PDA

Tam Sürüm Bilgini Göster : Arka BahÇe


Sayfalar : 1 2 [3] 4

Lizzy
03-07-2007, 18:10
(Sabırlar okuyana)...

Tahammülü zor vaziyetler yani.Sıcak ve dertlerden erimiş beyinleri taşıma külfeti ve benzer beyinleri taşıyanlara katlanabilme savaşı.Bu arada düşünme,saptama,analiz,karar,uygulama kabusları.Bir sürü şey yapmak lazım.Ve fırsat kalırsa yaşamak lazım.Hey gidi gidi...

Bu kadar mı karışıktı bir sürü şey hep?Hadi ya...gördüğüm tek şey devasa kördüğümler,çöz baba çözelim.Ne için ve na zamana dek?İnsan bıkkın,insan karışık,insan boş bakıyor.Sanki bir halatın ucundan tutup var gücümüzle çekmekteyiz,ama karşıda koca bir karanlık,göremiyoruz hiçbirşeyi.
Yani şimdi bir psikologa gitsem,anlat bakalım dese,durumu böyle tarif edeceğim.Yapay zamanlar,yapay insanlar,yapay durumlar.Acemice yazılmış bir senaryonun bir sürü acemi oyuncusu...

Güzellikler,değer yargıları,duygular,heyecanlar bir bohça yapılıp emanetçiye verilmiş,ne zaman geri alınacağı belli değil.Geri alınmak isteniyor mu,o da belli değil.

Eski filmlerde renkli panayırlar olur hani.Onlardan birinde sonsuza dek yaşamak hayali musallat oldu kaç gündür.Ne yaşadığım ülkeyi bileyim,ne zamanı,ne adımı.Kaybolayım sadece o alanda.Saçmalık değil mi?Ama ben saçmalamak istiyorum.Belki de hep istedim.

Kafam henüz çalışıyorken tek bir cümleye mıhlanıyorum istemeden de olsa.Ve yüzde yüz doğru olduğunu kabul ediyorum yenilmiş vaziyette artık.

Birgün gelir her millet layığını bulur.

AnnE
03-07-2007, 20:42
Ahali;

Bu Ahali lafını sanırım , en fazla bizim Ali hoca'nın anası; şimdilerdede eşi kullanıyordur : '' Ah Ali Ah ! memleket diye diye kafayı çizeceğine üç-beş üçkağıt yapsaydın ya ; bak bütün okul yöneticileri neler yapıyor !!! ''

Neyse daha konuya girmeden dışına çıktım bile.
Girmediğin yerden çıkılmaz ! Demek ki problem yok henüz. Konu ne ? İGREK.
İgrekle Ali Hocamın ne alakası var. Dolaylı olarak var. Konuya girince anlarız. Girelim bakalım ; nasılsa çıkarız. (Hoca şimdiden O'na laf sokuyom diye alınmaya başlamıştır. O bile hala beni tanımadıysa naapayım.)

Yaşı elliye gelmiş olanlar gençliklerinden , altmışa gelmiş olanlar ise hayatlarından hatırlarlar. O zamanların liselerindeki fizik , geometri ve cebir hocaları, çok iyi Fransızca bilirlerdi. Zira , onların hocalarının bir çoğu Mekteb-i Sultani'den ya da o ekolden gelen hocalardı ve kendi dalları ile beraber hemen hemen hepsi Fransizca da bilirlerdi.

Yine , bugün yaşı altmışın üzerindeki mühendislerle de konuştuğunuzda, onların hocalarının birçoğu Hitlerden kaçmış Yahudi kökenli bilim adamları olmasına rağmen nedense onlarda aynı telaffuzu kullanırlardı, tıpkı o lise hocaları gibi : IGREK.

Bu igrek , bizim bildiğimiz '' y '' harfidir. Ama heryerde bildiğiniz y değil. Grafikteki yatay x 'i kesen dik y ordinatıdır bu igrek. Fonksiyonun adıdır. Hani falan filan demek yerine bazılarımızı kullandığı x,y,z... gibi.

Fransızlar neden böyle tuhaf bir iş yapıyor deyince aslında tuhaf olmadığını onlarında bi bağlaç olarak kullanınca ''i '' diye telaffuz ettiğini , ve bu harfin YUNAN İ 'si anlamında İ Grecque diye izah etmez zorunda hissettikleri bir harftir. Pozitif bilimlerde o adamı hasta eden '' i '' sayısı ( kök eksi bir ) ile karıştırmamak için igrek olarak telaffuz edilegelmiştir.

Bugün bile , bazı yaşlı hem de çok yaşlı mühendis amcalarla konuştuğunuzda onlar igrek diyince nedendir bilinmez onlara saygınız artar.

Ama , zamanımızda , OKS puanları sürekli düşen Fransız liselerinin günden güne dejenereleşen öğrenci ya da mezunlarının bu harfi '' x sensin igrek de sana girsin'' diye bir matematik dersi enstantanesi olarak anlatagelmeleri bu harfin teknik kutsallığını bozamaz.

Bu ''igrek de sana girsin lafı , doğuştan dejenere internet aleminde döne dolaşa şekil değiştirerek Can Yücel'e kadar yapıştırılmıştır. Der ki bu internet efsanesi ; Duygu Asena, Nazım için Kartpostal şairi demişmiş , Can Yücel de dayanamamış '' Kart sensin, postal da sana girsin ''. Yok böyle birşey.

İşin aslı şöyle : Ece Ayhan denen herif , bir yerde '' Nazım Moskova'ya gittikten sonra yazdığı şiirler kartpostal şiirleridir demiş ; Can Baba'da hem bu Ece'ye hemde çirkin homo Küçük İskender'e bir şiirle geçirivermiş :

küçük iskender
kuşumla fazla oynama sen!
seni becerecegime, ayol,
buyuk iskender'i beceririm!
hem sana sunu da soyleyeyim:
nazim için 'gurbette yazdigi siirler
kartpostal siiri' diyen ece'nin kendisi
kart bir postal...


Hani Can Baba, postal sana girsin demiş olsaydı hem onun ağzına çok yakışırdı, o postalda Ece 'ye yakışırdı ama neyse. Ece Ayhan'ı , Ece Erken'le karıştıran ve onu bir kadın zannedenlerin edebiyattan bahsettiği bu memlekette konuyu bir de seçime mi getireyim yani.

Getirmiyeyim.

Ramo
11-07-2007, 10:52
Güneşin olanca gücüyle ısıttığı,zor sıcak birgün.Şehrin tüm sokakları parti bayrak ve dövizleri ile donatılmış.

Bir zamanlar,Altay`ların mor çiçekli eteklerinden geldiğini söyleyen eski bozkurt yeni dünya görüşü ile kendisine akkurt diye takıldığım.Bir arkadaşla laflayarak başbakanın geleceği meydan doğru ilerliyoruz.

Sağdan,soldan minübüslerle,otobüslerle sıcaktan perişan olmuş,tıka basa doldurulmuş araçlardan inen insannlar meydanın gölgelik yerlerini kapma peşinde telaşla koşturuyorlar.

Bazıları beleş karın doyurma peşinde koşan,her durumu eğlenme amaçlı bir güzel değerlendiren romen vatandaşlarımız.Başlarında iri kıyım esmerce olanı;

-Ben dedim,karnımız iyice doyurulmazsa vallah gelmem.
-Öyle yarım bir ton kömürlede olmaz.Seçimden seçime yüzünüzü görüyoruz.Bizde oy çok ona göre..

Bir zamanlar hızlı solcu olup,uzun bir zamandır ticaretle uğraşan,hep muhalefette kalmanın eksilerinden bahsedip.Artık rüzgara karşı işememeyi öğrendim diyen bir dostla karşılaşıyorum.
Gülerek!
-Bak sende öğrenmişsin hocam burlara düştüğüne göre muhalafette kalmanın zararlarını diyor.

Ne yapalım oligarşiyi içten yıkmak lazım.diye takılıyorum.Gülüşüyoruz.

Bu arada Akkurt arkadaşım,bozkurt postunu çıkarmış bir çok dostuyla koyu bir sohbete dalıyor.
Çoğunun söylemi bahçeliye sitem ama.İktidar nimetlerinden baya bir faydalanıp müdür yada yardımcı koltuklarını kaptıklarınıda nerdesin,ne yapıyorsun sorusunun yanıtı olarak veriyorlar.

Alan başbakanın davudi sesiyle gümbür, gümbür çınlıyor.Cümle aralıkları meydanı dolduran kalabalığın alkış sesleri ile uzun.
İzin isteyip ayrılıyorum.Kafam bir haylı karşık.Herkes yarınının peşinde...

Master
22-07-2007, 20:33
Atatürkçü eğitimin neticesi tecelli etmiştir..Tüm eğitmenleri ve eğitim sisteminin bu başarısını kutlarım...

neron
22-07-2007, 22:34
Yaşasın demokrasi!!!!

Pardon?

Biri Cumhuriyet mi dedi? Ruhuna fatiha....

Ramo
22-07-2007, 23:25
Ordunun tavırları,Cumhuriyet mitingleri azgın dalgalar gibiydiler.Çok gürültü çıkardılar ama kökleri çok sağlam atılmış kayalıkları sadece gıdıkladılar.
Tekke,zaviye kanunu freni ile Cumhuriyetle duraklatılan bu yaklaşım cemaat,tarikat ve evlere kadar uzanan yapılanmayla gelecek yüzyıllarımıza yön verecek ekonomik,siyasal,sosyal bir büyüklüğe erişti.Yaşamın her karesinde dikkatli ve sabırlı adımlarla ilerledi.Bu anlayış daha da büyüyerek radikalleşerek,alışmamızın zor olduğu ancak delicesine akan seller örneği içerisine bizleri de alarak nihai hedefine varacaktır.Bu sular daha yatağının başındanır ve alacak daha onca yolu vardır.
Birileri her ne kadar muhturalar yada benzeri faaliyetlerle kapıları kapatmaya çalışsada bir süre dinlendirip daha güçlenmelerinden başka işe yaramayacaktır.
Unutulmamalıdır ki ateşi söndürmek için atılan,yetersiz su,onun daha güçlü yanmasını sağlar.Her ne kadar Cumhuriyet mitingleri sağanak gibi gözüksede yandaşı,genci,kadını erkeği örgütü ev,ev dolaşarak siyasal örgütlenmesini tamamlamış bir anlayışa zarar verdiğini düşünmek büyük yanlış olmuştur.

Ne diyelim Baykal efendi gibi bir muhalefet çok az kişiye nasip olur.Umarım Milletimiz için herşey hayırlı olur saygılarımla

meraklı
02-08-2007, 10:22
Dün akşam çok başıma otururken dışardan gelen bir melodiye takıldım..Melodi mi..Yok tam değil aslında ritm belki, oynakla oynak olmayan arasında insana bedenen hareket verirken biraz da sen kiiimmm ….tarzında durağanlık yaşatan bişi.

Ayak uç tabanlarım hafiften tempo tutmaya meyilli, zihnimde rakkaseler hazır ; İspanyolların kastanyet tıkırtısı, topuk takırtısı ,eteklerinin dairesel devinimleri ,saçlarının kara gece yoğunluğuna eşlik eden kırmızı gülleri , baygın duruşlu meydan okuyucu gösleri ile bizim dansözlerin zillerinin sabırsızlığı, göbek hareketleri hafiften nefes alır pozisyonda yumuşak iniş çıkışları ve de zennelerin o düz yay misali müziğe duyarlı gergin vücutlarına baktım.

Odanın her bir köşesinde yanan mumlarım tavandaki spotlardan daha bi parlak olmaya başladı sanki. Enteresan ,kulaklarımın sızıltı şeklinde duyduğu ,odanın içini doldurmaya başladı bir anda. Hepsi de zihnimin sahnesinde ayrı köşelerde ama ortada bize bakıyorlar …

Ben bana döndü;” istiyorsun değil mi” dedi. İstiyor muydum ?? Evet istiyordum…Bizle fazla muhatap olmayan diğer ben ise, küçümsüyor olduğunu gözlerini ağartarak baktırtmasından sebeb ağzının kenarından döktüğü kelimelerle perçinlemiş oldu.
“Halâ bu yaşta, bu koşullarda dans edebileceğini mi zannediyorsun?”

Niye?? Olmaması mı gerek !! Ne yani sadece dans etmek isteyenler zihni rahat olan, hayatı bozuk para gibi harcayan ya da ehl-i keyif olanlar mı ? Ya da bu işi meslek edinmiş ya da ve ya dasında ille de ruhu genç, yaşı genç olanlar mı ? Bu kendini bilmez kısaca bana kendimi ille de kötü hissettirmek için elinden geleni yapıyor yahu.. Ben bana döndü yine, sıcak bir tebessüm vardı, göz kırptı “hadi” dedi.

Bir anda kendimi odanın ortasında ,zihnimin sahnesindekilerle birlikte eğilip bükülür durumda buldum. Kâh İspanyol Esmeralda’yla topuk vuruyordum, kâh dansözüm Aysel’le göbek atıyordum. Zennem yakın çapımda, üstünde minik cepkeni-işli, belaltında , dar kalçalarını saran yemenisi zilli, gözlerindeki sürmeyle biraz hülyalı bakarak erkeksi kaslarını reddeden bir yumuşaklıkla kayarcasına adeta diğerlerine meydan okuyordu.

Saçlarım terden yapışmış, biyolojik yüreğim isyanda , gönlüm kafesinden kaçmış kuş misali çırpınmakta….Bacaklarım alışık olmadığı bu zıplamalar, bükülmeler ve gerilmeler sayesinde iyice kasıldı. Damarlarım yabancı bir kan basıncına şahitler ancak malûm nikotin ve yağlanmanın getirisi ile daralmış damarlar kan geçişine izin vermiyorlar. Tıkandım, nefes alamıyorum, kasıldım- çatırtılar kütürtüler geliyor her bir eklemimden. Ama diğer ben e inat ayaktayım işte. Ben bana güç verircesine tebessümü yüzünde el çırpıyor.

Sonra….. Sadece göğsümde feci bir yanma ve bacaklarımın titremesi kaldı….Sanki bizimle muhatap olmayan ben haklı mı çıkmıştı ….??? İşin gerçeği pek de umurumda değil..:))):friends:-

meraklı
10-08-2007, 10:28
''yaşarken, yaşamın yaşamazlığı içersinde yaşamamız gerçekliğini yaşamaya çalışırken....''

...

Ne acaip bir cümle. Hele ki başındaki '' devamı olacak tabii '' ile beraberken...
Cümleyi kes, biç anlam değişmiyor.

'' Yaşarken,yaşamaya çalışırken''
''Yaşamın yaşanmazlığını yaşamaya çalışırken''
'' yaşamamız gerçekliğini yaşamaya çalışırken''




Ne zamandır takıldığım ama yazmayı hep ertelediğim bir kelime oyunu….:;dedektif

Muhterem AnnE min münasip gördüğü , yazımdan alıntıladığı” yaşamın yaşanmazlığı” ile benim yazdığım “yaşamın yaşamazlığı”……

Deyeceksiniz ki ne ola ki…farkı fark etmek gerek…-search-.

Yaşam yaşamaz !!! yaşanır ya da yaşanmaz…Kullanırsın ya da kullanmazsın…Düşünün ki o bir kılıftır, giysidir..Bazan abiyye olur bazen spor ,keyfe keder bazen seksapalitesi yüksek bir transparan dır.


Yaşanmazlığı ise kişisel tercihler belirler…O halde yaşamın yaşamazlığı nedir…

Hadi başa dönelim; yaşam yaşamıyor olduğuna göre ve yaşayan insan denen organizma olduğuna göre, yaşamın yaşamazlığını zorlayan da insandır (halt etmeye yaşıyor rolü verip sürekli suçlayacak potansiyel yaratmış olur böölelikle)…Bunu duygularıyla, ummalarıyla, hayalleriyle yapar. Yani zorla yaşamı yaşar hale sokar…Tabiiki konumuzun Yaşar Büyükanıt la ya da Yaşar Nuri Öztürk le bir bağlantısı yoktur…..

Yaşar ne yaşar ne yaşamaz la ise hayli yakiiinnn ilişkisi vardır…Zamanında Yaşar Yaşam a talip olmuş olsa da Yaşam ın Yaşar a hissettikleri ,dolaylı sebeblerden bitmek zorunda kalmıştır…ancak eski dost düşman olmaz vesile edilip sürgit bir birlikteliğe devam edilmiştir.

Ayy neyse…Bugün de böyle…Bilmem yaşamazlığı yaşarmış olduğumu size de yaşattırabildim mi….:;ohohoh


:friends:-

Master
14-08-2007, 19:07
''Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'nin adayı Zonguldak milletvekili, Köksal Toptan seçildi.''

'' TBMM Başkanı Köksal Toptan, cumhurbaşkanı adaylık başvurusunu sunan Abdullah Gül'e başarılar diledi.''

"Durmak yok,yola devam"

AnnE
16-08-2007, 17:55
Ben Ufuk Güldemir'i hiç sevmedim , tıpkı Reha Muhtar'ı hiç sevemediğim gibi.
Evren'in de hatta Özal'ın bile beceremediği kadar apolitizasyonu becerebildikleri için sevmedim. Tıpkı Engin Ardıç'ı sevemediğim , Serdar Turgut'tan hazzetmediğim gibi.

Halkı halktan yana olandan soğutmayı en önde giden halk yalakası aşağılıklardan daha da iyi becerebildikleri için sevemedim.Halka halk olduklarını unutturmayı en cangıl liberallerinden iyi becerebildikleri için. Halka becerilmenin normal bir vak'a olduğuna ikna ettikleri için sevemedim.

Bu adamlar ''sosyal'' yazarlardı. Siyaset ya da ekonomi yazan yazarı zaten bilirsin ; tavrını duruşunu bilirsin.Ama sosyal yazar farklıdır. Kendi kitlesini hatta fanatiğini oluşturur , dedikleri nerden baksan o an için doğru gelir. Ama o ''sosyal'' yazarın sosyal okuyucusu , izleyicisi , o anda oan için doğru olanı söylediğinde '' lan haklı herif'' dersin ve diye diye bir bakarsın ( hatta hiçde bakmamışsın) sosyal yazarın ''asosyal'' ''apolitik'' bir OTu oluvermişsin. Onlar sağlam maaşlarla sağlam ratinglerle 5.000 Dolarlık şarabın fazületlerini sana okuturken sen artık ne gelir dağılımını ne işsizliği ne eğitimsiz Universite mezunlarını ne Türkçe bilmeyen gencleri unutuvermişsin.

Bu adamlar tıpkı Çölaşan gibi , tıpkı Bekir Coşkun gibi tipkı Yılmaz Özdil gibi ''sosyal'' yazarlardı.Çölaşan'ı da pek sevemedim. ama ilk saydıklarımdan farklı. Herzaman doğru ya da önemli olmayan iddialarını kör gözüm parmağına yazarken içinden ''abartma lamn'' diyenleri tehdit ettiği için sevmedim. Kendini durup dururken haksız hale getirmelerini sevemedim.

Bekir Coşkun , son zamanlarda da Yılmaz Özdil, Çölaşan'dan da farklıydı. Unutmamayı yazıyorlardı. Özdil en tokat gibi tarzıyla, Coşkun en samimi duygusallığıyla.

En çok Ertuğrul Özkök'ü sevmedim. Zaten seveni de görmedim. Gerekçe aramama hiç gerek yok bunun için.

Pek sevmediğim Çölaşan'ı işten atan hiç sevmediğim Özkök'ün gazetesini sık kullanılanlardan çıkardım bugün ; Özdili ve Coşkun'u okuyamama pahasına.

Bu yaşa kadar özürlü bir muhalif azınlık muamelesi gördüm.
Daha çok görürüm.

Bana ne.

mi ?

flz
16-08-2007, 23:00
“Hürriyet bundan 5 yıl önce yeni yayın ilkelerini belirledi”…

“Hürriyet şimdi önümüzdeki 10 yıla hazırlanıyor”…Ertuğrul Özkök’ ten alıntılar…pardon…inciler…

Plan birkaç 5 yıllık…
Bu yazı tam beklediğim gibiydi.
Şaşırmadım.
Alıştırmalara başlanmış.



Ama Bekir Coşkun’ dan öyle bir yazı açıkçası beklemiyordum.
Şaşırdım.
İki ucu şeyli değnek, ne yapabilirim? demiş.
Hatta ortasına da köpek etmiş diye de ilave etmiş.
Sanki…durumu biraz kabullenmiş gibi… bana göre.

“Bana göre” demem, O’nu ilgilendirir mi???
Bilemem?
Ama…
O’na göre olan beni ilgilendiriyor.
O ve O’nun gibilerinin ne yapacağı…

İnanmak ve kabul etmek farklı şeyler.



Samimiyetine, duygusallığına inanıyorum…ve beğeniyorum.
Ama... Bekir Çoşkun'u, artık o gazeteden, okumayı kabul etmiyorum.

Neyi kabul ettiğini öğrenmek istiyorum.

Nasıl kürek çektiğini veya çekmediğini değil.

Mustafa Kemal’ in memleketinin çocukları nasıl kürek çekildiğini iyi bilir.

Artık; birileri, kendini kürek mahkumu gibi görmekten vazgeçip, dalgalara karşı dümene geçse…???

Master
17-08-2007, 09:56
Telaş ediyorsan geç kalmışındır dedi.. Rakkamsal dürtülerin koşusunda, tavırlı olmaktansa,İçeriğin anlamına mana getirmek önemlidir....

İyi seçim hayatta her zaman kazandırır... Neyi ve neleri iyi seçmişseniz....

Düşerken.....Seçiminiz düşmüyorsa...Bu iyi bir seçimdir..

Kazandıran Ucuz olanmı ?? Hayır..Kazandıran, Değerinin altında olandır...

Pahalı, zamansal olarak Aynının farklı rakamlarla sunumundadır....

Pazara kimse Pahalı değerler almaya gitmez...

meraklı
13-09-2007, 14:37
Gazete başlıklarının ve köşe yazılarının üzerinden şöylesine geçerken Çetin Altan yazmış…

Eyyy hey gidi günler hey..Nerde bizim o eski bayramlar ve öncesindeki ramazanlar ve dahası bizim çocukluğumuzda , diye bazen başlarız ya..:))

Neyse..Öylesi böylesi, bir anda ben de uzandım eskilere..Konak zamanlarının son ucundan yakalamış olsam da o ahşabın kokusu hafif rutubet ile reçinenin karışımı dolaşan , koca bahçesinde envai çeşit meyve ağacı ve çam çesitleri bulunan evlerin , haneiçi zenginliğini arada da olsa hatırlarım..(Çok sık hatırlarsam ağır gelir hazmedemem diye korkarım ;))

Sahur zamanları yatsı namazıyla başlardı hazırlık; böreklerin peynirlisi, patateslisi, soğanı mide yakmasın diye tuzla öldürülmüş kıyması kavuşturulmuş bol karabiberlisi, yetmeeezzz yanına kuru yemişlerin hoşafı, içmeyene taze dem çayı hazırlanırdı..Aaa bunlar ağır mı geliyor o halde hemen kahvaltılık kısma geçilir; Ezine’nin mis kokulusu halis inek sertin yağlısı ile kıllı deri tulumu peynir ve tuzsuz lor peynirinin yanında koyu kıvamlı vişne recelleri, ayva marmelatları, portakal kabuğu recelleri, elma marmelatları ...offfff ki ne offf. Biraz hurma biraz sele zeytini biraz koca koca etli kara zeytinin çesidi yeşil çizikler , ev kırmaları, halis muhlis tereyağ yanında domates salatalık biberin alâsı….Ailenin toparlanması yetmez bazen biz bıcırıklar uykudan kıvrışmış ama halâ uyumamak için direnen şişmiş gözlerimizle komşu evlerden gelenlere bakar havanın durumuna göre kâh içerde kâh bahçede kurulan masalara muhabbetle geçerdik…Dualarla oturulan sofralardan danseden kahkalar yükselir, zamanın o ince esprileri sofranın ortasında yüzerken biz ufaklıklar da sadece onların kahkalarına eşlik ederdik…Ne anlıyor idiysek….

Ve tabii bu arada bir de takvim olayımız var...Yaprak yaprak koparılan, üzerinde günün olayları Hadis-i Şeriften alıntılar, kız-erkek isimleri, günün yemeğinin tarifi ve iftar mönüsü, hicrisi- milâdisi zamanın tayini ve yaprağın arkasında günün anlam ve önemini anlatan yazılar ile tarihten alıntı savaşlar, kıssadan hisseler bulunurdu...

Neyse nereden nereye, efendim cümle ArkaBahçe Ahalisine hayırlı Ramazanlar dilerken, her şey gönlünüzce olsun temennilerimi sunayım…Mecburiyetten değil de gönülden yaşanasıları daha bir keyifle yaşamak nasip olsun…

Yine yazılmış olduğu üzere “beyaz zenciler “ muamelesi görmemek ve hissetmemek üzere……..:friends:-

AnnE
21-09-2007, 19:52
Yirmibeş sene önceki sahte referandumda ''hade lamn zokarım bööle referanduma'' diyebilmiş biri olarak, bugünlerde anayasa tartışmalarında taraf belirtmekten hicap duyar olmakla beraber , yenisinden kıllanmanın eskisini savunmak manasına gelemeyeceğini en başta belirtmeye gayret göstermek için kurmaya başladığım bu cümleye bir türlü nokta işareti koyamamış olmak bu yazının anlamını ve yazmaya başlamış olmanın gerekçesini yavaş yavaş unutturuyor olması ile beraber, hatırlamak yahut hatırlayamasam da yazıya başka ve yeni bir yön vermek için düşünmeye çalışırken, bir yandan yazarken aynı anda düşünmeye çalışmanın işerken ıslık çalamayanlardaki o ertaftakilere mahcup olma ihtimalini düşündürene benzer bir stres yarattığını itiraf ederek şu ufacık noktayı koyuveriyim bari.

Demek ki uzun zamandır yazamıyor olmak insana en başta noktalama işaretlerini kullanma konusundaki kıvraklığını kaybettiriyor.

Untmadan şunu da belirteyim ki , ki berberden iki saat önce geldim ; saç teli ortalama bir insanda ayda 1 santim uzuyor. ( Şu ortalama insana da bayılırım laf aramızda. )

Yıllardır, memleket insanının karnının doyması, beyninin kullanılabilir alanının büyümesi için demokrasi-insan hakları-şeffaflık savunucusu olmaya kendi çapında çalışmış bir kişinin, kaydi olarak demokrat bir taslaktan , sosyal yaşam tarzlarının etkilenebileceği endişesini duyması ne kadar normal , çok mu bencilce diye düşünüp bir yere varamıyorum.

Varamıyorum , demokrasinin, antidemokrat ve na-muasır bir hayat tarzını dayatmanın basamağı, ne basamağı yürüyen merdiveni olmasını idrak etmek yılların ideallerinden dönmek mi oluyor anlayamadığımdandır.

Güzel günler göreceğiz çocuklar diye diye kendimizi avuttuğumuz gençlik günlerimizde , memlekette demokrat bir anayasa tartışmasının yapılacağı günleri hayal ederken , o günlere benzer tartışma günleri geldiğinde , kaydi olarak gelecek demokrasinin '' ulen gelirse poka saracaz '' diye düşündürüyor olması amma garip bir duyguymuş ha.

Gel gelelim , iş dönüyor dolaşıyor Marx'ın ve dialektiğin şaşmaz doğruluğu kim ne derse desin bir kere daha ispatlanıyor. Ne demiş adam : Kapitalizm doğal kendi kendini yokediş sürecini tamamlamadan bi halt olmaz. onun pratisyeni Vladimir İlyiç'de demiş ki ; emperyalizm , dünya varlıklarının dibine darı ekene kadar semirmeden dünya düzeni zorla ble olsa çok zor değişir.

Bizde kalkmışız , kapitalist olma ihtimali olmayan bir dünya köşesinde, dünyanın sosyal nimetlerinin nasıl yaşatılacağından bahsediyoruz. Ulen üçbeş yılda yüzmilyarlarca dolar faiz ödemiş bir insan yığını, kendi nimetlerini ele güne paylamış bu insan yığını , bu dünyada beklentisi kalmamış bu insan yığını ne anlar demokrasiden . Nesini hakeder demokrasinin.


Bu demokrasi olsa olsa ya İsmail Türüt demokrasisi olur , ya da Nazlı Ilıcak demokrasisi. En fazla Bülent Arınç.

netice olarak , daha fazla saçmalamadan bir tavır belirteyim ki ; Kenan'ın anayasasına hayır demiş olmanın verdiği hakla, bu memlekete bu sıralar gelecek DAHA demokrat bir anayasayı ASLA ve ASLA haketmediğimizi ciddi olarak düşünmekteyim.

Zaten, memleket beni kusmuş , sınırlarının bile dışına atmış hala ne hakla konuşuyorum.


Bilmem ne zaman susmayı becereceğim.

bikmisbroker
21-09-2007, 20:47
Anayasa, babayasa diyerekten dikte ettirdikleri bu yeni yasayi ne tarafimiza yaslayabilecegimizi bilmemekle beraber bu kadar uzun bir yazi yazmak hevesi ile basladigim bu soluksuz sacmalama yazi denemesi ile ramazan gibi bir gunde aspuzu baglarinda ice Wine yapmak amaci ile gece don yemis uzum aramaya cikmis ve onu bile bulamamis bahtsiz recberin eli bos donmesi ornegindeki gibi bir durum ile karsi karsiya oldugum bilincinde tere ciye tere satma cabalarimin insa-allah sonucsuz kalmayacagi umidi ile tirmalamaya devam ettigimi dusunup zugurt tesellisi ile avunup bir tarafdan borsadaki kapanislara bakma cabasinda nefessiz kalacak gibi oldugumu hissedip endeksdeki bu yukselis trendinin daha ne kadar devam edeceginin hesabini yapma cabasi icerisindeyken telefonun calan sesi ile ruyamdan uyanarak bu sacma sapan yaziya noktayi koydum.


Bilmiyorumki seettirebildim mi acaba??

Emin
01-10-2007, 07:31
...bugünlerde anayasa tartışmalarında taraf belirtmekten hicap duyar olmakla beraber , yenisinden kıllanmanın eskisini savunmak manasına gelemeyeceğini....

Yasal Dayanakların birbirileriyle ilişkilerini öğrenmek benim için hiç kolay olmadı.

Duyduklarım arasında:
Resmi Gazeteymiş, Kanunmuş, Anayasaymış, Yönetmelikmiş, Tüzükmüş, Yönergeymiş, İçtüzükmüş, Talimatmış, Kararnameymiş, Nizamnameymiş, Genelgeymiş, İzlekmiş (çeklistmiş), kılavuzmuş, şuymuş, buymuş…

Hepsine birden mevzuat hazretleri deyip geçerdim ondan bundan duyduğum laflarla.

Bunlar yetmiyormuş gibi Özal zamanında da sıkça (KHK) Kanun Hükmünde Kararname konuşulur olmuştu.
-Bu kanun mu?
-Ne evet, ne hayır; ya da hem evet hem hayır.
-Peki, kararname mi?
-Ne evet, ne hayır; ya da hem evet, hem hayır.
-Peki öyleyse ne?
-Gücünü Anayasadan alan Kanun Hükmünde Kararname. Şimdilik kanun yerine geçecek, ileride fırsat bulursak şeklen kanunlaştırırız, kanunlaştırmaya da biliriz, keyfimiz bilir, biz biliriz…

Bir zamanlar, baktım ki tüm bunları karıştırıyorum zoru verdim öğrenmeye, nedir, ne değildir, nasıl süreçlerden geçerler, aralarındaki ilişki nedir gibisinden.

Eh işte, şimdilerde çok şükür bunları biraz çakozluyorum.

Şimdi bunların tanımını yaparak kendimi küçük düşürmek istemem, daha doğrusu cahilliğimin anlaşılmasını istemem, bu bir.

İkincisi.
Uzun isimlere yapılan kısaltmaları da ezberime almak zorlamıştı beni.

Unutsam da, Allahtan, baş harfleriyle yola çıkarak bir şeyler uydurabiliyordum…
Hangi kısaltmaları hangi uzun cümlelerle yerine getirdiğimi de söylemeyeyim şimdi…

Parti Tüzüklerinde adlarının çok uzun olduğuna kanaat getirmişler zahir, kısaca zikredilsin ve bu zikir gibi zikredilme esansında tertemiz, duru, kirlenmemiş ve beyaza ait ne kadar olumlu çağrışımlar varsa o şeyleri çağrıştırsın diye “AKP” yerine “AK Parti” yazılarak sözüm ona hem resmiyet kazandırmışlar hem de hakikaten anlamlı bir şey yapmışlar, sonuç olarak.
(Ki yazımın burasında aklıma Özdemir Asaf’ın Juri adlı şiiri takılıyor; kısa olduğu için parantezin içine yazayım bari:
JÜRİ
Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu,
Birinciliği beyaza verdiler..)

Başımızdaki iktidar partisinin yaptırdığı; kimilerinin taslak, kimilerinin tasarı dediği sipsivil anayasaya, ne hikmetse artık, benim de “AHA” diyesim geliyor: Anayasa Hükmünde Anayasa.

zamazingo
01-10-2007, 19:54
Bahçenin dışında çitlerin tam arkasında ne zamandır izliyorum sizi, ağaçlarınızdan mevye koparsam mı koparmasam mı diye tereddüt içersindeyim nicedir. zira mahalle mahalle dolaşıp ağaçların yemişlerine dalan çıplak ayaklı sümüklü yumurcak benimmm! yetişdirdiğiniz lalelere, sümbüllere basacak, ağaçların dallarını kıracak vehayut mevyeleri taşla indirecek değilim. bana bir sandalye verirseniz zaman zaman ben de teşekkürlerimi iletilerinizin altına koyar, AnnE'nin öğütlerini dinler, bahçede yaşama adabını öğrenirim.

ey bahçe ahalisi Merhaba !

bu çiçeği yan bahçeden kopardım :D

http://img114.imageshack.us/img114/2090/adszje3.jpg

AnnE
02-10-2007, 07:42
Her ne kadar Zamazingo'nun arkaya sakladığı sağ elinde , peşine düşmüş komşu bahçe bekçisinin kafasına yerleştirmek üzere iri bir taşı tuttuğu suratından belli olsa da, biz o şeytani bakıştan korkmamaya gayret göstererek , bu bahçede isteyenin istediği meyvayı yemesinin, istediği çiçeği koklamasının ve hatta isterse sevdiği birilerini hoşnut etmek için istediği kadar koparmasının hiçbir zaman sorun teşkil etmeyeceğini ve de oturmak için birilerinden sandalye, felan beklerse sittin sene bekleyeceğini, zira burada dileyenin dilediği yerde dilediği kadar oturabileceği ;bir başköşesi, yan tarafı, sonradan gelmesi olmayan bir tuhaf mekan olduğunu hatırlatmaya gerek olmadan ve öğretmek ise hiç haddimiz olmadan ne gelene ağam ne gidene paşam demeyi aklımızdan geçirmeden, bazen miskin bazen hiperenerjik geçip giden anlarımız içinde hoşgeldin dememeyi de eşşeklik addederiz.

Ramo
07-10-2007, 13:45
Bir telefon.

Hocam nerelerdesin yazılarını özler olduk, uzunca bir süredir ortalarda yoksun.Artık yazmıyor musun?

Neyi yazayım? Dedim.

Yakılıp yok edilen, çicek, çam kokusunun çalındığı dağlarımızı mı?

Kurutulup yok edilen gölleri derelerimizi,elden giden meralarımızı mı?

Koca ,koca okulları bitirmiş elinde diploması işsiz gençlerimizi mi?

Her gün çoğalarak artan kapkaç yada hırsızlık olaylarını mı?

Dünya`nın en borçlu ülkeleri arasında olduğumuzu,torunlarımıza bol yiğit kamçısı bıraktığımızı mı?

Musluklarımızda su sesini özleyecek, kuraklık derecesinde sıkıntımızı mı?

Göçmen kuşların yaşanılmaz topraklar diyerek,kara listesine aldığı, bitki ve kuş türünün gittikçe fakirleştiği toprakları mı?

Yada bir sürü gereksiz kuru,ezberi bilgiyle beyinlerinin kıvrımlarına kadar kirlettiğimiz oynama özürlü yavrucaklarımızı mı?

Sokaklarındaki dükkan isimleri dahil ırzına geçilen güzel Türkçemizi mi?

Çalışmadan yorulmadan, kazanmanın peşinde koşan onca sürüyü mü?

Sen yinede bir şeyler karala hocam dedi.

Bilirim yazacak çok şey olunca yazmak daha da zorlaşır.

Bahçemizi kurutmadan,yeşillik ve çiçeklerine zarar vermeden,klavyesi ile bu mekana su taşıyanlara ithaf olunur.Zor zamanlarda yazdıkları için?

AnnE
07-10-2007, 21:30
Şehit kavramı kaça ayrılır bilmem ama biz şimdilik ikiye ayıralım.Birincisi din için şehit olanlardır ki onlar şu an için konu dışıdır. Bizim bildigimiz, yaşadığımız şehit kavramı vatan için ölenlerin şehitliğidir.

Vatan için ölmek hiç de haybeden bir mesele değildir. O kavramın arkasında, katıksız bir onurla anılmak vardır , ana babanın evladını helal ettiği bir gurur vardır, toplumsal olarak , bir amac için verilmesi gereken DOĞAL kayıptır şehit.

Piyade savaşlarının kavramıdır aslında. Piyade savaşında en önde giden, hem kendisi, hem onu gönderen komuta, hem sehit olacak çocugun anası bilir. Nettir. Kacınılmazdır. umuda ihtiyaç duymaz. En önde gidilir ve en önce ölünür. Gerekcesi nettir, sonucu nettir. Sakarya'da şehit düşersin ; amaç bellidir, daha ileri gidemesin düşman. Afyon'da şehit düşersin, amaç bellidir , bir an önce defolup gitsin düşman. Çanakkale'ye giden koşarak gider , gider gitmez ölür.Sen şehit düşeceksin ki , arkadan gelen muzaffer olsun. NET olarak bilirsin bunu. Zafere inanmışsındır, komuta da emindir zaferden, anan da seni gönderirken unutmayı bilmiştir seni. O şehit giderken ağıt yakılmaz , el ayak titremez. Gidecektir ve ölecektir. Zaten o ölmezse vatan ölecektir. Ya zafer vardır onun gidişinde ya bitiş.Arası yoktur.

Ama Yemen'e gidenin arkasından ağlanır , ''giden gelmiyor acep nedendir '' diye ağıt yakılır , giderken gidenin de kalanında eli titrer. Sarıkamış'ta savaşamadan donarak ölen çocuğun anası gururla gezemez , ezikliği atamaz üzerinden. O da bilir , bilmese de hisseder bu ölüm vatan için değil. Şehidin anası bilir ki vatan Yemen değil , Kafkas'ın ardı hiç değil. Titrer yüreği evladını gönderirken.

Vatan için ölürken , vatana güvenirsin , vatan ölmen gerektiği için yaşayacaktır. Vatan için ölürken komutaya güvenirsin , yanıbaşındadır, aynı biti paylaşırsın. Vatan için ölürken anana güvenirsin acınarak değil, dikbaşıyla dolanacaktır senin ölümünle kazanılmış zaferin ardından. Vatan için ölürken zafere güvenirsin.

Peki vatan toprağında yirmiküsur yıldır ölüp duruyorsan;
Vatan toprağında BİLE zafer kazanamıyorsan;
Vatan toprağında ölürken neden öldüğünden emin değilsen;
Vatan toprağında ölürken ölümünle para kazanıyorsa birileri;
Vatan toprağında ölmeye gitmemen için anan muskalardan medet umuyorsa ;
Vatan toprağında yirmi yıldır ölüp duruyorsan ;
Vatan toprağında yirmi yıldır ölüp duranların çocukları askere gitme yaşına geldi ise ;
.............

Vatan toprağınca cocuklarım ölmesin diye , bundan on yıl sonra askere gidecek cocuğuma bile buralarda çalışsın da ŞEHİT OLMA İHTİMALİNDE YIRTSIN diye hesap yapmaya başlıyorsa vatan dışında ekmek arayan AnnEler babalar.

Kimse kusura bakmasın ....... böyle şehitlik mertebesine.

chem73
08-10-2007, 11:59
ooooofff offff
457

Ramo
08-10-2007, 12:48
Bir TV kanalı 13 erimizin şehit olduğunu,alt satırdan geçtiğinde.Hemen TV leri zıplamaya başladım.Hepsinde magazin yada sözde eğlence devam...
Ancak birkaç TV kanalı oda uydudan izleyebildiğim yayını keserek,olaya odaklandı.

Gidenler bu memleketin çocukları,bizim için ordalar,bizler evlerimizde daha rahat ve huzur içinde yaşayalım diyerek beyaz kefen giydiler.Bu kadar umarsız,duyarsız bir toplum nasıl olur,anlamak korkunç zor.

TBMM artık gereğini yapmalı.Ulusumuz üzerine oynanan, evlatlarını birbirine düşman eden,boyutu hergün katlanarak büyüyen, bu oluşuma savaş açmalı.
Bu savaşın sorumluluğunu sadece mehmetciğin üzerine atıp,ordu yalnız bırakılmamalı.Askerin elini güçlendirecek,sınır ötesi dahil tüm terör yasaları acilen çıkarılmalı.Teknoloji dahil,her tür olanak acil mehmet in hizmetine sunulmalı.

Bunlar yapılmadığında hepimiz vicdanlarında sorumludur.Hepimiz suçludur.Bu bölgede terör sineğini besleyen ne varsa tesbit edilmelidir.Hepimizi sokmadan,derhal adım atılmalıdır.

zamazingo
08-10-2007, 15:23
http://s.azbuz.com/uploads/p/35/0/377/350377/1971864_s.jpg


AnnE'nin yazısını okurken şu afacanın beyin hücreleri kımıl kımıl edivermeye başladı, gerçi askerliğini de yapmıştı ama... Filistin, Yemen bir de Galiçya vardı taaa polonyaların orada değ mi?

Sarıkamışta donarak ölenler, enver'in Sarıkamış'tan kaçanları sorgusuz-sualsiz tez oracıkta asması, "donmasın soğuktan yavrum" diye annelerin , oğullarının kamuflaşını toz şekerle doldurması...... hemen flaşbellek ve siyah beyaz görüntülerle mübadele ; daha huzurlu bir toplum oluvermek için kan gruplarını ayırma işlemi..... gemiyle taşınan yığınlar, gemi batmasın diye denize atılan hayvanlar, hatta hastalar, gerekirse yaşlılar... boşalan güzide ege'ye savaştan, yoksulluktan kaçarak gelen yoksul anadolu halkı, yollarda salgın hastalıklar, açlık, sefalet, savaş kaçakları, dağa çıkanlar..Zorunlu göçler, müdadeleler, istiklal mahkemeleri, kan revan ortalık, Aman yarabbim!!

Kuruldu Cumhuriyet nihayet; devrimler, istemezuk diyenler, yan cebime koy evde yerim diyenler, ben fesimi isterim diyenler, bir taraftan batıya benzeme çabamız onun gibi çağdaş olabilmek arzumuz, aynı zamanda da ondan nefret etme güdümüz; huzurumuzu bozanın müsebbibi görme niyetimiz....doğuda gerici iran, batıda ezeli düşman yunan, aşağıda hain arablar, kuzeyde sıcak denizsever ruslar, bi taraftan komünisteler; dinimize, ırzımıza göz dikmiş... türk'ün türkten başka dostu yok ! türüt mü var dı len yoksa..... Neyseki amerika var,vespuçi yok !! içimizde onca hain var !! üniter devlet sıkıntıda, altından gacur gucur sesler geliyor, diyoruz ki yağlasak ses gider mi? ses gitse refaha gelir mi?? refah da gelir fazilette paşam diyor ordan kalın bir ses. AnnEeeee kurtar beni gurbanın olam!!! ... kürt isyanları derken darbeler, postallar, cuntalar ...... beslemeyip astığımız 17 yaşındaki erdallar, tanklar- toplar tüfekler, kan revan, vatanında fişlenen yüzbinler!!

Film renkleni verdi gözümde artık.....afilli, cafcaflı, kırmızı kurdelalı sıkıfıkı anayasa kardeşi serbest piyasa, 80'ler...... Our boys did it'ler, krizler, terör, ortadoğu, "Ah Abd vah Abd"...Susurluluk; diğer adı karanlığın dibine-dibine gömüldüğümüzün sürrealist resmi olan proje .... kirli ilişkiler, joblar, kravatlar, Şapkalar, smokinler, postallar, ağarlar, hay yarabbim!! Faili malumlar, PKK, DTP,AB, ABD, AKP, laik cumhuriyet mi - demokratik cumhuriyet mi derken aslolan muz cumhuriyeti gerçeği, Mustafa Sarıgül, Enflasyon hedeflemesi, yüksek faiz düşük kur, sıkı maliye politası, kemal abi, yumurtanın sıvısı, gitti lorenz eğrisi.................Al ananı git burdan derken film koptu......

Sonrası iyilik güzellik demiş, c.süreyya

Ben bişey diyecektim sonunda ama unuttum gitti. Neyse topum bahçeye düşmüş onu almaya geldim :D

AnnE
08-10-2007, 20:47
Bugün bir telefon konuşması yaptım. Onu aktarmak için bahçeye geldim. Ve bu yukardaki afacan oğlanın ( hemi de askerliğini de yapmış ) yazısını gördüm. Okudum. Bir daha okudum. Tadından yiyemedim. Kopi peyst yaptım , hani kaza olur bela olur , kaybolur felan diye bir vörd dosyasına attım. Ülen dedim, bu şirket malı makina , yarın işten atılırsam içindeki dosyalarda kaybolur ; flaş memoriye aldım , attım cebe. Bu arada , ahaliden bir talebim var , lütfen o topu saklayın da alıp kaçamasın bu velet.

Neyse ahali ; aktarmak istediğim telefon konuşmasına gelelim.

NANKÖRSÜNÜZ AHALİ ;

Bahçenin inşa edildiği tarihlerde , hatta, başka bahçelerde kirada olduğumuz yıllarda, hepinizin hayalini süsleyen , birşey yemeğe kıyamadığınız muhteşem sofraları hazırlayan, adını duymadığınız şarapları , fiyatını hayal edemeyeceğiniz konyakları, işitemediğiniz müzikleri ve inanılmaz zerafeti, nezahatı ile bir an daha görebilmek için bahçeden çıkmak istemediğiniz günlerin İrina Hanım'ını nasıl da unutuverdiniz.

Ben unutmadım ve aradım. Nerelerdesin kızım diye. Anlattı.

Bahçede, inanılmaz alakaya mahzar olduğu günlerde, sürekli artarak aldığı maaşları biriktirmiş , ambarı temizlesin dediğimiz zaman satmasına izin verdiğimiz hurdaların parası ile , hegün çıkan onlarca boş siseden kazandıklarını üstüste koymuş. Ahalinin onu unutmaya başladığı günlerde o bahçede konuşulanları takip etmeye devam etmiş. Bire alıp dörde dohol mü satmamış , 3e alıp 7 ye işc mi , 5e alıp 9a Adanalar mı çevirmemiş. Dolar aldığı maaşları anında TL ye çevirip eşşek yükü faiz mi almamış ,nerede bulduysa ucuz emlak kapatmış.Üstelik evleri arazileri dolar borçlanarak almış, TL faizi ile emlak borçlarını öderken , ana para da borsada katlanı katlanı vermiş.

Telefonla konuşurken , yandan da msn i açtık , birbirimizi görelim vebkemden diye. Baktım , dünya güzeli , belki de ondan güzel bir kız omuzlarına masaj yapıyor. Bu kim İrinaanım dedim. Ha O mu AnnE dedi. O Ayşe. Türkiye'de OKS de derece yapmış çok pahalı bir Amerikan kolejini bitirmiş. Sonra Bogaziçinde uluslararası ilişkiler bitirmiş, üstüne LSE de iki mastır bitirip , onu okutmak için bütün birikimini ve emekli ikramiyesini harcayan babasına destek olmak için Türkiye'ye dönmüş.

Bir bankada yatırım danışmanlarımla toplantım vardı. Bankaya girerken Ayşe dikkatimi çekti. Muhteşem güzelliği ve asaleti ile huzursuzca bir köşede oturuyordu. Toplantım bitip iki saat kadar sonra çıktığımda baktım hala orada oturuyor.Yanına yanaşıp sordum. Dikkatimi çekti, ne bekliyorsunuz diye. Ayşe dedi ki , işe başvurmuştum, mülakat için çağırdılar.Sıramın gelmesini bekliyorum.

Ne işi bu dedim. Bir şubede memurluk dedi. Sabah 08.30 - 18.00 , ama akşamları genellikle 21.00-22.00 de falan işler ancak bitiyor. Yemeği yanında getiriyorsun ya da verdikleri tikıtla yakın bir büfede karnını doyuruyorsun. Neyse ki o şubeye yakın halk otobüsü geçiyor , yol masrafı az. 800 YTL de maaş verecekler dedi.

Sivisini istedim. Gözlerime inanamadım.
Sordum dedi İrina , mutfakla aran nasıldır. Ayşe'nin annesi İstanbullu imiş , her türlü Türk yemegini ondan öğrenmiş. Üstelik , Yurt dışında mastır yaparken , aynı zamanda uluslararası mutfak seminerlerine katılmış. İstanbul da üniversitede iken de Birleşmiş Milletler fonları ile çalışan gönüllü kuruluşlarda ilk yardım , sosyoterapi falan kursları da almış.

Gel , dedim dedi İrina. Sana 1500 Lira maaş ,bana çalış.Yazılarımı yazarsın ,yemeklerimi yaparsın , yatagımı toplarsın ve sırtımı kaşırsın.

İşte Ayşe bu Ayşe.

Oooo dedim , kendi İrina'nı bulmuşsun. Haklısın AnnE , ama o benim gibi degil , benden aldığı parayla bırak tasarruf yapmayı, benim eskileri giyerek idare ediyor , maaşı da babasının kredi kartı borclarının faiz taksitleri ile askerdeki abisine harçlık olarak gidiyor. Ben kazanmaya ve yaşamaya devam ediyorum , o tükenen gelecek umutları ile yaşamaya çalışıyor. Ama sen Ayşe'yi merak etme AnnE dedi , merak etme hali bundan kötü olmaz, ben ona bakarım Sana söz.

İçim rahatladı. (mı)

Telefonu kapattım. 57 dakikadır konuşmuşuz. Ve ben aramışım. Uluslararası tarifeden yine bana girmiş. Hemde kimbilir kaç para !!!

Aslında size hiç yabancı gelmedi bu hikaye di mi ?

di mi ?

Ramo
08-10-2007, 22:34
http://rmaden.somee.com/irina.gif

nedo
10-10-2007, 21:52
ooooofff offff
http://i14.photobucket.com/albums/a339/dentodent/ofooffff.png


kömür gibi yanıyorum off off :;kahkaha

Bırakalım bu işleri sn.chem. Hangi ülkede yaşadığımızı unutmayalım. başbakan haberi falan girmiş araya oda bişi :)

AnnE
11-10-2007, 08:25
Muhterem Bahçe Selahiyettarları ;

10 Ekim 2007 tarihinde Türkiye saati ile 20.05 ile 22.45 arasında ATV televizyonunda yayınlanan Avrupa Yakası adlı dizi içerisinde , Slav ırkından, doktor-masöz-fizyoterapist gibi mesleki sıfatlarla anılan uzun boylu, uzun saçlı, kalın belli , 41 numara ayaklı bir kadına İrina diye hitapedildiğini duymaktan hicab duymuş vaziyetteyim.

Çok izleyeni olduğu malumumuz olan bu dizi filmde , memleketimizde bulunuş sebebi mahreç itibarı ile Arkabahçe'ye dayanan, İrina Hanımımızın adının, gerek fiziksel görünüşü gerek cümle zerafetini ayaklar altına seren bu karikatürüze hal ile taklit edilmesini şiddetle protesto etmekteyim.

İlgili televizyon kanalına, yapımcı şirkete karşı , gerekli kanuni girişimlerin yapılmasını, ve aynı saatte, tekzip ve protesto metnimizin yayınlanmasını sağlamak üzre harekete geçilmesini rica ederim.

MÜHİM NOT : İrina Hanım'ın bugün itibarı ile memleketimizde gelmiş olduğu enteresan pozisyonun, O'nun arkabahçe ile alakalı hatıratımızı lekelemesi asla mevzu-u bahis olamayacağı gibi, kendisinin bugünlerdeki yaşayışı ile ilgili tafsilatlı malumatlar yakın zaman içinde sizlere arzolunacaktır.

459

dentist
15-10-2007, 11:40
Herkesin bildiği üzere forumumuzun bu bölümüne mümkün olduğunca alıntı yazılar koymadan , malum kişinin tabiri ile kısada olsa beyin kıvrımlarını zorlayan ve şahsen yazılmış yazılar konulması istendi hep.

Lakin aşağıdaki yazı alıntı olsa bile okuduktan sonra olsa olsa buraya yakışır diye düşündüm.



Türk Subayı

Hakan Evrensel emekli bir subaydır. Güneydoğu Anadolu'da terörle mücadele etmiştir. Evrensel daha sonra istifa ederek, Güneydoğu Öyküleri-1,2,3 adlı üç kitap yayınlamıştır. Bu kitapta subay, doktor, hakim, savcı, er Güneydoğu Anadolu'da emperyalizmin işbirlikçisi PKK'ya karşı mücadele edenlerin mücadele anıları anlatılır.

Üç kitapta defalarca basılmıştır. Şimdi üç cilt bir arada "Güneydoğu Öyküleri" adı ile yayınlandı. Oğullarının yiğitliğini anlamak isteyen bir milletin okuması gereken bir kitaptır Evrensel'in kitabı. Bütün kitapçılarda bulmak mümkün.

Bugün size bu kitaptan bir hakimin anılarını aktarmak istiyorum. Güneydoğu'nun küçük bir ilçesinde görev yapan hakim ilçe dışındaki lojmanından görünen karakolun bir gecesini şöyle anlatır:

"Lojmanımızın balkonundan o karakol görünürdü. Yaklaşık bir aydır her istihbarat kaynağından karakolun basılacağı haberi geliyordu. Üstelik baskının şimdiye kadar yapılanlardan çok daha büyük olacağı söyleniyordu. Yakın birliklerden timler getirildi, karakolun etrafına mayınlar döşendi, ağır silahlarla takviyeler yapıldı ve baskın beklenmeye başlandı."

"En son gelen istihbaratta baskının saati ve baskına katılacak terörist sayısı bile veriliyordu. 22.10, beş yüz terörist. Karakol o gün basılmadı."

"Bir gün sonra, bildirilen saatte cehennem başladı. Balkonumuzdan izlediğim dehşet dolu manzarada, daire haline gelmiş teröristlerin, dairenin ortasına, gecenin karanlığında ateşleri parıldayan silahları ateşlediklerini görüyordum. Karakolun, havan ve roket mermilerinin patladığı yerde olduğunu biliyorduk. Tam anlamıyla çember içine almışlardı. Lojmandan ayrılıp doğruca jandarmanın binasına gittik. Karakolun merkezi, telsizle, sürekli timlerden durumlarını bildirmelerini istiyor; dış emniyette bulunan timler de bu çağrılara cevap veriyor, havan ve uçaksavar ateşi istedikleri yerleri de tarif ediyorlardı."

"Bir süre sonra telsiz konuşmaları, timlerden birinin üzerine yoğunlaştı. Timden bir türlü cevap alınamıyordu. Üst üste, defalarca çağrı yapılıyor ancak bir türlü timle irtibata geçilemiyordu. Konuşmaları takip eden askerler timden ümitlerini kesmişlerdi. Ama bir yandan da çağrılar devam ediyordu. Bir saat kadar sonra, telsizden bitkin bir ses duyuldu: "Yaralılarım var, yaralılarımı alın." Tüylerimiz diken diken olmuştu. Hemen cevap verildi. "Tamam Suat 3, sakin olun, az sonra birlik çıkacak." İlk yaralı haberi, bu saatlerdir aranan timden gelmişti. Tim komutanı konuşurken arkadan silah sesleri duyuluyordu. Herkes bu sözler üzerine yorum yapıyordu. Telsizin başındaki tim komutanlarından biri, bu timde şehit olduğundan emindi. Merkezden tekrar çağrı yapıldı. "Suat 3 , irtibatı kesme. Sakin olun!"
Cevapta bir değişiklik olmadı : "Yaralılarım var. Kan kaybediyorlar.
Yaralılarımı alın!"

"Ve tam bir buçuk saat, beşer dakika arayla Suat 3 kodlu timle muhabere aynen bu sözlerle sürdü : "Yaralılarımı alın" , "Sakin olun, geliyoruz." Hepimiz o time kimsenin yardıma gidemeyeceğini çok iyi biliyorduk. Karakola düşen mermi sayısında azalma olmuyor, aksine, takviye alan teröristler baskının şiddetini gittikçe artırıyorlardı.
Kimsenin, değil karakolun dışına çıkmak, mevzi değiştirebilecek fırsatı dahi olmadığı apaçıktı."

"Bir süre sonra, Suat 3''ün telsizinden hırs dolu kelimelerini işittik: "Hemen gelip yaralılarımı almazsanız, karakola dönüp bölüğü tarayacağım." Hepimiz şok olmuştuk. Hemen tabur komutanı devreye girdi. Hemen hemen aynı sözcüklerle tim komutanına sakin olma çağrısı yaptı. Ama işe yaramıyordu. Tim komutanı "Yaralılarımı alın!" dışında başka bir şey demiyordu. Tabur komutanının da telsizi bırakmasıyla, bir saat kadar daha tim komutanından ses çıkmadı. Birer dakika arayla yapılan yoğun çağrılara cevap vermedi. Hepimiz tim komutanının da şehit olduğunu düşünüyorduk. İçim burkuluyor, başım dönüyor, tanık olduğum bu anlardan nefret ediyordum. Telsizin başına tim komutanının okuldan devre arkadaşı geldi. Son bir ümitle eline mikrofonu alıp, cevap beklemeden, telsizin kodlarını da kullanmadan, konuşmaya başladı : "Devrem ben Hüseyin. Geçmiş olsun devrem. Biraz daha dayan olur mu? Bak destek timleri yola çıktı. Sana doğru geliyorlar. Devrem aman pes etme olur mu?"

"Telsizin mandalını bırakıp beklemeye başladı. Hepimiz Motorola marka, duvara monteli telsiz cihazının hoparlör kısmına gözlerimizi dikmiş bekliyorduk. Ve konuştu : "Devrem, bölük komutanı nerde?" Hepimiz derin bir "Oh!" çektik. Telsizden, "İzinde devrem" yanıtı verildi. Suat 3 , artık tükenen bir sesle konuşmayı sürdürdü : "Ne olur
yaralılarımı alın. Bende yaralıyım."

"O ana kadar kendisinin de yaralı olduğunu söylememişti. Hepimiz donup kalmıştık. Telsizin başındaki devre arkadaşı da bu sözü üzerine mikrofonu fırlattı ve odadan çıktı. Ben kapının hemen eşiğinde ayakta duruyor, duyduklarım ve gördüklerimle bir tarihe tanıklık ettiğimi düşünüyordum. "Ben de yaralıyım" dan sonra yine ses kesildi. Sabaha
kadar hiç konuşmadı Yüzlerce kez yapılan çağrılara cevap vermedi. Artık onun şehit olduğuna ben de inanmıştım."

"Gün ağarırken hepimiz yorgun düşmüş, telsizden yapılan "Suat 3, Konuşan Suat, Cevap ver!" çağrısından bıkmış halde bir köşede yığılmışken, birden telsizin mandalına basıldığını fark ettik. Telsizden silah sesleri geliyordu. Ve on on beş saniye sonra hayatım boyunca unutamayacağım bir İstiklal Marşı dinlemeye başladım. Mandala sürekli basıldığı için bütün telsizlerin konuşma imkanı durmuştu."

"Çatışmanın altında yaralı bir tim komutanının, makamıyla söylediği İstiklal Marşı'nı dinliyordum. Gözlerim dolmuştu. O ana kadar duyduğum en güzel İstiklal Marşı'ydı. Birinci dörtlüğü bitirdi. İkinci dörtlükte sesi çatallaştı. Kelimeler uzadı. Ama marşı söylemeyi bırakmadı. Bozuk bir ses tonuyla, kendini zorlayarak okumaya devam etti. Marşı
bitirdiğinde, ben de bitmiştim. Hemen orayı terk ettim."

"Bir daha onun sesini hiç duymadım. Toplam 22 şehidin verildiği o baskın gecesinde, vücuduna saplanmış 7 merminin acısıyla söylediği İstiklal Marşı'nı ruhuma işleten tim komutanının ölmediğine ise hala inanamıyorum."

Hakimin anıları burada sona eriyor. İşte benim Türk subayından anladığım budur. Vücudunda yedi mermi olduğu halde makamı ile İstiklal Marşı söyleyen adamdır.
Vatan Toprağı Kutsaldır,Kaderine Terk Edilemez
HEPİMİZ ALPARSLAN'IZ, FATİH'İZ, ATATÜRK'ÜZ İNADINA MÜSLÜMAN İNADINA TÜRKÜZ.

AnnE
16-10-2007, 14:06
Malum , bayram sabahı gaza gelip soluğu İstanbul’da aldım. E, Ekim ayında İstanbul’a gelip Lüfer’i rakıya katık etmemek olmaz diyerekten soluğu Boğazın bir köşesinde, sağanak yağmur altında alıverdik.

Bizim kıza malum olmuş , zırt telefon. AnnE dedi, Bahçede okudum, gelmişsin, bir acı kahvemi içmeden gidersen ölümü gör felan. Eh, o kadar da yakındayız, bari rakı üstü kahvemizi de İrina’nın evinde içmenin mahzuru olmaz , atladık gittik. Yeniköy’de bir yalı kiralamış, yalı dairesi felan değil , bildiğin yalı. Oha kız dedim, burayı da mı aldın. Yok be AnnE dedi , burada fiyatlar doydu , ben emlak yatırımlarını daha içerlek yerlerde yapıyorum. Zaten altıüstü yirmibin Dolar kirası var , ayda onbir saatlik faiz gelirimi buraya ödüyorum, kira da zaten habire düşüyor bu hesapla diyerekten , kahredici şuhlukta bir kahkaha koyverdi.
Bu kahkaha ile harab oldum tabii ki. Yoo yanlış anlamayın , kahkahanın şuhluğundan fakat, tecavüze uğramış hisseden bir memleket evladının harabiyeti oldu beni bu hale getiren. Bizim dünün İrinası bile, bizim özvarlıklarımızdan giden faizle boğazda oturup bunu masraf olarak bile düşünmeye ihtiyaç duymamasının harabiyeti. Yutkundum, sohbete girdik.

Ay AnnE dedi, senin tavsiyene uydum , türkçemi geliştirmek için şiir de okumaya başladım, İkinci Yeni oku demiştin , Edip Cansever’in, Turgut Uyar’ın müptelası oldum , hatta onların etkisi ile şiir bile yazmaya başladım. Afferim kız dedim , sende her halta istidat olduğunu bilmiyen mi var. Ver okuyayım hele dedim.
461

Yuh be kız dedim. Lamn bu şiirimsi, en az üç yıldır sanal alemde dolanır. Bu şiirde sana ait olan tek şey bir türlü öğrenemediğin latin harfleri, onların da bacaklarını havaya dikmişsin.Lamn, zaten bunun ikinci yeni ile ne alakası var , bunu sen, bırak Edip Cansever’den falan , olsa olsa Nihat Genç’ten etkilenerek yazmış olabilirdin. ( eğer yürütmemiş olsa idin. ) Bırak kızım dedim bunları , Gugıl çağındayız , sen sen ol , arka bahce analizlerinden başka birşey yürütme sanal alemden. Karşısındakini perişan eden bir yanak kızarması ile gözlerini kaçırdı benden.Ve hemen lafı değiştirdi ; Ay AnnE dedi, bu arada, bahçe sohbetlerinin kalıntıları ile bi Temel-Teknik çalışıverdim, üstüne afiyet bir de portföy hazırladık ki, gelecek haftalar için deme gitsin. Afferin lan dedim, sen bırak şiir miir yürütmeyi de bildiğin işi yap.İşi bildiğin her halinden de yaşayışından da cukkaladıklarınla da meydanda. Ver bakayım neler yazmışsın derken, farkına varmadan hafifçe ağrıyan boynumu sıvazlamışım. Farketti, hayrola AnnE dedi . Önemli değil , rakıyı fazla kaçırdık galiba hafif başım ağırdı dedim. Ay kıyamam ben AnnE’me deyip arkama geçti ve hafif hafif boynumu ovalamaya başladı. Ben bir yandan mayışırken sordum , eee , nerde senin portföy ve bi bakayım dedim. Ay Anne , seni böyle bırakamam, Ayşe getiriversin dedi ve Ayşe’ye seslendi. Nonoşum, şu benim çalışmadan bir nüsha basıp AnnE’ye getiriver diye. İki dakika geçti, geçmedi Ayşe geliverdi.Tövbe tövbe bu nasıl bir geliştir !


462

Ben AnnEme kıyamam dedi Ayşe, İrina seni ovalarken topuk seslerimden rahatsız olma diye bu halde geldim. Bende zaten bir yandan İrina’nın ovalamasından , bir yandan Ayşe’nin gelişinden ne baş ağrısı kaldı ne hal ne derman. Tamam kızlar deyip uzaklaştırdım ikisinide, ne olur ne olmaz diye.

Derken bir telefon sesi , Ayşe açtı , İrina’ya uzattı ; Tacikistan’da danışmanlık yaptığın konsorsiyumdan arıyorlar diye. Ben bir dumura daha uğradım, bizim kız hakkaten uçmuş. İrina, alışkın olmadığım bir ciddiyetle uzun uzun Rusça birşeyler anlattı. Karşıdakilerin sorularına yükselen bir otorite ile adeta talimat yağdırırcasına cevaplar verdi. Bu arada, Ayşe yandaki çalışma odasından laptopu getirdi, fırladı dosyalar, kağıtlar yetiştirdi... İrina bir yandan bunlara bakıyor ve karşısındakine ne zaman ciddi, ne zaman kışkırtıcı, ne zaman latif ne zaman silkeleyici olduğunu ayrımsayamadığım ses tonu ile anlatıp duruyor. Neyse , telefon bittiğinde kısa bir suskunlıktan sonra bağışla AnnE dedi. Artık bize bayram , tatil yok, birde bu dangalaklarla uğraşıyorum. Kökeni belirsiz birkaç milyar dolarlık bir fonun sahibi bu herifler, bu piyasada dillerini en iyi bilen ben olduğum için fonlarını bana yüklediler, ayda 12% ortalama gelir getiren bir çalışmam var.Fakat ille de gayrimenkul ve özelleştirmeye sulanıyorlar. Acele beni çağırıyorlar şimdi de dedi. Git kızım dedim , ben de çıkacaktım zaten. Bağışla AnnE dedi tekrar başımı sıvazlayarak.Ayşe senle meşgul olur ve inan ki beni aratmaz dedi ve içeri giyinmeye gitti. Biraz sonra alışkın olmadığım bir kıyafet ve elinde çantası ile göründü , Ayşe ile beraber kapıya kadar geçirdik, arkasından bakakaldım, yeni durmuş sağanak yağmurun buğusu altında bahçe kapısında bekleyen tuhaf irisi otomobilin kapısını açan soföre doğru yürürken.
463

zumbul
16-10-2007, 14:54
Ayşom,
mırnav kedim,
sarmanım,boncukum,patilerini severim ben hep
tekirin olayım senin gel bana,pisi pisiiii ağzını yedüğüüm(pardon) (..): gel pisi pisi ne var bakayım o ağzındaki zarfın içinde gel pisi pisiiii:;dedektif

meraklı
16-10-2007, 15:04
Muhterem validanım, soluğu Yeniköy’de alıp da rakının dibine dibine vurunca, acep pencerenin kenarından esen boğaz ayazı mı çarpmış boynusuna da öylecene hafiften avazlamış yoksa yağan sağanakdan son anda mı kurtulmuş hafiften ıslanmış..??…Ama sağolsun İrinanım hemen olaya el koyup mahareti belli el yardımlarını esirgememiş. Eh Ayşe de az değil, zaten onca birikime bir de iyi öğrenciliğini ekleyince İrinanımdan epey bilgi ve hüner yüklemiş benliğine. Uygulamak üzere…Bizim Mahpeyker görmüş zaten eve girerlerken, geldi aman meraklı, bilirim senin merakını, fazla meraklandırtmadan merakını gidereyim de, merakın karabasan olup da üzerine çökmesin ,dedi.

Sağolsun valla….Gözünün yettiği, kulağının değdiği yerden olabildiğince alabildiklerini alıp taze taze fırından çıkmış ramazan pidesi gibi, yana döne yetiştiriverdi.

Lüferin koca tabakta yan yatmış rokaya ve soğana batmış halinin eksantrik çaresizliğinin getirisinndeki manzarayı gözleri hafiften sulanarak anlatırken, (kendisi azıcık veceteryendir de) “Hadi ama Mahpeyker, dedim. Nihayetinde büyük küçüğü yutar, alış artık buna , diye güya verdiğim teselliler de pek para etmedi.

İrinanımın eliyle sunduğu, sunarken köpüklerinin üzerinden süzüldüğü o kahvenin hatırının kırk yıl sürmesine mani olacak menekşe gözlerinin buğusunda zaten validanımın da tüm yorgunluğu geçivermiş…Yakışır..Yaşlıdır, hörmet etmek yormamak gerek…

İçimden ben de koca koca bir aferin geçirerek “Bak hele el gızına, gavurdur mavurdur ama hem Ayşe’ye sahip çıktı, hem trendleri, teknik analizleri takip et, tavsiyesi alıyor hem de meaşallah ecaip bir portföy yapmış İstanbul’u satıyor…Yetmemiş üstüne de sırtımızdan masraf yazıyor…Behey günler heyyy heyyy…….

Neyse ben merakımı fazla ortalığa çarşaf etmeden bohçamı toparlar, sene 2015 i artık halatla mı çekerim yoksa 2009 nasılsa geldi deyip basar gider miyim??? Gider miyim…??

AnnE'm oklavayı eline almadan ben kaçar...:ds:*

Kalınız efenim sağlıcakla…..

:friends:-

AnnE
17-10-2007, 21:59
Ben ıslak bahçeye doğru bakakalımışken, Ayşe koluma dokundu, uyandım. Hafifçe içeri çekti beni ve , bağışla AnnE dedi, kahveni de yapmadım hala. Hala ne olduğunu, nerede, kimlerle olduğunu anlayamamış,daha doğrusu unutmuş olan beni büyükçe bir koltuğa oturttu, salona, yalının hemen önünden geçen dev bir tankerin gölgesi inmişti o sırada.

Ayşe incecik bir porselen fincan ile bakır bir cezvenin olduğu içine antika oyalı bir Bursa ipeği serilmiş gümüş tepsi içinde kahvemi getirdi. Cezveden narin fincana kahveyi boşaltırken çok yıllardır bildiğim ama her duyduğumda beni neresi olduğunu çıkartamadığım bir yerlere, bir anlara götüren o tuhaf koku yayılıverdi. O tepsiden mi, ipek örtüden mi, bakır cezveden mi yoksa hepsinden öte Ayşe’nin sanki bu yalının ilk sakinlerini andıran tavırlarından mı bilemedim, çoğu zamankinden daha tuhaf, daha eski, daha dolu bir kokuydu hissettiğim. Fincanın içindeki köpüğün iri baloncukarından birinde kendi yansımamı gördüm. Hangi bendim o görünen. Kimin beni o ? Ben ne zamandır benimim? Benim mi idim ? Benim oldum mu ? Kimin oldum? Oldum mu ? bunca yıldır olmaya çaba gösterdim mi ? Ne oldum ? Ne olunur ki bundan sonra ? Göz o AnnE diyerek, tepsinin içinde kahveyi karıştırmak için koyduğu gümüş küçük kaşığın küçük bir teması ile baloncuğu patlatıverdi Ayşe.Küçük bir irkilme ile döndüm hayata hiçbirzaman bitmeyen ve bitmeyecek olan ,aslında bitmesini isteyip istemediğimden de hiçbir zaman emin olamadığım, anlamlı mı anlamsız mı olduğunu asla kendimle tartışmadığım bitmeyen sorulardan. Ay sen bunları da mı biliyorsun diye hinhin baktım . Çok da hoşuma gitmişti doğrusu, fincandaki baloncuğun kemgöz delaleti olduğunu ve onu hemen patlatmanın iyi olacağını bilmesi bu yeniyetmenin.

Mesut musun bu hayattan diye soruverdim. Kısa bir suskunluktan sonra, buğulu mu ışıklı mı olduğunu kestiremediğim bir gülümseme ile , İrina bahçeye ilk geldiğinde sence mutlu muydu AnnE diye bir karşı soru ile cevapladı.Bak kızım , beni neticeler alakadar eder, o ilk bahçe günlerinden bugünkü hayatına gelen İrina’nın bugün, bahçe günlerinden , ya da bahçe öncesi hayatından daha mesut olduğunu kim bilebilir ki ? Kendisi mi ? Hiç sanmam. Hem mutluluk ne ki ? yazılı bir tarifi var mı ? Cevabı olmayan sorular , neticesi belli olmayan problemler benim meselem olmadı hiçbir zaman-benimkiler hariç-.

