Tam Sürüm Bilgini Göster : Hayata Dair
Hangisi Eşek Arabayı süren mi? Aracın Üstündeki mi ?
http://www.rmaden.somee.com/nakliyat.gif
tabiiki arabanın üstünde babasını taşıyan şöför dür.
http://www.rmaden.somee.com/saddam.jpg
http://www.rmaden.somee.com/inek.jpg
http://img.photobucket.com/albums/v397/sertac/isbuluyorum_6.jpg
buena vista
01-03-2006, 18:39
Sevgi, Sadakat, Aşk budur..
Olay İngiltere'de geçiyor:
Yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken,
bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafif
yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık
birimine ulaştırmışlar. Hemşireler, adamcağızın yarasına pansuman
yapmışlar, ama 'biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi
bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini'
söylemişler. Yaşlı bey huzursuzlanmış, acelesi olduğunu ve
röntgen çektirmek için beklemek istemediğini'
söylemiş. Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş.
Adamcağız da karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye
giderim,geç kalmak istemiyorum'demiş. Karınızın, siz gecikince
merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde'demiş hemşire. Adam
üzgün bir ifade ile 'ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim
kim olduğumu bilmiyor' demiş.
Hemşireler hayretle 'madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden
hergün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz' demişler.
Adam buruk bir sesle ' ama ben onun kim olduğunu biliyorum' demiş.
--
İbn-i Sina’ya bir gün şöyle bir soru sorulmuş:
-Her derdin bir devası vardır derler. Dünyada devası olmayan dert yok mudur?
Büyük alim şöyle cevap vermiş:
-Derdin devasızı, iyinin kötüye muhtaç olmasıdır!
Bugün Bir yol kenarında kısa bir molada rastladım ona,yeşilliklerin arasından baharı müjdeleyen parlak sarısı ile bana bakıyordu,olanca güzelliği ile
"Dikkat yolcu,aracını güzel sür canavarlaşma" diyerek bana gülümsüyordu.Kim sevmezdiki gülümseyen sarı yüzü.Bize onu resmetmek kaldı.
Kamerama yansıyan bu güzellik allta efendim.
http://www.rmaden.somee.com/sari.jpg
Bahar hep zamanında geliyor,geçiktiğini düşünen bizler, özlemlerin yoğunlu
içinde, çiçekleri bile sunum değerinin altında tutuyoruz...Sevgili Ramo sevdiniz siz o makinayı...
TOG İyi Kalpler Dükkanı
Toplum Gönüllüleri Vakfı’nın gençlere eğitim bursu ve sosyal sorumluluk projelerine kaynak sağlamak amacıyla hayata geçirilen son projelerden biri de ikinci el satışların yapıldığı “İyi Kalpler Dükkanı”…
İyi Kalpler Dükkanı’nda giysiden zücaciye’ye, oyuncaktan kitaba, aksesuardan CD’ye pek çok ürün cazip bedellerle alıcısıyla buluşuyor. Mevcut ikinci el mağazalara göre daha düşük fiyatlarla birçok ihtiyacın giderilmesini sağlayan İyi Kalpler Dükkanında ürünlerle çok uygun fiyatlarla buluşurken yepyeni bir gece elbisesi veya bir kasetçalar’a rastlamanız da mümkün. İyi Kalpler Dükkanı’ndan yapacağınız alışverişle hem kaliteli ikinci el ürünlere çok uygun fiyatlarla sahip olacak, hem de Toplum Gönüllüsü gençlerin gerçekleştirmekte olduğu sosyal sorumluluk projelerine katkıda bulunmuş olacaksınız.
Emniyet Mah. Çamlık Sok. No:8 Dükkan:3
Üsküdar – İstanbul
Tel: (216) 318 01 90
Arka'daş
03-03-2006, 19:15
Bir bilge birgün tam trene biniyordu ki , ayakkabılarından birisi ayağından çıktı ve yere düştü.Aşağı inip onu alması imkansızdı.Çünkü tren çoktan harekete geçmişti.Yanındaki arkadaşları ne yapacağını merakla bekliyorlardı.O gayet sakin bir biçimde , diğer ayağındaki ayakkabıyı da çıkardı ve az önce düşürdüğü ayakkabıya yakın bir yere fırlattı.
Talebelerinden birisi dayanamayıp sordu:" Neden böyle yaptınız ?."
Gülümseyen bilgenin cevabı gayet basit ama hakikat yüklüydü:"
Demiryolunun üzerindeki ayakkabı tekini fakir birisi bulursa , diğer teki de bulup
giyebilsin diye"
Kaybetme korkusu ve kazanç umuduyla çırpınırken, aslında neyi elde edip
neyin avuçlarımızdan süzüldüğünü bir türlü kestiremezken hikayedeki
bilge en güzel cevapla çıkıyor karşımıza.Vazgeçmek zorunda kaldıklarımız , kayıp sandıklarımız başka bir zamanda başka bir bedene hayat veriyor olabilir.
Ya da var gücümüzle torbamıza atmaya çalıştıklarımız uzaktaki bir yaşamın kayıp hanesine işleniyor belki de.Böylesine cevapsız kaldığımızda razı olmayı yetinmeyi bilmek, aç gözlerimize biraz olsun söz geçirmek en doğru yol olsa gerek.
Bir bilge olamasak da kimseyi tek ayakkabıyla bırakmamak dileğiyle..
İngiliz Kralı VIII. Edward İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce:
- Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen birisini yahut bir aşçı bulunuz!... dedi.
Sonunda İngiliz sofra merasimini bilen bir kişiden öğrenerek sofrayı o şekilde düzene koydular... Akşam Kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk’e dönerek:
- Sizi tebrik eder ve size teşekkür ederim. Kendimi İngiltere’de zannettim, diyerek memnuniyetini bildirdi.
Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat Atatürk Kral’a eğilerek:
- Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim, dedi. Bütün sofradakiler Atatürk’ün zekasına hayran oldular. Atatürk garsona da “görevine devam et” emrini verdi.
Ahmet Niyazi BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s186-189
http://www.rmaden.somee.com/bokkas.jpg
http://www.rmaden.somee.com/mutluluk.jpg
Türkiye’den 2 ilginç manzara !
Türkiye’de bazı görüntüler vardır ki, söz gerek bırakmaz.. İşte bunlardan ikisi !08 Mart 2006 11:02
Gecekondu apartman doğurdu
İstanbul Samandıra’daki gecekondu üstüne kurulan yeni gecekondu görenleri hayrete düşürüyor.
İlginç binanın sahibi Mustafa ve Makbule Demir çifti, "80 metrekarelik gecekondu, çocuklar evlenince küçük geldi. Kiraya ödeyecek paramız olmadığı için bu yönteme başvurduk" dedi.
http://ads2.haber3.com/bannerz/de27c495a9ee9eca624d6884d2e103ab.jpg
Okul servisi
http://ads2.haber3.com/bannerz/ea49df05b79c5097f16f313bb2672832.jpg
Kastamonu merkeze bağlı Durucay Köyü’nde emekli Emin Karadağ, taşımalı eğitim kapsamında olmayan torunları ile birlikte 10 öğrenciyi, traktörünün römorkunun üzerine yerleştirdiği "Evcilik Köşesi" adlı kulübesiyle okula götürüp getiriyor.
Karadağ, "Köyümüze bağlı bütün mahallelerin çocukları okullarına taşımalı eğitim sistemiyle gidip geliyor. Ancak bizim mahallemiz okula 1600 metre uzaklıkta ve taşımalı eğitim sistemine uymuyor. Ben de 10 öğrenciyi bu şekilde getirip götürüyorum" dedi.
http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=90742
buena vista
12-03-2006, 09:24
http://www.sabah.com.tr/cp/gnc120-20060312-102.html
buena vista
12-03-2006, 10:12
Emin ÇÖLAŞAN ecolasan@hurriyet.com.tr
ELİME geçen kitapların bir bölümünü çeşitli kuruluşlara, okullara, cezaevlerine bağışlıyorum. Yıllar önce bir öğretmen aramıştı. Cezaevinde görevliydi ve kitap istiyordu. Epeyce kitap vermiştim.
Bu öğretmen geçtiğimiz günlerde yine ortaya çıktı. Ankara’da 1 numaralı F Tipi cezaevinde görevli. Cezaevi kitaplığı için yine kitap istiyordu. Vereceğimi söyledim.
Aradan günler geçti, bir sürü aksilik oldu. Bir türlü bir araya gelemedik. Fakat öğretmen yılmıyor, beni ısrarla arıyor. Yani işin peşini bırakmıyor. Tuttuğunu koparan biri. Bu tavrı çok hoşuma gitti.
Birkaç gün önce sözleştik ve gazeteye geldi.
Adı Zekai Akın. Tam bir Cumhuriyet öğretmeni. 63 yaşında. 23 yıldan bu yana Ankara’da cezaevlerinde çalışıyor. Oralarda hem öğretiyor, hem de kütüphaneler kuruyor. Emekli olmuş ama çalışmak zorunda.
Epeyce lafladık. F Tipi cezaevi kütüphanesini Adalet Bakanlığı’nın göndermiş olduğu 812 kitapla devralmış ve beş yılda bu sayıyı 8600’e çıkarmış.
Orada kitap hangi ölçüde okunuyor? Daha çok siyasi mahkûmlar okuyormuş. Kütüphaneden ayda 350 kitap alınıyormuş. Zekai Akın Hoca anlatıyor:
"Bütçemizde ödenek olmadığı için dışarıdan kitap satın alamıyoruz. Bazı kuruluşlardan ücretsiz sağlıyoruz. Bir de yakalanan korsan kitaplar var. Çankaya Belediyesi bunları yakalayınca bize veriyor."
Peki cezaevinde gazete çok okunuyor mu? Evet, epeyce gazete geliyormuş. Mahkûmlar gazeteyi kendi paralarıyla alıyormuş. En çok okunan gazete hangisi?
Hürriyet. Onu Posta, Milliyet ve Sabah izliyormuş.
Kitapları öğretmene verdim. Çok sevindi. Cuma günü F Tipi cezaevinden bir faks aldım:
"Ceza İnfaz Kurumumuz kütüphanesine konulmak üzere bağışladığınız 210 adet kitap kütüphane demirbaş defterine kaydedilerek kütüphanemize konulmuştur.
Bu nazik davranışınızdan ötürü Bakanlığımız ve Eğitim Birimimiz adına teşekkür eder, saygılarımızı sunarız. Ali Demirtaş. Kurum Müdürü."
Burada aynı çağrıyı bir kez daha tekrarlıyorum:
Evinizde ve işyerinizde işinize yaramayacak, bundan sonra okumayacağınız kitapları tutmayın. Onları süs eşyası olarak kullanmayın. Çevrenizdeki okullara, askeri birliklere, cezaevlerine, ya da başka yerlere bağışlayın.
Kitap bulamayanlar okusun.
* * *
Kitap isteyen çok sayıda okul ve kuruluştan mektuplar alıyorum. Bunlara tek tek yanıt vermem, ya da buradan sizlere duyurmam mümkün olmuyor. Şimdi size Diyarbakır’dan aldığım bir mesajı iletiyorum, ilgilenmenizi rica ediyorum:
"Okulumuzun yeni açılan kitaplığını donatıp bizden sonraki kardeşlerimize bir hediye bırakmak istiyoruz. Kampanyamıza kaleminizle destek vermenizi rica ediyoruz. Alparslan Lisesi kitaplık kolu öğrencileri. Adres: Alparslan Lisesi. Gazi Cad. Suriçi-Diyarbakır.
Okul telefonu: 0412 223 83 44. Cep: 0505 252 44 84."
buena vista
13-03-2006, 21:05
Otoyolda 40 kilometreyi geri geri gidince...
Avustralya'daki en işlek otoyollardan birinde 40 kilometrelik mesafeyi geri viteste giden bir sürücü, ''gereğinden fazla geri geri gitmekle'' suçlandı.
Polis, Sydney ve Melbourne kentleri arasındaki Hume Otoyolu'nda durdurduğu Avustralyalı sürücünün, aracındaki tek işler vitesin geri vites olduğunu ve yaklaşık 90 kilometre uzaklıktaki evine gittiğini söylediğini bildirdi.
''Gereğinden fazla geri geri gitme''nin yanı sıra ehliyetsiz araç kullanmakla suçlanan Avustralyalı sürücünün, bu yıl içinde mahkemeye çıkacağı kaydedildi.
(Milliyet)
buena vista
14-03-2006, 19:26
Her Tıp Bayramı'nda sağlık sektörünün ve çalışanlarının sorunları gelir gündeme... Tabip odaları, doktorlar, hastalar konuşur.
Bunlar arasında sesi hiç çıkmayan, ama sorunun ana kaynaklarından biri olan bir kesim daha vardır:
Hasta yakınları...
Hepimiz bu gruptanız aslında... Ancak doktorları ya da sağlık politikalarını eleştirdiğimiz kadar kendimizi eleştirmeyiz.
Bugün, bu eleştiriyi, "yabancı gözüyle" ve mizahi bir dille yapan bir yazardan söz edeceğim.
***
Adı, Hughette Eyuboğlu... "Bedri Rahmi Eyuboğlu'nun gelini"...
Doğduğu Kanada'da medikal teknoloji tahsil etmiş. 1961'de Mehmet Eyuboğlu'yla evlenmiş. 1966'da Türkiye'ye yerleşmiş. İstanbul Üniversitesi Tedavi Kliniği'nde ve Cerrahpaşa Farmakoloji Enstitüsü'nde çalışmış, doktora yapmış.
"Kanadalı Bir Gelinin Türkiye Anıları" (İş Bankası Y., 2003) kitabı, Türklere ilişkin renkli anılar ve usta işi gözlemlerle dolu...
Tıp Bayramı vesilesiyle, bu ilginç kitaptan özellikle sağlık ve hasta yakınlarıyla ilgili bölümleri (ss: 184-186) sizlerle paylaşacağım:
***
Bir Türk atasözünü aktararak başlıyor Eyuboğlu: "Hekimden sorma, çekenden sor".
Hastaların gerçekten de böyle yaptıklarını söylüyor: "Türkler, tamamen de haksız olmayarak, hastanelerden nefret ederler" diyor: "Hastaneden ne kadar uzak kalırlarsa o kadar mutlu olurlar. Ne yazık ki onlar için en küçük rahatsızlık ölümle eşanlamlıdır. En önemli hastalık nedenlerinden biri soğuk almak, öteki de 'ceryanda kalmak'tır. Hastalanınca ya midelerini ya bağırsaklarını ya da kafalarını üşütürler."
***
Peki hasta olan Türk ne yapar?
İşte Eyuboğlu'nun gözlemi: "Büyük bir eş dost, akraba, komşu kalabalığı hemen harekete geçer. Kısa sürede kesin teşhis konarak, o hastalık hakkında tüm bilgiler toplanmaya başlanır. Hastalığın tanımı yapılır. Ön belirtileri, adı saptanır; kullanılacak ilaçlar temin edilir."
Tabii bunlar hastanın durumunu daha da kötüleştirmekten başka işe yaramaz. Sonunda doktora gitmek kaçınılmaz hale gelince, tekrar aynı mekanizma devreye girer. Yine Eyuboğlu'na bağlanıyoruz:
"Bu kez de başvurulacak doktorun adının saptanmasına çalışırlar. Meslekten birinin fikrine başvurmaktan özellikle kaçınırlar. Tecrübeli birine yanlışlıkla danışılırsa, onun tavsiyesine katiyen uyulmaz. Nihayet büyük çekişmeler sonunda tespit olunan uzmanın adı, eldeki kâğıtlara yazılı olarak yollara düşülür. Çünkü artık, o hastalık her ne ise, hastanın hayatını tehdit eden boyutlara ulaşmıştır. Bu kez de hasta yakınları sekreterin verdiği randevuya itibar etmeyerek, bizzat doktorun derhal meseleye el koymasını isterler. Çok ürkmüş, hatta korkmuş olan hasta, sonunda o anlı şanlı otoritenin huzuruna, eli ayağı titreyerek çıkar."
***
Bitmedi. Doktor teşhis koyup ilaç yazdıktan sonra da "hasta yakınları lobisi" devreye girer. Hasta çıkışta ablukaya alınır. Uzman doktorun "okunmayan el yazısı" çözülüp itirazlar dillendirilir.
Veee "Bu, işi bilmiyor" diye derhal yeni doktor arayışına girişilir.
