven , ince hazırlanmış uzun süreli rakı masalarından keyif alan , cinselliği pek de önde tutmayan amcalardı.
Bu amcalar , kendilerine evde olmayan huzuru , ağır rakı masasını sunacak , onları gözlerinin içine bakarak dinleyecek , bazen acem aşiran bir şarkının namelerini gözleri buğulanarak alçak sesle söyleyecek, beraber gülecek ama asla ağır kahkahalar atmayacak , beraber ağlayacak ama asla salya sümük olmayacak, fazla sormayacak , fazla anlatmayacak , ille de aralarında bu paylaşmaların derin gizemini taşıyacak bir hayat arkadaşı ararlar ve '' dost'' tutarlardı.Dostun kirası ödenir , ev masrafı karşılanır arada hoş hediyeler alınırdı.

Metres sahibi olmak bir azgınlığın ifadesi gibi algılansa da , ''dostu olmak '' nedense bir saygınlıkla karşılanırdı sanki.Hatta , metresi var diye dedikodular yapılırken , Dostu olduğunu çoğu zaman evdeki eş bile bilebilirdi.Ve genellikle sorgulanmaz , dost evleri basılıp taşlanmazdı.

Babo'nun bahis konusu ettiği mekanlar işte bu amcaların ve bu amcalar kadar mağrur ya da cesur olamayan daha '' düz '' amcaların ve zevcelerinin '' ağır mekanları idi.

Bu yazı diğer mekanlardan bahsedilmek için yazılmaya başlandı lakin beynimiz ve elimiz bizi başka yerlere götürdü.

O diğer , sanki daha U-30 dışı mekanları daha sonra hatırlayalım.

Bilmem hatırlayabilecek miyim ?
Alıntı ile Cevapla
AnnE kullanıcısına teşekkür edenler
alihoca (03-03-2006), bikmisbroker (03-03-2006), Ömmes (03-03-2006)
  #8  
Eski 27-02-2006, 12:41
AnnE - ait Avatar
AnnE AnnE bağlı değil
.
 
Üyelik Tarihi: Feb 2006
Bulunduğu Yer: Suriçi
Mesajlar/Teşekkür sayısı: 606/518
524 Mesaj ına 3114 Kere teşekkür edildi
Tanımlı Uğurlugiller

Neyse Ahaliciğim ;

O zamanlar televizyon icad edilmemişti , on evden birinde telefon vardı.Buzdolabı , ele ilk para geçtiği zaman alınması gereken bir orta vadeli yatırım hedefi idi.Araba almak henüz hayal menzilindeki birşey değildi çoğunluk için.

Evinde buzdolabı ve telefonu, altında arabası olan amcalar ve zevceleri işte o Taksim, Bebek, Maksim'deki ağır mekanlarda Zeki Müren,Müzeyyen Senar, Gönül Yazar, sonraları Bülent Ersoy , alt kadrolarında , Ajda Pekkan , Berkant , Kamuran Akkor,Hümeyra,Tanju Okan,Oryantel olarak Romalı Perihan , Aysel Tanju dinler ve izlerler, Babo'nun dediği gibi aslında fiks menü olan servise Viski ,Yanarlı meyva ekleyerek ağır hesaplar öderlerdi.Bu amcaların ya Bakırköy , Kartal , Safraköy (sonra Sefaköy), Kuleli (sonra Yenibosna), Topkapı'da fabrikaları ,Tarlabaşı'nda yedekparça dükkanları, Sirkeci'de, Tahtakale'de,Yağiskelesi'nde,Perşembe Pazarı'nda, Kapalıçarşı'da, dükkanları, Suadiye'de,Bakırköy'de inşaatları olurdu.

Bu amcalar ve karılarının dışındaki insanların gittiği Gazinolar ise Yenikapı'daki GAR ve ÇAKIL , Vatan Caddesi'ndeki LUNAPARK idi.Mahallelerin eski esnafları , nerdeyse bütün devlet memurları, fabrika işçileri , atölye ustaları ve aileleri buralarda dinlerlerdi radyoların içinden çıkıp gelen sanatçıları.

Buralarda üç grupta program yapılırdı : Standart hafta sonu geceleri , Halk Geceleri ve Kadınlar Matinaları.