Fincanı iki kere çevirip kendime doğru kaparken, sen fal bakmayıda biliyorsan hiç şaşmam dedim. Aman AnnE dedi, herkesin söyleyecek birkaç küçük yalanı vardır, sen iste yeterki.Yeniden bir kuzey rüzgarı ile başlayan sağanağın damlaları geniş cama vururken, karşı yakadaki binyılın ağaçlarının katli ile dikilmiş iğrenç sitelerin silueti bile hoş göründü gözüme.Yalının Boğaz tarafındaki bahçesindeki üç tane sedirin tepesinde birike birike akan koca damlalar her düştüğünde erken açmış sarı kasımpatlarının yapraklarını birer ikişer dibine döküyordu.Kahve sehpasının üzerine ne zaman koyduğunu farketmediğim gümüş gömlekli kristal şekerlikteki eski usul badem şekerlerinden birini ağzıma attım. Bunu nereden buldunuz dedim, üzeri parlatıcı sürülmemiş, ama asla pütürü olmayan koca koca Kaliforniya bademi ile değil de, halis Datça bademi ile yapılmış şekeri ağzımda yuvarlayarak. Cevap veremeden içeri sessizce biri giriverdi. Omuzlarından dökülen simsiyah saçları, mavi mi yeşil mi olduğu anlaşılamayan ama muhteşem bir kirpik boyası ile pırıl pırl gözleri, küçücük suratı, küçücük elleri, küçücük ayakları incecik beli, kalkık omuzları, anlattığım ve burada anlatamayacağım diğer vücut detaylarını,varlığı ile yokluğu belli olmayan bir giysinin içinde saklamaya gerek duymayan, tekrar baktığımda , o küçücük dediğim ayrıntıların, aslında olması gerektiği kadar küçük olduğunu farkettiğim bir afeti devran, sessizce yanıma geldi, elini uzattı, anlamadığım birşeyler söyleyerek elime sıkmakla dokunmak, dokunmakla okşamak arası bir temastan sonra geçti karşımdaki koltuğa ilişiverdi. Bu Alina dedi Ayşe. İrina’nın bir çocukluk arkadaşı imiş.Dört beş yıldır İstanbul’da yaşıyormuş, artık bizde kalıyor. Bu kadar zamandır hiçbir Türkçe kelime öğrenmemiş, kendi dili dışında bir kelime bilmiyor, bugüne kadar ne yaptığını bilmiyorum, sanırım O’da bilmiyor.Belki hatırlamak istemiyor ,belki de gerçekten hatırlamıyor, belki de ve en büyük ihtimal umurunda da değil.Merhaba kızım dedim, hoşgeldin, nasılsın ? Anlamış gibi, uzun uzun cevap verdi benim de bilmediğim bir dilde.Dilini bilmiyordum ama söylediği herşeyi anladım.Anlattım neden burada olduğumu, anladı.Anlattı kendini, anladım. Sustuk..Sustukça dertleştik,sustukça tanıştık, sustukça gülüştük.. Sustuk. Susmaktan boğazımız kurudu, sanki saatlerdir konuşmuşcasına.Ayşe çoktan farketmiş ve ikimizin de önüne birer bardak suyu koymuştu bile.

Sessiz Alina sessizce kalktı yerinden , önümdeki fincanın dibine serçe parmağı ile dokundu, tabağı ile beraber eline aldı ve birşeyler söyledi. Ayşe’de bende a, tabi biliyorsan bakabilirsin fala deyiverdik, birbirimize şaşkınca bakarken.Oturdu yerine, fincanın hertarafını ve tabağın altını zarifçe okşadıktan sonra, tabaktan fincanın kopuşunu hafifce tartarak fincanı kaldırdı, ne tuttuysan olacak diyen bir bakıştan sonra, derin derin fincanın içini inceledi ve anlatmaya başladı sanki beni yıllardır tanıyormuşcasına, sanki bütün beklentilerimi biliyormuşcasına, net olmayan tahminlerini sıraladı uzun uzun hiç bilmediğim dilde. Artık şaşkınlık çok doğal bir davranış olmuştu benim için ; bilmediğim bir dilde bana beni anlatan , umutlarımı kaşıyan, paniklerimi gideren, haddimi bilmemi tavsiye eden bir falı uzun uzun dinledim. Her kelimesini anladım. Fincanı bardağa koyarken, Ayşe hemen yaklaştı ve yıkamak üzere Alina’nın elinden alarak mutfağa yollandı. Sessiz sohbet uzadıkça uzadı. Benim artık yaşananlara takatim kalmamıştı ve müsaade istedim. Sen bilirsin AnnE dedi Ayşe. Tam kapıdan çıkıyordum ki, bir dakka AnnE unuttun diyerek içeri seyitti ve İrina’nın tavsiyelerini içeren zarfı elime tutuşturdu. Bu kafayla bu zarftakilerden uzun bir müddet birşey anlayamayacağımın farkındalığı ile, zarfı, bizim malum bahçe sahibine yollamaya karar verdim. Orada yazılanları tek anlayabilecek kişi o muhtemelen.

AnnE
20-10-2007, 13:09
İki gündür Kafkas eteklerindeki o tuhaf yerdeyim. Her geldiğimde yeni tuhaflıklarla, yok canım bukadar da olmazlarla, bunlarda mı varmışlarla karşılaştığım yer. İlk geldiğim akşam bir mecliste karşılaştığım Asif’de yok canım daha nelerlerden biri. Kafkaslardan kestiği ceviz gövdelerindn tüfek kundağı imal ederek İtalya’ya gönderiyor. Peki, ne var bunda diyebilirsiniz. Ama mesele bu herifin dev cevizleri keserek Avrupalı silah imalatcılarına göndermesi değil ; bu işi, yani Kafkas ormanlarındaki cevizlerden tüfek kundağı imalatı işini ilk yapan kim ? Asif’in işlettiği fabrikayı ilk kuran kim ? Nobel kardeşler. Evet , hani şu , varlığı ile oluşturduğu fonun gelirlerini her yıl Nobel ödülü olarak dağıılmasını vasiyet eden Alfred Nobel ailesi !!!

Baku’nun Neftciler Prospektinde ( petrolcular bulvarı) gördüğün tarihi muhteşem binanın da NOBELler tarafında inşa edilmiş olduğunu duyduğumda da hoppala demiştim ama , bu heriflerin, Kafkas ormanlarını da silah imalatı için telef etmiş olacakları iyice bir hoş olmama neden oldu. Bu Alfred , aslında edebiyatcı olmak istemiş fakat , silah taciri babasının tuttuğu , zamanın en sağlam hocaları ile kimyacı olmuş, patlayıcı denemeleri sırasında kardeşini öldürmüş, kendisinin öldüğünü sanan basında İnsanlık Katili Öldü başlığını görünce ,lan ben bu işi savaş için değil , medeniyetin gelişmesi için yapıyorum falan demiş , hiç birlikte olmadığı iddia edilen eczacı kontes garip bir şekilde ölmüş, Azeri petrollerini ilk yağmalayan ve dünyanın ilk dev petrol lojistik ağını kurarak petrol tekellerinin birincisi olabilmiş bu bilimi insanlığın çanına od tıkamak için kullananın önde gideni ailenin Alfred’i bu .

Bu kundak meselesini de duyunca anladım ki , Sartre denen okunması, okunsa da anlaşılması mümkün olmayan yazar Nodel Edebiyat Ödülünü neden reddetmiş. Ve neden Churchill edebiyat ödülü almış Tövbe tövbe... Bizde bu glabalizmi yirminci yüzyılın sonunda icad olunmuş bir kavram olarak yiyoruz. Lamn oğlum ikiyüz yılın vahşi emperyalizmine yakışıklı bir ad bulacaz diye niye oramızı buramızı yırtıyoruz ki.

Bilmem neremi yırtsam ?

AnnE
25-10-2007, 14:54
Bunu gecen akşam seyretmiştim. Estetik çöküş hakkında duydugum en güzel yorum.

KİM MUHAFAZAKAR ? ve PERDELİK KUMAŞIN TARİHÇESİ. Vakit ayırıp dinlemenizi tavsiye ediyorum.


http://www.nihat-genc.com/modules.php?name=youtube&file=read&id=56

Lizzy
26-10-2007, 13:50
Ne zamandır klavyeye düşmanım,içimden gelmiyor en sevdiğim şeyi yapmak,yazmak...Tutuldum,kırıldım,öfkelendim,geber dim acımdan.Ama ifade bağlantımda bir sahtecilik sezdim,bekledim geçsin diye.Tam hallolmadı,idare edeyim bari...
Herkes kadar ağladım.Ama ağlarken düşündüm çok.Savaş çığırtkanlığı yapmadan,malum el işaretiyle meydana dökülüp bu acıyı sadece kendilerine mal eden,bunu bile malzeme yapan zihniyete inat meydanlara da gitmedim.Oturdum,ağladım ve düşündüm.Neyi derseniz,geçmişi,çoookkk eskiyi.Henüz Doğudan İstanbul'a göç yeni başlamışken çocuk aklımla merak edip sordum anneme o çok duyduğum sözcüğü?'Anne,Kürt ne demek?'dedim.Bana esmer,bıyıklı,iri burunlu bir genç adam gösterdi.Bak,dedi.Kürt bu...Yüzündeki ifade pek hoşuma gitmedi.Oysa benim ailem de başka bir diyardan,Balkanlardan gelmişti 1900'lü yıllarda.Biz de yabancıydık.
Böyle başladı.Yaşamım boyunca kendi adıma böyle dertlerim olmadı.Her kesimden,her kökenden dostum oldu.Kafamı böyle zırvalarla doldurmadım,ama doldurulduk işte.
Baştakilerin yanlış idaresi,doğuyu ihmal etmeleri,tüm nimetleri Batıya yığmaları,oradaki halkı eğitmemeleri sebeptir bence bugünümüze.Bakıyorum konuşulanlara,hep başka güçler suçlanıyor.Madalyonun tek yüzüne bakılıyor gene.Dağbaşındaki terörist dediğimiz genç çocukların çoğu bizim ülkemizin topraklarından çıkıyor.Onların ana babaları bizim köylerimizde yaşıyor.Asıl zavallı onlar.Biz şehitlerimizi bağrımıza basıyoruz,ana baba gurur duyuyorlar oğullarıyla,acıları belki biraz olsun hafifliyor.
Ya diğer analar??Onlar söyleyemiyorlar bile acılarını,utanç içine saklanıp kendi başlarına inliyorlar.O da yavrusunu doğurmuş,o da sevip okşamış,o da ona ninni söylemiş.Ve oğlu kimbilir kimlerin peşine takılıp çıkmış dağlara,ona kakalanan doğrular için savaşmış.Ama onun adı bugünkü Hürriyet gazetesinde yazdığı gibi sadece CESET.Kimse onun için ağlayamaz,üzülemez,ağıt yakamaz.
Hoşlanmayacaksınız bu yazıdan,biliyorum.Keşke'ler çok fazla beynimde,ama hiçbiri işe yaramaz.Bunlar olmamalıydı,koca memlekete sığışamadık.Ne diyeyim,bari batsın bu dünya,böyle yaşamak istemiyorum.

dentist
29-10-2007, 09:08
Gündem Nihat Genç'in estetik fantezilerinden daha önemli gibi sanki.

O zaman bakalım gündemdeki konumuz için neler demiş Nihat Genç.




http://www.youtube.com/v/BtOGSunenOc


Link için Zumbul'a tşkler.

Lizzy
31-10-2007, 10:08
Eğer bu millet,bu memleket parçalanacak olursa genel şerefsizliğin enkazı altında şunun bunun şahsi şerefi de parça parça olur.biz o genel şerefi kurtarabilmek için harekete geçen millete ruhumuzla katıldık.Katılmamıza mani olabilecek şahsi rütbeleri,mevkileri de gene şerefi kurtarmaya yönelik bir gaye uğrunda feda ettik.Bunu anlamayıp da milleti hala keyfine göre idare etmeye kalkışan kuvvetler artıık birer beladır.Bela çekmeye de bu milletin artık tahammülü kalmamıştır.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

AnnE
07-11-2007, 09:52
- Vay Reco Naaber Lamn.
-Hıhıhıhı what, ( tercumana : ne dedi bu lamn )
-Nassıl gidiyo lamn
- Seni iyi gördüm ( tercuman vasıtasıyla)
- Hohohoho yeaa , umarım iyiyimdir.
-krah krah krah
-Vay kim gelmiş, naaber Ego
-Sagol prezident seni sormalı ( Aksanı boşver)
-Ulan dernek başkanı oldugun zaman ki gibi çıtırlara kartvizit dagıtıyon mu hala.Şimdiki kartvizitin daha havalıdır haa.
- Kem
-Ooooo kimler de gelmiş, ileri bak , rahat , rahat. acaip ordunuz var haaa.
-tenks prezident.
-Ne o ya duyan gelmiş, Bizim Memo yu yine getirmediniz.
-Which Memo ?
-Lan Guantanamo da Kıroların egitiminde tercumanlık yapan Memo. Ayda 2000 dolar verdirmiştir herife.
-Haa o şimdi ekonominin şeysi.
-Neysi ?
- ........
- So , işimize bakalım, dostumun düşmanı benim düşmanımın dostu değildir.Düşmandan dost olmaz zaten.
dostlar arasında düşmanın lafımı olur, ayıpsın.
-Ego , Ne diyo lamn bu?
-Düşman falan dedi , iyi bişeyler dedi. Aksanı bana ters, tam anlamadım ama, okey verdi galba.
-İyi bari.


------------------------


SÖZLÜK : Onur : Genellikle erkek çocuklara verilen bir ad. Eskiden başka anlamlarda da kullanılırdı, unutuldu.

AnnE
12-11-2007, 21:51
- Reco ,al-Mamlaka al-ʻArabiyya as-Suʻūdiyya daki benim eski patron geliyor.Halıyı ben serecem sen karışma, fırça yemiyelim.

- Olur da bende geleyim istersen. Zaten yarın 10 Kasım biraz hava alayım iyi gelir.

- Yok sen otur.İkimizde gidersek iyi olur da , buradakiler kıllanmasın.

...........

- Esselamunaleykum ya kıral.
-Aleykumselam ya Abduş. nooldu lamn bizim bankadan ayrılırken aldığın tazminatı nereye yatırdın. Sana altın al demiştim.Hem acaip prim yaptı hemde günahı da yok. 2.5% zekat verdinmi vergiden de yırtmışındır.

- Hıhıhııhıhı ; ben oraları aştım sayenizde. Bizim eski patronla da birbucuk trilyon cımbızladık, ama onu da Mücahid denen velet yedi AMG lerle.

- Haaa o motorcu moruk naapıyo yahu. 1974 de benden 250 milyon dolar istemişti , amma domaltmıştım lavuğu haa. Benim büyükelçi parmak atmıştı, o allaşkür diye zıplamıştı yerinden. Duydum ki 4 gün taharetlenmemiş, parmak izini silmek günah olur diye. Zumuhohohohhahahahahhrrtt.
- ...

....................


- Alooo , Hayrunnisaanım nasılsın. Emie sor dedi, protokolde giydiği elbiselerin kumaşlarını nerden aldırıyormuş diye.

- Masko'da persan var. Hem fiş almayınca indirimde yapıyor.

- Allah razı olsun , Apduş'u versene sana zahmet.

-Abduş dilini fırçalıyor, Adaşını görmeye gidecekmişsin , senin dilin az gelir diye ,o da temizliyor, beraber yalarsınız Allah'ın izniyle.

- Oh iyi yahu. Benimde 10 Kasım törenlerinde sinirden dilim damağım kuruduydu.

............

- Gel Reco gel , bizim banka memuru sağımda, sen sola otur.(zoorrrtttttt) ohhhhh.Bu sizin kebaplarda amma gaz yapıyor haaa. İkibuçuk metrelik bir Adana yedim, 4 dakkada bir abdest kaçıyor.( Gaoorrrkhhhh)
-Estagfurullah. Maaşallah zemzem kokusu mubarek.
-Tabi lan Abduş , suyumu yanımda getirdim.
- yaa Hazreti kıral , arazi, banka, şirket felan lazım mıydı ; gelmişken elin boş gitme.Bi siftah at bari .
- Lamn host ba. Senin haberin yok. Benim burada, senin patronlarından fazla malım var lamn. İstesem zart diye çekerim paraları, zort diye kıç üstü secdeye gelirsin .
-Hönk.
-Hönk ya. var mı lamn öyle ; hep Corc'a Corc'a... Nerdeyse biz istemeden vermiyeceksiniz lamn. Ne o öyle Corc'a traşlı, kremli ; bize kuru kuru.
-Ya muttalip , arkaya benim bi resmimi as da şu lavuklarla bi resim çektirelim. Ha o kırmızı beyaz bezi de az kenara çek , resimde çıkmasın.
- Muttalip zahmet etmesin , ben çekerdim.
- Sen otur Abduş.

------------------------

BİR ANNENİN HAYKIRIŞI : Onuuur , oğlum ! Yatmadan çişini yaptın mı ?

meraklı
18-11-2007, 13:01
Zeynep Talu'nun sözleriyle Leman Sam "kıyamam sana" der...

Bir aşk şarkısıdır....Aşk ne demekse...Saplantı mı, alışkanlık mı, kendimizi mecbur tutmak mı....???

Kişilere göre değişken aslında yine de sevgi kelimesinde ortak paydada buluşulduğunu düşündüğüm bir kavram.Ancak bu şarkıyı dinlerken nedense aklıma yaşadığım ülke geliyor. Ne alâka diyeceksiniz elbette...ama öyle.

Bu ülkede zeki insanlar var-dı ; ilim adamları ,düşünce adamları, üretebilen ama olanak verilmeyen, önemsenmeyen....Daha genç iken ,okuyorlarken yüksek lsanslar için yurt dışına çıkan ve geri dönmeyi düşünmeyen o genç insanlar şimdi hayatlarının kış öncesindeki sonbaharın pastırma yazını yaşıyorlar. O yabancı ülkelerde, yabancı olarak hayatlarını sürdürüp, saygı görüyor, üretiyor, kazanıyor... İçlerindeki kimilerinde acı burukluk, kimilerinde bana ne yaaa düşüncesi oralara uyum sağladıklarını farzedip yine oraların vatandaşı olarak yaşıyorlar. Yaşıyorlar mı...??


Ve bir dönem geldi, hepsi kendi vatanlarına davet edildi.."Ülkeniz için çalışın" geldiler......ve dönmemek üzere tekrar gittiler...Neden mi...Biliyorsunuz.

Bu ülke askeri devrimler gördü, bu ülke tutarsız yönetimler gördü...Bu ülke bir zamanda adına "kurtuluş" savaşı denen savaşı yaşadı....Bu ülkede asılması gerekenler coştu, sildi süpürdü; tazecik zihinler genç bedenler iplerde sallandı, faili meçhullere gitti....Fakat hepsi UNUTULDU......

Örtülü ödeneklerden yasak olmasına rağmen parti reklam ve promasyonlarına, uyduruk titan gruplarına paralar aktarıldı...kimse hesap soramadı...Ama bu benim param...Bizim paramız...

Şimdiyi düşünüyorum; ciyak ciyak bağıran köşe yazarlarının yazılarında ülkemi izliyorum...Oraya benzedi, buraya dönüyor, çarşaf gelmeli başörtüsü bile az, muhabbetleri yapılmaya başlandı.......Oluk oluk hazine, halktan toplanan vergi adı altındaki haraçlarla hortumlanıyor...Ama resmi şekilde...Bütün yeşil alanlar, yirmişer katlı beton binalara, SİT alanları tatil köylerine dönüşüyor...Ormanlarım yakılıyor, RANT uğruna...Nefes alamıyorum....

Ve bu şarkıyı dinliyorum....

Bir gün anlayacaksın (Şeriatvari kanunlar da geldiğinde)
Neden sessizce çekip gittiğmi
Senden vazgeçmek uğruna (elimden gelebilen olamadığında)
Nasıl bir savaş verdiğimi (ikilemler içinde )

Mevsim kış olur ya hani (iktidarın kök saldığı günde)
Bir yudum güneş bulamazsın
Sonsuz uçurumlardaki (artık askeri darbenin bile çözüm olamadığı, insanların susturulduğu)
Çiçeklere dokunamazsın (çocuğunu sevmekten korkarsın)

Her sabah bir sayfa daha
Eksilip gidiyor ömrümden
Gönlümün yıkıntılarında
Can çekişiyor umutlarım

Ellerimde acılar (hiçbir şey yapamamanın çaresizliğinde, konuşmak bile zor olduğunda)
Ellerini tutamam (yeni bir parti kurulsa bile ....)
Kıyamam ,kıyamam sana

Yollarımda ayaz var (artık sadece sözde güçlü ülkenin maskarası olduğumuzda)
Yaklaşma yollarıma
Karanlık gecelere
Ortak edemem seni (ey ülkem, nerelerden geldin ama....)

Kıyamam kıyamam sana ...........................



Suudi Arabistan mahkemesinin toplu tecavüz kurbanı bir kadına, davayı basına taşıması gerekçesiyle hapis cezası verilmesine ve daha önce verilen kırbaç cezasının ise iki katından daha fazla olmak üzere artırılmasına karar verdi.



Bilmem anlatabildim mi.............

zumbul
05-12-2007, 08:36
Merkepli kütüphane
Mustafa Güzelgöz, 23 yaşında genç bir kütüphane memuru olarak "Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi"ne atandığında sadece bekçiliğini değil, onları birilerine okutma derdine düşer. Önce binanın rutubetli odasına atılan 2300 adet yazmayı çıkarır. Cüzleri tek tek güneşe çıkartarak kurutur, tek odalı bir kütüphaneye bunları yerleştirir. Ancak gel zaman git zaman bu tek odalı kütüphaneye uğrayan pek yoktur. "Madem onlar gelmiyor, ben ayaklarına gideyim" der ve benzeri yapılmamış bir şeyi aklına koyar. Sonradan adına "Ürgüp Sistemi" denen üç eşek, üç katır, iki atla köy köy kitap dağıtma işidir bu. Her şeyi planlar, Bakanlıktan kadro bile ister, 200 TL'lik kadro için işe alınacak kişinin en az ilkokul mezunu olmasını ve eşeği olması şartını arar. Velhasıl olumlu cevabı alan Güzelgöz, köylere kitabı götürecek olan eşekler için sandıklar yaptırır ve her biri 90-100 adet kitap olan iki sandığı eşeğin semerine yerleştirir ve yollara düşer.

Kadrolu eşekler iş başında İşte bu kadrolu merkepler sırtında sayıları yirmiyi aşan köylere kitap ulaştıran Güzelgöz'e önce gülünür, sonra şaşırılır ama olsun, bu çok önemli bir iştir ve bal gibi de başarılmıştır. Adı çok geçmeden "Eşekli Kütüphaneci"ye çıkar. Köylüler okudukları kitapları, on beş gün sonra eşekli kütüphaneci tekrar geldiğinde iade ederler ve yenisini alırlar. Köy erkeklerinin yoğun ilgisine karşı kadınlar biraza çekimser kalır, zira erkeklerin olduğu mahallere gelmekten çekinirler. Çok geçmeden Güzelgöz bunun da bir çözümünü bulur, kütüphanelere dikiş makineleri alarak kadınların kütüphaneye çekmeyi hedefler. Bunun üzerine Zenith ve Singer firmalarına birer mektup yazarak reklamlarını da yapacağını belirterek her kitaplığa birer dikiş makinesi ister. Çok geçmeden bir Singer, dokuz tane de Zenith marka dikiş makinesi yollanır. Velhasıl kütüphanenin tatil olduğu salı günleri artık sadece kadınlara açıktır.

Güzelgöz'e uluslararası ödül
21 Kasım 1963 tarihinde uluslararası bir yarışma düzenlenir. Devlet Planlama Teşkilatına ulaşan haber üzerine yetkililer, Güzelgöz'ün yaptığı çalışmaları düşünerek yarışmaya onun katılmasına karar verir. 77 ülke arasından finale kadar yükselir. Fakat finalde zorlu rakibi bir İtalyan'dır. Jüri üyelerinin yarısı İtalyan'dan yana oyunu kullanırken başkan son ana kadar oyunu kimden yana kullanacağını söylemez. Herkes heyecan içinde beklerken, jüri başkanı son sözünü şöyle söyler: "Benim oyum Türkiye'ye. Eğer İtalyan adayının eğittiği, yetiştirdiği çocuklara eşekle kitap gitseydi; köprüaltı çocuklar olmazdı. Türkiye'den aday köprüaltı çocuklar olmasın diye çalışmalar yapmıştı" ve Türkiye adayı Mustafa Güzelgöz birinci olarak ilan edilir ve Güzelgöz'e 1963 yılında "Amerikan Barış Gönüllüleri Derneği'nin İnsanlığa Hizmet Ödülü" öldürülen ABD Devlet Başkanı John Kennedy tarafından verilir. Amerikalı bir yardım kuruluşu Ürgüp ve çevresinde yapılan çalışmaları yakından takip eder ve çalışmaları çok sempatik bulur. Modern bir vasıtayla gezici kütüphane çalışmaları gerçekleşsin diye 1960 model yeni bir cip hediye edilir. Hediye edilen cip sayesinde ulaşımı ciple rahat olabilecek köylere gidilir. Aynı zamanda eşek, katır ve atlarla yapılan gezici kütüphane çalışmaları da devam eder.

İşte hizmetinin karşılığı!.. Tek odalı, üç beş kitaplı küçücük çalışma alanını, hemen tümüyle kendi gayretleri ve kovalamasıyla önce bir binaya ve derken iki katlı bir mekana büyütür. Çok yönlü bir kişilik olan Güzelgöz, Halkevi ve Belediye Başkanlığı da yapar ve yörede halıcılık kursları açar. Günümüze kadar gelen meşhur Ürgüp halılarının oluşmasının temelleri o yıllarda atılır.O kadar çalışıp didinmesine rağmen Eşekli Kütüphaneci, 'görevi dışında işler yapıyor' diye soruşturmaya uğrar, 50 yaşında erken emekliliğe zorlanır, hakkında düzenlenen 'jübile' ile, kendi kütüphanesinden dışarı atılır. 1993 yılında da dönemin Kültür Bakanı tarafından Türk kütüphaneciliğine yaptığı hizmetlerden dolayı onur plaketi ile ödüllendirilir. 17 Şubat 2005 tarihinde ise Eşekli Kütüphaneci 84 yaşında aramızdan ayrılır.

hazan
10-12-2007, 06:25
Bir yerlerden aklimda kalmisti. Hayat ici aci ve tatli cikolatalarla dolu bir kutuya benzer diye.

Herhalde cikolatayi sevmeyen pek yoktur. Simdi eminim herkesin aklina findikli, fistikli, karamelli, likorlu, uzumlu, hindistan cevizli bir suru cesidi gelmistir. Benim favorim ise... Neyse bu onemli degil.

Bu saydiklarim tabii ki tatli cikolatalar sinifina girer. Bitter ise onlara gore nispeten acidir. Zaten ben de eskiden aci cikolata olarak sadece bitteri bilirdim. Taa ki bir kac yil once biberli cikolatayla tanisana kadar. Onlari yerken sasirip gulusmemiz bile aklimda.

Bu arada cikolatanin stresi yenmek icin faydali oldugu da bilinmektedir. Ben arastirmacilarin yalancisiyim.

Bu cikolata muhabbeti nerden cikti simdi derseniz valla ben de bilmiyorum. Son gunlerde kismetime biraz biberli cikolatalardan dustu. Daral geldi ve yazmak istedim. Baska biberli yoktur insallah kutunun icinde.

AnnE
13-12-2007, 15:00
Flaş tv de desti izdivaç programını seyrediyordum. Orta yaşı geçmiş cocuklu, başörtülü, çaresiz kadınlara telefonla ‘’müracaat ‘’ ederek evlenme teklif eden çok cocuklu, başörtüsüz, çaresiz adamların arasını bulmaya çalışan dekolte giyimli çirkin sunucunun önce sağa sonra muhafazakarlığa ,nihayetinde gericiliğe yuvarlanan toplumun ahlaki değerleninin ne kadar ossuruktan olduğunu suratıma suratıma çarpan yayınından hiçkimse ahlaki neticeler aramazken telefonum çalıverdi. Hüsniye Hanım’ın, telefondaki Ordulu herifin, suratını bile görmeden, kendisini nasıl geçindireceğini hesaplamaya mecali kalmamış hali ile, bir kısmet çıkmış olmasının umudunu yansıtan gülümsemesi herifin üç cocuğu olduğunu duyunca kaybolurken çocuk sayısı hakkında sıkı bir pazarlığa (?) giriştiği anda açtım telefonu.

Telefondaki ses ile birlikte kulağımdan başlayarak önce yüzüme sonra bütün vücuduma tatlı bir serinlik yayılıverdi. Hani, dışarda lapa lapa kar yağarken, odanın sıcağına karışmış dolu bir kültablasından yayılan koku ile, boşalmaya devam eden bardaklardan çıkan alkol buharlarının karıştığı o ağır havada, dışarının bembeyaz sessizliğini duymak için pencereyi açarak dışarıya sarktığında hissettiğin o ilk anın serinliği vardır ya , işte o serinlik.

Evet, İrina idi o ses. Çok uzun zamandır,sadece şehre gelebildiğim zamanlarda tesadüfen karşılaşmaların dışında görüşmemiştik ve ilk defa arıyordu beni. Selam sabahla karışık şaşkınlığımı söndürdü önce. Telaş edecek birşey, bir kötü haber yokmuş. İşleri tıkırında hatta tıkır tıkırında imiş. Ayşe bildiğim gibi imiş. Evini değiştirmemiş, bazı emlaklarını satmış.Soya kontratı alıyormuş falan.Lafı, boğazdaki evine yaptığım ziyarete getirdi, kahve falından bahsetti, lafı Alina’ya getirdi.

Alina senin orada AnnE dedi. İzin verirsen, numaranı vereceğim,seni aramak istiyor,çok sevmiş seni ve sanırım sana ihtiyacı var.Ver dedim, arasın, bir dermanımız varsa neden paylaşmayalım ; hele ki senin dostun olduktan sonra.Oradan, buradan derken lafın sonunu getirdik ve vedalaşarak kapattık telefonu.O gece gördüğüm rüyalar huzurlu bir uykunun mu keşkelerin mi delaleti idi fazla önemsemedim.

Ertesi akşamüstü tam işten çıkacak iken telefon çaldı. Bilmediğim, ilginç bir numara, ama buranın numarası. Alo ? O dilden konuşan bir kadın sesi; sadece adını anladım ve anımsadım.Axundov kütüphanesinin yanındaki otelin roofuna saat 21.30 da gelmesini nasıl anlatabildiğimi ben de anlamadım.Eğer anlamadı ise otelden birine arattırıp kendi dilinde adresi bir daha veririm olmazsa diyerek rahatladım.

Oradaydı.Benden önce gelmiş, kuytu bir köşenin loş bir koltuğunda şehrin ışıklarının ardındaki denizin berbat karanlığına bakıyordu. Belli ki burada değil, o kapkaranlık denizin üzerinde, içinde idi ruhu, beyni,kalbi. Uyandırmaktan çekinir bir sesle selam vererek durdum,yavaşça denizden sıyrıldı, sadece dudakları gülümseyerek selamımı aldı.Mavi mi yeşil mi olduğunu kestiremediğim, ama maviyse de yeşilse de grisi ağır basan gözlerinde o İstanbul’da ilk görüşümdeki ışıltı vardı, ama belki o zaman gördüğümü sandığım o ışıltının aslında ışık olmadığını şimdi farketmiştim.Işıltı mı o kelime? parıltı olmadığı kesin ama yok işte, birşeyler eksik. Sadece bir kelime ile nasıl anlatabilirim ki o olmayanı? Birşey var da eksik mi?Olan birşey mi kaybolmuş? Hiç mi olmamış? Benim gördüğüm ne ? Neydi ? Oturdum.

Birer vodka istedik. İkinciler geldiğinde tok olmadığını farkettim, balık sipariş etti.Çiğe yakın,üzerinde az kavrulmuş soğan halkaları, domates kırıntıları, maydonoz yaprakları ile gelen balığı yemeğe başladığında garson boş bardakları, dördüncülerle değiştiriyordu.İkimiz de sürekli birşeyler anlatıyorduk,oradan, buradan ; bilemediğimiz dillerimizle her kelimemizi anlayarak.Belli idi ki bir konu vardı ve o konuya nereden gireceğimizi ikimiz de bilemiyorduk. O uzun ve zarif elleri ile yiyordu balığı, bir eli ile koparmaya yardım ettiği parçaları diğer eli ile ağzına atıyor, her lokmadan sonra parmaklarını teker teker yalıyordu. Etrafta fazla kimsenin olmadığını teyid eden kısa bir bakışın ardından uyardım ; Alina, sakın etrafta erkeklerin olduğu ortamlarda sen bu balığı yeme. Neden AnnE diye sordu. Bu parmak yalayışlarına tahrik olmayacak bir erkeğin olduğunu sanmıyorum dünya üzerinde dedim.Anlamadım AnnE dedi, iyi ya işte ;benim parmaklarımı emmemden tahrik olacak erkeklerin etrafımda olmasını farketmek beni onlardan çok tahrik eder fena mı ?
Gözlerimi ne yana kaçıracağımı, ellerimi nereye koyacağımı, hangi bacağımı hangisinin üzerine atacağımı bilemedim bir an için ; ama önümdeki bardağı boğazıma boca ederek toparlandım hemen.Tembel garson gelgitlerden sıkılarak, şişeyi masaya bırakmıştı neyseki.
Hiç zamanı değilken -aslında belki de tam zamanıydı- sordum, neden buradasın Alina ?

Ben yıllardır buradaydım dedi. Bakma sen Ayşe’nin anlattıklarına sen İstanbul’daki eve geldiğinde, O da beni fazla tanımıyor, beni İstanbul’da yaşıyor sanmış, bende üstelemedim hikayemi anlatmaya.Buradaki havaalanındaki mağazalarda çalışırdım yıllardır.Geçen sene anlayamadığım bir şekilde mağazalar kapanmaya başladı ve işten çıkartıldım. Yeniden açılmasını beklerken, anladım ki bu mesele uzun sürecek ve benimde fazla param olmadığı için birkaç ay İstanbul’a gittim. Daha doğrusu İstanbul’a kadar gidebildim. Evime, çocuğumun yanına gidecek ne cesaretim ne onlara yanımda götürebilecek birşeyim kalmamıştı.
Çocuk ? Evet AnnE , onüç yaşında , oğlan ; babamın evinde kalıyor.Heryıl giderdim bu yıl gidemedim.
Bir anlayamama darbesi daha aldım.Sen kaç yaşındasın ki onüç yaşında oğlun var diye soramadım.O devam etti. Burada bir evim var, mağazaların yeniden açıldığını duydum ve geldim.Ama yabancıların çalıştırılabilmesi için yeni yasa çıkmış, kalifiye olmayan yabancılara çalışma izni verilmiyormuş, izinsiz çalıştırılan olursa da işyerine agır para cezası ve sınırdışı varmış. Nasıl aşacağımı bilemiyorum, eski tanıdıklarımdan da pek yardım alamayacağım galiba.
Aman boşver AnnE dedi, hadi bana gidelim, senin bir falına bakayım.o anlatırken ben ondaki detaylara dalmıştım. Üzerindeki herşey, çantası, telefonu, parfümü ,hepsi pahalı şeylerdi.Ama gerçek evine,ülkesine gidecek , götürecek kadar parası yoktu.O bu arada ayağa kalkmış, kabanını giyiyordu, toparlandım kalktık. Asansörde süratle makyajını tazeledi, en çok dudakları ile uğraşarak. Fırçayı ve fırçanın bıraktığı fazlalıkları parmakları ile düzeltirkenki ustalığı ve aslında hiçde cila ile öne çıkarılmasına ihtiyacı olmayan dudaklarının fırçaya yardım eden hareketlerini görmemem mümkün değildi her duvara yapıştırılmış aynalar yüzünden.Kaçamadım izlemekten.Farkında mıydı ? Tabii.

Taksiciye kendi dilinden tarif etti adresi. Stalin çağının mimarisi, devasa bir binanın kapılarından birinin önünde indik taksiden.İkinci kattaki çelik kapılı dairenin kilitlerini teker teker açtı.

zumbul
14-12-2007, 09:39
Taksiciye kendi dilinden tarif etti adresi. Stalin çağının mimarisi, devasa bir binanın kapılarından birinin önünde indik taksiden.İkinci kattaki çelik kapılı dairenin kilitlerini teker teker açtı.

İlk iki paragrafını 2-3 kez okuyarak tadını iyice çıkarmaya keyifle başladığım bu yazının sonunda çelik kapının kilitleri dönerken çıkaracağı metalik sesin tıngırtısı beynimde yankılandı durdu...
Hüsniye hanımdan irina ya ordan alina ya uzanan bu hoş yazının melatonin seviyemi yükseltmesiyle endorgazmik retikulum hücrelerimin sayısının artışı,yerini o metalik sesle beraber merak ardından endişe ve gerilimle beraber korkuya bıraktı...
Adrenalin seviyemdeki artışın sebebi alina nın kapıyı açmasının ardından flaş tv deki o meşhur animal instinct türü bir metamorfoz geçireceğini düşünmekten kaynaklanan endişemdi...

Güzel yazının devamı gecikirse endişelerimde haklı olduğumu iyiden iyiye düşünmeye başlayacağım demektir.

AnnE
14-12-2007, 10:07
O kilit kolay kolay açılmaz. Önce biraz reklam alalım :

517


Desti İzdivaç
Haftaiçi 13:00
Reality


Evlenmek isteyenler, hayata yeniden başlamak isteyenler, ikinci baharını yaşamak isteyenler Desti İzdivaç'ta buluşuyor.
Esra Erol'un sunduğu Desti İzdivaç programı telefon numaraları 0212 256 22 90

Tekrar : 05:00
Pazar 10:00'da Özel bölümüyle sizlerle...


MESELEYİ BORSAYA BAGLAMAYI İHMAL ETMEYELİM :
Seans arasındadır, kacırmayınız.

AnnE
17-12-2007, 08:26
Merdiven boşluğunun ışıksızlığına yapışmış kesif küf kokusu içinde boğulacak gibiydim.Kapıdan en az birbuçuk metre daha yüksek olan tavanın her köşesinde yıllar öncesinde inşa edildiği belli örümcek ağları, boşluğun doğal hava akımı içinde rüzgarsız bir havadaki bulutların hareketini andırırcasına sallanıyor, ağlara ne zaman yapıştığı belli olmayan arı ketreleri son kalan sarılıklarını da terketmenin çaresizliği ile sanki hala yaşamaya çalışmanın bıkkınlığı içindeydiler.Toz ve küfe bulanmış örümcek ağları ta diğer köşedeki kırlangıç yuvası yıkıntısından sarkan yumurta kabuğu kalıntılarına bulaşmış. Bu dokuz katlı merdiven boşluğuna nereden ve ne zaman girdiği ve neleri nerelerden toplayarak yaptıkları yuvanın, nasıl ve ne zaman yıkıldığını, içindeki yumurtaların, içinden yavrular çıktıktan önce mi sonra mı kırıldığı belirsiz.İçi kanatlı ölüleri ile dolu tavan lambasının karpuzunun ertafında onlarca sivrisinek, bu mevsimde nasıl olupda hala yaşıyor olmanın gereksizliği ile tavana yapışmış,ne kokudan ne bizden rahatsız olmadan kuruyarak ölmeyi beklemekteydiler. Yuvasını bırakıp gitmiş kırlangıçlar, ağını bırakıp yokolmuş örümcekler, o ağlarda kurumuş arılardan sonra yokolma sırasının kendilerine geldiğinin farkında mı bu sivrisinekler? Bu küflü ölüler zindanını andıran merdivene açılan hepsi çok kilitli kapıların ardında yaşayanlar sivrisinekler de yokolursa sıranın kendilerine geleceğini hissettikleri için mi onlara aldırmıyormuş gibi mi yapıyorlar, yoksa kapılarının dışında olup bitenler onları gerçekten mi ilgilendirmiyor? Basamaklardaki kurumuş tükürükler , duvarlarda, taşınan eşyaların bıraktığı sürtünme izleri ve kalemle, anahtarla, bıçakla anlamadığım dilin anlamadığım alfabesi ile yazılmış özensiz yazılar, çiziktirmeler de olmasa buraya yıllardır giren ilk insanların bizler olduğunu hissedecektim.
Ben bir yandan çizmelerimi sökmeye çalışırken O'nun elindeki anahtarların kilitlerle mücadelesi sona erdi ve açılan kapıdan gelen ışık sanki nefes almamı da rahatlattı.Eğildi, bacaklarıma yapıştı, çizmelerimi , doğruldu kabanımı alıverdi.

hazan
23-12-2007, 08:38
Amerika'da en cok satilan kitaplar siralamasinda birinci sirada yeralan Incil'den sonra, ikinci sirada yaklasik 50 yil once yayinlanmis olan Atlas Shrugged adli felsefi romanin yeraldigini ogrenmek dogrusu beni sasirtti.

Atlas, cocuklugumuzdan da hatirlayabilecegimiz gibi, dunyayi sirtinda tasidigina inanilan mitolojik bir kahramandir. Kitap, Atlas'in dunyayi tasimaktan artik vazgectigine yapilan bir gondermedir.

Ayn Rand bu eseriyle objektivizm adini verdigi dusunce sisteminin temelini atarak hala milyonlarca Amerikaliyi etkilemeyi surdurmektedir. Gencliginde eski FED baskani Alan Greenspan da bu gorus icinde yeralmistir.Ayrica diger ulkelerdeki fanatiklerini de unutmamak gerekir tabii.

Ona gore dogustan akilli ve amaclari dogrultusunda calisan ve ureten insanlar rasyonel, bunlarin disinda olan ve hicbir amaci olmayanlar ise en sefil insanlar olup, irrasyoneller olarak tanimlanmaktaydi. Daha da ileri giderek, rasyonel insanlarin onunun acilmasi icin bu irrasyonel insanlarin bir sekilde oyun disi birakilmasi gerektigini savunmaktaydi. Bu yuzden Kapitalizm dogru bir yapilanmaydi. Cunku rasyonel insanlarin daha fazlasini alabilmelerine imkan sagliyordu.

Gerci kitabi okurken rasyonel insan, bencil insan kavramlarina ara ara akliniz takilmiyor da degil hani. Iste kitabin rasyonel kahramanindan cok bilinen bir cumle. " Hayatim ve hayatima olan sevgim adina yemin ederim ki, hicbir zaman bir baska insan icin yasamayacagim ve hic kimseden benim icin yasamasini istemeyecegim." Tabii bu arada siz, geride kalan yasaminiz icinde hic de degmeyecek insanlar icin ne fedakarliklar yaptiginizi hatirlayip, pismanligin magmasinda yanarken, bir de farkediyorsunuz ki gene ayni seyleri tekrarliyorsunuz. Anlasildi ben de irrasyonellerden biriymisim.

Bu kesfim uzerine, irrasyonellik dogustan olan ve degistirilemeyen bir ozellik olmasina ragmen, ben gene de bir umut deyip, cevremdeki rasyonel insanlari tespit edip, onlari gozlemleyerek eksiklerimi tamamlamaya karar verdim.

Sonuc mu? Gercek yasamda rasyonel insanlara rastlamanin ne kadar guc oldugunu anladim. Boylece milyonlarca siradan insani derinden etkileyen Ayn Rand'in goruslerinin hemen hemen hicbir bilimsel calismada referans olarak alinmamis olmasinin nedeni de aciga cikiverdi.

Ben duygularimla, bir turlu rasyonel olamayan kararlarimla ama sevdiklerimle birlikte yasamaya devam ediyorum.


http://img212.imageshack.us/img212/543/aynrandig1.jpg

meraklı
23-12-2007, 10:52
RASYONELLİK VE İRRASYONELLİK; YANİ NEYMİŞ...AKILCI OLMAK VE DUYGU KAZANINDA KAYNAMAK...

Öncelikle lütfen altını özellikle çizmek isterim; kimseye sataşmıyorum, abuk göndermeler yapmak arzusuyla kıvranmıyorum..
Yazılanları anlamaya çalışıyorum ve seviyesiz tenkitler göndermiyorum...

Sadece Öz Türkçemizin ne hallere düştüğünü görerek iç geçiriyor ve üzülüyorum...Ayn Rand'ın dünya görüşü beni pek sarmasa da, çikolataların çeşitleri de beni fazla ilgilendirmese de ruhsal yapımızı bir şekilde sağlıklı tutmak için farklı yollar deneriz...
Bu bazan bir hayalin peşinde koşmak olur, bazansa bir maddenin ya da madde yapan olgunun...Para, mal, güç, mevkii, önemsenebilecek davranış sahibi olmak için kutsal sayılabilecek yollara düşeriz...ama başkasını önemseriz ama "bana ne " deriz.Her kişi kendi seçiminde yaşar..Hayat tercihler doğrultusunda kader çizgisini belirginleştirir. akılcılık ya da duygusallık tek başına birşey ifade etmez, bana göre..Tencere ve kapak misali ; önemli olan uygun ölçüleri yakalayıp uygulayabilmek..

Mitoloji de yüzyıllar öncesinde insanların korkuları ,egoları, güç sevdaları ve sadakat duygularından ortaya çıkmış hikâyelerden oluşmuştur. iyiler ve kötüler, mantık ve hayal, güzel ve çirkin, savaş ve barış; sonunda herşeyi kontrol eden en büyüğün varlığı.

Ama unutmamak gerekir ki, hepimiz insan sıfatında yaşıyoruz...Egomuz, duygularımız ve bağlandıklarımız var. Nacizane işte, bayram duygusallığına verin...

Kalınız efenim sağlıcakla....:friends:-

AnnE
06-01-2008, 11:58
Evin bir metrekareyi geçmeyen girişinin hemen karşısında sürgülü bir kapı tuvalete açılıyordu.Solumda ‘’ev’’. Üç metreye ikibuçuk metre bir oda.Hepsi bu. Tam karşıda kalın duvarın ardında ferforje parmaklıklı bir pencere, sol duvarı boydanboya bir gardrop.Tuvalet duvarının odaya bakan yüzüne yaslanmış bir küçük buzdolabı ve onun yanında,yerde küçük bir dolap daha, gardrob ile pencere arasında küçücük bir televizyon ve üzerinde müzikçalar, pencerenin önünde bir sepha, yerde devasa bir yumuşak maymun oyuncak, gardrobun tam karşısındaki duvara yaslanmış küçük bir kanepe ve bu küçücük kanepeye sığmak için birbiri ile adeta yekvücut olmuş bir halde uyuyan ama ne bu daracık mekanın, ne de küçücük kanepenin rahatsızlığını umursamayan boşvermiş bir rahatlıktaki iki genç kadın.Kendimi Katherine Doyle’nin figuratif tablolarının içinde hissettim, şaşkınlığa sıra gelmedi.Tuvalete girme ihtiyacım, ne yapacağıma karar vermemi erteledi neyseki.

İçerde boş-dolu kovalar,deterjan, şampuan,sabun kabları,havlular, ufacık mekana gayet düzenli yerleştirilmiş, temizliğin kokusu heryere sinmiş.Ellerimi ve yüzümü yıkarken,kapıdan kızlardan biri süzüldü, beni hiç umursamadan pantolon ve kilodunu sıyırdı, klozete oturdu.Lavabonun önünde, ellerim az akan suyun altında, bakamadığım aynanın karşısında ne yapacağımı bilemeden kalakaldım. Aynaya baksam işeyen kızla gözgöze gelmekten çekinerek yüzüme havluyu yapıştırdım, yırtılan tuvalet kağıdı, yukarı sıyrılan pantolon ve akan sifon sesinin peşinden arkama sürtünerek kızın kapıdan çıkması ile bir nebze rahatladım ve aptallaşmış bir halde dışarı çıktım.

Küçücük tuvaletten çıktığımda Alina kıyafetini değiştirmişti bile.Geceliğini giymiş, çıkardıklarını gardroba yerleştiriyor, kızlar sanki yıllardır tanışıyormuşuz bir eda ile bana bakıyorlardı. İlk defa değil , uzun zamandır görüşememişliğin beklenmedik karşılaşmasındaki eda.Gardrobun içi tamamen giysi ve ev eşyaları ile dolu, itina ile yerleştirilmiş, ütüsüz hiçbirşey yok, iççamaşırları ve çoraplar bile renklerine göre yerleştirilmiş, yukardaki çarşaf takımları muhtemelen kolalı, askılardaki giysiler hiç de ucuz, sıradan olmadığı belli.Buzdolabının yanındaki küçük dolabı açmadan önce, soğuk votka şişesini kanepenin önüne çektiği sehpanın üzerine koydu, sonra içinde mufak eşyasının dolu olduğu, aslında mutfak olan dolaptan ikişer tane tabak, çatal, bıçak, bardak çıkardı ki zaten herbirinden sadece ikişer tane vardı. Tabaklardan birinin içine hıyar turşusu doğradı,diğerine bir iki sosis ve bolca mayonez koydu,en son çıkardığı tekli elektrik ocağını prize taktı ve hemen iki bardağa votkaları doldurdu, ilk önce ben ve Alina, yeniden doldurulanlardı da diğer ikisi içiverdik. Kişniş kokulu turşuları yerken iki kızın bardağımı boşaltayım da sıra yeniden onlara gelsin gözlerle bana baktıklarını farkettim.Alina televizyonda kanal ararken Aida’nın rengarenk final sahnesinin devasa müziğinde duruverdi. Bizim memlekette stadyumların küfürlü marşı haline dönüştürülüvermiş bu muhteşem ses, kızları da bir an ekrana döndürdü ama hemen arkasından bulunan doğru kanaldan gelen popüler müzikle önce oturdukları yerde ve hemen ardınca ayağa kalkarak dans etmeye başladılar. Sanki , uykudan yeni uyanmış değil, saatlerdir bu müziğin başlamasını beklemekten yorgun düşmüş ve müziği duyar duymaz o yorgunluğun tek nedeninin bu olduğunu ve derhal unutulmasını gerektiren birikmiş enerjilerini salarcasına.

Alina, elektrik ocağının üzerinde, küçücük dolapta bulduğu garip bir cevzede pişirdiği Türk kahvesini kenarı çatlak bir fincana doldurarak bana sundu. İçi neredeyse yarısına kadar telve ile dolu bayat kahveyi iki höpürdemede bitirdiğimde ayaktaki kızlardan biri elindeki votka bardağını, benimde elimde olması gereken bardağa uzatmış ve anlaşılması çok zor bir telaffuzla şerefe diyordu.Hemen şerefe diyerek bardağı boşaltım ve Alina’nın ikazı ile fincanı tabağa kapattım. Bardaklar hemen doldu ve sırada bekleyenler de komik şerefelerle midelerine boşaltıverdiler.Televizyondan gelen populer müzik devam ediyor, üçü birden bitmeyen bir enerji ile durmamacasına dans ediyordu. Açık camdan gelen kış soğuğunun ürpertisi ve yoğun bir başağrısı ile uyandım.

AnnE
06-01-2008, 22:08
Uyandım, gecenin sabaha bağlanacağı saatlerdi. Alelacele kalktım küçük kanepeden, ayağım yerdeki iki boş vokta şişesine takıldı, kızlar tutmasaydı gardrobun aynasına giriyordum. Hemen giyinip çıktım. Neyseki çantalarım önceden hazırdı. Taksiye atladım, eve vardığımızda soföre beklemesini söyledim, çantaları ve pasaportu alıp havaalanına gittim. Yeşilköy’de en fazla dört rakı satıyorlar, alıp çıktım. Bütün ekip karşılamaya gelmiş. Kahvaltıya gideceğiz sandım.’’ Hoşgeldin Anne ‘’ dediler, ‘’ kaymaya gidiyoruz.’’ Valla gecede uyuyamadım, uçakta da uyku tutmadı, kimseye kayamam bu halde ,lan evladım yarın bayram, sığır falan doğramıyacak mısınız siz dedimse de, bir dağın tepesindeki otelde bir sürü oda kapatmışlar, bayramda orada olacakmışız, konvoy halinde yola çıktık. Bu sene bagış yapmak modaymış meğerse. Lamn sizde mi umacı vakıflarına para basmaya başladınız felan dedimse , yok dediler yeni trend bu, askere, mektebe, tema ya felan basıyosun parayı hem sevaba giriyon hem için rahatlıyor. Ulan dedim desenize memleketin kurtuluşu kavurma paralarına kaldı ha. Bir benzincide uyandırdılar. Domates çorbası üstüne sucuklu yumurta yedim. Üstüne de ballı kaymağı götürünce biraz biraz kendime geldim. Dağa vardık, yerleştik. Sucuk gaz yapmış, bastırsın diye dört bira içip biraz uzandım. Aklım kapattığım kahve falında yazılanlarda kaldı.Kapalı bırakılmış kahve falı uğursuzluk getirir. Yoksa kızlarda mıydı aklım ? Hala dans mı ediyorlardı, onlarda mı uyumuştu tekrar ? Yoksa...

Yan odadakiler duvarı yumruklayarak bağırdılar. ‘’Yeter AnnE birbirimizi duyamıyoruz.’’ Fazla gürültülü yapıyormuşum gaz meselesinden. Tamam dedim bitti. Siz rahatınıza bakın ben biraz kestireceğim.

AnnE
07-01-2008, 20:18
Kestireceğim derken ertesi sabaha kadar uyumuşum. Neyseki bana da dağda giyilecek kıyafetler getirmişler.Giydim, kafama da buralardan getirdiğim bir kalpak taktım.Üstü Şeyh Şamil altı şişhane şekline kahvaltımı yaptım. Bu dağ otellerinden pek hazzetmem. Dünyanın en soğuk yerlerinde inşa edilmiş en sıcak yerlerdir. Otuzsekiz kat giyinir dışarı çıkarsın anüsün donar, içeri girer don gömlek kalırsın ter basar. Muhtemelen bunlar kaçak mazotla ısıtıyorlar bu otelleri.Kahvaltıdan sonra zor attım kendimi dışarı. Bizim ekip bot, kayak, board derdinde koşturup duruyor , bunlar hiç bana göre işler değil ; bindim zor bela telesiyeje çıktım yukarı.
Uygun bir ağaç dibi ararken kayak motoru ile dolanan güvenlik-kurtarma ekibi yanıma yanaştı.Çocuklar haklı , bu dağ başında benim kılıkta biri ne arıyor diye. Hayrola, birşey lazım mı diye sordular. Ben de çantamdaki deniz yatağını çıkardım şunu şişiriverin bir zahmet dedim. Amman dediler, burada, kızakla ya da böyle şeylerle kaymak yasak , bir yerleriniz kırılır Allah muhafaza. Ben de ne kayması evladım dedim , şurada güneşlenerek kitabımı okuyacam , altıma battaniye sereyim de dötüm mü donsun lan. Şişirceksen şişir, ya da uza, güneşimi kapama dedim. Şişirdi .

Deniz yatağını ağaca yasladım, çantadan gümüş konyak kabımı çıkardım , Tahsin Yücel’in yeni kitabı Gökdelen’i açtım okumaya başladım. Arada kafamı güneşe kaldırıp yanmaya
çalışıyorum ki , aşağı indiğimizde aaa dağa gitmiş de yanmış desinler.

Kitapdaki Newyork lu Temel’in projesine dalıp gitmişken birden önümde hışşşştfff diye bir sesle bir kayakçı durdu, üstüme ve özellikle kitaba sıçrayan karları hemen temizledim, kafamı kaldırdım. Batonsuz bir çift big-foot üzerinde daracık, parlak sarı bir kayak pantolonu içinde bir çift uzun bacak. Üzerinde camgöbeği kısa bir yelek.Başında astragan kulaklıklar, boynunda sibirya kurdu kuyruğundan bir atkı, koca kar gözlüklerinin altında İrina...
- Selam AnnE.
- Hobbalaaa, sen nerden çıktın ve beni nasıl tanıdın.
- İlahi AnnE , bu dünyada bir dağ başında deniz yatağına yaslanmış bir elinde konyak bir elinde Tahsin Yücel ; başka kim olabilirdi ki ?
- ... Şılap, şulups ( öpüştük.)
- AnnE dün akşam Alina ile konuştuk , birden kaybolmuşsun, paniklemiş.Ben de korktum.
- Yok yok , biletim hazırdı, hemen gitmem gerekti. ( geceyi kısaca anlattım.) Sen ne arıyorsun burada.
- Aşağıda gölün kenarında bir çiftlik evim var. Hafta sonları kaçamak yapıyoruz. Kar varsa da buraya çıkıp kayıyorum biraz. Dur hele Alinoşka’yı arayım meraklanmasın.

Aradı. Uzun uzun konuştular, konuşurken benden kaçırmaya çalıştığı yüzü önce o soğuğun kızarıklığından çıkıp sarardı, gözlerine bir korku ve panik yerleşti. Epey bir süre sonra telefonu eli ile kapatarak bana döndü ve yüzüme bakmamaya çalışarak :
- AnnE ! Bunu nasıl yaparsın !
- Ne ? Ne yapmışım ? Kızlara birşey mi olmuş ?

AnnE
08-01-2008, 10:40
- Nasıl yaparsın AnnE ? Sen değilmisin, geleneğin bugün nasıl yaşaması gerektiğini burda öğreten bizlere . Sen değil misin, bizim yüzlerce yıllık yaşam tarzımızla sizin buradaki yüzlerce yıllık yaşam tarzınızı bu zamanda bir kapta yoğurmamızı anlatan, bırak bizi, sizi ; herkesin, herzaman, heryerde, her şartta birarada olabileceğini sadece ve sadece insanlık paydasının insanca birlikteliğe yeterli olacağını anlatan. Nasıl yaparsın AnnE ! Kızlar sen gideli perperişan, senin anlattığım AnnE ile öylece bırakıp, kaçarcasına giden AnnE aynı AnnE’mi diye sorup duruyolar , altüst olmuşlar.
- Ay kız ; kafam kopacak gibiydi ve uçağa yetişmem gerekiyordu. Neyi bırakıp gitmişim ?
- Kahve fincanını kapalı bırakmışsın AnnE. Nasıl yaparsın ?
- Hö ?
- Fal kapamışsın , öylece bırakıp gitmişsin. Biz senden öğrendik ve inandık kapalı kalan falın en büyük uğursuzluk olduğuna. Kızların başı zaten felaketten kurtulamıyor bir de bunu nasıl yaparsın ? Umutsuzluklarına uğursuzluk bulaştı diye çırpınıyorlar.
- Ne felaketi, ne uğursuzluğu? Dur evladım , herşeyin bir çaresi var.
- ....
- Telefon açık mı hala ?
- Evet.
- Sor Alina’ya , fincan duruyor muymuş hala ?
- Evet, kırk saattir fincanın başında çaresizce oturuyorlar.
- İyi. Hiçbirşey olmaz, korkmasın. Şimdi açıp baksın falıma. Anlatsın sana. Bitince hemen fincanı yıkasın uğursuzluk felan kalmaz.
- Алло Адона

diye başladı ve uzun uzun ve hızlı hızlı birşeyler söyledi ve dinlemeye başladı.En fazla bir dakika içinde yüzü tekrar kızardı ; fakat bu soğuktan değil sıkıntı kaplı bir kızarmaydı. Yanıma çöktü.
- Tamam AnnE ; baktı falına.
- Eee ?
- Bir dakika anlatacağım. Bir dakika пщжалуйста.
Bu defa uzun uzun, bazen sesini yükselterek, bazen yalvarırcasına konuştu, dinledi, sustu, konuştu, konuşamadı; telefonu kapattı döndü bana , yanımdaki konyak şişesini aldı dibine kadar çekti.
- Fala baktı AnnE. Kamçı, timsah ve kandil görmüş.
- Oha, bu ne be, oda karanlıktır ondan görmüştür bütün musibetleri ; başka bir halt yokmuymuş ?
- Neyse AnnE , boşver, fala inanma falsız kalma.
- Ulan kızım ,beş dakka önce fal kapalı kaldı diye dünya yıkıldı havasına girdin , şimdi fala inanma diyorsun , konyaktan mı ne !
- AnnE sanırım , bu fal senin değil onların falı.
Yeleğinin fermuarını açtı , iç cebinden cüzdanını çıkardı , içinden yirmi tane beşyüz Euro’yu bana uzattı.
- AnnE , bunun acele Alina’ya ulaşması lazım , sen halledebilir misin ?
- Nedir kız , nedir bu kızlar?
- Bana sorma AnnE , ulaştırabilecek misin ?
- Nooluyoruz yahu ! Ne dolap dönüyor?
- Dolap falan yok AnnE , bunun Alina’ya gitmesi lazım.
- Tamam tamam, yarın uçuyorum, ver götürürüm.

Kalktı, yeleğinin fermuarını çekti, kulaklık ve gözlüğünü taktı hızla uzaklaştı , aşağıdaki sisin içinde yitip gitti.
Hüoooppp diye bağırdım , motorlu kayaktaki güvenlikçi velet geldi yanıma. Hiç kıçıma telesiyeji falan sokacak halim yok beni otele götürüver dedim.Atladım arkasına, buzun üstünde zıplamaktan kıçım yarıla yarıla otele gittik.

AnnE
08-01-2008, 19:04
Resepsiyona internet bağlantısı sordum. Bir odaya yolladılar, biletimin tarihini değiştirip bizimkilierin yanına gittim. Yarın uçacağımı söyleyince, hani yılbaşı programı falan filan,bağırış,çağırış, kavga, dövüş derken sabah beni şehre , havaalanına götürmeye ikna oldular.

İstanbul,Yeşilköy , uçak, havaalanı, şehir, ev ; döndüm. Banyodayken telefon çalmaya başladı. Çıktıktan sonra baktım o ezberinde kalan numara. Aradım ; gel AnnE dedi. Yedeğime iki şişe voktayı alıp gittim.

Merdivenlerde örümcek ağları salınmaya , sivrisinekler ölümü beklemeye devam ediyordu. Kapıyı çaldım , çizmemi çekti, kabanımı astı. Yine küçük kanepedeki kızlar uyandı, kahve içer misin dedi, gülüştük, voktalar doldu, cüzdanımdaki emanetleri çıkarıp verdim, küçük sehpanın üzerine bıraktı, voktalar boşaldı,televizyonu açan olmadı, dans eden de.

Diğer kızlardan biri buralı imiş ; dilimizi konuşuyor.Rahatladım. Nedir hikayeniz sizin; ben neden buradayım dedim . Birbirlerine bakıştılar , onaylayan bakışlara ihtiyaçları yoktu. Birisiyle paylaşmamız gerekiyordu AnnE. Burada , bu dünyada güvenebileceğimiz kimse yok, kimsemiz yok. Alina seni İrina’nın evinde görmüş, tarif edemedi ama çok ısınmış sana. Buralarda olduğunu da biliyoruz. Birine anlatmamız gerekiyor AnnE. Katlanabilecek misin ? Katlanmalısın. Voktalar boşaldı. Anlat ay kız.

Biliyorsun , İrina’da, Alina’da anlatmış sana ; Alina işsiz. Buralarda biz nedendir anlamadık dünyanın bütün ‘’resmi’’ NGO ları yerleşmiştir. Bir sürü insanla temasa geçerler, dışarı gönderirler, iş verirler, yardım ederler. Alina’da bunlardan birine işe başvurdu. Görüşmede, ne eğitimini, ne başka dil bilip bilmediğini, ne tecrübelerini sormamışlar , ama iki saat kadar konuşmuşlar ; sonunda, tıbbi rapor istemişler. Bilirsin, kan, idrar tahlilleri, rontgen falan. Ve Merkez klinikde onun için randevu almışlar.

Aaa bilirim Merkez Kliniki dedim , başhekimi ile bir kokteylede tanışmıştık, birbirimizi çok sevdik , hatta bizim şirketin bazı işlerini yapmak istemişti. Parlemento yolundaki bahçeli, tek katlı binalardan oluşan büyük hastahane değil mi orası ?

Evet AnnE. Alina gidip tahlillerini yaptırdı. Birkaçgün sonra da raporlarını almaya gitti. Labaratuara rapor almaya gitiğinde, O kadınla tanıştı. Sararmış, uzun, lekeli önlüğü içinde kısa kesilmiş sarı boyalı saçları laborant kepinin altından taşan, kızmızı burunlu, kırmızı kulaklı , yanaklarından kılcal damarları fışkıran, iri göğüslerinin bile önüne taşmış göbeği ile bir buzdolabını andıran uzun boylu yaşlıca bir kadın.

Alina karşısına gelince uzun uzun süzdü. Arkasındaki yardımcısına sert bir şekilde bağırarak dışarı çıkardı, arkasından kapıyı kapadı ve tekrar Alina’nın karşısına dikildi.

- Tahlillerinde problem var.
- Ne problemi ?
- Yarın sabah geleceksin muayene olman lazım.
- Ne muayenesi, ne problemi.
- Sabah 10.00 da burada ol muayeneye alınacaksın dedim.
- Benim birşeyim yok , rüşvet istiyorsan vereyim , ver raporlarımı gideyim.
- Rapor mapor yok sana. Sabah burada ol. Tahlillerinde problem var. O kadar.
- Ne problemi dedim sana ?
- HIV pozitifsin.

AnnE
09-01-2008, 12:15
Donakaldım. Ne kadar süre sonra farkında değildim , votka şişesini kaptım, diktim ağzıma.Kızlar sakince şişeyi bırakmamı beklediler. Bardaklar doldu, hemen boşaldı ; dayanamadım şişeyi bir daha diktim.

Bu arada Alina telefonla birini aradı , kısa bir konuşma geçti.Uzun süre sessiz kaldık.Epey bir süre sonra kapı vuruldu. Alina açtı , kapadı, sehpanın üzerindeki pembe beşyüzlüklerden birkaç tanesini alsı, tekrar kapıya gitti , açılan kapıdan uzanan bir erkek eline paraları bıraktı, bir zarf aldı ve kapıyı kilitleyerek geldi, yumuşak maymuna yaslanarak yere oturdu.

Gitti mi ertesi sabah hastaneye diye sordum.

Evet , ama kadının Aids hastasısın demesinden sonra eve geldiğinde darmadumandı. Anlattı hepimiz altüst olduk. Nasıl olabilir böyle birşey; mümkün değil ki.

Niye mümkün olmasın kızım dedşm , bunun bulaşmasının o kadar çok yolu var ki.

Olamaz AnnE dedi. Alina, yurdunda bıraktığı çocuğunun babasından başka hiçbir erkekle birlikte olmadı ki yıllardır.Ve yıllardır biz üçümüz bir aradayız ; hiçbirimiz hiçbir erkekle olmadık. Biz biziz AnnE , biz bize yetiyoruz.
?
Yetiyoruz AnnE , birbirimizin saçını da tararız, birlikte yemek yapar birlikte yeriz, kim alabiliyorsa onun getirdiğini içeriz. Alina’nın makyajını ben yaparım, benimkini Maruşka, O’nun tüylerini ben alırım , benimkileri O. Bize ne bir erkek lazım ne başka bir kadın. Kimsemiz yok bizim AnnE , kimseye ihtiyacımız yok , kimsenin de bize yok ; olmamalı. Üşürsek birbirinizi ısıtırız ;birisi ile yatacaksak, birbirimizle yatarız, birisinin dokunuşuna ihtiyacımız olduğuna diğerimiz dokunur ; birimiz hasta olursak hepimiz oluruz. Birimiz de virüs varsa mutlaka hepimizde vardır. Bu kaçınılmaz AnnE.

Birden Alina’ya döndü ; sıkıca, sökülemezcesine sarıldılar, . Maruşka kalın duvarlı pencereye dönmüş, kıpırdamadan duruyor, gözyaşları gömleğinin yakalarını ıslatıyordu.

Evet AnnE ; sabah gitti. Bizim gelmemizi istemedi. Kadın O’nu bekliyordu. Alina’yı uzun uzun süzdü , ‘’gel benimle ‘’dedi , çıktılar , hastanenin bahçesinde arka tarafa doğru yürüdüler, kimsenin ortalıkta kalmadığı bir yere geldiler, kadın yüksek bir tahta kapının kilitlerini açtı.İçerde duvarlar boyu cam kapaklı dolaplar , içleri ilaçlar, şişeler, labaratuar malzemeleri ile tıka basa dolu, yerler, dolaplar heryer toz içinde, yukardaki devasa lamba, kadının anahtarı çevirmesinden gelen güçlü bir sesle açıldı, kapının tam karşısındaki duvarın önünde, dolapların ortasında eski, kaplamaları soyulmuş, metal aksamının boyaları dökülmüş pas içinde, üstündeki , bir zamanlar beyaz olduğu tahmin edilebilen sentetik derinin yırtıklarından süngerler fırlamış bir jinekolojik muayene masası.

Ne burası ? neden geldik buraya diye sordu Alina.
İstersen ana klinekte muayene ettirelim seni , herkes duysun rezilliğini , çok konuşma soyun tamamen, uzan şu masaya diye bağırdı kadın.

Çocuğunu doğurmaya gittiği gün geldi Alina’nın aklına. Son anda yetişebilmişlerdi kuzeyin buzu içinde hastaneye, suyu neredeyse tamamen boşalmışken girmişti operasyon odasına. Annesi ve erkeği kapıda kalmış, iki hemşire onu incitmeden, süratle soyup masaya yatırmış bacaklarını yerleştirmişler, o hayatında duyduğu en güzel acıların keyfi ile bacaklarının arasında sadece kafasınındaki kepi görebildiği doktorun elinden gelen dünyanın en güzel müziğini , oğlunun ilk feryatlarını duymuştu. Hayatının belki de en güzel ve en son mutluluğunun tadı yüreğinde, ama o günün, o odanın kokusunu alamadan sessizce soyundu, uzandı masaya, bacaklarını yerleştirdi.Kadın bir dolabın altında gürültü ile açtığı bir çekmecen çıkardığı bir takım aletlerle geldi, Alina’nın bacaklarını masanın yanından sarkan kösele kayışlarla bağladı. Kapı uzun gıcırtılarla açıldı.


Lacivert uzun gömlekli bir adam girdi, kapıyı kapattı, sürgüledi, ağır ağır yürüyerek ortadaki büyük lambanın altında durdu, başını kaldırdı; duvarlara, dolaplara, kadına baktı öylece durdu. Çok uzun boylu, geniş, daha doğrusu kalın omuzlarının üzerinde, o omuzların üstünde eğreti duran ince bir boynunun üzerinde tuhaf bir kafa. Alın kemiğinin sol yanı çökük,turunculaşmış kaşları açık anlına doğru kıvrılarak uzamış, kulaklarından fışkıran kıllar aralarındaki birikintilerle birbirine yapışmış,eksik dişleri yukarı çekilmiş dişetlerinin önünde ağzına sığmayacak gibi büyük.Burnu ile üst dudağının arasında yoğun bir ıslaklık ve tek çıkardığı ses sık sık burnunu çekmesi.Sol eli iş gömleğinin cebinin içinden sürekli göbeğinin altını kaşıyor. Kadın adamın sağ koluna yapıştı, sürüklercesine Alina’ya doğru çekti adamı.

Hala doğum anının anılarındaki Alina yüzüne doğru gelen ışığın gölgelenmesi ile irkildi. Hatlarını seçmekte zorlandığı tuhaf bir erkek gölgesi ile karşılaşınca vücudunun üst tarafını kaldırmaya çalıştığı anda, başının arkasına geçmiş kadın iki kolunu hızla başının gerisine çekip kendi vücudu ile masanın arasına sıkıştırdı, kocaman bir bez parçasını Alina’nın ağzına tıktı, Davay ! Davay ! diye adama bağırdı. Başına gelecekleri henüz farkeden Alina’nın çırpınışları arasında kımıldamadan duran adam, kadının bir daha bağırmasıyla gömleğinin cebinden sol elini çıkardı, pantolonunu belinde tutan ipe benzer şeyi çözdü,


530531532533


Anıların bu bölümünün, bırakın arka-bahçeyi , herhangi bir açık media ortamında yayınlanması uygun değildir.Bu bölüm atlanarak devam edilecektir.

Ancak hiç de tavsiye etmemekle beraber ;dileyen arka-bahçe katılımcıları, AnnE'den özel mesaj ile talep ederse bu bölüm kendilerine mesaj ile yollanacaktır.

AnnE
09-01-2008, 22:18
Bacaklarında müthiş bir karıncalanma, sağ göğsünde dayanılmaz bir acı ile uyandı. Adam hala oturduğu yerde boşluğa bakıyor, kadın Alina’yı izliyordu. Kapının az ilerisinde eski bir teneke doğal gaz sobası harı harıl yanıyordu. Odanın yukarısındaki kirli pencerelerden sızan gün aydınlığı yok olmuştu. Nihayet uyandın dedi Kadın. Beni iyi dinle. Eğer bu raporu kayda geçirirsem, hiçbiryere kımıldayamayacağın gibi, ömrünü hiçkimsenin izini bulamayacağı hücrelerde tamamlayacağını biliyorsun. Aids karantinası diye birşey duydun herhalde. Şimdi defol git , nereye gideceğini, nerede yaşadığını, kimlerle olduğunu çok iyi biliyorum. Kaçabileceğin bir yer yok. Kaçmaya kalktığın anda karantinaya hoşgeldin demek düşer bana. Yarın sabah beşbin Dolar’la bekliyorum. Defol hemen.