"Bütün fertleri farmakoloji ve tıp dalında doğuştan yetişmiş bir toplumda başka ne yapılabilir ki" diye soruyor Eyuboğlu...
Haksız mı?
can.dundar@e-kolay.net
http://www.rmaden.somee.com/resim/1957.jpg
1957 Douglas Martin, ABD.
ABD'de sadece beyaz öğrencilerin devam ettiği Harry Harding Lisesi'ne kabul edilen ilk siyah öğrencilerden Dorothy Counts'ın okuldaki ilk günü. Tacizlere sadece 4 gün dayanabilmişti.
http://www.rmaden.somee.com/resim/1960.jpg
1960 Yasushi Nagao, Japonya
12 Ocak 1960. Sağcı öğrenci, Japon Sosyalist Parti lideri Asanuma'yı öldürmeden saliseler önce...
http://www.rmaden.somee.com/resim/1963.jpg
1963 Malcolm W. Browne, ABD
Budist rahip Thich Quang Duc, Güney Vietnam Hükümeti'nin din adamlarına eziyet etmesini kendini yakarak protesto ediyor. Rahip! yanarak ölürken hiç ses çıkarmadı ve kıpırdamadı
http://www.rmaden.somee.com/resim/1962.jpg
1962 Héctor Rondón Lovera, Venezuella
Sniper tarafından vurulan bir asker son anlarında papaza tutunuyor...
http://www.rmaden.somee.com/resim/1965.jpg
1965 Kyoichi Sawada, Japonya
Güney Vietnam'da anne ve çocukları ABD bombalarından kaçmak için nehri geçmeye çalışıyor
!
http://www.rmaden.somee.com/resim/1967.jpg
1967 Co Rentmeester, Hollanda
1967 Güney Vietnam. M48 tipi bir tankın komutanı objektiflere takıldı. Bu ödülü kazanan ilk Hollandalı olan Rentmeester, ödüllü fotoğrafı olağanüstü sıcak bir tankın üzerine uzanarak çekti.
http://www.rmaden.somee.com/resim/1966.jpg
1966 Kyoichi Sawada, Japonya
ABD birlikleri Güney Vietnam'da Vietkong'lu ölü bir askeri sürüklerken... Ödülü 2 yıl üstüste kazanan Japon fotoğrafçı Swada'yı, tanık olduğu görüntüler onu o kadar yıprattı ki aldığı ödüllere hiç sevinemedi. Kamboçya'da bir görevdeyken 1970'de öldürüldü
http://www.rmaden.somee.com/resim/1968.jpg
1968 Eddie Adams, ABD
1 Şubat 1968. Güney Vietnam Polis Şefi Nguyen Ngoc Loan, Viet Kong'lu olduğundan şüphelendiği genci öldürürken...
http://www.rmaden.somee.com/resim/1972.jpg
1972 Ut Cong Huynh, Vietnam
Güney Vietnam uçakları yanlışlıkla napalm bombasını bir köyün ortasına düşürdü. Fotoğrafçı (şimdilerde herkesin tanıdığı) küçük kızın yanan kıyafetlerini "Çok sıcak" diye bağırarak üzerinden atmasını unutamadığını açıkladı.
http://www.rmaden.somee.com/resim/1973.jpg
1973 Fotoğrafı kimin çektiği bilinmiyor
Şili'de demokratik seçimle gelen Başkan Salvador Allende'nin askeri darbe sırasında ölümünden birkaç saniye öncesi. Fotoğrafı çeken kişinin "kişisel güvenliği! " için adının açıklanmasını istemediği sanılıyor
http://www.rmaden.somee.com/resim/1975.jpg
1975 Stanley Forman, ABD
Boston'da bir kadın ve bir kız apartmanın yangın merdiveninin çökmesiyle düşmeye başlıyorlar. Bu fotoğraf yılarca güvenlik kampanyalarında kullanıldı
http://www.rmaden.somee.com/resim/1977.jpg
1977 Leslie Hammond, Güney Afrika
Güney Afrika'da evlerinin yıkılmasını protesto eden halka polis gözyaşartıcı bombayla yanıt veriyor. Gözyaşartıcı bomba etkisini yakından hisseden Hammond, sadece birkaç poz çekebiliyor
http://www.rmaden.somee.com/resim/1980.jpg
1980 Michael Wells, İngiltere
Uganda'da açlıktan ölmek üzere olan bir çocuk ve bir misyoner.
http://www.rmaden.somee.com/resim/1981.jpg
1981 Manuel Pérez Barriopedro, İspanya
Ödüllü kare, Albay Molina ve askeri polisin İspanya Parlamentosu'nu rehin aldığı 23 Şubat 1981'de çekildi. Rutin bir parlamento günü yaşayacağını zanneden İspanyol fotoğrafçı filmleri ayakkabısında sakladı
http://www.rmaden.somee.com/resim/1982.jpg
1982 ! Robin Moyer, ABD
Beyrut'taki kamplarda katledilen Filistinli mülteciler... ABD'li Moyer, dayanılmaz koku arasında fotoğrafları çekmeye çalışırken İsrailli askerlerin şakalaştığını duyuyordu. Katiller hiç bir zaman yargı karşısına çıkmadı
http://www.rmaden.somee.com/resim/1983.jpg
1983 Mustafa Bozdemir, Türkiye
30 Ekim 1983'te Koyunören'de meydana gelen depremde, Türk annenin 5 çocuğunun ölüsünü gördüğün andaki tepkisi yürekleri parçaladı
http://www.rmaden.somee.com/resim/1987.jpg
1987 Anthony Suau, ABD
Güney Kore'de bir anne, Başkanlık seçiminde yolsuzluk yapıldığı iddiasıyla katıldığı gösteride tutuklanan oğlu için özür ve af diliyor.
http://www.rmaden.somee.com/resim/1989.jpg
1989 Charlie Cole, ABD
Çin'de bir gösterici, demokratik reformlar için yapılan protestolar sırasında tankların karşısına dikiliyor
http://www.rmaden.somee.com/resim/1992.jpg
1992 James Nachtwey, ABD
Somali'de bir anne, kıtlık sonucu ölen çocuğunun cansız bedenini kaldırıyor
http://www.rmaden.somee.com/resim/1994.jpg
1994 James Nachtwey, ABD
Ruanda'da bu adam Tutsi isyancılarıyla konuştuğu gerekçesiyle askerler tarafından bu hale getirildi.
http://www.rmaden.somee.com/resim/1996.jpg
1996 Francesco Zizola, İtalya
Angola'daki iç savaşta öldürülen ve şok içinde yaşayan küçük çocuklar...
http://www.rmaden.somee.com/resim/2001.jpg
2001 Erik Refner, Danimarka
Pakistan'daki kampa hayata veda eden bir Afgan mülteci çocuk cenazesi için hazırlanıyor
http://www.rmaden.somee.com/resim/2002.jpg
2002 Eric Grigorian, ABD
İran'da asker ve köylüler, depremde ölen kurbanlar için mezar kazıyorlar. Bir çocuk ise ölen babasının pantolonuna sıkı sıkı sarılmış, yanıbaşındaki boşluğa babasının gömülmesini bekliyor
http://www.rmaden.somee.com/resim/2003.jpg
2003 Jean-Marc Bouju, Fransa
Iraklı adam, savaş esirlerinin tutulduğu bölgede çocuğunu rahatlatmaya çalışıyor
buena vista
19-03-2006, 08:31
http://www.milliyet.com.tr/2006/03/19/yazar/dundar.html
Arada bir çok bunaldığınızda açıp okuyun,okuyun...
http://www.rmaden.somee.com/musalla.pps
buena vista
25-03-2006, 09:00
Aşağıdaki imzasız mektubu bir öğretmen internetten gönderdi.
İstanbul'da modern bir alışveriş merkezine 5 dakika mesafedeki gecekondu mahallesinde 3 yıldır lise öğretmenliği yapıyor.
İnternetten gelen mesajlar konusunda temkinli olmaya çalışsam da mektupta anlatılanların son bir haftada yaşananlara benzerliği nedeniyle, sizlerle paylaşmak istedim:
***
"Biliyor musunuz,
bu yıl lise 1. sınıfta okuma yazma bilmeyen bir öğrenci var.
Çarpım tablosunu bilmiyorlar; 10 ve katlarıyla çarpma ya da bölme işlemi yaparken bile hesap makinesi kullanıyorlar.
1000 öğrenciden kütüphaneye üye olanların sayısı 7...
Öğrenci tanıma formlarındaki 'Çaldığınız müzik alet(ler)i' bölümüne 'radyo, teyp, walkmen' yazan çok sayıda öğrenci var.
Bir öğrenci okula satır getirmekten uzaklaştırma cezası aldı.
Okulda çıkan kavgada bir öğrencimin boynu döner bıçağıyla kesildi; 28 dikiş atıldı.
Derste sıkıntı yarattığı için öğretmeni tarafından cezalandırılan öğrencinin aşiret olan ailesi okulu bastı.
Kışın akşam 5'ten sonra kimse sokakta yalnız yürümüyor.
***
Biliyor musunuz,
öğrencilerimizin % 86'sı sigara, % 42'si hap kullanıyor.
Okulun etrafında hap satanları, okulda hap kullananları polis biliyor.
Öğrencilerimizin % 23'ü ensest ilişki mağduru... Çoğunun ailesinde kan davası, intihar, boşanma, dayak, kaçma, kaçırma, hapis gibi hikâyeler var.
Bir kız öğrencimizin babası, çocuğundan dayak yediği için okula sığındı.
Sorun çıkardığı için müdürün tartakladığı bir öğrenci, mahalleden topladığı tanıdıklarıyla müdürün odasını basıp tehdit savurdu.
Koridorda birbirlerine çarptıkları için kavgaya tutuşan 2 kız öğrencinin aileleri okulun önünde yumruk yumruğa dövüştü.
Bazı kız öğrenciler 100 kontör karşılığında minibüs şoförlerine, halı saha sahiplerine kendilerini kullandırtıyorlar.
Geçen yıl bir anne, kızının saçının boyalı diye okula çağrıldığında, kızını okula koca bulmak için gönderdiğini, bu nedenle de süslenmesi gerektiğini söyledi.
***
Biliyor musunuz;
Velilerimizin bir kısmı yoksulluktan 3-4 aile bir oda-bir salon bir evi paylaşıyor.
Her ay öğretmenler aramızda para toplayıp bir öğrenciye bot, palto veya okul araç gereçleri alıyoruz.
Maddi durumu iyi olan sayılı velilerden biri (notlarının hemen hepsi zayıf olan çocuğunun sınıf geçmesi şartıyla), akan damımızı onardı.
Kapanış töreninde bayılan bir öğrencinin 2 gündür hiçbir şey yemediğini öğrendik.
Öğrencilerimizin % 60'ı sağlıksız beslenmeden dolayı hasta, ancak % 90'ında son model, kameralı cep telefonu var.
***
Biliyor musunuz,
veliler toplantılara 'ocakta yemeklerini bırakarak', ayakkabılarının topuğuna basarak, mantolarını omuzlarına atarak geliyorlar.
Çoğu öğretmene nasıl hitap edileceğini bilmiyor ('Güzelim, hanım kızım, sen, hocaaaaa, ablası'...)
Sakallı, şalvarlı, cüppeli bir veli yalnızca erkek öğretmenlerle görüşüyor.
***
Biliyor musunuz,
her gün büyük bir çaresizlik ve endişeyle 'Acaba bugün ne olacak?' diye başlıyorum işime...
Ders anlatırken Atatürk'ün gözleriyle karşılaşmamaya çalışıyorum.
10 Kasım'larda, 29 Ekim'lerde şiir okunurken, marşımızı dinlerken ağladığımda herkes günün anlamına ağladığımı sanıyor; oysa çaresizliğe ağlıyorum.
"Muhtaç olduğu kudretin dolaştığı asil kan"ı uyuşturucuyla zehirleyen öğrencilerimi kurtaramıyorum.
Daha fazla yazamıyorum; yazdıkça yüreğim ağırlaşıyor."
can.dundar@e-kolay.net
buena vista
26-03-2006, 09:44
Yer Bursa'nın Seçköy köyü... Muhtar Balaban, köyün 800 yıllık çınar ağacına "Nazım Hikmet bu ağacın altında yatıyor" plakasını çaktı... Ancak köylüleri ikna edemedi
26.03.2006
Bursa'da merkeze bağlı Seçköy'de geçen ay muhtar tarafından bir çınar ağacına çakılan "Nazım Hikmet bu ağacın altında yatıyor" yazılı pirinç plaka, bazı köylülerin "Biz komünist miyiz?" diye tepki göstermesi üzerine söküldü. Aslında olay, Üstat Nazım'ın cezaevi arkadaşı ressam İbrahim Balaban'ın doğduğu Bursa'nın merkez Osmangazi İlçesi'ne bağlı Seçköy'ün Muhtarı Hasan Ali Balaban, Nazım Hikmet Vakfı'nın isteyenlere "Nazım Hikmet bu ağacın altında yatıyor" yazılı plaka göndereceğini duydu. İbrahim Balaban'ın yeğeni olan muhtar Hasan Ali Balaban, Nazım Hikmet'in adını köyde yaşatmak için Vakfa başvurup, bir plaka istedi. Vakıftan gelen plakalı köy muhtarının da katıldığı bir törenle meydandaki 800 yıllık çınar ağacına çakıldı. Plakanın ağaca çakılmasının ardından ise köylüler ikiye bölündü. Bazı köylüler, "Adımız komüniste çıkar. Biz komünist miyiz?" diyerek plakanın sökülmesini istedi. Bazıları ise ağacın altında gerçekten Nazım Hikmet'in yattığını düşünen kişilerin define aramak için ağacın altını kazabileceğini bu nedenle de çınarın kuruyabileceğini öne sürdü. Muhtar Balaban, köylülerin ikna olmaması üzerine pirinç plaka ertesi gün ağaçtan söktü.
Köylüler ikiye bölündü?
* Yılmaz Taşan: Nazım Hikmet'in komünist olduğu eskiden beri söylenir. Komünizm nedir? Tam bilmiyorum ama Rusya teşkilatının yaptığı bir şey. Müslümanlığa uymayan bir şey. Köyün adı komünist olarak çıkmasın diye bu plakayı istemedik.
* Ertuğrul Sezgin: Bazı köylüler ise definecilerden korktu. Burada gerçekten Nazım Hikmet'in mezarının bulunduğunu düşünenlerin define aramak için burayı kazabileceğini ve çınarın kurup, gidebileceğini düşündü. Muhtarımla beraber ikna etmek için çok uğraştık ama çoğunluk karşı çıkınca plakayı söktük.(Vatan)
buena vista
26-03-2006, 10:19
http://www.milliyet.com.tr/2006/03/26/guncel/agun.html
Bilgisayar en çok bunlara lazım.Yapacak çok işleri var...
http://www.rmaden.somee.com/egitim.jpg
buena vista
02-04-2006, 13:17
Mehmet OKUR DHA
ALMANYA'nın Bremen kentinde oturan 30 yıllık gemi kaptanı 72 yaşındaki Karl Ewald Mühlighaus, kısa süre önce doktorlardan sayılı günlerinin kaldığını öğrenince, 13 yıldır yaz tatillerini geçirdiği Mersin'in Silifke İlçesi’ne bağlı Taşucu Beldesi’ndeki yazlığına yerleşti. “Türkiye’de ölmek ve Türk geleneklerine göre gömülmek istiyorum'' diyen kanser hastası ve felçli Karl Ewald Mühlighaus, son arzusu olan Türk gelenek ve göreneklerine göre toprağa verildi.
5 çocuk babası Karl Ewald Mühlighaus, 3 yıl önce ülkesinde felç geçirdi. Mühlighaus, tedavisi sürerken 2 ay önce de cilt kanseri olduğunu öğrendi. Doktorlardan sayılı günleri kaldığını öğrenen Alman kaptan, yaz tatilini geçirdiği Taşucu Beldesi’ndeki evine yerleşti. Yakınlarına Türk geleneklerine göre gömülmek istediğini vasiyet eden Mühlighaus, dün hayatını kaybetti.
CENAZE NAMAZI KILINDI
Silifke Devlet Hastanesi morguna konulan Mühlighaus’un cenazesi, Taşucu Mezarlığı’na getirildi. Burada İslam Dini'ne göre Alman kaptan için cenaze namazı kılındı. Mezarlıktaki imam tarafından kıldırılan cenaze namazında Ewald Mühlighaus’un eşi Hella, oğlu Harld ve erkek kardeşi Horst da saf tuttu. Namazın ardından Mühlighaus’un cenazesi daha önce kazılan mezarın başına götürüldü. Burada bir Alman yakını, Mühlighaus hakkında bilgi verdi. İyilikleri, Türkiye sevgisi ve Taşucu’na olan ilgisi anlatıldı.