Hafta sonları daha ziyade İstanbul'a sonradan gelmiş ve işi , dolayısıyla parayı kapmış sonradan görmeye başlayan bıçkın Anadolu adamları ile O iri göbekli amcaların gittiği yerlere gidemeyen esnaf irileri doldururdu buraları.Halk geceleri herkesin gidebildiği gecelerdi , sahne yakınları yemekli , arka taraflar (dühuliye ) ise genellikle masasız olarak düzenlenirdi.Amman o Kadınlar Matinası'
Sabahın köründe ( sabah dört , beş-abartmıyorum.)evin çocukları gönderilir sahneye yakın masalar kapılır.Daha sonra evden getirilmiş dolma, kuru köfte, meyvalarla keyif çatılırdı.Dışardan içecek sokmak yasaktı , ama yine de bitr yolu bulunurdu.Bazen de bir bira açtırılıverirdi şan olsun diye.Sadece kadınlar matinasında , o da sanatçının izni olursa sahnede , yoksa masa etrafında , çocuklar masanın üstünde göbek atılırdı.

Buralara Behiye Aksoy , Emel Sayın ,Gönül Yazar, Mediha Şen, Mustafa Sağyaşar, Yaşar Özel çıkardı assolist olarak.Bazen Zeki Müren'li programlar bile olurdu.Altlarında Beyaz Kelebekler olmazsa olmazdı.

Ahh ;
O zamanlar kişi başı gelir bugünkinden çok düşük olmasına rağmen, paylaşım bugünkü kadar beter değildi.Yarın sıkıntısı vardı ama,kimse kolay kolay olduğundan beter olmazdı.

Daha sonraları paylaşım bozulmaya, hırsızlık,talan, yalan artmaya başladıkça,önce bu mekanlarda , sonra o göbekli amcaların mekanlarında bile,Mine Koşan, Ferdi Tayfur,İbrahim Tatlıses assolist olarak sahne alıp sanatçı olarak takdim edilmeye başlandı.İlk başta fasıla çıkan ağır bestekarların yerini şopar oğlanlar doldurmaya başladı.Bağırarak ya da peçeteye yazarak şarkı isteme seviyesizlikleri , sığırlar gibi göbek atmalar , yan masadakileri eze eze halay çekmeler başladı.

Bu da memleketin hoş kültür tablolarından birinin tarumar edilmesiydi basitçe.
Basitçe kaybettiğimiz birçok insanlık değerlerimizin yanında.

Bilmem ne kaldı elimizde ?


Not : Kazablanka'yı unuttuğum için yazmadım.Zira o yıllarda orası artık sadece treleybüsle ya da yaya ulaşılabilen, extra konserler ya da dernek yemeklerinin falan yapıldığı biryere dönüşmüştü.
Alıntı ile Cevapla
AnnE kullanıcısına teşekkür edenler
alihoca (03-03-2006), bikmisbroker (03-03-2006), Ömmes (03-03-2006)
  #9  
Eski 27-02-2006, 15:05
Trusty - ait Avatar
Trusty Trusty bağlı değil
.
 
Üyelik Tarihi: Feb 2006
Bulunduğu Yer: London, On.Canada
Mesajlar/Teşekkür sayısı: 58/44
39 Mesaj ına 154 Kere teşekkür edildi
Thumbs up Gecmis zaman olurki hayali cihan deger...

Alıntı:
AnnE´isimli üyeden Alıntı
Neyse Ahaliciğim ;

O zamanlar televizyon icad edilmemişti , on evden birinde telefon vardı.Buzdolabı , ele ilk para geçtiği zaman alınması gereken bir orta vadeli yatırım hedefi idi.Araba almak henüz hayal menzilindeki birşey değildi çoğunluk için.

Evinde buzdolabı ve telefonu, altında arabası olan amcalar ve zevceleri işte o Taksim, Bebek, Maksim'deki ağır mekanlarda Zeki Müren,Müzeyyen Senar, Gönül Yazar, sonraları Bülent Ersoy , alt kadrolarında , Ajda Pekkan , Berkant , Kamuran Akkor,Hümeyra,Tanju Okan,Oryantel olarak Romalı Perihan , Aysel Tanju dinler ve izlerler, Babo'nun dediği gibi aslında fiks menü olan servise Viski ,Yanarlı meyva ekleyerek ağır hesaplar öderlerdi.Bu amcaların ya Bakırköy , Kartal , Safraköy (sonra Sefaköy), Kuleli (sonra Yenibosna), Topkapı'da fabrikaları ,Tarlabaşı'nda yedekparça dükkanları, Sirkeci'de, Tahtakale'de,Yağiskelesi'nde,Perşembe Pazarı'nda, Kapalıçarşı'da, dükkanları, Suadiye'de,Bakırköy'de inşaatları olurdu.