Kalkmaya çalıştığında bacaklarının arasına eğreti sarılmış sargı bezlerini hissetti. Sol bacağını elleri ile kaldırıp masanın kenarına güçlükle oturduğunda, yerde kurumakta olan kan birikintisi ile irkildi. Kasıklarında çok fazla ağrı hissetmiyor fakat göğsünün üzerindeki deriyi adeta kopartmış gibi duran diş izlerinin sancısına dayanamıyordu.Kalktı, sendeleyerek giyindi, adam hala oturuyor ve boşluğa bakıyordu. Kadının sürgülerini açtığı kapıdan çıktı, akşam, belki de gece olduğunu farketmeden güçlükle hastanenin kapısına kadar yürüdü ve bir taksiye bindi.

Evet AnnE , eve geldi. Hiçbirşey söylemedi, ağlamadı, anlatmadı uyudu. Uyurken temizledik vücudunu, yaralarını.Sargılarını değiştirdik , göğsüne pansuman uyguladık. Ertesi sabah uyandı , evdeki bütün paralarını gizlediği yerlerden çıkardı, bizlere birşey söylemeden gitti. Ertesi gün, benim ve Maruşka’nın bütün paralarını istedi, gitti. Sonra bütün takılarını sattık , gitti. Ne paramız ne de satacak birşeyimiz kalmayınca anlattı.

Biz sustuk bu defa. Soramadık, anlayamadık, sorgulayamadık, sustuk. O zorladı konuşmaya , rapor yalan mıydı , adam kimdi, sadece para için mi yaptılar , yoksa virusu taşıyan adam mıydı, bir hırs mı, intikam mıydı ? İyi de , Alina’nın kaybettikleri ? Neden ? bütün birikimlerimiz ? yarın ? karantina ? Alina hastaysa diğerlerimiz ? neden harab ettiler bizi? Sadece para mı ?

Ben zaten susuyordum. Dayanamadım ne zaman oldu bunlar ?
Alina seninle tanışmıştı İrina’nın evinde. O hafta geldi ve işe başvurdu. Ve o gün bugün hayatımız değişti, değişti mi bitti mi, yarın ?

- Paranız da bitmiş, Alina dan onun için mi para istediniz.
- Hayır AnnE. Gitmez böyle. Gitmeyecek, virus taşıyorsak da, taşımıyorsak da yeniden hayata başlayacağız.
- Umudunuzu yitirmeyin dünyadan. Benden birşey istiyor musunuz ?
- Hayır AnnE. Seninle paylaşarak senden çok şey aldık, biliyoruz.
- Ama bir tek şey daha isteriz. Unutman gerekecek yakında ; tamamen unut bizi.
- .

Suskunluk kapladı odayı. Herkes yalnızlığa büründü. Kimse kimsen varlığını farkedemez oldu. Gözüm kapıda para verip teslim aldıkları zarfa ilişti. Dikkatlerini çekmeden kapağını kaldırdım. Sanırım pasaport ve bilet benzeri birşeyler. Kalktım, hiçbirşey söyleyemeden giyindim, hiçbirşey soran olmadı , çıktım.

Uyumam mümkün değildi tabii. Sabahı zor ettim. Yine de erken çıktım. Öğlene kadar işe güce bakar, döner uyumaya çalışırım. Belki de kızları görmeye giderim. Şeytan dürttü, yolumu değiştirdim. Şu kahrolası hastanenin önünden geçeyim dedim. Yol bu saatte tıkalı. İlerde itfaiye ve polis araçları , tek şeritten yol veriyorlar. Radyoda Aziza çalıyor. Aşık Veysel’i dünyanın en iyi piyanocularından birinden dinlemek ne kadar huzur verici. Yetişmek için menzile, gidiyorum gündüz gece. İyi de üç şerit yolda gidemiyorum. Bilmiyorum ne haldeyim.Tek şeride girme sırası bana geldi hastane ana girişinin önü. Tek şeridin avantajı ile trafik hızlanıyor , hastaneye bakmaya çalışıyorum. İçerde, bahçenin ilerisinde itfaiye aracları. Bahçenin arkasında ? Bahçenin arkası !

İlerledim mecburen , şaşkınlık ve karmakarışık sorular içinde bir yere park ettim.Kapıda kalabalık, içerde kalabalık, güvenlik şeridi falan Hak getire. İlerde tanıdık birisi; başhekim.Yanında iki tane kara suratlı adam. Polis muhtemelen. Tereddüt ediyorum selam vereyim mi ? Beni farkediyor. Günaydın AnnE. Hoşgeldiniz. Hoş mu geldim , ben mi geldim , neden geldim ki ? hoşluklardan ne zamandır ayrıyım ? Bu kim ? yoldan geçen umarsız bir meraklı mı ? Hastanesinde yangın çıkmış bir başhekim mi ? Böyle mi olmak lazım hayatta ? umarsız, rahat, hiçbirşeyi takmayabilen. Tıp insanları böyle mi oluyor. Böyle olmalılar sanırım. Bunun da mı eğitimini alıyorlar. Ameliyat sırasında, sonrasında ölen insanları düşünmemeliler. Önce bunu öğreniyorlar sanırım. Ama Bu bunu fazla öğrenmiş gibi. Umursamamak güzel birşey mi ?

‘’Günaydın AnnE.’’ Elimi hatta kolumu sallaya sallaya sıkıyor. Beni sabahın bu saatinde görmek çok güzelmiş. Hangi rüzgar atmış beni buraya.’’ Tesadüfen geçiyordum ;İtfaiye, polis araçlarını görünce merak ettim, bir bakayım dedim. ‘’ dedim.

‘’Evet Anne ; sabaha karşı arkadaki bizim eski malzeme depolarından birinde bir kaza olmuş. Gelin isterseniz, benim oraya gitmem gerekiyor.’’ Yürüdük , işlerimi sordu, saşlığımı sordu, memleketi sordu bahçede dolaşmaya çıkmış gibi yürürken. İlerde kısmen yanmış yüksek bir ahşap kapı. Yangın tamamen sönmüş. Yanıp ahşap kokusu yaklaşıyor. İçeri giriyoruz.,İftaiyenin yerleştirdiği iki büyük projektörün keskin ışığı.Paramparça dolaplar.Heryer cam kırıkları. İleride, dolap kalıntılarının arasında masa gibi birşeyin yanına serilmiş iki kütle. Duruyoruz.

Kapının yanındaki kalıntıları gösteriyor. ‘’ bir doğalgaz sobası vardı. O patlamış. Burada yatıp kalkan bir müstahdemimiz vardı , özürlü.’’ Masa kalıntısının yanına yürüyoruz. Yerdeki kütleler ceset. Biri kısmen çıplak, penisinin köküne bir cam parçası saplanmış, ama kpmamış ; sanki özellikle kesilmiş gibi. Diğeri kadın sanırım.Sol gözüne bir şırınga saplanmış; yanık giysileri yapışmış vücuduna. Gözlerimi ayıramıyorum.

‘’Bu bizim müstahdem. Yanında yatanda annesi. Adam burada yatardı.Annesi dün gece hemotoloji laboratuarında nöbetci idi. Sanırım oğlu üşümesin diye sobayı yakmaya geldi.Kırk yıllık ilkel, kontrolsuz bir soba. Muhtemelen gaz kaçağı vardı patlamış. Patlamanın tesiri ile saçılan camlar kesmiş heryerlerini sonra da yanmışlar. Gözümü kütlelerden ayıramadan soruyorum: ‘’özürlü mü ?’’

‘’ Evet AnnE. Otuz yıl kadar önceydi sanırım.Kadın laboratuarda yeni işe başlamıştı. Tecavüze uğradı. Doğurmamak için herşeyi yaptı. Düşürmeye çalıştıkça cenin direndi, tutundu. Doğumda boğmaya kalktı, havasızlıktan beyni de harab oldu bebeğin. Devlet el koydu bebeğe. Ancak ülke dağılınca, bakım merkezleri de dağıldı. Çocuğu aldı;
on yaşındaydı sanırım. Bu defa en şefkatli anneye dönüştü, başka kimseyle ilişkisi, iletişimi kalmadı.Bu güne kadar baktı ona. Bizde burada işe aldık çocuğu büyüyünce.‘’

Yanımıza gelen birisi birtakım kağıtlar uzattı imzalaması için. ‘’ Kaza tutanağı ‘’ dedi. Alltaki kağıtları karıştırdı. Birinde iki fotoğraf. Biri kısa kıvırcık saçlı kocaman yuvarlak suratlı bir kadın. Diğeri tuhaf alınlı uzun kaşlı bir adam. İyi değilim dedim, koşarak uzaklaştım. Sahile kadar yürümüşüm. Kirli denizden gelen soğuk rğzgara karşı durdum bir müddet. Telefonumu aldım , Alina’yı aradım.

‘’Aradığınız telefon kapalı ya da kapsama alanı dışındadır. Lütfen daha sonra deneyiniz.’’


535

AnnE
10-01-2008, 13:09
Evet Muhterem Ahaliciğim ;

Alina. Hayatıma girdi ve çıktı. Gerçi tam olarak çıkıp çıkmadığından , ne kadarının içimde kaldığından emin değilim henüz. Nerede, gerçekten hasta mı, o sabaha karşı hastanede miydi , kurtuluşu intikamda mı buldu ? Bilemiyorum, bilmiyorum, umursamak istemiyorum.
Ama laf sokanlar oluyor; ‘’Amma sallamışın be AnnE’’ diyerekten. Ben de onlara diyorum ki ;

Diyorsun ki , hayatta bu kadar tesadüf üstüste gelmez. Gelir be. Eğer ki seni şimdiki eşinle tanıştıran arkadaşının ilk sevgilisi, universite seçme sınavında iki soru fazla yapsaydı ne onlar tanışmış olacaktı birbirleri ile ne sen tanışmış olacaktın eşinle.

Eğer, annen ile baban senin doğumudan kırk hafta önceki gece, sevişmeye on dakika sonra başlasalardı, ya da annen o sevişme esnasında sadece bir kere hapşırsaydı ,şimdi burada konuşan sen değil, milyonlarda kardeşinden biri olacaktı.

Hayat tesadüftür ahali ; tesadüfün güzeli bize denk gelse keşke herzaman. Ama olamaz ki.

Neyse ; oralarda duramazdım en azından bir süre. Hemen biletimi aldırdım ve dündüm memlekete. Ertesi sabah kalkar kalkmaz arka-bahçe’ye gittim. Çoktandır uğrayamıyordum, oranın huzuruna ihtiyacım had safhaya ulaşmıştı.

Girişten itibaren bütün akasyalar, akçaağaçlar,kestaneler,armutlar,kirazlar budanmış.Yaprak ve dalların eksikliği gereksiz bir aydınlık getirmiş bahçeye. Arka tarafdaki sedirler ve cevizler olmasa, hiç ağaç yok sanırsınız.

Fakat hertarafta o malum düzen yine var. Kış menekşeleri fışkırmış her taraftan. Ana binaya girerken bir müzik duydum, fakat binanın içinden gelmiyordu.Albinioni idi çalan, addagio. Önce durduğum yerde dinledim, ilk duyduğum andaki hoşluk yitmesin diye. Sonra sesi aramaya başladım. Ambar’dan geliyor ses. Kapı aralık girdim.

İçersi kesif sigara dumanı ; Ambar ambarlıktan çıkmış, adeta sanat galerisi. İleride iki kişi yerde oturuyor karşılıklı. Hoppala ; burada en son göreceğimi tahmin ettiğim iki kişi. Bahçe’yi ilk inşaya başladığımız zamanlar bu ambara kaçıp kaçıp sigara içen Ömmes ile artık burada görmeyi hayalimden sildiğim İrina satranç oynuyorlar. Ömmes sakince duman salmaya devam ederep, tahtaya yumulmuş cevabi hamleyi düşünen İrina’yı izliyor. Muhtemelen düşünmesinin mümkün olduğu kadar uzun sürüp hamle sırasının kendisine gelmemesini ve hayallerinden uyanmamayı diliyor. Bir süre müziği dinleyerek onları izledim.İrina şat-mat dedi ve Ömmes’e muzip bir utangaçlıkla bakarken beni gördü.Fırladılar ; hoşgeldin AnnE diyerekten. Nerden çıktın sen ? Hava değişimine geldiğimi söyledim ‘’ peki sen ne arıyorsun burada İrina ?’’

‘’Yeter AnnE’’ dedi. ‘’Bitti ; bitirdim. Hele ki son haftalarda Alina’nın da başında tuhaf birşeyler olduğunu anladıktan sonra, nereye kadar , ne için diye sorgulamaya başladım. Ve herşeyi bırakıp döndüm bahçeye. Huzurun, mutluluğu fiyatı, parasal karşılığı var mı ?
Aniden kararımı verdim ; süratle varlıklarımı boşalttım , emlakleri sattım. Döndüm bahçeye.’’

Yuh ; naaptın kız o kadar parayı ?

‘’ AnnE, bilirsin bizim oralarda eskiden özürlü çocuklara devlet tam bakım verirdi. Düzen dağılınca hepsi naçar ziyan olup gittiler.Bir uluslararası yardım kurumu o çocukların bakımının sağlanması için organize olmaya çalışıyor. Herşeyimi onlara verdim.’’

Özürlü çocuklar mı ? Keşke onbeş yıl kadar önce yapabilseydin bunu demek geldi içimden.Kaç hayat değişirdi. Diyemedim. Son olanları bilmiyorsa duysun istemedim

536

zumbul
10-01-2008, 15:04
Ta eskiden kısa pantolonla dolaştığımız çağlarda çocukça yaramazlıklar yaparken ele geçtiğimiz zamanlar bizi cezalandırmak için o incecik bacaklarımıza annelerimiz ısırgan çalarlardı(yöresel bildik bi ifade).
Bir cıyaklama ile beraber acı ve korku eşliğinde yana döne kıvrıla kıvrıla kaçardık vaka mahallinden..

Üstad Sensei nin msnde tazyikiyle erotizmden pornografiye uzanan bir seri yakaladık umuduyla gün be gün nefes nefese seyirtmece koşup geldiğimiz bu 32 kısım tekmili birden maceranın çükümüze çaldığı ısırgan otuyla elimiz malum yerde acıyla kalakaldık desem yeri var.

halbuki şıllap şullops da bir an olsun kalbimde ahan da araya parça giriyo dercesine bi kıpırdanmanın yerini parantez içinde öpüştük izahı hayal kırıklığı serilerine bıraktı.

Daha beteri Rocco ile frankeştayn karışımı bi zebbelah az daha bizi yazının içine çekecek de dürtecek diye yusuf Yusuf bile etmedik de değil hani.

Oysa porselen tenli kadınları memleketine ben bi sefere çıksam ne ganimetlerle dönerdim de cümle alem senelerce osbir fantazisi olarak kullanırdı hey gidim be!

Şimdi bakıyorumda bu korku serisinin ardından benim kamaşullah elleriyle başını kapamış kendini içeri çekmiş garibim korkudan uzun zamandır abazalıkdan traşlanmamış kılların arasından tek gözle bakıp bakıp duruyo..
korkum bu sosyopatik hallerden bi daha garibim çıkamaz da ömrü billah bi münasebette bulunamaz korkusu
anaaaa yaktına bizi anaa!

Ömmes
10-01-2008, 19:55
* Kapının zil kolunu çeker * hrrş * dudağını büküp kaşlarını kaldırır *

* Kapıyı çalar * knok knok * kapı kendiliğinden aralanıverir *

Anybody hooo .. * düşünür: "lanet Lostpedia forumu" * Merhabaaa .. kimse yok muuu?

* gözleri yavaş yavaş karanlığa alışmaktadır *

Ne çok çiçek olmuş burası * hayranlıkla izler * bunların hepsine biraz su vermek lazım yavaştan yavaştan.

Neyse millet, bu senaryoyu pek beceremedim, sevgili AnnE'nin son derece kibar davetini yanıtsız bırakmak mümkün değil. Kalbimde her zaman ayrı bir yeri olan Arka Bahçe ahalisinin arasına dönmeyi zaten ne zamandır istiyordum, fakat bunu nasıl yapacağımı bilemiyordum, ennihayetinde böyle lönkkedenek oluverdi, idare ediverin.

Şimdii .. İrina'yla satranç mı oynuyor muşum?? * kafasını kaşıyıp düşünür: "satranç da bileydim bari" *

* vazgeçer * Ben iyisimi gidip çiçeklere su vereyim biraz.

* içeri odadan 70'li yılların porno lügatını işitir ... sağa sola bakar, etrafta kimse olmadığından emin usulca göz atar, anında kaşlarını kaldırıp geri çekilir * oyanamoyy

Emin
18-01-2008, 17:00
Can AnnE
Sadece teşekkür düğmesine basmak kesmedi beni ama teşekkürün dışında neler diyebilirim, o da aklıma gelmiyor şimdi.

Çoktandır roman okumamıştım.

Sanki böyle bir şeyi okudum.

Uzunca bir süre etkisinde kalacağım kesin.

Zaman ayırarak bu gerilimli öyküyü kaleme alıp aktardığınız için yüreğinize sağlık.

AnnE
20-01-2008, 17:43
Telefon titreşti. Baktım, bir MMS iniz var yazıyor. Tıkladım, tuhaf bir numaradan geliyor.+5514 xxxxxxxxxx . Mesajı açmadan gugılı açtım. Bu nerenin kodu ? Hım vay vay vay. Buralardan kim beni arar ? Açtım mesajı. Ohhhhhhhh. Alltaki resim. Bu kadar sıkıntı içinde beni ancak bu resim keyiflendirebilirdi. Keyiflendirebilirdi ki resmin altında bir not;

AnnE ben yapamadım
Herkes bir şey oldu
Ben olamadım

AnnE ben bilemedim
Yasalar varmış
Ben öğrenemedim

AnnE ben seçemedim
Oyunlar oynandı
Ben kazanamadım

AnnE ben bulamadım
İnecek duraklar vardı
Ben duramadım

AnnE ben kaçamadım
Yaşamak güzeldi
Ben saklanamadım

Enaz yirmi yıl öncesinden her duyduğumda içimi de dışımı da burkan sözler. Bu mesajı gönderen bunu nerden biliyor, nerden duymuş, nasıl yazmış, anlayabilmem asla mümkün değil. Resime mi inanayım , bu sözlere mi ? En iyisi resme bakıp umutlanmak, keyiflenmek. Ve içinde adım geçtiği için bana göndermenin bir jest olduğunu düşündüklerini düşünmek. Peki keyiflenmem mi gerekiyor, resimdeki mutluluğun gerçek olduğunu düşünerek yoksa, birkaç hafta önce yaşananlarda başka kaybedenler olduğunu mu düşünmek ?

Ben resme bakayım biraz daha en iyisi.. Ve aramaya cesaret edemiyeyim.




537

Buddha
20-01-2008, 21:56
IMKB den göçüp RTS de konaklayıp BOVESPA da yol alan bu hikayenin sonuna az kalmasımıdır bendeki bu hüsran duygusu...?

AnnE
21-01-2008, 07:06
Çok şükür...

Bu başımdan geçenleri yazdıkça, içimden ulan diyordum , bunları okuyanlar diyecek ki '' borsa sitesinde senin özel hayatında olanları ne anlatıyorsun. Biz buraya tüyo almaya, ahkam kesmeye geliyoz.''

İlle de bunu bir yerlerden ekonomiye felan bağlamak lazım. Gerçi, insan hayatına giren acıların neredeyse tamamının ardında ille de ekonomik gerekçeler vardır. İster ahlaki, ister polisiye, ister karanlık olsun ,her yaşanmışı ekonomiye bağlamak mümkün ; bu manada bu benim yazdıklarımda aslında bir ekonomi yazısı olarak algılanabilirdi ki ; Buddha taaa günayden imdadıma yetiştir. Evet ; Arka-bahçe'de Latin piyasalarından az söz edilir. Buddha bu meseleyi tam özünden yakaladı ve beni de kurtardı. Allah razı olsun.

AnnE
29-01-2008, 10:13
Birkaç yıl önce Kastamonu’ya gitmiştim. Şimdi size sorsam ve 100 hakkınız var, bilin bakalım neden gitmiştim ; bilemezdiniz. Evet, Kastamonu’ya basketbol maçı izlemeye gitmiştim. Kastamonu deyince akla orman gelir, kereste gelir, Abana gelir, sarımsak gelir, şapka gelir ama basketbol gelmez. Ama ben Kastamonu deyince şapkanın değil de basketbolun aklıma gelmesini ruh sağlığım açısından tercih ediyorum.

Adam kalkmış , hayatının en riskli işine girmiş , gitmiş Kastamonu’ya ‘’ Efendiler, buna şapka denir.’’ Demiş. Ben , Ondan yetmiş yıl kadar sonra gittim, Kastamonu’da şapkayı göremedim, ama maç heyecanlı idi, iyi stres attım idi.

Birkaç gündür, televizyonlarda, universite kapılarında bir zamanlar protesto eylemi yapan kızcağızların arşiv görüntülerini ve geçen Pazar Denizli’de açık lise sınavına giren diger kızcağızları gördükçe, Kastamonu geliyor aklıma. İyi maçtı vallahi. Yenildi bizimkiler ama, ezilmedi. Ama ‘’ Efendiler ! ‘’ diye konuşmaya başlayan ezildi.

Bu aralar, bazı şeyler ( şeyler diyorum, yazmam gereken hakaret algılanabilir ) birşey olmaz, ordu var, yargı var felan diye teselli arıyor. Ama bilmiyorlar ki, -aslında biliyor da işine öyle geliyor – ordu mordu işi değil bu işler.
Bu şeylerin kafasındaki senaryoya göre, ordu HÖT der, sıkmabaş yasağı devam eder. Acaip Çağdaş oluveririz. Ama o zavallı kızlar üniversite kapısında protestoyu yüzü sakallı ayağı mantarlı abilerinin iteklemesi ile eskisinden daha sert yapmaya başlayınca bilin bakalım ne olur.

Bu memleketin 46% i yola devamcılara, 5 % i agır sanayi hamlecilere , 5 % i daha beterlerine, 5 % i kürt şovenistlerine, 10%i avantacılara oy vermiş, 25% i hiçbirşey şeyine takmadığı için oy bile vermeye gerek duymamış olduğunu akla getirirsek ve akla getirirsek ki ordudaki askerin kendiside bu yüzde bilmemkaç içindedir ve akla getirsek ki başı açık polis karısı yoktur falan diye ; O ordu salak mı ki kalan karizmasını da emir komutayı yalaka etmek uğruna çizdirsin. bİlmiyormu ki Din korkusu, komutan korkusunu döver.


Daha fazla yazarsam sansüre uğrarım. Kibarca özeti şudur ki DÖT kaptırılmıştır. Aranızda birçoğu, yeni şartlara yakın zamanda kendi hayatlarında da uyacaktır.

Nerden mi biliyorum. 11 Eylul 1980 de emekçi halkım ( !!!) neredeyse sosyalist devrim yapacaktı, ertesi gün alayı netekim amcanın orasını burasını yalar oldu. Bu coğrafyanın tarihi böyle. Şanlı ‘’şartlara uyum’’ tarihi. Digiturk kanal 109 Suudi-1 oldu bile.

Süvari
29-01-2008, 12:02
Söz konusu İran muhafızları ise bilmem,
Söz konusu Saddamın muhafızları ise de bilmem,
Söz konusu suudi lejyonları ise de bilemem,
Söz konusu Fransız kibar napolitanları ise de bilemem,
Söz konusu kızıl ordu ise de bilemem..
Ama söz konusu TSK ise söz konusu o anlattığınız yada bildiğiniz yada inandığınız DİNİN peygamber ocağı ise...
Her nekadar gittik gördük ne ocağı ne ordusu bizim orduda bitmiş diyenler olsa da...
Kuruluşu MÖ 2000 ler olarak kabul edilen, yeryüzünün ölümden korkmayan hatta bunu şeref sayan hatta yukarda bahsettiğim dinin en yüksek mertebesi olarak gören TSK ise... galiba kabul edemem. Umarım yanılırsınız.

Erken hüküm verdiğinizi düşünüyorum saygıdeğer anne'm.
Ama dediğiniz gibi ise zaten bir tarafımızı kaptırmamız pek bişey ifade etmiyor. Aldığımız havayı bile çok gören dünya zaten her hücremizi emecektir. Ama öyle ama böyle.
Buna karşı tek güç TSK dır.

Şartlarımızın da Büyük Atatürk ün Kastamonuya gittiği dönemden daha kötü olmadığı düşüncesindeyim. Tek eksimiz en azından bir önder.

Ancak benim görüşüm ise farklı:
TSK nın son açıklamasında belirttiği BUNDAN SONRA KONUŞMA OLMAYACAK beyanı bize beklemekten başka seçenek bırakmadı zaten.

Gerçi %46+%5+%10 dan sonra neye inanacağımı bende şaşırdım.

Bilmem belki de avunuyorum halen...

AnnE
29-01-2008, 12:41
O zamanki şartlar bir devrimin sosyal enerjisinin olduğu şartlardı. Bugün bir karşı devrimin enerjisinin şartları var Suvari. Hangisi daha iyi şarttır ben bilmem.

539
540
541
542

meraklı
29-01-2008, 12:51
Sayın Süvari,

Bazı şeyleri görmek, ciddi anlamda görebilmek gerekir...
Beklemek bazan güzel getiriler sahibi yapsa da çoğu zaman yitirdiklerimiz ardında ağıtlar yaktırır...

Eksiğimiz bir önderden ziyade, mantıklı, ileri görüşün uygulamasını rahatlıkla yapabilecek bir kitle hareketidir.....Konumuz TSK değildir...Konumuz BİZiz...

Nereden geldik, neyi yaşadık ve ne yaşıyoruz....

Bugün cumhurum gülüm başkanım türban referandumuna sıcak bakıp "he" derken, tarafsızlığın asaletini "baş" olmanın nimetlerini gözümüze sokarken, durup düşünmek yerine artık bir adım atmak gerekmez mi..

toplumda kadını var eden Atatürk ve O'nu izleyen nice şehitler bugünler için mi öldü Kurtuluş savaşında...

Laf olsun diye mi yapıldı onca devrimler...???

TSK ya güvenmekten öte, BİZ kendimizi ille de yok mu saymalıyız...
Sadece geviş getirir pozisyonda beklemek ne kadar akıllıca ki...

Neyse...

Benimki de nacizâne düşündüklerimden bir derlemeydi...ufacık...


..................

dentist
29-01-2008, 13:11
10 yıl öncesinde neredeydik şimdi nerelere geldik. Ve birçoğumuzun kafasında malesef 10 yıl sonra ne olacağımızın hatta belkide yarın sabah birşey olurmunun düşüncesi var.

Malumunuz üzeri son olayların olma nedeni malum partinin yola devam demesine yol açan ve büyük bir oy artışı ile %47 lere çıkan oylar var. Tarihte bir tek rahmetli Menderes bu tür bir oy patlaması yapmış!!

Bunları bir yana bırakalım ve kendimize soralım bu partinin oyları neden arttı?

Ben size söyliyeyim bu halk onlara başlarını örtsünler veya başlarındaki örtüyü korusunlar diye değil , kısmende olsa kıçlarını örttüler diye oy vermiştir. Bir belediyeye gittiğinde oy veren vatandaş kendisiyle daha onceki diğer partiler zamanında olmadığı şekilde (mesela Chp) ilgilenildiğini görüyor ve insani sorunlarına insani çözümler bulunduğunu görüyorsa haliyle ve insani olarak yola devam diyecektir.

Ha şimdi diyeceksinizki bunu yola devam edebilmek için bilerek yapıyorlar , bende aynı fikirdeyim amaçlarına ulaşmanın ve birçok kurumu baskı altına alabilmenin yolunu halkı bir şekilde yanlarına almak olduğunun farkındalar.

Ve yazının bu noktasında soruyorum... Bir partinin bu halka iyi davranıp yanına alması için illa özel maksatlarımı olmalıdır? Veya farklı soralım demokratik , laik dediğimiz partiler neden burjuva ve sosyetik partiler haline geliverdiler , ve bizler dahi neden oy verirken gidip bu sosyetik partilere oy vermekten imtina ediyoruz?

Sonuç: Hepimiz hemfikirizki iş b..a sarmaktadır ve malesefki kıçı kısmende olsa örtülen halk yola devamcıların yanındadır. Ordumu ne yapar ? Ne yaparsa yapsın kaybeden memleketimiz olacak .

Ama ne olursa olsun iğneyi önce bir kendimize batıralım ........

Ramo
29-01-2008, 19:30
Bir atasözü derki; Geleceğin bütün çiçekleri bugünün tohumları içindedir.
Bugün çiçekler kendilerini güneşe kapatmak savaşı içinde.
Gündem o,açmış,bir ton kömüre muhtaçmış,çorba kaynamazmış
Ne umurunda ...
Kadınlarımız
Ne acıdır ki,tohumlarına kara boyayı , en çok kendileri çalmakta.
En çok onlar düşman kara fatmalar örneği,diğer renklere.
En çok onlar farkında değil,"Baş örtüme uzanan eller kırılsın" diye feryat ederken,özgürlüğünün kara bir beze poşetlendiğini.
Allah ın kendilerine verdiği akıldan gayri yol ararlar.
Bilmezler mi,mükemmeli yaratan yüce Allah isteseydi onlara daha güzel,türban,burka,yada çarşaf dikerdi.
Bir bilinmeze,renklere küskün kadınlar, kadınlar.
çoğalmakta her gün,renkler kararmakta.
En çok onlar istemeli,sevmeli gök kuşağını.
Değilse hazır olalım,siyah lalelerle yaşamaya.http://www.boludayenihayat.com/fotohaber/Carsaf.jpg

Master
06-02-2008, 19:58
Bir atasözü derki; Geleceğin bütün çiçekleri bugünün tohumları içindedir. Değilse hazır olalım,siyah lalelerle yaşamaya.


ANKARA (A.A) - 06.02.2008 - TBMM GENEL KURULUNDA, BASORTUSUNUN YUKSEK
OGRETIMDE SERBEST BIRAKILMASINI ICEREN ANAYASA DEGISIKLIGI TEKLIFININ
MADDELERINE GECILMESINE ILISKIN YAPILAN OYLAMADA, 397 KABUL, 113 RET OYU
CIKTI.
TEKLIFIN TUMU UZERINDEKI GORUSMELERIN TAMAMLANMASININ ARDINDAN,
MADDELERINE GECILMESI OYLANDI.
YAPILAN GIZLI OYLAMAYA 517 MILLETVEKILI KATILDI. OYLAMA SONUCUNDA, 397
KABUL, 113 RET, 4 CEKIMSER VE 3 OY BOS CIKTI.
TBMM BASKANVEKILI NEVZAT PAKDIL, SONUCU ACIKLADIKTAN SONRA BIRLESIME ARA
VERDI.
(MLT-NEC-MER)

20:52 06/02/08

--AA--

AnnE
11-02-2008, 07:47
Pazar sabahı zart telefon. ‘’AnnE akşamüstü baleye gidiyoruz.’’ Lan oğlum dedim, yine mi 1001 gece ? Son bir yılda üçüncü olacak, neyse güzel bir yer kaptınız mı bari?
‘’Sahnenin hemen solundaki locayı kapattık AnnE.’’ Biraz boynumuz ağrıyacak ama orkesta ve sahnenin içindeymiş gibi ,iyi bari.

Gittik ; muhteşem salon yine dolu. Yahu, ekonomisi, gelir dagılımı, devlet düzeni bizden beter, nüfusu bizim onda birimiz bu ülkede, enaz beşyüz kişilik opera-balo salonu her hafta nasıl oluyor da tıka basa doluyor. Sokaklara baktığınızda, yağlı yakalı gömlekleri, traşsız suratları, tek prestiji olan otomobilleri, bağıra çağıra konuşmaları ile bana hiç de yabancı olmayan bu adamlar, senede birkaç hafta sonunu aileleri ile birlikte nasıl oluyorda opera ya da baleye ayırıyorlar.

Ve bale sahnesindeki sanatını muhteşem sergiliyen kadınlar, birkaçyıl önce AKM’de Carmen’de izlediğim Türkiyeli balerinler gibi altlarına paçalı dona benzer taytlar giyme derdine düşmeden, vucudunun dikkat çekebileceği, rontgenci magazin ya da ‘’islami’’ medya tehtidini dert etmeden neden sadece sanatlarına yoğunlaşabiliyorlar.

Orkestra çukurunda, ellerindeki aletlere, o aletlerin çıkartabileceği en muhteşem sesleri çıkartmayı beceren adamlar ve kadınlar, asgari ücret düzeyinde bile olmayan maaşları ile bu ‘’işlerini’’ neden bu kadar dingin ve keyif verici sürdürebiliyorlar.

Kulağımda müziğin tatlı kalıntıları, gözlerimin önünde uçuşan balerinlerin inanılmaz uyumu ile eve geldiğimde bir sürü neden kafamdan çıkmaz iken televizyonda bir bakanın, ‘’ demokrasi halkın istediğini yapmaktır’’ diyerekten sunucuyu nasıl da susturduğunu izledim. İzlerken kendi kendime sordum ; latin harflerine geçmeyi halk mı istemişti ? hilafetin kalkmasını halk mı istemişti ? demiryollarını, şeker fabrikalarını, sümerbankı yapmak için girilen fedakarlıkları halka sorsa idi birileri halk evet mi diyecekti ?
Bu hakla sorsan, herbiri vatan-millet derken, kaçtanesi evladına mecburi askerlik hizmetinden muaf olmasını isterdi. Kaç tanesi biyoloji derslerinin kaldırılmasını isterdi, kaç tanesi vergi vermek isterdi ? Demokrasi neydi ?

Aman yahu dedim, yeter! Sonucu olmayan denklemleri dert ede ede çiğ kadayıfa döndüm, az kitap okuyayımda kafayı sıfırlayayım.

İki ay önce başlayıp hala bitiremediğim Tahsin Yücel’in Gökdelen’ini aldım elime, okudum sonuna kadar. Al sana bir hayal kırıklığı daha. Bir Türkçe askeri olarak bellediğim, Yalan romanını Türkiye’de yazılmış en iyi birkaç roman arasına soktuğum Yücel’in bu kitabı yıktı beni. Güncelle dalga geçmek için gelecekte geçen bir vakayı anlatmaya gayret eden bu romanda gördüğüm betimlene yoksunlukları, bir mizah dergisine çalakalem yazılmış iğneleme hikayesinde okuyucuya ‘’ders vermeye ‘’ çalışırken, büyük bir yazarın uzun yıllardır biriktirdikleri ve sunduklarını bir çırpıda, alelacele, muhtemel bir ticari kaygı ile nasılda yok edildiğini gördüm. AKM’deki balerinder gibi Tahsin Yücel’de sahnede uzun donla dans ediyordu. Üstelik bu Tahsin Yücel, Orhan Pamuk’u ve onun Türkçesini beğenmeyen bir yazardı ve ben onun bu eleştirisine asla katılmamakla beraber bu görüşüne sadece saygı göstererek anlamaya çalışıyordum ve ben artık, Yalan, Türkiye’de yazılmış en iyi ronmanlardan biridir dersen, kazayla Gökdelen’i okumuş bir insan bu dediğime nasıl inanabilirdi ?

Aldım ilacımı yattım. Enaz onbeş yıldır giydiği aynı ceket ve ince siyah kravatı ile seyirciye eğilerek selam veren orkesta şefinin işini herzaman iyi yapmasının verdiği doğal gurur ile dakikalarca aldığı alkışın , aldığı maaştan çok daha önemli olduğunun bilincinde olmasının bende yarattığı saygıyı düşünerek.

AnnE
17-02-2008, 20:35
Birinin babası kasaptı. O zamanlar şehirlere uzak mahallelerde ya da kasabalarda , tabii ki köylerde mezbahalar yoktu. Küçük yerlerin kasapları genellikle kendi hayvanlarını kendi besler,’’ piyasanın'' talebine göre, ya bir kuzu, ya bir danayı keser ve o gün satardı. Dananın kesileceği günü bütün ‘’alıcılar’’ bilir, evlerindeki ‘’menüyü’’ ya da misafir ağarlama planlarını kasabın planlarına göre ayarlamaya gayret ederlerdi. Netice olarak, et taze alınır,taze tüketilirdi.Ciğer, işkembe, kelle, paça sayılı olduğu için önceden rezervasyon yapılırdı.

Birinin babası çeteci idi. İşgalcilerle ve işbirlikçilere vurkaçlar yapan bir ‘’arkadaş grubu’’ ile birkaç yıl at sırtında dövüşmüş, mahalleye gizlice geldiği bir akşamı evinde geçirmiş, sabah , güneş dağı aşmadan evvel sessizce evden çıkıp gitmiş, o gece karısının karnında O’nu bırakmıştı. Aynı hafta bir baskında, atın sırtında fişek gibi giderken bir yandan çiftesini doldurmaya çalışırken yediği bir kurşunla ayağından yaralandı, dengesini kaybederek düştü ve kayaya çarptığı kafası parçalanarak öldü. O henüz annesinin döl yatağında, dünyaya gelecek olduğunu hiç kimse bilmeden büyümeye başlamıştı. Babasının öldüğü haberi geldiğinde annesi O’na üç aylık hamile idi. Babasından, anasına, abilerine ve kendisine sadece onur kaldı. Anası O’nu ve abilerini mahallenin diğer kızlarına Kuran öğreterek büyüttü.

Birinin babası bekçi idi. Akşam ezanı olununca evden çıkar, yatsıya kadar kahvede oturur, yatsıyı kıldıktan sonra sabah ezanına kadar her sokağa girdiğinde düdüğünü çalarak dolanır, sabah namazını kıldıktan sonra eve dönerdi. Bazı günler eve dönüşü, sabah ezanından bir saat ileriye sarkarsa bilinirdi ki, kasap o sabah namazdan sonra kuzu kesmiş ve, bekçinin ‘’hakkı’’ olan iki paçanın temizlenmesini bekliyordu. Bekçinin hakkı idi paçalar, zira, o kasabın ağılındaki kuzuların , kışta inen kurtdan ve aç köpeklerden , ya da hırsız uğursuzdan korunmasının tek dayanağı o bekçinin düdüğü, ve kırk yılda bir de olsa kullandığı çıftesi idi.

Birinin babası ocakçı idi. Koza kaynatan bir fabrikaya, sabah ezanından epeyce önce gider, odunları ateşler, suyu kaynatır, kozaların atılmasına hazır ederdi suyu, kızlar işbaşı yapmadan evvel.

Birinin babasının koza fabrikası vardı. Kozalar kaynatılır, ipekler çekilir, çekilen iplikler önce masura makinalarında sarılıp, sonra ‘’tezgahlarda’’ kumaşa dönüştürülürdü. Evleri, iki kazan, bir masura sarma edevatı ve iki tezgahdan oluşan ‘’fabrika ‘’ile aynı avluda idi.

Birinin babası imamdı. Camiya yapışık bir odada yaşarlardı. Mahallenin bütün erkekleri Kuran okumayı ve namaz kılmayı ondan öğrenirlerdi.

Birinin babası lokantacı idi. Mahallenin bütün erkekleri, rakı içmeyi orada öğrenmişlerdi. Kasabın kuzu kestiği günün akşamları hepsi ciğer sarma yemek için oraya giderlerdi. Babasının dükkanında sunulacak yoğurdu O mayalar, marulları dükkanın arkasında O sular, çapalardı babası için..

Birinin babası usta idi. Koza fabrikasında tezgahlara mekik takar, motor yağlar, torna yapardı.Gömleğinin cebinde tezgahta kaçak ip bağlamaya yarayan bir iğne, bir de tarak dururdu, makinaların ender de olsa tatlı bir ritm ile tıkırtayarak çalıştığı anlarda, motor kapağının üstüne sıkıştırdığı aynaya yaklaşarak saçlarını tarardı, kimse görmeden tükürüğü ile ıslata ıslata. O babasının gömleğindeki yağlı lekelerini çıkarmak için her akşam külle ovalardı. Babasının çiğer sarma yiyerek rakı içmeye gideceği günleri bilir, o gelene kadar diğer kızlarla evlerinde toplanır, çeyizliklerini işlerlerken delikanlıları çekiştirirlerdi.
O akşamlar, kız babalarının çoğu çiğer sarma yiyerek rakı içmeye gittikler için, genç oğlanlar,
saygıdan meyhaneye gitmezler, ama nedense kahveye de gitmeyip, Usta’nın oturduğu sokakta sessizce volta atarlardı. Belki de mahallenin nerdeyse bütün kızları o sokaktaki bir evde gergeflere kendi adlarının baş harflerini işledikleri için.

Kızların hepsi,sabahları koza fabrikasında ‘’işçi’ giderlerdi koza kaynatmaya; haftada birkaç öğle sonrası da ‘’kız sanat’’a giderlerdi. Dikiş nakış, bebek bakımı öğrenirlerdi. Hiçbiri orospu olmadı.

Bazıları mahalleden evlendi, bazılarına dünürbaşları geldi başka mahallelere, başka şehirlere gelin gittiler. Kocaya kaçan da oldu. Bazılarının yetmiş yıldır hayatı hiç mi hiç değişmedi,kimi büyük şehirde memur karısı, esnaf karısı, tüccar karısı oldu. Kimi çok zengin oldu, çoğu olamadı. Hac’ca giden oldu, ölen oldu aralarından. Kiminin oğlu Almanya’ya işçi gitti, kiminin kızı doktor oldu. Kiminin oğlu hapise girdi, kiminin kızı profesör oldu. Kiminin gelini ‘’ kapandı’’, kiminin oğlu erkenden sirozdan gitti.

Kimi öldü, kiminin çocukları öldü. Kimi çocuklar ıle böbürlendi, kimi çocuklarından bahsetmemeyi tercih etti. Çetecinin karısı Pamuk Teyze’den öğrendikleri Kuran’ı okudular sessizce, tülbentlerini başlarına atarak. Torunlar geldi yanlarına o mistik sahnenin merakıyla ; Kuran okumaya ara verip torunlarına okudular ve yüzlerine üflediler.
Oğullarının tuttukları takımın maçını torunları ile seyrederken dua ettiler kazansın diye. OSS’ye giren cocukların cebine okunmuş şeker attılar. Oniki Eylul’un işkencesindeki oğullarının kitaplarını sakladılar sandık altlarında, Menderes ölünce, İnönü ölünce, Ecevit ölünce, Zeki Müren ölünce gözlerinden yaş aktı sessizce. BBG seyrettiler, popstarda iddiaya girdiler, Seda Sayan’ı takdir ettiler. Ziraat Bankası kuyrukları canlarına tak etti. Cep telefonu kullanmayı bir türlü beceremediler. Kimi başına bayrak dolayıp yürüyüşe gitti, kimi başına örtü dolayıp vaaza. Kimi kocadan kalanı evlatlarına verdi, kimi üç aylık vadeli tuttu Ziraat’te. Kimi internette yazı bile yazdı,yaşına başına bakmadan. Mahalleden ayrılan da oldu memleketten ayrılan da dünyadan ayrılan da.

Kimi öldü, kiminin çocuğu öldü; hemen hemen hepsinin kocası öldü. Hiçbiri orospu olmadı, bundan yetmiş yıl önce saçları göründüğü için.


545

AnnE
20-02-2008, 22:06
Yetmiş milyon televizyon karşısında.
Sahnede senfoni orkestrası, Haremde binbir gece keman konçertosu. Besteci Fazıl Say.

Gençliğimde bir ara klasik müziğe sardırmıştım. Düşünürdüm ki, klasiklerin muhteşem çağlarından sonra klasik müzik öldü. Öldü demek doğru değil, klasikler klasik olarak kalacak ve ölmeyecek ,fakat yenileri olamayacak. Modern çağın modern yaşamı yeni klasiklerin oluşmasına en büyük engel. Yeni çağ ''çok satanlar '' çağı, yeni çağ '' sabun köpükleri '' çağı.

Fakat, yeni çağda, klasiğe klasik tadını veren birileri hala çıkabiliyormuş demekki. Demek ki birileri modern zamanları yırtıp geçerek klasikleri en klasik tadında yorumlamanın da ötesine geçip klasikleşmeye manzet eserler yaratmaya çabalıyor.

Binlerce insan dakikalar ve dakikalarca ayakta alkışlıyor. Sahneyi paylaştığı dev orkestranın sanatçılarının gözlerinden sahneyi onunla paylaşmanın keyif ve gururu akıyor.

Yetmiş milyon televizyon karşısında.
Habertürk, Haremde binbir gece'nin dünya prömiyerini İsviçre'den , dünyanın en iyi salonundan naklen veriyor.
Yetmiş milyon televizyon karşısında.
Atv'de Avrupa Yakası,
KanalD'de Yaprak Dökümü,
Star'da Fenerbahçe.
Türkiye birileri ile gurur duymaya devam ediyor.
Fazıl Say dakikalar ve dakikalarca ayakta alkışlanıyor.
Sahnede sahneyi onunla paylaşanların gururu,
SAlonda o salonda o eseri ilk defa dinleme şansını yaşayanların keyifli gururu,
Fazıl Say sahnede, Anadolu ezgilerini klasiklere sokan ,memleketten giderse gitsin denen adam.
Türkiye birileri ile gurur duymaya devam ediyor.
Yetmiş milyon ekrana kilitlenmiş.

Lizzy
21-02-2008, 12:15
Boncuk ter akıyor yüzlerinden.Bakışları ürkek,telaşlı ve kaçamak.Dünyanın son günüymüş ve o gün neler yapacaklarına karar veremiyorlar sanki.Hop oturup hop kalkıyorlar.'Tamam,okeydir,en iyisi şöyle olayım'diyorlar,bir rahatlama moduna girmişken iki dakikada vazgeçiyorlar,'ama olmaz ki,öyle yaparsam,sonra toparlayamam ki.Ya öbür taraf bozulursa?'.Gene iki büklüm kıvranma duruşu.Gene çoklemler,çekinceler,hesaplar,hesaplar,hesaplar.Ay nen böyle gidiyor.

Zavallı medya.Zavallı medya neferleri.Başımıza tac ettiğimiz,ama duruma göre tü kaka dedidiğimiz şamar oğlanları.Görmediler mi?Bal gibi de gördüler.Tahmin etmediler mi?Pek güzel de ettiler.Ama rant var,ama populerliğimi yitiririm korkusu var,ama ya bu sefer yanılıyorsam,ya dibe çakılırsam'lar var.Başta da 'klavyeni de al git lan'diyecek,öfkeli hitabet sanatı ustası var.Ne etsinler,ne etmesinler??

Utanıyorum izlerken onları.Oh olsun size bile diyemiyorum.Ekran,gazeteler onlarla dolu.Yönünü şaşırmış bir sürü zavallıyla.İbret olsun.

Master
29-02-2008, 15:53
Dsp Genel Baskanı Zeki Sezer, Türk Silahlı
Kuvvetlerinin Irak'ın Kuzeyine Yaptığı Harekatla ilgili olarak, ''Eğer
Gercekten Birliklerimiz Çekilmişse Bunu Açıkcası Türkiye'nin Onuruna
Dönuk Olumsuz Bir Girişim Olarak Gorüyorum'' Dedi.....

dentist
29-02-2008, 18:08
1-Amerika ısrarla harekatı bitirin dedi ama Türk yetkililer ısrarla biz ne zaman istersek o zaman biter dedi.

Not: Uzun zamandır ilk defa gururla izlemeye başladık.

2- Operasyon 8. gününde bitti.

Not: Çekilme haberini askeri kaynaklardan önce kürt kaynaklar açıkladı.!!!

3-Dönen askerlerimize yollarda defalarca pusu kuruldu.

Not: Başarı ile biten !!! operasyondan sonra dönen askerlerimiz pusulardan başarı ile kurtuldular ve kayıp vermediler.

4- ve son ...,

Kimse kusura bakmasın ama ben sadece bu 3 haber sonrası bile utandım ve 28 şehidimize üzüldüm.

bikmisbroker
01-03-2008, 19:08
Bu yazi bana email araciligi ile geldi. Burada nereye kopyalamam gerekir karar veremedim..
Assagida KOYU BOLD ve KIRMIZI yaptigim yerler gercekten de cok ilginc yorumlar!!

iRAN ISLAM DEVRIMINI YASAYAN IRAN'LI FELSEFE OGRETMENININ KALEMINDEN

Sevgili Turkiyedeki dostlarim ve kardeslerim, Devrim sirasinda devrim muhafizlari tarafindan once tecavuz edilip, daha sonrada ipe onderilen cok sevgili kiz kardesim Mehtab'in anisina..
Bu mektubu sizlere yazmamdaki neden bizim 30 sene kadar once yasadigimiz o talihsiz ve karanlik gunun Turkiye icinde yaklasiyor oldugunu gormem ve bundan daha derin olarak kalbimde hissetmem oldu. Turban yasasinin mecliste onaylandigi tarihin Iran islam devriminin oldugu gune denk gelmesi kalbimde bunun ilahi bir gucten gelen uyari fisegi oldugu hislerini uyandirdi ve bu mektubu kaleme almaya karar verdim. Biliyorum hepiniz kalbinizde karanligin otoritesini hissettiniz. Karanlik otorite gelmeden hissettirdi yaklastigini.
Iran Islam devriminden 1 hafta kadar once Turkiye'ye gecen, uzun bir sure burada yasayan ve daha sonra Kanada'ya iltica eden ve halihazirda bu ulkede felsefe ogretmenligi yapan bir Iranliyim. Ataturk'un aydinlik Turkiyesini cok seviyorum ve yuregim kan aglayarak Iran'da "O gun" gelmeden onceki olaylarin sanki bir tekrarini sinemada izliyor gibi Turkiye'de goruyorum. Yobaz karanliginda hunharca katledilen kiz kardesim anisina sizlere
yalvariyorum ki, sakin olmaz demeyin! Sakin Turk Ordusu oldugu surece olamaz demeyin cunki asagida anlatacagim gibi o gun geldiginde tum ordularin eli kolu baglanabilir. Bizim ailemiz Iran'da laik, sol goruslu ve aydin bir aile idi. Devrimden 1 ay once bize bile soyleseler idi 1 ay sonra durum bu olacak diye biz bile guler gecerdik, "delimisin?" diye sorardik belki de. Belki de derdik ki "Sah'in bu guclu ordusunu nasil yeneceklerde Seriat karanligini getirecekler?". Sizlere once Iran Islam devriminin nasil gelistigini kisaca anlatmak istiyorum ki Turkiye'deki gelismelerle cok buyuk benzerlikler mevcut.
IRAN ISLAM DEVRIMINI BASARIYA GOTUREN AYAKLAR:
1-Buyuk kesimi fakirlesen halk dincilerin pencesine dustu. Bu halk yiyecek, giyecek gibi ufak yardimlarla onlarin safina cekildi. Beyinleri yikandi ve fakirliklerinin temelinde kirli ve dinsiz rejim oldugu benliklerine yazildi. Aclikla bogusan halk bu cehaletin pencesine kolaylikla dustu ve rejime dusmanlasti. (COK FAKIRLESEN TURK HALKINADA AYNI SEYLER YAPILIYOR)
2-Hep demokrasi ve ozgurluk dendi. Humeyni devrimi yapana kadar hep demokrasi ve ozgurluk vaad etti. Bu sekilde bir cok sol goruslu insanlarida kendi saflarina cekti. Bu insanlar devrim akabinde ipe giden ilk insanlar oldu. (TURKIYE'DE HEP DEMOKRASI VE OZGURLUK DIYORLAR)
3-Emir komuta zincirinde yapilanmis olan din adamlari halki kontrol altina aldi. (BASI ABD'DE YASAYAN MALUM TARIKAT'IN YAPILANMA BICIMI OLAN "ABI" YAPILANMASI BU EMIR KOMUTA SEKLIDIR VE DEVRIMIN EN ONEMLI AYAKLARINDAN
BIRISI BU EMIR KOMUTA YAPILANMASIDIR. BU EMIR KOMUTA YAPILANMASI DEVRIMIN HALK ORDUSUDUR VE DEVRIM SIRASINDA BU EMIR KOMUTA COK KISA ZAMANDA COK BUYUK KITLELERE EGEMEN OLUR.)
4-Kargasa ve kaos ortaminda askeri Kislalar basildi. Ellerinde Kur'an ile kislalar ele gecirildi. (BU AYAGA COK DIKKAT EDELIM CUNKI DEVRIM SIRASINDA TURK SILAHLI KUVVETLERINI ELE GECIRMENIN EN ANAHTAR AYAGI BUDUR.)
Turk silahli kuvvetleri bildigim kadari ile 600-800,000 kisiden olusan bir kuvvetdir. Yanliz unutulmamasi gereken gercek bu ordunun ancak %0.1(Binde Bir) lik bir bolumu rejimin muhafizidir. Yani harb okullarinda egitim gormus subaylar ancak bu kadardir. Geri kalan %99.99 er rejim muhafizi degildir. Onlar emirlere gore hareket eden vucut parcalaridir. Beyin olan ise az sayidaki subaylardir. Iran devriminde kargasa ve kaos ortaminda
kislalari basan yobazlarin ellerinde Kur'an ile erleri gecerek direnen subay ve komutanlari katlettiler. Burada kilit nokta ellerinde Kur'an ile harekete gecen buyuk halk kitlelerine karsi erlerin silah kullanmakta zorlanacagi gercegidir. Zaten kullansalar bile cahil ve beyni yikanmis halk oyle bir kudretle kislalara saldirmistirki sonunda kislalar teslim alinmistir. O askerin actigi ates sonucu halktan cok olen olmustur ama sonucta bir noktada erler silah birakmak durumunda kalmislardir. Erin kendi basina alacagi savas insiyatifi dusmana karsidir. Ama buyuk kitleler halinde ve ellerinde kur'an larla uzerine gelen kendi halkina karsi bu kararliligi gostermesi mumkun olamaz. Yani er buna bir noktadan sonra direnmez yada direnemez. Cunki o er karsisindakinin karanlik bir devrim yapacak olan insanlar oldugunu bilecek bilincte de degildir, kaybedecegi aydinligin ne oldugunu da. Bunu bilecek olan sadece subaylardir. Ve kanlarinin son damlasina kadar savasacak olanlarda bu konuda aydinlanmis Turk subaylaridir. Ama yukarda bahsettigim uzre onlar ordunun sadece ve sadece en fazla binde birini teskil ederler. Yani devrimin asil savunucusu Turk ordusunun tumu degildir, sadece subay kademesidir ve erlerin durdugu ve etkisizlestirildigi noktada o subay kademesinin yok edilmesi kolay olacaktir. Iran'da ordu bu sekilde etkisiz hale getirilmistir. "Er dusman isgali durumunda durmaz ve etkisizlestirilemez, sonuna kadar da savasir, ama buyuk bir kudretle gelen kendi halki karsisinda durabilir." Su asamada aldiklari bu buyuk ivme ve arkalarindaki cok buyuk gucler ile onlari normal yollardan durdurmak cok zor olacaktir. Ve bunlarin durdurulmadan hareket edecegi her gun ivme ve guclerini artiracak ve isi zorlastiracaktir. Silahli kuvvetler ne kadar erken hareket ederse o kadar iyi olur. Sonra gec olabilir. Silahli kuvvetlerin su veya bu neden ile eli kolu bagli ise ki oyle gorunuyor bu durumda silahli kuvvetler "O GUN" geldiginde kislarini nasil muhafaza edeceginin planini cok iyi yapmalidir. Cunki kilit bu noktadir. Silahli kuvvetler etkisiz hale getirelemedigi muddetce devrim basariya ulasamaz. Bu nedenle her askeri kislaya normal erlerin haricinde kislalari kaninin son damlasina kadar savunacak "OZEL CUMHURIYET DEVRIM MUHAFIZLARI BIRLIKLERI" olusturulmali ve bunlarin boyle buyuk bir halk hareketine karsi erlerden once devreye girip, erlersaskinliklarini uzerlerinden atana kadar catismaya girmeleri saglanmali ve burada kazanilacak vakit ile gerideki subaylar erlerin dagilmasinin onune gecmelidir. Yani ordunun esas gucu ve govdesi olan erlerin kontrolu kesinlikle kaybedilmemelidir. Iran ordusunun boyle bir hazirligi olmadigi icin gafil avlandi.

Olusturulacak olan "OZEL CUMHURIYET DEVRIM MUHAFIZLARI BIRLIKLERI" yobazlar ile catisirken, erlerde uzerlerindeki saskinligi atacaklar ve subaylarin organizasyonu ile catismalara destek vereceklerdir. Olusturulacak "OZEL CUMHURIYET DEVRIM MUHAFIZLARI BIRLIKLERI" cok ozel egitilmeli ve de Ataturk'e ve devrimlerine cani pahasina savunacak sekilde inanmis olmalidirlar. Aksi halde basarisizlik kacinilmazdir. Cunki en son Lubnan'da gordugumuz uzre davasina inanmis bir kac yuz Hibullah Militani dunyanin en iyi ordularindan birisi olan israil ordusunu agir zaiyatlarla yenilgiye ugratti.
Sevgili dostlar ve kardesler, elimden geldigince sizleri bilgilendirmeye calistim cunki aydinligi savunmak durumunda olan sizler Iran'in gectigi bu karanlik tuneli anlamak durumundasiniz. Iran'in bu aci tecrubesi sizlerin uyanik olmasi icin bir sans olur umarim. Asagidaki birinci linkte Iran'in devrimin hemen oncesi goruntuleri ile hemen sonrasi goruntulerini bulacaksiniz. Orada goreceginiz uzre Iran devrim oncesi belki su anki Turkiye'den bile daha modern. Yani olmaz, olmaz demeyin. Ikinci linkte ise Devrim lideri Humeyni'ye kadinlarin siir okumasi. O linki vermemin nedeni ise o koltukta bir gun bugun ABD'de ikamet eden malum cemaatin basi olan sahsin oturabilecegi ihtimalidir. Aci ama sanki tarih tekerrrur ediyor.

http://www.youtube.com/watch?v=Gj1rSmQ5kvg
http://www.youtube.com/watch?v=rO2rf8KPacI

Benim cok sevgili kiz kardesim Mehtab anisina yapabilecegim bu kadar. Elimden geldigince sizleri bilgilendirmeye calistim. Ama sizin geride kalan, aydinlik yarinlar bekleyen kizlariniz, kardesleriniz, cocuklariniz ve Mehtab'lariniz icin yapabileceginiz cok seyler var karanlik "O Gun" cokmeden once Ataturk Turkiyesine... Yapabileceginiz ilk sey bu mektubu bildiginiz, tanidiginiz insanlara ulastirarak daha fazla insani uyandirmak olabilir. O aci cok buyuk aci sevgili kardesler, anlatmak istemiyorum icinizi karartmamak icin ama sevgili kardesim Mehtab keske bu dunyaya gelmemis olsa idi de "O gun" o aci sonu yasamamis olsa idi o karanlik ve pis yobaz sehvetinin pencesinde. Allah sizleri ve Ataturk Turkiyesini korusun o yobaz karanliginin sevgili kardesim Mehtab'a gosterdigi aci sondan. Anlatamiyorum onu yobazlarin nasil katlettigini, elim varmiyor yazmaya, dilim gitmiyor anlatmaya....

Mohsen Yazd

Lizzy
08-03-2008, 20:00
Diye buyurdular.8 Mart-Dünya Kadınlar Gününden birgün önce.Ve sene 2008.'Bakın,bende dört tane var.Çocuk berekettir.Takdir sizin'diye de eklediler.Alkışladı dinleyenler,belki de emri yerine getirmek üzere koşturup gittiler.

Enflasyon güzelce düştü ya.Yeni fabrikalar açıldı.İşsizlik epey halloldu.Maaş artışları yeterli.eğitim misler gibi.AB kapıda yolumuzu gözlüyor.Herşey güllük gülistanlık ya.Bereket fışkırıyor ya aziz vatan toprağından.Hele bir su var ki,hiç yağmasa on nesile yeter.Çocuk yapmanın tam zamanı.

Üç çocuğu olan kadın çalışır mı?Çalışamaz.Ne yapar?Evde oturup iş yapar,çocuk bakar,kocasının beş yıllık kalkınma planını yapar.Boş zamanı kalırsa da ailesi için daha fazla ne yapması gerektiğini düşünür durur.Var mıdır kendi hayatı?Hayalleri?Nedir varlık sebebi?Gülümseyebilir mi bu kadın artık?Bırakın kadın olduğunu,neden yaşadığını bile unutur.

Ben yazarken klavyem tutuşuyor,isyanlarım dağları deliyor.Ya onlar ne yapsın?Ve ne kadar farkındalar?İşte böyle kutladı Başbakan bizim günümüzü.Hayırlara vesile olsun.Alkışlayanlara selam olsun.

AnnE
10-03-2008, 07:45
Aşagıdaki alıntı sebebiyle fantaaazi geliştirmek, ilkesel olarak uygun değildir. Desem de gelde geliştirme be !!!

Aşagıdaki resim tam da kapanırken çekilmiştir.


Hacca gidip kapanacağım

Ortaokulda kapanmayı düşündüğünü açıklayan Şenay Akay, şimdi de mankenliği bıraktıktan sonra önce umreye ardından hacca gideceğini söyledi

Zehra ÇENGİL
--------------------------------------------------------------------------------


“Türban takar mısınız?” sorusunu “Tabii ki takacağım” diye yanıtlayan Akay, “Kuran kursuna gittiğim dönemde kapanacaktım ama ailem daha erken olduğunu söyledi. Şimdi Allah kısmet ederse, her müslümanın yapması gerekenleri yapacağım” dedi. Türban tartışmalarını çok yersiz bulduğunu anlatan seksi manken, “Maalesef insanların kafasının içini tartışacağımız yerde, dışını tartışıyoruz. Türbanın simge haline getirilmesine ben de karşıyım. Bunların artık aşılması lazım” diye konuştu.


551

Lizzy
12-03-2008, 22:04
'Varlığım MAL VARLIĞIM'a armağan olsun' ideolojisi bu kadar yırtınarak devam ettiği sürece böyle haberlere şaşırmamayı öğreneceğiz elbet de...
Kusacak yer bulamayacağız yavaştan,bu beni dert sahibi yapıyor.Rezillikleri baş tacı yapmaya bayılan milletimin toprağı bol olsun.amin.

Lizzy
17-03-2008, 14:16
Sn. ANne'nin son mesajındaki resim bence biraz daha üzerinde düşünülmesi gereken yeni bir zemin oluşturmakta.Çünkü fotoğraftaki hatun cumadan beri kapanmaktan vazgeçip,daha fazla nasıl açılsam diye hesaplamalar yapıyordur kanımca.Yazık oldu.Bir güzel kapansaydı da,doyasıya seyredip olayı özümseyebilseydik.Ne yapalım,kısmet değilmiş.Başka kapanmalara inşallah

NOT:Fotoğrafın iyice incelenip,bir sonraki kapanmalara kadar dosyada tutulması önemle rica olunur.Sadece amme hizmeti bakımından yani...

meraklı
18-03-2008, 08:51
Ay yazmayayım dedim dedim de, kahretsin şu yazma keyfim yok mu beni bitiriyor:;ohohoh

Resimdeki hatun, cumadan bu yana kapanma telaşının kapanmama vazgeçtisinin hesaplarıyla karamsarlığının ve kesesinin ebatları hakkındaki hesaplamalarını yapadursun günümüz kuşlarının çirkin olduğu halde zeka ve fil hafızaları ile yıllarca ve neredeyse insan ömrüne mukabil yaşayan saksağanıma ve kargama belli ki dar alanlar da yaramıyor… Tabiat işte.

Üçüncü cemremin de düştüğü bu günlerde baharın serin, yazın kurak olasılıklarını düşünerek yaşarken, bir yanda AKP kapatılıyor umutları (!) bir yanda postal seslerinin uzaktan gelen hışırtıları, bir yanda acilen değiştirilmeye çalışılan yargı azaları, bir yanda da Demokrasimin dışlandığı demokratik kanunlar…

Ay ben Güzel Türkiye’min güzelliğini yaşarken güzelleşmiş cemalimde gölge yapmış perçemlerimi seveyim. Bir yanda euro dolar karşısında tavan yapmış, diğer yanda kağıtlar tabandan alım başlatmış. Yetmemiş Yeni Türk Liram dolar karşısında dip yapmış… Asgari ücret yerinde sayarken zorunlu tasarruf eklentileri kesinleşmiş, tazminatım düşürülmüş. İşveren ; işçimin ölüsü de yeter bana , derken hökümetimin Gülü ortamda türbanı canlı tutup kalanı sümen altı etmeye çalışıyor.

Ay ben gözel Türkiye’mde gözelliğin gözler önündeki avazını işitirken kulaklarına tıpa takanlara bakayım.

Ay ben kulaklarındaki tıpayı gül motifiyle işleyip de ferace modelleri çizenleri öpeyim.

Ay ben keselerinin ebatlarını her sefer büyütüp, “insan tercihleri doğrultusunda yaşar” eziyetini çektirenleri seveyim….

Acep mazoşist duygularım mı abardı…..-search-.


Neyse efenim kalınız sağlıcakla....:friends:-

meraklı
20-03-2008, 14:01
Gerçi yazılanları günün öneminden sebeb o gün için atmalıydım buraya ama fırsatım olmadı.

Ancak şimdi yazmaya fırsat bulabildim. (sanırsınız ki feci meşgul :p )

Her sene okullarda 10 kasımlar gibi, öğretmenler günü ya da cumhuriyet bayramı , 23 nisanlar ,19 mayıslar gibi , 30 ağustoslar gibi 18 mart Çanakkale Zaferi de kutlanır… Şehitler için vatan uğruna- gerçekten vatan uğruna heba olmuş onca insan için anma törenleri düzenlenir. Şiirler okunur. Sunumlar yapılır, bültenler çıkar, okullarda neredeyse tam gün müsamereler oluşturulur.

“Şehitler ölmez, Vatan Bölünmez” sloganları atılır, gözler yaşarır. Senede bir tek gün anılan, sözde yaşatılan bu günde hükümet büyükleri (!) bile üç beş cümle sarf ederler.

“Nedir dert ?”

Duyarlı olmak mı, ti’ye almak mı… Gördüğünü anlamak mı, algı yansımasında farklı yormak mı…Fırlamalık mı keyif mi… İşte ayırt edilebilmesi gereken önemli ayrıntılar. Takıntılar, kişinin ruhsal gelişmemişliğini anlatır. Keyif ise hep beraberkenki paylaşımı.

Senede bir gün, ya da şehitler toprağa nakledilirken mi “ah ah, vah vah “ demek gerekir ??
Ya da çuvaldızın ucu malum yere değince mi “hoop” demek akla gelir. Okuduğunu anlamak mı önemli olan, anladığını sandığını kusmak mı başkası üzerine… Yoksa başından sonundan ortasından şööle bir göz atıp geçmek mi yazıların???

Her ne ise… Sonuçta belirsiz bir siyasetin illegal olarak yansımasını hararetli şekilde yaşıyoruz. Ama türban ama AKP ama Kandil opreasyonu ama çetecilik ama ama….

Bir şekilde yaşıyoruz. Dilerim ki artık canını feda edenlerin feda ettikleri değerler eski kıymetine kavuşsun.
Ve dilerim ki Cezayir’i İran’ı Malezya’yı geçtim, Türkiye’mi de bu girdapta yok olurken görmem.
Ve dilerim ki siyaset gerçek yerini bulsun – hernekadar temeli yalan da olsa…….
Ve dilerim ki siyasetçiler aslolan görev ve bilinci yerine getirsinler – her nekadar yalancı ve yüzsüz olsalar da……


Kalınız efendim sağlıcakla…:friends:-

AnnE
28-03-2008, 19:10
Anayasa prefüsörü demiş ki ; ‘’ uzaydan halk getirelim.’’
Hohohoho!!! Olurmu hiç öyle şey canım !

OLUR.

Bu memlekete, 1930 lu 1940’lı yıllarda uzaydan bir millet gelmiş vallahi. İnanmayan, anasının nikah resimlerine, dayısının sünnet resimlerine baksın. O resimlere ve bugün o resimlerin çekildiği yerlere baktığınızda gerçekten de o vakitler bu topraklara uzaydan bir millet gelmiş olduğunu lakin, nedense birkaç on yıl sonra, önce yavaş yavaş, sonrada ışık hızıyla çekip gittiklerini görürsünüz. Bu uzaylıların benzerleri, birkaçbin yıl önce Mısır’a gelip piramitleri diken ve bazı taşlara parmak izlerini bırakanlara ne kadar da benziyor. Ben inanıyorum vallahi ; uzaydan halk gelebiliyor.

Peki, bizim uzaylılar neden gitmiş ?
Önce Köy Enstıtülerini kapatmışız, yeniler gelmekten vazgeçmiş.
Sonra, Egitim enstitülerinde 3 ayda beli silahlı yandaşlara diploma verip memlekete öğretmen diye salmışız, gidenler hızlanmış.
Sonra, YÖK diye bir ucube kurup, bilimin özgürlüğü yasaktır diye tabela dikmişiz, gidiş yolunda izdiham başlamış.
Sonra, önümüze gelen yere beş katlı uzun uzun betonarme binalar dikip kapılarına Universite yazmışız, Universe, kainat olduğundan utanmış, hala gitmiyenler fesüpanallah diye pılı pırtıyı toparlamaya başlamış.

Demek istediğim şudur ki Ahaliciğim ; bu memleketin , bu memlekete yakışmayan devrimi , bu memleketin halkını önce çağdaş yapmaya niyetlenmiş, bu devrimin öncüleri çağdaşlık olmadan çağdaş demokrasi olamayacağını o zamandan sezmiş, devrimi devrim kurallarına göre uygulamış, lakin, o içine sıçtığımını ‘’konjonktür’’ var ya, bir yandan 29 krizi, ardından ikinci dünya savaşı, peşinden soğuk savaş derken devrimi ve ‘’uzaylı milleti’’ yerle yeksan etmiş, O halk da, bir Avea kullanıcısı edası ile Ohhh Bee diyerekten özüne dönmüştür.

Üzgünüm ki, kırılan devrimler, bir daha yerine yapışıp, kaldığı yerden devam edemez.İlle de kırığın oluştuğu yere yapılan yama, o gidişin dümdüz olmasını sağlayamaz, ve dikiş ne kadar geç ve alelacele atılırsa, kırığın açısı sapar.Kırıla yapışa sapma 90 dereceyi gecerse onun adına geri dönmek denir ki zaten dönülmüştür.

Ben bu yazıyı yazarken tam buralarda çişim gelmişti, yarım kaldı. O gün bugün üstüne bir de Ergenekon geyiği çıktı ki o bile sogudu. Ulen bu memlekette de güncele yetişmek amma zor ha. Neye ne yetiştirecegimizi anlayamadan bir de cocuk yetiştirmeye yetişmeye çalışıyoruz ya, en boktan tarafı orası vallahi. Derken Paris Hilton bile geldi de gitti bile.o hooo o !!! yok valla güncelle alakalı yazmıyacam artık.

hazan
31-03-2008, 03:43
Bir kac gun once tv de izledigim kisacik bir reklam bana bu kadar da olmaz dedirtti. 10-15 saniyelik bu reklamda anatomy kitaplarinda gordugumuz vucutdaki kas sistemini gosteren cinsten goruntuler esliginde dunyaca unlu Body world adli serginin muzede ziyaretcilerin izlenimlerine acildigi bildiriliyordu. Muzelerde gormeye alismadigimiz bu tur bir activite haliyle benim merakimi cekti ve olayi anlamak icin biraz arastirma yaptim. Meger dunyada ne tuhaf seyler oluyormus da benim haberim yokmus.


Gunther Von Hagens isimli Alman anatomist 1977 yilinda cesetlerin korunmasiyla ilgili yeni bir sistem bulur ve 1982 yilinda da plastination adini verdigi bu sistemin patentini alir. Plastinationda ceset, once derisi yuzulup sonra yag ve sivilarin uzaklastirilmasi icin asetonda bekletiliyor ve daha sonrada onlarin yerini almasi ve korumasi icin plastiklendirme islemine tabii tutuluyor. Yani cok ince bir plastikle belli olmayacak sekilde kaplaniyor diyelim. Tabii bu cesetler oylece yatip durmuyor. Cesitli sportif faaliyetler yapar gibi veya satranc oynuyormus ya da ata binmis gibi pozisyonlarda sergileniyorlar.

http://www.bodyworlds.com/images/999.jpeg


Bu arada plastinationun kolay bir islem olmadigini, ortalama 1500 calisma saati ya da yaklasik 1 yil aldigini ve 42.500 dolara mal oldugunu da soylemek gerekiyor.


Hagens 1995 yilindan itibaren bir dunya turu kapsaminda bu cesetleri dunyanin bir cok ulkesinde sergilemeye baslar. Insanlar akin akin bu ilginc sergiye kosarlar. Bu arada bu olayin etik olup olmadigi tartismalari baslar. Hatta Der Spiegel dergisi bu cesetlerin Cin'den gelen akil hastasi, evsiz ve idam edilmis sahipsiz insanlara ait cesetler oldugunu iddia etmistir. Ancak Von Hagens bu iddiaya karsi yasal islem baslatmis ve 2005 yilinda dergi uyari almistir.


Iste dostlar bu Body world adli sergi Amerikada bir cok sehirden sonra simdi de Los Angeles, Baltimore ve Milwauke de sergilenmeye baslamis. Amerikali aileler cocuklarini da alarak yazdigim sehirlerdeki muzelere kosmakta ve cesetler arasinda dolasmaktadirlar. Hatta isteyenler oldukten sonra cesetlerinin bu sekilde kullanilmasi icin bagis da yapabilmektedirler. Zaten Dr. Gunther Von Hagens de USA ve dunyanin diger ulkelerinden 7000 bagiscilari oldugunu aciklamis.