Konuşmanın ardından cenaze toprağa verildi, ardından da bir kişi Kuran- ı Kerim okudu. Daha sonra mezar çiçeklerle süslendi. Oğlu Harld Mühlighaus, babasının vasiyetini yerine getirdikleri için çok mutlu olduklarını söyledi. Cenazeye Taşucu Belediye Başkanı CHP’li Ali Şahin, meclis üyeleri, belediye çalışanları ve vatandaşlar da katıldı.(Milliyet)
buena vista
08-04-2006, 11:20
08.04.2006
Deniz Feneri Derneği, son üç yıldır yaptığı "1001 Çocuk 1001 Dilek" kampanyasıyla Türkiye'nin dört bir yanından yoksul çocukların hayallerini gerçekleştirmeye devam ediyor. Bu yıl da 22 ildeki 40 ilköğretim okulundan 5 bin çocuğa "Bana biraz kendinden bahseder misin? Bir gün çok paran olsa ne alırdın? Birisi sana bir hediye verse bunun ne olmasını isterdin?" diye sordu. Yoksul çocukların cevabi mektupları, öteki Türkiye'nin aynası oldu...
Annemin gözleri açılsın
Biz beş kişilik bir aileyiz. Babamın işi yok. Çalışmak istiyor ama iş bulamıyor. Annemin gözleri görmüyor. Ama yine de ben onu çok seviyorum. Doktorlar ameliyatla iyileşir demişler. Ama ameliyat ettiremiyoruz. Her gece annemi rüyamda görüyorum, gözleri açılmış, mutluluktan parlıyor.
İlhami Çalışkan (10) - Erzurum
Geç kaldınız, babam öldü
Bana 'Birgün çok paranız olsa ne alırdın' sorusunu sormaya çok geç kaldınız. Çünkü paramız olmadığı için babamı tedavi ettiremedik. Bu nedenle babamı mide kanserinden kaybettik. Yine parasızlık yüzünden annemin şeker hastalığı tedavisini yaptıramıyoruz. Yine de çok param olsaydı annemi tedavi ettirirdim.
Yasin Gündüz (10) - Kayseri
Babam bizi dövmesin
Ben çok iyi bir insanım, annemi çok seviyorum. Babamı sevmiyorum çünkü bizi dövüyor, küfür ediyor. Ben 'Baba bana para ver' dedim, 'Hastayım, defol git' dedi. Ben de ağlaya ağlaya okula gittim ve dersime baktım. Dün un çuvallarını bana taşıttı. Bugün sırtım ağrıyor. Bu kadar.
Merve Levent (8) - Malatya
İşsizler için fabrika alırdım
Bir gün çok param olsa insanlara yardım ederdim. Okul yaptırırdım. Ailemin ihtiyaçlarını alırdım. Bir fabrika yapıp işsiz olanları işe alırdım. Deniz Feneri gibi bir kulüp yapıp insanlara yardım ederdim. Birisi bana hediye alsın istemem, dost kalalım bana yeter. Hediye alsa bile çok pahalı bir hediye istemem.
Sinan Elmas (11) - Şırnak
Zengin olursam taksi alırım
Günün birinde zengin olursam eğer, ilk alacağım şey bilgisayar olacaktır. Daha sonra ev alacağım, taksi alacağım ve daha önemlisi de paranın büyük kısmını da fakirlere bağışlayacağım. Zenginler parasıyla yaşar, fakirler sevgisiyle dünyanın zengini olur.
Eren Zararsız (12)-Yozgat
F-16 pilotu olurum
Hayalim, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde F-16 savaş pilotu olup, dosta güven düşmana korku salan, onlarca madalya alan, güçlü kuvvetli korkusuz bir asker olmak. Daha sonra Türk Silahlı Kuvvet-leri'ne, F-35 gibi daha gelişecek savaş
uçaklarına pilotlarımızı eğitmek isterim. Öğrencilerimden birisinin genelkurmay başkanı olmasını isterim.
Yusuf Gülmez (11) - Kahramanmaraş
Dış borçlarımızı öderim
İran'dan Irak'a, Irak'tan da Türkiye'ye geldik. Türkiye'yi ve Atatürk'ü çok seviyorum. Birgün çok param olsa Türkiye'nin dış borçlarını ödemek isterim. Karzan Divari (12) - Çankırı
Babama asgari ücretli iş
Okulumu okuyarak iyi bir meslek sahibi olmak isterim. Ailem ise altı nüfusludur. İki kız iki oğlan, dört kardeşiz. Hayalim, babamın asgari ücretli bir işte çalışıp kimseye yük olmadan bir hayat geçirmemiz. Kendimize ait bir evde kalmak isterdim.
Esra Söyler (11) - Kütahya
Siz de bir dilek gerçekleştirin
Deniz Feneri Derneği'nin "1001 Çocuk 1001 Dilek" kampanyasına "www.1001dilek.com" adresli siteyi ziyaret ederek ya da "0-212 414 60 60" numaralı telefonu arayarak katılıp, çocukların dileklerini gerçekleştirebilirsiniz.(Vatan)
buena vista
08-04-2006, 12:33
Tufan TÜRENÇ tturenc@hurriyet.com.tr
BU hırgür içinde, bu acımasız, sevgisiz, saygısız, vefasız, sorumsuz ortamda insanı şaşırtacak kadar güzel şeyler de oluyor Türkiye’de.
Anlatayım. Ben bir tiyatro tutkunuyum. Çocukluğumdan beri...
Kaç yaşlarındaydım tam bilemiyorum, sanırım daha okula bile gitmiyordum.
Gülhane Parkı’ndaki yazlık tiyatroların kapı aralıklarından Vasfı Rıza’yı, Bedia Muvahhit’i, Behzat Budak’ı, İ.Galip Arcan’ı, Muammer Karaca’yı ağzım açık izlerdim.
Bunlar o dönemin ünlü tiyatrocularıydı. Evde sürekli konuşulduğu için hepsinin adını ezbere bilirdim.
Yıllar sonra ortaokuldayken İstanbul’a, Ankara’dan iki genç tiyatrocu geldi. Hem de ne geliş...
Kenter Kardeşler... Yıldız ve Müşfik Kenter, İstanbul’un tiyatro dünyasını altüst ettiler. Yepyeni bir rüzgár estirdiler.
Ben onların oyunlarının hiçbirini kaçırmadan izledim. O yıllarda en büyük düşüm Müşfik Kenter gibi bir aktör olabilmekti.
Ama olmadı... Benim tiyatroculuğum okuldaki amatörlüğün ötesine geçemedi.
* * *
Geçtiğimiz pazar günü Kent Oyuncuları’na gittim. Rebecca Lenkiewicz’in "Gece Mevsimi" adlı oyununu izledim.
Oyunun belkemiğini oluşturan karakteri, Lily’yi Yıldız Kenter oynuyordu.
Lily, üç torunu ve damadı ile küçük bir İrlanda kentinde sade bir yaşam sürdüren yaşlı bir kadın.
Doktorların söylediklerine göre üç-beş aylık ömrü kalmıştır.
Bu yeknesak yaşam, kentin yakınlarında çevrilen film nedeniyle renkleniveriyor.
O filmde rol alan yakışıklı bir aktör, Lily’lerin yanına pansiyoner olarak giriyor.
Torunların en güzeli, aktöre áşık oluyor.
Ama ondan önce Lily vuruluyor bu genç ve yakışıklı aktöre.
Onunla dans ediyor, kumsala inip yürüyüşler yapıyor. Lily, bu genç yakışıklı adamın yanında gençliğinin yürek çarpıntılarını duyuyor.
Genç aktör, yaşlı kadını mutlu etmek için ne isterse yapıyor.
Ancak film çekimi bitince aktörün ayrılma zamanı geliyor.
Büyük bir hüzne kapılan Lily, beklenmedik bir anda yaşama veda ediyor.
* * *
Yıldız Kenter inanılmaz bir güçle bu ağır rolü, oyunun başından sonuna kadar sahneden hiç çıkmadan götürüyor.
Salonu dolduranları güldürüyor, ağlatıyor... Neler yapıyor neler...
Babayı oynayan Selçuk Yöntem, sanki gerçekten de mutsuz, kaba saba bir İrlandalı...
Oyunun gençleri (üç torun) Demet Evgar, Yeşim Koçak, Elvan Boran ile aktörü oynayan Umut Temizaş ve torunlardan Judith’in sevgilisi Osman Sonat çok başarılı oyun veriyorlar.
"Gece Mevsimi"ne emeği geçen herkesi yürekten kutluyorum.
Pazar günü saat 15.00’te bir tiyatro salonunu doldurmanın ne demek olduğunu çok iyi bilirim.
Oyunun sonunda herkesin gözleri yaşlıydı. Ama sonra ne oldu biliyor musunuz?
Yıldız Kenter selama çıkınca bütün salon sanki daha önce sözleşmiş gibi aynı anda ayağa kalktı ve ustayı alkışlamaya başladı.
Dakikalarca sürdü bu vefa dolu, bu saygı dolu, bu hayranlık dolu alkışlar...
İşte bu alkışlar, bu vefa tablosu benim gözlerimi daha çok yaşarttı...
Türk tiyatrosuna yıllarca emek vermiş, canını, ruhunu vermiş Yıldız Kenter’e bu alkışlar az bile...(Hürriyet)
Devir iletişim devri.Damımız akmış duvarımız yıkılmış evimiz çökmüş ne gam...
Dünya yı olanı biteni izlemek lazım...
Kamerama Denizli/kınıklı diyarlarından düştü...
http://www.rmaden.somee.com/upload/Resimlerim/IMG_0241.jpg
Yol kenarında nar yaprakları toplarken gördüm onu.Anası onu doğururken ölmüş.Hayata bir sıfır mağlup başlamış.Sahibi onu biberonla beslemiş.Hayat iste inatla bağlanıveriyorsunuz bir ucundan.
http://www.rmaden.somee.com/upload/Resimlerim/kuzu.jpg
buena vista
18-04-2006, 21:22
17 Nisan'larda aklıma hep Köy Enstitüleri gelir. Çünkü onların kuruluş yıldönümüdür. Aradan yüzlerce yıl geçse de eğitime gönül verenler, 17 Nisan'ları hep hatırlayacaktır.
Köy Enstitüleri, eğitimde bir çığır açtı. Yüzyıllardır unutulan Anadolu halkının güneşi oldu. Köylüsü, kasabalısı, onlar sayesinde okul ve öğretmen yüzü gördü. Onlar sayesinde zincirleri kırıp doktor, mühendis, öğretmen oldu.
Köy Enstitüleri, aydınlanmanın sembolü iken karanlık kafalılar yüzünden yok olup gitti. O karanlık kafalılardan bazıları, Köy Enstitüleri'ni kendi arka bahçeleri yapmaya kalktı, bazıları da oturup düzelteceklerine kapılarına kilit vurdu.
Oysa oradaki heyecan çok farklıydı. Köy Enstitülülerin anılarını zaman zaman okurum. Keşke çoğaltılıp göreve yeni başlayan öğretmenlere el kitabı olarak dağıtılsa. Şu anda elimde kendisi de bir Köy Enstitülü olan Nedim Menekşe'nin Köy Enstitüleri Gerçeği isimli kitabı var. Bir anılar yumağı. İmece usulü hazırlanmış. Tıpkı okullarında olduğu gibi.
İşte kitapta yer alan anılardan bazı satırbaşları: "Kuruluş yıllarında enstitüler bir şantiye alanıydı sanki. Temeli atılan her bina bitmeden ikincisinin temeli atılırdı, o yarıya çıkmadan üçüncüsünün inşaatı başlardı. Bu nedenle çok çimento harcanıyordu. O zaman çimentoları en az 4-5 kattan oluşan kâğıt torbalar korurdu. Bu torbaları yırtmayarak itinayla keser ve temiz taraflarını katlayarak defter yapardık. Bu dönemlerde öğrencilerin hemen hepsi çimento torbalarından yapılan bu defterleri kullanmıştır. Çünkü harp yıllarıydı... Yusuf Asıl"
"Köy Enstitüleri'nde hayat sabah saat altıda, dan dan dan diye çalan kalkma kampanasıyla başlardı. Nöbetçi öğretmen, nöbetçi öğrenci başkanıyla bütün yatakhaneleri dolaşarak öğrencilerin kalkmasını sağlardı... Köy Enstitüleri'nde her şeyi yaparak, yaşayarak öğrenir, ezberciliğe yer verilmez, üreten, düşünen, neden ve niçin sorularının cevaplarını araştıran kişilikli insanlar yetiştirilirdi... Kamil Emiral"
"Köy Enstitüleri binlerce köy çocuğu gibi benim de kaderimi değiştirdi. Kapkaranlık dünyamda hiç umamadığım zamanda bir pencere açarak hayatıma yön verdi. Bu bakımdan Köy Enstitüleri deyince ilk aklıma gelen, bizi aydınlığa götüren bir yol. Çalışmalarımız kültür, sanat ve tarım alanlarında devam ediyordu.
Bir taraftan da İkinci Dünya Harbi'nin getirdiği yoklukla savaşıyorduk. Ekmeğimiz sınırlıydı. Binalarımızı kendimiz yapıyor, tahılımızı, sebzemizi, balımızı, etimizi, kendimiz üretiyorduk. Çok yoruluyorduk ama meydana gelen eserleri ve üretimi gördükçe yorgunluğumuzu unutuyorduk.
Öğretmenlerimizle kardeş gibiydik. Tüm alanlarda kendimize yetecek ve çevreye örnek olacak şekilde yetiştirildik. Hayatta karşılaştığımız problemleri çözmede hiç zorluk çekmedik. İyi niyetle hiçbir karşılık beklemeden millete ve devlete olan borcumuzu ödedik... İhsan Yüce"
"Köy Enstitüleri sadece öğretmen yetiştirmiyordu; köylerde görev yapacak sağlık memurları ve ebeler de yetiştiriyordu. 3. sınıfı bitirenler sınavla sağlık kollarına ayrılabiliyordu. Ben de sağlık kolundan mezun oldum. Yıllarca köylerde görev yaptım. Hayatımda hiç kimseden para istemedim. Bu yüzden adım "para almayan sağlıkçı"ya çıktı. Veysel Alkan"
"İlköğretim meselesinin bir demagojiye kurban edilmemesi için bütün kuvvetimizi kullanacağız. Öldüğüm zaman Türk milletine miras bırakacağım iki eserden biri Köy Enstitüleri'dir. İsmet İnönü"
Özetin Özeti: Köy Enstititüleri, 17 Nisan 1940'da kuruldu. 4 Şubat 1954'te de tarihe karıştı. Eğer siyasete kurban edilmemiş olsalardı, bugün çok farklı bir Türkiye olurdu. Onlar üreten, sorun çözen, düşünen, sorgulayan, yöneten insanlar yetiştiriyordu. Şimdikiler ise tam tersi. Yoksa bu bir siyasi tercih miydi!..
aguclu@milliyet.com.tr
http://www.rmaden.somee.com/nene.jpg
"...Nenem yüzümü okşadığı zaman canımı acıtıyordu ellerindeki yaşlılık nasırları.
Nenem en cok İstanbul'daki torunlarını sayıklardı:
Yakup, Dursun, Bahri.
Onlar da bir gelişlerinde neneme 3 metrelik don yaması ve istanbul lokumu Getirmişlerdi. ne cok sevinmişti benim garip ninem.
Nenem cabulaci memetten giyerdi, başka marka tanımazdı.
Mavi renkli lastiklerini ise ozel günlere saklardı.
Cenaze, düğün, vesaire.
Ve yürüyordu Karadeniz in çamurlu yollarında
Geride ise sadece yorgun bir 36 numara ayak izi.
Kara nenem, bala nenem, mora nenem, mora nenem...
V.Konak"
13:22:00 Hakkari'de kar nedeniyle kapalı olan Durankaya beldesinin yolu açıldı
Hakkari'de kar nedeniyle 6 aydır kapalı olan Durankaya beldesinin yolu ulaşıma açıldı.