Bu amcalar ve karılarının dışındaki insanların gittiği Gazinolar ise Yenikapı'daki GAR ve ÇAKIL , Vatan Caddesi'ndeki LUNAPARK idi.Mahallelerin eski esnafları , nerdeyse bütün devlet memurları, fabrika işçileri , atölye ustaları ve aileleri buralarda dinlerlerdi radyoların içinden çıkıp gelen sanatçıları.

Buralarda üç grupta program yapılırdı : Standart hafta sonu geceleri , Halk Geceleri ve Kadınlar Matinaları.

Hafta sonları daha ziyade İstanbul'a sonradan gelmiş ve işi , dolayısıyla parayı kapmış sonradan görmeye başlayan bıçkın Anadolu adamları ile O iri göbekli amcaların gittiği yerlere gidemeyen esnaf irileri doldururdu buraları.Halk geceleri herkesin gidebildiği gecelerdi , sahne yakınları yemekli , arka taraflar (dühuliye ) ise genellikle masasız olarak düzenlenirdi.Amman o Kadınlar Matinası'
Sabahın köründe ( sabah dört , beş-abartmıyorum.)evin çocukları gönderilir sahneye yakın masalar kapılır.Daha sonra evden getirilmiş dolma, kuru köfte, meyvalarla keyif çatılırdı.Dışardan içecek sokmak yasaktı , ama yine de bitr yolu bulunurdu.Bazen de bir bira açtırılıverirdi şan olsun diye.Sadece kadınlar matinasında , o da sanatçının izni olursa sahnede , yoksa masa etrafında , çocuklar masanın üstünde göbek atılırdı.

Buralara Behiye Aksoy , Emel Sayın ,Gönül Yazar, Mediha Şen, Mustafa Sağyaşar, Yaşar Özel çıkardı assolist olarak.Bazen Zeki Müren'li programlar bile olurdu.Altlarında Beyaz Kelebekler olmazsa olmazdı.

Ahh ;
O zamanlar kişi başı gelir bugünkinden çok düşük olmasına rağmen, paylaşım bugünkü kadar beter değildi.Yarın sıkıntısı vardı ama,kimse kolay kolay olduğundan beter olmazdı.

Daha sonraları paylaşım bozulmaya, hırsızlık,talan, yalan artmaya başladıkça,önce bu mekanlarda , sonra o göbekli amcaların mekanlarında bile,Mine Koşan, Ferdi Tayfur,İbrahim Tatlıses assolist olarak sahne alıp sanatçı olarak takdim edilmeye başlandı.İlk başta fasıla çıkan ağır bestekarların yerini şopar oğlanlar doldurmaya başladı.Bağırarak ya da peçeteye yazarak şarkı isteme seviyesizlikleri , sığırlar gibi göbek atmalar , yan masadakileri eze eze halay çekmeler başladı.

Bu da memleketin hoş kültür tablolarından birinin tarumar edilmesiydi basitçe.
Basitçe kaybettiğimiz birçok insanlık değerlerimizin yanında.

Bilmem ne kaldı elimizde ?


Not : Kazablanka'yı unuttuğum için yazmadım.Zira o yıllarda orası artık sadece treleybüsle ya da yaya ulaşılabilen, extra konserler ya da dernek yemeklerinin falan yapıldığı biryere dönüşmüştü.

Pek Muhterem Valide Sultan,

Kaleminize saglik, yine gozlerim doldu...:(
__________________
Mantikli olmak lazim.
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Eski 27-02-2006, 15:50
AnnE - ait Avatar
AnnE AnnE bağlı değil
.
 
Üyelik Tarihi: Feb 2006
Bulunduğu Yer: Suriçi
Mesajlar/Teşekkür sayısı: 606/518
524 Mesaj ına 3114 Kere teşekkür edildi
Tanımlı Keşke yazmasa mıydım ?

Kusura bakmayınız Ahali ;

Bunu da yazmazsam hafakanlar basacak vallahi.Şimdi siz diyeceksiniz ki ‘’Hani bu bahçe beyne tecavüz etmeye yeltenen tuhaf yazıların yeriydi ?’’ ; haklısınız , lakin değilse bile siz o kalemden kabul etmeye gayret gösterin.Yani, hani derler ya ‘’kaçamıyorsan zevk almaya çalış’’ işte öyle bir şey.