Peki ben gidip izlemeyi dusunuyor muyum? Asla. Benim gibi kan veya ceset gordugunde bayilip dusen birisinin boyle birsey yapmasi mumkun olabilir mi? Ben almayayim, alanlara da mani olmayayim.

http://www.bodyworlds.com/images/671.jpeg

http://mpm.edu/bodyworlds/inc/photos/5.jpg

AnnE
07-04-2008, 09:55
Perulu.Bir Finlandiya şirketinin Çin’de yaptırdıgı makinaları buralarda satıyor.Karısı Ukraynalı, İtalya’da yaşıyorlar. Çok seyrek gidiyor ailesinin yanına. Gidesi yok.
Peru’yu pek anımsamak istemiyor. İtalyadakiler de kendilerini unutturmak istiyor.
Yemediği halt, yaşamadığı hayat kalmamış.Geride sadece tecrübeler ve anlatacak bir sürü lafı kalmış.Kenara koyabildiklerini, yenilerini koyma fırsatlarını yitirirken yitirmiş. Raf ömrü dolmak üzere, satacağı şeylerde yavaş yavaş beş para etmez olmakta.Çat pat anlaşıyoruz. Bir gece yarısı, bir arkadaşla birşeyler içmek için biryerler ararken, anlamsız bir saatte rakı içtiğini görmüş, bu anlamsızlığı sorarak tanışmıştım.O gün bugün görüşürüz. O beni hiç anlamaz, ben onu az anlarım. Hep anlatır. Gidecek yeri kalmayanların hikayeleridir anlattıkları. Yaşamış ama kazanamamış, kazanmış ama harcayamamışlıklarıdır. Harcadıklarını yerine koyamamanın eksikliğini hiç mi hiç hissettirmez. Hissetmemek için gitmez hangisi olduğunu bilemediği ülkesine; hissettirilmeye verecek tepkisi kalmadığından. Bir alkol sisi altında laflarken dikti gözünü gözüme ;

‘’Ey karanlık AnnE, yaralarsın beni
yürekteki on bıçakla,
bu tarafa doğru, o aydınlık zamana doğru,
o külsüz ilkbahara doğru.’’

Ohoo dedim. Sanırım Neruda’dan. Bilirmisin, O’nun adı Neruda degil, Neruda aslında bir Çek şairidir. Şilili olan, onu çok sevdiği için, Neruda adıyla yazmış o anlaşılması, hele ki cevirilerinin anlaşılması pek zor şiirleri.Geç Neruda’yı da seni on bıçakla yaralayan ben miyim, hesabını iyi yap. Bu eskiden kocaman olan dünyada iki lafını paylaşacagın kimsen kalmadıysa, neden her bulduğunda benim üzerime kusuyorsun yüreğini. Hayır, rahatsız olduğumdan değil. Yine dikti gözünü ;

‘’sen yoksun
deniz yok
yıldızlar arkadaşım
ya bu gece harika bir şeyler olsun
yahut bir bomba gibi
infilak edecek başım.’’

Boşver ya dedim. Bırak infilak etsin. Bırak artık olmayan birilerinden birşeyler talep etmeyi.Bak bu nereden bildigini bilemediğim şiiri yazan koca Atila İlhan infilak etti de gitti, kimin umurunda.

Senin şiirini Aragon yazmış ;

Yalnız insan merdivendir
Hiçbir yere ulaşmayan
Sürülür yabancı diye
Dayandığı kapılardan

Yalnız insan deli rüzgar
Ne zevk alır ne haz verir
Dokunduğu küldür uçar
Sunduğu tozdur silinir.


Sustu. Sustuk kalkana kadar.
Kalktık. İkimiz hendi yolumuza koyulduk. Döndü seslendi uzaktan;
‘’AnnE ; Alina dönmüş! ‘’

flz
23-04-2008, 17:03
Taş duvarları vardı, ahşap bir de kapısı
Bir aşağı bir yukarı yürüyüp duruyordum duvar boyunca.
Kapı açılacak , bana kaç gündür beklediğimi bilmediğim trampeti verecekti.
Ne bitmez günlerdi. Kaç gün gittim o kapının önüne bekledim. Bilmiyorum. Son ders zili çaldıktan sonra doğruuuu taş duvarın yanına. Okula yakınmış demek ki.
Duvar o kadar yüksek ki, hele o kapı çok haşmetli.
Düşünemiyorum tabii.
O duvar, o kadar yüksek değil, kapıda normal çift kanatlı ahşap kapı, küçük olan benim.
Korku var içimde kapıyı çalamıyorum, trampetim diyemiyorum.
Sadece bekliyorum.
Okul müdürü küçük sınıf ve çok zayıf olduğum için izin vermemiş oyalanayım diye derisi patlamış trampeti vermişti. Trampeti beşinci sınıflar çalacakmış.
Artık azim midir, inat mıdır, bilmiyorum, bir adet patlak derili trampeti kapmıştım.
O davul derisini geren kimdir, nerden bulmuştum, kaç liraydı hatırlamıyorum.
Hatırladığım küçük sınıf olarak trampet çalan tek öğrenci olduğum, trampeti tamir ettirmenin nerdeyse yeni bir trampetten daha pahalı olduğu (bunu sık sık tekrarlardı ev halkı…enayi falan gibi kelimeler eşliğinde) ve trampetin bana yaklaşık bir beş beden büyük geldiği.
Olsun. Hiç önemli değildi. Hava kararana kadar sokakta, azar işitene kadar evde…
Cıstak cıstak cıstakataktak şeklinde.
Seneye hedefim, en önde bayrağı taşımaktı. Olmadı… kilodan kaybettim.
İlkokulu kıdemli trampetçi olarak bitirdim.
Hayat bazılarına karşı böyle…
Patlak trampetler düşüyor kısmetine…
Kimine göre kısmet değil. Seçim. Seçiyorsun kısmetini, çekiyorsun tıpkı bir mıknatıs gibi.
Kimine göre enayilik.
Enayiliğe kodlanmış doğuyorsun ve hep enayi durumların içinde kalıyorsun. Farkına vardırılıncaya kadar da, anlamıyorsun.
23 Nisan diyecektim…çocuklarımız diyecektim…hayaller diyecektim, gene olmadı.
Kısmetse, seneye....

buena vista
25-04-2008, 17:35
Tekbir Giyim'in sahibi Mustafa Karaduman, 3 eşli olduğunu, tüm eşleri ve çocuklarıyla birlikte aynı evde yaşadıklarını itiraf etti.

Karaduman, Ahmet Hakan'ın dün Hürriyet'te yayımlanan köşe yazısında, 4 eşli olduğu yönündeki yazısıyla gündeme gelen iddiaları VATAN'a değerlendirdi. Karaduman, VATAN'a çok çarpıcı açıklamalarda bulundu:

Boşanıp da mı evlendiniz her seferinde?


Yok hayır. Bir aradayız, çocuklarımız yanımızda. Çocuklarımın hepsi benim üzerime kayıtlı. İmam nikahı bizim dinimizde, inancımızda var mı bilmiyorum.

Siz nasıl tanımlıyorsunuz evliliklerinizi?

MK: Ben evliyim. Siz nasıl tanımlarsınız bilemiyorum. Kendi çocuğum var üzerime kayıtlı. Resmen devletin tanıdığı benim çocuğum. Babası benim soyadı benim, annesi de kendi annesi.

Ama eşleriniz resmi nikahlı eşleriniz değil...

MK: Türkiye Cumhuriyeti ne şey yapıyor bilemiyorum. Benim gizlim de yok. Benim için yeni bir şey olmadığı için gündemimde de yok. Yani aile içinde gizli birşeyimiz yok bizim Allah'a şükür.

Kaç çocuğunuz var?

MK: Gerek var mı, bunlar özel bilgiler.

Durumunuzu nasıl tanımlıyorsunuz?

MK: Bu konulara çok girmeye gerek yok. Ben evliyim çocuklarım var. Türkiye Cumhuriyeti'nin şeyi de çocuklarıma “Babası Mustafa Karaduman, annesi falandır” diye kimlik vermiş. Gerisi benim şeyim değil. Benim inancımda da bunlar yasak şeyler değil. Çocuklarım aynı okulda, bir problemleri de yok Allah'a şükür. Bugüne kadar da hiçbir yasal sorun yaşamadım.

Eşlerinizle ilgili durum şu an yasak değil mi?

MK: Çocuklarım için yasaların bana tanıdığı hakla, onları kendi annelerinin adıyla benim kütüğüme kaydettirdim. Hepsi resmi olarak soyadımı taşıyor. Gerisi beni ilgilendirmiyor. Benim için problem teşkil etmiyor. Eşlerimle ilgili durum için Türkiye Cumhuriyeti şeylerinde resmi muamele kabul etmiyorlar. Çocukları kabul ediyorlar. Benim problemim değil. Önceki hanımla olan evlilik cüzdanımı da hiçbir yerde hiçbir şekilde kullanmadım. İhtiyaç da duymadım. Tozlu sayfalar arasında duruyor.

Ahmet Hakan, 21 yaşında bir kızla yeni bir evlilik yaptığınızı da ortaya attı, doğru mu?

MK: Hayır bu doğru değil. Asparagas. Son evliliğim 1993 yılında.

(Vatan)

YORUMSUZ..

meraklı
26-04-2008, 09:34
Biri, üç karısıyla yaşar, Türkiye Cumhuriyetinin "şeyleri" bi durum yaratmaz... Ne de olsa serde kabul görmüş bir iktidarın kurallarına göre yaşam şeklimiz biçimlenmekte...

Zaten Türkiye Cumhuriyeti'nin "şeyleri" de gereksiz birer kural-kanun, nedir ki- acilen değişmesi farz olmuş "şeyler".....

Diğeri diğer yanda "şehitlerin acısı"nın arkasında yamuk zihninin budaklanmış hallerini saklamaya çalışırken, sübyan sayılan çağın cocuklarından tahrik olmakta, çıplak görünen ayak bileğinden tahrik olmakta...

Hayatımızı "şey olmuş şeylerin öngördüğü şeyler " üzerine oturtmak istemesek de oturtulduğumuzun, ve oturtulurken acı çekermiş gibi yüzümüzü buruştursak da, aslında ne de rahat girdiğinin anlatımını bilmem daha fazla anlatmaya gerek var mı ????



Minicik not : Yaz mevsimi geliyor...Her hatuna bir haşemaa unutulmayaa


:friends:-

Master
27-04-2008, 13:27
Muhteremler ;

Bundan birkaç yıl önce , Hissenet forumunda tuhaf bir adam ARKABAHÇE diye bir topikte yazmaya başladı.İlk yazının ilk kelimeleri radika , turp otu,..... diye başlar hayatın yaşanası yanlarını o forumun amacıyla çakıştırırdı.

Derken başka tuhaf insanlarda tuhaf yazılar yazmaya başladı.Tuhaflıktan anlamayan insanlar bu yazıları okuyunca kendilerini bir tuhaf hissetmeye başladılar.O hale geldi ki bir süre sonra , yazılan hiçbir yazı ilk okuyuşta tam olarak anlaşılamıyor ama ikinci ve sonraki okunuşlarda tadından yenmiyordu.

Orada Anayasalar fırladı , Dervişler geldi , kuleler yıkıldı , Kabak Çiçeği dolmaları yapıldı , yirmibinlerden sözedildi , İrina servisler yaptı , kırkbinler falan dendi.

Bu tuhaf insanlar , tuhaflıkları bu topikin dışında da paylaşmaya başladı.Kebaplar , deniz börülceleri , lüferler yendi , rakılar , ayranlar içildi.Boğaz , Süleymaniye , Adalar seyredildi.Benzer kitaplar okunup tıpatıp yorumlar yapıldı.Aynı kağıtlar alındı , hep beraber satıldı.Kimisi hala satılmadı.
Kimi evlendi , kimi baba oldu , kimi ameliyat oldu , kimi battı .
Hasılı ;dünya döndü , sular yolunu bulup aktı.

Derken yazmanın , herkesle yazmanın anlamsızlığına kani oldu bu tuhaf insanlar.Ve uzun bir süre yazmadılar.Ama aynı şeyleri düşünmeye ve hissetmeye , aynı şeylere gülüp aynı şeylerden panik yapmaya devam ettiler.

Malum zat dedi ki birgün hadi kendimiz pişirip kendimiz yazalım.Kimseye yük olmayalım, hatta yazacaklar , paylaşacakların da yükünü biz alalım omzumuza.Zaten herkes bu teklifi bekliyordu.Bir kendiliğinden işbölümü ile arkabahçe kendi tapulu arazisinde donanmaya başladı.

Kapıya kilit konulmadı , herkese açık.Eski dostlara , yeni dostluklara , kırılmışlara,kırılamayacaklara.

Ama bu tuhaf Arkabahçe ahalisinin sanırım bir küçük ricaları var.O da şu ki , özellikle bu ARKABAHÇE başlığı altında beyin kıvrımlarını zorlamayan , emek verilmemiş yazılar yazılmasın.Yazılara olumlu ya da olumsuz tepki veresi gelenler birkaç kelime ya da satırla geçiştirmesin içinden geçeni.Okuyanın kafasını karıştırsın ,çileden çıkarsın , huzur versin , dertlendirsin , keyiflendirsin.Tuhaf olsun yani.
Yoksa , bu forumda her konu için her şekilde yazılabilecek yerler o kadar çok ki.

Bilmem mi... Diye bir not....

AnnE
03-05-2008, 10:24
Bir süredir, sürücülerin karşıdan karşıya geçme ihtimali olan yayalara yol verdikleri, rüzgarları tozsuz, yağmurları çamursuz, bir kerede kurdukları ve neredeyse yüzlerce yıldır hiç yıkıp yeniden yapmaya ihtiyac duymadıkları şehirlerde , trenleri tam dakikasında gelen ülkelerde idim.

36 yıldır buralarda calışan ve 9 yıldır emekli olan ve 4000 Euro emekli maaşıyla beraber canı sıkıldıkca taksi söforlugu yaparak bir 4000 daha kazanan ve yılın en az 4 ayını memlekette, bu 4 ayın ikisinide Bingöl’deki köyünde cok uzaktan gelmeyen silah sesleri altında geciren, 20 ile 40 yaş arasındaki dört cocugunu da üniversite de okutmuş ve hepsinin ‘’çok sükür’’ hayatlarını kurtarmış olmaları ve hepsinin ‘’anadilini’’ çok iyi konuştukları ile övünen Hikmet ‘’amca’’ ile sohbet ettim. Eski zamanlardan kalma intibası veren duman altı bir Türk kaavesinde Nonda’nın golune sevindim. 80 yaşındaki ‘’Allah’ın savaşcısının ‘’ 14 yaşındaki kızı parmaklarken ‘’erken gelmesini’’ ne yazık ki geç duydum.

Memleketin üstünden pas gecerek bu diyarlar döndüm. Taksim müdafaasını izledim televizyonda. Pala’yı ve yüzünü saklayabilmenin ve üstündeki kıyafetin ve olmayan sicil numarasının ve belindeki silahın verdiği cesaretle ‘’ Türk’ün gücünü’’ gösteren zavallı korkakları gördüm. Kimin kimi kimden koruduğunu anlamaya hiç kafamı yormadım ama kendimizi ve çocuklarımızı kimlere emanet edemiyeceğimizi bir daha görünce uyuyamamaklarımın bitmeyeceğini idrak ederek iki hap daha attım ağzıma. Dostoyevsi’nin 1846 da yazmayı bitirdiği İnsancıklar’ı bitirdiğimde, 160 yıl önce dünyanın başka bir yerinde yaşanmışların hala benim ülkemde yaşanıyor olmasının aslında ‘’ütopya’’ sahibi olmanın ne kadar iyi birşey olduğunu farkettirmesi ile az huzur duydum.

Alina’nın arkadaşlarından birini gördüm, 7 aylık hamile.Daha önce dört kere aldırdığı için artık bunu doğurmak istiyormuş, çok mutluymuş, erkekmiş, kutlamışlar, babası mı ? boşvermiş. Üçü de dönmüş. Alina evden çıkmıyor, televizyona bakarak buldukça içiyor ve uyuyormuş. Selam yolladım.

Buddha
17-05-2008, 23:20
Filmin ismi de senaryosu da hafta içinde yaşananlara o kadar benziyor ki…

Zamanın , mekanın benzerliği ise seyir etmeme rağmen aynı benzerlikte,

Kapısının arkasına iki kilit daha vurup , kulaklarından beyinlerine kadar tıkanmışlıkla , olan bitene seyirci kalanlar rollerini oynamakta.

Okuyoruz ama okutmuyoruz,

Seyrediyoruz ama seyirci kalıyoruz,

Biliyoruz ama öğretmiyoruz,

Görüyoruz ama göstermiyoruz,

Yaşıyoruz ama paylaşmıyoruz ,

Devran değişiyor anlatamıyoruz…

Oltayı kullanmasını öğretme zamanı,

Repliğini unutanlara sufle etme zamanı,

Yanlışı söyleme değil doğruyu gösterme zamanı,,,

AnnE
30-05-2008, 12:24
Bu yazı, Türkiye'de Dışişleri Bakanlığı yapmış birçok kıymetli insanın koltuğunda oturan Ali BABACAN isimli adama (!) hakaret etmek üzere yazılmıştır.

Memlekette baskı görmenin ne olduğunu, karısının kulaklarının ve ensesinin mantar olma özgürlüğü diye anlayan bu dar beyinli adam veya onun adına yapılacak hertürlü yasal işlem için isteyene açık adresimin verilmesini özel olarak rica ederim. Yürü o koltuktan aşağı , babanın dükkanında don lastiği sat !!!

neron
30-05-2008, 12:29
Sevgili annem, yazdığın her kelimeye, duygu ve düşüncesiyle aynen hatta fazlası ile katılıyorum, dileyene adres bilgilerim verilir.

zumbul
30-05-2008, 12:32
Bu yazı, Türkiye'de Dışişleri Bakanlığı yapmış birçok kıymetli insanın koltuğunda oturan Ali BABACAN isimli adama (!) hakaret etmek üzere yazılmıştır.

Memlekette baskı görmenin ne olduğunu, karısının kulaklarının ve ensesinin mantar olma özgürlüğü diye anlayan bu dar beyinli adam veya onun adına yapılacak hertürlü yasal işlem için isteyene açık adresimin verilmesini özel olarak rica ederim. Yürü o koltuktan aşağı , babanın dükkanında don lastiği sat !!!


Bebedir,tıfıldır,ufaktır,çocuktur ne yapsa yeridir,bakmayın babacan demiyorum ben ona bebecan diyorum....

Emin
30-05-2008, 12:42
Esasında biraz doğru söylemiş, bu coğrafyada kim saymışsa artık, şu yüzde doksan dokuzun, bana göre yüzde yüzü Müslüman ve tek bir mezhepten hatta mümkünse kendi partilerinden olmadığı sürece özgür sayılmazlar ki.

AnnE
30-05-2008, 12:53
Yuh Be Zümbül

Ulen 42 yaşında adama bebe diyerek kendini genç sınıfına mı sokmaya calışıyon. Mesela Kemal Atatürk 42 yaşında iken 1923 yılı idi. Bil bakalım o yaşta neler yaptı.

Lenin 42 yaşında Ne Yapmalı yı yazarak, bolşevik örgütlenmenin lideri oldu.

Hitler 42 yaşında Almanya'nın birinci partisi Nazi'lerin başkanı idi.
Einstein 42 yaşında İzafiyet teorisini yayınlamıştı.
Süleyman Demirel ilk başbakanlığına başlamıştı.( Zor bela vazgeçti)

Hugh Hefner 42 yaşında iken Playboy 20. yılına giriyordu.



1967 yılında Ankara'da doğdu. 1985'te TED Ankara Koleji'ni birincilikle bitirdi. Aynı başarıyı ODTÜ Endüstri Mühendisliği Bölümü'nde de gösterdi ve 1989 yılında ODTÜ'den mezun olan 1700 öğrenci içerisinde 4.00 üzerinden 4.00 ortalama ile Üniversite birincisi oldu. 1990 yılında Fulbright bursunu kazanarak Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti. 1990-92 yılları arasında ABD Northwestern Üniversitesi Kellogg School'da işletme dalında yüksek lisans (MBA) yaptı. Yüksek lisans çalışmalarında, Pazarlama, Organizasyon ve Uluslararası İş İdaresi dallarında uzmanlaştı. 1992-1994 yılları arasında Amerika'da finans sektörünün üst düzey yöneticilerine danışmanlık yapan bir özel şirkette danışman olarak çalıştı. 1994'den bu yana Ankara'da ticaretle uğraşıyor. Çok iyi derecede İngilizce biliyor. Evli ve 2 çocuk babası .

( http://www.akparti.org.tr/ozgecmis.asp?id=325 )

Ali Babacan, yüksek lisans çalışmalarında Pazarlama, Organizasyon ve Uluslararası İş İdaresi dallarında uzmanlaştı ve 1992-1994 yılları arasında Chicago, İllinois’de finans sektörünün üst düzey yöneticilerine danışmanlık yapan QRM, Inc. adlı özel bir şirkette, danışman olarak çalıştı.

1994 yılında Ankara’ya döndükten sonra tekstil sektöründe hizmet veren kendi aile şirketinin başına geçti. 1994 ile 1995 yılları arasında Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’e danışmanlık yapan Babacan, 2001 yılında AKP Kurucu Üyesi oldu. Aynı zamanda Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, Devlet bakanı Beşir Atalay, Adalet Bakanı Cemil Çiçek ve İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ile birlikte Devlet Bakanı olarak MKYK’da (Merkez Karar Yönetim Kurulu) yer aldı.

Ardından 19 Kasım 2002’de 58'inci T.C. Hükümeti'nde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı görevine atanarak kabineye giren en genç üye oldu (Ali Babacan, 35 yaşındaydı.)ve 59. T.C. Hükümeti'nde de bu görevini sürdürmeye devam etti. 3 Haziran 2005 tarihinde, Türkiye'nin Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerine başlaması kararının alındığı 17 Aralık Zirvesi'nden itibaren 6 ay boyunca merakla beklenen açıklamayı yapan Recep Tayyip Erdoğan, Avrupa Birliği ile müzakereleri yürütmek üzere Başmüzakereci olarak Ali Babacan’ı görevlendirdi. Erdoğan, Babacan’ın aynı zamanda Bakanlık görevine de devam edeceğini belirtti ve Babacan’ın Başmüzakereci olarak görevlendirilmesiyle ilgili olarak şu şekilde konuştu:


Olaydan Kendisinin haberi yok. Oturup konuşacağız. Yükü biraz daha ağırlaşıyor. Gençliğiyle ve dinamikliğiyle başarılı olacağına inanıyoruz. Bu süreci Ali Bey´le birlikte yürüteceğiz. Allah yardımcımız olsun. Ali Bey, inşallah bu işi başarıyla yürütecek.


Erdoğan'ın açıklaması, Babacan cephesinde de şaşkınlıkla karşılandı. Babacan, 15 - 16 Nisan'da "Başmüzakereci siz olmuyor musunuz?" sorusuna, "Eğilim şu an için benden yana değil" yanıtını verirken, bir ay sonra ibre kendisine döndü ve Abdullah Gül de, "Kız ister gibi babasından istedim" diyerek siyasete soktuğu Babacan için, sonuna kadar ısrarcı oldu. Başmüzakerecinin seçilmesi süreci özetle şu şekilde gerçekleşti:

AB'nin müzakereler için 3 Ekim 2005 tarihi verdiği 17 Aralık'tan önce "Başmüzakereci ben olmalıyım" görüşünde olan Gül'ün eğilimine karşın, Erdoğan konuyu sürüncemede bıraktı. Başmüzakereci belirsizliğinin yarattığı tartışmalar artınca Gül, Babacan'ı gündeme getirdi fakat Babacan'ın ekonomiyi iyi yönettiğini düşünen Erdoğan, "iki görevi yapamayacağı" gerekçesiyle kendisini bakanlıktan almak istemedi. Sürecin uzaması nedeniyle artan sıkıntıyla Erdoğan, yetkili kurullarını "Başmüzakereci benim" diyerek yatıştırmaya çalıştı.

Uluslararası yatırımcıların, fon yöneticilerinin ve TÜSİAD gibi işadamı örgütlerinin, Babacan'la Gül'ü işaret eden tasvirlerde bulunmayı sürdürmesi üzerine de düğümün çözülmesinde Gül ve Erdoğan'ın önceki gün yaptıkları görüşme etkili oldu ve Babacan'da ısrar eden Gül, "İki işi de bir arada götürebilir" telkininde bulundu.

( http://www.biyografi.info/kisi/ali-babacan )

AnnE
30-05-2008, 13:02
Haa unutursam olmaz. Hz Muhammed 42 yaşında iki yıllık peygamberdi.
Aşagıda da baskı altındaki müslümanlardan bir kesit ;



577


BEN SANA BAKAN OLAMAZSIN DEMEDİM ; ADAM OLAMAZSIN DEDİM.

meraklı
30-05-2008, 13:18
Böyle baskı ya can gurban..........:ds:*

zumbul
30-05-2008, 13:19
şirazeden çıkmadan diyecektim ama yukarıda ki simsiyah kocaman yazı çıktığımızı gösteriyor,yakında dent önde master anne yanında bizler arkalarda ergenekoY un yeni tutukluları olarak medyada arzı endam etmezsek şaşırmayalım...

dentist
30-05-2008, 13:47
şirazeden çıkmadan diyecektim ama yukarıda ki simsiyah kocaman yazı çıktığımızı gösteriyor,yakında dent önde master anne yanında bizler arkalarda ergenekoY un yeni tutukluları olarak medyada arzı endam etmezsek şaşırmayalım...

Bre vicdansız, şurda ne güzel yazıları görmemiş havasında gizliden takip ediyorduk ne karıştırırsın bizim adımızı.:p

zumbul
30-05-2008, 13:53
Genel Yayin Müdürümüz Kim Peki
?

Master
30-05-2008, 14:24
!!!"HATICE BABACAN OLAYI Sonra bir gün, Hatice Babacan diye bir genç kiz çikti ortaya... Ankara Ilahiyat Fakültesi'ne kaydini yaptirip, okumaya basladi!..Yil 1969'du... Hatice Babacan; Türkiye'nin, belki de "ilk ve tek basörtülü üniversite ögrencisi"ydi!.."Sol kalemsörlerin istismari"na inat, "basörtülü olarak okumak" istiyordu!..Ne var ki;Bir süre sonra, "yasak" levhasi dikildi karsisina!.. "Hayir" diyorlardi, "Basörtülü olarak okuyamazsin!"Hatice Babacan;"Ama burasi Ilahiyat Fakültesi.. Içeride Islâm'in emir ve yasaklarini ögretiyorsunuz bize!.. Basörtüsü de, Islâm'in bir emri!.. Hem bu emri anlatiyorsunuz, hem de Islâm'in emrini çigneyip, basimi açmami istiyorsunuz!.. Bir çeliski degil mi bu?" diye sordu, dinletemedi!.."Nuh" diyor, "Peygamber" demiyordu fakülte yönetimi,"Açacaksin!"Olay gazetelere, gazetelerden kamuoyuna intikal etti.Türkiye ayaga kalkti!.. Insanlar, "bu ne perhiz, bu ne tursu?" diye sormaya basladi...Öyle ya;Hem, "bu gericiler kiz çocuklarini okutmayip, cahil birakiyorlar" diyorlardi,

http://www.mervekavakci.net/icsayfa/basdetay.asp?id=4


Çok minik Not : Yani Konu çok eski.....

Buddha
02-06-2008, 23:15
31 Mayıs 2008

Yılmaz ÖZDİL

Gafilcan...


Ali Babacan haklı.

Bu ülkede Müslümanlar sıkıntıda.

*

Mesela, türban takmıyorsan, seni Müslüman’dan saymıyorlar...

Daha nasıl sıkıntı olsun?

*

Yalan söylüyor musun? Hayır.

Rüşvet alıyor musun? Hayır.

Ahalinin kıçında don yokken, sen parmağına kuru soğan büyüklüğünde, 70 milyar liralık yüzük takıyor musun? Hayır.

Vatanı sattın mı? Hayır.

Bırak şimdi bunları...

- Türban var mı, türban?

- Yok.

- Olmadı ki...

*

Normal insan evladı gibi flört edersen, bu ülkenin Diyanet’i seni "zina" yapmakla suçluyor... Ama, "dindarım" ayaklarıyla, 9 yaşındaki kızı koynuna alırsan, çıt çıkarmıyor! Üç eşin, dört eşin varsa, normal... Tek eşin varsa, "kerhaneci" diyorlar... "Dini nikáh"ımızı "prezervatif" haline getirdiler... Takıyorsun, her türlü rezilliği yapabilme özgürlüğüne kavuşuyorsun!

*

"Ruhban sınıfı yok" diye gurur duyardık... İmam olmayana su yok! Takkeli, takunyalı cahil cühelanın "kanaat önderi" diye, eli ayağı öpülüyor. Camilere tezgáh açıp, "zihin makinesi icat ettik" diye para tokatlıyorlar. Devleti yönetenler, "Davul Tozu Minare Gölgesi Holding"lerin açılışlarını yapıyor. "Faiz haram"sa... Dünyanın en yüksek faizi nerede?

*

Ali Babacan haklı.

"Samimi" Müslümansan eğer, şu anda dünyada dinimiz adına daha büyük sıkıntının yaşandığı bir ülke yok.


Sevgili Anne Gerektiği yere iliştirmiş göremedim...

AnnE
04-06-2008, 06:51
Muhteremler ;

Her ne kadar, biz arka-bahce'de siyaset felan yapmamaya azami gayret göstersek de bazen içimizdeki o ne derece gerekli olduğunun maddi izahatı olmayan vatanseverlik, bazı feveranlarımızı kusmamıza engel olamıyor.

Vakit adlı şeyde son günlerin en populer yazılarını yazan Arseven namlı şeytan papucunu ters giydirme mütehassısı, cehapeyi itin anüsüne sokma procesinin son mertebesinde işi getirip arka-bahce'ye dayandırmış.

Bu siteyi kurarken hiç de bu kadar gündemde ve populer olma niyetimiz yoktu ama, neyse; başa gelen cekilir. Aslında eşeklik bizde. Bakan bile ne diyor ; '' dinlenmek istemiyorsanız konuşmayın''..Ben buna OHAAA diyemiyorum.Zira, biz de okunmasını istemiyorsak yazmayalım kaaardişiiim.Öyle zart zurt yazarsan Arsevenlerin de diline düşersin işte. Laf aramızda, ARsever olmak AR sahibi olmayı ne kadar ihtiva eder vallahi kestiremiyorum.Alıntı aşagıda, ne diyim ki :





YİNE CHP YİNE ARKA BAHÇE!..

Ve son olarak... Bir “ACAYİP HABER”in anonsunu yapayım mı yazının şu dip taraflarında...
Hadi bakalım... Yapacağımızı yine yapalım...
Gerekli görüşmeler tamam...
Önümüzdeki günlerde “patlayacak” bir haber daha...
Mevzu mu?..
Yine CHP,
Ve yine Arka Bahçe muhabbeti!..
Sahnede büyük Üniversitelerimizden birinde görevli bulunan Rektör, bir Baba CHP’li ve yine CHP’nin bir İl Başkanı var...
Vali-Önder Sav muhabbetinde olduğu gibi, iş üstündeler!..
Sağolsun, okuyucum zımba gibi, yapmış yine işini!..
Hafiften ayrıntı vermek gerekirse...
Haziran’ın 1’i,
09.00-10.30 saatleri arasında!..
Bir “münasebet” ki!..
Tam bir “arka bahçe” örneği!..
Yazacağız, durmak yok!..
Tâkip edersiniz değil mi?..

Serdar Arseven/ Vakit

AnnE
30-06-2008, 06:42
Yuh Ahali !!!!

Haggaten yuh !!!

Türkiye’deki IQ< 55 çiftleri birbiri ile düzüştürmeye dolaylı gayret gösteren yarışmalarının ilkinin sunucusu, eski balıketi,şimdilerin jumbo karidesi, barlardaki ofsaytları ile televolelere katık olmayı becerdikçe sinirlenmiş gibi yapan Nurseli isimli ‘’ çağdaş’’ , suratına birtakım peluşlar yapıştırarak , ayağındaki ‘’laylon’’ corapları da çıkarmayı ihmal ederek üç boyutlu Atatürk karikatürü kılığına girmiş. Trakya’nın birtakım köylerinde birtakım kadınlarla organize ettikleri seyyar sirkimsi tiyatro ile ahaliyi bilinçlendirmekten öte, ‘’çelınc’’ edecekler imiş.
Zurnanın zırt dediği yeri hayli geçtik sanıyordum ama, bu çadır tiyatrosuna, Trakyadaki askeri birliklerin komutanları da davet edilip, en önde ayakta alkışladıklarını gördüğüm zaman vallahi de şaşırmayacağım.


NOT : Yukarıdaki SİRKİMSİ kelimesi, sirke benzer anlamında kullanılmıştır. Yanlış okuyanların ( ki sayıları hayli şok olacaktır) dikkatlerini rica ederim.

AnnE
03-07-2008, 06:18
Memleketin ahval ve şeraiti hakkındadır ;


598

AnnE
04-07-2008, 06:33
YAZARLAR
Ergenekon... Masada Atatürk, kasada George Washington!
Vakit Hasan Karakaya
Ergenekon, Sarıkız derken!
Vakit Abdurrahman Dilipak
Cezaevindekilerin “suçlarının ne olduğu bilinmiyor”muş!
Vakit Ali Karahasanoğlu
Hisarcıklıoğlu’nun “tepkimize” ilişkin açıklaması
Vakit Serdar Arseven
Bu Başsavcı’nın başka işi yok mu?
Star Ahmet Kekeç
Fitne Fesat Saçan Gazete
M. Gzt. M. Şevket Eygi
Darbeler yalnız ülkeyi harap etmiyor
Vakit Hasan Aksay
Bizim zamanımızda yoktu evladım
Sabah Engin Ardıç
Statüko çatırdıyor
Y. Şafak Rasim Özdenören
“Şok” Ama Neden?
Cemal Nar
Bu nasıl bir çılgınlık böyle!
Y. Şafak İbrahim Karagül
Yürek Mektuplar
Vakit Yavuz Bahadıroğlu
İllegal bir siyasî parti olarak Ergenekon
Zaman Mümtaz'er Türköne
Yargının demokrasiyi koruma görevi…
Y. Şafak Yasin Doğan
Darbeye darbe
İrfan Sönmez
Paşa’dan Cumhurbaşkanı’na açık çağrı...
Vakit Sibel Eraslan
Böyle teslimiyet olmaz!..
Vakit Sami Özey
Halk operasyondan memnun
Vakit Hüseyin Öztürk
Konu darbeyse gerisi teferruat
Bugün Ömer Lütfü Mete
Sayın Başbakanım:
Vakit Merve Kavakçı
Olup bitenlerin derin anlamı...
Y. Şafak Davut Dursun
Seni de mi kandırdılar?
Sabah Emre Aköz
Temeldeki sarsıntı
Taraf Ahmet Altan
Artık ülke sis bulutundan kurtarılmalı
M. Gzt. Abdülkadir Özkan
Cibuti - Eritre gerginliği
Vakit Ahmet Varol
Sarıkız sütten kesildi paşam
Y. Şafak Mehmet Şeker
Yine Sivas
M. Gzt. İbrahim Tenekeci
Baykal başını kuma gömüyor!
M. Emin Parlaktürk
TRAVMA
Caner Arab



Yukardaki liste, bugünlerin en acaip şeylerinin birinin internet nüshasının sol tarafındaki listedir. Bu listenin, bugünden başlayarak, çok degil, önümüzdeki 10 ay içinde hangi kılıklarda olacağını izlemek haggaten acaip enteresan olacaktır yani.

Bu memleket, birçok zaman görmüştür ki , apış aralarının 6 okka geldiğini zannedenler, birileri,'' hadi gel şunları kantarda tartıverelim '' denildiğinde '' yok abi, ben oraya Helyum dolu balon başlamıştım, bak sönerken de nasıl eglenceli bir ses çıkartıyor '' demeyi çok sevegelmişlerdir.

AnnE
09-07-2008, 07:10
Vallahi kusmayacam. Aşagıdaki alıntıdaki siyah renkliler alıntıdır. Aradaki kırmızı olanlar benim kafama takılanlardır.


İDDİA 4: İstanbul Bayrampaşa’da, Özden Örnek’in eşi Sevil Örnek’e ait bir arazinin kamulaştırılmasıyla ilgili yaşanan anlaşmazlık ve dava sürecinin sonunda, Sevil Örnek’in Başbakan’dan araya girmesini rica ettiği ve Erdoğan’ın devreye girmesiyle, Bayrampaşa Belediyesi’nin birkaç trilyonluk ödeme yaptığı.

ÖÖ: “Bu konu da baştan sona yanlış bilgilerle ortaya atılan ve karalama amaçlı bir iddia. Birincisi, Bayrampaşa değil, Gaziosmanpaşa. İkincisi arsa değil, belediyenin yıkım kararı aldığı bir hanın, bir - iki odalı bölümü. (hımmm hemen anlıyoruz ki, pek öyle önemli bir emlak degil imiş, alt tarafı bir işhanının küçücük bir bölümü, tırışkadan bir şey.)Sene 1995. Refah Partisi iktidarda. Eşime, yıkılan yer karşılığı o zamanın parasıyla 6 milyar lira (1995 ortalama dolar kuru 45.673,50 TL, yani 131.367 USD)ödendi. Eşim de dava açtı ve 1998’de mahkeme, ödenmesi gereken miktarın 150 milyar lira(3.284.180 USD) olduğuna hükmetti. Belediyeden eşimi çağırdılar ve bir feragat belgesi imzalatıp bu paranın yaklaşık yarısı olan 85 milyar liralık ödeme yaptılar. Avukatlar, belgenin geçersiz olduğunu söyleyip yeniden dava açtı. Mahkeme, 75 milyar lira daha (1.642.090 USD )ödenmesine karar verdi. Ancak belediye bu ödemeyi yapmadı. Biz de açıkçası bu olayı o dönemlerde herkese anlatıyorduk. 2003 yılında, ben Donanma Komutanı iken, Gölcük’te bir gemi indirme töreni vardı. Deniz Kuvvetleri Komutanı ev sahibiydi. Meclis Başkanı, Başbakan, Milli Savunma Bakanı da o törene katıldı. O törende, ki eşim Başbakan’la ilk kez karşılaşmıştı. Başbakan eşime, ’Sizin bir istimlak sorununuz varmış’deyince Eşim de konuyu anlatmış. Bir süre sonra eşimi Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı aradı ve davet etti. Mahkemenin hükmettiği o 75 milyar da ödendi. Tabii biz o zaman anladık Başbakan’ın ilgilendiğini ve sonra ilk karşılaşmamızda da kendisine teşekkür ettik.( kimin parasını kime ödüyorsun diye sormamıza gerek olmuyor tabii ki )”


Benim bildigim, istimlak meseleleri mahkemelik oldugu zaman , ilk istimlak bedeli kabul edildiginde, geçen dönemi faizi de ödenir. Yani faizler dolardan hızlı gittigine göre, ödenen para faizi ile ödenmiş ise, toplam meblagın 3 milyon kusür dolardan cok daha fazla olması gerekir.Yine anlıyorum ki, 1990lı yıllarda, GaziOsman Paşa'da han odaları, dünyanın en kıymetli yatırım aracı imiş. Burada kısaca ''hay kafama zıçayım'' diyebiliyorum sadece.

Mİdemde tuhaf birşeyler oluyor, genzime doğru bir yanma yükseliyor, sanki bütün sindirim sistemim yukarı doğru büyük bir tazyikle kalkıyor; eyvah ! ağzıma doğru yaklaştı yanma, küçük dilime hakim olamıyorum...ÇEKİLİN!!!!

AnnE
13-09-2008, 09:35
Oturdum. Açtım şişeyi ; ne için içileceğine kararvermek lazım tabiiki. Tamam dedim, bugün de ağlamak için içelim. Blues çalan kalanı açtım, hiç de fena gelmedi. Fena gelmedi, zira baktım sarı etiketli yeşil şişe yarısına gelivermiş. Aldım telefonu elime, başladım A harfinden ; önüme gelenlerden aklıma geleni değil yüreğime gelenleri aradım, hepsinin akşamının içine ettim.

Dedim ; bu akşam yazayım, ne zamandır yazmamışım. Yazayım ama kimse okumasın. Makinayı getirmemişim eve. Çok çok uzun yıllardan sonra ilk defa aldım kağıt ile kalemi, elle yazayım be ! dedim. O Allah’ın belası, hani nerdeyse beni bile kadere inandıracak kazadan beridir kendimin bile okuyamadığı el yazımla yazayım dedim. Yazarken bir yandan telefonda önüme gelenlerin içinden yüreğime gelenleri aramaya devam ettim. Kusutm hepsinin kulağına, zehir ettim gecelerini. Kalktım, Sabite Tur Gülerman’dan Ekrem Güyer’e kimsenin hatırlamak bile istemediği bir diski koydum. Dedim kendi kendime ; yazacağım ama kimse okusun istemiyorum. Tasarlamaya başladım yazacaklarımı. Derken Sadi Hoşses ‘’ Hicranı açmıştır sinede yare ‘’ diyerekten Mahur’dan başladı. Sabah gireceğim ve sadece benim sinirleneceğim ama bütün katılanların sadece benim söyleyeceklerimi not alacakları sonucsuz ve anlamsız toplantı geldi aklıma. Tam Radife Erten, ‘’ Rast geldim iki cane ‘’ diyerekten Acem Aşiran ‘dan girerken tuvalete gittim. Klozete oturdum, Poula Coelho’nun en son ticari kağıt yığını Portobella Cadısı’nı aldım elime. Fltresi yanmaya başlamış izmariti kıçımı yakmamaya dikkat ederek arkamdam klozetin içine atarken, bu kağıt yığınını da atayım dedim ama, değmezdi kanalı tıkamaya. Yazdığı tek bir ‘’Simyacı ‘’ nın nemasını anlamsız bir sürü kitapla almaya devam eden, heleki bu kitapta Amin Maalouf ‘un tarlasına da girip, Beyrut’lu Athena’nın hikayesini anlatmasına da, bunu çevirene deküfrederek attım kenara, aldım elime yanda duran Allah’ın Kızları’nı. Boğazkesen ; eh biraz da Resimli Dünya’daki ‘’ kısmi’’ edebiliği bu kadar bir populer pespayelik ile ‘’ çocukluk ‘’ hikayesinin masumluğu içinde pazarlanmaya çalışılmasına da dayanamadım. Sıçamadan çıktım ; bir bardak daha doldu ve hemen boşaldı.

Necmi Rıza Ahıskalı , nihaventten ‘’ Derya’da deryalıklar ‘’ı tane tane kulağıma çakarken yazmak istediğim geldi aklıma. Yazayım fakat kimse okumasın. Nasıl olacak ki ?
Yazacağım, ama sizde benden birşeyler varsa hala okumayın.

610

meraklı
13-09-2008, 09:50
Muhterem Validanım,


Çok hoşş... keyifli, içten, bombok, acılı, kokulu, taze bitmiş, mahsülü toprakta kalmış, kurutmaya tenezzül edilmemiş ama yerleştirme telaşı olan, notalarda sıkışmış nağmelerin sazlardaki çığlığı gibi olmuş bence nacizane ... Verilen uzun aranın sonunda hevesle okuduğum olmayanda kendimi bıulduğum okunulmasın diye yazılanda okumanın kokusunun burun cidarlarımı kazıdığı bir yazı... tşk ederim yazdığın için..

Klavyene (ama daha öncesinde o eğriş büğrüş yazıyı kağıtta bekletip demlendirdiğin için) sağlık.....

:friends:-

AnnE
19-09-2008, 07:20
Yuh Ahali !!!!

Haggaten yuh !!!

Türkiye’deki IQ< 55 çiftleri birbiri ile düzüştürmeye dolaylı gayret gösteren yarışmalarının ilkinin sunucusu, eski balıketi,şimdilerin jumbo karidesi, barlardaki ofsaytları ile televolelere katık olmayı becerdikçe sinirlenmiş gibi yapan Nurseli isimli ‘’ çağdaş’’ , suratına birtakım peluşlar yapıştırarak , ayağındaki ‘’laylon’’ corapları da çıkarmayı ihmal ederek üç boyutlu Atatürk karikatürü kılığına girmiş. Trakya’nın birtakım köylerinde birtakım kadınlarla organize ettikleri seyyar sirkimsi tiyatro ile ahaliyi bilinçlendirmekten öte, ‘’çelınc’’ edecekler imiş.
Zurnanın zırt dediği yeri hayli geçtik sanıyordum ama, bu çadır tiyatrosuna, Trakyadaki askeri birliklerin komutanları da davet edilip, en önde ayakta alkışladıklarını gördüğüm zaman vallahi de şaşırmayacağım.


NOT : Yukarıdaki SİRKİMSİ kelimesi, sirke benzer anlamında kullanılmıştır. Yanlış okuyanların ( ki sayıları hayli şok olacaktır) dikkatlerini rica ederim.


Muhterem Ahali ;

Yukarida, bundan bir muddet evvel yazilmis olan yazi, aslinda bir ihbar mektubu degil idi. Lakin, bugun itibari ile dortyuzbilmemkac klasorluk delillerin icinde bulunma ihtimali peydahlanmistir.

Halbuki ben bu yazida " Sisi" bey'den hic sozetmemistim. arada O da kaynamis.

Vallahi kotu bir niyetim yoktu. Ben siradan bir TC muhbiriyim.

hadramut
28-09-2008, 10:41
Elin 500 yıllık yolculuk sonrası ulaştığı düzeyi 80 yıllık yolculuktan beklemek hatasına düşmedik mi?

Hacı Murat'tan mercedes performansı göstermesini umup, o'nu vicdansızca hayasızca hırpalamadık mı?

Somut ve mümkün çözüm önerileri üretmek yerine, olumsuzlukları sadece eleştirerek, hıdırın elinden gelenle yapabildiği barakanın temellerinin sarsılmasına yardım etmedik mi? Fırsatçı hayır pilavı müdavimlerine ortam hazırlamadık mı?

Hala geç değil, sadece bla bla yerine elimizi taşın altına koymalıyız. Başka Türkiye yok.

P.S: Biliyorum damdan düşer gibin oldu. Haydin partilere, sivil toplum örgütlerine çalışmaya. Ama gerçekten çalışmaya. Efendim onlar beni anlamaz, her yeri avamlar doldurmuş, bunlarla uğraşılmaz mavallarına sığınılmamalı. Elimizdeki pirinç bu, bundan yapılacak pilav. Ya da cenaze namazı kılınacak. Sürç-i lisan için affola...

AnnE
03-10-2008, 12:13
Bayram arifesinde bir işim çıktı , Moskova’ya bir uğradım. Gidişim de, oradan memlekete dönüşümde bir tuhaf oldu. Bir ara anlatmaya çalışırım. Moskova’nın merkezi olduğu söylenen yerde çektirdiğim resmi yapıştırıyorum. Tafsilat bilahare...





612

janus
11-10-2008, 13:56
http://docs.google.com/Doc?id=d5t579m_147gk3676dp

AnnE
17-10-2008, 09:31
Merdivenlerde örümcek ağları salınmaya , sivrisinekler ölümü beklemeye devam ediyordu. Kapıyı çaldım, açtı ; yüzüme baktı tepkisiz.
‘’Toparlan, pasaportunu al, Moskova’ya gidiyoruz’’ dedim. Hiç tepki vermeden döndü ; dolapları açtı, kapadı, bir küçük çantaya birkaç tişort, bolca küçücük kilot, bir iki pantolon, bol bol makyaj malzemesini tıktı içine , bir çekmeceden pasaportunu ve oraların dilinden yazılar olan eski bir takım kağıtları aldı; ‘’ hadi gidelim’’ der gibi baktı gözüme. Uçtuk.

Havaalanına indiğimizde onu başka kapıya beni başka kapıya gönderdiler. Bagajım da olmadığı için on onbeş dakikada çıktım, onun pasaport kontrol kapısındaki sıraya girmeyi akıl edemeyenlerin izdihamı ve bagaja verdiği çantasını beklemesi bir saatten fazla sürdü. Taksi lazım mı diye üstüme saldıran adamları püskürtmeye çalışarak geçirdim bu bir saatten fazla zamanı. Telefonumun da uygun servis sağlayıcıyı bulması da epey vakit aldı. Bizi karşılamaya gelen arabanın sürücüsünü bulmam da.

İnanılmaz genişlikteki yollarda hiçbir sabırsızlık göstermeyen binlerce otomobille birlikte saatlerce olduğumuz yerde durarak, otuz, otuzbeş kilometre uzakdaki otele dört saat sonra ulaştık. Altı sene önce buraya neden ve nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde gelmiş olan Rizeli sürücü, istersek günlük kiraladığı evlerinden birini bize verebileceğini, registasyon problemini de kendisinin halledebileceğini, evde Türk televizyonlarını bile izleyebileceğimiz uydunun da olduğunu falan anlattıysa da, kibarca iş için geldiğimizi ve otelde kalmamızın daha önceden ayarlandığını anlatarak reddettim. Sürekli gelen telefonlarla ( üç ayrı telefon kullanıyordu ) sürekli buraların dilinde birileri ile konuşuyor, kavga ediyor, fırçalar atıyordu. Telefonda konuşurken, doğduğu yerlerin asabi ruh halini çok iyi yansıtırken, trafikteki anlam verilemez bekleme onu hiç mi hiç rahatsız etmiyordu.

Nihayetinde otele geldik. 1980 olimpiyatları sırasında yapılmış, otuzkusür katlı beş dev binadan oluşan oteller silsilesi içinde kendi binamızı bulduk. Bizimkiler, bizden önce gelmiş, karşıladılar, otele kayıt, registasyon falan işleri bir saatten fazla sürdü, en sonunda anahtarımıza kavuştuk, yirmibilmemkaçıncı kattaki odamıza, oda anahtarı ile önce koridorun (!) kapısını sonra upuzun koridorun en ucundaki odamızı bularak kapısını açtık. Ben cam kenarındaki yatağa uzandım, O önce kendi çantasını sonra benim kabin çantamdaki eşyalarımızı dikkatlice yerleştirdi dolaplara, girdi duş aldı uzun uzun, havlulara sarılmış halde çıktı, havaalanında onu beklerken almış olduğu ( ben farketmemiştim ) voktayı, küçük sephanın üzerindeki su bardaklarına silme doldurdu, kendi yatağına uzandı, süratle boşalttık su bardaklarını, uyumuşuz.

Ramo
18-10-2008, 18:57
Bir kaç yıldır,ders programlarım çok yoğun.Bu nedenlede borsaya yada finans piyasalarına çok vakit ayırabildiğim söylenemez.Küçük aralıklarla neler söylenmiş,dostların keyfi nasıl türünden bahçemize vakit ayırmaya çalışıyorum.
Satılık ülke,komikliğine kadar gidecek,Dünyayı kasıp kavuran kriz haberlerinin gündemden düşmediği,bizim borsanında şelale yaptığı bu günlerde neler oluyor,insanlar neler düşünür diye.Şöyle bir kaç saat ayırarak forum forum gezdim.Gördüğüm her zaman olduğu gibi,borsanın bu düşüşüne yakalanmış,varlığının önemli bir kısmını kaybetmiş insanların bilindik feryatları.Forumdan yada,yazarlardan bu fatura nasıl düzelir sorusuna ilaç olabilecek bir yanıt peşinde koşmaları.
Kaybeden tarafında olmak,hatta görünmek bile zor.Şayet kazanan tarafta isek o da kolay değil.Çok bilinen bir söz olacak.Para yok olmadığına göre mutlaka birilerinin cebine girdi.Üzerinde göz yaşı olduğu muhakkak.Büyüklerin "paranın kiri " dediği bu olsa gerek.Göz yaşı.
ABD taraflarından esen bu yıkıcı fırtınaya önceden,yetinmesini bilmek lazım diyerek,karlarının üzerine oturabilenler şanslı.Muhtemelen bizim bahçemizin güzel insanlarının da bunu yapabildiğine inanıyorum.Bahçe sakin çünkü.
Sevgili Master efendinin de hem bahçeye,hemde rehberliğinin bunda büyük katkısı var.Yorulmadan hergün destek direnç diyerek,trend diyerek hakikaten bu işler nasıl olmalının dersini verdi.Bahçe ahalisinin yangından uzak durmasında önemli payı oldu.Paylaşımları için ne kadar teşekkür etsek azdır.
Küçük bir chat odasından başlıyarak yüzbinlere varan Arka bahçe dostluğunu uzun yıllar yaşamış biri olmanın keyfi ile,umarım bu kriz bahçemize uğramaz diyorum.Bahçemizin güzel insanlarından uzak durmasını temenni ediyorum.Saygılarımla

alihoca
19-10-2008, 00:33
Hani içinde yaşarken bin türlü yokluğuna sövdüklerinin yanında, yok olduramadıkların için isyan ettiklerinin bile değerlenivereceği kadar uzaklara düşmüşsen, elinin değdiği, gözünün gördüğü ve tiryakisi olduğun tatlardan ıraklardaysan, yetmezmiş gibi bir de, ‘Allahın dağında’ 'Gavurun ininde' kalakalmış isen;

Övdüklerin değil, sövdüklerin bile değerleniverir. Hayali beliriverir gözünün önünde, tüter kokusu türüm türüm burnunda.

Zorluğunu anlatmaya ne hacet!

Kendinle baş başa kalmamak için; neşelisinden bulamasan da boş konuşana da razı olmak gerektiğini, Sadece uyuyabilmek için bile; yorgunluktan bayılabilecek kadar işe güce kaptırmak gerektiğini, gözlerini daldıracağın uzaklıklardan ise; inatla kaçınmak gerektiğini bilenler bilir.

Adı üzerinde gurbet, yaban, enteli danteli de bıraksak bir kenara, hayatında abcyi, elifbeyi görmemiş cahılım bile az çok anlar bu duyguyu.

İyi, hadi bizim gibi anlayamaz desek de, eş diyemez ise çoluk çocuk, ev yerine yurt yuva özlemi der yakalar ucundan kıyısından.

Yaban dillerin konuşulduğu kokusu dokusu, börtüsü böceği farklı yaban ellerde yaşanan yalnızlık duygusuna bi diyeceğim yok. Hani iyice efkâr bulutları başımızın üstüne tebelleş olduğunda, yuvarladığımız iki dubleye de sığınıp ‘Ne işim var benim buralarda Ulan!’ deyip bassan küfürü, değil yerlisi, elin gâvuru bilem anlar.

Anlamakla da kalmayıp üzüntünü yasını omzunda hissedeceğin kadar okşayan bakışlarla paylaşmaya çalışanları bile çıkar.

O bakışların bile yüreğini yaktığını kimse bilmez ayrı mesele..

Buraya kadar tamam. Iraklar, gurbet, yaban dedik anlattık, küfür isyan gözyaşı dedik paylaştık.

Eh, anlatmış, anlaşılmış ve paylaşılmış olmanın verdiği rahatlık duygusu ile köşemize çekilsek kimsenin itirazı olmaz sanıyorum. Yalan yanlış, eksik kusur içerse de, şu yorgun argın yazdıklarımızla bile sorun az çok anlaşılmıştır.

Anlaşılmıştır, anlaşılmıştır da;

Toprağına dokunabilecek, çiçeğini koklayabilecek kadar yakın olduğumuz Öz Yurdumuzda,

Sazını dinleyip sözünü anlayabileceğimiz milyonlar içindeki; yabancılığımız,

Konuşup koklaştığımız ezasını cefasını çektiğimiz çoğunluk, ilahi sevgilerini dinlediğimiz azınlıklar içindeki;

Anlatsan anlatılmaz, yazsan anlaşılmaz ‘Yapayalnızlığımızı’ ne yapacağız peki?

AnnE
25-10-2008, 21:37
Yumuşak dürtüşlerle uyandım. Nerde olduğumuzu anlamaya çalışırken, omuzlarımı bıraktı, ayağa kalktı, başına sardığı havluyu iki yanından biraz okşadıktan sonra çıkarıp kendi yatağının üzerine atarken omuzlarına dökülen saçlarını iki yana savurdu ve sonra arkaya atıp bir bardağı aldı eline, doldurdu, makyaj masasının önündeki küçük taburaya oturarak bana bakarak içmeye başladı. Gece yarısından beri yollarda olduğumuzu, ve nereye geldiğimizi hatırlamam epey vaktimi aldı ;O voktasını camdan dışarı boş boş bakarak yudumlarken kalktım banyoya gittim.

Çıktığımda, giyinmiş, saclarını taramış, makyajını tamamlamış rötuşları ile uğraşıyordu. Onu ilk gördüğüm gece, otelin asansöründe dudaklarını fırça ile rötuşlaması geldi aklıma,içimden ne olduğunu tarif edemediğim birşeyler geçti. Buzdolabını açtım ; boş. Odaya girerken farketmiştim koridordaki su soğutucusunu , çıktım birkaç bardak su içtim. Döndüm, ayakta hazır, beni bekliyor. Toparlandım, ayakkabılarımı bağlamama yardım etti. Komidinin üzerinden metro haritasını aldım, karidor,asansör, resepsiyona metro istasyonunu sorduk ; çıktık otelden. Partizanskaya istasyonundan bindik, Arbatskaya’da indik. Metro istasyonlarını anlatabilirmiyim, anlatmaya gerek var mı , bilemiyorum. Partizanskaya, girişinden itibaren, silahlı kabartma duvar süsleri, partizan kadın ve erkek heykelleri ; Arbatskaya, bir heykel müzesi. Bütün istasyonlar şık avizelerle bezeli. İki katarın geliş aralığı en fazla 90 saniye. Yolcuların çoğunluğu kadın. Yaş ortalaması 27. Herkes gayet temiz ve şık. Orta yaşın üzerindeki ender sayıdaki erkek nedenini daha sonra anlayacağım şekilde hafif baygın bakışlı ve alyanaklı. Oturanlar birşeyler okuyur, ayaktakiler okumaya çalışıyor. Onsekiz yaşlarında bir kız, elinde bir nota defterinden , elleri ile, kulaklarına bağlı müzikçalardan gelen müziği idare ediyor, kimse O’nu umursamadan, O kimseyi umursamadan.

Aslında bu istasyonda inmememiz gerektiğinin farkındaydık ama olsundu. Biraz yürümekten zarar gelmez. Mekke’ye gidip Kabe’yi görmemek olmaz tabii ki ; ilk istikamet Kızıl Meydan. Anlatmaya gerek yok , rengarenk kubbeler, kiremit rengi dev duvarlar, uclarında altın haclı kuleler falan. Vladimir İlyiç Ulyanov’un mozelesini ziyaret etmek istedim, talihsizlik ; ziyarete kapalı güne denk gelmişiz. Alina, umursamaz haliyle bakıyordu etrafa, bölünmeden önce, okulun her sınıfında, radyonun, televizyonun hemen her anında gördüğü, o eski zamanlarda dünyanın merkezi olarak belletildiği, adeta her yerini yaşamış gibi bildiği sanısında olduğu bu koca payitahtı. Payitaht dedim de aklıma geldi ; nerdeen nereye. Bizim memlekette, gomonist düşmanlığının, memleketsever sayılmanın ilk kaçınılmaz tabusu olduğu dönemlerde Amerikan Salatası diye bir laf cıkmıştı. Bazı ukela dümbelekleri de bunun Amerikan Salatası değil Rus salatası olduğunu söylerdi. Hakıydılar kısmen, kökeni Rusya idi ama adı asla Rus salatası değil Stoliçnaya yani Başkent, payitaht salatasıydı o. Görülmesi gereken yerlerin en görülesindeki saatlerce dolanmamız, fotograf çekimleri, yav beler,adamlar nasıl iyi korumuşlar, bizim gibi tarihin içine edeni hakkaten yok dünya üzerinde türünden düşünceler falan derken iyiden iyiye acıktığımızı farkettim. Hadi dedim, birşeyler yiecek biryer bulalım. İstikamet Arbat Sokağı.

Tabii , Kremlin’in kapısından cıkarken, yukarda biryerlere resmini koyduğum ‘’dünyanın merkezinden’’ de geçtik. Yürürken sağda ilerde Bolşoy Tiyatrosunun dev binasını gördük fakat bina ağlarla kaplanmış, muhteşem süslemelerinin restorasyonu sürüyor. Gel dedim Alina, izin alabilirsek şuraya girelim, muhteşem salonun boş sessizliğinde birkaç dakika oturmak istiyorum. Karşıya geçmek üzere girdiğimiz alt gecidin çıkışındaki yolları süpüren belediye işcisine ana kapıyı sorduk. İşaret ederken bu akşam Bayan Kelebek ( Madame Butterfly) sahneleneceğini söyledi. Söyleyen, çöpçü !!!

Ana kapıya vardığımızda, derdimi anlattırdım Alina’ya, çok iyi anladıklarını fakat oyuna bir saat kaldığını, bu saatten sonra biletsiz içeri giremiyeceğimizi, zaten bütün biletlerin satılmış olduğunu ve bu saatten sonra istediğim sessizliği içeride zaten bulamayacağımızı anlattı kapıdaki görevli dev kadın; şefkatle mi, kuşkuyla mı, kinle mi, görev ciddiyetiyle mi olduğunu anlayamadığım bir tarzla.

Dev Dostoyevski heykelinin önünden derin bir saygı yürüyüşü ile geçtik ve Arbat’a geldik. Arbat, o duyduğumuz sanat sokağı olmaktan, turistik eşya dükkanları sokağına devşirilimiş hemen hemen. Dönüşte memleketteki ahaliye alınacak hediyelikler için muhtelif dükkanları daha sonra ziyaret etmek üzere mimleyerek, sokağın diplerinde, bir binanın sekiz basamakla inilen bodrum katındaki, sağda solda bir sürü birahane,pub hatta kabapcılara benzemeyen, otantik rus lokantası olduğunu varsaydığımız yere girdik.




615

AnnE
27-10-2008, 11:18
Girişin karşısında ahşap bir bar, uzun bir koridor şeklindeki lokanta tahta masa, tahta sandalyeler, raf oyuklu lambri kaplı duvarlar, dışarda yürüyen kadınların sivri topuklarının görüldüğü demir parmaklıklı küçük pencereler, taze ahşap kokusu. Sanırım yeni döşenmiş. Duvarlardaki oyuklarda ya da asılı matruşkalar, ayılar,incik boncuk. Barın arkasında birkaç genç görevli, hiç müşteri yok. Bir kenar masada oturmuş, biraz sonra tanıyacağınız orta yaş üstü bir kadın, bir adam. Bizi görünce herkes hareketlendi, biz oturup oturmamakta tereddüt ettik kimsenin olmamasının tuhaflığıyla. Tamam da günlerden Pazartesi ve henuz saat 7. Muhtemelen daha sonra birkaç gelen olur. Oturduk en dipteki, şöminenin yanındaki masaya.

Yanımıza seyiren garsonun uzattığı menuyu alırken hemen yarım litre vokta ve hıyar turşusu getirmesini söyledik; gitti. 10 dakika kadar sonra iki votka bardağı, 15 dakika kadar sonra votka şişesini getirdi. Hıyarı hatırlatacakken vazgeçtik yeni beklemelerden çekinerek, tursuyla beraber salatalarımızı söyledik. Neyse ki menu fotograflıydı, ben balık, Alina güveçde kuşbaşı domuzeti istedi ; içmeye, epey bir süre sonrada yemeğe başladık.

Tam yemeklerimiz gelmişken, koridorun ucunda, girişte dikkatimi çeken kadın ve adam, -adam akerdeon çalarak- şarkı söylemeye başladılar; ben arkam dönük dinlemek durumunda kalmıştım. Şarkı sonlarında kibarca dönerek alkışlıyarak bakabiliyordum ancak. Alina keyifle bütün şarkılara eşlik ediyordu. Şarkılar, çocuk şarkısı ile marş arası bir ritimde, bol nakaratlı, ve nakaratları dinlerken benim bile aklımda kalıp tekrar edebildiğim hoş şarkılardı. Fakat, kadının genizinden harika bir sesle söylemesi, akerdeon çalan adamın, şarkılara ikinci bir sesle yarım ölçü arkadan katılması, nefis bir çoksesli konser havası yaratıyordu.

Adam geniş paçalı dar bir siyah pantalon, üzerinde geniş göğsü açık saten siyah bir gömlek giymiş, yüzü ve göğsü pespembe, seyrek sarı saçlı, ‘’ kaçınılmaz ‘’ bir Rus. Kadın, Uzun boylu, iri yarı, üzerinde gülkurusu kadife bir elbise, elbisenin kolağızları ve omuzlarına kadar yakası basit ama çok süslü geleneksel bir işleme ile kaplı, ayakta iken dik duran bir sigara paketi gibi köşeli, oturunca çöken yumuşak omuzları , başında aynı süslemelerden ve saclarına sarkan boncuklarla bir takke, takkenin altında abartılı sürmeleri ve pespembe ruju ile, mesaisini bitirmiş bir palyaço hissi veriyordu bana.

Alina’nın katılması ve benim içtenlikli alkışlarım her şarkıdan sonra bize yaklaştırıyordu onları. Birkaç şarkı sonra tam dibimize gelmişler, biz de ikinci şişeyi istemiştik. Davet ettik bize katılmaları için, tereddüt etmeden oturdular, hemen bardaklarına yeni gelen şişeden doldurdum, hemen içtik, hemen tazeledim boş bardakları. Masanın üzerindeki salatalardan ikram ederken , garsona birşey isteyip istemediklerini sormasını rica ettim Alina’ya ki onlar sipariş vermeye başlamışlardı bile. Kocaman bir soğuk et tabağı getiren garsona meyva getirmesini söyledim. Meyva ile üçüncü şişe de geldi. Nereli olduğumuz, neden geldiğimiz sorgu-sohbeti arasında şarkılar ve nakaratlara benim bile katılmam devam etti.

Dördüncü şişeyi getiren garsona hesabı da getirmesini işaret ederken ‘’Aleksandra, Aleksandra ‘’ diye kolay nakaratlı bir şarkıya eşlik ettiğimi hatırlıyorum. Başka birşey hatırlamıyorum.


616

AnnE
28-10-2008, 06:19
Rüyamda Amazonlar ülkesindeydim. Erkek nüfusu sınırları korumaya göndermişler, arada, sırası gelen sınıra doğru gidiyor, uygun gördüğü bir herifle ilişkiye giriyor ve şehre dönüyor.Maksat cinsellik felan değil, oraları aşmışlar ; üremek. Çocuk doğduğunda, erkekse ya öldürüyorlar, ya da olan göğüsleri ile emziriyorlar, emzirme dönemi geçince sınırdaki heriflere gönderiyorlar büyütsünler diye. Rüyamda, ben kadınların şehrinde değil, sınırdaki biçare erkeklerin arasında idim. Homoseksüelliğin has safhada olduğu sınır karakollarında, askerlikten çok hayat gailesi ile uğraşıyorlar. Nedense beni yadırgamadılar, çok keyifli bir rüya idi. Heriflere şakayla karışık soruyorum ; ‘’ lan evladım, kuyruğu ve memleketi kaptırmışsınız karılara burada erkeklikten çıkmışınız, racona sığar mı lan bu ?’’ diye. Herifin umrunda değil ; ‘’ öyle deme be AnnE ; sen o ‘’ meşhuuur ‘’ amazon karılarını gördün mü yakından, sizin dünyanızda haklarında anlatılan efsanelerdeki daş gibi karılar değildir onlar. Üst sınıftan doğan kız çocuklarının, büyüyünce rahat kalkan taşıyabilsin diye, sol göğsünü dağlarlar. Alt sınıfta ise de rahat ok atabilsin diye sağ göğsünü. Yani muhterem AnnE, sen şimdi git bizim karıların yanına, bak bakalım, bir göğsü doğduğunda dağlanmış, kıpkırmızı bir oyuk, diğer göğsü bu dengesizlikten yamuk yumuk göbek deliğine kadar sarkık. Boşgeç sen onları, bizim oğlanların küçük de olsa göğüsleri onlarınkinden daha çok işe yarıyor. ‘’
Bir yandan da çekiyoruz şarabı, ‘’ tamam evladım diyorum,sizin muhabbetinize doyum olmaz, ben daha fazla ayıp etmiyim, gidiyim şu amazoz karılarının yanına’’ diyerekten şarabın verdiği şiddetli bir başağrısı ile ormanda ilerlerken uyanmışım.

İçim bulanıyor, nerde olduğumu algılayamıyorum, sendeleyerek kalkıyorum, sağ ayağımdaki botun - yuh ulan abunlar ayağımda mı uyumuşum - çözülmüş bağına sol ayağımla basarken düşmekten zor kurtularak banyoya atıyorum kendimi,ışıkları açık kalmış banyodaki klozetin üzerinde bir kişi yığılmış, kafamı küvete zor uzatıp kusuyorum böğüre böğüre. Sadece midemdekiler değil, adeta bütün sindirim organlarım yayılıyor küvetin içine rengarenk. Burnumdan akan sıvılar keskin bir yanmayı genzimden beynime yayıyor. Suyu açıyorum, bir yandan kuveti temizlemeyi düşünmeye gayret ederken öne eğilmiş kafama seyyar duşun ucundan akan tazyikli soğuk suyu tutuyorum, baş ağrısı bana mısın demiyor, gözümü açsam yıkılacağımı hissediyorum.

Bir süre sonra, klozetin üzerinde yığılmış insanı anımsıyorum, kim bu, canlı mı, ölü mü? Ne zaman kimle geldim buraya, neresi burası hala farkında değilim. Aleksandra Aleksandra diye bir nakarat var sadece kafamın içinde.


Evet, burası Moskova ; bir lokantada yiyip içiyorduk, şarkılar, hesabı istedim ; sonrası yok. Burası otel, nasıl geldim ; evet, klozetin üzerindeki yığın Alina !

Suyu kapadım, yukardaki raftan bir havluyu alelacele kafama sardım döndüm. Klozetin üzerindeki Alina’nın, önüne devrilmiş ağzına yüzümü dayadım ; neyse, nefes alıyor. Sağ kolunu yandaki lavaboya uzatmış baygın kalmış. Dikkatlice kucakladım, götürüp yatağa uzattım, dizlerindeki külodunu yukarı çektim, üzerini örttüm. Çantamdan iki ağrı kesici alıp dışarı çıktım, birkaç bardak su ile içtim ilaçları döndüm, duşa girdim soğuk suyla bu defa sadece başımı değil heryerimi yıkadım, kurulanarak çıktım ve giyindim. Saat sabahın 10’u olmuş. Bizimkiler aşağıda beni bekliyorlar muhtemelen; işimiz var.

15.00 gibi döndüm otele, ne olur ne olmaz diye, aşagıdan bir kova buz alarak çıktım odaya, hala uyuyor. Ben de başağrısı ile kıvranıyorum. Önce bir küçük havlunun içinde kendi başıma sardım buzları, sonra dün O’nun bana yaptığı gibi küçük okşamalarla uyandırmaya çalıştım. Hafifçe açtı gözlerini, boş boş baktı ; tanımadı beni, O da anlamadı nerede olduğumuzu, ne olduğunuz uzunca bir süre. Okşamalarımı daha hızlı darbelere çevirerek uyanmasına yardım ettim. ‘’AnnE’’ dedi, ince bir sesle, rahatladım. ‘’ Nerdeyiz?’’

‘’ Moskova’dayız , problem yok ‘’ dedim. Bir havluya buzu doldurup bastım suratına, zor çıkan bir ciyaklamanın ardından sustu, yavaş yavaş gevşedi ilk direnci, anlında ve şakaklarında gezdirmeye devam ettim buzları. Sonra ellerini yüzüne getirip kendisine emanet ettim havluyu, iki ağrı kesici ile bir bardak suyu alarak zorla içirdim. Yavaş yavaş doğruldu, yastığımı düzelltim, arkasına yaslanıp oturdu. Benden fazla olarak hatırladığı tek şey, Ermeni bir taksi şoförü ile pazarlık yaptığımızdı.Nasıl bindik, nereye gideceğimizi nasıl anlattık, otele nasıl geldik, odaya nasıl çıktık ? ikimizde en ufak birşey hatırlamıyoruz. Dışarı çıktığımda benimkilerin sağlam olduğunu görmüştüm, hemen onun çantasını açtım, pasaportu duruyor, iyi bari. Oda servisini aradım, telefon listesinde var fakat, öyle bir servis yokmuş. İndim aşağıdan hafif birtakım yiyecekler, iki sert kahve alıp çıktım odaya, Alina sızmış bile, ben aldım Umberto Eco’nun Baudalino’sunu elime okumaya başladım kaldığım yerden. Sabahki rüyam geldi aklıma, Amazonların tek göğüslü olduklarını bu kitaptan öğrendiğimi anımsadım. Bir yere giderken yanıma yedek don almayı unutabilirim ama, kitap almayı asla unutmam.

Ertesi gün öğlene kadar ancak kendimize gelebildik. AnnE dedi Alina, bizim ülkelerde satılan votkanın en az yüzde yetmişi kaçak üretilip, bu hayvanlar bize kendi yaptıkları voktaları çaktılar galiba, neyseki gözümüz kör olmadı. Yılda ortalama ikiyüzbin kişi bu voktalardan ölüp gider. Güleyim mi ağlayayım mı anlamadan hafifçe ürperdim. Laf aramızda fena da değildi voktalar.