Hakkari'ye 20 kilometre uzaklıkta bulunan 7 bin nüfuslu Durankaya beldesinin kar nedeniyle kapalı bulunan yolu il özel idaresi ekiplerinin çalışması sonucu kardan temizlendi. Karla Mücadele Ekipleri Şantiye Şefi Hamit Tekin, araçlarının eski olmasına rağmen geceli gündüzlü çalışarak beldenin ikinci yolunu yeniden ulaşıma açtıklarını belirtti.
Kar kalınlığının yer yer 5 metreye ulaştığını belirten Tekin, şunları söyledi:
''Yaklaşık bir haftalık çalışma sonucunda yolu ulaşıma açmayı başardık. Şibeköy Tepesi mevkiinde rakımın 3 bin metre olması nedeniyle yol her yıl aylar boyunca kar nedeniyle ulaşıma kapalı kalıyor.
Hakkari'ye ulaşımı daha kısa olduğu için vatandaşlar tarafından tercih edilen yolda çalışmalarımıza erken başladık. Şibeköy mevkii her yıl haziran ayında ulaşıma açılıyordu. Ancak bu yıl ekiplerimiz çalışmalarını erken başlattıkları gibi geceli gündüzlü de mücadele ederek yolu bu ay ulaşıma açmayı başardı'' şeklinde konuştu.
Karla Mücadele Ekipleri, yolun ulaşıma açılmasını kar üstünde karpuz yiyerek kutladı.
buena vista
23-04-2006, 09:04
MİLLETVEKİLLERİ gelmediler ve "Çevre Yasası" görüşülemedi.
Niçin?..
Çünkü ağaçlar seçmen değil.
Ne derenin oy hakkı var, ne deredeki kurbağanın sandığa gidip oy kullanma olasılığı.
Onlar da doğanın korunmasına önem vermiyorlar.
Eşeklerin seçme (belki de seçilme) hakkı olsaydı, eminim Genel Kurul’a doluşacaklardı, belki de "Aziz eşeklere bedava tedavi ve kömür parası verilmesi hususunda" önergeler verilecekti.
Ama onlar seçmen değiller.
Ne göller seçmen, ne ırmakların oy hakkı var.
Onların doğayı-çevreyi sevmediklerini, ormanı, denizi, gölü korumak gibi bir dertlerinin olmadığını hepimiz biliriz.
Eğer olsaydı, ormanlar böyle siyasi kararlarla peşkeş çekilmiş, tüm denizler ve göller foseptiğe dönüşmüş olmayacaktı.
*
Ama bir duysalar ki doğadaki bitkiler, canlılar oy kullanacaklar... O zaman oturumu yöneten başkan uyaracaktır onları:
"Sayın üye, sayın üye... Efendim leğenin içine kurbağa doldurup Genel Kurul’a getirmeniz doğru değil efendim... Ayrıca ’varaak... varaakk’ diye konuşmaya kalkmanız da iç tüzüğe aykırı..."
Muhalefet sözcüsü oturduğu yerden:
"Sayın Başkan, Maliye Bakanı bizim tavşanımızı yürüttü..."
Başkan:
"Sayın üyeler, sayın üyeler, lütfen efendim ’niye bana katır demediniz’ diye tartışmayalım... Kim kime ne isterse der... İşte şimdi ben horoz taklidi yapıyorum, bakın başlıyorum..."
Sayın üye kürsüden:
"Arkadaşlar... Saygıdeğer kurbağa diliyle yaptığım konuşmadan sonra, şimdi geçiyorum çulluk diline..."
Başkan:
"Sayın üye, sayın üye... Lütfen efendim, sıraların arasında deve yürüyüşü yapmanızı anladım ama sincaplarla bütünleşeceğim diye ahizeye tırmanıp oturmanız içtüzükte yok, lütfen efendim..."
Muhalefet sözcüsü:
"Maliye Bakanı tavşanımızı....."
Başkan:
"Sayın üye ’ben devekuşu oldum’ savınızı anlıyorum. Tamam da ’burayı da göl yapacağım’ diye salonun ortasına....."
Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr
Çevre...?
http://www.geocities.com/burhanettinardagil/Burhanettin_Ardagil-Balik_ve_gozyasi.jpg.jpg
buena vista
28-04-2006, 21:16
ŞİMDİ hayran olduğunuz "yıldızlar" beş-on sene sonra öbürleri gibi kaybolup gidecekler.
Onları hatırlamayacaksınız bile.
Bir kış gecesi şarkısını bin defa tekrar tekrar çalıp yandığım o "yıldız" da artık yok.
Ne o ekranlardaki yakışıklı adamı hatırlayan var, ne o paylaşılamayan kadını.
Bir zamanların o ünlü sesleri, aktörleri, sanatçıları ne kadar çabuk kayboldular?..
Kimisini zaman zaman bir televizyonda "eski şeyleri..." anlatırken görseniz de birer yabancı gibiler.
Herkes bir anda mı unutuyor onları da, bir anda sönüp gidiyorlar "yıldızlar"ımız...
Sanki hiç yaşamamışlar gibi.
*
Niçin bu "yıldızlar" erken sönüyorlar?..
Çünkü onlar sadece şarkılarda, senaryolarda, perdelerde, ekranlarda vardılar.
Toplumun yanında olmadılar.
Ne işsizler onları ilgilendirdi, ne açlar.
Ne yobazın yaptıklarına tepki duydular, ne sakat eğitime, ne ilkel geleneklere kızdılar.
Ne sokak çocukları, ne çevre kıyımı, ne kötü kentleşme, ne erken ölen bebekler, ne eziyet çeken kadınlar...
Büyük paralarla konserlere-düğünlere-gecelere gittiler de, bir tek gün olsun bir sivil toplum örgütüne, bir canı yanan kesime yardıma koşmadılar.
Hangi siyasi partinin eğlencesine katıldılarsa, onların şarkısını söylediler.
Halkın içinde ya da önünde asla yer almadılar.
*
Ve bir gün...
Doğa gereği sesleri ya da yüzleri tükendiğinde, yaşadıkları halde öldüler.
Kimse onları hatırlamıyor.
Sanatçılar; topluma, ülkelerine, halklarına arkalarını döndüklerinde... Sadece şarkılarda, sahnelerde, ekranlarda, eğlence gecelerinde kaldıklarında böyle olurlar.
Işıklar söndüğünde, şarkılar sustuğunda, eğlence bittiğinde kaybolup giderler.
O zaman erken söner yıldızlar. Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr
mini yorum:cogunun son kullanma tarihi vardi belki, biz bilemedik..
buena vista
30-04-2006, 08:47
Savaş ÖZBEY
Artık "Manda yuva yapmış söğüt dalına" diye başlayan türküyü "bu ne manasız şey" diye küçümseyemezsiniz. Çünkü İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuvarı’ndan Kastamonulu bir akademisyen anlamsızlığıyla bilinen yöre türküsünü makale konusu yaptı. Türkünün saçma değil, sadece bilgisizlik kurbanı olduğunu ortaya koyan İrfan Kurt, doğru anlaşılabilmesi için yöresel özelliklerin bilinmesi gerektiğini söylüyor.
"Türküler eleştirilmek istendiğinde hep bu örnek dile dolanmıştır. Eğer yöresel kültür, dil, türkünün ne amaçla yapıldığı, neyi anlattığı bilinse eleştirenler herhalde başlarını öne eğerdi." Sanatçı ve öğretim
görevlisi Kurt’un makalesi İstanbul Uluslararası Müzikte Temsil Sempozyumu’nda bildiri olarak sunuldu. "Tiridine Bandım" hem gençler hem de yaşlılar tarafından son derece iyi biliniyor. Kastamonuluların gururu olan türkü efsanevi sanatçı Zehra Bilir’le ulusal bir marka haline geldi. Genç kuşaktan Belkıs Akkale ve Kubat gibi şarkıcılar da seslendirdi. Son olarak ODTÜ-THBT Fosiller Halk Müziği Korosu, İş Sanat’ta gerçekleştirdiği konser projesine bu türkünün ismini verdi. Kendine tiridinebandim.com adresini alan bir Kastamonu sitesi isteyene türküyü günün her saati online dinletiyor.
5 SORUDA MANDA YUVA YAPMIŞ SÖĞÜT DALINA TÜRKÜSÜ
Kastamonu’da mandalar söğütlere tırmanır mı?
- Hayır. Yöredeki mandaların yurdun diğer bölgelerindekilerden farkı yoktur. Türkünün derlendiği Tosya, bilindiği gibi pirinci ile ünlüdür. Çeltik tarlalarının sürülmesinde kullanılan manda, yaz sıcağında serinlemek için az kıllı olan derisini çamura bular. Bunun için de göletlerin kenarlarında bulunan ve dalları da suyun içine kadar uzanan salkım söğütlerin gölgesine yatar. İşte mandanın söğüt dalına yuva yapması budur.
Yöredeki sinekler manda yavrusu kapacak kadar büyük mü?
-Kastamonu’da ne manda yavruları normalden küçük, ne de sinekler manda kapacak kadar büyüktür. "Yavrusunu sinek kapması" yavrunun sinek tarafından ısırılmasıdır. Çünkü yörede kapmak sözcüğü tıpkı "köpek kapar" der gibi, alıp götürmek değil, ısırmak anlamı taşıyor.
Öküz nasıl torbadan düşüyor? Hatta oraya nasıl girmiş?
-Yörede öküzler bir yerden diğer yere götürülürken hayvan ekinlere zarar vermesin diye boynuna yem torbası takılır. Böylece hayvan yolda yemlenirken zamandan da tasarruf edilmiş olur. Öküzüm torbadan düştü, yem torbasının boynundan çıkması, yani hayvanın yemeden kesilmesi anlamına geliyor.
Minareden uçan müezzinin Hezarfen’le bir ilgisi var mı?
-Bu deyiş halk kültürüyle ilgilenenlerin kolay tahmin edebileceği bir şey. Müezzinin ezan okurken minareden uçması Hezarfen Çelebi gibi gökte süzülmesi değil; erenlere karışması, ermesi anlamına geliyor.
Manda söğüt gölgesine yatmış, yavrusunu sinek ısırmış, öküzün iştahı yok, müezzin de ermiş. E yani?
-Bu türkü ozanların bey aleyhine söz söylemelerinin yasaklandığı bir ortamda doğuyor. Ozana bir eğlencede türkü söyleme emrivakisi yapılmış, önüne de kuru ekmeklerden oluşan yemek (tirit) konmuş. Ozan yapılan haksızlığı, ince zekası ve hiciv yeteneğiyle dile getirmiş.
TÜRKÜNÜN SÖZLERİ
Manda yuva yapmış söğüt dalına- Aman aman
Yavrusunu sinek kapmış gördün mü, amanin yandım.
Amanin amanin amanin yandım
Tiridine tiridine tiridine bandım
Bedava mı sandın para verdim aldım
Sabahleyin erken çifte giderken - Aman aman
Öküzüm torbadan düştü gördün mü, amanin yandım
Amanin amanin amanin yandımTiridine tiridine tiridine bandım
Bedava mı sandın para verdim aldım
Sabah ezanını okurken - Aman aman
Müezzin minareden uçtu gördün mü, amanin yandım
Amanin amanin amanin yandım
(Bu türkü TRT repertuvarına "Aşağıdan gelir Türkmen koyunu / Selviye benzettim yarin boyunu" dizelerinin ilavesi ile girdi) Hürriyet
http://www.rmaden.somee.com/hadi.jpg
http://www.rmaden.somee.com/bilir.jpg
http://www.rmaden.somee.com/kpk.jpg
bikmisbroker
11-05-2006, 11:45
Baktikca iCiM acildi (http://rapidshare.de/files/20167953/HILLSIDE.pps.html) yahu..
buena vista
14-05-2006, 08:38
Bolu Karacasu beldesinin AKP'li belediye başkanı İsmail Erkoç, 'İzzet Baysal'a Şükran Günleri' etkinliklerindeki açık hava konserine eşiyle birlikte geldi
Bolu Karacasu beldesinin AKP'li belediye başkanı İsmail Erkoç, 'İzzet Baysal'a Şükran Günleri' etkinliklerindeki açık hava konserine eşiyle birlikte geldi. Birden yağmur bastırınca, başkan şemsiyesini açtı ve konseri izlemeye devam etti. Bu sırada yanında oturan eşi Münire Erkoç ise sırılsıklam olmuştu. Ama ne gam! Başkan, ne şemsiyeyi karısına vermeyi teklif etti ne de konseri yarım bırakıp gitmeye yeltendi. Yağmur şiddetini artırınca adamakıllı ıslanan Münire Hanım sinirlenip tören alanını terk etti. Başkan ise 2 parça daha dinledi. Ancak yağmur şiddetlendiği için konsere son verilince yerinden kalktı! (Vatan)
İstanbul surları milattan sonra on birinci asırda yapıldı. Bu surlar son 50 yılda 9 asır boyunca yıprandığından daha fazla yıprandı. Hızlı yıpranmasının birbirine bağlı iki nedeni var..
Birisi çevre kirliğinden doğan asit yağmurları..
İkincisi de hızlı şehirleşmeden doğan problemler.
Asit yağmuru yalnızca ağaçları ve yeşili değil aynı zamanda taşı bile eritiyor.
İstanbul Üniversitesinin arka bahçesinde 1930 yıllarda yapılan bahçe taşları kağıt gibi soyuluyor. O kadar ki , daha yakından bakınca sanki bu taşlar üzerine birileri kezzap dökmüşte bu kadar erimiş görünüyor.
Asit yağmuru , çevre sorunlarından yalnızca bir tanesidir. Ayrıca , hava , toprak ve su kirliliği de insanlığı tehdit eder boyutlara ulaşmıştır.
Türkiye bu gibi çevre sorunlarını en ağır yaşayan ülkelerin başında gelmektedir.
İzmir körfezi ilk kurbanımız oldu.. Arkasında İzmit körfezi ve derken tüm Marmara ‘yı önce kaybettik.. Şimdi kurtarmaya çalışıyoruz.
Herhalde dünyada Kumburgaz örneği , kumlar üstünde yapılmış on- onbeş katlı binaların olduğu bir başka ülke yoktur.
Büyük şehirlerin üçte ikisi gecekondudur.. Yıllarca Gecekondudan önce bu bölgelere elektrik ve su verildi... Sonuçta gecekondu yapanda geleceği ile ilgili daha rasyonel bir planlama yapamıyor.. İnsanlara iyilik yapalım derken kötülük yapmış oluyoruz.
Aslında çevreye en duyarlı olması gereken Belediyelerdir.. Ancak belediyeler Aynı zamanda finansman imkanı elde etmek için yeşil alanların imarını değiştiriyor .. Bu alanları imara açıyor.. Yahut ta park yapılması daha uygun olan kamuya ait veya belediyeye ait alanları park yapmak yerine işhanı yapılması için veriyor..
Elmalı barajı çevresi, Çavuşbaşında yalnızca son on yılda yeni şehirler oluştu. Böyle giderse İstanbul un çevresinde 20 – 30 yıl sonra orman kalmayacak.
Kuraklık, açlık , savaşlar , nükleer enerji , sağlık ve uyuşturucu sorunları da , insanlığı tehdit eden sorunlardır..Bu gibi sorunları da çevre sorunu olarak sayabiliriz..
Çevre sorunu eğer doğmadan önlenmezse, telafisi imkansız zararlar ortaya çıkmaktadır .. Kirlenen denizi , erozyona uğrayan toprağı , nükleer kirlenmeden ölen insanları , bir daha yerine koyamazsınız.
Türkiye de çevre sorunlarını doğrudan veya dolaylı yoldan ilgilendiren 37 kanun, 3 kanun hükmünde kararname ve 28 uluslararası sözleşme mevcuttur. Bu karmaşa içinde istesek te bu sorunu çözmeyiz.Çünkü bu kadar kural bizzat ‘’ mevzuat kirlenmesi ‘’ demektir.
Kaldı ki idari örgüt olarak ta çevre sorunlarında tam bir karmaşa yaşıyoruz. Çevreyle ilgilenen sekiz bakanlık ve bir o kadar da idare var.. SİT kurulları var.. Belediyeler var..Bunlar birbiriyle çelişkili kararlar alıyor. Özetle İşler arap saçına döndü .
İdari olarak Çevre sorunu yeniden düzenlenmeli ve yalnızca bir bakanlık yetkili ve sorumlu tutulmalıdır.