Efendim ; bu dost denilen kelimenin benzer gibi görülen ama hiç de alakası olmayan başka bir kullanımı daha vardı o zamanlarda. Hayat Kadını diye anılan , hayatını ,vücudunu muhtelif şekilde kullanarak/kullandırarak kazanan meslek erbabının da dostu olurdu.
Çok eskilerden bindokuzyüzellilere gelene kadar bu dostlar genellikle Samatya’nın(şimdi Koca Mustafa Paşa), Langa’nın (şimdi Laleli), Tatavla’nın (şimdi Kurtuluş) , bıçkın Rum gençlerinden çıkardı. İstanbul’un bu en eski delikanlılarının delikanlılık yapacak ne sayısı ne mecali bırakılmadıktan sonra bu iş İstanbul’un önce anadan babadan İstanbul’lu sonradan Anadolu’dan gelme irice, yakışıklı gençlerine kalmaya başladı.

Bu dostların görevi , dostu oldukları hayat kadınlarını , mesai saatleri dışında koruyup kollamak, onları işyerlerine teslim edip teslim almaktı.Mesai saatleri dışında, iş hayatı ile ev hayatı arasındaki kesin ve keskin çizgiyi koruyarak onların hayatını kazanma yollarının asla namussuzluk olmadığını kanıtlamak uğruna, ekmek parası için yapılan işin ayrıntılarından doğal çevrenin bihaber olmasını sağlamaktı.

Hayat kadınları üç gruptu. Kontrollu yerlerde icrai sanat eyleyen vesikalılar , kontrolsuz yerlerde pek çok risk alarak çalışan kaçaklar ve pavyonlarda patronun azami para sövüşlemesini sağlamak üzere mekana vitrin , masaya meze olan konsumatrisler.

Herbirinin dostu olurdu lakin , kaçaklarınkiler bir beter olurdu.Beli kamalı , eli sarma cigaralı, kadıncağıza doğduğu güne lanet ettiren belalılardı.Ki zaten ‘’kadının belalısı’’ derlerdi tanıyanlar.
Fakat vesikalıların dostları, feleğin tokadının ne mana taşıdığını bilen, namusun tende değil beyinde ve kalpte olduğunu özümsemiş ,lafını,tavrını bilen insanlardı.
Hepsi kadınının parasını yerdi .Ama kimi sadece yer kimi de genellikle yeni ve ‘’ortak aldığı’’ taksisine sermaye ederdi.Borçların bitip birlikte buralardan defolup gidecekleri ulaşılamaz yarınların hayalini kurarlardı küflü evlerin karanlık odalarında karşılıklı rakı içerken.
Bu kadınlar , ‘’normal’’ ailelerle aynı semtlerde oturur , herkes dostunu da tanır, ama kimse dışlamazdı bu garip saatlerde çıkıp giden ve daha garip saatlerde geri dönen komşuları. Onların da bakkalın veresiye defterinde sayfaları olurdu.Onlar da kapının önünden zerzevat alırlardı.Ama gece bekçisi nedense onların kapısında düdüğünü daha kuvvetli öttürürdü.Mahalleye en yakın kuaförün en iyi müşterisi , komşu kadınların tek saç modeli esinlenme kaynağıydılar.

Ne gece bekçisi kaldı, ne zerzevatçı ,ne de gözünü kaçırabilme asaleti.

Namus mu ?
O şimdi köşe dönmenin yollarını arıyor.
Alıntı ile Cevapla
AnnE kullanıcısına teşekkür edenler
alihoca (03-03-2006), bikmisbroker (03-03-2006), hahigo (05-10-2006), halo (13-04-2006), PINAR (12-05-2009), salacak (18-04-2010), Ömmes (03-03-2006)
Cevapla


Konuyu Toplam 1 üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Konu Seçenekleri
Modları Göster

Yetkileriniz
Yeni konu açabilirsinizdeğil
Yanıt gönderebilirsiniz değil
Eklenti gönderebilirsiniz değil
Mesaj düzenleyebilirsiniz değil

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:28 .


Telif Hakları vBulletin v3.5.4 © 2000-2018, ve
Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
Tercüme ve Tasarım : Arka & Bahce