Birkaç yıldır burada yaşayan kırk yıllık bir dostum var, aradım, ‘’ gel hemen al bizi dedim’’ sözü var , beni Nazım’ın mezarına götürecek. Ama önce şu hediyeliklerimizi alalım, beraber gidelim de fazla giydirmesinler bize. Gittik, koca bir mağazaya, matruşkalar, tahta ayılar, geleneksel elbiseler, sovyet döneminden kalma afişler, orak-çekiç armalı gerekli gereksiz bir sürü eşya. Uzunca boylu hoş vücutlu, tüylü suratlı, dolgun elmacık kemikli bir Asyalı tezgahtar kızla başladık alışverişe, pazarlığa. Kız Tacik, adı Kunduz. Dilimizi biliyor, bizim oralara gitmiş. Hikayesi enteresan ve uzun, belki başka bir zaman anlatırım Kunduz’u. Eğlenceli bir pazarlık neticesi, matruşkaları, kadehleri, ayıları, afişleri torbalara doldurup atladık arabaya, korkunç trafik içinde Nova Deviçye mezarlığına ulaştık.



617

AnnE
29-10-2008, 09:12
Mezarlığın kapısından girince, hemen solda Nazım’ın ve Vera’nın mezarı. Kimin koyduğu belirsiz taze karanfiller. Devrilmiş karanfilleri düzelttik, içimden ‘’ çok yorgunum, beni bekleme kaptan ; seyir defterini başkası yazsın. Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman ; beni o limana çıkaramazsın.’’ diye ikimizin arasında sanki bir sır olan, sanki memleketten uzakta kurulmuş bir rakı masasında, memleketten gelmiş mezelerle kadehlerimizi tokuştururken bir ağızdan söylediğimiz o meşum şiiri okudum. Nazım’a da Fatiha okuyacak değiliz ya.

Başladık mezarlığı dolaşmaya, mezarlık değil dünyanın en güzel heykel müzesi. Sovyetler Moskovası’nda yaşamış ve ölmüş, Sovyetlerin bütün bilim ve sanat adamları, askerleri, politikacıları orada. Heykeline baktığında, kim olduğunu neler yaptığını anlatan küçük ipucları ile bezenmiş. Çoğu canlı gibi bakıyor insanın ardından. Mezarlığın duvarlarında sayısız vazoların içinde kiminin külleri ya da, bulunamamış cesetlerine saygı ibareleri.
Asabım bozuldu yine. Ulan dedim, memleketin kendini ‘’Nazımsever ‘’ sanan bir sürü ‘’şeysi’’, efendim, vasiyeti var, sökelim Nazım’ı bu ömrünün ve hayallerinin dostları arasından, ütopyasının anadolusunda bir selvi ile bir taşın altına gömelim diye ne diye yırtınırlar. Adamın bir yanında Çehov , az ilerisinde Gogol, yanıbaşında Vera, neden huzurunu bozmaya uğraşıyorsunuz. İtin köpeğin oyuncağı olsun diye mi ? ‘’Elleşmeyin ulan Nazım’a ‘’ diye bir kampanya başlatmayı düşündüm gücüm olsa. Ulan siz Anadolu’ya sürükleyeceğiniz o mezarın başına taze karanfil koymayı bile beceremezsiniz.Alina boşboş bakıyordu yüzüme niye yine sinirlendiğimi anlamadan.

Neyse ahaliciğim, yazarken yine sinirlendim. Bir ara becerebilirsem , Nova Deviçye’de çektiğim fotograflarla bir pps hazırlayacağım, onu görünce anlayacaksınız neden orada kalması gerektiğini Nazım’ın.


618

Lizzy
05-11-2008, 19:13
Türkiye'de herkes her an suç işlediğini hissetmelidir ki başkaldıramasın.Her zaman.suç işlediği halde kendisine taviz verildiğini hissettiği için başı önünde dolaşır insanımız.Bizim İLK GÜNAHIMIZ budur:Cezalandırılmayan küçük günahların toplamı.Hoşgörümüz de budur.Ayrıca devlet de aynı suçluluk duygusu içinde müeyyedileri uygulamaz.Bu bakımdan bağışlayıcıdır.Karşılıklı bir oyundur bu.Bağışlanmayan tek şey bu oyunu fark etmek,bu oyuna karşı çıkmaktır.

(Oğuz Atay'ın mektuplarından)

AnnE
20-11-2008, 07:13
Ahaliciğim ;

Siyasi gibi görünen ama siyasi felan olmayan bir konuda yazasım geldi.
Baykal, çarşaflı birtakım yengeleri partisine kaydediyor, göğüslerine ( tööbe tööbe) rozet takıyor. Memleket ayağa kalkıyor, yav altı oklar kıçımıza girdi falan diyerekten.

Meselenin sosyal yada konjonktürel tarafına girmeyeceğim, meseleye tersten gireceğim.

Televizyonda gördüğüm kadarı ile, Baykal yengeleri rozetlerken, arkada bir güruh ellerinde, popstar alaturkadaki gibi , kenarında altıok olan ve üzerinde beyaz gömlek kırmızı kravatlı bir dallamanın afişlerini sallıyor canhıraş bağırtı ve kameralara gösterebilme çırpınmaları ile.

Sultangazi mi nedir, demek ki yakınlarda adı konmuş-ben daha önce duymadım-, deniz görmemiş İstanbulluların yaşadığı bir mahallede tiplerine bakınca Erzurum ya da Karslı oldukları muhtemel bir sülaleden, işbitirici bir uyanık, İl başkanını kafalayarak aday adayı olmuş. İl başkanı da -galiba yeni atanmış ( genelde seçilmez )- kendini ispatlayıp ''başkanım ben varoşları bile cehapeli yaparım '' azimli yalakalığı ile kendi meşrebince şov yapıyor. İl başkanı da tam bir İstanbul efendisi haaa. Ne zaman baksam sakal traşı olmamış gibi bir görüntüsü var. Muhtemelen kabzımal odası başkanlıgından girmiş siyasete.

'' Duyarlı vatandaş'' ın da işi gücü yok , altı ok kıcımıza kaçtı diye feryat figan ediyor.

Lan oğlum ; belediyecilik en sağlam rant işidir. Kimse okuna bokuna bakmaz, ilke, ahlak dümdüzdür. Yarın aynı adama BBP ya da ASP adaylık teklif etse, binde bir secilme ihtimali görse, bütün sülale onların rozetini orasına burasına takıtakıverir.

Sinirlenmeden keseyim bari.


NOT : ASP yi sormayın, çok ayıp birilerinin partisidir ve bu partiden aslında çok vardır.

AnnE
03-12-2008, 08:14
Cuma akşamı, Türkiye saati ile akşam vakti.Telefon.Bu yazıyı ilk okuyacak olan kişi arıyor. '' Ya AnnE ; Nevizade'deyiz,Nereye oturalım ? ''

Önce nerede denk gelirsen otur dedim. Sonra, az daha aşağı yürü, Cumhuriyet Meyhanesi'nin ikinci katında yer bulursan hemen otur diye düzelttim. Ekledim ,''Ulan, bu saatte bu bana yapılır mı ! kaç yıldır oralara gidememişim, tövbe tövbe '' diyerekten. Az daha konuştuk, gülüştük kapattık telefonu karşılıklı.

Birkaç saat geçti, Boudolina'yu bitirme gayreti ile okurken ki neredeyse iki aydır okumaya çabalıyorum, onbirinci yüzyıl ,karanlık çağlarda Hıristiyan hurafeleri ile dolu fantastik kitabı - hiç bana göre değil ya başladığım kitabı yarım bırakamıyorum işte - bu kitabın getirdiği darallar sebebi ile mola verip arada Masumiyet Müzesi'ni de bitirvermiştim. Masumiyet Müzesi hakkındaki mütaalaları bir ara yazmak boynumun borcu. ( Ulan satırı noktalayamadık, aynı cümlede üç konu degişti, baştan yazalım )

Telefondan birkaç saat sonra kitap okurken aklıma takıldı ; şimdi ben Nevizade'de ye doğru, Balık Pazarı'ndan aşağı ,tentelerden akan yağmur sularından ve yerdeki su birikintilerinden sakınmaya çalışırarak ve beraberimdeki dostlara laf yetiştirmeye didinerek yürürken nereye konuşlanmaya niyetlenirdim ?

Ulan dedim yine kendi kendime, zaten hafiza diye birşey yok , yıllardır görmediğim Nevizade ile ilgili hangi anı canlanacak da, nereye oturacağına karar vereceksin !


İşin esası ; bir meyhane yığını içinde bir meyhaneyi neye göre seçmeli ?

Eğer yanındakiler, birlikte rakı içeceklerin yani , rakının, pilakinin, sohbetin tadını çıkarmayı bilmiyorlarsa hiç kafaya takma, adet yerini bulsun ilk gördüğün yere otur. Hatta, şişeye de saygısızlık yapma, bira iç. Yok, eğer gülmek istiyorsan, ağlamak, konuşmak, paylaşmak, adam yerine konmak, adam gibi hissetmek istiyorsan, yanındakilerde de bu potansiyel varsa o meyhanede görülen bir yerde, tercihen kapıya yakın bir kasa olmalı. Kasada oturana bak, kasada oturan patron olmalı, hele ki patronun karısı ise tamam, tam yerindesin. Oğlu ise de iyidir, demek ki kendisi ya mutfaktadır, ya da bir masada dostları ile demleniyordur. Kasanın arkasındaki Atatürk resmi ne kadar gösterişsiz ve eski ise o kadar oturulasıdır o meyhane..

Adisyonlar elle yazılmalı, her sipariş alındıktan sonra önce kasaya uğramalıdır garson. İyi meyhane fazla elektronik kaldırmaz. Zira arkasından '' frozen'' meze çıkar ; uymaz.

Kasadaki adam kadar, belki de daha mühimi garsonlar. En fazla iki masaya bir garson düşmeli.Garsonun ayakkabılarına bak ; spor ayakkabı giyen garsonun çalıştığı meyhaneye sakın girme. Ayakkabısı, eski, bağcıklı ve mutlaka boyalı olmalı. Gömleği tabii ki beyazdır.Yakasına bak ; sık yıkanan gömleğin balinaları eğilir içe doğru, dik duramaz ; iyidir. Siyah kravat takmalı. İnce yada kalın farketmez. Solukluğuna, küçük lekelerine bakılmaz. Siayah pantalonun kıçı parlıyorsa uzakta oturuyor demektir, dolmuş, otobüs aşırdırıyordur hergün. Parlamıyorsa yakında oturuyordur, ya da pantolonu işyerinde bırakıyordur ki bu da iyidir. Bıyıklı ya da bıyıksız olması da dert değil ; zaten bir müddet öncesine kadar mutlaka bıyıklıydı, ama ille de tıraşlı olmalı.

Masaya dikkatle bakmalı ; örtüler beyaz, hele kolalı ise hemen otur.Tabaklar Kütahya işi , soluk beyaz , kalın porselen. Çin işi, Fransız işi ince porselen ya da benzeri tabağın içine rakı mezesi koymak günahtır. Çatal kaşık çok ağır ve uzun olmalı. Çatalın tırnakları ne kadar uzunsa o kadar iyi.Rakı bardakları, her ne kadar artık hepsi damgalı promosyonsa da incecik olmalı Topuklu bardakda rakı içilmez. Duvarlar krem rengi ya da solmuş beyaz yağlı boya, ışıklandırma fazla özen gösterilmemiş olmalı. Spot mpot olmaz meyhanede.

Müşteri gösterişsiz olmalı, ne kadar genç ve ne kadar yaşlı bir aradaysa o kadar iyi. Kadın da olmalı ama çok da değil. En pahalı balığı yiyen masaya da, yarım ufak,bir pilaki ve peynir masasına da aynı ihtimam gösterilmeli.

Diyeceksiniz ki lan AnnE , altmışlı yıllarda değiliz ne anlatıyorsun sen !

Bana ne lan! Benim özlediğim meyhane bu, hoşuna gitmediyse yürrü mekdanılds'a !

AnnE
23-12-2008, 06:27
Bir ay kadar evvel, buralardan memlekete gitmek için ucağa bindiğimde 1 numaralı sırada Arıtman ile yanında ondan biraz daha yaşlı, kafasına Rus trafik polislerinin giydiği Çin malı kalpakla oturan (!) bir adam gördüm. Amca diyecektim, kafan isilik olacak o peluşu çıkar kafandan. Zaten o Milli Mücadele kalpağı değil, yemişler seni. Demedim. Canan Teyze, poposunu koltuğa yerleştirmeye çalışıyordu.

Bir müddet sonra Melih'i gördüm televizyonda;yüzüm kızardı.
Fakat bu Melih şanslı adam vesselam. Tam kucağa gelmişken, Canan Teyze öyle bir daldı ki ortalığa, ahali ulan Melih'e de şükür dedi, ya bunun gibi birilerine yetki versen ne olurdu diyerekten.

Canan Teyze, en son Abdullah Gul'den DNA analizi istemiş. İyi de ya birileri senden kromozom sayımı isterse, ya o sayım neticesi birkaç tane eksik çıkarsa nolecek ?

Lamn, zorla siyaset yaptırıyorlar, agzım bozuluyor.

AnnE
08-01-2009, 12:26
Müze tartışması kafama takılı günlerdir. Kitap, Seksen'in hemen öncesi ve henem sonrası bir Nişantaşı hikayesi. Aslında üç bölümlü bir anlatı. Seksen öncesi Nişantaşı'nın '' burjuva '' yaşamı ; seksen sonrası ''entelleşen '' Beyoğlu ve orta halli aile ve Füsün'un ''nefis sonu'', son olarak da, Çöp ev felsefesinin ''özel müzecilik'' kavramı ile felsefeleştirilmesi.

Evet ; ağır Kafkavari tasfirler, kendinden nefret ettiren izmarit yürütmeleri, tekrarlayan dialoglar oldukça sıkıcı gibi gelebiliyor. Ama, yazar, sadece, ''bir burjuva genci, bir orta sınıf kızına aşık oldu fakat başkası ile nisanlanmak zorunda kaldı, uzun aradan sonra biraraya gelebildiklerinde de, o meşum felaket vuku buldu'' hikayesini, sekiz sayfada da anlatabilirdi ve işte o o zaman o yılların bir Turk filmi olurdu. Hatıranın anlamı, hatırlamanın anlamı, aşkın anlamı ( aşkın anlamı - ya da anlamsızlığı - tartışmasını da provake edemedim bir yıldır ) beklenti sahibi olmanın huzurunu nasıl anlatacaktı ki ?

Romanı da özetledik bu arada okumamış olanlara ayıp oldu.

Aslında Müze ya da kitap degil yazardı konu. Yazarın, mesleği ve ürünü dışında eleştirilmesi. Eleştirilmek için insanların kendini telef etmesi. Efendim, siyasi bir tespiti yanlış ve haince imiş. Onu gectim; o konudaki görüşlerimi yazarak degil içerek tartışmayı yeğlerim. Ama, Ataturk resimlerinden falan bahsederek vatan hainligi yaptıgı da cok fazla abartı.

Kitabın gectiği yerleri, yılları, yaşantıları maalesef çok iyi biliyorum. Hiç unutmam, Teşvikiye'den Ihlamur'a inen Husrev Gerede Caddesi'nde bir kıraathane vardı. Kaytaran talebeler, kapıcılar, emekliler bir de ben takılırdık. Birde bir heykeltraş vardı. DGSA mezunu, kırkına yaklaşmış, iş yok guç yok ; babasının evinde yaşıyor, ondan kaaveye gidecek kadar harclık alıyor falan. Derken, 12 Eylul oluverdi. Kahve boşaldı, talebeler arazi olmak zorunda kaldı, kapıcılar ve emekliler tırstı. Heykeltraş ile ben kalakaldık bir müddet. Kış geçti bahara girerken, bizimki daha seyrek gelmeye başladı.Anlattı sonra, bütün memleket netekim korkusu ile Atatürk resimleri ve büstleri ile donanmaya başlayınca, bizimki de Celiktepe'de bir atolyede başlamış büst dökmeye, yetiştiremiyor.


Şimdi ben bunu anlattım diye Atatürk ile mi, Netekim ile mi dalga geciyorum ?

Yazar da aynı yıllardaki Ataturk resimlerinden bahsedince tü kaka oluveriyor.


Demogoji ve provakasyonun Allahı ile şimdilik nokta koyayım ; İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif, Neden Mısır'a gitmiş ve ölmek üzereyken tedavi için getirilmiştir ?

Emin
08-01-2009, 15:34
Ev ödevimi aldım.

Başka şeyler de aldım!

Dur bakalım, Allah büyüktür, bir gün kafam bana yar olursa, dilim de yeterince şişerse eteğimdeki taşları dökerim ama o gün gelene kadar Kıymetli AnnE’miz çoktan diyeceğini demiş olur ve sorduğu sorunun yanıtını güçlü kalemiyle anlatıp, rahatlatmış olur.

Şimdilik, alelacele ve kısaca Kıymetli AnnE’ciğim, konuyla ilgili “yazdıklarımdan” bir milim bile rücu etmediğimi söylemekle yetineyim, sonra geniş bir zamanımda birazcık daha yazarım.

AnnE
10-01-2009, 10:58
Estafurullah ;

Kimseye ev ödevi vermek haddimiz değil; lakin aramızda bu konulara meraklı olan arkadaşlarımız, özellikle tarihe ve edebiyata duyarlı ve bu işi meslek olarak bile yapan dostlarımızdan bu meseleyi ögrenmek istedim. Gugıl'da sadece hamasi ve bana NET cevap vermeyen bilgiler bulabilmekteyim.

Diger taraftan, Pamuk ile ilgili görüşlerimi 367 nolu yazıda ( 37. sayfa ) bu kitap yazılmadan cok evvel belirtmişim. Bir daha tartışmayı açmaya hacet yok. Zaten biz buralarda birbirimizi birşeylere ikna etmek için yazmıyoruz ki.

Ha ; bu arada Suc ve Ceza'yı okumaya calışıyorum ki Amman Yarabbim bu ne ezadır. Maaşallah, tuğla gibi, 2 ayda bitmez; ben biterim...

Deyince, Dostoyevski kötü yazar demek zorunda degilim ki.Hatta Suc ve Ceza kötü romandır hiç de diyemem ki. Hele bi bitirelim, bakalım arkasında neler bırakmış bende.

Not : Marmeledov'u da pek sevdim yahu. Ezilmişin kralı herif. Hayatı yasanacak hayat degil fakat tam dinlenilecek hayat valla.

alihoca
10-01-2009, 19:01
...
Ama İsviçre gazetesi Tages Anzeiger'e 6 Şubat 2005 tarihinde verdiği mülakatta Pamuk, 'Türkiye'de otuzbin Kürt ve bir milyon Ermeni öldürüldü' dediğini biliyorum.

Dolayısı ile bu cümleyi değerlendirirken dolduruşa gelmemem gerektiği, bu yaşa kadar öğrenebildiğim davranış biçimlerinden biridir.

Tarihçi olmamakla ve tam sayıyı bilmemekle beraber , '' bu topraklarda '' bir milyon civarında Ermeni'nin öldüğünü de , en başta Türk Tarih Kurumu '' verilerine dayanarak biliyorum.
Sevgili AnnE'm;

Bir milyon Ermeni'nin öldürüldüğünün tespit edilidiği Türk Tarih Kurumu kayıtlarını yazarsan sevineceğim.

Ramo
11-01-2009, 15:15
Kitap : Kanatsız Kuşlar.
İngilizce Orjinal Adı: Birds Without Wings
Yazar: İngiliz Louis de Bernières

Biz bu ismi Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini adlı filmden daha iyi anımsarız.Ödüllü kitaplarından biridir.
Okuyalı çok oldu ama.Sömürge imparatorluklarının,Sömürgeleri devam etsin diye,Anadolu da ,etnik yada din vb ayrımları kullanarak ne haltlar işlediklerini bir güzel anlatır.

Dünya nın pek çok yerinden ortak kader birliği etmiş halkların arasındaki etnik yada dini vb nedenleri husumet haline getirip, inanılmaz acılara neden olduklarıda kitap ın özeti denilebilir.

Ne olmuştur da? Yüzyıllardır yan yana yaşayan,komşuluk eden bu halklar birden birbirine düşman edilmiştir.Bunları bizim bildiğimiz gibi onlarda bilmektedirler.Orhan pamuk benzeri zevatlar ne derse desin.Bu sorunun yanıtını dillendiren bir çok batı yada ABD li yazar vardır.

O gün yaşanılanların, sebebleri nedenleri,birilerine hoş gözükmek,bir yerden pasta kapmak sevdasıyla,tek tarafaftan hemde ulusu gözünde hain damgasını yemek adına dillendirenlerin amacı ve maksadı ne olabilir?
Kaldı ki bu zevat ın Tarih bilimi ile yakınlığı bile yoktur.

O gün yaşanılanların bu topraklar da yaşayan her kesimden insan için bir felaket, bir acı denizi olduğunu azcık okuyan herkes bilir.
Bugün bu acıların ısıtılarak tekrar önümüze sürülmesinin kime ne faydası olacağı açıktır.
Çokca bedel ödeyen, Anadolu insanı bir daha bedel ödemeye zorlanmaktadır.

Zaman, canıyla dişiyle, tüm varlığı ile sömürge,istila hareketine geçit vermeyen,
Ya istiklal ya ölüm diyerek Emperyalizmin postallarına meydan okuyan, Anadolu insanından tekrar bedel almak zamanımıdır?

Dün Ali Kemal ler vardı .Şimdi de birileri.Acaba tarih tekerrür mü?

AnnE
12-01-2009, 08:02
Yahu Ahali ;

Az yukarıda, bu meseleyi yazarak degil, içerek tartışmayı tercih ettigimi belirtmiş idim. Gelmeyin üstüme üstüme.


Ha ; kıvırdıgım, kactığım falan anlaşılmasın, burada bu konuda keskin tartışmalarin içinde olmak bana pek uymadığındandır.

AnnE
12-01-2009, 09:48
Ben resim sanatından pek anlamam; ama asagıdaki suluboya resimler pek hoşuma gider. Bu eserleri yapabilen birinin çok duygusal, nesnenin sadece şekline değil içinede bakabilen bir ruh zenginliğinde olduğunu belirtir bana. Ha; belki resim sanatından anlayan biri benimle aynı fikirde olmayabilir, ya da herhengi bir insana bende yarattığı duyguları yaratamayabilir. Benim hoşuma gitti, ne yapayım.


631

632

633

Bu resimleri yapan adam, milyonlarca insanın ölümünden birinci derecede sorumlu olsa da, dünyanın en büyük insanlık suclarını işlemiş biri olsa da, bence resimler güzel. Herifin adı Adolf Hitler diye, ben onu iyi bir suluboya ressamı diye tanımlayamam mı ?

Bu benim Nazist olduğumu mu gösterir ? Adam resmi yapmış ve ben begenmişim, pardon.

dentist
12-01-2009, 10:16
http://www.vidivodo.com/92937/dayakci-ogretmen

Madem uçuk örnekler veriyoruz bende vereyim , öncelikle yukarıdaki videoyu izleyelim sonrada öğretmenin ağzından çıkanlara dikkat edelim , dayak ve küfürlerin arasına serpiştirdiği cümlelerden anladığımız şunlar.
1- Çok iyi bir öğretmen olduğu
2- Bu işi çok iyi bildiği
3- Çok iyi ingilizce konuştuğu ve bunun öğrencileri için büyük şans olduğu.

Tabi bu öğretmenin ders sırasında dayak ve hakaretlerde bulunması , bu saydığı iyi nitelikleri ve onun iyi öğretmenliğini engellemez ve de etkilemez ve eminim hepimiz bu çok iyi öğretmene çocuklarımızı eğitmesi için vermek üzere can atarız. Neticede o iyi bir öğretmen gerisi boş.

Örnekleri çoğaltmak mümkün....

Peki bu örnek biraz basitmi oldu? Evet basit oldu.

meraklı
12-01-2009, 10:34
Eyyy Güzel Allah'ım ...

Bizi çok kaabiliyetli, duyarlı(!) iyi nitelikli olup da ruh sağlığı fallofoş olmuş tüm yurdum insanlarından koru ya rabbi...

İhtiyaçlarımızı iyidir, diye dayandığımız ya da dayanak sandığımız kişilerin karşılamasını arzu ederken , samimiyetlerinin kurbanı etme yarabbi...

AMİN:....


Bunca basit örneklemelerin çoğalmaması dileğiyle, hoş kalınız...*sorry::

nomeames
18-01-2009, 19:41
http://str8hoops.files.wordpress.com/2007/11/adriana-lima.jpg

Bu Sefer Lami Cimi Yok Pazar Günü ACUN da....

Evli olanların Eşlerinden Kocaları için Anlayış, Bekar İçin İyi Hayaller :))

nomeames
19-01-2009, 08:30
http://download.garanti.com.tr/haberler/101_Neden_Turkce_con.pdf

Bir çoğunu biliyoruz ama yinede okumakta fayda var.

AnnE
22-01-2009, 09:37
Yahu Ahali ;

Şu ergenekon madrabazlığı üstüne şöyle giydire giydire bir yazı döşeneyim diyorum ; lakin tutacak bu lavuklar, Bahçe'ye de ekipleri gönderecekler, orayı burayı eşip kazıp çiçeği, otu bıku darmadağın edecekler, İrinaanım'ı taciz edecekler, Admin'i Vatan Caddesi'ne çekecekler diye yazmıyorum valla.

Ulan , Netekim zamanında bile muhalefet yapmak bu kadar zor değildi be.

Tamam, tamam ; kestim. Ben başka bir mevzu bulayım.

Emin
28-01-2009, 14:37
— Konu nerden başladı?
— Çok önceden başlamıştı, yeni değil; hatta ben bu konuda bir iki yazı yazmış…
— Boş ver şimdi eskileri.
— Niye?
— Eskiye dalarsan iş uzar, konu uzun olur.
— O zaman şöyle diyeyim: Konunun nereden ve neden başladığı önemli değil, önemli olan geldiğimiz nokta!
— Hah, işte, bu giriş iyi. Devam et!
— Bu noktaya gelmesinde kusursa benim kusurum, kabulleniyorum.
— Böyle alınganlık ifadelerinin bir anlamı var mı?
— Bir anlamı olmadığını biliyorum ama ola ki, lazım olursa sözün daha başında söyleyelim, akıllarda bulunsun diye dedim zaten.
— Bir şey diyeceğim: Sanki hiç arzulamadığın bir sonuçla karşılaşmışçasına çuvallamış gibisin. Yoksa değil misin? Tutuklaştın da!
— İster istemez çuvalladım, bu doğru. Ama arzulayıp-arzulamadığım gibisinden bir sonuçla karşılaştığım için değil, bu tutukluğum.
— Ya ne?
— Anlatması zor olduğu için anlatamıyorum; sen de anlayamıyorsun, dolayısıyla.
— İyi de, bir şey anlatmadın ki zaten.
— Ben de zaten onu diyorum, gözüm; henüz anlatmadım. Buna rağmen tipime, halime bakıp değerlendirmeler yapınca…
— Yapmasa mıydım?
— Yap gözüm, sana yapma diyen yok! Bilakis değerlendirme yapmanı ve gerektiğinde de sözümü kesmeni özellikle istiyorum.
— Sağ ol, teşekkür ederim.
— Sen de sağ ol.
— Mevzua gireceğim gedik dar, aksine yüküm de havaleli olunca...
— “Önemli olan geldiğimiz nokta” demiştin sonra biraz da benim yüzümden sendelenmiş cümleler edince konuya giremedik. Şimdi kulağım sende.
— İç içe giren iki konu… Birincisi malumunuz…
— Evet, ben de onu sormuştum: “Bu konu nereden başladı” diye.
— Herkeste olur mu, bilmem ama ben de ara sıra olur. Bazen bir şey geçer aklımdan, birkaç gün düşündüğüm bir şey de olabilir, sonra bu durum bir şekilde dile gelir, göze gelir, elle tutulur bir hale gelir. Örnek vermemi ister misin?
— Sen bilirsin.
— Bak şimdi, ateşkes filan oldu ya, biraz gündemden düşer gibi oldu… Gerçi bu konu gündemden kolay kolay düşmez… Yani doğası gereği düşmez… Geçenlerde Milli Eğitim Bakanlığı bir emir vererek tüm okulları saygı duruşuna davet etmişti ya… Sağ olsun Başbakan, canını dişine taktı da dolandı, fırlandı o coğrafyalarda… Neyse ki Obama yemin billâh etmeden İsrail askerlerinin Gazze’den çekilmesini sağladı da ortalık biraz…
— Anladım, uzatma istersen. Hem bu konuyu sulandırmaya gerek yok. Belalı bir konu olduğu malum.
— Yok, uzatmayacaktım zaten. Diyeceklerimin sonuna gelmiştim. İnsanın, gerçekten insan olanın içinin parçalandığı, başta, o kucakta koştur koştur taşınan yaralı çocuk görüntüleri ve diğer sahneleri anlatmakla ne içimi soğutacağım var, ne de başka bir yarar sağlayacağım var. Tamam tamam, bakışlarından anladım, “ne diyeceksen de” diyor gibisin.
— Aynen öyle diyecektim, lafı ağzımdan aldın.
— Mübarek televizyon kanalları var ya, hani şu Hacılaryolu benzeri…
— Mübarek olmayan kaç kanal kaldı ki?
— O da doğru ya! Gerçi televizyon kanallarının çoğu da son zamanlarda “çiftleştirme” işine iyice sardırdılar ya, bakalım hakkımızdan hayırlısı… Neyse, bombaların Filistinlilerin tepesinde patladığı, ölenlerin henüz binli rakamlara erişmediği, o ilk haftanın ilk Cumasında, özellikle İstanbul’da namaz sonrası yapılan gösterileri, yani “Tekbir” diye haykırılıp ardından “Allahuekber” diyen koronun çığlığıyla ürperip, beddualı sloganlarla uğuldayan kalabalıkların ortasında bayrak yakmaları, gıyabi cenaze namazını ve “dili pak” insanların dualı yakarışlarını izlerken…
— Evet?
— Eveti şu: Öyle dalgaya alınamayacak duygularla kundaklanmış durumdayken aklıma düştü, gelip takıldı kaldı aklıma, dilimin ucuna…
— Kusura bakma anlattıklarını anladım ama aklına ne düştüğünü anlamadım!
— Onu daha söylemedim ki zaten!
— Ne bileyim “Aklıma düştü” dedikten sonra susunca…
— Evet, haklısın, sustum; “aklıma düşeni” nasıl söyleyeyim diye azıcık susmuştum, o kadar.
— Kusura bakma ama sormadan edemiyorum. Belki kuracağın cümleyi piç etmiş olabilirim, o yüzden kusura bakma diyorum. Benim anlamadığım, senin henüz anlatmadığın konu hangisi? “İki konu iç içe girmiş” dedin, “Birincisi malumunuz” dedin! Şimdi anlattığın o “malum” olan konuya mı yönelik?
— Bunu sorduğun iyi oldu. O zaman, ben önce birbirine dolanan konuların ilkini söyleyeyim, o konu netleşerek aradan çıksın, hele bir… İlk konu bildiğiniz üzere Pamuk’un son kitabıydı. Konu nasıl başladı, gibisinden soran da sendin.
— Ha, tamam, şimdi oldu. Filistin mevzusuna dalınca, doğrusu, neyi, niçin anlattığını karıştırdım. Doğru, ben sordum ama o konuya çok kısaca değinip geçeceğini ummuştum.
— Değineyim değinmesine de, ama önce o konunun başka bir boyutunu şimdilik söyleyeyim. O roman hakkında düşündüklerimin bir kısmını yazarken de aynı şey olmuştu bana. Yazımda da bahsetmiştim. Sanırım arada kaynadı. Romanı, biraz uzun sürmüştü okuması ama yeni bitirmiştim. Üstelik kitabı bitirmeye yakın sayfalara gelmişken, Pamuk’un roman kahramanlarını öpüştürürken kurduğu cümlelerden dolayı sinirimin bozulduğu ve bu konuyu kafama taktığım bir sırada, Pamuk’un romanından, bir de Atatürk resmiyle ilgili birer sözcüğün geçtiği Kıymetli AnnE’nin yazısıyla karşılaşmıştım.
— Lafı nereye getirmeye çalışıyorsun?
— Tesadüfün şans eseri attığı zarın düşeş gelmesine getiriyorum.
— Tam anlamadım!
— Şimdi anlarsın. Bu söylediğim birinci konuydu. Yazımda “beni bu yazıyı yazmaya iten şey nedir” diye sormuş ve kendimi de “kışkırtılmış” olarak hissettiğimi söylemiştim.
— Allah aşkına, karışık olmadı mı, şimdi bu söylediğin?
— Ben karıştırmıyorum ki! Konunun kendisi karışık!
— Şunu mu demek istiyorsun: Ben o yazıyı yazmazdım, kışkırtıldım, provoke edildim? “İfadeler bana ait, dediklerim de doğru ama işkence altında alındığı için kabul etmiyorum” diyen, şu naylon din adamı gibi konuşuyorsun!
— Çok cıvık bir benzetme bu, ama ne yapayım ki, dedin bir kere. Çok acele ediyorsun, ben de aynı acelelikle demek istediklerimi diyemediğimden laf gereksizce uzuyor.
— O zaman ben biraz daha uzunca dinleyeyim seni, buyur! Sanırım birincisini bitirdin ve benim anladığım kadarıyla da kafan bir şeye takılıyken o konuyla ilgili çağrışım yaptıran bir başka yazı yüzünden sazı ele almışsın; iç içe giren ikinci konu neydi?
— İkinci konuya geçmeden önce şu birinciyi kördüğüm etmeden bağlayayım. Öyle çok fazla ele alıp eşelemediğim halde iki gazetecinin köşe yazılarını da yazının içine gömünce yazı uzadı.
— Sözünü kesmek istemiyorum ama çok fazla uzatmıyor musun?
— Haklısın. Uzatıyorum, farkındayım; o yüzden toparlamaya çalışıyorum. Esasında lafı bu kadar uzatmamın altında, demediğim “bazı” şeyleri demişmiş gibi algılanmış olmamın yanında, “kalpten kalbe bir yol vardır görülmez” türkü sözünün yetersiz kalacağını bildiğim için o zaman şöyle diyeyim: “aklımın ermediği” bir durumun da pusuya yattığını söylemek istiyorum.
— Ben artık bir şey sormuyor ve bu yazının sonuna kadar da sesimi çıkarmıyorum.
— Senin bu tavrına karşılık, ben de ister anlaşılsın ister anlaşılmasın bir-iki pekmezköpüğü cümleyle şimdilik sözümü bitiriyorum: Filistin, Gazze, bomba, ölüm-kalım derken; dualar ve bedduaların kulaklarımda çınlamaya başladığı günlerde Akif’i düşündüm, Akif’le birlikte Filistinlilerin komşusu Mısır’ı düşündüm; öyle bir anlığına değil, birkaç gün sürdü ve canım çekti önce “Safahat”ı aradım kitaplıkta, tam “o şiiri” tadına vara vara okuyacaktım ki, daha önce dikkatimi çekmiş olmasına rağmen neden şiirinin başına “o ayeti” yazmış diye meraklanıp bu kez Kuran-ı Kerimi aldım, “o ayeti” aradım. İşte böyle bir havayı soluduğum günlerde, arka bahçeye çok dar bir zaman aralığında göz attığımda, sonuna soru işareti konulmuş malum cümleyle karşılaşınca panikledim; “ev ödeviyle birlikte başka şeyler de aldım” dedim ama ev ödevi neyse de aldığım başka şeyler nedir, halen çözebilmiş değilim.

AnnE
29-01-2009, 12:54
- Privet Solnişka
- Privet Babuşka
- Kak Dila ?
- Haraşo AnnE, hayırdır nerden çıktın, Cumartesileri görünmezdin ?
- Sorma Alina ; benim evde elektrik kesik, malum dünyaya gaz satan bu memlekette evlerde gaz da yok, elektrik de hafta sonu gelmeyecekmiş; yatacak sıcak bir yer lazım, sana geldim.
- Oh AnnE, iyiki geldintelevizyonum da bozuk ne yapacağımı bilmiyordum. Bizim kızlar da yok, can sıkıntısından ölürdüm herhalde.

Girdim. Klima sıcakta çalışıyordu. Alina’nın hem yatağı, hem kanepesi olan sedire oturdum, elektkrik sobasını ayağımın ucuna getirdi, açtıç AnnE dedi, ‘’sana balık pişireceğim bu akşam. Buzdalabından şişeyi aldı, yarım bardak voktayı vişne ile tamamlayıp elime verdi. Üzerindeki pijamaları şıkardı, çnce sütyenini taktı, sonra topuktan baldıra arkası işlemeli yeni moda kilotlu çorabını, üstüne kısa bir siyah etek giydi. Siyah, geniş yakalı bluzunu giymedem gardrobu kapattı, aynalı kapağında makyajını dikkatle yaparken ‘’hayırdır Alina, biryere mi gidecektin, ben engel olmayayım ? ‘’ dedim. Bluzunu kafasından gecirirken ‘’ yoo AnnE, pazara gidiyorum, sana balık alacağım. ’’ Fesupanallah dedim içimden, pazara gitmek için bu kadar hazırlanıyor, başka bir yere gitse neler giyecek bu kız !


Dizlerimin üzerine bir battaniye örterken ben çantamdan Suç ve Ceza’yı çıkardım, 140. Sayfa civarlarına gelmişim.’’ Ne bu ?’’ dedi, dedim ‘’ Suç ve Ceza ; Raskolnikov’un hikayesi.’’ ‘’ Aaa dedi ,’’ Prestuplenie i Nakazanie , ortaokulda okumustum. Okurken, haftasonları Komsamol toplantılarında tartışırdık. En güzel ve derin yorumlayanlara Kızıl Yıldız verilirdi.’’ Döndü, gardrobu açtı , bir sürü kağıt dolu bir koliyi karıştırdı, diplerinden sararmış bir karne-defter cıkardı; sayfaları karıştırdı, bir sayfada okuyup anlamam hiç de mümkün olmayan bir el yazısının yanında patates baskı yıldızları gösterdi öğünçle. ‘’ AnnE’’ dedi; ilk elime verdiklerinde çok korkmuştum bu tuğla gibi kitaptan, ilk hafta yüz sayfasını okudum, hafta sonu da çok güzel anlatınca yıldızları kaptım, sonra kaldırıp attım.Nasılsa bana artık sormazlardı. Ama Raskolnikov’u çok sevdim ;ben olsam ben de öldürürdüm o kadını.’’

Aklıma birkaç ay önceki, hastanedeki cinayet, yangın ve Alina’nın ortadan kaybolması geldi; sustum.

Oniki punto çizmelerini giydi, şıktı. Ben Raskolnikov’la başbaşa kaldım. 1850’lerin San Petersburg’unda Raskolnikov’un çaresiz pişmanlığını okurken çişim geldi. Tuvalete gittim, tabii ki sular akmıyordu, işimi gördüm, yandaki legenden bir maşrapa su ile ellerimi çalkaladım, sedire döndüm.

Kitabı kucağıma aldım ve çok uzun yıllardır aklımı kurcalayan, belki de hayatımın en büyük paradoksu beynimi kurcalamaya başladı; neden dedim NEDEN ?

Bu güne kadar yüzlerce roman okudum. Her ülkede, her dilde her kültürde yazılmış, birbirinden farklı yüzyılları, ilkçağdan bugüne, bugünden bilinmeyen geleceğe, herçağı anlatan, en komik,en dramatik,en ürkütücü, en vahşi, en gerçek, en masalsı yüzlerce roman okudum; neden hiçbirinin kahramanını çişi gelmez ? Orta yaş erkek kahramanların prostat derdi yok mudur ? Kadınlar adet görmez mi ? Klozet kapakları ıslak iken ne yaparlar ? İishal olmazlar mı ? ihsal iken klozetin her tarafına ve arka baldırlarına sıcrayan sıvı dışkıları nasıl temizlerler ? Tarihdeki insanlar pantolonlarının önünü nasıl açar ? koca eteklerin altında kat kat ne vardır ? Nasıl otururlar, nasıl kalkarlar, nasıl temizlenirler bu kıyafetlerle ? Etek traşı olmazlar mı?

Sonra, benim ülkemde, çok eski olmayan zamanlarda, hijyenik kadın pedlerinin olmadığı yıllar geldi aklıma. O zamanların şehirli kadınlarının, kimsenin bilmediği, duymadığı, gizli titizliklerini hatırladım. Peki, ya küçük sehirler, köyler, gelişmemiş yerleşim yerlerinde ne halt ediyordu gencecik kızlar, analar, kadınlar ? Neden yok bunlar romanlarda. Avrupa’da, Osmanlı’da, Afrika’da ne halt ediyordu bu kadınlar ? Bilemedim, öğrenemedim; sanırım hiç bir zaman da öğrenemeyeceğim.

Çişi gelen bir kahramanı, kabızlık çeken bir kötü adamı olan bir roman okuyamayacak mıyım diye sıkıntılar içinde düşünürken kapı açıldı, Alina elinde torbalarla geri döndü.

Lizzy
07-02-2009, 16:15
http://www.artchive.com/artchive/b/bruegel/bruegel_games.jpg

hazan
08-02-2009, 06:43
Bugun 5. olum yildonumuymus. Zaman nasil da akip gecmis. O degilmiydi zamaninda milyonlarca kisiyi pesinden surukleyen, costuran, heyecanlandiran. Hala bazi sarkilarini dinledikce bizi alip goturen, yorumuyla, sozleriyle bizi sarsan, sersemleten. Bu yuzden degilmidir ki, onun sarkisini hangi sanatci soylerse soylesin Cem Karaca gibi soyleyemiyor deriz.
Cem Karaca'nin Kardaslar'la ve pesinden Mogollar grubuyla olan calismalarini o donemlerde cok kucuk olmam nedeniyle pek hatirlayamasam da muzik hayatinda asil doruga ulastigi donem olan Dervishan grubuyla olan calismalarini oldukca iyi hatirliyorum. O yillardan ezberledigim bazi sarkilari hala aklimda.
O donem Turkiye'de toplumun asiri politize oldugu yillardi ve Cem Karaca'da sanat toplum icindir ilkesi dogrultusunda inandigi gorus cercevesinde en coskulu donemini yasiyordu. Ama sarkilari ne kadar politik olsa da arka planda muzikal kalite hep onemini koruyordu. Zaten Turk rock tarihindeki onemini de kimse yadsimamaktadir. Turkiye'de progressive rock muzigini ilk uygulayan O'dur. Ilk senfonik Turk rock eseri olarak kabul edilen 18 dakikalik Safinaz albumunu de O yapmistir. Turk rock muzigi onun sayesinde bu gunlere gelmistir. Tamirci ciragi, Islak islak ve Namus belasi gibi sarkilarin hala belleklerimizde olmasi O'nun muzikteki ustaliginin ispati degil midir?
1970'li yillarin sonuna dogru toplumdaki politik kutuplasma artik iyice cigirindan cikmisti. Bu donemde Cem Karaca'da gittikce sertlesen soylemleriyle milyonlarca insani pesinden suruklemeye baslamisti. Her konserinde olaylar patlak veriyordu. Bunun uzerine bazi konserleri ve plaklari yasaklanmaya baslandi. O ise bunlara ihtarname adli sarkisiyla cevap verdi. Fakat artik etrafinda daralan bir cember vardi. Bunun uzerine Almanya'ya gitti. Gittikten bir yil sonra da 1980 ihtilali oldu. Cagri yapildi don diye, donmeyince vatandasliktan cikarildi ve mallarina el konuldu. Boylece 8 yillik surgun donemi baslamis oldu. Bu donem zorluklarla ve vatan ozlemiyle doluydu. 8 yilin sonunda Turgut Ozal'la bir gorusmesi olur ve yurda doner. Doner donmez hakkinda bir suru davalar acilir. Hergun bir mahkemeye girer. Sonunda hepsinden beraat eder.
Nihayet Turkiye'dedir. Ama O'nun bu sekilde donusunu dava arkadaslari begenmemislerdir. Sanki Turkiye'deki devrimci hareketin basarisizliginin sorumlusu O imis gibi O'na yuz cevirmislerdir. O artik "donek" olarak anilmaktadir. Fakat hayatin garipligine bakin ki ona bu lakabi takan Melike Demirag ve Sanar Yurdatapan'da ondan bir kac yil sonra Turkiye'ye donmuslerdir.
Turkiye'ye donen Cem Karaca'daki degisiklikler cok belirgindi. Yasaminda mistik ogeler daha agir basmaktaydi. Bunun sebebi Almanya'daki yalniz ve zor yillari veya genclik yillarinin geride kalmisligi olabilirdi. Bu donemde gene bir kac album yapar ama eski ilgiyi yakalayamaz. Cunku artik O'nda o devrimci ruhun besledigi cosku yoktur. Ayrica eski hayran kitlesi de degismis ve duzene ayak uydurmustu. Kalan bir kisim icinse o zaten bir donekti. Bu yuzden bazi sahne aldigi yerlerde yuhalandigi bile oluyordu. Ama O genede muzikle ugrasmaya devam etti, hatta bu arada bazi sarkilariyla yeniden eski popularitesini yakaladigi da oldu.
Hernekadar degismis olsa da kendisini sol goruslu olarak tanimlamaya devam etti. Sadece sol gorusun materyalist yonunden uzaklastigini soyluyordu. Geriye yonelik olarak kendisine getirdigi ozelestiri ise sadece belli bir gruba yonelik olarak degil de, onlar kadar politize olmamis olan diger kesimi bir sanatci olarak ihmal etmemesi gerektigi ile ilgiliydi.
Onun calkantili yasami 8 subat 2004'de sona erdi. Sarkilarla degil vasiyetinde istedi gibi tekbir sesleriyle ugurlandi.
Bu paylasim benim icin, bize yasattigi guzellikler, heyecanlar ve duygusal patlamalar icin icimden gelen bir tesekkur etme istegidir.
Mekani cennet olsun.

AnnE
13-02-2009, 13:22
Ahaliciğim ;

AnnEniz uzaklarda halka acıldı!
Aşagıda buradaki bir medyaya bundan bir ay kadar önce yazdıgım kriz yazısı var. Anlamadığınız birşey olacağını sanmıyorum.Bu kıyağımı da unutmayın.


--------------------------------------------------------

İqtisadiyyat və insan haqqında qeydlər

Dünyada başlayan iqtisadi böhran haqqında

ABŞ da başda olmaqla, bütün inkişaf etmiş ölkələrdə ipotekaya söykənən kreditləşdirmə sistemi ilə əmlak satışı olduqca yayılmışdır. Belə ki, ABŞ-da, bu sistemdən başqa əmlak ticarəti həyata keçirilmir. Bunun arxasında duran birinci səbəb, inşaatla məşğul olan şirkətlərin çox böyük layihələr, sərmayələr, texniki təməl üçün vəsaitləri ilə işlər və tək-tək alıcılarla ünsiyyətdə olmaq yerinə, kredit verən banklar və yaxud digər maliyyə qurumları ilə çalışmaları daha təsirlidir. Alıcılar isə 10 il, 20 il hətta 30 ilə qədər büdcələrinə həddindən artıq qənaət etmədən ev almaq imkanı əldə edərlər. Banklar və bu işə bilavasitə bağlı olan digər maliyyə qurumları uzun müddətli sərvətlərinin üzərinə müəyyən miqdarda faiz qoyaraq əmlak alıcılarına “satır” və nizamlı olaraq uzun müddətli qazanc əldə edirlər.

Nəticədə sistemin bütün bölmələri bu işdən qazanc əldə edir;

İnşaat şirkətləri, hazırladıqları layihələri asanlıqla satır;

Əhali, uzun müddətli və aşağı məbləğlə ödəmələrlə ev alma imkanı əldə edir;

Banklar əllərindəki sərmayəni, qazancı zəmanətə alınmış olaraq dəyərləndirir.

İnşaat və maliyyə sektorlarındakı bu canlanma, ölkə iqtisadiyyatına müsbət təsir göstərərək inkişafı sürətləndirir.

Lakin son illər bu sistemdə bir az problemlər yaşanmağa başlandı. Bunu daha yaxşı başa düşmək üçün amerikalı Bravn ailəsi ilə tanış olaq.

Ailə başçısı Corc Bravn bir şirkətin mühasibatlıq departamentində işləyir. O, ayda 4000 dollar məbləğində maaş alır. Onun 18 yaşında bir qızı və 15 yaşında bir oğlu var. Xanımı hamilədir. Uşaq doğulmamışdan öncə daha böyük ev almaq istəyirlər. Bəyəndikləri bir evi almaq üçün banka gedirlər. Bankda 150 min dollar məbləğində olan evi Corca, ayda 1300 dollar ödəməklə satacaqlarını bildirirlər və tərəflər razılaşma müqaviləsi imzalayırlar. Ev alınır və Bravn ailəsi xoşbəxtcəsinə yeni evlərində yaşamağa davam edir.

Bir müddət sonra yeni uşaq dünyaya gəlir və xəstəxana xərcləri kredit kartı ilə 5000 dollar ödənilir. Uşaq otağının təmiri üçün Corc 4000 dollar yenə xərcləyir. Böyük qızı 18 yaşı tamam olan gün atasından maşın almasını istəyir, bütün dostlarının maşını olduğu üçün onun da maşını olmalıdır, deyir. Corcun həyat yoldaşı alış-verişə gedərkən körpəni də özü ilə apardığına görə o da maşından istifadə edir. Ancaq köhnə maşın çox balaca olduğu üçün böyük maşın alırlar. Vaxt ötür və Corc görür ki, xərcləri öz maaşı ilə ödəmək heç də asan deyil. Lakin Corcun şansı var. Başda ABŞ olmaqla, bütün dünyada əmlak qiymətləri sürətlə artır. Bir neçə ay əvvəl 150 min dollara aldıqları evin qiyməti 250 min dollara yüksəlmişdir. Corc təkrar banka gedir və evinin ipoteka qiymətini artıraraq 100 min dollarlıq kredit alır. Aylıq ödəmələri 1300 dollardan 2000 dollara qədər yüksəlir. Corc yığılan borclarını ödəyir və eyni zamanda aylıq kreditini də ödəməyə davam edir. Yay fəsli gələndə isə onlar ailəliklə Bahamaya istirahətə gedirlər. Ancaq son aldıqları 100 min dollar da tükənməyə başlayır. Corcun aldığı 4000 dollar maaşın 2000 dolları ipoteka kreditinə ödənilir, qalan 2000 dollar isə ailənin ehtiyaclarına çatmır. Kənardakı pullar tükənincə, Corc artıq bank kreditini ödəyə bilmir. Banka gedərək “borcumu ödəyə bilmirəm, evi geri verirəm” deyir.

Banka, sadəcə Corc müraciət etmir. Bir çox ailələr eyni vəziyyətdədir. Bankın əlində minlərlə icralı ev vardır. Və icralı evlər “yığılmağa” başlayır. Nəticədə isə evlərin qiyməti düşməyə başlayır. Yeni inşa edilən evlər bir tərəfə qalsın, banklar əllərində yığılan evləri satmaq üçün inşaat şirkətlərinə pul keçirə bilmir, yeni inşaat işləri yavaşlayır və işsizlik başlayır.

Bankın vəziyyəti ağırlaşır. Bank verdiyi ipoteka kreditlərinə görə təhvil və hissə sənədləri basmış, gələcəkdə əldə edəcəyi qazanca görə bunları satmış və bu kağızlar əldən-ələ gəzə-gəzə öz qaynağını itirmiş dünyadakı böyük maliyyə bazarında dövriyyədə idi. O qədər ki, sadəcə ABŞ qaynaqlı ipoteka kreditləri və bunlara bağlanmış təhvillərin qiyməti 15 trilyon dollara yüksəldi. Əmlak qiymətləri sadəcə 30% düşdüyü vaxt, banklar 5 trilyon dollar ziyan etdi. Və əmlak satışları artmadığı üçün ziyan davam etdi.

Nəticədə bu “xəstəlik” bütün dünyanın maliyyə bazarına yayıldı və dünyanın ən böyük maliyyə böhranı başlamış oldu.

Bu böhranın real iqtisadiyyata təsirlərini daha sonra təhlil etmək ümidiylə.

Bütün oxuyucuların yeni, 2009-cu il münasibəti ilə ürəkdən təbrik edir, onlara cansağlığı, xoşbəxtlik və işlərində uğurlar arzu edirəm.

AnnE
23-02-2009, 10:22
Muhafazakarlık, tarif olarak en başta, içtimai yapının muhafaza edilmesini esas alır. İktisadi ve siyasi tarafı daha arkadadır. ( Ulan, amma muhafazakar kelimeler kullandım ha!! ; duyan beni de muhafazakar zannedecek.)

Aile, ahlak, namus , din, çevre deyince akan sular durur. Memlekette, muhafazakarların ipine en çok sarıldığı siyasi portre Adnan Menderes'tir. Zira, karşı devrimin ilk ve en yürekli tohumlarını bizzat kendisi ve partisi atmıştır. Ta o zamanlardan beri, demokrasi, demokrasi diye diye başlayan acaip seruven, ilkel despotizm mutasyonuna uğrayıvermiş ve bu da halk denilen şey tarafından pek sevilmiştir.

Neyse, Demokrat Parti, karşıdevrim polemiği falan yaratmak değil maksadım. Maksadım, Menderes'in zina yaptığı kadının ölümünün adeta bir '' demokrasi şehidi'' havasına sokulmasının altını çizmektir.

Hadi muhafazakar bir tespit yapalım ;

1. Adam evli,
2. Kadın evli,
3. Adam kadına TAMAMEN cinsel dürtülerle yakınlaşıyor,
4. Yakınlaşmak ne kelime, kadını kocasından istiyor,
5. Birlikte epey bir süre düzüşüyorlar,
6. Çocuk sahibi bile oluyorlar,( cocuk ölüyor, burası karışık )
7. Adam kadının evine gidince fötr şapkasını kapının yanındaki askıya asıyor ki esas koca eve gelip şapkayı görürse eve girmeden sessizce geri gitsin...
8. Yok artık, bu ne be !!!


Sonra adam ölüyor, adamdan 48 yıl sonra da kadın ölüyor. Taha Akyol gibi, muhafazakarın en önde gideni, kadın ve adam hakkında hayatında yazdığı en romantik yazıyı yazıyor. Arada Berin Hanımın da ne kadar iyi bir kadın olduğunu vurguluyor.

Şimdi , bildiğim kadarı ile, buna kısaca ZİNA denilmesi, sosyal ve yasal olarak tanımlanmış. Bu işi yapan başka adam,kadın ve kocalara neler denildiğini buraya yazarsam Dogan Yayın Holding'den beter ederler adamı ( Borsaya da değdirdim ! ).

Başbakan, seçim afişlerinde bu adam ile kendi resmini yanyana basıyor ; sonra Keçiörenli Turgut otelde basıldı diye fırça atıyor.

Bu muhafazakarlık enteresan birşey valla.

Allah muhafaza...

Emin
23-02-2009, 23:49
“Alina elindeki torbalarla geri döndü.”

Döndü de ne oldu?

Yiyip içtikleriniz sizin olsun…

Bunu acele etmeden merak ededururken, okuyan herkese can sağlığı, hoşbeşlik ve işlerinde uğurlar arzulayan enfes bir yazıyla baş başa kalıp, iksleri gırtlağımda yumuşak geye mi, heye mi dönüştüreyim diye biraz prova yapıp, bu yahşi makaleyi baştan sona iki kez okudum. Fırsatını bulursam bana geçenlerde bir şişe votka getiren Azerbaycanlı Ferhat Kasımov’a da okutup, yorumunu soracağım.

Üstüne bir de muhafazakârlığın enteresan bir şey olduğunu söyleyen akıcı bir yazıyı cila niyetine okudum.

Bu üç yazı için hem teşekkür edeyim dedim, hem de aşağı yukarı bir aydır aklımda olmasına rağmen özellikle 24 Şubat 2009 tarihinde buraya aktarmayı düşündüğüm bir yazıyı da, aynı zamanda kadirşinas alihoca’ma inceden bir selam göndermek için, virgülüne bile dokunmadan kitaptan bakarak yeniden yazayım dedim.

Vallaha çok zorlandım, bakarak yazmaktan.

Yazının başlığı da, içeriği de, sonu da bana göre tuhaf çağrışımlarla dolu.


Suç ve Ceza

- Türk Silahlı Kuvvetlerinin görev yapmasına hükümet engel olmaktadır..

Bu sözü, sıradan bir yurttaş söylese, hemen hakkında “Askerî kanunlara karşı itaatsizliğe teşvik” suçundan kovuşturma açılır. Fakat Demirel bu gibi konularda olağanüstü dokunulmazlıklara sahiptir. Beyefendi, böylesine suçlar için şerbetlidir! Kimse kılına dokunamaz.

Silahlı Kuvvetler tarafından “Cumhuriyetin geleceğini tehlike içine düşürmek” gibi en ağır gerekçelerle iktidardan düşürülür, ancak hakkında hiçbir kovuşturma açılmaz. Şimdi de Silahlı Kuvvetleri hükümete karşı kışkırtmak için elinden geleni yapıyor. Sıkıyönetim Komutanlarına “Dinlemeyin bu hükümeti” diyor.

Ben maddesini yazayım, gerisini siz araştırın: bu gibi sözler, Türk Ceza Yasasının 153. madde, Silahlı Kuvvetlerin kışkırtılmasını, yasalara karşı çıkmasını öğütleyenleri cezalandırır. Sıkıyönetim, bir yasal yönetim biçimidir; askerî yönetim demek değildir! Sıkıyönetim, hükümet tarafından ilân edilir ve sıkıyönetim komutanları, doğrudan doğruya Başbakana bağlıdır. “Türk Silahlı Kuvvetlerinin görev yapmasına hükümet engel oluyor” demek, açıkça yasadaki tanımla, “Askerî kanunlara karşı itaatsizliğe veya yeminleri bozmaya… teşvik etmek” anlamına gelir.

Demirel, “Cumhuriyetin geleceğini tehlike içine düşürür” kimse kendine ilişmez, kardeşlerine ve yeğenlerine haksız kazanç sağladığı savıyla Parlamentoda soruşturma açılır, ancak komisyonlar bir türlü toplanmaz, “Askerî isyana teşvik” eder, fakat bir tek askerî savcı, bir tek cumhuriyet savcısı dava açmaz; açamaz.

Ya Tuzluçayır muhtarı?

O’nun dokunmazlığı yoktur. Adı Süleyman’dır ama soyadı Demirel değildir. Evet, Ankara’nın Tuzluçayır muhtarı Süleyman Ayten, geçenlerde evinde “Yasak sol yayın bulundurduğu” gerekçesiyle gözaltına alındı, bir süre sonra serbest bırakıldı. Süleyman Ayten, yiğit bir halk lideriydi. Sözünü sakınmazdı. Gözaltından çıktıktan sonra, bazı yayın organlarına demeç vererek, yapılan uygulamaları eleştirdi. Bunun üzerine Süleyman Ayten yeniden gözaltına alındı. Hastaydı, kronik bronşiti vardı, kalp hastasıydı, tansiyonu düşüyor; ayakta duramıyordu.

Ama suçu büyüktü! Evinde yasaklanmış sol yayın bulundurmuştu. Tuzluçayır’ın CHP’li muhtarı, cezaevinde fenalık geçirdi. Bir süre sonra hastaneye kaldırıldı. Ve fakat CHP’li muhtar Süleyman Ayten’in yüreği, kendi hükümetinin işbaşında bulunduğu günlerde, “Yasak sol yayın bulundurmak” suçundan gözaltına alınmaya dayanamadı. Ve Süleyman Ayten, sıkıyönetimin gözaltında hayata gözlerini yumdu.

Yasalarımızda, “Yasak sol yayın bulundurmak” diye bir suç yoktur. Dileyen dilediği kitabı okur. Kaldı ki, hangi kitabın yasaklandığı, hangisinden toplatma kararının kaldırıldığına ilişkin, hiçbir bakanlıkta herhangi bir kayıt da yoktur. Hangi kitabın yasak olduğunu nereden bilsin bir mahalle muhtarı? Senin Adalet Bakanlığın, senin İçişleri Bakanlığın bilmiyor ki, sokaktaki yurttaş bilsin bu yasakları?

Hükümetin emrindeki siyasi polis sıkıyönetime şimdi böylesine sanıklar getiriyor. Böylece, yaygın şiddet eylemleri ile ilgili davalarla ilgilenmesi gereken sıkıyönetim, boş yere, gereksiz dosyalara boğuluyor ve CHP’li muhtar Süleyman Ayten olayında olduğu gibi, insan yüreğini sızlatan acı öykülerle karşılaşıyor.

Süleyman Demirel, suç işleyip, demokrasi kahramanı gibi ortalıklarda dolaşıyor, CHP’li muhtar Süleyman Ayten de, işlemediği suçtan ötürü cezaevlerinde can çekişip, ölüyor.

“Ak günler” geldi, hesap da soruluyor! Ama kime?

24 Şubat 1979
Uğur Mumcu

AnnE
24-02-2009, 08:02
1. X harfi, gırtlaktan H gibi okunur. ( gırtlakta hafif balgam varsa daha yaxşi olar)

2. Raskolnikov'un hikayesini bitirmek üzereyim. Lujin'i de kesmesini iyiden iyiye istemeye başladım. ( Fakat herif hala tuvalete gitmedi .)

3. Alina elinde torbalarla döndü; dönmez olaydı.

4. Rus dilinde H harfi yok!! Hospital'e Gospital, Hijyenik 'e gigiyenik, hatta HİTLER'e Gitler diyorlar. ( bunun sebebini bulmam lazım.)

5. Mehmet Akif neden gitti Mısır'a ? Yok mu tarihperver bir bilen ?

6. İspanya Adalet Bakanı istifa etmiş. Bizimki de içerdeki belediye başkanına arsa al diye vekalet vedikten sonra, muhalif belediyelere oy vermek tehlikeli ve yasaktır demiş.

7. F tipi okulda kara veletler Gesi Bagları'nı söylemiş. Badem bıyıklı hocalardan Allah razı olsun.


8. AK günler 30 yıl gecikmeyle olsada geldi.( En azından Tunceli'ye AK eşya olaraktan.)

9. Ulan Türk sosyal demokratımsıları !! bi AK kelimesini bile kaptırdınız ya, hay sizin ....

10. Uğur Mumcu yaşasaydı acaba şu anda Silivri'de mi ikamet ediyor olurdu ?

alihoca
24-02-2009, 22:42
Aleykümselââm Emin'imiz.

''Cumh'' yazısı dışarıdan görünecek şekilde kıvırıp cepte taşırken yediğim sopalar beliriverdi gözümün önünde. Konya'nın kurtarılmış ve kuşatılmışlığında dürüp büküp iç cebimize koysaydık olmazdı yani...

Konya Garajının tüm ülkedeki temizlik ve düzeni ile bilinmesinin yanında bir başka bilinen; nerden gelirse gelsin tüm yolcuların otobüsden indiği andan itibaren Pol-Bir'li Ülkücü polis abilerimiz tarafından göz hapsine alınıyor olması ile ünlü oluşuydu diyebilirim.

Ne güzel! 'iş bu durumu bildiğinize göre tedbirde alıyorsunuzdur' diye aklından geçirecekler için hemence söylenmesi gereken, geçirmeyin. Öle yapmıyoduk maalesef. İnadına afilli bi şekilde polislerin tanımayanına bile o ''Cumh'' yazısını göstererek yürürdük garajda..

Akıbet malum. Hemen iki polis kolunuza girerek çoğu zaman karakola değil garajın ücra köşesinde ya kendileri yada hazırda bekleyen ülkücü kardeşleri gereğini yaparlardı.

İşin garibi, hani onca zopanın arasında azbuçuk da olsa efelendiysek eğer kahkahlar eşliğinde anlatırdık kıçımızın acısından oturamazken bile.

Evet şimdi delilik gibi geliyor ama asıl delilik bizimki değildi.

Asıl delilik dürüldüğü yerde ''Cumh'' yazısı görünen o gazete yazan Uğur MUMCU'nun yazdıkları, yaptıkları, dimdik duruşu, yiğitçe yaşayışıydı aslında.

Ya insan, yazdıkları için onca saldırı hakaret, polis baskı ve işkencesi, mahkeme köşelerinde verdiği mücadelede, askerde çektirilenler karşısında birazcık kıvırır yahu! Hadi kıvıramadın, biraz söylediğin, yazdığın, yaptığın, çelişsin be adam! Hadi kendi açığın defon yok, evinin evliliğinin, karının bari azıcık çürüğü olsun!

Yok abi! Herif aynel ecaip bi adamdı ki tarifi namümkün.

Eh, böle olunca da bizim gibi Andolu çocuklarıda severek yiyodu, gülerek annatıyordu zopayı diyeyim geçeyim.

Sonra mı? O öldü, o gazeteyi bi daha elime alamadım. Bulmaca çözmeye de tövbe ettim.

Şimdilerde mi? Araştırmacı gazetecilik mi? Öle şeyler onunla birlikte öldü gitti.

Dik duruş mu?

Ergenokon Araştırmaları kapsamında gözaltına alınan o gazetenin epeyce bir ünlüsünün; üç beş gün sorgudan sonra televizyon kameraları karşısında ki yüz halini görünce, 'kızımı evimi özledim deyişini, yok yok memurlar iyi davrandı' deyişini duyunca 'tüküreyim kalıbına' deme de göreyim.

Adam namlunun ucunda, ha bugün vuruldu ha yarın diye bekleştiğimiz günler. Çıkmış tek kanallı televizyonun canlı tartışmasına karşısında o günlerin Nazlısı..

Ulen gardaşım, gazete sahibi babasının yolsuzluklarından bi başladı ki, her konuşması belge destekli ispatlı, gümbür gümbür konuşması ile ekranı sarsıyor desem inanmazlar şimdikiler. Nazlı kadın 'hay beni buraya getirenin' demedi ise ne olayım.

Şimdi mi?

Kameralar önünde Başbakana atıp tutuşunu gördükçe 'helal lan adama' dedikleri Ankara'nın bi odabaşkanı tutuklanıp üç dört gün sorgudan sonra adeta kuyruğunu kıstırıp arkadan kaçışını, o gün bügün adeta dilini yutuşunu, el alemden saklanışını gördükten sonra mı?

Yanma Uğur'a da göreyim.

Şimdinin en ünlüsünün yazılarına bi bak allesen!

Bi kelime iki boş satır, iki kelime bi boş satır, sanırısın ki modern dedikleri şiir türünü yazıyor adam.

Sonracıma efendim bu halk annamaz salaktır. Araştırmayan, didik didik etmeyen, velhasıl kendini aydınlatmaktan aciz, kıçından korkan, iki sorgudan pısan aydınlara ne demeli peki?


Velhasıl, hüzünlendirdin beni yine..


Alelacele oldu, eksik kusur affola..

İşlerinin rast gitmesi dileği ile...

AnnE
25-02-2009, 06:31
Gazete sahibi olan Nazlı'nın babası degil, kocasıdır. Kemal.
Babası DP milletvekilidir;Muammer Çavuşoğlu. Yassıada'da sürünmüşlügü vardır.

Acele düzeltelim, ve yukardaki yazının sahibine boş alanda top çevirmekten vazgeçilmesi gerektiğini hatırlatalım.

Mehmet Akif neden gitti Mısır'a ?
Yok mu bir tarih bilen !!!


( Adama yazdırmak için bi dövmediğimiz kaldı !)

alihoca
25-02-2009, 22:05
Güzel AnnE’m;

En az işlenen, belge, bilgi, kaynak olarak en kısır konuları hafiye tutup araştırtıyor musun, bilmiyorum ama inadına arızalı konuları bulup çıkartmakta ki maharetine şaşmamanın mümkünatı yok vallahi.

Böylesi konular; doğanın tüm renklerini siyah ya da beyaz gibi iki renge indirgediğimiz ve benim renk fakiri dediğimiz zamanlarımız da sorulmuş olsaydı, cevaplamak da kolay olurdu. Dağarcığımızdakileri bir iki üç beş sayfaya döker gönderir kurtulurduk.

Sadece kurtulmakla kalmaz aynı zamanda bi kaç kişiyi nurlara gark edecek kadar aydınlatmanın iç huzuruyla dolup taşmış da olurduk.

Eh, imdi o zamanlarda olmadığımıza göre konuya; işin özünde başka renk ve tonlar olabileceği olasılığı ile farklı bakış ve yaklaşımlarla incelemek araştırmak gerekecektir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında ki kimi dışlama-suçlama ve kışkırtma-sahiplenme yaklaşımları dışına çıkarak Mehmet Akif ERSOY’u araştırmaya kalktığınız da ise bilgi belge ve doküman yetersizliği ile baş etmek zorundasınız demektir.

İkinci üçüncü elden ve yardımcı kaynak diyebileceğim, döneme şahitlik edenlerin anı kitaplarında ise durum gelişen olaylar karşısında yazanın kendi bakış açısı ve ufku ile sınırlıdır.

Diğer taraftan suçlama ve sahiplenme yaklaşımlarında bile vatanseverlik, ilmi yetkinlik, hurafe ve cehalete karşı yenilikçi diyebileceğim bir eğitimci anlayış(dayağa karşı bir eğitimci anlayışına sahip olduğunu mu sokuşturuyorsun bilemedim ki) gibi hayatından verilebilecek örneklerle inkâr edilemeyen ortak noktalar olduğu dikkatimizi çekecektir.

Hal böyle iken hilafetçi olduğu, devrimleri yersiz ve zamansız bularak karşı olduğu, hatta Kur’an çevirisinin yapılmaması gereğini öne sürerek veya şapkaya karşı çıktığı için Mısır’a gitmek zorunda kalmıştır demenin, biraz peşin hükümlülük azıcık insafsızlık içereceği için yanlış olduğu-olacağı kanaatini taşıyorum.

İster Osmanlı Döneminde ki yaşantısı, ister Kurtuluş Savaşında üstlendiği rol ve görevler olarak baktığımda, Mustafa Kemal ATATÜRK ile çelişen-çatışan değil, birçok konuda aynı noktalarda buluşan bir Mehmet Akif ERSOY gördüğümü rahatlıkla ifade edebilirim.

Aynı Kazım KARABEKİR Paşamız da olduğu gibi kazanım yerine maalesef ki bir kayıp söz konusudur.

Efendim, buna neden olarak; ister siyasi devrimlerin doğası deyin, ister devrimleri sahiplenenlerin aşırılık ve eleştiriye karşı hoşgörüsüzlük ve hazımsızlıkları deyin, ister devrim karşıtlarının korkutma, kışkırtma ve saflarına çekme gayretleri deyin, sonuç olarak biri birlerinden çok da farklı düşünceleri olmayan bu güzel insanların en azından aynı amaçlar etrafına buluşamadıkları gerçeği işin en acı yanı olarak karşımıza çıkabilir.

Tabiidir ki aynı amaç ve değerler de buluşamamak da doğal olarak kimi kırgınlık hatta kızgınlık duyguları yaşatmıştır. Kırgınlıkla(ki bir varsayım olarak) oluşan ayrılıklar kısmında ise gurbetin öğreticiliği ile bolca hüznün yanı sıra kimi düş kırıklıkları yaşamaksa işin tadı değilse de tuzu olsa gerektir.

Şimdi keşke şöyle olsaydı gibi düşlerimi zorlamaya, belki de böyle olmuştur gibi olasılıkları zorlamaya kalksam hatta yetinmeyip kurgulamaya kalksam, ortaya çıkacak olan güzel olsa bile tarihi bir inceleme sayılamayacağı için şimdilik bu kadarla sonlandırmakta yarar var sanırım..

Geçimsiz nazlı kızımızın eski kocasını baba diye hatalı yazışımın ise yakın uzak demeden Tarih Yazıcılığının; acele, alel acele, sözün gelişi sohbetin gidişi, düşümde gördüm, hayalimde öyle kurguladım diyerek yazmaya benzemediği gerçeğini bir kez daha ispatlamış olması bakımından ilginçtir.


Sağlıcakla, huzurla kalman dileği ile

AnnE
26-02-2009, 07:03
Yaaa , işte böyle ahaliciğim ve hocacığım...

Tarih denen '' ilmin'' objektif bir ilm olması ne yazık ki devasa bir balon.
Kim der ki, tarih gerçekleri yazacak ; kulli palavra.
Hakikat şudur ki ; '' Tarih, tarihçinin düşündüğünü yazacak.!!

Aaaa !! diyeceksiniz, tarih belgelere dayanır, belgelerin ilmi mütallasına dayanır falan; geçiniz. O tarihçinin, işine gelen belgelere ve o belgeleri nasıl çevirdiği kadar objektiftir, ilmidir tarih.

Sadece, Nutuk'u ele alsanız bile, her çevirisinin başka manalara geldiği ve tarihçilerin henüz 82 sene evvel yazılmış ve hepimizin çok iyi bildigini sandığımız tarihi olayları bile farklı analiz ettiklerini göreceksiniz.

İlim gri değildir ; siyah beyaz bile değildir. İLİM BEYAZDIR. Ama, tarih GRİDİR. Grinin tonu, siyaha yada beyaza yakınlığı, yazanın gözünün, beyninin renkleri algılaması kadardır.

İlim beyazdır, nettir. Doğruyu bulur, ispatlar. İlmin doğru dediğine ancak ve sadece hurafe siyah diyebilir. Oportunist ise gri diyerek sıyrılır. Bu oportunist genellikle muhafazakardır, çoğu zaman liberal diye etiketlendirir kendini, ama ne yafta vurursa vursun kendi anlına sadece çıkarcıdır, kısa vadecidir, yarınsızdır, daha doğrusu sadece kendi yarını vardır. ( kısa vadeciler alınmasın, borsa yazısı değil bu. )

Yani, ister Akif'in gidişi ( kaçışı ?), ister Pamuk'un beyanatı, ister Nutuk'daki azınlıklar hakkındaki mütalaaların her cevirenin ideolojisine gore farklı neticelere ulaşması, yazana ve yazdırana göre farklı tarihtir.