Ayrıca toplumda çevre konusunda bilinç sahibi değildir ..Yalnızca birkaç tane gönüllü kuruluş var. Bu nedenle aynı zamanda toplumun da çevre bilinci geliştirilmelidir.
prof esfenderkorkmaz
http://www.esfenderkorkmaz.com/10.05.06%20çevre%20sorunu%20toplumdan%20götürüyor. htm
Yeşil ve ağaç sevgisi biraz abartılmışda olsa.hayat yeşilde vardır.Kahrolsun çölleşmenin,betonlaşmanın yeşil üzerindeki hain baskısı.
http://www.seyvet.com/resim/e9ccc5d465.jpg
buena vista
14-06-2006, 11:24
Emeklilik çetesi
Hayali şirket üzerinden bin 400 kişiyi emekli eden SSK çetesi ele geçti. 68 kişi gözaltına alındı.
Ankara Emniyeti, 6 ay boyunca Ulucanlar SSK Müdürlüğü'ndeki memurların telefonlarını dinledi, rüşvet ve usulsüzlüğü gizli kamerayla tespit etti. Şebekenin rüşvetle, paravan şirketler üzerinden prim ödemeyen bin 400 kişiyi SSK'dan emekli ettirip sağlık imkânlarından da faydalandırdığı ortaya çıktı.
SSK'da 'hayali emeklilik çetesi'
Ankara Ulucanlar SSK Müdürlüğü'nde görevli 5 memurun, hayali şirketler üzerinden yaklaşık bin 400 kişiyi emekli ettiği, sahte sağlık karnesi düzenlediği belirlendi. Polis toplam 68 kişiyi gözaltına aldı.
Mali polis, prim ödemedikleri halde, kağıt üzerinde kurulan paravan şirketler üzerinden 1.400 kişiyi Sosyal Sigortalar Kurumu'ndan (SSK) emekli eden ve sağlık imkanlarından faydalandıran bir şebekeyi "Ulucanlar Operasyonu" ile ortaya çıkardı. Polis, dün Ankara Ulucanlar Sigorta Müdürlüğü'nde çalışan 5 memurun da aralarında bulunduğu 68 kişiyi gözaltına aldı. Hayali primlerle emekli olan, sahte sağlık karnesi ve borçsuzluk belgesi alan kişilerin peşine düşüldü. Ankara Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Mali Büro Amirliği ekipleri,
milyonlarca YTL'yi bulan yolsuzluğu ortaya çıkardı. Polis, soruşturma kapsamında 6 ay boyunca Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın izniyle telefon dinledi.
YAKINLARI DA İHYA OLDU
Polis ve müfettişlerin 6 ay boyunca yaptığı soruşturmada 1400 kişinin prim ödemedikleri halde kurulan naylon şirketler üzerinden primlerinin ödenmiş gibi gösterildiğini belirledi. Gözaltına alınan zanlıların SSK'ya prim borcu olan bazı şirketlere, devlet ihalelerine girebilmeleri amacıyla rüşvet karşılığında "SSK borcu yoktur" belgesi verdiği de saptandı. Gözaltına alınan SSK görevlilerinin hiç prim ödemedikleri halde akraba ve tanıdıklarını emekli ettiği belirlendi. Bunun üzerine müfettişler gözaltına alınan SSK çalışanlarının tüm akrabalarını da mercek altına aldı. (Sabah)
Kadir ERCAN/ ANKARA
Selamlar Arkadaşlar,
bugün bir arkadaştan aşağıda ki mail ulaştı.
Ben inceledim ve fikir çok hoşuma gitti.
Yıllardır düzinelerce kitap okudum ama şimdi hem okuyup hemde başkalarına faydalı olabilecek olma şansı bu sıcak yaz günlerinde gözleri görmeyenlere faydalı olabilme şansı bence harika bir olay
siz de isterseniz bir kez okuyun maili ve inceleyin derim
en iyi iyi tatil dileklerimle
Ramo
Merhabalar sevgili dostlarım,
Belki biliyor belki de bilmiyorsunuz ama bir müddetten beri (Ocak 2006)
benim için önemli bir gönüllülük faaliyetinin içindeyim: "Gönüllü Okuyuculuk".
Belki siz biliyor olabilirsiniz ben bu okuyuculuk faaliyetinden üyesi bulunduğum
Turk Musikisi grubuna Mehmet Erhan adlı kardeşimizin daveti üzerine haberdar
oldum. O gün bugündür de bu güzel faaliyetin içinde bulunmaktan büyük bir
memnunluk duyuyorum. Düşündüm ki, aranızda bu gönüllü faaliyete katılmak
isteyen dostlar olabilir. O yüzden bu davet mesajını sizlerle paylaşmak ve
sizleri, özellikle yaz tatiline girilen bu dönemde, yapmanızın uygun ve kolay
olabileceği bu faaliyet hakkında bilgilendirmek istedim. Gerçi konu ile ilgili
olarak Boğaziçi Üniversitesi'nin ilgili linkinde daha detaylı açıklamaları
bulabilirsiniz.
Bilgisayarınızın sahip olacağı bir-iki ekipmanla bunu yapabilirsiniz: kulaklık ve
mikrofon. Tabii bir de cd writer'iniz olursa okumanın sonucunda okuduklarınızı
cd'ye yükleyip ilgili birime ulaştırabilirsiniz. Ancak yine de ille de şart değil.
Internet erişiminiz olduktan sonra dosya transferleri de kolaylaştı. Dolayısıyla
o yol da denenebilir.
Ben sizleri Pazartesi günü resmi olarak faaliyete başlayacak olan Görme Engelliler
Teknoloji Merkezi açılışına ve hem de gönüllü okuyucuların birarada bulunduğu ve
paylaşımlarını gerçekleştirdiği yahoo grubuna davet etmek istiyorum. Davet mektubu
ektedir.
Gönüllü okuyucu yahoo grubuna üye olmak için:
gonulluokuyucu-subscribe@yahoogroups.com
adresine bir eposta göndermeniz ve üyeliğinizi gerçekleştirdikten sonra da grubun
"files" bölümündeki dosyaları incelemenizi öneririm.
Bir dostum, bu gruba katılırken kitap okuyarak kitaplarımın zekatını vermiş olacağım
diyordu. Ben de diyorum ki asıl sahip olduğumuz gözlerin ve sesimizin zekatını
ödemiş olacağız ! Ayrıca çocuklarımıza kitap okumayı aşılamak istiyorsak böylesine faydalı
bir hizmetle bunu daha da pekiştirip bütünleştirebiliriz diye düşünüyorum.
Kalp gözlerinizin açık olması dileklerimle sizleri projeyle ilgili bilgileri edinmek üzere
aşağıdaki yazı ve linklerle başbaşa bırakıyorum.
Saygı ve sevgilerimle,
İlknur ŞENOL
Da Vinci'nin 7 Prensibi
1 CURIOSITA
Yaşama doymak bilmeyen bir merak ve öğrenmeyle bağlı olmaktır.
Hiçbir konu, hiçbir dal ayrımı yapmaksızın, çevremizdekilerin düşünecek ve söyleyeceklerinden çekinmeden, merakımızı kaybetmeden sormak, araştırmak, öğrenmek gereklidir.
2 DIMASTRAZIONE
Bilgiyi deneme yolu ile test etme, sebatkârlık ve hatalardan ders alma arzusu anlamına gelir. Öğrenilen her şey mutlaka denenerek test edilmeli, doğruluğuna ondan sonra karar verilmelidir.
3 SENSAZIONE
Duyguların özellikle hayati deneyimlerin bir aracı olan görüşün devamlı olarak rafine edilmesi anlamına gelir. Müzik dinlemeli, resim çizmeli, müzeler gezmeli, kitap okumalıyız. Değişik yiyecek ve içecekler tatmalı, çevremizdeki her şeye dokunmalıyız.
4 SFUMATO
Belirsizliği, paradoksu ve kararsızlığı kucaklama arzusu anlamına gelir. Gelişen dünyada başarılı olmak için belirsizlikler altında çalışmaya alışmalıyız. Paradoksla karşılaştığımızda sükûnetimizi koruyarak etkili ve sağlıklı bir zihne sahip olabiliriz.
5 ARTE/SCIENZA
Bilim ve sanat, mantık ve hayal arasındaki dengenin geliştirilmesi anlamına gelir. Her insan doğuştan her türlü yeteneğe sahiptir.
6 CORPORALITA
Zarafet her iki eli de aynı şekilde kullanabilmenin fitresi ve dengenin sağlanması anlamına gelir. Başarı için kişinin öncelikle kendisiyle barışık olması gerekir. Bunu sağlayacak bir etken de insanın sağlıklı, zarif ve dengeli bir vücuda sahip olmasıdır. Bunun için kişinin sahip olduğu fiziki yapısını geliştirmesi gerekir. Bunu sağlamak amacıyla kişi; stresten uzak durmalı, zihnini şen tutmalı, dengeli bir beslenme yapmalı, uykusunu düzenli olarak almalı, zarafetine dikkat etmeli ve sağlığını korumalıdır.
7 CONNESIONE
Bütün olanların ve her şeyin ilişkisini anlamak ve değerlendirmek, sistemli düşünme anlamına gelir. Kısaca yaşadığımız her şeyi birbiriyle olan ilişkisini anlamaya çalışmalı, her şeyi bir arada
değerlendirmeliyiz.
Bugün gazetelerle kısa bir yarenlik edip biraz da reklamlarla flört ederkene, gözüm pek de aşina bir isme takıldı-RAKI.
Ne de cok çeşitleri çıkmıştı ve çıkmaya da devam ediyordu...Şarapların çeşitgenliğini kıskanır tarzda yelpazesi genişliyor da genişliyor. ha bu kötü mü sanmıyorum..belli lezzeti alan çeşit bolluğunda boğulurmuş.:))
Efendim, rakılarımız Yeni Rakı, Altınbaş, Gazi, Hicaz, burgaz, mastika, tekirdağ- iç iç dur ama keyfin bol kederin yok olur, garip bir yumuşaklığı mevcuttur- tekirdağ altın seri, kulüp rakısı, Çilingir, Mercan İzmir rakıları, efe Rakı- yeşil kapaklısı, kara kapaklısı derken- Sarı Zeybek, Fasıl rakıları piyasalarda yerini aldı..Bugünse dikkatimi çeken Mest Rakı idi; Sultaniye ve misket çesitleri ile. İlgimi neden cekti: Monosepaj tekniğinde üretildiği için efendim. Yani demem şu ki genelde karma bir üzüm damıtılması ve dinlendirilmesi ile üretilen rakı burada şarapcılık tekniği sayılan monosepaj la üretilmiş: tek çeşit üzüm cinsinden yani..
İtalyanca "giouzo" kelimesinden türeyen ve türkcesi "uzo" olan kelime kullanılabilir anlamını taşıyordu.1880 lerde Sarıcazade Ragıp Paşa nın tekirdağ yolu üzerinde Umurca çiftliğinde yaptığı umurca rakısının ünü tüm ülkeyi sarmıştı.
Yine eskilerde boğazda çilingir sofralı kayık sefaları yapılır, kayıkta sazlar çalınır, Gelibolu sardalyası, tirilye zeytini, balık yumurtası türlü peynirler ve meyveler meze yapılırmış.
Bektaşiye sormuşlar :
" - Hayatında kaç defa içtin ?"
" - Bir defa.... Ondan sonra hep mahmurluk attım".
Etimolojik açıdan bakıldığında Yakındoğu ve Ortadoğu ülkelerinde "araki" , "ariki", "arak" ve "rakı" gibi aynı kökten geldiği belli olan değişik birçok isim damıtılmış anasonlu veya sakızlı içkiyi tanımlar. Bu konuda bir iddia bu içkinin ilk Irak'ta yapılıp diğer ülkelere dağılmış olabileceğidir. Bu iddia pek akla yakın gelmemektedir. Zira Osmanlı'da 16. Yüzyılda "arak" olarak adlandırıldığı zaman Irak bir devlet olarak yoktu. Bir diğer iddia razzaki üzümünden üretildiği için bu adı aldığı. Bu da olamaz zira rakı her türlü üzümden imal edilegelmiştir. Örneğin misket üzümü. Bir başka varsayım ise Arapçada "arak" sözcüğünün "ter" anlamına gelmesidir. Rakının üretim tekniğine dayalı bu varsayım akla daha yakın olmalıdır. Zira sonuçta imbikte damıtma işlemi sırasında ter damlacıkları gibi damlalar oluşmakta ve birleşerek oluktan dışarı akmaktadır. Doğu Hindistan, Malezya, Seylan ve İran'da çeşitli bitkilerin damıtılması sonucu ortaya çıkan içkilerin tamamına "arak" denmesi bu görüşü kuvvetlendirmektedir
İmbik olmadan alkol yapılamaz.
İmbik ile ilgili elimizdeki en eski bilgiler ise Venedik'te Saint Marco müzesinde bulunan Panopolisli Zosimos'un 28 ciltlik Simya Ansiklopedisinde bulunmaktadır. İskenderiye simyacısı olan Zosimos MS. 4. Yüzyılda yaşamış olup eserinde kendisi gibi İskenderiye simyacısı olan MS. 1.Yüzyılda yaşamış olan Maria'nın Tribikos adlı damıtma aygıtının resmini Ansiklopedisine çizmiştir. Sıvı damıtmaya yarayan bu aygıtın üç değişik seviyesinden çıkan oluklardan üç değişik damıtım mahsulü sıvı alınabiliyordu. Maria ayrıca bugün Bain Marie (ben-mari) olarak bilinen su banyolu ısıtma işleminin de mucididir.
Suma imbikte ısıtılmaya başlayınca alkol 78.4 oC'da kaynayıp buharlaşmaya başlar. Suyun kaynaması için sıvının 100 oC'a ulaşması gerekir. Sıvının sıcaklığı 100 oC'ın altında tutulduğu sürece yalnızca alkol buharlaşır ve tekrar yoğunlaştırılarak damla damla akmaya başlar.
İslam İmparatorluğu sırasında ilk defa imbiğin alkol elde etmek için kullanıldığını göstermektedir. İbn-i Sina (MS. 844 - 932) eserlerinde kendinden bir yüzyıl evvel yaşamış olan Sufi Geber'in şaraptan damıtma yolu ile alkol elde ettiğini yazmaktadır.
MS. 9. Yüzyılda Araplar Sicilya'yı fethettiğinde üzümü sıkıp şırasını damıtarak elde ettikleri alkolü lamba yakmakta ve savaşta yaraları dezenfekte etmekte kullanıyorlardı. Araplar İslam dini elvermediği için bu sıvıyı içki niyetine içmeyi düşünmemişlerdi. Ancak, Sicilyalılar alkolün içerisine anason ekleyerek "tutone" adlı içkiyi yaptılar. Bugün içtiğimiz "Rakı"nın atası MS. 9. Yüzyılda Sicilyalıların bulduğu "tutone" dir. Moore'lar MS. 1000 yılında Sicilya'ya geldiklerinde tutulan kayıtlarda alkolsüz anasonlu bir meşrubat olan ZAMMU'dan bahsedilir ve buna alkol ilave edince "ZAMBUR" adını alır. Bugün İtalya'da anasonlu içkiye SAMBUCA denir.
GEÇMİŞTE RAKI ÇEŞİTLERİ
Şimdi Tekel'in imal etmekte olduğu dört çeşit rakıya kanıp geçmişte de böyle olduğunu zannedebiliriz. Bu yanlış olur. Tekel 1926 yılında kuruldu ve aynı yıl rakı imaline başladı. Tekel rakısı olarak piyasaya Fevkalade, Aliyulala ve Ala rakıları çıktı. Bu rakılar 10, 15, 25, 50 ve 100 cl'lik şişelerde satılıyordu. Sonra Tekel Yeni ve Kulüp Rakılarını çıkarttı. Tekel'in adı o sıralarda "İnhisarlar Dairesi" idi. Altınbaş'ın piyasaya sürülmesi yenidir. İnhisarlar Dairesi yani "Tekel"in kurulduğu yılllarda ülkemizde bandrol ödenerek özel sektör rakısı olarak şu rakılar satılmaktaydı : "A" Rakısı, Bahçe, Memur, Olgun, Bülbülce, Edremit, Sevim, Çamlıca, Mürefte, Sümer, Bilecik, Adalar, Efe, Elif, Keyif, Hanım, Zarakosta, Çavuş, Alem, Dem, Dimitroeopulo, Baküs Hanım, Stafilino, Bülbül, Sakız, Fertek, Ankara, Üzüm Kızı, Ruh, Jale,Bomonti, Filurya. Denizkızı, Erdek, Umurca rakıları ise 1880 - 1900 arasında satılmaktaydı.
Bu rakıların Sakız Rakısı hariç diğerleri sadece anason içeren Düz rakı yani "Duziko" idi. Sakız Rakısının ise içinde sakız bulunuyordu ve Bozcaada'da imal ediliyordu. İçinde sakız bulunan rakı türüne genel olarak "Mastika" deniliyordu.
1930 larda rakı içmeyi giderek azdırıp alkolikleşen, varını yoğunu alkole verdikten sonra rakı alacak para bulamayınca "Yakılmaya mahsus ispirtoya" düşen müptelalar mavi ispirtoya "Menekşe" diyorlardı.
Bu rakılar 1944 yılında çıkan kanunla üreticilrin hepsi kapatılmış ve TEKEL ile devlet kontrolüne geçmiştir.
Tekel bir ara Adana'da "Boğma rakı", 1945-1947 arasında Sakız Rakısı ve İstanbul'da 1967 - 1975 arasında "Tek Rakısı" gibi yenilikler denediyse de tutmamış. "İyi Rakı'nın imalatına ise 1950'li yıllarda son verilmiştir.
Yukarıdaki listede yer alan "Üzüm Kızı" markalı rakıyı zamanın meşhur şairi Hüseyin Rifat üretiyordu. Ürettiği bu rakının etiketlerinin üzerine kendi yazdığı dörtlükleri bastırırdı :
O kadar tatlı ve hoştur ki rakım
İki zıkkımlanırım bir satarım.
Bunu takdir ederek her içenin
Canının üstüne canlar katarım !
Halis-üd-dem bir üzüm mahsulüdür,
Saf bir meydir, bunun bir şişesi
Derdi eksiltir; hele hergün içen
Kimsenin kalmaz gönül endişesi !
Bir görüşte namımı mirim, deme :
"Kim bu mahluk-ı acip, aya neci ?"
Bulamayınca şairiyetten gıda
Oldum işte ben de bi meyhaneci
Kişiler kendilerine has rakı içim biçimleri geliştirmişler; sek, sulu veya şişeden dikmece.tıpkı çayın deminin oturması gibi, masada rakının sohbetle flörtü sağlanır, kendini bilen insanların paylaşımıdır. Asla sarhoş olunmak için içilmezdi. :;hayir
Neyzen 1953 yılına kadar rakı içmeye gereken(!) özeni gösterdi. Zamanın valisi Fahrettin Kerim Gökay aynı zamanda Yeşilay Cemiyeti başkanı idi ve Neyzen'i pek severdi.neyzen i tedavi ettirmek için çok uğraslar vermiş ve birgün Neyzen merakına yenilip de yeşilaycılara uğrar. Tam o esnada Fahrettin Kerim de içkinin zararları üzerine konuşuyormuş.
"Efendiler,her kadeh rakı hayatınızdan 1 saat kısaltır"
Neyzen arkada oturduğu yerden fırlar, gayri ihtiyari "eyvah yandık" der. Fahrettin Kerim hayretle dönüp "Hayırdır" diye sorunca Neyzen: daha ne olsun ,sizin dediğinize göre hesap ettim de, meğer ben öleli zaten 40 yıl olmuş.:kafasız:
buena vista
03-06-2007, 13:09
http://img180.imageshack.us/img180/3682/dusunmek1cd5.jpg
buena vista
09-06-2007, 19:35
http://img515.imageshack.us/img515/2829/242326dirdrgi5.jpg
buena vista
18-06-2007, 19:56
http://img76.imageshack.us/img76/4974/anneib4.jpg
buena vista
21-06-2007, 21:33
http://img523.imageshack.us/img523/9962/alemerkekgorsunge1.jpg (http://imageshack.us)
buena vista
01-07-2007, 09:10
Şükrü KIZILOT
skizilot@yaklasim.com
BİR işadamı, yüklü bir kredi talebiyle banka müdürüne gitmiş. O’da;
- Son iki yıla ait şirket bilançolarını, gayrimenkullerin tapularını bir dosyaya koyup getirin. Bu arada, banka yönetimi yeni bir uygulama daha başlattı. Dosyaya ayrıca gözünüzün ve dötünüzün fotoğrafını da eklemeniz isteniyor.
İşadamı, fotoğraf işine çok bozulmuş ancak krediye acilen ihtiyacı olduğu için çaresiz kabullenmiş.
Dosyayı bankaya verdikten 10 gün sonra işadamını çağırmışlar.
Banka müdürü;
- Efendim, bankamız yönetim kurulu ilk aşamada şirketinizin bilançolarını ve gayrimenkullerinizi inceledi. Bu açıdan sorun görmedi. İkinci aşamada fotoğrafları incelediler. Ardından; "Adamda bu krediyi alacak göz var ama geri ödeyecek döt yok" dediler...
FIKRA GERÇEK OLDU
Aynısı değil ama 2008’den itibaren, bankalardan kullanılacak kredilerde, fıkrayı anımsatan önemli kriterler geldi.
Ocak 2008’den itibaren, bankalardan alınacak kredilerde "Basel II Uzlaşısı" çerçevesinde ciddi kriterler geliyor. Banka müdürü ya da üst yönetimini tanımak, kişisel gayrimenkulü ve diğer teminatlar, bir anlam ifade etmeyecek.
Basel II Uzlaşısında; asgari sermaye yeterliliği koşulu, sermaye yeterliliğinin denetimi ve piyasa disiplini, üzerinde durulan üç ana unsur olacak. Sistem, "bankalar-kredi müşterisi-derecelendirme kuruluşu" üçgeni üzerine oturtulmuş olacak.
Bankalar, belirlenen kuralları konunun tarafı olan kredi müşterilerine karşı, tavizsiz olarak uygulamak zorunda kalacaklar.
Yeni düzenlemeler nedeniyle, Türkiye’yi finansal piyasaları ve reel kesimi çok ciddi maliyetler bekliyor.
Bankacılık sektörünün yüzde 40’ının yabancıların eline geçmesi, yabancı bankaların merkezlerinden, ülke riski, sektör riski ve firma riski yönleriyle, kredilere dur denilmesi sonucunu da doğurabilecek.
Özetle, bu kez olay ciddi...
İNSANLAR
İnsanlar,
birbirlerinden nefret ediyorlar.
Nefret ediyorlar,
çünkü birbirlerinden korkuyorlar.
Korkuyorlar,
çünkü birbirlerini tanımıyorlar.
Tanımıyorlar,
çünkü birbirleriyle ilişkileri yok.
Birbirleriyle ilişkileri yok,
çünkü birbirlerinden ayrı yaşıyorlar.
Martin Luther King
ŞAŞIRTAN ŞEY
"İnsanoğlunda seni şaşırtan şey nedir?" diye sormuşlar Konfüçyüs’e... Cevabı;
İnsanoğlu para kazanmak için sıhhatini verir. Sonra sıhhatini kazanmak için parasını verir. Geleceği düşünürken insanoğlu yaşadığı günü unutur. Böylece, ne bugünü yaşar ne de geleceği.
Aslında, ölüm yokmuşçasına yaşarken; yaşamamış gibi ölürler.
(Teşekkürler Nesli İLAYDA)
SSK’nın, 77 yaşa 117 basamak cezası
PETKİM eski Genel Müdürü Dr. Faruk Yağız, nüfus cüzdanı ile ilgili bir işlem için, Ankara Kızılay’da SSK hanında bulunan Nüfus Müdürlüğü’ne gidiyor.
Nüfus Müdürlüğü, hanın 5’inci katında ve asansörü aylardır bozuk.
Dr. Yağız, 77 yaşında birisi. Nüfus cüzdanı için şahsen başvuru istenildiği için, çaresiz vaziyette o karanlık, perişan ve duvarları kir içindeki, 117 basamak merdivenleri nefes nefese çıkıyor.
Anlaşılan oradakiler bu konudaki sorulardan bıkmışlar ki, asansörlerin üzerine büyük puntolarla:
"Bu bina SSK Genel Müdürlüğü’nün malı olduğu için asansörlerin çalışmamasından müdürlüğümüzün bir sorumluluğu yoktur" diye bir yazı asmışlar.
Dr. Yağız, dayanamıyor ve SSK Genel Müdürü’ne bir yazı ile durumu bildiriyor ve son cümlesi ilginç:
"Ben şahsen bir daha Nüfus Müdürlüğü’ne gitmeyeceğim. Bu arada nüfus kağıdımdaki bir eksiklikten dolayı bir cezaya uğrarsam, bu cezanın haksızlığını ispat için bu yazıma istinaden SSK Genel Müdürlüğü’ne dava açacağımı da bilgilerinize sunmak istiyorum."
Yazıya henüz yanıt yok. Dün kontrol ettik, asansörler de hálá bozuk!..
Bekáret kemeri
ŞÖVALYELERİN gözü pek olduğu eski zamanlarda, bu şövalyelerden biri Haçlı Seferlerine çıkmaya karar verir. Yola çıkmadan önce kahyayı yanına çağırır:
- Haçlı Seferlerine katılacağım. Karımın bekáret kemerini sana veriyorum. Sana güveniyorum. 10 yıl içinde dönmezsem anahtarı kullanabilirsin.
Şövalye baştan aşağı donanır, tozlu yollara revan olmadan önce dönüp son bir kez şatosuna bakar. Birden kahyanın, bağırarak nefes nefese şatodan dışarı koştuğunu görür:
- Durun! Durun! Majesteleri. Oh, iyi ki size yetişebildim. Yanlış anahtar vermişsiniz.
Hangi kitap
Müşteri: - "İçinde, aşk, dedektif, ölüm, milyonerlik ve yaşlı kadınlardan bahsetmeyen bir kitap satın almak istiyorum. Hangisini önerirsiniz?"
Tezgahtar: - "Karayolları Haritası" kitabını.
Farkına varmasa
İki hanım sokakta karşılaşmışlardı. Biri, içinde sevimli bir bebeğin bulunduğu bir arabayı itmekteydi. Öbür kadın arabanın içine eğilerek, "Aman yavrunuz babasına ne kadar benziyor" diye söylendi.
Bebeğin annesi; "Ah, evet" diye içini çekti. "Allah vere kocam da bunun farkına varmasa!.."
Günün sözü
Fırtınalar, insanın denizi sevmesine engel olamaz.
(Andre Maurois)
MATEMATİĞİN GÜZELLİĞİ
1 x 1 = 1
11 x 11 = 121
111 x 111 = 12321
1111 x 1111 = 1234321
11111 x 11111 = 123454321
111111 x 111111 = 12345654321
1111111 x 1111111 = 1234567654321
11111111 x 11111111 = 123456787654321
111111111 x 111111111 = 12345678987654321
Hürriyet
buena vista
11-11-2007, 11:07
Mesude ERŞAN
Okuyacağınız öykü Yasemin Şenyurt (27) ile Şervan Adar Avşar’ın (26) aşkı. Birbirlerinin ilk ve tek flörtleri, aşkları. Onları farklı kılan Yasemin’in yedi yıldır şizofreni hastası olması. Yasemin geçirdiği ataklar sırasında Şervan’ı tamamen hayatından uzaklaştırsa da birbirlerinden hiç kopamadılar. Yasemin ne zaman "ben döndüm" dediyse yeniden başladılar. İlişkilerinin mutluluktan ibaret olmadığını, sevgili olmanın, hayat arkadaşlığının gerçekten iyi günde de kötü günde de sürdüğünün kanıtı onlar.
Bütün bu mücadeleler sırasında Şervan önce Atılım Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bursla bitirdi, sonra Bilgi Üniversitesi’nde ve ardından İngiltere’de iki siyaset bilimi master’ı yaptı. Yasemin’le ilgilenmeyi hiç ihmal etmedi. İngiltere’deyken bile iki ayda bir Türkiye’ye geldi, onu görmek için. Şimdi Yasemin İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde edebiyat master’i yapmak istiyor. Şervan ise Bilgi Üniversitesi’nde siyaset bilimi doktorası yapıyor.
Alanya’daki ailesine ait otelde geçiriyordu yazlarını. Her şey yolundaydı. Üstelik, yazı onlarla birlikte geçiren, kardeşinin sınıf arkadaşı Şervan’a aşıktı. O güne kadar öyle çok ciddi bir sorun yaşamamıştı. 2000 yılı yazında yavaş yavaş aklı ona oyunlar oynamaya başladı. Bypass ameliyatı geçirdiğini, şeker hastası olduğu için ayağını kesebileceklerini ama herkesin bunu ondan gizlediğini kafasında kurmaya başladı. Zaman zaman da yüksek sesle dile getiriyordu bu kuşkusunu.
Derken, hiçbir neden yokken, erkek arkadaşından ayrıldı. Sonra, bir doktorun otelin faksına gönderdiği başka birine ait diyet listesinin kendisine geldiğini iddia etti ısrarla. Etrafındaki herkes onda bir tuhaflık başladığını görüyordu ama adını koyamıyordu.
KUĞULU PARK’TAKİ GECE HERKES MASKE TAKMIŞTI
Kış geldi, Ankara’ya döndüklerinde daha garip şeyler olmaya başladı. Altı yıl önce otellerinde çalışan Muhammed adlı garsonu görüyordu sürekli televizyon ekranında. Muhammed otelde çalıştığında Yasemin 14 yaşındaydı. Ona hayran olmuş, platonik bir aşka kapılmıştı. Sonra aradan yıllar geçmiş, onu unutmuştu. Ama şimdi, beş yıl sonra televizyona kim çıkarsa çıksın, Muhammed’in maskesini taşıdığına inanıyordu.
Bir gün tek başına Kuğulu Park’a gitti. Bankta bir adam oturuyordu, Muhammed gibi gördü onu. Yanına oturdu, onunla konuştu. Parkta uzun saatler geçirdi, gece yarısı kendini bambaşka bir yerde buldu.
Polisler halinden kuşkulanıp onu karakola götürdü. Otomobilde giderken polislerin yüzünde de maskeler gördü. "Acaba bunların hangisi gerçek Muhammed?" diye düşündü.
O sıralarda evde de ikide bir annesinin yüzünü çekiştiriyordu. Annesi kızının kendisini okşayıp sevdiğini sanıyordu. Oysa yapmaya çalıştığı, annesinin yüzündeki maskeyi çıkarmaktı.
Ailesi için zor günler başladı. Yasemin sanki gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti. Kimseyle konuşmuyor, odasından çıkmıyor, sürekli yazıyordu: "Sait Faik yazmasam çıldıracaktım diyordu, ben çıldırdım yine yazıyorum."
Şervan’ın durumu daha da zordu. Çünkü Yasemin ne telefonlarına çıkıyordu ne de onu görmek istiyordu. Ancak ailesine sorabiliyordu nasıl olduğunu: "Evlerine gittiğimde beni istemiyor, hiç ağzını açmıyordu. Ben yokmuşum gibi davranıyordu. Bakışları bile değişmişti. Neden ben? Ne yaptım? Hep bunları düşünüyordum. Kızmıyordum ama çok üzülüyordum."
ŞERVAN ONUN DÜNYASINA SIZACAK BİR YOL ARIYOR
Yasemin, Ankara Üniversitesi’nde felsefe okuyordu o sıralarda, son sınıf öğrencisiydi. Ama o halde okula gitmesi mümkün değildi. Sonunda ailesi onu alıp bir doktora götürdü, şizofreni tanısı kondu. İlaç ve terapiye iyi yanıt vermeye başladı.
Şervan da ona ulaşmanın tek yolunun yazı olduğunu fark etti. Ona ulaşabilmek için bir hikaye, bir kurgu tasarladı. Sanki Yasemin Alanya’daki oteldeydi, kendisi de Ankara’daydı da onu bekliyordu. Yasemin’e bu kurguya uygun bir aşk mektubu kaleme aldı, onu ne kadar özlediğini, dört gözle beklediğini yazdı. Mektubu, Yasemin’in sürekli yazı yazdığı defterinin içine gizlice koydu. Böylece Yasemin’in dünyasına sızacağını umut ediyordu. Aylar sonra Yasemin etkilenmeye başladı. Yumuşamıştı. Atak nihayet sona erdiğinde, yani altı ay sonra bir gün aniden Şervan’a gitti, "Ben döndüm" dedi. Şervan sakindi: "Tamam, olacak böyle şeyler. Beraber aşacağız."