Mustafa Kemal'e Turancı da diyebilirsiniz, bolşevik hayranı da.

Bir tarih kitabındaki dipnotlara bakacaksınız. Dipnotlar, cevirinin özgün halini yorumsuz mu veriyor, yoksa yazarın yani,ama falan diye başlayan fikirlerinimi.
Belgeye göndermemi yapıyor, sizi istediği yere mi gönderiyor.

Neyse Ahali, kafayı sıyırmadan durayım. Ben Alina'nın tarihini yazacağım, fakat yazamıyorum , evet, ellerinde torbalarla geldi, sonra balıkları temizlemesi, pişirmesi, diger yiyecekleri ve tabii ki votkayı hazırlaması malum. Ama benim anlatacağım, onun anlattıkları. Sansürsüz, acıtıcı...

Ama anlatamıyorum. Onun dilinden anlatsam, yani birinci tekil şahsın di-li geçmiş zamanını ( geçmiş zamanın hikayesi )kullansam ebedi değil. Ondan duyduğumu anlatsam, yani ikinci tekil sahsın, miş-li geçmiş zamanında (geçmiş zamanın rivayeti ) anlatsam hiç mi hiç ebedi değil. Ben, üçüncü tekil şahsın ağzından anlatmam lazım, zira ancak bu şekilde bir hikaye yeteri kadar ebedi ve olması gerektiği kadar edepsiz olabilir. Olamıyor.Anlatamıyorum.

alihoca
26-02-2009, 08:48
Anlaşıldı…

Tabii ki her bilim dalını laboratuara sokup tez ve teorilerinin deneylere tabii tutulması, çıkacak test sonuçlarının da gözlemle doğrulanması gereği gibi ön kabulleriniz varsa denilen doğru sayılabilir.

Eh, Tarihi olayları laboratuara sokamayacağımıza ve deney ve gözlemlerle test edemeyeceğimize göre de Tarihi bilim saymanın da yanlışlığını ispatlayıvermiş oluruz böylece.

Yalnız Akif ile Orhan’ın konumları arasında biraz farklılıklar hani nasıl desem, biraz gri alanlar var gibi sanki.

Hani birinin iddiaları, yazıp, söyleyip, beyan ettikleri laboratuara götürüp teste tabi tutulabilecek kadar ortadadır.

Akif’in ise Mustafa Kemal ile çelişen, çatışan söylem ve beyanları nerededir peki? Oysa benim yazdığım şekilde Mustafa Kemal ile ortak paydalarda buluştuğunu laboratuar sonuçları ile doğrulayabilecek yazı, söylem ve beyanlarına ulaşabilmek pekâlâda mümkündür.

Mustafa Kemal’in söylev ve demeçlerini ise kafalardaki şablon ve şartlanmışlıklardan arındırarak; söylev ve demeçlerin hangi olay, yer ve zamanda söylenmiş olduğu ve ‘Bolşevik’ ya da ‘Turancı’ diye yafta yapıştırmadan önce; bu söylev ve demeçlerin yapılan uygulamalar ile doğrulayabilmek için teste tabi tutulma gereğine işaret buyurmaya bilmem gerek var mı?

Diğer taraftan benzer bakış açısı ile yatıp düşünde gördükleri, kalkıp götünden uydurdukları ile söylenen beyan veya yazılan romanlarda iddia ediliverenleri bilim dalı sayamayacağımıza; hatta böyle işin içine diyerekten sıçıp batırabilecekleri de düşünerek ‘sanat’ diyemeyeceğimize göre; ortaya çıkana ne ad verilmesi gerektiği konusu, kıt kanaat yeteneklerimi aştığı için mazur görülebileceğimi umuyorum.



Arz-ı hörmetlerimle

AnnE
26-02-2009, 12:59
İkinci Mehmet'in büyük oğlu Mustafa, Mahmut Paşa'nın karısına sulanıp, sulanmak ne kelime Konya'dan zırt pırt gelip zina yapmasa idi. Bre adam hadi yaptın, senden beşyüzon sene sonra bu işi yaparken kapıya şapka bırakmayı akıl eden büyük adamlar gibi, karının kocasını uygun bir tehdit ya da talimat veyahut rüşvetle kafalasaydı, Mahmut Paşa'nın dilsiz tetikcileri tarafından kafası kesilmez idi. E bu kafa kesilmeyince, ne Cem'im ne de Yobaz Bayazıt'ın bi yerleri kalkmaz, büyük abileri efendi gibi padişah olur onlarda birbirini yemezlerdi.

Hadi yediniz birbirinizi , Cem, ki anası ona Zizim derdi. Anasının nereli olduğunu bilemiyoruz,- ama Cem'in dolaştığı yerlere bakılırsa İtalyan, Rum , muhtemelen de yahudi olması mümkün - Cem'in Bursa'da abisi ile giriştiği muhabereden tüyüp, Konya, Adana, Mısır, Rodos, Fransa, Roma seyahatleri boyunca yanında olan kankileri ile hasbıhaline bakınca ibne olma ihtimali çok yüksek.

Zizim'i en son teslim alan Papa ile şimdiki papa'nın isimlerin aynı olmasını bir tarafa bırakırsak, bu yazdıklarımın, okuyanda, '' lamn haggaten bu Cem ibino imiş '' diye bir düşünce, hatta yargı bırakması pek de mümkün.

Al sana gri !!!

Yahu Hocam ; ne alınıyorsun ki ?
Benim derdim sadece Alina'nın tarihini yazmak, hem de dibine kadar sübjektif. Yazamıyorum yahu !!!

Emin
26-02-2009, 18:43
Zaten zarfın üzerine böyle yazmıştı:

“Demagoji ve provokasyonun Allahı ile şimdilik nokta koyayım; İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif, Neden Mısır'a gitmiş ve ölmek üzereyken tedavi için getirilmiştir?”

Bu ifadeye rağmen uyanamadın be kadirşinas alihocam!

Belki de uyandın, bir süre safa yattın.

Sonra:
“Mehmet Akif neden gitti Mısır'a?
Yok mu bir tarih bilen!!!
( Adama yazdırmak için bi dövmediğimiz kaldı !)”
Dedi, dilinin altı bakla dolu kıymetli AnnEmiz.

“Güzel AnnE’m;
En az işlenen, belge, bilgi, kaynak olarak en kısır konuları hafiye tutup araştırtıyor musun, bilmiyorum ama inadına arızalı konuları bulup çıkartmakta ki maharetine şaşmamanın mümkünatı yok vallahi,” diye oldukça tedbirli ve salavatla söze başladın…

Başladın başlamasına ama…

Yazıların içine “Pamuk” girince tezgâh karışıyor anlaşılan.

Bu arada yürekten bir teşekkür borcum var, hemen söyleyip içimi rahatlamam lazım: inceden gönderdiğim selamımı aldığın ve uzunca yazma zahmetine katlandığın için.

Kıymetli AnnE’ye de bu yazıya gömülü olan tuhaflıkları açığa çıkararak, yazarken çektiğim boyun tutulmasının boşuna olmadığını sağladığı için ayrıca teşekkür ederim.

***
-Çişi gelen bir kahramanı, kabızlık çeken bir kötü adamı olan bir roman okuyamayacak mıyım?

-Okumuşsundur mutlaka!

-…

-Okuduğuna yüzde yüz inandığım –yazılarınızın birinde okumuştum- bir romandan size birkaç cümle aktarayım. Yalnız takdir edilmesi lazım koca kitabın içinde amonyak kokusu aramak kolay olmadı, sırf sizin hatırınıza, sidikli sayfalara rastlamak umuduyla hızlıca taradım, baktım olmuyor, canım da çekince baştan sona yeniden okudum.

-…

-İyi ki yeniden okumuşum, eziyet zevke dönüştü. İşte not aldığım cümleler:

“Çapasını suya attı, çapa çabucak dibi buldu. Demek ki kıyı bir milden de daha yakındı. Altına asker kaputunu serdi, çoban kepeneğinin içine girdi, tahtaların üstüne kıvrıldı. Uyandığında günü doğarken gördü, yavaşça ayağa kalktı, dört bir yanına bakındı. Kasaba tam karşısındaydı. Suya eğildi, birkaç avuç suyla yüzünü yıkadı. Başaltından havluyu aldı, kurulandı, saçını taradı, bıyıklarını el aynasında uzun uzun sıvazlayarak düzeltti. Uzun uzun da denize işedi.” (S.17)

***

“Uyandığında gün ışıyordu. Giyindi musluğa gitti, yüzünü daha el değmemiş pembe, kokulu bir sabunla iyice yıkadı. Yüznumaraya girdi. Uzun yıllardır böyle tertemiz, gıcır gıcır bir ayakyolu görmemişti.” (S.45)

***

“Kaymakam bey kalktı, uzun boylu, sert, kırışık içinde kalmış uzun, sarı yüzlü bir adamdı, apteshaneye gitti, uzun uzun işedi geldi, “ben üşüdüm,” dedi, oracığa uzanıverdi, kendinden geçti.” (S.286)

-!..

-“Hangi romanmış bu? Bu kadar erken mi Alzheimer belirtilerini gösterecekti?” diye kendi kendinize sorular sormadan, hemen son bir paragraf daha yazıp, çişi gelen kahramanın adından çağrıştırarak, hem romanı hem de yazarını anımsatmış olayım; bu kadarı beni kesmez, ben adetten taharete kadar her türlü defihacetin ayrıntılarını romanlar içinde anlatılmasını istiyorum diyorsanız, aklımızda bulunsun, hatta boynumuzun borcu olsun, günün birinde, bir yerde rastlarsak, üşenmez gene yazarız:

“Poyraz Musa yatağından zorlukla doğruldu. Hep mutlu gülüyordu. Ellerini döşeğe bastırdı, ayağa kalktı sallandı, düşecekken Vasili yetişti koluna girdi, birlikte yüznumaraya kadar gittiler, o işini görürken Vasili onu tuttu.” (S.275)

alihoca
26-02-2009, 23:10
Güzel AnnE'm;

O dediğin de, zamane gençliğinin pek makbulü olan; dediydi duduydu diye devam eden dedikodu yazarlığının, magazin basının, televole programcılığının, tarih ve tarihçilik alanlarına adeta musallat olan yeni türedi ‘Magazin Tarihçiliği’ olmuş olur.

Yook canım! va mı ölee bi şey? ille ‘belge sun, örnek ver!’ dersen de;

Sevgili Master’ımızın ‘Keyifüstü’ notu ile verdiği,

http://video.google.com/videoplay?docid=6165771966570261734

Linkte, Tarihçi ve Magazin Tarihçiliği arasında ki farka mutlaka şahadet edilecektir. Olur, da göremeyenler çıkarsa, kendi ağzından bizzat itirafını duyacakları için inanıp iman edeceklerdir.

Yine de ‘Ossun, ben yazdım oldu’, dersen de sessimiz çıkamaz, boynumuz kıldan incedir bilirsin.

Amma velâkin;

Düşledikleri ve uydurdukları ile yazar olanlardan çook daha iyisini, hemi de tarihi çarpıtmadan, olayları saptırmadan roman yazabileceğini, hatta örnek verilemeyecek kadar Türkiye’de eksiliği hissedilen ‘Tarihi Roman’ türüne bir ilk örnek teşkil edebilecek güzellikte bir eser yaratabileceğini biz saten biliyoruz.



Sağlıcakla kalmanı diliyorum.

AnnE
27-02-2009, 07:31
Yaşar Kemal'i bundan sanırım on-onbeş yıl kadar önce, Antalya'da bir otelde rahmetli Tilda ile görmüştüm. Aynı katta birkaç gün kalmış, kahvaltılarımızı birlikte etmiştik.
O zaman Bir Ada Hikayesi'nin sanırım henüz ilk iki kitabını yazmıştı. Sordum, 3 nerde kaldı, bu yaptığınız TVlerin reklam arası gibi oldu, katlanılmaz bir bekleyiş bu. ''Tamam'', demişti, ''üçüncü baskıda, ama bu defa dürdüncüyü bekleyeceksin sanırım.''Kocaman suratı, tok sesi ile. Hala bekliyorum. Arada Tilda Hanımı'da kaybetti.E-5'de Küçük Çekmece ye yaklaşırken Cennet Mahallesi'nin karşısında yıllarını gecirdikleri mutevazi Gazeteciler Sitesi mahzun kaldı. O gün bugün üretmiyor Yaşar kemal. Poyraz Musa Yetim kaldı. Yüzyılın başındaki savaşlar düneminin, savaşları arka tarafındaki insanları mahzun kaldı.Girit'den göcerken ölenler, Sarıkamış'ta donanların anaları, kanları Dicle'yi boyayan cocukların ablaları, Kazdaglarında,Mudanya'da, Karadeniz'in dagköylerinde hikayelerinin yarım kalmasının kederi içinde.

Uzun zaman kafayı takmıştım, Poyraz Musa'nın adası nere diye. Herkes, Ayvalık-Cunda diye algılamıştı. Hayır efendim, orası Ayvalık degil, Cunda hiç değil. Ölmeden yaşamak istedigim, son gencliğimde bir müddet yaşama şansını yakaladığım oraları cok iyi bilirim ; değil. Mudanya olması lazım, Musa'nın köyü ve adası.
Soramamıştım Yaşar Kemal'e nedense.

Haklısın Emin ; işeyen tek roman kahramanımı hatırlattığın için sagol. Hayatımın üç romanından birinin , tarihin, tarihi yazılmayan insanlarının hikayesini anlatan romanın esas adamı Musa, o sulara ne de güzel işemiştir.

Haydi be Yaşar Kemal, yine işet şu Musa'yı.

AnnE
27-02-2009, 10:19
PC çağına bu memleketin de girmesinden evvel, gençler pek bilmez ama daktilo diye bir cihaz vardı. Acaip bir şeydi vallahi. Piano ile tamamen aynı prensipte tasarlanmış bir cihaz. Tuşuna vurdugunuz harfe başlı çubuk, mürekkep şeridine vurup, şeridin arkasındaki kagıda harfin baskısını çıkarıverirdi. Tıpkı, tuşuna vurduğunuz notanın, pianonun arkasındaki cubugun ucundaki tokmağı, o notanın teline vurması gibi.

O zamanlar, memlekette ‘’daktilo ve sekreterlik kursları ‘’ vardı. Minicik etekli, kabartılmış saclı, pembe rujlu lise ya da enstitü mezunu kızlarımız sadece yandaki kagıda bakarak, yani daktiloya hiç bakmadan o kagıtta yazılanları ‘’tape etmeyi’’ öğrenirlerdi. Bu kızların en hızlıları, dünya daktilo şampiyonu olurlar, biz de bu kızlarımızla böbürlenirdik.Dakikada 150 nin üzerinde hatasız harf basanlar olurdu ki, zaten bu kurslardan diploma almak için 90 vurmak alt limit idi. Nedense, o kursların coğu, Beyazıt civarında konuşlanmıştı.Muhtemelen, universiteye girememiş kızlarımızın universiteye yakın ortamlarda o havayı teneffüs etmesi ;daha da doğrusu, bu kurstan diploma alınca en geniş iş potansiyeli olan avukat burolarının Sultanahmet civarında, Aksaray’dan Sirkeci’ye kadar dikilmiş hanlarda iştigal ediyor, yani
‘’ pazara ‘’ yakın olmasından dolayı.( Bu kızların nasıl kızlar olduğunu merak edenler, Ali Hoca çok kızacak ama, Masumiyet Müzesi’ndeki Füsun’u gözönüne getirmeye çalışsınlar. Hepsi birer Füsün’du bu kızların.)

O kızlarımızın gittikleri kurslardaki daktilolar, mahkemelerde, avukat burolarında, vergi dairelerinde, muhasebe ofislerinde kullanılan daktilolaron hepsi F klavye idi. Yani, Türkce’de encok kullanılan harfler, o klavye üzerinde dolaşan on parmagın en az hareketle ulaşması için, en güçlü parmakların en kolay erişebilecegi yerlere yerleştirilmiş idi.

Derken, bu daktilolar yerini PC lere bırakmaya başladı. O zamanlar memlekete gelen PC klavyeleri opsiyonlu idi. İsteyen F, isteyen Q klavye alırdı. Fakat aynı tarihler, yani memlekette ‘’ köşe dönme ‘’ felsefesinin yayıldığı tarihlerde, ‘’ muhafazakar ‘’ yöneticiler önce, Turkce’nin içine etmeye başladılar. Buna paralel, egitim sistemi de harab olmaya başladı. Cocuklar, gençler Türkce’yi zaten öğrenemedikeri için, önce daktilo ve daktilo kızlara, sonra da F klavyeye ihtiyac kalmadı. Zaten Türkce’ye de ihtiyac kalmadı. Nasılsa, kimse, kimseyi anlamak için dinlemiyordu, kimse kimseye anlatmak için konuşmuyordu.

Sonra, birileri dedi ki, alfabeye QWX harflerini eklememiz lazım. Lamn oğlum, o harfler zaten yıllardır alfabemizde! Başla soldan tuşlamaya ; QWERTY. Bu qwerty, internet aleminde en sık kullanılan şifrelerden biri. Ezberlemeye de gerek yok, unutmaya da.

Ha ; dilimiz mi var ?

Lazım mı ki…

Lizzy
27-02-2009, 18:49
Yaşar Kemal'i bundan sanırım on-onbeş yıl kadar önce, Antalya'da bir otelde rahmetli Tilda ile görmüştüm. Aynı katta birkaç gün kalmış, kahvaltılarımızı birlikte etmiştik.
O zaman Bir Ada Hikayesi'nin sanırım henüz ilk iki kitabını yazmıştı. Sordum, 3 nerde kaldı, bu yaptığınız TVlerin reklam arası gibi oldu, katlanılmaz bir bekleyiş bu. ''Tamam'', demişti, ''üçüncü baskıda, ama bu defa dürdüncüyü bekleyeceksin sanırım.''Kocaman suratı, tok sesi ile. Hala bekliyorum. Arada Tilda Hanımı'da kaybetti.E-5'de Küçük Çekmece ye yaklaşırken Cennet Mahallesi'nin karşısında yıllarını gecirdikleri mutevazi Gazeteciler Sitesi mahzun kaldı. O gün bugün üretmiyor Yaşar kemal. Poyraz Musa Yetim kaldı. Yüzyılın başındaki savaşlar düneminin, savaşları arka tarafındaki insanları mahzun kaldı.Girit'den göcerken ölenler, Sarıkamış'ta donanların anaları, kanları Dicle'yi boyayan cocukların ablaları, Kazdaglarında,Mudanya'da, Karadeniz'in dagköylerinde hikayelerinin yarım kalmasının kederi içinde.

Uzun zaman kafayı takmıştım, Poyraz Musa'nın adası nere diye. Herkes, Ayvalık-Cunda diye algılamıştı. Hayır efendim, orası Ayvalık degil, Cunda hiç değil. Ölmeden yaşamak istedigim, son gencliğimde bir müddet yaşama şansını yakaladığım oraları cok iyi bilirim ; değil. Mudanya olması lazım, Musa'nın köyü ve adası.
Soramamıştım Yaşar Kemal'e nedense.

Haklısın Emin ; işeyen tek roman kahramanımı hatırlattığın için sagol. Hayatımın üç romanından birinin , tarihin, tarihi yazılmayan insanlarının hikayesini anlatan romanın esas adamı Musa, o sulara ne de güzel işemiştir.

Haydi be Yaşar Kemal, yine işet şu Musa'yı.



Dayanamadım sordum...
İki yıl önceydi.bir haftalığına Cunda'ya gelmişti Yaşar Kemal.Ortunç adı verilen cennet koyda kalıyordu.Yolumun sıkça düştüğü bir yerdi.Amacım kitabın ne zaman çıkacağı veya Ada'nın hangi olduğunu öğrenmek falan değildi.Onu görebilmek,tanışmak niyetinde de değildim.Hatta garsona'Sahiden burada mı?'diye sormayacaktım ki,niye sorayım?Gayet cool olacaktım yani.Bana ne lan ünlü yazardan,ben buz gibi denizime girip sıcaktan sıvı hale gelen beynimi kurtarmaya gidiyordum.Yaşar Kemal,Musa,Ada,balıklar,sonu,başı...Bana ne?Zaten gıcık olmuşum beklemekten kitabı.Artık ilgilenmiyorum gerisiyle merisiyle...

Ama oradaydı işte.Şapkalı,gözlüklü,bir eli belinde,diğerini alnına koymuş karşılara bakıyordu.Denize girerken 'Merhaba'dedim.Sonrası geldi tabi.Kahve içtik beraber.Konuyu dolambaçlı açmaya çalıştığımı görünce kendisi sordu:

-Nasıl bitsin isterdin?

Hazırdı cevabım:'Hiçbirşey bozulmadan daha fazla,öylece bitsin isterdim.'dedim.

-Ben de...O yüzden bekledim zaten.

-Siz mi,biz mi????

Güldü.ama sadece ağzıyla...Tuhaf bakıyordu gözleri.Gene daldı karşılara baktı.Karşılara.Karşıda Midilli vardı...

Konuştuk biraz daha.Ada'nın yerini sormadım gerçekten.Ama üç kitabı baştan okuduğumda Midilli Adasının Kaz dağlarının karşısına düşen son noktası geliyor aklıma.Tarihi bilgileri boşveriyorum,bence Yaşar Kemal'in bahsettiği tam anlamıyla bir ada değildi.Adanın bir ucuydu olayın geçtiği yer.Ve Midilli'den esintiler vardı.Bitki örtüsü,konum,çoğu şey.Ne diyelim??Gökten üç elma düşsün mü?

AnnE
01-03-2009, 08:33
İzmirli emekli operacı Orhan Bey, ''tesisini'' ilk actığı yıllarda, müşterileri, bakir tatil ortamı arayan ''Avrupai'' eğitim almış, henuz cocukları bir-iki yaşında olan alternatif tatilciler, Cumhuriyet Gazetesi'nin yaşlı ve ağırbaşlı yazarları, Ölüdeniz'in kalabalığından sıkılmış karavanlı Alamancılar, Cunda'da denize girecek yer bulamayan diğer otellerin sakin müşterileri, Ayvalık'ın değişiklik arayan genç entellektulleri ve tabii ki başta sahibi olmak üzere bu kadar enteresan insanın bir arada olmasının fırsatını kaçırmayacak olan bendeniz idim.

Huysuz Orhan Bey, o zamana göre hayli temiz bulgalovlarına klima taktıramayacak kadar birikimsiz, ( bunu '' tabiatı yaşamak'' kılıfıyla çakmaya çalışırdı) , tecrübeli bir garson bulamayacak kadar acemi, iyi bir aşcı tutamayacak kadar cimri idi. Klasik müzik çalınır, plaja bakan lokanta kısmını sarması umulan asmalar henüz tavana kadar çıkmamış ama yaz sonunda üzüm vermeye başlamıştı. Konuşlandığı muhteşem koy, Orhan Bey'e ''yürüyünüz ya kulum '' dedi. Ünü günden güne yayıldı. Tesisin lağımını koya salmakta sakınca görmedi ama, telefonda rezervasyon yaptırmak isteyenleri buz bigi bir tavırla nerdeyse aşagılayıcı bir '' yerimiz yok '' sogukluğundan hiç taviz vermedi.

Neyse, Orhan Bey ve Ortunc tarihi hakkında daha çok yazabilirim ama yeri değil. En iyi bilinen tarihi konulra, ''yaşanan '' tarihi konulardır. Ama esas tarihi konular okunanlar, duyulanlardan öğrenilir. Okuduğunun, duyduğunun ne kadar sağlıklı olduğunu sorgularsan, gerçek tarihe ulaşabilirsin, ulaşamazsan bile bir fikir sahibi olabilirsin. Ama uzmanlık taslayamazsın.

Ben de tarihci felan olmadığım için tarihi konuları, okuduğum fakat hepsini sorgulanır bulduğum bilgilerden kendimce fikir üretmek için kullanırım.Nerdeyse bütün tarihi simaların neticede sadece bir insan olduğunu, hepsinin zayıflıkları, aptallıkları ,cocuklukları, zaafları olduğunu ;hasılı, hicbirinin yüce kuvvetlere sahip olmadığını düşünür ve hatta idda edebilir, onları yüceltenlerle afedersiniz testis gecme hakkını kendimde görürüm.


Amma, herkesin de herhangi bir konuda taraf olmasının ve bu taraf olma halinin degişmedinin hiç mi hiç kolay hatta mümkün olmadığını da düşünürüm. Tabii bu ''herkes '' lafı ,fikir sahibi olmanın asgari özelliklerine sahip insanlar için gecerli. Kültürü, hayata bakışı, yarını olmayan; yani, toplumsal bir varlık olmayan ve seksenler sonrası kültürsüzlük bombardımanı ile mutasyona uğramış, insanlıkla iliişkisi insan toplumu içinde sayılmaktan öte gidemeyenler için sözüm olamaz tabii ki.

Ne ve neden yazdığımı ben de anlamadım, boşverin gitsin.

Ama bildiğim, Orhan Bey'e bu yaz da standart telefonumu actığımda yerimiz yok diyecek, bende içimden '' al o koyu...'' diyeceğim.

AnnE
30-03-2009, 09:50
1923 den bugüne kadar yapılan secimlerde ve özellikle cok partili dönemde yapılan secimlere farklı bir acıdan bakalım. Yapılan secimlerde halkın alakasına mahzar olan liderler ;

M.K. Ataturk
A. Menderes
S.Demirel
B.Ecevit
T.Özal
T. Çiller
R.T.Erdogan

Alayının tek ortak özelliği, YAŞLARIDIR. Hepsi 50 yaş altı ve civarında en yüksek mahzariyyete nail olmuşlardır.
Ogün bugündür, memleket secmeninin yaş ortalamasının da düştüğünü göz önüne alırsak, bu normal bir davranıştır. Yaş ortalaması 35 civarında olan secmen, ölmüş ya da kümküm yaşayan dedesi yaşındaki heriflere oy verecek kadar salak hissedememektedir kendini. Bu cok büyük bir iddaa degil sadece bir indikator olarak degerlendirilmelidir.

Memlekette, hayatımda ilk defa oy vermediğim secimler yapılırken, ikinci iddaanamenin 700 sayfasını okudum. Birincisini hiç okumamıştım. İddanamede üç ayrı suc/suçlu demeti var ;

1. Veli Küçük’ün genckızlık dönemlerinden beri mafya ile yakın ilişkileri,para hırsı, bunun Susurlukcu katillerle ortak para lüpleme eylemleri ve bunların memleket sevdası ayakları ile yönetenlere pazarlanması.
2. 2000 küsürlü yıllarda bazı generallerin çareyi darbede aramaları fakat bu düşüncelerini eyleme gecirme yeteneklerine ulaşamamaları, daha sonra emekli olunca, sivil olarak siyasi örgütlenmeye calışmaları, bunu yampiri yumpiri adamlarla ilişki geliştirerek yapabileceklerini sanma salaklıkları neticesinde maymuna dönüşmeleri.
3. Birtakım diger safdillerin tamamen iyi niyetli siyasi örgütlenme calışmaları yapmaları ve bunun tamamen faşist bir yaklaşımla hökümete karşı hareket olarak lanse edilerek önlerinin , hukuk kılıfı ile kesilmesi. Muhalefet etmenin çok kötü bir şey oldugunun pazarlanması.

Ve bu üç grup insanın, zorlama ve beceriksiz bir şekilde aynı teşkilat olarak sunulmaya calışılma gayreti.

Netice : UTANÇ. İnsanların özel hayatını takip etmek bu denli normal sayılmamalı.Hukuk mantık demektir. Burada mantık falan yok, hukuk bitmiştir. ( ya da zaten yokmuş, ben yeni anladım.)

Hukukun buraya gelmesinin fentaaazisini , çocuklarının eğitimine önem veren İYİ aileler üzerinden yakın zamanda yapacagım.

Fakat deginmeden edemiyeceğim ki, bizim Ali Hoca ‘da dinlemeye takılmış. Kendisinin dardecilerle bir arada anılmasını doğrusu hiç şık bulmadığımı acık seçik belirtmek isterim. (Sayfa 411):

‘’….Mehmet Şener Eruygur’un “Öyle mi memnun olurum tabi” dediği, Ercan Y.’ın “Eğer zati alinizde uygun görürse onlar arabayla gelecek galiba Abdurrahman bey öyle dedi biraz önce onunla konuşmuştum ben Ali hocam bir toplantıya katıldılar İzzet beyle katılmamızda fayda var diye düşünüyorum” dediği, Mehmet Şener Eruygur’un “Tabi, tabi” dediği,’’

Hiç yakıştıramadım valla.

AnnE
30-03-2009, 10:06
Yahu Ahali ;

Yukarda yazdığım yazıyı tekrar okuyunca birşey dikkatimi cekti, listede B. Ecevit'i sona koyarsanız, ilk harfleri MASTRB oluyor ki, memleket ahalisinin onlarca yıldır kendini eliyle tatmin ettiği gibi bir netice cıkıyor. Zaten oyumuzu da elimizle atmıyormuyuz.

Tövbe yahu.

LAZIO
30-03-2009, 14:02
Bu vatandas milletin hislerine tercuman olmus.....LAZIO

http://www.yurthaber.com/haber/secim-zarfindan-prezervatifler-cikti-104893.htm?ref=f5haber.com

AnnE
13-04-2009, 09:59
Seçim değil de, memleket hakkında abuk sabukluklar…


21. yuzyılda, sağ ve solu klasik tanımından farklı degerlendirmek gerekiyor. Bu ayrı ve uzun bir tartışma konusu. Zira, emekten, yoksuldan, sermayeden yana olmak, milliyetci, şovenist, enternasyonalist, küreselci, fundamentalist, laik, ateist, muhafazakar, modernist, yurtsever, humanist vs kavramlar, tektek tanımlarını bulmadan, bunların sag ve sol olarak tanımlanması çoğu koşulda birbirinin içine girmeye başlamış durumda.
Türkiye özelinde, meseleyi sağ/sol dışında degerlendirmek lazım. Kim CHP ye oy veren ile, CHP secmeninin politik bakışının yanı olduğunu söyleyebilir ki ? Kim DTP secmenine modernist ya da solcu tanımı yapabilir ? AKP’nin sosyal yardımları ‘’sol ‘’ bir numara mıdır, yada AKP li belediye calışanlarının sosyal hakları ? Bunları gecelim, sevgili halkımıza gelelim.

Halk, esas olarak malum 4 partiye oy veriyor. Dördünü tanımlarsak ; din kökenli AKP, milliyetci MHP, milliyetci DTP ve ne ‘’cumhuriyetci ‘’ ( ne demek anlamadım ama başka bir genel tanım bulamadım) CHP. Ha ; bir de, yeniden doğan, ‘’gerçek’’ dinci SP.

Rahmetli, ‘’ Ehveni-i şer şerlerin en kötüsüdür’’ derken ne de haklıymış. Bir sürü safdil AKP oy kaybetti diye sevinirken, bu oyların SP, BBP, MHP’ye gittigini nasıl da göremiyor. Acırım.
Yok efendim, CHP – ya da- sol – emekci kesimlerden oy alamıyormuş , zengin mahallelerden , zenginlerden oy alıyormuş. Şimdi hemen aklıma gelen zenginleri bir sayayım ; Turgay Ciner, Aziz Yıldırım, Sadık Albayrak, Ethem Sancak, Mehmet Agar, Ahmet Calık, Tayyip Erdogan, Murat Ulker…
Vallahi bu en populer zenginlerimizin hepsi bu mahallelerde oy kullanıyor ama hiçbirinin CHP ye oy verdigini ; saha doğrusu AKP ye oy vermedigini düşünemiyorum.

Ama mesela bu yazıyı okuyanların hemen hemen tamamının bu mahalle ya da sehirlerde oturdugunu biliyorum. Ve biliyorum ki, hepsi ;
• Türkiye ortalamasının üzerinde egitim ve kültür seviyesine sahip ;
• emeginin hakkıyla gecinen ; ‘’boğazından yetim hakkı geçmemiş ;
• cocugunun gelecegi için endişe duyan , ama bunun çözümünü memleketten kacmakta aramayan ;
• Bircoğu Cuma namazına gittiginde, önündekinin yırtık çorabından gördüğü parmak arası kirlere bakıp , ya da yanındakinin ceketinden gelen kesif sigara kokusunu duyunca, ‘’ bu memleket adam olmaz ‘’ diye kederlenen ;
• Ama bircogu AKP’ye oy vermeyen insanlar.
Yine bir sürü safdil, AKP İstanbul’da oy kaybetmedi derken, Sultangazi, Bayrampaşa, Esenler gibi yerleri İstanbul olarak kabul etmeye devam ediyor. Orada oy veren ve oy verilenlere ( adaylara ) bakmadan.

Sadece şunu sormak isterim ey ahali ; buralarda secilmiş adamlara bakıp, bunların hangisinin çalıştıgınız işyerinin patronu olmasını, ya da bırakın bunu, evinizin komşusu olmasını içinize sindirebilirsiniz. Aylık geliri 200 YTL civarında huzur hakkı olan Belediye Meclis Uyesi olmak için cırpınan adamların suratına baktıgınızda hangi çağdaşlık, ahlak, modernite, gelecek aklınıza geliyor.

Siyasetin , sadece profesyonel bir meslek degil, esas olarak ‘’sağlam gelecege yatırım ‘’ mesleği oldugunu görmeden memleket için kederlenmenin ne anlamı var.

Türkan Saylan’ın bile gözaltına alındığı gün, ne çagdaşlığı, ne geleceginden bahsedeyim. İsteyen istedigi kadar halktan kopuk yorumu yapsın burada aklıma gelip, bölük pörcük yazdıklarıma. Ben tabii ki bu halktan kopugum. Var mı bana bu yaftayı yapıştıran dümbüklerden bir tanesi çıkıp, halkı cagdaşlastıralım desin !!

Bu memleketin , esas memleket sever halkı, duble yol pesinde degil. Tüp kuyrugu, Sana kuyrugu varken daha mutlu degil miydi ? Hababam Sınıfı’ndaki Mehmet Ali yimi tercih eder, 50 sarışındakini mi ?
Kapagı zor acılan Yeni Rakı’yı mı, metil alkollü Yeni Rakı’yı mı ?
Gecelim…
Ugur Mumcu, bunda 25 yıl önce, İHL kökenlilerin önce egitimi sonra da yargıyı ele gecirmekte oldugunu sayısal olarak gözler önüne koymuş ve bu günlerin işaretini vermişti.

Bir ilave de ben yapayım. Yine o günlerden başlayarak , özel okullar ve özel dersaneler de iki grupta faaliyet gösterdi. Bir grubu, yukarda bahsettigim, bu yazıyı okuyan ana babalardı. Onlar, varlıklarını cocuklarına feda etmeye devam ettiler, cok iyi egitim almaları için yırtındılar, bunu becerebilenlerin cocuklarının büyük şirketlerde kariyer yapmalarını hedeflediler.

Ama, o özel okul ve dersaneler, bu yatırımı yapmayan,yapamayan ailelerin cocuklarını topladı, özel sınıflarda yarıştırdı, sadece hukuk fakultelerine degil, devlet fen liselerine, soktu, OSS şampiyonları üretti, onları en iyi muhendislik fakultelerinde özel burslar, yurtlarla yetiştirdi. Mektepleri bitirince, KİT bursları ile, yurtdışına yolladı, sonra KİT lerde işe soktu. En yeni teknolojiyi bilen bu cocuklar, en iyi bilgiişlem madrabazlıklarını, en iyi komunikasyon dalaverelerini uygulamayı herkesten iyi örgendiler. Hukuk fakultelerinden , Siyasal Bilgilerden gelen ağabeyleriyle, karmaşık düzenlerin altyapılarını kurdular. Bu yazıyı okuyanların cocukları Fen Liselerine, Bilkent, ODTU Elektronik fakultelerinin kapılarından gecemezken onlar oraları mesken tutmak bir yana hoca bile oluverdiler.
Farkında mısınız ?
Devlet elden gidiyormuş !!!
Hade lan. Giden gideli cok oldu. Bizler kendi gelecegimizi garantiye almaya calışırken , onlar memleketin gelecegini dizayn ettiler bile.
Gecelim.

AnnE
14-04-2009, 06:06
648



Dün biri söylemiş : SOKRATES'i ve savunmasını herkes bilir ama onu yargılayan savcı tarihin çöplüğünde çürüyüp gitmiştir.

AnnE
17-04-2009, 06:51
Sinirlendikçe aklıma gelenler ;



1. Cos Landandik mi ne diye bir herif vardı hatırlıyormusunuz ?
Acından ölen çakma entel bir sürü karı bunun gibi dallamalara Türkiye'nin tarihi ve turistik yerlerini gösterecem diye kendilerini paralarlardı.
Nihayetinde Savaş Ay' ın pişirip medyaya pazarladığı seksi bir kara kızla evlenmişti.

Gecen yıl da, Türkiye'de yargı konusunda büyük problemler oldugunu belirten bir raporun sahipligini yapmıştı bu dallama.

Nerde bu ? Gelsin şimdi, Türkiye'ye ve insanların gözüne baka baka yargıyı eleştirsin ? Nerelerde o galaboy ? var mı o ilkelilik?
(Admin editleme, ifade özgürlüğümü kullanıyorum.Galaboyu merak eden Rusca sözlüğü bakar.)

2. Meşhur iddaaname tarihin çukurlarından suç eşelemeye devam ediyor. Hadi bakalım bende bir ispiyonda bulunayım : Halen başbakanlık yapan zatın çocuğunun nikah şahitliğini yapan, ve bir zamanlar katliam yaptırdığı bir yere tepetaklak çakılan ve ispatlanmış toplu cinayet sucu ile ( başka bir suc degil ha ) hapiste yatanlara, başbakanın '' o benim en eski ve en iyi arkadaşımdır'' demesi sizde ne gibi duygular uyandırıyor ?

3. Deniz Feneri mi dedin ? Olduğu gibi girsin bir yerlerinize o fener.
4. Aslanlı köşk mü ?
5. Hocalı Katliamı mı ? Hiç duydunuz mu ?
6. Ulan bunlar bu saatten sonra zorla milliyetçi yaparlar adamı be.

dohol
24-04-2009, 22:45
İSTE BUGUNKU DURUM OZETİ....


Tayyip bir okulu ziyaret eder öğrencilerle sohbet eder.
Öğrencilerden Temel, size 3 sorum olacak der;

1- Nasıl oldu da seçimlerde bu kadar yüksek oy aldınız?
2- Özelleştirmeden gelen bütün paralar nereye harcandı?
3- Türban'ı neden sorun haline getiriyorsunuz?



Aniden zil çalar çocuklar tenefüse çıkarlar.
Teneffüsten döndüklerinde sözü Dursun alır;

- Size 5 sorum olacak der ve sorar :



1- Nasıl oldu da seçimlerde bu kadar yüksek oy aldınız..?
2- Özelleştirmeden gelen bütün paralar nereye harcandı..?
3- Türban'ı neden sorun haline getiriyorsunuz. .?
4- Ders zili neden 30 dk önce çaldı..?
5- Temel nerede...?

Gozlemci
09-05-2009, 05:57
Herkesin uzerinde anlastigi bir demokrasi tanimi yoktur. Ama bence, demokrasinin esasi bireylerin ifade ozgurlugune (ki her ulkede bir siniri vardir) ve her bireyin yonetime esit sekilde katilmasina dayanir diye ozetlenebilir. Bana gore demokrasinin en az iki on kosulu vardir. Birisi laiklik, digeri evrensel hukuk. Ikisinden birinin olmamasi en azindan insanlarin fikirlerini ozgurce ifade etme olanagini ortadan kaldirir.

Turkiye'de son altmis yilda demokrasi var miydi bilemem. Ama son iki-uc yilda, Turkiye daha az demokrasinin oldugu bir yerdir. Cunku evrensel hukuk ilkelerinin uygulanmadigi Riza Turmen, Sami Selcuk, Sabih Kanadoglu gibi hukukcular tarafindan belirtilmektedir. Iktidari elestiren kimseler (evinde kitap cikanlardan bahsedilmektedir, bomba cikanlardan degil), neredeyse bir yil boyunca iddianame olmadan hapiste tutulmaktadir. Haberlesme ozgurlugu ortadan kalkmistir. Ifade vermeye davet edilse gelecek kisiler, gozaltina alinip, en az dort gun, bazen yillarca hapiste tutulmaktadir.

Elestiriler "bu mevkide, bu yastaki insanlar bu isleri yapmaz, sorusturmayin" seklinde degildir. Aksine, darbe yapilmak istendiyse, ya da diger karanlik isler yapildiysa, herkes ama herkesin sorguya cekilerek gerceklerin aciga cikmasi ortak istektir. Ama, bunun evrensel hukuk cercevesi icinde yapilmasi gerektigini soylemektedirler. Adamin evinde bomba bulunduysa mahkeme suresince gozaltinda bulundurun. Emin olun kimse elestirmez ama hukumet aleyhine toplanti yapti diye insanlari hapiste, iddianame olmadan, bir sene bekletmeyin. Bu orgutun kasasi diye iddia ettiginiz adamlarin, hapiste olmesine izin vermeyin. Evlerinden, bilgisayar ve CDlerini aliyorsaniz, bir kopyasini aninda avukatina verin. Politikacilarin kendini bassavci ilan etmesine karsi durun ki gucler ayriligi ilkesi bozulmasin.

Anti-demokratik yontemler kullanarak demokrasi gelmez, ulke ilerlemez. Demokrasi ilerliyecek diye anti-demokratik yontemleri alkislar ve dolayli olarak desteklerseniz, evrensel hukuk ilkelerinin irzina gecilmesine seyirci kalirsaniz, elde edeceginiz polisin bir sabah evinizi basip, size neden suclandiginizi soylemeden bir yil iceride tutmasi olacaktir. Buna otoriter yonetim denir, demokrasi degil!

LAZIO
10-05-2009, 15:27
Gercek demokrasi ancak insanlarin bunu talep etmesi ile gerceklesir;

Kaybedilen bir secim sonrasi,halkin zekasini ve iyi niyetini sorguluyorsak.....

Oy degerlerinin egitim,sosyal sinif,ekonomik durum gibi kriterlere gore degismesini tartismaya aciyorsak......

Orduyu goreve cagiran pankartlarla yuruyen,eski generallere darbe brifingi veren profesorlere tepki vermiyorsak.....

"Modern Turkiye'nin egitim yuvalarina turbanla girilmesini icim istemiyor ve bundan rahatsizlik duyuyorum,ama ben boyle dusunuyorum diye kimsenin egitim hakkinin elinden alinmasinada razi olamam"diyemiyorsak.......

Butun TV kanallarinin naklen verdigi Genel Kurmay Baskani'nin konusmasina,"ne olur ne olmaz" tam takim ust duzey katilmakla kalmayip,adam iceri girdiginde Milli Guvenlik hocasi sinifa giren ortaokul talebeleri gibi ayaga firlayan basin mensuplari bizi hem guldurup hem dusundurmuyorsa....

"Bu adamdan nefret ediyorum,ancak yirmi yildir uygulanan usulden vazgecip hukugu egip bukup Cumhurbaskanliginin engellemeye calisilmasina da karsiyim diyemiyorsak......

Bu gunku demokrasi ihlallerini basliga tasiyip,darbe gunlerinde generalleri yalayip yutan gazetecilere itibar ediyorsak......

"Ceketimi koysam sectiririm" diyebilen, secilenin vicdan ve iradesine ipotek koyan bir siyasi sistemden cozum cikabilecegine inaniyorsak....

Bizim mucadelemiz demokrasi degil siyaset mucadelesi.....Bunlar gitsin oteki gelsin mucadelesi.....Hic bir netice vermedi.....Bu sistem icinde bir altmis sene daha netice vermiyecegi kesin.....LAZIO

--------------------------------------------------------------------------

AnnE
11-05-2009, 06:45
Derme çatma ;

1. Demokrasi, sermaye birikim ve paylaşım sürecine paralel olarak gelişir. Yani, dünyanın en köklü demokrasileri, en uzun sermaye oluşum süreci ve buna paralel kültürel gelişim sürecini yaşamış ülkelerde görülen birşeydir. Diğer, yani bu tanıma uymayan ülkelerdeki demokrasi mücadelesi, iktidarı risksiz ele geçirme uyanıklığının bir tezahürüdür.Bizde, ARAÇ diye tanımlanır. ( Ve ya safdilliktir. )

2. Kapitalizmin doğal süreci içinde uluslaşamamış ülkelerde demokrasi gelişemez. Aksini zorlarsanız Alışveriş merkezi kapısına dikilen palmiyeye benzer.

3. Din, demokrasi ile aynı cümle içinde kullanılamaz. Zira, din, özgürlüklerin nasıl kullanılamayacağının en katı ve kat'i tanımlarından oluşur.

4. Gelişmişlik ve demokrasi ve intihar cenneti İsveç'i örnek gösterirken, adamların 200 ( ikiyüz) yıllık uluslaşma tarihini, Norveç ve Finlandiya'nın neden İsveç'ten ayrıldığını öğrenmekte acaip fayda vardır.

5. 150 yıldan kısa süren bir demokrasi mücadelesini ben görmedim. En yeni Örneği İspanya olup, onun da tarihine bir bakmak icabeder.

6. İçsel dinamiklerle sermayesini oluşturamamış ülkelerde demokrasi de dışsal olur. ( kısaca itekleme diyoruz.)

7. Yine de iteklemekte fayda vardır.


8. Hadi bakalım, provakasyonun dibini bulalım ; Tıpkı Balkanlar'da olduğu gibi, doğuda da, techir yapılmayıp, Böyük Ermenistan kurulabilse idi, bu, bugünkü Türkiye nasıl biryer olurdu ?

LAZIO
11-05-2009, 13:55
Sermaye birikimi,refah duzeyi,egitim seviyesi demokrasinin onsartimidir yoksa sonucumu?....

Batida demokrasi hareketi basladiginda refah seviyesi cokmu yuksekti?...Fransiz ihtilalinin en buyuk sebeplerinden biri yokluk degilmiydi?...

Demokrasiye bu kadar direnc gostermemizin sebebi, sistemden nemalananlarin bilincli olarak icimize saldigi korkular olabilirmi…(Ornegin,ben kominist Ivan korkusu ile yetistim….Gozleri votkadan kan canagina donmus Ivan gelip hepimizi kesecekti….Sonra gele gele Natasalar,Nureyev,Kournikova falan geldi….Yeni korkular buldular.)

150 yilda surse biryerden baslamamiz gerekmezmi?....“Egemenlik kayitsiz sartsiz milletindir”diyen bir liderin kurdugu cumhuriyette 60 kusur yil sonra “Benim oyum cobaninki ile birmi olacak?”tartismasi yapildigina gore bir arpa boyu yol almadigimiz ortada…..

Bu arada benim turist olarak iklim ve karanliktan bunalip uc gunde otelin balkonundan assagi atlamayi dusundugum Isvec’de intihar oranlari ile demokrasi ne kadar ilgilidir tartisilir…

Bencede iteklemekte fayda var……

Az rotarlida olsa,Anneler gununuz kutlu olsun…….LAZIO

-------------------------------------------------------------------------

AnnE
12-05-2009, 06:27
ONSARTI deyince, aklıma geldi. Dün bu yazıyı okuyan bir tanıdık beni aradı; ''yahu AnnE bazen yazışmalarınızda ipi koparıyorum; ONSARTI nedemek ? '' diye sordu. Ben de, henuz Lazio'nun yazısını okumamıştım. Lamn dedim, Bahçe'de benim bile anlamadığım kelimeler mi kullanılıyor, yumuldum herdilden ne kadar sözlük varsa. Yok ! böyle bir kelime yok. Fransızca olduğunu düşündüm, memlekette bu dili iyi konuşan bir arkadaşı aradım ; muhtelif yazılışlarla çözmeye çalıştık yok kardeşim, böyle bir kelime yok.

sonra Bahce'ye gelince gördüm ki, o bizim onsartı, noktasız yazılmış ÖNŞARTI imiş. Ohhhh be bi rahatladım ki ...

Demokrasiye gelince; aslında bunun da sözlüklerde karşılığı yok. Mesela Lazio Fransız ihtilalinden söz etmiş. Yahu ; adı üstünde İHTİLAL. Kan, gözyaşı,açlık.

1700lerin sonları, 1800'lerde Fransa ve cümle ihtilal ülkelerinde demokrasi mi var ? İhtilal kelimesi yerine devrim kelimesi kullanırsak daha iyi olacak sanırım ;hadi inkılab desek de olur. Bu bir halden diğer bir hale kalb olma sürecinde ne demokrasisi ?

150 yıl sürse de biryerden başlandı bizde de tabii. Ama ne yazık ki bu sürec, henüz adet bile göremeden, tecavüze uğradı ve 1950 lerde kırıldı. Ondan önceki, savaş sürecini de gözönüne alırsak, 1940 ların başında, yani henüz 16 yaşında, kırıldı. Bir defa daha yazmıştım ; kırılan devrim kemiği düz kaynamaz, yöndeğiştirir. Ne yazık ki şemsiye artık açılamamaktadır.


Ivan meselesine gelince ; al sana kırılan bir devrim süreci daha. Garibim Ivan ; 60 kusür yıl, kira, elektrik,su, süt, et, gaz, ekmek, ve dahi votka için küçücük bütcesinden tasarruf yapmaya ihtiyacı olmadan , her akşam sıcak evinde , Nataşa Yenge'mle huzur içinde yaşar,klasık müzik dinler, kücücük evine sığdırdığı pianosu ve duvar dolusu kitaplığına karşı kaliteli votkasını yudumlarken, bugün gegldigimiz günde, her sene en az ikiyüzbin Ivan abimiz, sahte votkadan ya kör oluyor ya da ölüyor. Nataşa Yengemin kızı Alina'da buralarda, ter kokuları içindeki ''karakafalar'' içinden kendine gelecek vadedecek bir tanesini arıyor.

Hiçbirşey mücadele etmeden olmuyor. Hak mücadele ile kazanılıyor.
Netice olarak, demokrasi iyi birşeydir ; hakedene...

LAZIO
12-05-2009, 13:28
Gavur klavyesi ile Turkce yazinca boyle yalnis anlamalar olabiliyor.....Bu birsey degil gecenlerde bir arkadasima "Ben burada cok SIKILIYORUM (kucuk harflerle) yazinca.....yalnis anlamanin daha dogrusu yalnis anlar gibi yapmanin buyugunu yasadik......LAZIO

--------------------------------------------------------------------------

AnnE
18-05-2009, 07:15
Bazıları Ayakta ölür





651

LAZIO
29-05-2009, 15:40
70li yillarda bir dergi,birkac tiyatro oyuncusu ile cok enteresan bir arastirma/haber gerceklestirmisti….Uzun siyah pardesu giyen,elleri megafonlu tiyatrocular Sultanahmet’te insanlari durdurup,duvara dizip ustlerini aramis,sorgulamis,yerler comeltip bekletmisti…..Bir Allahin kuluda cikip “Siz kimsiniz?....Kimliginizi goreyim….Ne hakla” falan dememis daha dogrusu diyememisti…Turkiye’deki genel tabloyu son derece carpici bir sekilde yansitan bir calisma idi…....Insanlar korkmuslardi,korkutulmuslardi…..Koministler gelecegine devlet terorune,haklarinin ellerinden alinmasina raziydilar…..

Ben kucukken hatirlarim mahalle arasinda top oynarken yasli bir adam Ibranice ve Rumca gazete satardi bagirarak…..Ancak Kurtlerin birakin Kurtce gazete cikartmayi kendi lisanlarinda konusmalari bile yasakti…..Zaten oyle bir etnik grupta yoktu …..Radyoda yada gecede iki saat siyah beyaz yayin yapan TRT’de Ingilizce,Fransizca,Italyanca muzik calar ancak sokakta Kurtce sarki mirildanan kendini karakolda bulurdu…..Insanlar “memleket bolunur” diye korkutulmuslardi…..

Bundan 25-30 sene evvel “Turk parasini koruma kanunu”vardi….Uzerinde 3-5 Mark yada Dolar veya cebinde yabanci sigara bulunan karakola cekilir ve bu kanuna muhalefetten yargilanirdi….Uc senede bir bankadan bordro karsiligi alinan 200 Usd (Zengin tayfasi bu 200 Dolarla Fransa sahillerinde aylar gecirir bavul bavul esya ile memlekete donerdi….becerikli insanlar nede olsa) ile yurt disina cikilabilir,ithalat ise zaruri ihtiyac disinda hemen hemen yoktu…..…..”Bu kanun kalkarsa Turk ekonomisi batar” diye korkutulmustu insanlar…..(Kalp ilaci,rontgen filmi ithal edemeyen….Yurt disindaki elcilik mensuplarinin maasini odeyemiyen ekonomi daha nasil batacaksa?)

Darbeler yasandi insanlarin haklari ellerinden alindi,evleri arandi,arkadaslari,yakinlari iceri alindi iskence gordu,kimi kayboldu…..Analar Beyoglunda kaybolan cocuklari icin beklestiler Cumartesi gunleri….Kimsenin sesi cikmadi…..Insanlar korkmustu korkutulmustu….

Bu gunun Turkiye’sine baktiginizda pek degisen bir durum soz konusu degil…..”Seriat geliyor”dan,”Yabancilar toprak alip memleketi bolecekler” yelpazesinde yaratilan oculer ve bu yolla devlet burokrasisinin iktidar mucadelesi suruyor……

Devlet burokrasisinin insanlara hizmet yerine onlar uzerinde tahakkum kurmasi az gelismis toplumlarin karakteristigi sanirim……Insanlar korkutulur ve tahakkum surer….Zayiflama durumunda yeni korkular icad edilir…..”Bolunuruz,ac kalirsiniz,kitir kitir keserler…..gel benim kanatlarimin altina,…ben seni korurum…..oyle hak hukuk falanda fazla karistirma” anlayisi…

Daha kisa portre etmek gerekirse……Devlet dairesine giren gavurun “Maasini ben veriyorum,sen bana hizmetle gorevlisin,yap su isimi tavrina karsi……..Boynunu buken,onunu ilikleyen “Saygilarimla arz ederim efeem”anlayisi……Ve bunun surdurulme mucadelesi….…LAZIO

-------------------------------------------------------------------------

AnnE
06-07-2009, 06:43
Resimdeki parmak, tarafımızdan fotoşop edilmemiştir. Resmin orijinalinde vardır.
Kimsenin bu resmi buraya yapıştırırken kötü niyetli olduğumuzu düşünmesine mahal yoktur.



661

AnnE
08-07-2009, 05:26
Evetttt !!!!

Konunun, konu insanlarının uzun süre uzagında kalmamıza tabii ki ulusal medya sessiz kalamadı, ve Onların haberlerini verme görevini üslenmeye yeltendi.

Bu da bana ders olsun !!!

İrina nerelerde, tuhaf hayatın Alina'sı ne halt yiyor?

Anlaşıldı, artık kimseden hiçbirşeyi saklamadan açık seçik anlatmaya başlayacagız yeniden.



VATAN'dan


Rusya’nın son yıllarda çıkardığı en başarılı manken olarak gösterilen Irina Sheikh, Avrupa’da başarılarından sonra Hollywood’a transfer oluyor. Shaykhlislamova olan soyadını kısaltan 23 yaşındaki manken en büyük hayalinin Bond kızı olmak olduğunu söyledi. İrina, Intimissimi and Guess gibi markaların da yüzü olmuştu.

662

AnnE
13-07-2009, 08:58
- Toparlan kız , Antalya’ya gidiyoruz. Bahçe ahalisinden bir Antalyalı bizi davet etti. Bir hafta kadar oralardayız.

Öyle bir sarıldı ki boynuma, ne kadar nefessiz kaldığımı ve bütün vucudumu saran sıcak tenin kan basıncımda yarattığı dalgalanmaların şiddetini hala hatırlayamıyorum. Kendimi zor toparlayıp üzerimden kopardım, ve sedire uzanıp en az altı dakika kendime gelmeye çalıştım.

Biryandan anlımda ve boynumda birikmiş terleri yumuşak hareketlerle silerken sordu ;

- Kim bizi davet eden AnnE , bir ömrün özetini , gündelik hayatın tatlı çileleri gibi anlatan şirin dilli seracı mı ?

- Maşallah kız ! okuduğunu anlamayı da geçmişsin, yazanın tahlilini de yapmaya başlamışsın; ama o değil , diğeri. Bahçe’de yirmili yaşlarından beri tanıdığım ama on yıldan fazladır bir sürü şeyi paylaşıp yüzünü görmediğim, fakat bu süreçte, en başta mesleki başarısını izlemekten pek keyif aldığım sert dilli kavruk adam. Onun kavrukluğu hem Antalya’nın yakan güneşindendir, hem de ve esas olarak, yaşadığı yerin ve ülkesinin geleceğine sadece dertlenmekle kapmayıp, sivil toplum ve siyasi yapılar içinde sözünü söyleyebilmeyi, görev almayı, doğru bildiğini yapmayı şiar edinmesindendir ; neslinde görülmeyen numunelik bir heriftir senin anlayacağın. (aslında hiç mi hiç anlayamayacağın. Merak etme sizin neslinizde böyleleri o kadar az ve onları anlayamayacak olanlar o kadar çok ki. )

- Diğer Antalyalı’ya gelince; O’nun hiç haberi olmayacak gidişimizden. Bilirim duyarsa oralarda olduğunu kendini telef edecek bir arada olmak için. Onunla görüşmemiz ciddi problemlere gebe. Şöyle ki ; eğer bir konuşmaya başlarsak, Şems’in Rumi ile kapanması gibi 40 gün 40 gece bitmez o muhabbet. Sen Kimya Kız gibi kalakalırsın mutsuz ; Kerra bizden nefret eder.Ya da söyleyecek bir şey bulamadan sıkıntıyla otururuz karşılıklı. Bu iki riski de alamam ben. Bırak O beni beklemesin, ben O’nu.

Hay Allah ! Alina ile Antalya maceramızı anlatmaya oturduk , konu yine güncel kitaplara geldi. Nerdeyse bütün zamanların en cok satan kitabı olmuş Aşk. İkiyüzbin kitabı alanların kacı okudu merak ederim doğrusu. Yazarını pek sevmemiştim Baba ve Piç’i okudugumda. Memleketin kanattırılan bir yarasına populer bir parmak basma hikayesi idi. Çok basit ve ucuz gelmişti hikayesi de anlatımı da. Aşk’ı da bu çekincelerle okumaya başladım. İlk başlarda haklı çıktım. Sufizm üzerine populer bir tanıtım kitabı. Hele İslam’ın merak konusu oldugu bu zamanlarda orijinalini de İngilizce yazarsan iyi ekmek yersin bir sürü ülkeden diye düşündüm. Fakat ilerledikçe kitap güzelleşti. Okuttu kendini.

Neyse, biz dönelim Antalya seferine.

Aslında bu meseleye hiç girmemek çok daha doğru olacak ya neyse, bakacağız artık.

Emin
27-07-2009, 16:36
Daha “Toparlan kız, Antalya’ya gidiyoruz” cümlesini okur okumaz dondum kaldım.

Gözlerimin ucu, bu cümlelerin devamı olan cümleleri başını döndürmeden kopya çeken bir öğrenci gibi okurken donmuşluğum devam ediyordu.

Vay be, demek tam bir hafta buralarda olacakmış!
6 dakika kadar bekledimse de donmuşluğumda bir çözülme olmayınca metnin geri kalan kısmını okuyamadım ancak okudum anlamına gelecek şekilde teşekkür düğmesine bastım.

Seradaki evde tane tane okuyayım diye yazının tamamını Ctrl+C yaparak taşınabilir diskime kopyaladım, emaneten (e-postalarıma bakmak için) oturduğum başkasının bilgisayarı başından ayrıldım.

**
Gene iç içe girmiş konulardan, göndermelerden oluşmuş enfes bir yazıyla baş başaydım.

Şahsıma yönelik güzel ve övgü dolu cümlelerle karşılaşınca nasıl gerildim anlatamam.

Hele Şemseddin ve Celâleddin örneği…

**
“Bilirim duyarsa oralarda olduğumu kendini telef edecek bir arada olmak için.”

Elbette bazen insan birileri için kendini telef edebilmeli, üstünü başını eskitmeli, milyonlarca tariflerinden biri de sanırım budur “aşk”ın.

“Bırak O beni beklemesin, ben O’nu.”

Ben her zaman, yaz kış, gece gündüz ve uzun kısa demeden üstelik beklentilere girmeden bekliyorum beklentisiz gelecek olanları.

**

Neyse, bakalım neler olacak, borsaya neresinden değecek Alina ile Antalya sergüzeşti…

AnnE
28-07-2009, 07:55
Havaalanına erken gelmişiz. Doğal olarak oturduk bara, yüzer gram votkayı yuvarladık. Maksat vakit ziyan olmasın. Kesmedi ; bir yüzer daha. Uçağa binince uyumuşum, Alina önümdeki sırada oturuyor. Benim yanımda buralı iki iri yarı adam. Bir süre sonra yanımdaki koluma çarpınca uyandım. Bacaklarının arasındaki poşetten litrelik pahalı bir viski şişesi çıkartıyor. Refleks olarak ‘’maşşallah !! ‘’ demişim. Adam baktı güldü. ‘’Ay MamA, içersen ? ‘’ diye sordu. ‘’Sağol’’ dedim, ‘’havaalanında yükümü tuttum ben ‘’. Yirmi gramdan bir şey olmaz diye ısrar etti ; Yeşilköy’e kadar şişenin dibini gördük çok şükür.

Yeşilköy’de Alina nasıl vize aldı, pasaport kontrolundan nasıl geçtik, domuz gribi kamerasının başındakilere neden laf attım da onlar bana ters ters baktı, iç hatlara nasıl geçtik hatırlamıyorum. ‘’ Uyan AnnE , Antalya’ya indik’’ diye okşarken beni Alina, üstü açık mezarların içinde hareket eden lacivert tabutların arasından çaresizce kurtulmaya çalıştığım berbat bir kabus görüyordum. Hayırlara çıksın diyerekten kendime gelmeye çalıştım epey bir müddet. Uçakta sadece biz kaldığımız için kibar uyarılarla yerimizden kalktık, çıktık Antalya’nın sıcağına.

Bizim kavruk bahçeli , koca bir hususi minibüs göndermiş, viaypi kıvamında. Kurulduk, ne kurulması yayıldık ; kendime geleyim diye soğuk bir bira açtım ortadaki buzdolabından alıp. Aracı kullanan, emekli teğmen, otuzlarında. Güneydoğu’dan emekli ; sol el parmakları hissiz. Boynunun sol yanında derin ameliyat kalıntıları, başını sola tam çeviremediğini çaktırmamaya çalışıyor. Nedense emekli teğmenim diyor, gaziyim diyemiyor kendine. Vücudunun bir kısmını bir amaç için biryerlerde bıraktıktan sonra buralarda sonradan görme Ruslara hizmet ediyor. Prensip olarak, emeklilik ikaramiyesi olarak Silivri’nin serin havasında yaşamak Antalya’nın sıcağında çalışmaktan daha iyi olmasına rağmen, o halinden memnunmuş gibi yapıyor. Kaybettiği hayat parçasını şoförlük yaparak yerine koymaya çalışmanın sorgulamasını çoktan geçmiş. Bana, çoktandır görmediğim Antalya’daki değişiklikleri anlatıyor yol boyu. ‘’Yaparsa Hoca yapar ‘’ sloganının getirdiği zaferin parçası olmaktan keyifli. Yapamasa da dert değil diyor. Yaptırmayacaklarından emin.

Kalacağımız yere ulaştığımızda emekli teğmen söforümüzle vedalaşıyoruz, Antalyalı evsahibimiz karşılıyor bizi.Tabii ki rakı sofrasına yerleşiyoruz vakti ziyan etmeden. On kusur yıl sonra ilk defa birbirimizi görmenin çekingenliği ile, memleket meselelerinden Bahçe dedikodularına, hayat gailesinden turizm sektörünün problemlerine uzun uzun laflıyoruz. Yatma vakti ; evsahibimiz evine doğru yola çıkıyor ; biz odamıza çekiliyoruz.

AnnE
30-07-2009, 11:34
Tabiidir ki, ahali şimdi burada Alina ve hemşerilerinin Antalya’daki tatil hayatı hakkında tespit ve tahlillerimi anlatmamı bekliyor.

Bu insan güruhunun, her şey dahil otellerde sabahları kahvaltı mahmurluklarını, mahmur da olsalar, o kahvaltıya bile takıp takıştırarak, komple makyajlarını yaparak gelmelerini, havuzlardan ziyade denizi tercih etmelerini, şezlonglarını denizin tam kumsalla birleştiği noktaya çekerek güneşlendiklerini, bu güneşlenme esnasında, kendi memleketlerinde hasret oldukları güneşin her bir ışınından vücutlarının neredeyse her bir zerresinin mahrum kalmaması için vucudlarını örten ‘’şeylerin’’ vucudlarının güneşle temasına engel olmaması için azami gayret gösterdiklerini, bu gayretleri sırasında, etrafdaki diğer insanları hiç mi hiç umursamazmış gibi bir tavır içinde olduklarını ve fakat aslında bal gibi umursadıklarını ve bu etraftaki diğer insanların dikkatlerinin onlar üzerinde olmasının onlara büyük bir keyif ve o güneşle tam temas halindeki vucudlar için bir gurur vesilesi olmasını, uzun güneşlenme seanslarının ardından biraz serinlemek için denize girmek üzere ayağa kalktıklarında, o ‘’şeylerin ‘’ vucudu, güneşlenirken oldugundan daha fazla vucud alanını sarmalaması için hiç mi hiç acele etmeden düzelttiklerini, denizden cıkıp şezlonglarına yerleşmek üzere, ıslak vucudları ile sudan karaya telaşsız yürürken vucudlarının bir kısmı suyun içinde bir kısmı dışında, durarak güneşle vucud arasında su damlalarından bir perde varken de güneşi hissetmenin tadının çıkarmaya çalışmalarını, o su damlaları,o vucuddan ayrılmak istemese de kahrolası yercekimi yüzünden birleşe birleşe vucudun alt taraflarına hüzünle akmalarını, vucudun denizle ilişkisi tamamen kesildikten sonra zaten hemen oracıkta olan şezlonga oturmadan önce, vucudlarını dikkatle kontrol etmek için ayakta ama ille de yüzleri güneşe dönük uzun uzun beklemelerini ve tekrar o ‘’şeylerin’’ vucudu kaplama alanlarını olabildiğince azalttıktan sonra şezlonglara uzanmalarını,ta gün batımına kadar süren bu güneşlenme operasyonu tamamlandıktan sonra odalarına çıkarken birkaç kadeh alkol almalarını, akşam yemekleri için en şık kıyafetleri ve en alımlı makyajlarını yaparak yemeğe inmelerini, yemekten sonra, barlarda içkilerini yudumlarken, dinlenmiş, güneşten nasibini almış, dolayısı ile ateşi yükselmiş tenlerini paylaşmak için gelecek her uygun yaklaşıma açık, hazır, istekli bir halde mahzun ve umutlu bekleyişlerini, bu beklentileri karşılanmış olsun ya da olmasın, kendilerini attıkları dans pistlerinde, sabaha yaklaşan saatlere kadar süren kahredici danslarını ve biriktirdikleri enerjilerini dans pistinde bıraktıktan sonra, yalnız ya da değil, kendilerini yataklarına bırakmalarını anlatarak sizlerin kafasını bulandırmaya hiç niyetim yok.

Sadece şunu söylemek isterim ki ; Eskiden Antalya kıyıları kumsal idi, şimdi taş olmuş. ( Daş olarak telaffuz edilmesi daha uygun kaçar. )

Alina’nın ve hemşehrilerinin tatil hayatlarının ayrıntılarına girerek sizin değerli vaktinizi almak ve can sıkıcı yazı içinde bunalmanızı istemiyorum. Sizler muhtemel ki, benim yüzmem için şamrel bulmaları konusunda otel görevlileri ile yaptığım kavgaları, ve tabii ki buldukları o şamrelle yüzerken benim yeni bir su sporu yaptığımı sanarak yanıma yaklaşan o vucudların sahipleri ile çevirdiğim geyikleri, su paraşütünü ile uçarken bana el hareketi çeken herifler aşagı indiklerinde onlara yaptığım kutsal konuşmayı ve daha sonra aynı heriflerle bir yandan rakı içerken bir yandan tavlada nasıl üç mars ettiğimi, heriflerin benle rakı içmek ve tavla oynamaktaki asıl maksatlarının Alina’ya sarkmak olduğunu ve Alina’nın buna nasıl tepki vermesi gerektiği hakkında benden bir sinyal beklemekte olduğunu, ve benim heriflere olan tavrımın hiç de olumlu olmadığını anlayana kadar geçen uzun süreden sonra kendini dans pistlerine atıp, ahaliyi eglendirmek için cırpınan Beden Egitimi ve Spor Yuksek Okulu ögrencisi, bedavaya bir yaz boyu gece gündüz calışan animatörlerin papuclarını dama atarak aslında onların biraz dinlenmelerini sağlamasını, çok uzun süren dansın bitmeyecegini anlamamdan sonra, Alina’nın sağa sola saçılmış zaten oldukça az miktarda ve hafif olan giysilerini toparlayıp, orasını burasını örtmeye çalışarak , cila niyetine üç beş kader bir şeyler yuvarlamak üzre nöbetci bara yönelmelerimizi, bu esnada etrafımıza yığılan , kendilerini gecenin son şanslıları olmayı umud eden kalabalığı püstürtme çalışmalarımı anlatmamı istersiniz.

Ama ben sizi uzun yazılarla sıkmak istemiyorum, bu yazıyı sadece 5 cümle ile noktalıyorum ki aşagıdaki altıncı cümle herşeyi özetler ;


‘’Ooof Of !! Ne siz sorun ; ne ben söyliyeyim. ‘’

bikmisbroker
03-08-2009, 09:27
Ama ben sizi uzun yazılarla sıkmak istemiyorum, bu yazıyı sadece 5 cümle ile noktalıyorum ki aşagıdaki altıncı cümle herşeyi özetler ;


‘’Ooof Of !! Ne siz sorun ; ne ben söyliyeyim. ‘’

Son yillarda hic bu kadar "Duz yazi" olupda bu kadar "erotik" olabilen bir MAKALE okumamistim..
Tebrik ederim.. :D:D

AnnE
04-08-2009, 12:01
Babo'nun niyeti bozuk.

Benim anlatmaya hiç mi hiç niyetim olmadığını acık seçik ifade ettigim ve ahalinin anlatmamı isteyeceğini düşündüğüm fakat anlatmamaya ısrarlı olduğum konular hakkında yazıdığım küçük deklarasyondan erotik bir takım manalar cıkartmanın, damacanaperver halkımızı haklı görmekten başka bir ifadesi zuhur etmemektedir benim açımdan.

AnnE
14-08-2009, 14:00
Bu yazı da ancak buraya kopi-peyst edilir ha ;



"14.08.2009 tarihinde Reysaş Taşımacılık ve Lojistik Ticaret A.Ş hise senetleri ile ilgili olarak 2.90-3.50 fiyat aralığından 6.101.845 adet satış işlemi internet üzerinden sehven tarafımdan gerçekleştirilmiştir."

AnnE
18-08-2009, 07:13
Okulda defterime, sırama ağaçlara, satarım adını,
Okunmuş yapraklara, bembeyaz sayfalara satarım adını,
Yaldızlı imgelere, toplara tüfeklere, kralların tacına,
En güzel gecelere, günün ak ekmeğine, satarım adını,

Tarlalara ve ufka, kuşların kanadına,
Gölgede değirmene satarım.
Uyanmış patikaya, serilip giden yola,
Hınca hınç meydanlara adını, ey özgürlük...


Ey benim son gencliğim...
Ey onikieylul yılgınlığının duygusal dermanı..
Ey onbinlerin umutsuz umudunun haykırışı...
Ey dünyanın en büyük korosunun tek kelimesi..
Ey 3G mukavelesi..
Ey üçyüzbin dolar..
Ey yüzseksen derecelik açı...

AnnE
24-08-2009, 08:04
Belediye ekipleri, Cuma akşamı tebligat yaparak, kaçak bir okulu, Pazar sabahı yıktı.


Bence bu Türkiye tarihindeki, en demokrat açılım oldu. Demokratlığı bir yana, ülkenin acaip bir hızla kalkınması ve isdihdam sorununa kesin bir çözüm de hayata gecirilmiş oldu.

Düşünsenize bir ; memleketteki bütün ruhsatsız binaların ( okullar, camiler, devlet yapıları, apartmanlar,gecekondular,fabrikalar ) yıkılmaya başladığını. Ne yıkacak eleman, ne yıkıntı malzemelerini tahliye edecek eleman, ne yıkıntı hurdalarının ticaretini yapacak eleman yetiştiremeyiz. Yurtdışından süratle yüzbinlece işci ithal etmemiz bile gerekecek demektir.

Kalkınmanın en kısa ve kesin çözümü bulundu ve uyuglamaya gecti bile.

İşte ben buna dünya tarihinin en büyük açılımı derim.


Bu açılımın '' HIDDEN '' tarafı ise şudur ;

'' ya bendensin ya da degil. Eger benden degil isen, ve yaptıklarıma itirazın varsa, önce bütün mal varlığını ve cocuklarının istikbalini bana teslim et, ondan sonra, itirazını nereye yaparsan yap ; yürrü anca gidersin !! ''

Bilmem açılabildim mi !