Gidip Yasemin’i evinden alıyor, Kuğulu Park’ta 1-2 saat oturuyorlardı. Yasemin kendini suçlu hissetmeye başlamıştı bu defa. "Artık bu hastalıkla yaşayacağım. Benle olmazsan anlarım" dedi. Şervan’ın sözlük anlamı savaşçı demekti. Bu savaşı sürdürecekti, ayrılmayı reddetti. Hastalığı anlamaya, baş etmenin yollarını aramaya başladı. "Söylerken bile korkuyorum ama bu sevginin hiç bitmeyeceğini gördüm. Şervan mücadeleci, hayata sıkı sıkı tutunan bir insan" diyor Yasemin.
ŞİZOFRENİM VAR AMA HAYATA KATILABİLİRİM
Tedavi öyle iyi sonuç vermişti ki, Yasemin tekrar okuluna döndü. Hem okuduğu bölüm hem de hastalığı akıl yürütmeyle, düşünce üretmeyle ilgiliydi. Zorlandı. Şizofren oldum demek istemiyor, insanların kendisinden korkmasından korkuyordu. Ama destekleri de vardı: Düzenli tedavi, Şervan’ın telkinleri, annesiyle kardeşinin birlikte ders çalışmaya kadar varan yardımı. Böylece diplomasını aldı. "Okulu bitirdikten sonra kendime güvenim geldi. Şizofrenim var ama hastalığım hayata katılmama engel değil diye düşündüm. Şiir, düz yazı yazmaya başladım. Resim yapmaya, kil çalışmaya, oyunlar yazmaya. Şervan’la birlikte üye olduğumuz Şizofreni Derneği’nde arkadaşlarım oynuyor bu oyunları."
SENDEN AYRILMAK İSTERSEM BENİ DOKTORA GÖTÜR
2003’te Yasemin ikinci büyük atağını geçirdi. ODTÜ’de felsefe yüksek lisansı yapıyordu. Kendini dahi sanmaya başladı birden. Yazdığı ödevlerin dünya çapında yankı uyandırdığını, herkesin onu tanıdığını düşünüyordu. İkinci atağın tipik habercilerinden biri de yine Şervan’a karşı tavrıydı. Ayrıldı Şervan’dan. Yine telefonlarına çıkmayı, onu görmeyi reddetti. "Şervan’ın eve gidip geldiğinin farkındayım ama o kadar kendi kurduğum dünyanın içinde yaşıyorum ki" diye anlatıyor. "Yorgunluktan tükeniyorum. Adım atamayacak hale geliyorum."
Şervan bütün bu zorluklara rağmen hiç profesyonel destek almadı: "Çünkü Yasemin, benim yüzümden doktora gidiyor, diye düşünebilirdi." Oysa onun da sorunları vardı: "Yaşadıklarımızı başkalarına anlatmaktan çekiniyordum. Yasemin’in hastalığı nedeniyle damgalanmasından korkuyordum."
Yasemin gittiği yerden yine geri döndüğünde, ona atak sırasında neler yaptığını, nelere inandığını anlattı Şervan. Yasemin, hastalığıyla ilgili espri yapacak olgunluğa erişmişti: "Artık senden ayrılmak istersem, beni hemen doktora götüreceksin!"
BELGESELDE YER ALDILAR
Türkiye’de yaklaşık 350 bin şizofreni hastası var. En damgalayıcı hastalıklar arasındaki şizofreniyi tanıtmak için Şizofreni Federasyonu bir kampanya başlattı. Sanovel ilaç firmasının sponsorluğundaki kampanyada, Yasemin ve Şervan’ın da aralarında bulunduğu beş hasta ve aileleriyle görüşülerek bir belgesel çekildi. Mehmet Güleryüz’ün küratörlüğünde 84 tabloluk bir resim sergisi hazırlandı.
GİDİYORUM, ORADA BİR YERDE YAŞIYORUM, SONRA DÖNÜYORUM
Ataklar olduğunda büyük bir yalnızlık yaşıyorum. Çünkü olup biteni toparlayıp da anlatamıyorum kimseye. Beynimin içinden öyle çok düşünce, öyle hızla akıp geçiyor ki. Atak geçirdiğim sırada bambaşka bir gerçekle karşı karşıyayım. Kendi içime çekilip yaşıyorum. Aman şizofreni eşittir delilik diye düşünmeyin. Şizofreni böyle bir şey işte, akıl yarılması, akıl bölünmesi. Sonra tekrar ayakta duruyorum. Ben gittim, orada yaşadım ve şimdi buradayım, diyorum.
ŞERVAN ADAR AVŞAR
Aklımdan bir kere bile Yasemin’i bırakmak geçmedi. Tek düşündüğüm, atakların bir an önce geçmesi, Yasemin’in tekrar dönmesi. Asıl sıkıntım, ataklar sırasında birlikte savaşamamamız, benim dışarıda kalmam. Hayatta en güzel şeylerin mücadele verilerek elde edileceğini biliyorum. İnsan sürekli mutlu olmaz ki. Acı çekmeden yaşamak mümkün mü?
YASEMİN ŞENYURT
Şervan 9 senedir hayat arkadaşım. Aramızda sadece aşk yok, dostluk ve sevgi de var. İlişkimizde bir eksiklik hissetmiyorum. Tam tersine, çok fazla şey yaşadığımızı düşünüyorum. Tabii kaybetme korkusu yaşıyorum, hem de çok. Ama biliyorum ki bir gün ilişkimiz bitse bile aramızdaki sevgi tükenmez.
HÜRRIYET
HİTİTLERİN M.Ö 2000 YILINDAKİ DUVAR YAZISI ALINTISIDIR-MIŞ.
Tanrım
Beni yavaşlat.
Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir…
Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele…
Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükunetini ver.
Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği, benliğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.
Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol..
Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı,
Güzel bir kedi ya da köpeği okşamak için durmayı,
Güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi,
Hülyalara dalabilmeyi öğret…
Hergün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat.
Hatırlat ki yarısı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı artırmaktan çok daha önemli seyler olduğunu bileyim….
Heybetli meşe ağacının dallarından yukarı, doğru bakmamı sağla.
Bakıp göreyim ki onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır….
Beni yavaşlat tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et.
Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim….
Ve hepsinden önemlisi….
Tanrım,
Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için SABIR,
İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ve
Beni aşkın körlüğünden ve yalanlarından koruyacak DOSTLAR ver…
buena vista
18-11-2007, 12:13
Suudi Arabistan mahkemesinin toplu tecavüz kurbanı bir kadına, davayı basına taşıması gerekçesiyle hapis cezası verilmesine ve daha önce verilen kırbaç cezasının ise iki katından daha fazla olmak üzere artırılmasına karar verdi.
RİYAD - Arap News gazetesinde yer alan haberde, kadınların, kendi erkek akrabalarının dışındaki erkeklerle toplum içine çıkmasının kanunen yasak olduğu Suudi Arabistan’da, akrabası olmayan bir erkek ile aynı arabada oturduğu gerekçesiyle tecavüz kurbanı kadına daha önce verilen 90 kırbaç cezasının 200 kırbaca çıkarıldığı belirtildi.
Haberde, Suudi Arabistan’ın Katif kenti Genel Mahkemesi’nin tecavüz kurbanı kadına, “davayı kızıştırmak ve basın yoluyla adli makamlara etki etmeye teşebbüs etmesi” nedeniyle ceza artırımına gidildiğini ilettiği kaydedildi. Mahkemenin, ismi açıklanmayan, ancak Suudi Arabistan’daki Şii azınlığa mensup olduğu bilinen kadına toplu tecavüzde bulunan 7 kişiye verilen cezaları da artırdığını duyuran gazete, 10 ay ile 5 yıl arasında değişen cezaların, 2 yıl ile 9 yıl arasında değişen cezalara çıkarıldığını yazdı.
Kadının avukatının da davaya bakmasını yasaklayan mahkemenin, avukatın lisansına el koyduğu ve gelecek yapılacak bir disiplin duruşmasına çağrılmasına karar verdiğini belirten gazete, avukat Abdurrahman El Lahim’in “Onlara müvekkilime hizmet etmek için yasal olan her şeyi yapmanın benim görevim olduğunu açıkladım. Ancak beni dinlemediler” şeklindeki sözlerine yer verdi.
Lahim’in, Katif Genel Mahkemesi’nin 2006 yılında verdiği mahkumiyet kararını, tecavüz suçlularına karşı çok yumuşak ve tecavüz kurbanına karşı adaletsiz olduğu gerekçesiyle yaptığı itirazı değerlendiren temyiz mahkemesi davanın tekrar Katif Genel Mahkemesi’ne iade edilmesine karar vermişti. NTVMSNBC.com
buena vista
02-12-2007, 09:41
Yalçın DOĞAN
Senin tahtan mı eksik?
Argo bile olsa, bu soru yanlış.
Bilimsel anlamda doğru soru, senin çinkon mu eksik?
Aramızdan biri, anlamakta biraz güçlük çektiğinde, hafif alayla sorulan, tahtan mı eksik, sorusuna ek bir soru daha var: Yine argoda, sende jeton geç mi düşüyor?
Evet, bazılarımızda jeton geç düşüyor, anlamakta zorluk çekiyor. Çünkü, aslında "onda çinko eksik". Bu ciddi ve bilimsel bir bulgu.
Genel bir tez var. "Yavaş düşünüyor, yavaş davranıyor, çünkü çok fazla buğdayla besleniyor."
Et ve sebze yerine, daha çok buğdayla beslenme insanda beslenme ve sağlık sorunlarına, zihinsel bozukluklara, gelişme ve büyüme yetersizliklerine yol açıyor. Ama, hangi buğdayla? "2000’li yılların başına kadar Anadolu’da yetişen buğdayla."
Oysa, 2000’li yılların başından bu yana, Anadolu’da yetişen buğday artık farklı. Yıllarca "çinkosu düşük gübreyle yetişen buğdayın yerini, zengin çinkolu gübre" alıyor. Ve çinkolu gübre Türkiye’ye ödül getiriyor.
100 MİLYON DOLARLIK KATKI
1993’ten beri Çukurova Üniversitesi ile Tarım Bakanlığı’nın ortaklaşa yürüttüğü bir proje var. Projeye, bilim programı çerçevesinde NATO da bir milyon dolarlık katkıda bulunuyor. Proje "Türkiye’de, topraklarda ve bitkilerde çinko noksanlığının giderilmesi" başlığını taşıyor. Bu ilgisiz gibi görünen başlık, uygulama sonucunda, Anadolu’da insanların düşünme kapasitesini artırıyor.
Araştırmayı fiilen yürüten ise, o sırada Çukurova Üniversitesi’nde çalışan, şimdi Sabancı Üniversitesi’nde görevli Prof. Dr. İsmail Çakmak. 1993’te toprakta yapılan testler, Anadolu’da yetiştirilen buğdayda çinko eksikliği saptıyor. Bunu gidermek üzere, İsmail Çakmak, "toprağa çinko gübresi" veriyor. Basit gibi görünen bu bulgu iki sonuç doğuruyor.
Önce, buğdayın verimi artıyor. Gübre endüstrisi çinko katkılı gübre kullanıyor, buğday üretimi artıyor. Bu sayede çinkolu gübre üretimi 10 yıl içinde 50 bin tondan 350 bin tonun üzerine çıkıyor. Bunun ülke ekonomisine katkısı yüz milyon dolar. Bir milyon dolarlık araştırma, yüz milyon dolarlık katkı sağlıyor.
İkinci sonuç, tam insani. Türkiye’de günlük kalorinin yüzde 42’si tamamen buğdaydan, yani ekmekten karşılanıyor. Kırsal kesimde, bu oran yüzde 70’e çıkıyor. Anadolu köylüsü ekmekle besleniyor.
BESLENME ZENGİNLİĞİ
Şimdi çinkolu gübreyle üretilen buğday ve ekmek, Anadolu köylüsünde görülen büyüme ve zihinsel yetersizliklerini hızla azaltıyor. Çinko, buğday ve ekmek üzerinden insanda beslenme zenginliği yaratıyor. Vücudun maddi ve manevi direncini yükseltiyor.
Bunda ne var? Bize göre, bir şey yok. Ama Avustralya’ya, evet Avustralya’ya göre var. Avustralya Teknik Bilimler ve Mühendislik Akademisi’nin iki yılda bir verdiği bilimsel bir ödül var. Derek Tribe Ödülü. Gelişmekte olan ülkelerde sonuçları uygulamada yaygın biçimde kullanılan başarılı tarımsal projelere veriliyor.
Çinkolu gübre uygulamasını Amerikan Cornell Üniversitesi fark ediyor. Cornell Üniversitesi ve ABD Tarım Bakanlığı uzmanları, Sabancı Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Tosun Terzioğlu ile birlikte, Prof. İsmail Çakmak’ı bu ödüle aday gösteriyor.
İki hafta önce, Avustralya’nın Canberra kentinde düzenlenen törenle Prof. Çakmak’a ödülü törenle veriliyor. Sessiz sedasız, Türkiye’de kimsenin haberi olmadan.
Bir futbol maçından alınan galibiyet üzerine Türkiye yerinden oynuyor. Cumhurbaşkanı ile Başbakan teknik kadroyu ve futbolcuları kutlamak için birbiriyle yarışıyor. Ama, milyonlarca kişide zihinsel melekeleri artıran bir bilimsel buluş ve Amerikan üniversitelerinin, ta Avustralya’nın dikkatini çekiyor da, bizimkilerin ruhu duymuyor. (Hürriyet)
Prof. Dr. İsmail Çakmak’ı kutluyorum.
Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, 'Armudun iyisini ayılar yer' düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.
Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.
Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:
'Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?
'Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini '
'Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally'nin
mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'
Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, 'O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim' dedi.
O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, 'Sen benim kahramanımsın' duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.
'Nasıl yani?' dedim.
'Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.'
Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu 'ayı' olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir
süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım.
Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni
nasıl etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.
Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum.
'Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir,' dedi ve iki gün sonra, 'Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,' dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.
Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, 'O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,' dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık.
Sally'nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.
Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. 'Evet' yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. 'Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz', dedi. Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum.
Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak,
oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George'a 'Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!' dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek,'Tabii, onlar küçük insanlar!' yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu.
O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.
Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu.
Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta
biriyle dört saat başbaşa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.'
Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir 'keşke' olmayacak.
Sally'e sordum: 'Baban seninle randevulaşır mıydı?'
'Evet', dedi, 'yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa zaman geçirirdi.' Ve ilave etti, 'Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!'. Gülümseyerek, 'Nereden biliyorsun?'
diye sordum.
'Biz Frank'le konuştuk' diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.
Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak
olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.
Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi
daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir.
Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur.
Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.
Doğan Cüceloğlu
1- Ucuz araba kullan ama, alabilecegin en guzel evi al.
2- Adam gibi uc fikra ogren.
3- Sevinclerini sakin erteleme.
4- Esini cok iyi sec. Cunku bu secim mutlulugunun veya bedbahliginin %90'ini olusturur.
5- Hergun 30 Dakika yuruyus yap.
6- Her yemekten once sukret.
7- Bir arkadasina sirrini aciklamadan once iki kere dusun.
8- Maas cekini imzalayan kisileri asla elestirme.
9- Kaybedecek seyleri olmayan insanlardan kork.
10- Gozunun onunde hep guzel seyler bulundur.
11- Cocuklarin, adet kelimesini duyduklarinda seni hatirlayacak sekilde yasa.
12- Dinine ait kitabi tam anlamiyla okumak icin kendine bir yil sure tani.
13- Kendini ve baskalarini affetmesini bil.
14- Ilkyardimi ogren.
15- Biri seni kucakladiginda ilk birakan sen olma.
16- Hergun 6 bardak suyunu icmeyi unutma.
17- Seni seven insanlari koru.
18- Zor da olsa ailenle tatil yapmak icin herseyi dene. Bu tatildeki anlar, hayatinin en degerli anlarindan biri olacak.
19- Kendine yapilmasini istemedigin hicbirseyi baskalarina yapma.
20- Basariya, ic huzura kavustugun, saglikli oldugun ve sevildigin zamani degerlendir.
21- Iyi ve basarili bir evliligin iki seye bagli oldugunu unutma :
A) Dogru insani bulmak
B) Dogru insan olmak.
22- Ebeveynlerini, esini ve cocuklarini elestirmek istedigin zaman dilini isir.
23- Sevimsiz olmayacak sekilde ayri fikirde olmayi ogren.
24- Cesaretli ol, hayatina geri baktiginda yaptiklarin icin degil yapmadiklarin icin uzuleceksin.
25- Cok mukemmel buldugun bir fikri baskasinin engellemesine izin verme.
26- Keyifsizliklerini aciga vurma.
27- Nasil bir duygu oldugunu ogrenmek icin 24 saat kimseyi ve birseyi elestirme.