AnnE
24-08-2009, 08:17
Öldüm gülmekten ;

yıkılan okulun Mütevelli heyetinde Zülfü Livaneli'de varmış.

Hadi şarkı söyleyelim ;


Okulda defterime, sırama ağaçlara, yazarım adını,
Okunmuş yapraklara, bembeyaz sayfalara yazarım adını,

Okul mu ? yıkıldı ; ağaçlara yazabilirsin ancak.
Ağaç mı ? Pardon, 3. köprü inşaatını yaparken kestik.

Eee nereye yazacaz ?
Dur sen ben bir açayım yazacak yeri görürsün o zaman.




Hadi hep beraber bağıralım ;





AnnE
10-09-2009, 05:55
''Halkın Başbakanı'' : DERENİN İNTİKAMI

'' Global'' Belediye Başkanı : GEZEGENİN SAVUNMASI

AnnE : EBENİN ...

Lan onbeş ( yazıyla onbeş ) yıldır, bu şehrin altyapısından siz ikiniz sorumlu değilmisiniz. İktidar olamadığını mahcub bile değil , kabadayı bir ifade ile söylüyorsan ben sana ne diyim. ( demiyim.)

AnnE
17-09-2009, 06:40
Gündemdeki meselelerin kafamı karıştıran hususları ;

1. Basket Milli Takımının, acaip keyif veren maölarının yapıldığı şehrin adı neden LOTZ yazılır da herkez oraya VUCZ der ?

Bu şehre bindokuzyüzdoksanbeş yılında gitmiştim, o zamanlar otel bile yoktu, bir evde kalmış idik ki evi bize kiralayan aile bizim kalacağımız günler, kirli donlarını bile terketmeden evi bize bırakıp gitmişti.

Maçların yapıldığı salonda ( salonu adan etmiler bu arada demekki ) bir fuar vardı ; zaten bizde o fuar dolayısı ile oradaydık. Fuarda beni en cok etkileyen, prezervatif kılığına girmiş bir sürü adamın salonda dolaraşarak ahaliye reklamını yapıtıkları zımbırtıyı dagıtmasıydı. Doğrusu, 170-180 boylarında, içi dolu halde dolaşan prezervatifler insanı bayağı etkiliyor.

Lotz a neden Vucz dendiğini o zaman da kurcalamış ama bulamamıştım. Bir bilen vars anlatsın Allah rızası için.


2. Polis Müdürleri ile ortak olduğu iddaa edilen uyuşturucu ''baronunun'' bu paralarla cami yaptırdığı tespit edilmiş. Hani bir hikaye vardır ;

Homoseksüel kardeşimiz, kiliseye gidip papaza sormuş '' papaz efendi, ben homoyum ve hayatımı da bu yolla ( arkasokaklar !! ) kazanıyorum. Ama kazandığım parayı da kiliseye bağışlıyorum. Şimdi ben günahkar mıyım, sevapkar mıyım ??''

Papaz düşünür düşünür hesaplar ve der ki ;

'' Oğlum, senin günahın sevabını götürür ; yediğin yanına kar kalır.''

2. Obama, kongreye, ABD'nin kendini koruması için Türkiye'ye 8 milyarlık Patriot satmak için müsaade vermesini istiyor. Bu da bize kıyakmış gibi anlatılıyor. Ulan, kim kimi kimden koruyacak da benim cebimden 8 milyar cıkacak. Bu nassıl bir kıyak !!! ( 8 milyar demek, aile başına 1000 dolar ödeyecez demektir)

Patriot denince tabii ki aklıma birinci Irak tecavüzü geldi. Bu patriotlar ve amca oğlu Tomahawk'larla o zaman tanışmşıtık. Iraklı garibanların Israil'e doğru attığı maytaptan bozma füzeleri İsrail semalarında yakalamak için ha bire bunları atarlardı. ( Heralde o zamanlar ucuzdu bunlar)

TV'ler canlı yayına gecerken, bu füzelerin rampadaki ereksiyonlarını gösteren giriş anonsu yaparlardı ki, bu rampadan cıkan füzenin muhteşem ereksiyonu bircok erotik-komedi filminde sıksık kullanılmıştır.

Merakımı celbeden şudur ki, Obama kardeşimiz bu füzeleri bize okutmaya çalışırken , bu ereksiyon görüntülerini neden kullanmıyorlar. RTUK izin vermiyor heralde, ama sanırım ramazandan sonra gösterirler. Ne bileyim, hazır bir yerimize kaçacak, belki seyrederken zevk alırız. ( Tecavüzden kurtulamıyorsan zevk almaya calış teorisi ile alakası yoktur.)

AnnE
13-10-2009, 07:27
Bu meseleye girerken çok ikircikleniyorum. Zira, cocukluğu ve ilkgencliği suriçinde geçmiş biri olarak, Ermenilerle aramda problem olması asla düşünülemez. Ama bu yaşımdan sonra, bizim mahalleden olmayan ermeniler tarafından, akrabalarını kıtır kıtır kesilmiş insanların topraklarında ekmeğimi kazanırken de, sadece eski anıların hatırına susamam. 1915'de ölenlerin kac tanesinin sünnetli kaç tanesinin sünnetsiz olduğunun istatistiki neticelerinden ziyade, ölenlerln sadece bir kesik çük parcası degil, insan olduğunu düşünürüm.

Hırant'la hemşeri olmayı, onu vuran acuzelerle hemşeri olmaya tabii ki tercih ederim. Her sabah Hocalı anıtının önünden gecen yolum, petrol yollarının ülkemden geçmesinin sağlayacagı '' ulusal cıkarın'' önemini unutturur bana.

Bunları, sadece bazı önyargılara karşı öntedbir olarak yazdım.

Netice olarak, Konya'nın medar-ı iftiharı Davutoğlu, arkasına gecen İsvicre, Fransa,Amerike,Rusya dışbakanlarının önünde birşey imzaladı. 3 gündür imzalanan şeyin bize nasıl bir avantaj sagladığını anlamaya calışıyorum. Demek sigara artık beyin damarlarımı oldukça tıkamaya başlamış ki, kolay anlama yetilerimi yitirmeye başlamışım. Çözemedim meseleyi. Şu mereti azaltmam lazım kesin !.

Ben kağıtta ne yazdığını anlamaya çalışırken, Bursa'ya Azerbaycan bayrağı sokmanın yasaklandığını duydum akşam haberlerinde. Stadyumda da iki seyirciye bir polis, seyirci olarak da Askeri Lise ögrencilerinin dolacagını söylediler. Hakketen futbol fsadece utbol degilmiş.

İyi de, ben şimdi, bir Galatasaraylı olarak, sadece benim girmeme izin verilen Baku fenerbahceliler Dernegi'ne ne yüzle girecegim. Cimbom Bar'da kimlerle hangi yüzle geyik yapacagım. Ya burada da, bizim şirketin sponsor olduğu futbol takımının maclarında sallanan Türk bayrakları yasaklanırsa, bu şehirde yaşayan yirmibeşbin Türkiyeli'ye ne diyeceğim.

Hakkaten futbol sadece futbol degilmiş ve yuvarlak olan da sadece futbol topu değilmiş.

Siz en iyisi, Gugıl'a Hocalı katliamı yazın ve görsellerde arayın. Ama mideniz kaldırırsa. O zaman belki benim o altı imzalı kagıttan neden bir halt anlamadığımı anlayacaksınız kusarken.

Mazhi
28-10-2009, 23:48
Bir buçuk sene olmuş, gel gelelim "i'm back" ;)

Arada geçen zamanda okulu bitirdik, Frankfurt'ta orta-büyük çapta bir yatırım fonu şirketine girdik, göbeklendik, can yoldaşımızla aynı yastığa başkoyduk:friends:- , şimdi de tatildeyiz Türkiye'mizde..

Frankfurt'u sorarsanız, büyük şehir makyajı verilmiş ufak bir şehircik.. Keyifsiz, ancak sevdikleriniz de oradaysa keyifleniyor.. Borsalar nasıl derseniz, hepsi birbirinin aynısı.. IMKB hisseleriyle haşır neşir olmayalı üç sene olmuş neredeyse.. Iyice gördüm ki, aynı araba kullanırken olduğu gibi, TR borsasında iş yapan, Dünya'nın her borsasında iş yapar.. Araba demişken, bugün 6 saatim direksiyon başında geçti, bu nasıl bir eziyettir arkadaş.. Her gelişte daha da yoğunlaşıyor bu trafik.. Metrobüsler mi boş geçiyor, belediyeler mi bir yanlış yapıyor, yoksa nüfus artışı mı abartı düzeylerde? Ben çözemiyorum.. :**:

Zaman hızla akıp geçerken, Arka Bahçe'de de bir çok şeyin değiştiğini, yine de değişmeyen tek şeyin sıcaklık ve samimiyet olduğunu görmek çok güzel..

Fazla uzun yazmak istemiyorum; yazacağım her kelime eşsiz yazılarınızı okumaya ayıracağım zamandan bir kaç saniye daha çalacak.. Hepinizi sevgiyle selamlıyor ve Anne'nin leziz yazılarından başlayarak okumaya dalıyorum..

MzH

dentist
12-11-2009, 21:07
Aşağıdaki yazıyı okuyunca ve de günümüzle kıyaslayınca şaşırmamak elde değil. Görünen o ki anlatılan olayda bahsi geçen masa belki günümüzdekiler kadar parlak , cilalı veya bilmemne ağacından yapılmış bir masa değildi ama etrafında oturanların yüreğinin çok büyük olduğu bir masaydı.

Eğer hoşgörü arıyorsanız vefa arıyorsanız veya cesaret arıyorsanız hepsi aşağıda sonuna kadar var.

Okuyun ve günümüzde bakanları, meclis başkanlarını fırçalayan ve fırçalananların tabi efendim , hemen efendim dediği olaylarla kıyaslayın lütfen.

Saygılarımla.

687

AnnE
13-11-2009, 10:08
ÇBS ve DYO nun, FİLLİBOYA tarafından yatakodalarına kadar takip ediliyor olması hakkında çok demokrat bir kıvırma yolu buldum ki o da şudur ;

Eğer, Hitler faşizmi olmasa idi, Avrupa'da demokrasi gelişemezdi.
Netice olarak, demokrasiye giden yol, faşizmin doruklarından geçer. Bu sebeple mevcut uygulamaları görünce istikbalimizdeki tam demokrasiyi görerek gözlerimiz yaşarıyor.

Bunu geçelim, şu anda, göbeğinden suşi yenen kızların mesai vaktindeki gaz problemlerini nasıl hallettikleri hakkında bir tez hazırlamaktayım.


Not ;

ÇBS ; Çumhuriyet Baş Savcısı
DYO ; Devletin Yargı Organları
FİLLİBOYA ; Fettoş İle Liboşun Laikliğin İçine Bomba koymasını Onaylayan Yalaka Angutlar


Nota Not ; Çumhuriyet kelimesi özellikle seçilmiştir. C ile yazınca adamı Silivri'ye yerleştiriveriyorlar maazallah.

AnnE
17-11-2009, 07:37
Aşağıda okuyacağınız hikayemsi yazı, hepinizin tahmin edeceği gibi bir hayal ürünüdür. Demokrasiyi hedef edinmiş ülkelerde bu tip olayların olması asla ve asla düşünülemez. Yazı, bazılarınıza sert gelebilir, şimdiden bağışlayın. Okuduktan sonra kusma hissi hissedebilirsiniz, içiniz kolay kalkıyorsa okumamanızı tavsiye ederim.


X X X X X X X X X X X X X X


-Alo
-Selam Birtanem; nasılsın Canım ?
-Sağol hayatım, dün gece seni haberlerde görünce bir hoş oldum.
-Aman sorma, 20 dakika anlattım, 20 saniye yayınladılar, anlattıklarım da kuşa döndü. Sözüm ona GDO nun potansiyel risklerini anlattım, Tv'de dinleyince fareden hıyar imal edildiğini anlattığım anlaşılıyor.
-Boşver, o 20 saniye bana 1 saat gibi geldi, seni izlemekten ne anlattığınıda dinlemedim. Çok özledim seni ; geliyorum bugün.
-Hiiiiiiiiii ! gel aşkım ben de çok özledim Gel tabi de, projeyi tamamlamadan gelmeyecektin hani ?
- Gap barajlarında kirlilik araştırması projesi ; pehhh! 3 gün daha kirlenirse birşeycik olmaz, yanında olmaya ihtiyacım var. Saat 4'de evdeyim.
-Harika ; kızda okuldan sonra konsere gidecek, gece yarısı dönecek eve.
-Oooooooo, desene, aşk yuvamızda başbaşayız.
-Ne hazırlayayım sana ?
- Sadece ve sadece kendini...
-Ben hazırım merak etme. Ne giymemi istersin ? Eski siyah geceliğimi özledin mi ?
-Oooooofff !! o kısacık olan mı ? içine hiçbirşey giymezen muhteşem olur.
-Gittiğinden beri , bir aydır yeni bir selülit kremi kullanıyorum, ne karnımda ne bacaklarımda en ufak bir pürüz kalmadı.
-Sus ! korkarım ki oraları bu akşam morartmayayım.
- Azgın herif, ben seni sakinleştirmeyi bilirim.
-Bilirsin tabii, deliler gibi sevişmek istiyorum seninle bu akşam ; ilk gençliğimizdeki gibi , yeniden keşfetmek istiyorum bütün gizli sırlarını vücudunun.
- Keşfet canım, hadi çabuk gel uçalım birlikte.
-Sertliğimi hissediyormusun ?
-Tamam kes artık deli , pantolonum bile ıslandı, gel hadi, kapatıyorum.
-Ok canım, hadi, bekle beni.

..
...
....
.....

- Amirim bir maruzatım var , girebilir miyim ?
- He ! ne istiyorsun ?
- Eeeee, İkindi namazından önce bir koşu sosyal tesise kadar gidip duş almam lazım da...
-Vay kereste ! Ulan yine kimi dinlerken hamamcı oldun ?
-Şu çevreci Doçent karı ile kocası.
-Hangisi dün Tv'ye çıkan mı ? Onu niye dinliyosunuz lan ?
-Bursa'daki Amerikalı'ların fabrikasına sabotaj yapacağına dair kuvvetli şüphe olduğu için mahkemeden dinleme kararı çıktı, bizde dinliyoruz.
-Ulan amma ballısınız ha! Bize düşe düşe yıllardır, kart emeklileri dinlemek düştü.
- ....
-Neyse, şunu bi sidiye kopyala da ver, akşam bende bi dinleyim bakalım ne deliller var içinde. Sende fırla abdestini al abaza herif.
-Eeeee amirim bir de video var isterseniz, akşam lazım olabilir.
- Ne videosu lan ?
-Doçentin kızının, öğrenci yurdunda duş alırken çekilmiş gizli kamera kaydı. Buhardan biraz puslu çıkmış ama fena dağil.
-Getir hayvan, getir bi bakalım. Hadi fırla İkindiyi kaçıracağız.

AnnE
18-12-2009, 07:28
Bursa'daki kömürcü aynı zamanda bi sürü diger maden ve tatil köyünün sahibi imiş, kaç gündür izine raslanamıyor.

İyi bari....


Tamam da benim merak ettiğim, hiçbir basın organının merak etmediği mesele şudur ki, bu herif, kömürleri kime, kaçtan ve faturalı mı satıyordu ?

Bildiğim kadarı ile memleketin hemen hemen TEK kömür alıcısı, belediyeler.

Gel de merak etme, bu herifin arazi olması ve arazide bulunamaması ile herifin firmalarının CRM sisteminin bi alakası olması namümkün olabilemez mi ?






Bilmiyene not ; CRM Costumer Relation Management ( Müşteri İlişkileri Yönetimi )

Trusty
18-02-2010, 01:18
Destur ! Erkek var....

Geldim ki nasil...-search-.

---
Yukarda yazdik, en kral vatandas turk insanidir diye, sonradan aklima geldi.

http://www.emlakkulisi.com/Vatandas_..._ozonay?TOP=30

Boyle bir site var, orada bir uzman Sn.Nejat OZONAY sorulari yanitliyor.

Dikkatimi cekti,

Hala topraktan girip dolandirilanlar var.

Koca devlet bir onlem almiyor, alamiyor.

Bankalar'in yaptiklarini okuyorum, onlarda hirsizin agababasi olmus.

Vatandasi open opene.

Insan sormadan edemiyor,

Cok mu zor bu dolani durdurmak ey devlet.

Bunlara ceki duzen vermegi-demi, yargi durduruyor.

Bankalara, su su kurallar icinde ev-kredisi vereceksiniz diyemiyormu.

Kredi verecegi vatandasa hayat sigortasi sokanmi istersen, 350 TL. fek kaldirma parasi isteyenmi.

Isin aci tarafi, vatandas bunlar aleyhine dava acip kazaniyor, hemen itiraz ediyor banka, biliyor
o itiraz ettigi yerden yanit biraz zor gelir.

Bu et fiyatlari, bizim vatandasa yeni yollar ogretmis okudum.

Simdi toplanip hayvan alip kestiriyorlar, bir anda cikardilar araciyi, tefeciyi, kasabi devreden.

Ah bir de su Bankalari cikarabilsek devreden.

Saglam sermayeli bir kac bin muteahhitimiz olsa, gel dese vatandas, bankaya ezdirmeyecegim ben seni.

Vatandas ac, issiz, basini sokacak evi yok.

Banka kesmis yolu, bekliyor.

Ev-kredisi diyor 10 yillik krediye, 30-35 yillik vadeli Mortgage adini kullanarak.

Millet faizi yillik konusur, bizimki aylik konusuyor, sokarken acitmasin diye.

Ulan ne siyasisi, ne bankacisi, ne muteahhidi, bir tane insan evladi cikmayacakmi bu toplumdan.

Kostur kostur doldurun camileri.

Nasil koyuyorsun o basini secdeye.

Bu kadar ahlaksiz, nasil beslenir, nasil yetisir.

Nasil ?

AnnE
18-02-2010, 10:36
Vay Vay Vay VAYYYY!!!!

Anüs donduran coğrafyanın, hanımından gizli helada tuhaf birşeyler okuma müptelası iri yarı adamı teşrif etmişler.. Vay ki vay !!!

Bu adamı ilk defa ve en son, Etiler'de bir kebapcıda nassılda saatlerce kafaya aldıgım geldi aklıma. Başörtümün altında gülmekten gebermiştim herifi kafaya aldıkça.

Şimdi yıllar sonra gelmiş memlekette işlerin nassıl boktan olduğu üzerine bağırıp çağırıyor.

Korkma Anüs Donduran coğrafya adamı ; yakında tam demokrasiye geçtik geçecez, o zaman bütün işler acaip yahşi olacak.

Haa ; yahşi demişken, sen bilmeszin, bizim memleket seni dünyanın bir tarafına kustuğu gibi beni de başka bir tarafına kustu uzun süre önce.

Bağırsak da duyan olmaz ; ko gitsin ; sen helada tuhaf şeyler okumaya devam et yengemi uyandırmadan...

Trusty
18-02-2010, 18:09
Vay Vay Vay VAYYYY!!!!

Anüs donduran coğrafyanın, hanımından gizli helada tuhaf birşeyler okuma müptelası iri yarı adamı teşrif etmişler.. Vay ki vay !!!

Bu adamı ilk defa ve en son, Etiler'de bir kebapcıda nassılda saatlerce kafaya aldıgım geldi aklıma. Başörtümün altında gülmekten gebermiştim herifi kafaya aldıkça.

Şimdi yıllar sonra gelmiş memlekette işlerin nassıl boktan olduğu üzerine bağırıp çağırıyor.

Korkma Anüs Donduran coğrafya adamı ; yakında tam demokrasiye geçtik geçecez, o zaman bütün işler acaip yahşi olacak.

Haa ; yahşi demişken, sen bilmeszin, bizim memleket seni dünyanın bir tarafına kustuğu gibi beni de başka bir tarafına kustu uzun süre önce.

Bağırsak da duyan olmaz ; ko gitsin ; sen helada tuhaf şeyler okumaya devam et yengemi uyandırmadan...

Muhterem Valide Sultan,

Surgunden iki sene oldu donduk.

Baktik, durum vaziyet kel.

Donelim dedik, kutuplara.

Sovduk yedi sulalesine, bizi fizan yerine kutuplara surenlere.

Baktik memlekette yeni bir peygamber turemis.

Hz.Tayyip diyorlar.

Muritlerine bir parti kurmus, mustahdemden vekile kadar herkes partili.

Memleketin ismini degistirmedikleri kalmis bir tek.

Korkarim bundan sonra Memlekti A'li Tayyip denecek, Memleketi A'li Osmana.

Zeki bakisli milletimiz hosnut bu durumdan.

Ortalik gulluk gulistanlik,

Millet gobek atiyor.

Gecen gun bizim mahdumu, bir yere birakacaktim.

Vardik, hadi zIpla !, dedim, indi.

Bugun seyyareyi o kullaniyor, vardik eve, hadi hopla dedi.:;ohohoh

Turkce biraz yarim ya, hadi zipla diyecekti, o kadar hatirlayabildi.

Biz de gulmekten iki buklum girdik eve.

Hayat bildigin gibi.

Rivayet muhtelif, vukuat berkemal.

Bir de su Mudde-i Umumi'lerle, KadI`lar olmasa varya.

Ortalik cicek cicek...

Burusuk yanaklarindan operim Valide Sultan.

Hoscakal.

Trusty
21-02-2010, 21:12
Gecenlerde muharrir arkadaslardan birine rastladim.

Hal hatir ettik ayak ustu.

Sizi sordu, sasirdim..

Bunca yil sonra karsilas, soracak kimseyi bulama, Anne nasil de ?

Hayirdir, sen pek sormazdin bu nursuz ihtiyari dedim.(..):

Sormazmiyim dedi, nerelerde...

Italya'ya yerlesmis diyorlar dedim.

Guldu.

Romantik kadindir, dedi.

Biz daha yok deve ! dememize kalmadan, ilave etti.

Hatirlarmisin bilmem dedi, 93 Harbi yillariydi.

Bizim Victor'la cikiyordu Anne dedi.

Ben iyice meraklandim, yanlisin olmasin, bizim Master Ustad'in bile duydugunu sanmiyorum.

Yoo dedi, eminim.

O gazeteci arkadas, Victor ile roportaj yapmisti o ara.

Ondan dinledim.

Bak Victor'un neler dedigini merak ettim o roportaj'da dedim,

Anlatti.

Yıl, 1887... Gazetecinin biri, Victor Hugo'ya soruyor: "Eserleriniz ve siz bugüne de çok olumlu eleştiriler aldınız, çok övüldünüz.

Bunlar arasında sizi en çok hangisi hoşnut etti?"

Hugo anlatır ;"Karlı bir kış gecesiydi. Eş dostla yiyip içmiştik.

Mesafe kısa diye, evime yaya olarak dönüyordum. Fena halde sıkışmıştım.

Hızlı adımlarla, malikanemin bahçe kapısına vardım.

Kapı kilitliydi.

Var gücümle uşağıma seslendim: 'İgooooooor!'

Defalarca haykırmama karşın İgor'un beni duyduğu yoktu.

Sidik torbam Atlas Okyanusu büyüklüğüne ulaşmıştı. Altıma kaçırmak üzereydim.

Yaşlılık işte.

Çaresiz, bahçe duvarına yanaştım, etrafa bakındım, görünürde kimse yoktu, fermuarımı indirdim ve su dökmeye başladım.

Tam o sırada arkamda bir at arabası durdu. Hiç kıpırdamadan, sessizce işiyordum.

Arabacı nefret dolu bir sesle 'Seni haddini bilmez, buruşuk o... çocuğu!

O işediğin, Sefiller'in yazarı Victor Hugo'nun duvarıdır!'.

İşte, hayatımda duyduğum en iltifat dolu söz buydu."

Guldum.

Victor klas adamdir.

Goruyormusun bizim zilliyi, dedim kendi kendime.

Sonra vedalastik.:ds:*

AnnE
22-02-2010, 07:34
Beh Beh beehh !!!!

Anüs donduran coğrafyalar kaçkını körfez adamının gece uyurken bir yerleri acıkta kalmış muhtemelen.

İşin en enteresanı, benim İtalya'da olduğumdan bahsetmesi. Lamn sen bakla falına da bakarsın artık ; zira bugün İtalya'ya ucuyorum. Romeo'nun Juliet'e aşagıdan bakarak o acaip firikiği gördüğü balkonun şehri Verona'da olacagım birkaç gün. Balkonda neler gördüğümü dönüşte anlatırım ama yenge hanım okumana izin verir mi bilemem.
Sen artık helaya da laptopla giriyorsundur muhtemelen.

Not ; Viktor ile cıktığım tamamen asılsızdır.Ama aslolan birşey varsa, Rahmetli Victor, Notre Dame 'nin kamburunu yazarken Quasimodo karakterini kimden esinlenerek yarattığını bildiğimdir.

Esas Not ; Gaza geldim, sabah sabah Viktor'dan bir şiir yapıştırıyım da, damar olsun... Viktor Hugo'dan tüm gurbetçilere geliyor ;;;;;


Neler mi istiyorum uyaninca her sabah
Ne bahardan bir neşe, ne de yazdan bir çiçek
Siyah, siyah cok siyah kadife kadar siyah
Bir sacın buklesini bana kim getirecek

Neler mi istiyorum gurbette aksamlardan
Ne ruzgardan bir buse, ne de bir pembe kelebek
Derin, derin cok derin, ufuklar kadar derin
Bir cift gözün rengini bana kim getirecek

Trusty
23-02-2010, 04:03
Validanim Italya'da,

Oh be kafamizi dinleriz ne guzel.

Bakla falinami bakiyormusum.:ds:*

Herkes biliyor Italya'ya neden gittigini.

Alihoca anlatti gecen gun arka-bahcede,

Bir sevdigi var, onu gormeye gidiyor zilli dedi.

Master Ustad rakisini doktu gulmekten.:)

Yasina basina bakmaz, ziplar gider, bilirim dedim.

Hayret birader, bu yasta bu enerji.

Bu oradan Ispanya'ya da gecer.

Hz.Tayyib'in ekibine katilir.

Bu tutuklanan bassavci yegenimi neyin oluyormus.

Hukukun ustunlugunu tartisacak herhalde.

Bak Recep, ben anlamam der girer konuya.

Ya da, bir Bursa havasi patlatir,

hani benim Recebim, diye dokture dokture girer salona.

Yarin Savci cikar.

Sasarda kalirsiniz.

AnnE dedinmi, 4 kez dusuneceksin, iki farz iki sunnet.

Aman ha..!

Trusty
23-02-2010, 04:15
MATKAP

Ucuncu Dunya Savasi, Turkiye'den cikabilir...

Turkiye, son ve buyuk bir hesaplasmaya dogru gidiyor.
Bu ulke korkuldugu gibi irka ya da dine dayali bir bolunme yasamadi.
Daha korkunc ve daha temel bir bolunmeye gidiyor.
Cumhuriyet boyunca suren "kulturel bolunme". Bu artik iyice keskinlesti.

Simdi bir yanda, ayakkabilarini sokak kapisi onunde cikaran,
kadinlari basi ortulu, erkekleri sokaga pijamayla da
cikabilen, erkek cocuklari kahveye giden, kiz cocuklari tam bir
baski altinda yasayan, turku ile arabesk arasi bir muzikten
hoslanan, futbol izleyen, belki de hic kitap okumamis, hic dans
etmemis, hic kari koca birlikte yemege gitmemis, hic tiyatro
seyretmemis, iyi egitim alamamis, dini inanclari kuvvetli, kalabalik,
bir kitle var.

Diger yanda ise kiz lisesi-Kolej yelpazesinde egitim
gormus, en azindan bir dugun salonunda ya da kolej partisinde dans
etmis, sinemaya
giden, cok fazla olmasa da kitap okuyan, muzik zevki pop sarkilarla
klasik muzik arasinda dolasan, evi nispeten daha zevkli dosenmis,
kizlarinin flortune goz yuman, Kadinlari modern gorunumlu, Sarabin
kalitesinden pek anlamasa da kadin erkek bir arada icki icebilen,
gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini
birinci gruba kiyasla cok gelismis hisseden, entelektuel duzeyi cok
yuksek olmasa da, Bati standartlarina yakin bir grup var.

Bu iki grubun yasam tarzi birbirinden kopuk.

Onlari, Bati'daki siniflar arasinda ortak zevk alanlari yaratan kilise
muzigi, dini resimler, Incil'in sinemalara bile yansimis hikayeleri
gibi birlestirici kulturel zeminler yok.

Hayatlari, zevkleri, inanislari birbirinden cok farkli. Hatta
birbirine dusmanca.

Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmis, asagilanmis, itilip kakilmis.
Simdi bu grup siyasal olarak orgutlendi. Kalabaliklar. Ve her
secimi kazanacak siyasi bir gucleri var artik.

Ikinci grup ise azinlikta. Ve artik bir daha secim kazanma ihtimalleri yok.
Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya cikiyor.

Daha Batili olan "ikinci grup", Bati'nin siyasi degerlerini kabul
ederse bir daha asla iktidari ele geciremeyecegini bildigi icin git
gide Bati'ya ve Bati'nin demokratik degerlerine dusman oluyor.
Yasam tarzi olarak Bati'ya dusman olan kesim ise iktidari ancak
Bati'nin kriterlerini kabul ederek ele gecirebilecegini bildigi icin
Bati'yla iliskileri gelistirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.

Bu kulturel parcalanmada "ordu" onemli bir role sahip.

Eger, birinci grubu desteklerse ve Bati'nin demokrasisi burada kabul
gorurse, ordu da iktidarini kaybedecek.

Aslinda birinci grubun cocuklarindan olusan ordu, kendi iktidarini
surdurebilmek icin, kendisine benzemeyen ikinci grupla isbirligi
yapiyor. Bir anlamda kendi koklerine ihanet ediyor.

Bu iki grup siyasi iktidar icin son kez carpismak uzere hareketlenmis
gozukuyorlar.

Birinci grup ekonomik olarak da guclu artik, Anadolu'da uretim
yapiyor, "devletle" arasi iyi olmadigi icin malini dis dunyaya
satiyor. Para kazaniyor. Siyasi orgutunu destekliyor.

Ikinci grup ise parasal olarak da kuvvetli degil artik. Mevcut
iktidarin da baskisiyla giderek ekonomik kazaminlarini kaybediyor.

Dis dunyayla is yapan, disardan borclanan buyuk burjuvazi,
Turkiye'nin ancak demokrasiyle normallesebilecegin e inanan
entelektuel kesim, devletin yapisinin degismesi ve dunyayla
butunlesmesi gerektigini dusunen bir grup burokrat, birinci grubun
destekcileri.

Yargi, ordu, burokrasinin onemli bir kismi ikinci grubun arkasinda.

Ikinci grup, siyasetle, demokrasiyle iktidari elinde tutmasinin
mumkun olmadigini kavradigindan simdi siyaset ve demokrasi disinda bir
cozumun pesinde.

Cumhurbaskani secimi kavganin keskinligini ve iki tarafin niyetlerini
acikca ortaya koydu.

Ordu destekli ikinci grup artik secim de istemiyor.

Ve darbe soylentileri gittikce artiyor.

Cuntalardan soz ediliyor. Peki, darbe olursa ne olur?

Yasam tarzi Bati'ya daha yakin olan grup orduyla birlikte iktidara
gelir ve Bati'nin destegini kaybeder.

Avrupa buna kesinlikle karsi cikar.

Amerika her zamanki pragmatizmiyle, Kuzey Irak ve Ortadogu
politikalarini desteklemesi karsiliginda darbeyi kabullenebilir
aslinda. Ama Amerika'nin onunde de ciddi bir engel var. "Demokrasi
getirecegim" diye Irak'i isgal eden bir ulke, dunyaya ve kendi
kamuoyuna Turkiye'deki "darbeyi" niye destekledigini aciklayamaz. Ve
Irak faciasindan sonra ikinci bir "zorlamayi" gerceklestirecek gucu
yok. Istese de istemese de darbeye karsi cikacak.

Silahini ve parasini Bati'dan alan bir ordu ve ulke, Bati'dan
koptugunda ne yapacak?

Sanirim uzun zamandir bunu dusunuyorlar ve korkarim bunun cevabini buldular.

Turkiye'de darbe olursa, tarihte bugune kadar hic gerceklesmemis yeni
bir olusumla karsilasacak dunya.

Turkiye, olasi bir darbeden sonra, Rusya ve Iran'la ortaklik
kurmak isteyecek.

Silahi, enerjiyi ve parayi bu iki ulkeden alacak.

Rusya'yla Iran'in elindeki dogal gaz, petrol ve nukleer guc,
Turkiye'yi ayakta tutmaya yeter.

Ama Rusya-Turkiye- Iran bloku dunyanin butun dengelerini degistirir.

Ortadogu'nun kontrolunu tumuyle ele gecirir.

Avrupa'yi kucuk kitasina hapseder.

Kafkaslar'i, Afganistan'i, Pakistan'i kendi gucune katar.

Musluman dunyayla yakin bir iliski kurar.

Petrol kaynaklarina egemen olur.

Cin'le isbirligi yapabilir.

Bu gelisme, Avrupa, Amerika ve biraz da Japonya'dan olusan "Bati"nin
dunyadaki etkinligini inanilmaz bir bicimde azaltir.

Yeni blok asker, enerji ve para acisindan cok guclenir.

Boylece, Turkiye'deki catlama dunyada buyuk bir catlamaya yol acar.

Eger Ucuncu Dunya Savasi cikacaksa, sanirim, bu catlamadan cikar.

"Asla boyle bir sey olmaz" diyebilirsiniz. .. Niye olmayacagina dair
elinizde cok kuvvetli veriler varsa, soyleyin.

Ama, ya olursa... Ki bana cok mumkun geliyor.

O zaman ne yapacaksiniz?

Bugun Turkiye'de kamplasan ve bolunen insanlarin da...

Turkiye'yi Avrupa disina itmeye calisan, eski bir imparatorluk
olmanin bir yaniyla cok gorkemli, bir yaniyla cok zayif mirasina sahip
olan bir ulkeye kustahca davranan, isbirligi yerine "bas ogretmenlik"
yapmaya kalkan Avrupa'nin da...

Turkiye politikasinda "ikili" oynayip, kurnazlik ettigini sanan
Amerika'nin da...

Bu senaryoyu bir dusunmesini isterim dogrusu.

Turkiye'de yaklastigi gorulen kanli bir catismanin butun dunyayi
yakmasi sandiginiz kadar uzak bir ihtimal degil.:;sicakkahve

Trusty
26-02-2010, 00:32
Nerde bu nursuz kadin yav...

Donmedimi hala..(..):

Trusty
27-02-2010, 18:17
Dün akşam NTV de bir tartışma programı vardı. Emekli bir paşamız da konuşmacıydı. Şunu fark ettim. Çok ciddi bir bilgi kirliliği var.

Balyoz Planı denilen plan tam olarak seminerle nasıl ilişkilendiriliyor hala orası anlaşılabilmiş değil. Zira Balyoz adında bir plan yok, bir plan var ama adı başka ve gizli olduğu için ve henüz kimse deşifre etmediği için, kimse de deşifre eden olmak istemiyor..

Gerçi daha gerilerdeki sayfalarda yazdım ama tekrar konuyu derlemek istiyorum, her ne kadar kutuplar arasında kısır tartışmaya faydasının olmayacağını düşünsem de;

Planlar çok uzun yıllar önce yapılmış planlardır. Bu planlar zaman zaman tadil edilir. Planların tadili içinse seminer yapılır ve seminerden çıkan sonuçlara göre, ya tamamı ya da bir kısmı güncellenir.

Plan kelimesi ile ilgili bir sıkıntı var. Siviller göre ''Plan'' kelimesi, yarın veya ilk fırsatta uygulamaya konacak bir tasarı anlamını taşırken, askerler içinse, olması muhtemel her duruma karşı hazırlıklı olmak ve bazen de sadece beyin fırtınası yapmak için üretilmiş, faraziyelere bağlı alternatif tasarılardır.

Bir kere bu ''Plan'' kelimesini bile bir süre önce Çetin Doğan Paşa izah etmedi. Çünkü sadece 20 yıl generalliği, 50 yıl askerlik hayatı olan bu adamlar, bunun farkında değiller. Ama dün akşam çıkan paşamız daha genç, Tuğgenerallikten emekli birisi olduğu için yakalayabiliyor bu gariplikleri..

Yani sivil diyor ki, kardeşim plan yapmışsınız..Şöyle amiyane ve basit bir örnek vereyim;

Asker diyor ki, peki Tufan olursa ne yaparız?

1-Şu büyük gemiye doldurabildiğimiz kadar insanı ve erzağı doldurur, onların kurtulmasını sağlarız..

İyi de bu gemi, herkesi almaz ki?

2-O zaman kadın ve çocukları doldururuz..

İyi de herkesi almaz ki?

3-O zaman 35 yaşın altındaki kadın ve çocukları alırız, diğerleri hayattan biraz da olsa nasiplerini almışlar deriz..

Peki, ya biz sadece 35 yaşın altındakileri gemiye alırken ya karışıklık çıkar da, 35 yaşın üstündekiler de binmek isterse?

4-Havaya uyarı ateşi açarız..

Peki ya dinlemezler hatta gemi batma tehlikesi geçirirse..

5-Bunu yapanları öldürürüz o zaman..

Şimdi Taraf manşet atıyor; Bunlar 35 yaşın üzerindeki kadınları öldürmeyi planlamışlar..

Gel de çık işin içinden..

Bahse konu olan seminer, 3 günlük bir seminer..

Bu seminerin irtica ile darbe ile alakası bile yok, bir muhtemel savaş durumu ve safhaları tartışılıyor..

2.5 gün boyunca, sadece nasıl gideriz, nerde kalırız, nerden geçeriz bunlar tartışılıyor..

Seminerlerin ve planların formatları var..Bu eklerden birisi de Geri Bölge Emniyeti..Son yarım günde de Geri Bölge Emniyetinde muhtemel senaryo ne olabilir bu konuşulacak..Kural da şu, mümkün olan en gerçekçi senaryo olmalı...İstanbul ve batısındaki bütün muhtemel durumlar konuşuluyor..Bu arada Çetin Paşa ara ara giydiriyor, gerçekle senaryoyla karışık..

Şimdi bu seminerde darbe tartışılsa, darbeden daha öncelikli bir konu olur mu? 3 gün hiç darbeden bahsetmeyip de son yarım gün geri bölge savunması içinde mi tartışılır..Kaldı ki darbe böyle bir seminerde konuşulur mu?

Seminer sonrası gerekli ise plan tadil edilir..Plan ekleri ile yaklaşık bir tuğla kadar olur..Ana metin kısmı 30-50 sayfa ya da çok daha kısa da olabilir..Gerisi tamamen doldurulması gereken bir form gibidir..Formata göre doldurulması gereken tüm ekler doldurulur..Bu planın ana metin kısmını komutan imzalar, eklerini hazırlayan ilgili karargah subayları imzalar..Komutan ana metni imzalarken tüm ekleri okumaz..En son verdiği şifahi emirlere ve alınan kararlara göre ilgililerce hazırlandığına itimat eder..Zaten eklerin sorumluluğunu da tam olarak taşımaz, sorumluluğu paylaşır..

Ana planın ismi Balyoz olmadığına ve ana plan zaten darbeyle marbeyle alakalı olmadığına göre bu olsa olsa varsa şayet, ana planın eklerinden biri olabilir..Bu da büyük ihtimalle ele geçirilen bu ana planın öneminden ve ilgi çekiciliğinde istifade etmek isteyenlerce araya sokuşturulmuş..Zira elinde tek bir sayfa planla çıksalar inandırıcılığı olmayacakken, 5000 sayfalık bir planın parçası gibi göstermek çok daha taktiksel bir yaklaşım..

Herşeyden önce seminere katılan 170 kusür kişinin hepsi de darbe marbe konuşulmadığını, ne cami bombalanmasından ne uçak düşürülmesinden bahsedilmediğini söylüyorlar zaten..

Bu salt bir gerçek..

Gelgelelim olay halka öyle bir servis ediliyor ki, iddialarla zaten amaçlarına ulaşıyorlar, toplumu yönlendiriyorlar..Bu dava sonucunda herkes beraat edecek bile olsa, sadece dava sürecinde onları hapiste yatırmak suretiyle de amaçladıkları bedeli ödetmiş olacaklar..

Aslında EMASYA Seminerlerinden nemalanabilirlerdi bence, daha çok materyal bulurlardı belki bu seminerlerden ancak, EMASYA Seminerlerine Emniyet Teşkilatı Temsilcileri de katıldığından,kendi kalelerine gol atmamak için bu yolu seçmediler

TSK da kimse kalkıp da cümbür cemaat darbe planlamaz..Planlanacaksa bile bu Plan Çalışmaları kapsamında yapılmaz, sivillerin anladığı anlamda oturulup plan yaparlar, bunu da 10 kişiden başkası bilmez, zınk diye uygularlar...Ula bir gün savaş çıkarsa ne yaparızı planladığımız gibi, bi de hazır darbe planı yapıp kozmiğe koyalım da, darbe yapılacağı zaman kullanırız gibi birşey yok, olmaz, saçma sapan bu..Ama bunu algılamak mı zor, hakikaten algılanamıyor mu, işlerine mi gelmiyor..

Bunlar gelir geçer..Suçu olan cezasını çeker..Bunlardan daha da önemli birşey var;

TSK nın Özel Kuvvetler Karargahına da girilip Seferberlik durumlarına da bakıldı..Geri kalan planlar da uçusuyor ortalıkta..Bu amatör bir iş değil..Bu zannedildiği gibi TSK nın içindeki darbe karşıtlarınca, ya da TSK ya sızmış tarikat mensuplarınca sızdırlmış, becerilmiş işler değil...Bunlar devletler arası istihbarat çalışmalarının ürünü..Bu darbeden de darbecilerden de korkunç birşey..Demek ki bu ülkede sırf TSK yı sindirmek ve hizaya sokmak adına yabancı ülkelerle işbirlikleri yapılıyor...Türkiye'nin bütün savunma planlarını ellerine geçirmişler demek ki..Ordu sizin ordunuz, plan da aslında sizin planınız

Bu işler olup bitince muhtemelen bütün planlar çöpe atılıp, sıfırdan tekrar planlanacak..Bu sefer dijital ortama kesinlikle geçirilmeyecek..Hatta şu Almanya örneğinde olduğu gibi Windowstan komple bir vazgeçme bile söz konusu olabilir..:friends:-

Trusty
01-03-2010, 23:52
İşte Tayyip Erdoğan'ın kurduğu, TSK'ya taarruz ve referandum oyunu
Bir hakkı teslim edelim. Türkiye’de kamuoyu araştırmaları ile ahalinin nabzını sürekli olarak tutan tek lider Tayyip Erdoğan’dır.

Yakından biliyorum; Erdoğan üç ayrı araştırma şirketi ile on günde bir ve de önemli gelişmelerde günlük olarak halkın tepkilerini ölçtürür ve ona göre politika belirler.

Dolayısı ile Tayyip Bey’in bir süredir sürdürdüğü TSK’yı aşağılama ve köşeye sıkıştırma hadisesi de bunun yansımasıdır.

Son kartı!

Hayır, halk askerin aşağılanmasını ve hırpalanmasını istiyor değil, olay, Başbakan’ın toplumu oyalamak ve manipüle etmek için başka bir argümanının olmamasıdır.

Erdoğan, yaptırdığı anketler yolu ile işsizlik ve yoksulluk çığlıklarının şahididir.
Keza aynı şekilde Kürt olayı ve K. Irak’taki fiili durumdan dolayı da vurgun yediğinin farkındadır.

AB, türban ve İmam Hatip gibi konuların da eskidiğini ve artık istismar edemeyeceğini görüyor.

Geriye kalan tek malzeme, asker ve darbe mugalataları ile ajitasyonlar yaparak yeni bir istismar alanı yaratmak!

Evet Tayyip Erdoğan bugünlerde aslında son kartını oynuyor.
8 yıl iktidarda olan ve her şeyi ile tükenen AKP’nin topluma yeni bir umut dalgası yayabilmesi ve heyecan yaratabilmesi artık imkansızın ötesi bir şey!

Dolayısı ile sığındığı tek husus siyaset ya da hamaset yani yeni bir mağduriyet alanının inşasıdır. TSK’ya yapılan hücumların arkasındaki nedenlerden biri budur!

İlginç ayrıntı; bu son kartını seçime saklayan Tayyip Bey’in bunu şimdi niçin alelacele yürürlüğe koyduğudur.

TSK niçin sabrediyor?

Belli ki zamanlama ve metot konusunda AKP ile Washington farklı düşünüyor... AKP’nin öncelikle derdi malum, seçimi bir kez daha kazanmak ve Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığının önünü açmaktır.

Tayyip Bey ABD’nin önderlik ettiği Kürt açılımı projesini seçimden önce sürdürmek ve sonuçlandırmak istemiyor çünkü böyle bir durumda sandıkta vurgun yiyeceğini görüyor.

Washington da açılımı seçimden sonraya bırakmak istemiyor zira AKP’nin gitme ihtimali durumunda projesinin sakatlanacağını düşünüyor.

İşte böyle bir tabloda Tayyip Erdoğan’ın kurduğu oyun şudur:

Askeri olabildiğince köşeye sıkıştırıp tepki koymasını sağlamak ve bu tepki üzerine meydan okuyarak demokrasi kahramanı olmak!

Genelkurmay kurulan bu oyunu gördüğü için bütün aşağılamaları sineye çekerek sabrediyor ve susuyor.

BM ve Diyarbakır’a asker!

Biliyorum; sabretmesin, müdahale etsin diyenleriniz var ama böyle bir durumda Türkiye ekonomik anlamda abartısız İzlanda ya da Arjantin gibi olur...

Bazıları farkında değil, Türkiye aylardır nereden geldiği belli olmayan kara paralarla kendini döndürüyor.

Buna ilaveten Allah korusun bir darbe durumunda polis içindeki unsurlarla, dini gruplar ve Güneydoğu’daki PKK ve de Barzanici unsurlar kışkırtılıp başkaldırabilir ve de ABD bu durumu bahane edip BM’yi alet ederek Diyarbakır’a asker çıkarabilir!

Dolayısı ile askerin müdahalesi sadece AKP’yi kuyudan çıkarmak olmayacak, aynı zamanda ülkeyi de kaosa itme anlamına gelecektir...

Referandum olayı da işte bu tezgahın bir başka boyutudur.

Baktılar askerin tutuklamalara tepki göstermesi sağlanamadı daha fazla tahrik için Anayasa değişikliklerini gündeme getiriyorlar...

Orada da gayeleri yeni tahrik alanları yaratmak ve işe TSK’yı karıştırıp mağduriyet inşa etmektir.

Seçime kadar gerecek!

Askerlerin teslimiyet anlamına gelen suskunluğuna bazen ben de feryat ediyorum ama işin bir de bu tarafına bakmamız gerekiyor!..

Tayyip Bey çok çok zorda olmasa, pimi çekilmiş bomba ile bu şekilde oynamaz.

Askerle uğraşmak ve üzerinden bu şekilde politika yapmak aynen budur!..

Hiç abartmıyorum; Tayyip Erdoğan bugün sınırlı bir müdahaleye razıdır çünkü böyle bir durumda ABD ile AB’nin yanında olacağını ve hem kendini hem de siyasi misyonunu bu şekilde muhafaza edeceğini düşünüyor.

Oysa çok değil bir yıl daha iktidarda kalırsa, bizzat sandık yolu ile kendisinin Yüce Divan’a, partisinin de tarihe havale olacağını iyi biliyor...

Buradan hareketle ben Tayyip Bey’in seçim gününe kadar ortamı germeye devam edeceği kanaatindeyim!

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr...hp?haber=12273

meraklı
10-03-2010, 08:27
Sayın Trusty,

Sizi görmek çok hoş oldu... Bayağı uzun bir ara vermişim... bahçeye bahar gelmeye başlamışşşş :friends:-

Trusty
14-03-2010, 00:13
Sayın Trusty,

Sizi görmek çok hoş oldu... Bayağı uzun bir ara vermişim... bahçeye bahar gelmeye başlamışşş...



Sagolasin Merakli Kardes,

Bizim bazen sessiz kalip, manali manali bakindigimiza bakmayin..

Dusunuyoruz..

Ne yazalim da su Arka Bahce eski gunlerine kavussun diye.

Bu gunlerde tum dostlar, borsa'ya yumulmus pur dikkat.

Bir yerden topa girelim diyoruz ama millette tIk yok.

Olur boyle donemler, gunler.

Gordugumuz fIrtIna oncesi sessizlik.

Gerek Ankara'da gerekse Ortadogu'da sular isiniyor.

Dunyadan'da olumlu bir gelisme yok.

Yolun sonuna yakin gibiyiz.

Kehanetlerle isimiz olmaz ama bu 2012 icin soylenenler cikacak gibi.

Simdi Master Ustad, " yine acti som agzini bu nursuz " diyecek ama, adimiz HIdIr gordugumuz budur.

AnnE'miz allahtan yok bu aralar, yoksa giydirmege baslardiki allah esirgeye.

Isiklara bezeli en guzel baharlara acilsin Bahce'mizin kapilari.

Cicek cicek.

Sevgi ve saygilarimla.

Trusty
14-03-2010, 14:11
Ovunmek gibi olmasin (!), biz I.U.Iktisat fakultesinde okurken, cok sey ogrendik.
Bu kadar derya olmamizin sebebi budur.-search-.

Derslerimizden biri Metodoloji'ydi.

Mezuniyetimizin uzerinden 30 sene gecsede, bazi seyler unutulmuyor.

O derste on-yargilarin ne oldugunu, nasil kolay kolay silinmedigini ogrenmistim.

Insan beyni, otomatik isleyis itibariyle, hukum verdigi konular ustune gitmekten kacinir diyordu bir yerde.

O gunlerden beri dusunurum, acaba bir iki kotu ornekmi, belli bir meslek uzerine genelleme yapmamiza yol aciyor.

Beni cok kizdiran bir konu hakkinda bir sure once Hisse net'te bir yazi yazmistim. O aklima geldi bu sabah gazete okurken.

Haberde, bir gazi, doktora gidiyor, tedavisi icin istenen fiyat yuksek geliyor, gazi kartini gosteriyor, Doktor Bey, ben gaziyim, baglanan maas pek yuksek degil, acaba biraz indirim yapabilirmisiniz diye soruyor, aldigi cevap," Benim icinmi gazi oldun ".

Hisse net'te yazdigim yazi, 7 tane polisin, sadece kisilikli cevaplar veren 21 yasindaki bir univ,ogrencisinin darp etmesi ile ilgiliydi. AB'ye giriyoruz ya, devlet, polis size sunu bunu yapamaz artik diyor, gencler inaniyor, yarin sabah hepsini hastaneden topluyorsun.

Neyse, konumuz o degildi, konumuz, bu darp neticesinde bir bacagi kirilan ve beyninde cokme olusan bu gence, hastanedeki hekimin saglam raporu vermesiydi.

Bursa'da 4 yil once yasanmis bir baska konuyu hatirladik bu olay uzerine, parasini alamadigi icin attigi dikisi soken bir baska doktorun hikayesiydi oradaki.

Hisse net'teki yazim uzerine, bazi doktor arkadaslardan ozelden yazilar aldim.Zaten aleyhimize bir kamu oyu olusmus, bir de siz yapmayin anlaminda, ayni gunlerde Sn.Basbakan meydanlarda anlatiyordu, " ben damdan dusenim " diye, doktorlari ilgilndiren yasaya yandas saglamak icin.

Neyse.

Pek cok konuda yakiniriz, " kirmizi isikta durmuyor adam kardesim " diye soylenir dururuz. Ama nedense kendimize hic bakmayiz, acaba ben dogrumu davraniyorum diye, kendimize pek ayna tutmayiz.

Bir meslek etigi varsa, o meslek sahibi, o degerlere uygun davranmali.

Kaldi ki, " doktorda bunu yaparsa artik " cumlesini cok sever bizim millet.

Sonuc olarak Atamizin bir cumlesini hatirladim bu sabah.

" Beni turk doktorlarina emanet ediniz " diyordu.

Neden dersiniz.?

Saglik ve huzur dolu gunler dilegiyle...-search-.

Trusty
14-03-2010, 17:22
17 yıl geçti hâlâ kabus görüyorum

MEHMET KORKMAZ (37) Komando, 1993 Şırnak

Terhisime üç ay kalmıştı. Geceyarısı pusuya giderken mayına bastım. Ayak parmaklarım koptu, sağ gözümü kaybettim. Bir yıl tedavim sürdü. Önceden tekstilciydim artık o işi yapamıyorum. 10 yıl iş aradım, uygun bir şey bulamadım. Son 4 yıldır, İstanbul Belediyesi Park Bahçeler Müdürlüğü’nde bekçilik yapıyorum. Doktor tedavilerim hâlâ sürüyor. Kendimi hep eksik hissediyorum. Aradan 17 yıl geçti hâlâ rüyalarıma giriyor. Kendimi birkaç kez camdan atmak istedim. Kore ve Kıbrıs gazilerinin resmi kıyafetleri var ama Güneydoğu gazilerinin yok. Biz de hiç olmazsa o kıyafetlerimize şeref madalyası takarak övünürdük.

Üç teröristin üstüne düştüm

EBUBEKİR CENAN (38) Uzman Çavuş, 1999 Van

Tedavilerim hiç bitmiyor. Bağırsaklarımda sorun devam ettiği için bazen gazımı tutamıyorum. Otobüste böyle bir şey yaşadığım zaman, herkes kötü bakıyor. Hangi birine başımdan geçeni anlatayım?

10 yıl boyunca hep o bölgede görev yaptım. Bir ihbar üzerine gittiğimiz yerde içi eşyalarla dolu bir sığınak bulduk. İmha ettik. Akşam altı civarıydı, aniden bir kayanın dibinde tamamen kamufle olmuş teröristlerle karşılaştık. Tabur olarak ateşe başladık. 13 kişiyi öldürdük. İlerlerken bir mağaradan robot gibi iki kadın terörist çıktı. Ateşe başladılar, yanımdaki astsubay orada şehit oldu. Ben de vurulmuştum, kendimi bir kayadan aşağı attım, üç teröristin üstüne düştüm. Ölü taklidi yaptım. Tabur arkadan geldiği için benim gerçekten ölüp ölmediğimi kontrol edemeden kaçtılar. İnce ve kalın bağırsağım, idrar torbam parçalandı. Sağ kulağım sağır oldu.

Amerikan gazileri baş tacı, bize hamallık

ERCAN DEDE (35) Er, 1996 Bingöl

Eşim erken doğum yapıyordu, hazırlıksızdım. Başhekime, gazilik kartımı gösterip “İndirim yapabilir misiniz?” diye sordum. “Benim için mi gazi oldun" dedi. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü.

Operasyonda mayına bastım. Terhisime üç ay vardı. Sol bacağım dizaltından koptu, sağ gözümü kaybettim. Yarım saat sonra helikopterle hastaneye kaldırıldım. Tedavilerim bir yıl sürdü. Askere gitmeden önce ya şehit ya gazi olmayı çok isterdim. Ama şimdi bütün olup bitenlere baktığımda, “Biz oraya niye gittik” diye soruyorum. İçim rahat değil, ileriyi göremiyorum. Bu vatan hepimizin vatanı ama bu vatanı sadece biz mi seviyoruz? Başkaları niçin sadece cebini doldurmak için çalışıyor?
Dokumacıydım, sürekli ayakta duramadığım ve gözüm görmediği için artık o işi yapamıyorum. Sekiz yıl birçok iş yerine başvurdum. Hayır dememek için hep yapamayacağım işleri teklif ettiler. Hamallık teklif edenler oldu. Benim bacağım yok o yükü nasıl kaldırayım? Beni bacağımın, gözümün olmaması değil insanların vurdumduymazlığı daha çok yaraladı. Amerikan gazileri baş tacı ediliyor. Peki ya biz?

Profesyonel askerlik olsun

MURAT ZONP (36) Komando, 1995 Şırnak
Sakatlıklarımız yüzdelerle ölçülüyor. Eskiden bir bacak yüzde 45, ayak bilekten kopmuşsa yüzde 30’du. Şimdi bir bacak, bir göz yüzde 39. Derecelerin düşmesinin sebebi, daha az maaş vermek. O kadar onur kırıcı ki...

Gabar Dağları’nda gece yarısı 12’de pusuya düştük. Üzerime el bombası attılar, 14 şehit verdik. 10 kişi de yaralandık. Benim sol ayağım diz altından koptu. O saatte oraya helikopter inemediği için sabah 5’e kadar yaralanan arkadaşlarımızla, şehit arkadaşlarımızın başında bekledik. Hepimiz öleceğimizi zannettiğimiz için, Kelime-i Şahadet getiriyorduk. Sabah helikopterlerle hastaneye götürüldük. Tedavilerim bir yıl sürdü. Ailem perişan oldu. Ama yine en çok onlar bana destek oldu. Onlar olmasaydı, girdiğim bunalımdan kolay kolay çıkamazdım. İsyan etmiyorum, bunu yaşamamız gerekiyormuş. Şimdi ben de belediyede güvenlik görevlisiyim. Bu terör böyle devam edecekse, hayatında üç kez silah görmüş acemi askerler yerine, profesyonel askerlik sistemi getirilsin.

Saygı görmek istiyorum ama bedavacılıkla suçlanıyorum

FERHAT KOÇAK (37) Komando, 2000 Şırnak

Maddi beklentim yok. Toplumda saygı görmek istiyorum. Otobüse binerken gazi kartımı çıkarıp gösterdiğimde, kimliğimle karşılaştırmak istiyorlar. Bedavacılıkla suçlandığım çok oldu.

Şırnak’ta operasyon sırasında yüksekten düştüm ve omuriliğimden sakatlandım. Şu an omuriliğimi birbirine bağlayan 30 santimlik platin var. Uzun bir süre yatalak yattım. O süre zarfında orada yaşadıklarımı tekrar tekrar kafamda kurdum durdum. İki yılda normal hayatıma dönebildim. Askere gitmeden önce, kendi bilgisayar firmam vardı. Döndüğümde artık çalıştıramayacaktım. Şu an Büyükşehir Belediyesi’nde bilgi işlem şefiyim.

Kafam parçalandı, ben hala ateş ediyordum

SERHAT ÇAYLI (30) Komando, 2004 Elazığ

21 yaşındaydım, terhisime 60 gün kalmıştı. Elazığ-Diyarbakır sınırında karakol korumaya gönderilmiştim. Akşam 9 civarı, gece görüşüyle tarama yapıyordum. Mevziye yaklaşmama üç metre kala üzerime el bombası attılar. Sırtıma, gözüme her yere parçalar geldi. Ben ateş etmeye devam ediyordum. Yaralı haldeyken bu kez kafamın sağ tarafından mermi yedim. Vurulduğumu anlamamıştım, ateşe devam ettim. Bu esnada elimden yara aldım ve iki parmağım koptu. 3-5 dakikalık bir çatışmaydı, Allah’a “Beni buradan çıkar, bunlara beni yenik düşürme” diye yalvarıyordum. Arkadaşlarım desteğe gelince beni karakola indirdiler. Komutan beni telaşlandırmamak için, başını kayaya çarptın herhalde diyordu, helikopterle hastaneye sevk edildim. Şu an kafatasımda 9,5 santimlik bir açıklık var. Mobilyacıydım, başım yüzünden makine sesine dayanamadığım için işimi yapamıyorum. Ben Türk milleti huzurlu olsun diye savaştım. Şu an bir yerde sigortasız olarak çalışıyorum. Devlet iş hakkı verdi, ben o hakkı eşime devrettim, faizsiz konut kredisi kullandırdılar bir evimiz oldu.

Hâlâ çatışma sesleri duyuyorum

CEVDET BALTA (38) Komando, 1993 Şırnak

Üç günlük göreve çıkmıştık. Olayın olduğu gece dağda çatışmaya girdik. Parça tesirli bomba attılar. Tam arkama düştü. Sol kalçamdan topuğuma kadar yaralandım. Yaralandığımı ayağımı boşlukta sallanırken görünce anladım. Bir arkadaşım yanımda şehit oldu. Sürünerek arkadaşlarımın yanına gittim. İki yıl sürdü tedavim. Ayağımda sinir lezyonu var, sol bacağım çok ince ve delik deşik. 15 yıl çalışmadım, gazi maaşımla geçinmeye çalıştım. Şimdi belediyede işçiyim. Hâlâ otururken çatışma sesi duyuyorum, patlama olacakmış gibi tetikteyim. Rüyalarımda zaten hep çatışmanın içindeyim.

Çok iyi iş buldum deyip, tuvalet bekçiliği önerdiler

HÜSEYİN DEMİR (32) Komando, 1998 Van

Sana çok iyi bir iş bulduk, tuvalet bekçiliği yapacaksın dediler. Ne kadar onur kırıcı. Çocuklarımızın özel okulda okuma hakları var. Oğlumu müdüre götürdüm, “Gaziyim” dedim. “Gaziliği karıştırma” dedi. Bizler dilenci değiliz, onurlu gazileriz.

Sabah altıda 50 kişilik bir terörist grupla çatışmaya girdik. Biz 20 kişiydik. Bir arkadaşım, “vuruldum” diye bağırdı. Onu kurtarmak için koştum ama kolumda şehit oldu. O arada bende çapraz ateşte kaldım. Sol ayak bileğimden 10 santim yukarısına kadar kurşun yarası aldım. Sıhhiye çantası o gün tesadüfen bendeydi, yaramı kendim sardım. Sonra kobralar yetişip ateş üstünlüğü sağlayınca Skorsky’ler bizi almaya geldi. Kemiklerim paramparçaydı. 9 ay hastaneden çıkamadım. İki yıl ayağımda metal bir koruyucu vardı. Onu çıkardıklarında, ayağımın yorgana değmesini hissetmek benim için büyük mutluluktu. Askerden önce doğramacıydım, şimdi ben de belediyede işçi olarak çalışıyorum.

Ailemin tek çocuğuydum, perişan oldular

İSMAİL AYDIN (31) Komando, 2003 Bingöl

Gece 11.30’da pusuya düştük. Sağ ayağımdan, makineli tüfekle vuruldum. Helikopter inemediği için ilk müdahaleyi 9 saat sonra yapabildik. Bir yıl tedavim sürdü. Ayağımda hareket, kas, sinir kaybı, hepsi var. Ailemin tek çocuğuydum, perişan oldular. Ben arkadaşlarım gibi iş bulmak için uzun süre beklemedim. Şimdi belediyede satın almada çalışıyorum.

Diş teknisyeniydim, kolum parçalandı

KENAN ŞENVARDAR (35) Komando, 1995 Hakkari

Kuzey Irak’a operasyona gitmiştik. Sabah 6.30’da Zaho’da pusuya düştüm. Üç aylık askerdim ve öncü birlikte mayın dedektörcüsüydüm. 50 kişilik bir grup üzerimize mermi yağdırdı. Bana 13 kurşun isabet etti. 10’u çelik yeleğe, 3’ü de vücuduma. Sağ koluma Kanas suikast silahının mermisi, sol bacağıma ise iki Kalaşnikof mermisi girdi. Kanas mermisi çok büyük bir yara açtığı için kolumu dikemediler bile. Diş teknisyeniydim. Artık elimi kullanamadığım için pazarlama işleriyle uğraşıyorum. Devlet bizimle ilgili verdiği hakları geri alan yasalar çıkartıyor.

Her gece “Geliyorlar” diye sayıklıyorum

ÜMİT ŞİMŞEK (32) Komando, 1999 Siirt

Çatışma anındaydık, mevziye girdiğimizde arkadaşım mayına bastı. Sağ gözümü kaybettim. Sağ kulağım ise duymuyor. Vücudumda sayılmayacak kadar çok şarapnel parçası vardı. Psikolojik problemlerimi üzerimden atamıyorum. Önceden sakin biriyken, geçenlerde yol verme yüzünden birini yaraladım. Eşim, her akşam “Geliyorlar” diye sayıkladığımı söylüyor.

http://www.hurriyet.com.tr/pazar/14094227.asp?gid=373

Trusty
18-03-2010, 15:20
Ankara'da, AKP hakkinda yeniden kapatma davasi acilmasi konusu gundemde.

Aldigim duyumlar bu yonde.

Bu durumu teyit eden herhangi bir bilgi varmi.?

Borsa uzerinde etkisi ne olur ?:;dedektif

Trusty
19-03-2010, 02:17
Geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor.

Ne yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda.

Yok yani. İşin en fenası da bu yok oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu.

Gayet güzel kahvaltı ederken, birlikte Türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. Çat! Şimdi evde iki kişi kaldık. Kedimiz Tortor da bu vesileyle üzerime kaldı.

Yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip. Kısa sürede çok üzüldüm.

Üzülmemin sebeplerini düşündüm biraz. İnsan çok sevdiği birisini kaybedince (bence) birkaç şeyden dolayı üzülüyor.

Ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm.

Kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok. Çok yalnızım. Ama arkadaşlar iyidir, beni yalnız bırakmıyorlar.

Yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt, çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor. Geceleri uyumak çok zor. İçki de içmediğimden, uyumak için alternatif tıbbın tüm bileşenlerini devreye sokuyorum.

Gözlerimi bilinçli olarak kapatmak istemediğimden yapılabilecek en sıradan şeyi yapı TV’ye bakarken ekran karşısında sızıyorum. Sabah kalkış kısmı daha fena. Uyandıktan sonra yatak keyfi diye bir şey yok. Zaten yatakta keyif yapacak bi şey de yok.

Sabahın köründe kargalarla birlikte oturup bok yemeye başlıyorum ben de. Ne yapalım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ne de olsa. ‘Hayat devam ediyor’ filan diyorlar ama benim için aslında hayat pek devam etmiyor şu sıralar. Neyi devam etsin? Benim için hayat yeniden başlıyor şu anda sanırım. Hem de sıfırdan.

Sevindiğim şeyler de var. Son bir yılı reklam acansındaki işimden ayrılıp evde Nursel’le birlikte geçirmiş olmamız beni en çok rahatlatan şeylerden biri. Ortalama insanlardan çok daha fazla birlikte ve mutluyduk son bir yıl içinde.

Evde sabahtan akşama oturup, ağaçlara bulutlara, Tortor’a bakıp gülüyorduk. Çok mutluyduk, gerçekten. Çoğu insanın yaşayamayacağı kadar mutluluk yaşadım son bir senede. Ne yazık ki mutluluk da elektrik gibi bir yere istiflenmesi zor bi duygu. Şimdi o mutluluk anları anı olarak suratıma kapanıyor. Yalnızlığın bir başka karanlık tarafı da ortaya çıkıyor böylece; karşılaşmalar.

Sabahtan akşama çevremdeki birçok şeyde birlikte yaşadığım, eğlendiğim ve mutlu olduğum insanı görüyorum ister istemez. Neyse ki şimdi kendisini Heybeli’ye bıraktık. Bir süre sonra o da adanın bir parçası olacak, Heybeli’ye her gittiğimde belki de enseme konan bir sinek, topraktan çıkan bir çiçek, ağacın tekinde ekşi bi erik ya da peşimden gelen yavru bi kedi olacak. Şimdilik beklemekte yarar var. Hiçbir şey kaybolmuyor, bu da bir gerçek.

Hep çok şanslı olduğumu düşünürdüm. Hâlâ da düşünüyorum galiba. Hep istediğim işi yaptım, beni sıkan protokollere, ıvıra zıvıra bulaşmadım, zora gelmedim, her işim iyi gitti… Ama geçen haftaki bomba biraz fena patladı bende. Şu anda evrensel şans skalasında eksilere düştüm sanırım. Bundan sonrası yukarı çıkış olabilir sadece.

‘Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım’ gibi zırvalar vardır ya, işte biz aynen o laflardaki gibiydik. Küçük ama mutlu bi hayatımız vardı. Dolaptan kestiğim bi parça kaşar peynirine sevinirdi. Susadığı zaman götürdüğüm bi bardak suyun yüzünde yarattığı mutluluğu görmeniz gerekirdi beni anlamanız için.

Sabahları sağlıklı olalım diye tek bi aspirini içip “Şimdi mükemmel olduk” diye salak salak sevinirdik. Bahar geldiğinde balkonu çevreleyen ağaçların yaprakları yeşerip her yer yemyeşil olduğunda dünyanın en mutlu ikilisi olurduk. İnsan burnuna Çin yağı sürüp uyuyacak diye sevinir mi? Bazısı seviniyormuş, o da bana denk gelmiş. Şans işi işte.

Bir yandan da birbirimize hiç benzemezdik. Zevklerimiz çok farklıydı ama bana her zaman yeni bir şeyler gösterirdi.

İnsan olmayı, çevremi sevmeyi Nursel’den öğreniyordum, daha da alacak çok dersim vardı. Krediler tamamlanmadan kaçtı gitti, bizim krediler de yandı badem oldu. Daha öğrenecek çok şeyim vardı.

Beni hayata bağlayan şeydi kendisi.

O gidince iyice saçma sapan bir insan olacağım gibi hissediyorum. Bana kızacak, yaptıklarıma laf edecek ya da beni çekip çevirecek birisi yok şimdi. Dımdızlak kaldım evde, bir de kucağımda Tortor var, mal gibi salonda kanepede oturuyoruz, ağaçların gölgelerine bakıyoruz işte.

Durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. Hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha.

Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş,bi kere daha ayılıyorsunuz. Ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. Anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık.

Evinde oturan ve yaşadığı hayatın bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim. Tek farkım çok güzel yaşadım, geçen haftaya kadar da kazasız belasız geldiydik. Naapalım, piyango bu sefer bana çıktı, yarın başkasına çıkacak, sonraki gün de bir başkasına. Çekiliş hep devam edecek.

Bi fotoğraf filan koymak istiyordum ama hiçbir şeye bakamıyorum. Zaten tüm fotoğraflar benim aklımda. Zamanla çıt çıt açılıyorlar. Şimdi onlara bakmak için çok erken.

Karşılaşmalar, eşyalar ve yerler en fenası. Ama her şey ilk seferinde çok acıtıyor insanın içini. Aynı yerden ikinci geçişinizde sadece içinizde bi sıcaklık kalıyor. Bakalım ne olacak? Hayatımın en büyük darbesinden sonra ne kadar sıcak beni kurtaracak bilemiyorum. Yalnızlık sıcak bi şey değil, onu çok iyi biliyorum.

Geçen hafta tam da şu satırları yazdığım sırada yanımdan gitti, artık yok. Yani var ama, yok. Üzücü ama gerçek, ne yapalım?

Şimdi arkadaşlarla daha fazla zaman geçirilecek, onlarla da güzel anlar paylaşılacak, mutlu yaşamaya devam edilecek. Mutlu olmaktan başka yapacak bir şey yok. Yani var ama, yok.


Kaan Sezyum

-------------------------
Kaan, Radikal'de yazan bir kose yazari.

Sevdigini kaybetmenin ne oldugunu yazmis.

Es'i Nursel'i ani bir beyin kanamasi ile kaybetti.

Nursel, Heybeli'de yatiyor.

Mekani cennet olsun.

Paylasmak istedim..

Trusty
22-03-2010, 01:38
Yaşlı bir Anadolu köylüsü tek başına yaşadığı ve eskisi gibi tarlada çalışamadığı için çok dertliymiş.

Susuz geçen bir yılın ardından, toprak taş gibi olduğundan, alnının teri ve büyük fedakarlıklarla okuttuğu ve tüm beklentilerini aşarak üniversite rektörü olan tek oğlu da Ergenekon 41.inci dalgadan dolayı tutuklanıp, cezaevine götürüldüğünden dolayı çok mutsuzmuş.

Eşi de vefat edeli neredeyse bir ay olmuş. Sonunda dayanamamış ve 45 gündür suçunun ne olduğu bilinmemesine ve açıklanmamasına rağmen cezaevinde yatan oğluna çaresizlikten bir mektup yazmış.

Sevgili oğlum Mustafa,

Çok üzgünüm. Annen vefat ettiğinden beri onsuz hayatımın bir tadı yok. Seni alıp götürdüklerinden beri de seni çok arıyorum.

Üniversitende olduğun zamanlar bile telefondaki sesini arıyorum. Bu yıl galiba cok zor geçecek.

Toprak o kadar sert ki, toprağı kazamıyorum ve bu yıl hiç bir ekin ekmem mümkün görünmüyor.

Gerçekten artık baban çok yaşlandı. Biliyorum ki elinde olsa yanıma gelip tarlamı kazmama yardımcı olurdun. Tıpki eski günlerdeki gibi. Sakın dert etme oğlum, yaşlı bir adam sadece boş, boş şeyler yazıyor o kadar. Sen kendine iyi bak, cesur ol, ve isminin nereden geldiğini de asla unutma.

Sevgilerimle, Baban

Bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup gelmiş.

Sevgili Babacığım,

Sakın tarlayı kazma. Bütün cesetleri oraya gömdük.

Sevgiler biricik oğlun Mustafa.

Ertesi gün sabaha karşı saat 4..00 de yaşlı çiftçiyi polis yatağından ense paça kaldırmış ve apartopar tarlaya götürmüş.

Bütün tarlayı kazmışlar. Hiç bir şey bulamayınca bir kazdıklarını bir kez daha kazmışlar. Sonunda bakmışlar en ufak bir şey bulamamışlar, yaşlı çiftçiden özür dilemişler ve geldikleri gibi gitmişler. Aynı gün yaşlı adam cezaevinde yatan oğlundan bir mektup daha almış.