28- Evliligini guzellestirmek icin hergun birseyler yap.
29- Iyilik dolu bir sozu ve iyiligin etkisini asla kucumseme.
30- Cocuklarin hakkinda baskalarina iyi birseyler soylerken, birak onlar da duysun.
31- Guc, sahip oldugun mallarla ilgili degildir. Unutma !!!
32- Cocuklarini anlamaya calis, yargilamaya degil.
33- Kalem ve not defterini daima yaninda tasi.
34- Zaman ve kelimeleri bosyere harcama, ikiside cok degerli.
35- Insanlarin yaptiklari olumsuz seyleri degil, ileride yapacaklarini dusun.
36- Senden az ya da cok parasi olanlarla, paran hakkinda konusma.
37- Birseyi elde etmek cok caba sarfettiysen, tadini cikarmak icin zaman ayir.
38- Birisinin kahramani ol.
39- Neyi ve kimi destekledigini insanlara soyle.
40- Sadece ask icin evlen.
buena vista
09-12-2007, 10:38
ybayer@hurriyet.com.tr
BİR öğrencinin e-posta adresinden, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e hitaben yazılmış bir not aldık dün.
Şöyle diyor: "Ben Özge (17) ve kardeşim Ezgi (14) iki kız kardeş İstanbul Esenyurt’ta yaşıyoruz. Annemiz 2004 yılında 36 yaşında kansere yakalandı ve altı ay içinde öldü. Annem vefat ettikten kısa bir süre sonra babamız işsiz ve parasız kaldı. Yaklaşık iki yıl önce bizi terketti. Bize ninemiz bakmaya çalışıyor; o da zor şartlar altında... Fatih Sultan Mehmet Lisesi II. sınıfında okuyorum; kardeşim de ilköğretimde... Derslerim çok iyi takdirname aldım. Ancak zor günler geçirdiğimiz için okulllarımızı bırakmak durumunla karşı karşıyayız. Kimseden destek alamıyoruz."
Mektup daha sonra yardım isteği ve Cumhurbaşkanı’nın elini öpme faslı ile bitiyor.
Özge, telefonunu verdiği için daha sonra kendisiyle konuştuk. Sakindi ve akıllı şeyler söylüyordu.
Not ortalaması 4.70 imiş; sayısal bölümdeymiş. Esenyurt İnönü Mahallesi, Çeşme Yolu Caddesi’nde oturuyorlarmış. Babaannesi, biri evli iki amcası ve onların çocuklarla birlikte tam 9 kişilik bir aile; yokluk ve kıtlık içinde bir yaşam söylediğine göre. Konu komşunun desteğiyle bugüne kadar gelmişler.
- AKP’li Esenyurt Belediyesi size yardım yapmıyor mu?
- Bir keresinde 150 YTL lira verdi. Babaanneme de kömür verildi. İki amcamdan biri tekstilde, biri de şoför olarak çalışıyor. Birinin kart borcu var. 500 YTL felancivarında maaş alıyorlarmış. 300 YTL kira ödüyorlar. Onlara yük olduğumuzu biliyoruz. Gazi mahallesinde oturan teyzemlerin de durumu iyi değil. Okuldaki arkadaşlarımızın aileleri de fakir; öğretmenlerimiz de...
TUNCELİLİYİZ
- Siz nerelisiniz?
- Tunceli, Hozat’ta doğduk.
- Çocuk Esirgeme’den 12 yaşındaki bir kız çocuğuna ’gönüllü aile’ olmasından ötürü mü Cumhurbaşkanı’na bu mektubu yazdın?
- Hayır öyle bir talebimiz yok. Sadece durumumuzu, çaresizliğimizi anlatmak istedim. Çünkü ne anne-ne de baba var. Valiliğe yazı yazdım, belediyenin Beyaz Masa’sına gittim. ’Ararız’ dediler ama hiçbir cevap gelmedi. Babam arada bizi görüyor ama hiçbir faydası yok. Cumhurbaşkanımızdan sadece babama bir iş bulunup, birlikte oturmamızın sağlanmasını istiyoruz.
- İlerde ne olmak istiyorsun?
- Ben doktor, kardeşim de veteriner...
- Cep telefonu kullanıyorsun?
- Oto aksesuarında muhasebecilik yapan halam var, arada 10 YTL’lik kontör yüklüyor.
Kızların yaşadığı Esenyurt’un Belediye Başkanı Necmi Kadıoğlu, Emine Erdoğan’ın sevdiği eski bir Büyükşehir bürokratı. Emine Hanım, yerel seçimlerde bir tek Kadıoğlu’nun kampanyasına destek vermişti. Gerekli desteği sağlasaydı; belki de gazetelerde Gül’le ilgili ’gönüllü aile’ haberlerinden esinlenilerek böyle bir yazı yazılmazdı Özge...
Yoksa bu ’görmezliğin’ arkasında ailenin Tunceli kökenli olması mı yatıyor?
buena vista
16-12-2007, 10:06
Şükrü KIZILOT
skizilot@yaklasim.com
Bu kazançlar kutsal mı
YÜRÜRKEN ya da taksi veya dolmuşla önünden geçerken, bazı vergi dairelerinin ön cephesinde, büyük puntolarla yazılı olan "Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır" sözlerini fark ettiniz mi?
Şimdi "Ne var bunda?" diyeceksiniz. Haklısınız, hiçbir şey yok. İlk bakışta doğru bir söz ama bazı ayrıntılara inince, kafalar karışıyor.
İLGİNÇ BİR KUTSALLIK
Vergi Usul Kanunu’na göre; kanunlarla yasaklanmış olan faaliyetlerden elde edilen gelirler de vergiye tabi (VUK.Md.9/2).
Buna göre;
- Silah kaçakçılığı,
- Esrar ve eroin ticareti,
- Bazı özel evlerin(!) işletilmesinden sağlanan gelirler,
vergiye tabi.
Tamam anladık, yakalanırsa vergisi alınacak!..
Peki... Bu kazançlar vergilendirilince, kutsal mı olacak?
RÜŞVET BİLE VAR
Vergiye tabi olan gelirler arasında, ihaleden çekilmek için alınan paralar da yer alıyor.
İnanmayanlar için belirtelim; Gelir Vergisi Kanunu’nun 82/2. maddesine göre;
"İhale, artırma ve eksiltmelere iştirak edilmemesi karşılığında elde edilen hasılat"
arizi kazanç olarak beyan edilip, gelir vergisi ödenecek.
Peki... Vergilendirilince, rüşvet de kutsal mı olacak?
BAK ŞU İŞGÜZARA
Yıllar önce görmüştüm. Bir vergi dairesinin ön cephesinde yazılı olan "Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır" sözündeki, "Kazanç"ın "anç"ını, işgüzarın biri koparmıştı.
Söz de aynen şöyle olmuştu:
"Vergilendirilmiş kaz kutsaldır."
Rüşvetin vergisini ödeyen var mı
GELİR Vergisi Kanunu’na göre, ihaleden çekilme karşılığı elde edilen paraların, "arızi kazanç" olarak beyan edilip, yüzde 35’e varan oranda gelir vergisinin ödenmesi gerekiyor.
Merak edip araştırdık, "İhaleden çekilme karşılığı örneğin 100 bin YTL aldım" demek suretiyle, beyanname veren olmuş mu diye...
Şimdiye kadar, hiç kimse böyle bir beyanda bulunmamış!..
Belli ki, bu yasa maddesini hazırlayanlar, çok iyimserlermiş!..
Bu arada küçük bir not: İhaleden çekildiğini beyan eden kişi, "İhaleye fesat karıştırma suçu" ile yargılanıp 12 yıla kadar hapse girme tehlikesiyle, ihale de "iptal edilme" riski ile karşı karşıya... (Hürriyet)
buena vista
13-01-2008, 10:37
Gülden AYDIN
Sabri Varan, 2002 seçimlerinde AKP’den Gümüşhane milletvekili seçilmişti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yakın çalışma arkadaşıydı. Parlak bir siyasi gelecek kendisini bekliyordu. Ama 2006 yazında her şey değişti. Çünkü o, tıpkı eski AKP Konya Milletvekili Halil Ürün gibi, parti içinde bir skandala imza atmıştı. 18 yıllık evliliğini, bir başka milletvekilinin Meclis’te tanıştığı sekreteri için gözden çıkardı.
Boşandıktan sonra aradan üç hafta geçmeden, sevgilisi Nesrin Özcan’la evlenip balayına Bodrum’a gidince gazetelerin birinci sayfalarına çıktı. Dört çocuğunun annesi, eski eşi Nuriye Durmuşoğlu (44) o dönemde kapısını aşındıran gazetecilere "Şu anda söyleyecek bir sözüm yok. Gerektiği zaman konuşurum" demişti. Sabri Varan, yeni bir özel hayata başlamıştı ama siyasi hayatı da bitmişti. Çünkü 2007 genel seçimleri yaklaşırken, o da diğer skandal yaratan AKP’li milletvekilleri gibi "Emine Hanım kriterlerine" çarptı, yeniden aday gösterilmedi. Milletvekili adayı olamayınca eşine ödediği nafakayı azaltmak için mahkemeye başvurdu. Geçirdiği zor günlerden sonra toparlanan, zayıflayan ve kendine güveni geri gelen eski eş Nuriye Durmuşoğlu ise artık konuşma zamanının geldiğine karar verdi. "Eşim bana iki yıl sabret, konuşma demişti. Bu sözümde durdum. İyilik meleği olmanın bedelini ödedim, hálá da ödüyorum" diyor. Onunla Ankara’daki evinde konuştuk.
Muhafazakar bir ailede mi yetiştiniz?
- Eşim muhafazakár terbiyeyle yetişmiş. Benim ailem ise çok sosyaldi. Ne baskıcı, ne başıboş yetiştirdi bizi. Ailemde herkes gibi benim de başım açıktı. Sağlık meslek lisesinde okuyup hemşire oldum.
Nasıl tanıştınız eşinizle?
- Sabri eczacılığın birinci sınıfında öğrenciyken tanıştık. Gümüşhane Devlet Hastanesi’nde namzet hemşireydim. Bana aşıktı.
Siz de aşık mıydınız kocanıza?
- Aşıktım. Güleryüzlü, sevecen bir adamdı. Bana asla şiddet uygulamadığı gibi surat da asmazdı. En ufak bir sorun yaşasam asla dört çocuk yapmazdım.
Tesettüre girmeye ne zaman karar verdiniz? Eşiniz mi istedi?
- Onunla da bağlantısı var ama asıl kendi kararım. Zaten başım açıkken de namazımı kılar, orucumu tutardım. Her iki hayatı yaşamış biri olarak çok rahat söylüyorum ki baskıyla örtünmedim. Ama onunla tanışmak örtünmeme vesile oldu.
BANA ÇIKIŞTI, SİYASİ KOMPLO DEDİ, İNANDIM
Eşiniz 2002’de Gümüşhane milletvekili seçilince eminim, çok gururlandınız.
- Nasıl hem de! Ankara’ya taşındık, Dikmen Vadisi’nde ev tuttuk. İlk yıl, her hafta sonu Gümüşhane’ye gitti geldi, normal karşıladım. Beni bu normallik yanılttı. Gözü oldu bitti yükseklerdeydi, hırslıydı, tepede oynardı. Bakan olacağını söylüyordu.
Değişim nasıl başladı? Bir şeylerin yolunda gitmediğini hiç mi hissetmediniz?
- TBMM Sağlık Komisyonu’na girdikten sonra beni ve çocukları hakir görmeye başladı. Bizi küçümsemeye, yanında hiçbir yere götürmemeye başladı. Çingene, diye bağırıyordu bana. Yavrularıma da sokak çocukları diyordu.
Hiç şiddet gösterdi mi peki?
- Hayır, hiç el kaldırmadı. Ama sokağa çıkmamamı, çocukların başında durmamı istiyordu. AKP Genel Merkezi’ndeki toplantılara gitmeme bile kızardı. Sonradan anladım ki, partili kadınlardan ilişkisini duymamı istemiyormuş. Koordinatör milletvekili olduğu için Doğu ve Güneydoğu’daki şehirlere gidiyordu. Ona o kadar çok güveniyordum ki...
Ama eşinizin, Muş Milletvekili Seracettin Karayağız’ın Meclis’teki sekreteriyle aşk yaşadığı o dönem Ankara’da biliniyordu.
- Ben hiçbir şey bilmiyordum. Sonra bir gün, apartmanımızda oturan milletvekillerinden birinin hanımı geldi. Gazetede bir haber çıkmış, kocanın hayatında ikinci bir kadın varmış, dedi. Ben de iftira attıklarını söyledim, en ufak bir şüpheye düşmedim. Sabri’ye duyduklarımdan bahsettim. Kim nereden çıkardı, dedi, sinirlendi. Bana öyle çıkıştı ki. Bu bir siyasi komplo, dedi. İnandım.
AKP çevresinden hiç mi size çıtlatan olmadı?
- Milletvekilleri biliyormuş ama eşlerinden gizlemişler. Görüyorlarmış ikisini bir arada. Bazen de Meclis’e bizzat giderken onlara rastlıyorlarmış. Bu evliliği kendi aramızda kurtarırız diye düşünerek, iyi niyetle söylememişler. Hanımlarının ağzını yokluyorlarmış, bana söyleyip söylemediklerini öğrenmek için. Meğer kocamla o kadın, evimizden iki sokak ötede, aynı evde yaşıyorlarmış. En başta Seracettin Karayağız’ın haberi vardı. Sekreteriyle bizimki istedikleri şehirlere birlikte gidiyormuş. Bilgisi olmadan gidebilirler mi?
Nesrin Hanım’la hiç karşılaştınız mı?
- Hiç. Şimdi yanımdan geçse tanımam. Bir de öğrendim ki evlenmişler. O kadar. Hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Ama bilenler, sonradan bildiklerini döktürmeye başladı. İncinmemden korktukları için söylemediklerini şimdi anlatıyorlar.
KIZIM BANA GELDİ DİYE DÖVMÜŞ, YUMRUK ATMIŞ
Çocukların velayeti önce babadaydı. Ne oldu da dava açıp üzerinize aldınız?
- Milletvekili haklarından yararlansınlar diye velayeti üzerine almıştı, itiraz etmemiştim. Bana her ay bin YTL nafaka ödüyordu. İki küçük çocuğum benimleydi, büyük oğlum Gökhan’ı Macaristan’a tıp okumaya yollamıştı. Kızım Merve (16) onların yanında kalıyordu. Kızımın beni görmesini yasakladı. Cep telefonuna el koydu, interneti kapattı, ev telefonunu kullanmasına izin yoktu. Servis şoförüne tembihlemişti.
Ama Merve babasından kaçıp size sığınmış.
- En büyük travmayı o yaşadı. Bir gün kızım yalvarmış, anneme gideyim, diye. İzin vermemiş. Geçen yıl 6 Ekim’de Merve okul servisinden iner inmez belediye otobüsüne binip bana geldi. Evden çıkarken bir not bırakmış: "Her gün dayak korkusuyla yaşamaktan bıktım. Baskı ve şiddetle yaşamak istemiyorum. Annemin evine gidiyorum. Yuva yıkanın yuvası olmaz Nesrin Hanım..." Kadın, notu yırtmış, okulu aramış. Okula gelmediğini öğrenince Sabri’ye haber vermiş. Babası gelip kapıya dayandı. Zinciri taktığımız için kapıyı açamadı ama mandalını kırdı. Merve’nin gelmek istemediğini söyledim, küplere bindi. Gece 11’de kapıya polis geldi, Bahçelievler Karakolu’na çağrıldım. Kızımı kaçırıp alıkoyduğumu, babasına iade etmem gerektiğini söylediler. Velayeti koz olarak kullanmıştı. Mecburen kızımı gönderdim, ağlayarak ayrıldık.
Hukuki yola başvurmadınız mı?
- Merve eve girer girmez, babası onu kafasından tutup bir o duvara, bir bu duvara çarparak dövmüş. Gözlerine yumruk atmış. Merve ertesi gün okula o halde gidip dilekçe vermiş. Savcı kızımı Adli Tıbba gönderdi, bu sayede rapor aldı. Kızımla birlikte davacı olduk. Ayrıca bu dayak vesilesiyle çocuklarımın velayetini almak için dava açtım. 2 Kasım’dan beri çocukların velayeti bende. Büyük oğlum Gökhan 19 yaşında. Diğer çocuklarımın her biri için ayda 750 YTL ödemesi gerekiyor.