Sevgili babacığım,

Şimdi tüm ekinlerini ekebilirsin. Yanında olup her zaman olduğu gibi beraber tarlayı kazmayı çok isterdim. Ama bugünkü ortamda elimden ancak bu kadarı geldi. Kusuruma bakma.

Sevgi ve saygılarımla,

Oğlun Mustafa.

Gozlemci
26-03-2010, 05:33
Vatan gazetesinden
Turkiye'de "class action" davalarinin yasal hale getirilmesi lazim. Bence, Turkiye'nin en onemli sorunudur bu... Eger bu hak olsa idi, bu tip kurumlar oyle bir tazminat oderdi ki bir daha halki zehirlerken elli kere dusunurlerdi.
------------------------------------------------------------------

Vatan Gazetesinden

Cezadan yargı kurtardı

Yaklaşık 360 bin kişinin içtiği suda ’fenol’ olduğunu açıkladığı için ’maaş kesme’ cezası verilen, hakkında 15 bin lira tazminat davası açılan Yrd. Doç. Dr. Demircioğlu yargıda aklandı

Erzurum’da Atatürk Üniversitesi Çevre Mühendisliği, Çevre Bilimleri Anabilim Dalı öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Nuhi Demircioğlu, Palandöken Barajı’ndan gelen suyun arıtıldığı yerden örnekler aldı. Türk içme suyu standartlarına göre 0.002 miligram/litre olması gereken fenolün, kentin içme suyunda 0.166 miligram/litre olduğunu gören Demircioğlu, normalin 83 katı zehirli ‘fenol’ maddesi saptadıklarını kamuoyuna açıkladı. “Eğer sorun giderilmez ve su bu şekilde tüketilirse, 2- 3 yıl sonra kanser vakalarında artış olabilir. Suyun klorla değil ozonla dezenfekte yapılması lazım” dedi.

ESKİ, bir taraftan arıtma tesisine ozonlama ünitesi kurmak için ihale açarken, diğer taraftan Demircioğlu hakkında 5 bin lira maddi, 10 bin lira manevi tazminat davası açtı. ESKİ, ’fenol’ ve ‘kanser’ açıklamalarının gerçeğe aykırı, asılsız, halkı tedirgin edici olduğunu ileri sürdü, Demircioğlu’nun açıklamasının kurumu maddi ve manevi zarara uğrattığını iddia etti. YÖK ve Atatürk Üniversitesi Rektörlüğü’ne şikayet edilen Demircioğlu’na ‘gerçeğe aykırı rapor veya belge düzenlemek, yetkili olmadığı halde basına resmi konularda bilgi vermek’ suçundan maaş kesme cezası verilerek uygulandı.

“Duyarlı bir bilim adamı uyarısı”

ESKİ’nin açtığı tazminat davasını 16 Mart’taki son duruşmada reddeden Erzurum 3’üncü Asliye Hukuk Mahkemesi hakimi Hüseyin Kovanret kararında şöyle dedi: “Yüzbinlerce insanın su içtiği bir baraj gölüne hayvan pisliklerinin akması ve kanalizasyonun karışıyor olması kabul edilebilir bir durum değildir. Duyarlı bir bilim adamının yapmış olduğu araştırma ve gözlemin sonucunu kamuoyu ile paylaşmak, bu şekilde insanların sağlıklı yaşamına katkıda bulunmak olarak algılamak gerekir. Nitekim davalının beyanına göre, bu olaylardan sonra belediye tarafından arıtma tesisine ozon sistemi kurulduğu anlaşılmıştır. Suların kirli olması ve olması gereken değerlerin çok üzerinde sağlığa zararlı maddelerin bulunması nedeniyle su satışlarında bir düşme meydana gelmiş olsa bile bundan davalının sorumlu tutulması hiçbir hukuk mantığı ile bağdaşmaz. Zira davalı, duyarlı bir bilim adamının yapması gereken tutum ve davranışları sergilemiştir.”

--------------------------------------------

AnnE
13-04-2010, 09:06
Gecen haftasonu katkat dağların güneyden gelip batıya doğru köşelendiği, pusların arkasındaki yerlere gittim.Baharın '' gelmek üzereyim '' demesiyle, o dağların her katı yeşilin başka tonuna bürünmeye başlamış. En tepeler hala sert beyaz; bir altı erimeye yüz tutmuş, onun altı bozarmış, ama aşağı doğru sonraki katlarda yeşilden yeşil beğen.

Gündüz ve akşam olanlar hep anlattığım şeyler, nihayeti bol votka ile bağlanan anılar. O bol votkadan sonra, gece yarısına doğru odamda dağların taze yeşil havasıyla ciğerlerime detox yapmak üzre balkona çıktım. Detox esnasında balkondaki ücüncü sigaramı yakarken, batının çok uzaklarından ışık kırpışmaları ve birtakım sesler gelmeye başladı.

Işıklar ve sesler süratle yaklaşıp parlamalar ve gürültülere döndü. Parlamalarla sesler arasındaki aralık gittikce azaldı, artan rüzgarla elimdeki sigaranın ucu sürekli kırmızı görünmeye başladı.

Buralarda kiremit yok ; çatılar düz kaplama. Düşmeye başlayan iri yağmur damlalarının sesleri, parlamalarla gürültüler arasındaki sesler aynı anda oluşmaya başlarken sıklaştı. Şimşeklerle aydınlanan gökyüzüne bakınca, beyazdan siyahın her tonuna bulutların, ters dönmüş bir kazanda kaynayan su gibi birbirlerini ezmek için çılgınca mücadele ettiklerini, her alta girenin bir diğerini şimşeklerle boğarken, her tarafı yıldırımlarla talan ettiklerini keyifli bir ürperti ile görüyordum.

Birden, yağmurun sesi değişti, ortalık gürültüden geçilmez oldu ; balkonun sundurmasının önünde adeta bi buzlu cam peydahlandı, önce bulanıklaşan manzara buzlu camın ardında kayboldu, sadece şimşeklerin buzlu cam ardındaki sık parıltıları kaldı önümde.

Hiç görmediğim ve sesinin bu kadar yüksek olabileceğini hayal edemiyeceğim dolu yağışı bir on dakika kadar sürdü, artık balkonun arka tarafından gelmeye başlaya şimşek parlamaları ve bu parlamalardan çok sonra gelmeye başlayan gökgürültüleri ile yerini sakin bir yağmura bırakarak çekti gitti. Her yeri kaplayan beyaz buz tabakası süratle eridi, azalarak biten yağmurla beraber akıp gitti. Son sigaramı söndürüp yattım.


Sabah kahvaltı sonrası, bizim Elekber ile aksamki dolu ve fırtına üzerine konuştuk. Etraf köylerde bir cok yeri telef etmiş dolu. Elekber ellili yaşlarda, her türlü teknik iş elinden gelen, az konuşup çok koşan biri.

'' Buralarda, genç fidan göremiyoruz artık '' dedi. ''Her baharda ve sonbaharda gelen dolular, bütün fidanları kırıp götürür. Sadece, dağlarda, eski büyük ağaçların koruması altındaki fidanlar yaşar.''

'' Ben, kırk yaşıma kadar dolu nedir bilmezdim'' dedi '' o zamandan kalmadır bu ovada gördüğün bütün meyva ağaçları''


''Nasıl ya '' dedim, iklim değişti de dolu mu geldi birdenbire buralara ?


'' evet '' dedi ; batıda, uzaktaki dağları gösterdi.


'' O dağları görüyormusun aNNe ? Orada bir katyuşa üssü vardı eski zamanda. Bu dev yağmur bulutları o dağın tepesinde oluşmaya başlar, rüzgarı arkasına alarak buraya gelir herzaman. İşte o üste bir de meteoroloji birimi vardı. Oluşan bulutları gözler, hava katmanlarının sıcaklıklarını ve bulutların yoğunluğuna göre dolu yağma ihtimalini hesaplarsa, katyuşa taburuna talimat verir, bulutlara katyuşaları yağdırırlardı. Böylece, o yükseklikteki hava sıcaklığı bir süre değişir, bulutlarında yoğunluğu buna bağlı değişir, dolu yağmaz olurdu. Bu şekilde buraya gelse gelse yoğun yağmurlar gelir bu da sadece buradaki tarımı coştururdu. Bilmedim kırklı yaşlarıma kadar dolu nedir. Sonra öğrendim, bütün ahaliye nasıl bir felaket piyangosu getirdiğini.''

Katyuşa; sevdiğim kadın isimlerinden. Ekaterina'nın kısaltmalarından. Katya'da denir, Katinka'da denir; ama en güzel söylenesi olan Katyuşa. O aradaki U bizim U gibi değil, söylemesi hoş bir U. Tek başına U'da değil aslı YU ; ama başka bir YU. Katyuşa'daki o hoş YU.

Bu katyuşa adını, füzelerde Stalin zamanında kullanmışlardı. İkinci savaşta, Alman askerleri, bu füzelere '' Stalin'in orgu '' derlermiş, üzerlerine ölüm getirirken çıkardığı o ıslık sesi için. İyi yapmışlar, Katyuşa adı, ölümle bir arada hiç hoş değil. Ama dolu getiren bulutu öldürüp bereket yağmurlarına dönüştürmek de pek yakışmış.

AnnE
17-04-2010, 22:35
45 yaşından küçüklarin okuması yasaktır


Yasaktır çünkü onlara hiçbirşey ifade etmez.

Dün sigarayı bırakmaya değil zira bırakamam ama günde 70 tanelere çıktığımı farkedince azaltmaya karar verdim. dün 3 tane, bugün 2 tane içmişken, akşam kendimi vokta içerken sigara içmemeye alıştırmaya çalışıyordum ki ; bir yandan da televizyonu zaplıyordum ; birden TRT1 'de Salim Dündan çıktı karşıma.

45 yaşının üstündekiler, bindokuzyüzyetmişlerin başlarına bu şarkıyı beğenmişlerdi. Neye göre beğendiklerini kendileri de bilemediler.

Ama anlaşılan o ki, bugünlerde duyunca , dudaklarında kiminde acı, kiminde tatlı bir gülümseme biriktirmek için beğenmişler.

Şarkıyı, hiç beklenmez bir anda duyunca, ister istemez birkaç sigarayı peşpeşe yakıvermişim; vokta ile sigara içmemeye çalışma testini erteleme pahasına.

Umurumda değil ; pek iyi yapmışım. Dudağımdaki seğirmenin, gözümdeki nemin ne olduğu çok daha umurumda.


Harmanım ben harmanım
Kırk satırlık fermanım
Yok dizinde dermanım

Eyletmen beni
Söyletmen beni
Ağlatman beni
Aynalar aynalar

İster anam darılsın
İster babam darılsın
Vuran elim kırılsın

Eyletmen beni
Söyletmen beni
Ağlatman beni
Aynalar aynalar

Hüznüm sizde görünür
Saçım beyaz örülür
Yaşarken de ölünür

Söyletmen beni
Ağlatman beni
Aynalar aynalar

Yüzümde hep çizgiler
İçimde hep ezgiler
Uçup gitti seneler

Eyletmen beni
Söyletmen beni
Ağlatman beni
Aynalar aynalar

AnnE
18-05-2010, 15:35
Memleket iyiden iyiye enteresanlaştı.

Umut öğütme aparatı CHP ve bu aparatın şube reisleri, hiç umulmayacak şekilde kaabiliyetsiz ustabaşını azlederek, hiç de alışık olmadığımız şekil şemaldeki bir adamı başkan yapmaya karar verdiler.

Demek ki, bizim gibi, umutlarını tüketmemeye azimli nesillleri insanları bir müddet daha yeşilimtrak ümitlerle idare edecek.

Türk siyasi hayatının alışıldık hotzotcu liderlerine hiç uymayan birine sevimli bakmak şahsen hiç bana uymasa da ; bakacağız artık.

E madem bu memlekette yukarıdan aşagı iktidar olmaya kalksan liberaller bozuluyor ; aşagıdan yukarı iktidar olmaya kalksan halk bozuluyor ; o zaman bireysel olarak bozulmamış birilerine umut bağlamak da pek fena fikir olmasa gerek. ( Tabii ki abartmamak lazım canım )

Ha bu arada bir bahçe dostu ile az evvel konuşurken, Baykal ne olacak diye düşündük, ve kendisi için en iyisinin Rodos'a il başkanı olması olacağı konusunda hemfikir kaldık. Rodos'a nasıl gidilecegini de en iyi kendisi biliyor zaten. Hem orada belki onun ne dedigini ve ne yapmak istedigini anlayan birilerini bulabilir belki.

AnnE
24-05-2010, 07:43
Yahu ahali ;
Valla ben bu memleketi anlayamıyorum.

Adamın biri kalkıyor, milyonlarca kişinin gözünün içine baka baka kalpazan başbakan diyor ; kimsenin gıkı çıkmıyor.

Ama aynı başbakana '' Recep Bey '' dedi diye, seviyesizlikle suçlanıyor.

Yahu memlekette kalpazanlık mı kötü birşey, Bey olmak mı ?
Biri bana anlatsın, çoktandır uzak kaldım memleketin şeyide değişmiş.


Kader notu ; Yine yukarıda adı geçen memlekette, bildiğim kadarı ile intihar etmek yasaktır ve intihata teşvik etmek de suctur. Madencilik denen mesleğin de kaderinde ölüm olduğuna göre, bu mesleği secmek direkt intihara meyletmek, bu meslekte adam calıştırmak, meslek örgütü kurmak , falan da intihara teşviktir. Savcılar göreve , maden işletmeleri, sendikaları, odaları da Silivri'ye lutfen.

AnnE
01-06-2010, 07:58
Bir zamanlar el-fetih vardı ; anti-emperyalizmin bayragı. Liderinin resmi Che'nin, Deniz'in yanında dalgalanırdı. Cengiz Çandar bile, Türkiye'de anti-emperyalist Milli Demokratik Devrim'in öncü gerilla eğitimini almaya Filistin'e giderdi. Türkiye'de öncü savaşının pek bi öncüsü olabilmek için.

Sonra kanser oldu El-Fetih lideri , karısının Fransa'daki milyonları döküldü ortalığa.
İsrailliler yahudi olduklarından önce USA'nın ortadoğou karakol askerleri olarak anılırdı. Filistinlilerin müslümanlığı değil, anti-emperyalist mücadelesi kutsanırdı.

El-Fetih liderinin kanser olma sürecinde, Filistin ızdırabı da kanser oldu.

Çakma sosyalist bolkun yıkılması sürecinde, anti-emperyalizm, yerini dinler savaşına bırakmaya başladı. Filistin halkının vatan mücadelesi, mezhep ve cemaat çatışmaları içinde bırakın topraklarını korumaya, tamamen topraksız, iki küçük toplama kampından oluşan bir toprak parcacığına sıkışmalarına sebep oldu.

Bu küçücük toplama kampını andıran toprakta bile El-Fetih ci olmak, anti-empreyalist kökten gelmez, Polonya'daki yahudinin gördügü muameleye maruz kalmanın gerekcesi oldu.

O kücücük kalan topraklardaki Universitelere, annesi babası el-Fetihci olan gencler alınmamaya başlandı.

Filistin'in elinde kalabilen ( bırakılan ) küçücük toprak parcasında yönetimi elinde tutan '' islamcılar'' o küçücük iktidarları uğruna, kendinden olmayan filistinlilere de İsrailli muamelesi yapmaya başladı. İsrail askeri onları öldürürken, onlar ''kendileri kadar müslüman olmayan'' dahili muhaliflerini öldürmeyi yeğledi.

Bir zamanlar milli olan Filistin mücadelesi , bir din savaşı oluverdi. Ama din öyle birşey ki, iktidarı elinde tutanların dini algılayışı, digerlerinin dini algılayış ve yaşayışına denk düşmüyorsa o ikincileri de düşman safında görmeye teşne idi.

Başta müslümanların laik bir ülkesindeki ulusal kurtuluş savaşı, islamcıların mezhepsel iktidar savaşına dönüverdi.

Kimse, Filistin'in öz topraklarının 90% inin yokoluverdigini hatırlamaz oldu. Akılda kalan, küçücükleştirilmiş topraklardaki mezhep savaşının İsrail'in yok etme taktiklerine elverdiğini göremez oldu.

O hale geldi ki bu küçücükleşmiş efsane halkın hali, dünyanın dört bir yanından gemilerle gelen '' insani yardım '' gönüllülerinin eline tutuşturulan '' bir el-fetih'ciye lazım olan ilac torbasını bile'' gemiye alamadılar.

Gelinen noktada, toplumları yok etme yöntemlerinin pratik olarak yaşayarak ögrenmiş olan İsrail, '' pekiyi '' ile mezun olduğu bu dersin pratiğini acımasızca uygularken, emperyal cıkarlarını '' demokrasi'' pecesi ile süsleyerek '' yine ne halt yedi bizim yaramazlar'' dan öte tepki veremeyen batı , doğuya doğru fırlattıkları bu pecenin oraya burka olarak düşmesinden hala hiç mi hiç rahatsızlık duymuyor.

Ve hala birileri, doğal bir sürec olarak yükselen doğunun, islami modellerle önünün kesilmesinin emperyalizmin en büyük silahı olduğunu göremiyor , demokrat bir tercih olarak burkalarını giymeye hazırlanırken.

AnnE
11-06-2010, 08:47
Muhohoo hoooooo ahali !!!


Brezilya'yı duyunca bir kısmınızın aklına Karnaval, diger kısmınızın aklına Dünya kupası üzerine ahkam kesecegim geldi di mi !!!


Yok, yok ben sadece bitakım mukayeselerde bulunmak istiyorum ;

* İki ülkenin kadınları da göbek atma hünerleri ile meşhurdur.
* iki ülkenin de escinsellerinin toplam nüfusa oranı eşittir.
* Brezilyalıların %99'u, Turklerin %75 i Iran'ı haritada bir defada gösteremezler.

* Türklerin %75 i Bagdat ile Tahran'ı birbirine karıştırır, Brezilyalılar'ın %99'u oraların nereler olduğunu bilmez.

* Türklerin %90'ı Iran nufusunun %40 ının Azeri olduğunu bilmez. Brezilyalıların %99'u Iranlıları da Türkleri de arap zanneder.

* Her iki ülkede de futbol maçından sonra ( hatta sırasında ) adam öldürüldügü sıkca görülen bir vakadır.
* Her iki ülkede de tribun yakılması sıradandır. Ama Brezilya da kendini iki dakka şampiyon zannettikten sonra tribün yakıldıgı henüz görülmemiştir.

* Brezilya'nın Iran la arası ucakla 20 saattir. Türkiye'nin Iran'la arası marası yoktur. Arada bir sınır cizgisi vardır.

* Iran'la herhangi bir ulke savaşa girerse, Brezilya gazetelerinde ücüncü sayfada yer alır. Türkiye'de peşpeşe özel baskı yapılır.

* Iran'la herhangi bir ülke savaşa girerse, Brezilya'da karnaval devam eder. Türkiye'de cocuklarımız ölür.


* Her iki ülkede nufusun % 100 ü , Filistiinlileri ARAP zanneder.

* Brezilya basbakanı Brezilya sendika hareketinin öncüsü bir solcudur. Turkiye Basbakanı, '' lupletmeci vakıf '' hareketinin öncüsü bir yolcudur.

Yazının izinsiz olarak alınması kopyalanması veya kaynak gösterilmeden başka bir site veya televizyonda sözel veya görsel olarak yayınlanması durumunda forum yönetimi hukuki yollara başvuracaktır...
Edit by Admin

AnnE
11-06-2010, 09:02
Sayın forum moderatorü ;

Yukarıdaki mukayese tablosunu yazmamdan 22 dakka sonra cienbisie televizyonunda Mahfi Eğilmez tarafından aynı mukayesenin yapıldıgını, bir forum okurunun ihbarı neticesinde duymuş bulunmaktayım.

Forumda yazılanlar her ne kadar bir yatırım tavsiyesi olmamakla beraber, yazıların telif hakları müelliflerine aittir.

Kopyalanması, yapıştırılması, aparılması , koparılması halinde, müellif haklarının kanuni tescili hakkında forum yönetiminin amelliye içinde olmasını arzularız.

AnnE
19-06-2010, 12:02
Bizim burada doner yemek muhim bir aktivitedir. Sehrin icinde hos sayilabilecek bir yerde, ekseriyetle buradaki Turk nufusun 'takildigi' bir kafeterya vardir. Cumartesileri doner yapilir buada. Her ne kadar bilinen doner kalitesi ile iliskisi cok uzak olsa da cok onemlidir cumartesi oglenleri bu doneri beklemek.
Oglen isten cikip tamgaz gittim, donere yetismeye. Kafeteryanin bahcesindeki televizyonlarda entivi acik. Sondakika sekiz olu ondort yarali.
Yine mi lamn diye tuhaflasirken, onu gordum

bir masada tek basina yanaklari alal, kafasi terlemis, gozleri islak kirmizi.
Selam verdim, otuayim mi dedim, o nerye baktigi bilinmez gozleri ile kimse bilmez nerelerdeyken

otur tabi AnnE dedi. Hayirdir dedim, keyifsizsin?
Nasil olmayayim AnnE dedi, benimoglan mektebi bitiriyor bir yila kadar ve hemen askere gitmek istiyor . Otuz yildir bu haberleri mac izler gibi izledik, insan problemi sira kendi evladina gelirken anliyor.
Biliyorsun AnnE dedi, ben istanbullluyum, elli yildir tirnagimla kazidim, cocuklarimi utandrmamak, eksik gostermemek icin. Memleketi encok seven benmisim gibi hissetmeye calistim. Ana memleket sevmedi beni, ben ona verbilecegimi vermeye calisiken o koydu beni bir santrifuje, bir yandan suyume sikarken oteye daha oteye hep oteye buralara kadar savurdu beni. Takmamaya calistim, benimle olani benimle calisani elimden geldigince eksik koymayaya ugrastim. Memleketin derdini dert ettikce memleket ustume geldi, kalkmadi ustumden, ezdi lime lime etti.
Yarin babalar gunu AnnE; okudun mu Bekir Coskun u bugun AnnE beni yazmis.
Televizyona bak AnnE sira sana giyor diyor. Nerelerden gectim bir ben bilirim AnnE lakin hic bu kadar korkmadim AnnE .
O konusmaya devam ederken hicbirsey diyemeden ve en onemlisi donerimi de yemeden cektim gittim.

Doner onemli bir nimet, gidin beyti ye gelik e hic olmadi bereker donere, halk donere yiyin benim icin bir doner.

AnnE
19-06-2010, 12:04
Yukardaki ve buradaki imla hatalari icin ozur dilerim. Telefondan ayak ustu yazdim.
Afiyet olsun.

AnnE
16-09-2010, 11:10
Gözünüz aydın ahali ;

Bayram ertesi verdiginiz ya da vermediginiz oylarla acaip demokrat bir ülkede yaşamaya başladınız. Sizi uzaktan takdir etmiyorum desem yalan olur.

Neyse siz demokrat demokrat yaşayadurun, biz gelelim bayram öncesine.


‘’AnnE yaaaa , canım çok sıkılıyor, seninde bayram tatilin var, beni biryerlere götürsene’’ diye sırnaştı Alina.

‘’ Tamam lan , hazırla çantanı sabah Tiflis’e gidiyoruz.’’

Sevinçle bir sıçradı üzerime, hala belim ağrıyor.
Sabahın köründe koyulduk yola. Sınıra geldiğimde hudut komutanına bir telefon ettim, sıra bekleyen Türk Tırlarını sollayarak direkt olarak gümrük sahasına girdik. Evrak, pasaport, damga imza falan derken, ‘’ AnnE, kusura bakma , formalite icabı seninde bagaja bakmamız lazım ‘’ dedi gümrükçü çocuklar. ‘’ Aaa, tabii, dükkan sizin , buyurun ‘’ dedim. Bagajda, benim 120 litrelik bavul, onun yanında da Alina’nın pembe kabin çantası. Benimkinin kayışların , kilitleri çözmeyi gözü yemediği için pembe çantayı açtı genç kontol memuru. Açması ile kafasını bagaj kapağına vurması ve kanayan kafasını tutarak revire doğru koşması bir oldu. Garibim, Alina’nın cantasındaki tuhaf oyuncakları ve bir insanın vucudunun neresine sığacağını anlamak pek mümkün olamayacak küçüklükteki çamaşırları görünce beyninde bir haraplık ve akabinde sert bir çarpma vuku buldu haliyle.

Neyse ahaliciğim, işlemleri bitirip , Gürcü kapısına girdik, daha kapıda her şey değişti. İnsana insan muamelesi, her gelene kendi dilinde kibar cümleler falan. Üc dakikaka girdik Gürcistan’a. Ulan dedim, daha kapıdan girer girmez, iki memleket arasında bu kadar fark hissedilir mi ?

Sadece din mi, kafatasının şekli mi nedir yirmi metrede bu kadar değişiklige sebep olan. Bir tarafta insana en kibar tarifle ‘’hıyar ‘’ muamelesi, herkesi peşin suclu ya da suclanabilir gören bir kafa, diger tarafta buyurun, rahatsız olmayın, hoş geldiniz falan.

İki saat kadar bir yolculukla Tiflis’e vardık. Ulan dedim kendi kendime, adanlar kendi başkentlerin yüzyıllardır Tbilisi diyor, Dünyanın heryerinde de Tbilisi ya da Tiblis deniyor da biz neden b yi atıp f koymuşuz da Tiflis demişiz. Bu konuyu kurcalamaya karar verdim. Sanırım buradan gecen ilk Müslüman seyyah peltekmiş; fıtır fıtır konuşuyormuş ; bakıp öğreneceğiz.


Tiflis dedigin yer, sanırım dünyanın en küçük başkenti , çanak seklinde , nerden baksan heryerini görüyorsun, zaten bir milyon civarında bir nufus. Temiz , düzenli bir eski Avrupa şehri. Üstelik haddinden fazla yeşil.

Otelde yıkandık, paklandık, giyindik, kuşandık, ‘’ acıktım ‘’ dedi Alina. Aldım onu güzel bir gürcü lokantasına götürdüm. Hıngel, hacapuri, balıklar, etler tabii ki Gürcü şarabı ile donattık masayı. Biz yiyip içmeye başladık, lokanta, Kür nehri kıyısında, her tarafı orijinal ahşap , içinden bile sular akıyor hoş bir yer. Derken salonda dolaşan yaşlı kemancı yanımıza geldi ‘’უკაცრავად AnnE ‘’ dedi, ‘’Türk müziği çalmamı ister misin ? ‘’



Tabii dedim, başladı o çalmaya , ben mırıldanmaya, ‘’ mavi nurdan bir ırmak , gölgede bir salıncak ; bir de ikimiz kalsak yıldızların altında ‘’ Keman sesiyle kendimden geçmişim ki Alina dürttü ‘’AnnE ; ne söylüyor bu şarkıda ? ‘’

834

‘’ Sevişmek ah ne hoştur yıldızların altında ‘’ dedim ‘’ durdu, mahsunlaştı, ‘’ AnnE ‘’ dedi, ‘’ ben de yıldızların altında sevişmek istiyorum, gerçekten çok hoş olur ‘’ yarı mahcup yarı muzip ama yalansız. ‘’ Delirme yine, dışarıda yağmuru görmüyomusun, yıldızı görecegim diye zatürreden iki ay kalkamazsın ‘’ diye attım fırcasını, ama bir yandan da içim ezildi kızcağızın haline.


Birkaç şişe şarabımızı içip yemeklerimizi yedikten sonra, çıktık, takside giderken baktım solda Radison Sas, altında Casino. Gel kız dedim biraz para yakalım.


Girdik kumarhaneye ; o da ne, yöneticiler, pitbosslar, krupiyeler, nerdeyse tamamı bizim zamanımızda Istanbul kumarhanelerinde calışan cocuklar. Hepsi atladı üstüme ‘’ vay AnnE, hangi rüzgar attı seni buralara’’ diyerek. Sarıldık, koklaştık, geçmiş zaman geyiklerini gezdirdik falan, ben rulete gidecegim ama şu kızaca güzel bir makine bulun vakit gecirsin diyerek casino müdürüne teslim ettim. Alina’nın eline yüz Lari lik jeton dolu bir tas verdim, onu karşıdan gören rulete gittim.
Alina benim emanetim olunca, müdür, bir elemanı Alina’nın yakınında bıraktı, ona göz kulak olsun bir şey isterse hemen servis edilsin falan diyerek. Alina üç jetonu aldı makinaya attı, makinanın kolunun ucundaki topuzu iki avucunun içine aldı bir müddet okşadı, dudaklarını avucladığı topuza yaklaştırıp uzun ve derin bir öpücük yapıştırdı ve hızla kolu aşagı cekti. Tam bu anda Alina’nın slot kolu ve topuzu ile olan rituleini izlerken birhoş olan görevli ahhh diye bir sesle elleri bacaklarının arasında tuvalete koştu. Aynı anda benim masada rulet topunu atmak üzere olan krupiye de gözünü ayıramayıp topu pitboss’un suratına doğru fırlattı. Alina’nın makinasının ekranında silindirler döndü döndü döndü ve birdenbire ışık ve seslerle beştane kırmızı 7’li yan yana düşüverdi. Ne yapacagını bilemeyen Alina PAY tuşuna basıverdi ve makine 10.000 jetonu dökmeye başladı. Alina sevincle hazneye dökülen jetonları once elindeki kaseye doldurdu fakat hızla gelen binlerce jeton hazneden taşmaya başlayınca, küçücük etegini haznenin altına tutup jetonları buraya dökülmesini sagladı. Salondaki slot makinaları, bakara, blackjack,poker, rulet masaları durmuş kimse ne önündeki ekran yada kagıda ya da fişlerine bakmıyor, müşteri, garson, güvenlik, krupiyelerin kafaları Alina’ya dönmüş, kumarhane kuruldugu günden bu yana en sessiz anlarını yaşıyordu, Alina’nın jeton tıkırtılarını saymazsak.

Jetonların dökülmesi bitti, Alina içi jeton dolu etegini göğsüne kadar kaldırıp bohçalamış olarak kasaya doğru yürüdü. Müdür kucagını boşaltması için büyük bir kova uzatırken, iki büklüm olmuş kasa görevlisinden derin bir ‘’ ıııhhhhh ‘’ sesi duyuldu.

Bende baktım olmayacak, gittim kasaya Alina’ya 10.000 Lari’yi Amerikan dolarına cevirip uzattılar. O da sanki bu rajonları bilirmiş gibi, on tane yüz doları rulo yaptı, en dışta kalanı etrafa baka baka diliyle uzun uzun yalayarak yapıştırdı ve bahşiş kutusuna sokuşturdu, derin sessizlik hala sürerken. Burada daha uzun kalmamızın gazino cemaatinin ruh sağlığı için iyi olmayacagını düşünerek cıktık gazinodan. Yürüyerek otele gidelim dedik. Alina, telefonla bizim şehirdeki arkadaşlarını arayıp eşek yükü ile para kazandığının müjdesini vermek istiyordu ama telefonu cekmiyordu buralarda. Ben dedi, şu heykelin oraya cıkayım da bir telefon acayım. Cık dedim cıktı. O heykelin oralarda telefonla uğrasırken yolda arac sürenlerin ona bakacagım diye başına gelenleri anlatmayayım, üzülürsünüz.

835
Neyse kısa keselim, ertesi gün Tiflis ‘ten cıkarak daha doğal bir yere gitmeye karar verdik. Orayı ve orada olanları size anlatmayayım, siz aşagıdaki adreste gezinerek hayal edin.

www.lopota.ge



Bu vesile ile hepinizin demokratlaşan memleketinizi kutlarım,e tabii bu arada meseleyi borsaya bağlamak lazım.

Referandumdan sonra iki şey kalktı. Birincisi borsa endeksi. İkinci kalkan şeyi zaten yakın zamanda biryerlerinizde hissedince beni hatırlarsınız.

hazan
04-10-2010, 04:56
Gelecek yildan itibaren baby boomerlar calisma hayatindan kopmaya baslayacaklar. Bu surecin dunyada saglik sigortasi ve emeklilik sistemlerini nasil etkileyecegi tartisilmaya devam ediyor ve ulkeler planlama yapmaya calisiyorlar.
Bilindigi uzere 2. Dunya Savasi'nin bitimiyle birlikte dunya bir rahatlama donemine girmis boylece ekonomik faaliyetlerdeki artisla birlirlikte isgucu acigi ortaya cikmisti.Gerek insanlarin rahatlamasi gerekse de hukumetlerin fazla cocuk sahibi olmayi tesvik etmeleri uzerine aileler bu yonde bir trend olusturmuslardir. Bu donem 1946 ile 1964 yillari arasinda kalir ve 18 yillik bu surec icinde dogan cocuklara baby boomer adi verilir. Baby boomerlarin buyuyup calisma hayatina atilmalari ve bunun sonucunda yaptiklari harcamalar uzun yillar ekonomileri canli tutmustur.

Baby boomerlar 2011 yilindan itibaren emekli olmaya baslayacaklar ve surec 2029 yilinda tumunun emekli olmasiyla tamamlanmis olacak. Ortalama yasam suresini 85 olarak hesaplayan Amerikan saglik sistemi planlayicilari 2049 yilina kadar surecek baby boomerlarin emeklilik yasamlarini belirli bir duzen icinde yurutebilmek icin epey uzun suredir planlama yapmakta. Daha cok geriatri doktorlari, (yani yaslilik sorunlariyla ilgilenen doktorlar) daha cok hemsire, daha cok yasli yardimcilari, daha cok bakim ve huzur evleri ihtiyaci olacagi icin bu konulardaki eksikler suratle kapatilmaya calisilmakta. Bu konudaki bilgiler okullarda ogrencilerle paylasilmakta ve onumuzdeki 40 yil icin bu konunun onemiyle birlikte bu alandaki is firsatlarinin fazlaligina dikkat cekilmekte.

Dolayisiyla bugunlerde neden daha cok ogrencinin hemsire olmak icin egitim aldigi da ortaya cikmakta. Hatta bu okullara o kadar talep var ki wait list'ler hazirlanmakda ve gerekli kriterlere sahip ogrenciler bu listelere girerek 1 veya 2 yil sonra okula girebilmeyi umut edip beklemekteler.

Guzel ulkemizde sevgili yoneticilerimiz farkli konulara odaklanmislarken ben degerli forum arkadaslarima bir de boyle perspektifler oldugunu hatirlatmak istedim. Baby boomerlarin emekli olmalariyla birlikte ulkelerin emeklilik sistemlerinin bu yuku kaldiramayacagi ve bir cokuse neden olacagi zaten cesitli platformlarda konusuluyor. Bu hukumetlerin cozmesi gereken bir sorun ama Abd'de insanlarin kendi kisisel sorunlarini cozmeye odakli olarak gelecekte issiz kalmama adina bu donemi bir firsat olarak degerlendirmeye calismakta oluslari bana ilginc geldi.

AnnE
04-10-2010, 08:22
Adı gecen bu nesil çok su kaldırır.
Vietman'da telef olan bunlar, çiçek çocuklar bunlar, Gates, Obama,Dustin Hofman,Silvia Kristal, Condiliza Rice felan ; alayı bunlar.

Ben bi suya gidiyim bunlarla döneriz.
Ha tabii bizim memlekette de bu nesilden birçok ecaiplik çıkmıştır ki, o suya gidersek hiç dönemeyiz.

AnnE
04-10-2010, 12:27
Bizimkinin, Amerikalıardan 65 yıl sonra '' hadi ahali düzüşün, 3'ten azı kurtarmaz '' sloganının bile Amerikan patentli olması can sıkan bir mesele.

Ulen ipad bile çıktıgı gün geldi de bu '' düzüşelim,sürüleşelim '' sloganı niye 65 yıl sonra geldi bizim memlekete.

Bu beybibluumerler aslında çok bi şeyişeyine denk bir genclik yaşadı. İlk gencliklerinde pek birşeyi kafaya takmadılar, her ne kadar bunların temsilcileri olarak akla gelenler kimine göre '' tiktiritoktan'' adamlardır, kimine göre ''çok yaratıcı'' adamlardır ama en akıllıca işleri, kendi ana-babaları gibi gaza gelip ücer beşer cocuk yapmadılar. Yapmadılar ama, bu arada da cinselliğin keyfini de dibine kadar cıkardılar.
Tabii sadece serbest sexin önderlei degillerdi onlar. En fazla sigarayı, alkolu onlar tüketti, tozu, igneyi onlar kullandı. Bunların hepsinin yasaklanmasının önderleri de kendileri oldu. Ve kimine göre en güzel, kimine göre en yavşak degişimleri de onlar yapabildiler. Bence en büyük özellikleri Hi-fi den Wi-fi 'ye gecerken sendelememeleri olmuştur. ellili yaşlarına gelince ulan ölmek için erken bu salaklar daha bize bi dolu emekli maaşı verecek diyerek aerobik falan icad ettiler, ama günde 4 kilo aburcubur yemeden de imtina etmediler. Gencken cok zayıf olan bu herifler bütün zamanların en büyük kalcalı orta yaşlıları olarak amorf bir görüntüye bürünüverdiler.

Bunların en büyük kurusu, kendilerinden sonraki nesilleri kendileri gibi yetiştirmemiş olmalarıdır. Tabii bu kusurun altında onların '' kenilerini birilerinin yetiştirmesi'' ne olan itirazları yatar.

Sevdigim cocuklardır.

Bu babyboomer aynı zamanda Kuzey Amerika'da yasayan bir fare cinsinin yavrusunun da adıdır. Bunlarla o kemirgenleri ayıran özellik, aynı nesilden olup da fare gibi yasayanlarla o nesille dünyaya insanca birşeyler bırakabilenler arasındaki kadardır ki, gercek babyboomerler itiraz ve meydan okumaları ile dünyanın heryerindeydiler aslında.

842

AnnE
05-01-2011, 07:42
Times gazetesi Gallup araştırma şirketi tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçlarını yayınladı.

53 ülkede yapılan araştırmanın sonuçlarına göre dünyanın en mutsuz insanları Fransızlar, en mutluları ise Nijeryalılar oldu.


Ben gencliğimde ve orta yaşlılığımda, bu caanım ülkeme bayılıyordum. Demek ki o zamanlar meselelere global bakamıyormuşum. Caanım ülkemden ayrıldıktan sonra, aslında bütün dünyanın caanım dünyam olduğunu ufak ufak sezmeye başlamıştım ki, bu sezgilerim bilimsel olarak da ispatlandı.

Demek ki neymiş ; yüksek yaşam düzeyi, demokrasi gibi kıldan tüyden şeyler insanoğlunu Fransa'da bile olsa mutlu etmiyor. Nijeryalılar Fransızlardan, Afganistanlılar ABD'lilerden Bengaldeşliler Almanlardan daha mutlu.

Yapılan calışmanın tabii ki cok büyük bir eksikliği var. Türklere sormamışlar; ya da sormuşlar ben görmemişim, ya da sormuşlar da iyi bir dayak yemişler anketörler. Zira Türkiye bu degerlendirmede olsa, Nijerya'ya iki boy fark atacagımız aşikar.

Demek ki neymiş, bize ve bizim gibi ülkelerdeki ileri demokrasi ( valla başbakanın yalancısıyım ), bagımsız yargı, biber gazı, günde ortalama 20 trafik ölüsü, 188 cesetli Hizbullahcının adaletli bir şekilde salıverilmesi, cocugunla yemege gitmenin yasaklanması, mutlulugun tam kaynagı. Mutlu ülkelerin nerseyse tamamının müslüman olması ayrı bir gurur vesilesi tabii.

861

dentist
24-01-2011, 08:14
<iframe title="YouTube video player" class="youtube-player" type="text/html" width="480" height="390" src="http://www.youtube.com/embed/7ynyRPB9jHE" frameborder="0" allowFullScreen></iframe>

AnnE
01-04-2011, 07:16
Dünden beri, bütün mail adreslerimden, bütün telefonlarımdan SMS ile, whatsup üzerinden, blackberry massanger üzerinden, skype'den ,mirc'den,googleTalk'dan, ICQ'dan , OPN'den MSN'den,facebook'tan, viber'den asagıdaki linki almaktayım.

Bu memlekette savcı falan yok mu kardeşim. İnsana bir rahat vermiyorlar. Ben bu linki almak , tehlikeli seyler okumak istemiyorum. Kapatın su teknolojik şeyleri. Ben ileri demokrasi istiyorum, ileri teknoloji degil.
Suc duyurusunda bulunuyorum ; buradaki (http://www.2shared.com/document/X9_5Llm5/dokunan_yanar.html) adres bana binlerce farklı yoldan iletilmektedir. Lutfen bütün bu yolları yasaklayınız.

AnnE
16-11-2011, 09:02
Rahmetliyi yarın anacakmışız ama ben bugünden bir kurcalayayım dedim.
Abimizin 11 adedi resmi ve bilinen 7 adet de yancı olmak üzere mebzul sayıda karısından olma kayda gecmiş 37 ( otuzyedi ) cocugu olmuş. Bunlardan 4 tanesi de padişah olmuş.

Bu 11 resmi karıdan 10 tanesi veremden ölmüş tıpkı kendisi gibi. Osmanlıperver kaynaklar, veremi karılarından kaptıgını söyler. İyi de kardeşim sıradan gecirdigi on karı veremden gitti ise demek ki esas taşıyıcı ve bulaştırıcı bu abi olması gerekmez mi !! E karıların alayı veremli olunca, cocukları da biraz carpıkcurpuk şıkmış ve peşpeşe ölüölüvermişler.

Fransızcayı Fransızlardan iyi bilen bu kültür abidesi abimiz, nasıl oluyor da önüne geleni sıradan gecirip hepsinden cocuk yapıyor burası bir muamma. Demek ki bu yüksek kültür, vücudun aşşagı taraflarına pek nüksedememiş.

Islahat fermanını falan bu batı kültürü gazı ile imzaladıgı ,Türkiye Cumhuriyeti'nin gelişini müjdeledigi falan söyleniyor olsa da hikaye. Abimiz Kırım savaşında hazineyi sıfırlayınca, batılılardan borc alabilmek icin el-mecbur azınlık haklarının altına imzayı atıvermiş. Bildiginiz ileri demokrasi be.

Bu batık hali ile babasının ahşaptan yaptıgı Dolmabahce sarayını yenileyerek eşşek yükü parayı gömmüş. Yine Osmanlıperver abilerimiz bu inşaata para gömme işini '' halk iş buldu, memleket para yüzü gördü olarak yorumlar. Allah Ağaoğlu'na bereket , beline kuvvet versin. ( ki vermiş o da bir sürü karıyla geziyor.)

73 yıl önce ölmüş sıradan bir adamı anmanın hıyarlık kabul edildigi günümüzde, 150 yıl önce ölmüş bir dedenin anılması çok iyi birsey tabii ki.

Bu adama dede diyenlerin dededen kıymetli olarak, bu adamın cocuklarından birini baba olarak kabullenmesi de matematiksel bir gercek tabii.
Şükür ki, biz babasından başka baba, dedemizden başka dede arayarak analarımızı , ninelerimizi rencide edenlerden degiliz. Amin.

Master
04-12-2011, 09:00
İstiklal savaşı filan yok, hepsi dümen!

İstiklal savaşı filan yok, hepsi dümen!
Punta’da bayram vardı.
Yunan ordusu Pasaport’tan karaya çıkmış, İzmir Metropoliti Hrisostomos etekleri zil çala çala koşmuş, haçıyla takdis edip, “evlatlarım, ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız” diyerek yere kapanmış ve ilk ayak basan Yunan albayının çizmelerini öpüyordu.
*
Aniden... Uzun boylu, siyah takım elbiseli bi delikanlı fırladı ortaya, elinde revolver. Bastı tetiğe, trak trak trak! Efsun alayının sancaktarı karpuz gibi düştü atının sırtından. Panik... Baktılar ki, tek kişi, sarıverdiler etrafını, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine denk gelirse, orasına... Hasan Tahsin’di o çılgın Türk. Henüz 30’unda.
*
Hükümetimiz “bu tür şayialara ehemmiyet vermeyin” diyordu hâlâ... Teori’yle pratik’in kesiştiği insan ise, vakit tamam demişti, Anadolu’ya geçiyoruz. Böyle başladı macera.
*
Ateşten gömleği giymişti ulus, aktı gitti, aylar yıllar, canlar... Takvimler 30 Ağustos 1922’yi gösterdiğinde, yer gök yarılıyor, şöyle yazıyordu hatıra defterine Yüzbaşı Kanellopulos, “Türk topçusu susmuyor, titreyerek güneşin batmasını bekliyoruz.”
*
Onun batmasını beklediği güneş, bizim için doğuyordu aslında... Çıktı bi kayanın üstüne Mustafa Kemal, haykırdı karanlığa, “Eyy Hacıanesti nerdesin, gel de kurtar ordularını!”
*
Kudurmuştu Ali Kemal... Büyük gazeteci! Kin kusuyordu köşesinden, “bu millici mahluklar kadar başları ezilesi yılanlar hayal edilemez, düşmanlar onlardan bin kere iyidir...”
*
O “mahluk”lardan biriydi İzmirli süvari teğmen Yıldırım... 18 yaşında. Vurulmuştu. 40 derece ateşli olmasına rağmen hastaneden kaçmış, cepheye koşmuş, bugün kendi adını taşıyan Küçükköy İstasyonu’nu almaya çalışırken, son nefesini vermiş, bahçesine gömülmüştü.
*
Yıldırım toprağa düşerken, 30 kadar Yunan askeri girdi, savunmasız Kuzuluk Köyü’ne... Gözleri Fatma’ya takıldı, 15’inde... “Taze incir gibi” dediler, sırıtarak... Kaçtı Fatma, evine kapandı, kapıyı kilitledi. Omuzladılar. Açılmadı. Yakalım dediler, evi yakalım, nasıl olsa çıkar. Çaktılar kibriti. Alev alev. Çıkmadı kardeşim. Çıkmadı Fatma.
*
Teğmen Şevket, Uşak’tan geçiyordu o sırada... Sakarya’da şehit olan Yüzbaşı Basri’nin anacığı yakaladı kolundan, “Basrim nerde?” diye sordu. İçi çekildi Şevket’in, boğazı düğümlendi... “Arkadan geliyor ana” dedi. Söyleyemedi gerçeği... Ve, ömrünün sonuna kadar unutamadı bu yalanını, “kendimi asla affetmedim” diye yazdı, o güne dair hatırasını.
*
“Bastır parayı, askerlikten yırt” yoktu o zamanlar... Allah kısmet ederse, romanını yazmak istediğim, Albay “deli” Halit, belinin sağında “namuslu” dediği tabancasını, belinin solunda “namussuz” dediği tabancasını taşıyordu. İşgalciye “namuslu”yla sıkıyor, işgalciden korkup geri kaçana “namussuz”u gösteriyordu, “tercih senin yiğidim, istersen buyur kaçmayı dene!”
*
“Deli”ren biri daha vardı... İstanbul’daki işgal kuvvetleri komutanı General Charpy, öfkeden deliye dönmüştü. Yırttı elindeki haritayı, fırlattı duvara, “bu hızla yarın İzmir’e girerler” dedi. İnanamıyordu. 250 bin kişilik devasa ordu, hayalet gibi çıkıp, bi ordan bi burdan dalan, hızar gibi biçen Fahrettin Altay komutasındaki süvari tarafından lokma lokma bölünüyordu.
*
Kaçıyordu Yunan.
Ecel peşinde.
*
Ve, 9 Eylül. Hava mis. İzmir’in dağlarında çiçekler açıyordu. Bornova’dan boşaldılar aşağıya doğru, dörtnala. Sonradan adı Kahramanlar olan semte geldiler. Ödenecek “bedel” vardı daha... İkinci Tümen Dördüncü Alay’dan Konyalı Mehmet, Akşehirli Hakkı, Avanoslu Ahmet, düştüler oracıkta. Bugün, anıtları var orada. “Vatan ve namus” yazıyor altında.
*
İzmir’e ilk giren süvari olma “şeref”i, İzmirli soyadını alan, Yüzbaşı Şeref’e nasip oldu. Bismillah ilk iş, koştu Şeref, Hasan Tahsin’in düştüğü yere, Hükümet Konağı’nın alnı kabağına dikti al sancağı... Asteğmen Besim, Kadifekale’ye varmıştı bile.
*
Minarelerden ezan sesi yükselirken, Belkahve’deydi, Mustafa Kemal, seyrediyordu.
*
İşgal edildiği gün, bir ulusun Kurtuluş Savaşı’nı başlatan, işgali bittiği gün, o ulusun Kurtuluş Savaşı’nı bitiren, dünyada bu özelliğe sahip tek şehir, İzmir’i... Seyrediyordu.
*
Ağır ağır karardı hava. Kavuniçi top gibi gömüldü körfeze güneş, usuuul usul... Nif’te, kendisi için hazırlanan bağevine gitti. Tek kat, taş, penceresiz, gaz lambasının cılız ışığıyla aydınlanan, buram buram Ege kokan bağevine... Etrafında, Celal Bayar’ın “Galip Hoca” lakabıyla dağlarda örgütlediği efeler... Yorgundu. Yemek getirdiler. Yemedi. Cıgara çıkardı. Kahve istedi. “Biliyor musun İsmet” dedi... “Bir rüya görmüş gibiyim.”
*
Karabasanla başlayan, 3 yıl 3 ay 22 gün süren, mucizeyle biten bir rüya... Sona ermişti.
*
Taa ki... AKP’nin ilahiyatçı mebusu İhsan Şener, TBMM çatısı altında, “biliyor musunuz” diye başlayıp, “Yunanlıların Türklerle savaşı yok. Bütün şehitlikler temsili” diyene kadar.
*
Yasu vre!

Yılmaz Özdil

AnnE
21-02-2012, 08:30
Ne zamandır buralara yazamamanın kabızlıgına direnerek kafamdaki birtakım seyleri dökeyim derken, asagıdaki haberi okudum. kopi-peyst yapmayı hic sevmem ama, bu rapor yazılabilecek yazıların en iyisinden daha iyi.
Paylaşayım dedim ;

YABANCILAR 10 YILDA 138 MILYAR DOLAR TRANSFER ETTI

SON ON YILDA; DIS BORCLARA ODENEN FAIZLER ILE YABANCILARIN TURKIYE'DEKI
DOGRUDAN YATIRIMLARINDAN YAPTIKLARI KAR TRANSFERLERI VE SICAK PARA FONLARININ
HISSE SENEDI, DIBS GIBI ARACLARA PARK ETMIS PORTFOY YATIRIMLARINDAN ELDE EDEREK
AKTARDIKLARI RANTLAR YOLUYLA YURT DISINA GERCEKLESEN TOPLAM KAYNAK TRANSFERI,
138 MILYAR DOLARA ULASTI.

DUNYA'NIN, MERKEZ BANKASI ODEMELER DENGESI
VERILERI ILE YAPTIGI HESAPLAMAYA GORE, KULLANILAN KREDILER DOLAYISIYLA YURT
DISINA 8 MIYAR 548 MILYON DOLAR FAIZ ODEMESI GERCEKLESTIRILEN 2011, TURKIYE'DE
DOGRUDAN VE PORTFOY YATIRIMI BULUNAN YABANCILAR ICIN DE KARLI BIR YIL OLDU.
GECEN YIL YURT DISI YERLESIKLERIN TURKIYE'DEKI DOGRUDAN YATIRIMLARINDAN
YAPTIKLARI KAR TRANSFERI 2 MILYAR 999 MILYON DOLARLA TARIHI REKORUNU KIRDI.

YABANCILAR GECEN YIL, BORSA ILE TAHVIL, BONO GIBI ARACLARA DAYALI PORTFOY
YATIRIMLARINDAN ELDE ETTIKLERI GETIRILERDEN DE 3 MILYAR 370 MILYON DOLARLIK BIR
TRANSFER GERCEKLESTIRDILER. BOYLECE, YABANCI YATIRIMCILARIN TURKIYE'DEN ELDE
EDIP ULKELERINE AKTARDIKLARI KARLAR ILE YABANCI ALACAKLILARA ODENEN BORC
FAIZLERININ GECEN YILKI TOPLAM TUTARI 14 MILYAR 917 MILYON DOLARA ULASTI.
ONCEKI YILA GORE DIS BORC FAIZ ODEMESI YUZDE 1.2 ORANINDA AZALIRKEN, DOGRUDAN
YATIRIMLARDAN YAPILAN KAR TRANSFERINDE YUZDE 4.7, PORTFOY YATIRIMLARINDAN ELDE
EDILIP AKTARILAN TUTARDA YUZDE 7 ARTIS YASANDI.
YABANCILARIN TURKIYE'YE
ACTIKLARI KREDILERE 2002-2011 DONEMINDE ODENEN TOPLAM FAIZ 88 MILYAR 358 MILYON
DOLARA ULASTI. DIS BORC FAIZ ODEMELERININ 2002'DE 6 MILYAR 402 MILYON DOLAR
OLAN YILLIK TUTARI, 2004'TE 7 MILYAR DOLARI, 2005 YILINDA 8 MILYAR DOLARI,
2006'DA 9 MILYAR DOLARI, 2007'DE 10 MILYAR DOLARI ASTI. DIS BORCLARA ODENEN
FAIZLER 2008 YILINDA ISE 11 MILYAR 993 MILYON DOLARLA SU ANA KADARKI EN YUKSEK
DUZEYE ULASTI. DIS BORC FAIZ ODEMELERI 2009'DA 10 MILYAR 419 MILYON, 2010'DA 8
MILYAR 652 MILYON VE 2011 YILINDA 8 MILYAR 548 MILYON DOLARA GERILEDI. SON IKI
YILDAKI GERILEMEYE RAGMEN, DIS BORCLARIN HALA YUKSEK DUZEYDE BIR YILLIK FAIZ
YUKU BULUNUYOR.
2002-2011'I KAPSAYAN ON YILLIK DONEMDE; TURKIYE'DE
DOGRUDAN YATIRIMI BULANAN YABANCI YATIRIMCILAR TOPLAM 18 MILYAR 251 MILYON
DOLAR KAR TRANSFERI GERCEKLESTIRIRKEN, SICAK PARA OLARAK ADLANDIRILAN KISA
VADELI SPEKULATIF YABANCI SERMAYENIN PORTFOY YATIRIMLARINDAN ELDE EDEREK YURT
DISINA AKTARDIGI TUTAR 31 MILYAR 325 MILYON DOLARA ULASTI. BUNA GORE SICAK
PARANIN PORTFOY YATIRIMLARINDAN ELDE EDEREK YURT DISINA YAPTIGI KAR TRANSFERI,
DOGRUDAN YATIRIMLARDAKI TUTARI IKIYE KATLADI.
BASKA DEYISLE, PARAYLA PARA
KAZANMAK ICIN GETIRDIKLERI SERMAYE ILE BORSA VE DIBS'E YATIRIM YAPAN
YABANCILAR, TURKIYE'DE KATMA DEGER VE ISTIHDAM YARATAN VE CARI ACIGIN
FINANSMANI ACISINDAN BUYUK ONEM TASIYAN DOGRUDAN YATIRIMLARI GERCEKLESTIREN
YABANCI GIRISIMCILERE GORE COK DAHA FAZLA KAYNAGI ULKESINE TRANSFER ETTI. BU DA
YABANCILAR ACISINDAN TURKIYE'DE PORTFOY YATIRIMLARININ, DOGRUDAN YATIRIMA GORE
DAHA CAZIP OLDUGUNU GOSTERDI.
ANCAK DOGRUDAN YATIRIMLARDAKI KAR TRANSFERI,
ORANSAL BAZDA COK DAHA HIZLI BIR ARTIS GOSTERDI. 2002-2011 DONEMINDE 6.5 KAT
BUYUYEN YILLIK TUTAR, PORTFOY YATIRIMLARINDAKINE YAKLASTI.
YABANCILARIN
TURKIYE'DEKI DOGRUDAN YATIRIMLARINDAN YAPTIKLARI KAR TRANSFERLERININ 2002
YILINDA 401 MILYON DOLAR OLAN TUTARI, 2003 YILINDA 1 MILYAR DOLARI, 2007
YILINDA 2 MILYAR DOLARI ASTI. SOZ KONUSU TRANSFERLER 2008'DE 2 MILYAR 940
MILYON, KRIZ YILI 2009'DA 2 MILYAR 914 MILYON, 2010 YILINDA 2 MILYAR 865 MILYON
DOLARA; 2011'DE ISE 2 MILYAR 999 MILYON DOLARLA SU ANA KADARKI EN YUKSEK YILLIK
DUZEYINE ULASTI. DOGRUDAN YATIRIMLARDAN GERCEKLESTIRILEN YILLIK KAR
TRANSFERININ 2002-2011 DONEMINDE YUZDE 648 BUYUDUGU DIKKATI CEKTI.

YABANCILARIN TURKIYE'DEKI PORTFOY YATIRIMLARINDAN YAPTIKLARI KAR
TRANSFERLERININ 2002 YILINDA 2 MILYAR DOLARIN UZERINDE BULUNAN TUTARI ISE ILK
KEZ 2005 YILINDA 3 MILYAR DOLARI ASTI. 2006 YILINDA TURKIYE'DEKI PORTFOY
YATIRIMLARINDAN KAZANDIKLARI 3 MILYAR 463 MILYON DOLARI ULKELERINE AKTARAN
YABANCILAR, 2007'DE ISE 3 MILYAR 735 MILYON DOLARLA SU ANA KADARKI EN YUKSEK
YILLIK TRANSFERI GERCEKLESTIRDILER. SICAK PARANIN TURKIYE'DE KAZANIP YURT
DISINA AKTARDIGI TUTAR 2008 YILINDA 3 MILYAR 523 MILYON, 2009'DA 2 MILYAR 994
MILYON, 2010'DA 3 MILYAR 149 MILYON DOLAR DUZEYINDE GERCEKLESTI. SOZ KONUSU
TRANSFERLERDE, 2011'DE 3 MILYAR 370 MILYON DOLARLA YILLIK BAZDA YUKSEK
DUZEYLERDEN BIRI YASANDI.

-DUNYA-

dentist
03-05-2012, 13:53
Forum kurucu ve müdavimlerimizden Pınar Asocal'ın yeni kitabı basılmış ve satışa sunulmuştur. Kendisini kutlar başarılarının devamını dileriz.

http://i1210.photobucket.com/albums/cc407/pervaz2/p.jpg

http://i1210.photobucket.com/albums/cc407/pervaz2/p2.jpg

TheSecret
17-05-2012, 11:44
Ne zamandır buralara yazamamanın kabızlıgına direnerek kafamdaki birtakım seyleri dökeyim derken...
Eh yaz artık be AnnE. yazılarına müptela ederken bizim o yazılara bağımlı olacağımızı da hesap etmeliydin. Yazmamak gibi bir lüksün yok. Zira bize bunu yapmaya hakkın yok.

Hürmetlerimi sunuyorum...

AnnE
18-05-2012, 07:32
mesaj alındı.
her ne kadar memleketin geldigi nokta hakkında ince yazmak mümkünlü gibi degilse de, kendi yasadıklarımıza dair bir seyler çıkartmak vacip oldu.

Azzz sonra.

AnnE
25-05-2012, 09:21
Malum, uzun yıllardır acaip bir yerlerde yaşıyorum. Bugünlerde tevelerde geceyarısı dizilerden vakit bulup müzik yarışması seyredenler şarkı aralarında bu acaip yerdeki acaip lunaparklaşmayı görüyordur.

Lunapak deyince geldi aklıma Cinci Meydanı. Lunapark degil tabii ‘’bayram yeri ‘’. Okuyanların çogunun hayatta olmadıgı baharlarda yazlarda, ekseriyetle bayramlarda bisiklet kiralardık orada. Koca meydanın – ki Cinci sahası diye de anılırdı, futbol da oynanırdı orada- zeminini kapkara hatırlıyorum. Kara bir toprak mı, kül mü, kömür mü ama kesin asfalt degil. Yaşı ve deneyimi yeterli olanlar iki tekerlekli bisiklet, bizim gibi henüz ögrenememiş ya da kaabiliyetsiz olanlar kocaman üç tekerlekli bisiklet kiralayıp dönerdi meydanın etrafında. Hep merak ederdim, bu büyük üç tekerlekli bisikletler sadece buralarda ve kiralık olarak bulunur, kimsede olmaz, hiçbir yerde satılmaz, bu adamlar sadece kiralamak icin ozel olarak mı yaptırır diye. Şimdi ki devleşmiş bebek arabalarını görünce de onları hatırlıyorum.

Cinci’nin arkası tren yolu, trenyolu ile meydan arası sur kalıntıları. Bu kalıntılara tırmanmak, taşların arasından fırlamış incir dallarına asılmak, tren yoluna taş dizmek en az kiralık bisikletle turlamak kadar eglenceliydi. Elle çevrilen döner salıncaklar ki bunlarda portatif aletlerdir, işi bitince etegini rüzgara karşı toplayan kızlar gibi zincirler ana mile sarılır ,ittire çektire gidecegi yere götürülürdü.

Elektrige ulaşmak nispeten kolaylaşmaya başlayınca, bu seyyar bayram yerleri Lunaparka dönüşmeye başladı. İlk dönüşüm örnegi, yeni yeni büyümeye başlayan Bakırköy’deki Zuhuratbaba sahası ve, Kücük Çekmece’deki yazlık kamp yeri Cennet bahcesi idi. Buralardaki bayram yerleri yavaş yavaş bol renkli ampullü atlı karıncalar, dönme dolaplar, çarpısan arabalar, uçan zincirlerle donanmaya başladı.

Tabii en ‘’ moderni’’ Vatan Caddesindeki Lunaparktı ki, Lunapark gazinosu ve unutulmaz kadınlar matinesi destegi ile en populer olanı idi dogal olarak.
Bayram yerleri ve lunaparkların en önemli unsurları içlerinde büyük bir sundurmanın altındaki ‘’Casino’’ oldugunu herkes bilmez. İki zarla oynanan yedi hariç, rengini tutugun delikde top durursa o kadar mislini kazanma ihtimalin olan tuhaf masa , dört zarın atılıp tutugun sayıdan kaç tane gelirse o kadar mislini kazandıran bardakiçi zar masası ve tabii bu masaların kalabalık olanlarının etrafında dolanan yankesiciler, tekel birası ve kumar hırsının getirdigi gerginlikle çıkan kavgalar. Daha masumları, hedefe tüfek atmalar, sigaraya çember atmalar, Cenk Koray’ın daha sonra tevelerde cok ekmegini yedigi kutunu acalım mı tezgahları...

Çekmece’deki cennet bahcesini şimdilerde kimsenin algılayabilmesi mümkün degil. Ön tarafı göl. Kıyı çakıl ve bir tahta iskele. Arkadaki agaclı bahçeye yaz aylarında İstanbullu orta halli aileler, orta halli dedigim de devlet memurları, banka calışanları, küçük esnaf aileleri, yazın gelir, varsa kendi cadırını bir agac altına kurar,yoksa kampcıdan kiralar, ücgen cadırın icine serilmiş sedirlerde yatılır, çadırın onündeki gazocagında yemekler piser, et alınabilirse ızgara yapılır, babalar akşamları bir tek rakısını yuvarlar, anneler basma kolsuz elbiseleri ile tıpkı evindeki gibi cadırın ve etrafının temizligi ile ilgilenir, akşam işten gelen babalar üstünde atletleri, altında pijamaları ile magrur ve yorgun cadırın onünde – varsa- şezlongunda sigarasını tüttürür,transistorlü radyo TRT yi cekebiliyorsa ajans dinlenir, çocuklar kısa pantolon ve üstlerinde gömlekleri ya da merserizeleri ile kosusturur ( tişort denen şey penyenin icadından sonra ortaya cıktı) , ergenler ve gencler, sahilde birbirine kesik atar, daha büyücek olanları ‘çıkmaya ‘ başlar.

İşte önü göl, ortası agaclar altındaki çadır kamp, arkası lunapark olan bu bahcenin sag tarafı,- sıkı durun -pavyondur. Burada calışan bazı ablaların da bahcede cadırları vardır, kimse kimseyi rahatsız etmez ve yargılamaz, akşam dükkan acılınca ablalar giyinir, süslenir mesaiye gider, müşteriler kimi trenle, kimi taksi ile gelir sessizce pavyona girer, kampta yaşayan yüzlerce insan kesinlikle rahatsız edilmez ve rahatsız olmaz. Müzik sesi kampcılar tarafından iyi karşılanır, zira henüz elekto saz icad edilmemiş, arabesk denen canhıraş gürültüler başlamamıştır. Türk musikisinin bilinen nameleri agaclar arasından hüzünle süzülür, babaları bir tek daha içmeye teşvik eder, annelere bulaşık icin su tasırken genç kızlıklarını hatırlatır.

Çocuklar çoktan uyumuştur. Gencler kücük kümelerde küçücük sohbetlerini ediyorlardır alcak sesle, kücük gülücüklerle.

Neyse ahali, sabahın köründe buralara kadar gidebildim akşam balkondan izledigimi devasa lunapark-şehir görüntülerinden sonra. Sonra devam ederim aklıma gelenler gelmeye devam ederse.

AnnE
29-05-2012, 21:20
<iframe width="420" height="315" src="http://www.youtube.com/embed/WearmOcbmXA" frameborder="0" allowfullscreen></iframe>

AnnE
30-05-2012, 07:56
Ozan ile Zeynep evleniyorlar. Gözümüz aydın.
Demek ki dizi 3 sene uzayacak ki üç tane doğurabilsin Zeynep.

Devrim denen şeyler, genel olarak, devrimi yapan güç sahiplerinin, kendinden olmayan ve genellikle '' düşük kültürlü '' kabul edilen kitleleri formatladığı kültür devrimi ile sürer. Aksi halde, devrimin bir yerlerde çatlayıp yanlış kaynama, yön değiştirme riski vardır.

Mesela Cumhuriyet devrimi,sermaye ve toprak sahiplerinin ikinci dünya savaşının zorladığı yoklukları, dini endişelerle harmanlayıp kullanarak çatlatılması ile yönünü yitirmiştir.

Mesela Sovyet devrimi, kapitalist tüketim kültürünün cazibesinin önlenememesi ile, Nazi devrimi, yayılmacılıgının bokunun çıkartılması sonucu kaybolan güç dengesi ile sona ermiştir.

Devrim denince akla hep ileri doğru olanları gelir nedense. Ama mevcut düzenin araclarının tamamen ortadan kaldırılıp bu aracların ve toplumun yeniden formatlanması sürecidir devrim. İlle de ileriye dogru olması gerekmez. Ha, isteyen bu türüne karşı devrim de diyebilir ama, birşeyin karşı olabilmesi için diger taraftakilerin yani ''eski'' devrim savunucularının, güçlü , muktedir ve dirençli olması gerekir.

Bakın mesela, yasadıgımız çağda ele gecirdigi iktidarı bir devrim sürecine dönüştürmek isteyenin en iyi '' businness planı'' bence asagıdaki uygulamalar olmalıdır, bu uygulamaları engelsiz bir ortamda süratle uygulayabiliyorsa, çatlama, çıtlama olmadan süreci basarı ile tamamlayacak demektir ;


- kürtaj tamamen yasak. es kaza hamile kalırsan sonuna kadar gidip doğurmak zorundasın.

- grev yasak. hakem kurulunun belirlediği şartlar bağlayıcı ve itiraz edilemez. sendikaya üye olan işçiler işten çıkartılır.

- hukuk mezunu olmayan hakimler göreve gelebilir.

- internet yasak. filtre seçmeyenlerin internetinin bile %60'ı sansürlü.

- tv kanallarını kapama yetkisi başbakandadır.

- çocuklar 5 yaşında beyinlerinin yıkanacağı bir müfredatla okula başlamak zorundadır.

- 21 yaşındaki biri içki alamaz, ama 18 yaşındaki biri silah alabilir. 26 kişinin tecavüzüne uğrayan 13 yaşındaki kız kendi rızasıyla ilişkiye girmiştir. psikolojisi bozulmamıştır.

- sağlık güvencesi yoktur. yapılan sigortaya her şey dahil değildir. gücü yetmediği için primini yatıramayan yoksulların evine icra gelir.

- seçimler hileli. her seçimin ardından oylar sandık sandık kaçırılıyor, değiştiriliyor. itirazlar reddediliyor.

- sınavları şifrelidir. çaycı cemaatten olduğu için bilim kurumuna müdür olabilir.

- onca yetişmiş insan varken sırf cemaatten diye hak etmeyen adamlar başkasının hakkına geçerek hak etmedikleri mevkilere gelirler. torpilin, adam kayırmanın deryasıdır. adı da "gönül bağı, vefa borcu"dur.

- başbakanın yakınıysanız 50 kilo esrarla da yakalansanız "içiciyim" deyip yırtarsınız. fakirin fukaranın efkardan bi sigara içmesi bile yasaktır.

- bir tiyatrocu başbakanın kızını sakız çiğnediği için uyardı diye bütün tiyatroların kapısına kilit vurulabilir. intikam alınabilir.

- ülke hastanesizlikten, okulsuzluktan, deprem mağdurları evsizlikten kırılırken trilyonuncu caminin inşaatına ödenek çıkar.

- muhalefet edenler öğrenciyse önce okuldan atılır sonra hapse atılır. memurlar işten atılır. diğerleri direkt olarak hapse.

- hükümetle anlaşmayan bütün generaller hapiste. subay olabilmek için harp akademisinde eğitim görmüş olma zorunluluğu yok. kamu yönetimi okumuş sıradan biri subay olabilir.

- kanunlar muhaliflerin meclise girmesi zor kullanılarak engellendikten sonra oylanarak onaylanır.

- bu tür şeyleri yazarken "acaba kapıma polis gelir mi" diye korkarsınız.

AnnE
31-05-2012, 11:34
Bu sozleri soyleyen insan İNSAN HAKLARI KOMİSYONU BASKANI. Yani, cocuklarımızın ülkesinin gelecegini tasarlayan, insanın insanca muamele gormesini takip edecek bir yerin başındaki adam. Diyor ki ;


TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Üstün'den bomba açıklamalar: Tecavüz edilen kadın da doğurmalı. Bosna'da pek çok kadın doğurdu. Özürlü olacak diye bebeği öldürmek de cinayettir



Yani, tecavüze ugrayan kadın, bu embriyoyu dogurmaz ise, tecavüzcü den daha sucludur. Biri altt arafı basit bir tecavüz sucu islemiş, digeri katil.



Ve bu ''adam'' şunu bilmiyor ;



.....

Özellikle bazı radikal Sırpların Boşnak kadınlarına tecavüz etmesinin nedeni onları hamile bırakarak Boşnak neslini yok etmek. Bu mahkeme kararlarına bile yansımış bir gerçek. Ne acı ki, sadece “12” kişi tecavüz suçundan yargılandı verilen en büyük ceza ise 34 yıl ile sınırlı kaldı. Tecavüze uğrayan kadınların bazıları öldürüldü, birçoğu intihar etti, bir o kadarı hala psikolojik destek almaya devam ediyor.

.....

Bosna’da daha Mart ayında gerçekleştirilen bir operasyonda 2 milyondan fazla çocuk pornosu fotoğrafı ve 7 bin video ele geçirildi, onlarca kişi gözaltına alındı. Öte yandan Mostar’da şehir merkezinde bir büfenin bir camı boyunca bile boydan boya satılan porno CD’leri görünce, 'Operasyon çok da başarılı olmamış' diye içinizden geçiriyorsunuz.

Hemen hemen her işinizi rüşvet ile halledebildiğiniz bölge kendi üretimini(!) yapmanın yanı sıra ülkeler arası çocuk pornosu trafiğinde de bir geçiş noktası oluşturuyor.

Şu an yaşları 15-19 arasında olan “nefret çocukları” artık giderek yetişkin bireyler olurken hala etnik gerginlikler yaşayan ülkede bu soruna eğilen proje sayısı ise yok denecek kadar az. Gazeteci arkadaşım Azra, bu konuyla ilgili bir İngiliz ve Norveç derneğinin çalıştığını ama onların yaptıklarının da genellikle raporlama olduğunu anlatıyor.

“Ben bir annenin utancının ürünüyüm” diye kendini anlatan çocuklarla konuştukça ise “Savaş gerçekten bitti mi? Ya da hangi yargılama savaşın izlerini silebilir” diye öfkeyle kendinize soruyorsunuz.



http://www.ntvmsnbc.com/id/25287973/



Diyecegim şudur ;



Sizden ve sizin dayatmaya calıştıgınız ahlak ve yaşam tarzından tiksiniyorum. Çok sevdigim ülkemden nefret etmemi saglayan sizler, eger bunları gercekten o tapındıgınız tanrınız soyletiyorsa, gercekten Alahın belası denen şeymişsiniz.

İnsanları inanctan cıkarmak icin kimse daha kuvvetli yollar bulamazdı.

buena vista
04-06-2012, 11:22
Bundan 7-8 yıl önce Fazıl Say’ın elinde birbirine zımbalanmış bir tomar pasaport gördüm.

“Nedir bunlar?” diye merakla sordum.

Güldü. Sonra anlattı:

“Bunların bir tanesi yeni, ötekiler eski pasaportlar. Ama onları atamıyorum çünkü süresi bitmemiş vizeler var. Onun için hepsini birbirine zımbaladım. Bir karışıklık olmaması için hepsini birden taşımak zorunda kalıyorum. Çünkü oradan oraya uçuyorum sürekli. Karıştırırım diye korkuyodum. ”

Biraz şaşkın bir halde “Peki bunun başka bir çaresi yok mu? Bu kadar pasaportla dolaşmak da bir garip değil mi?” diye sordum.

“Garip, hem de çok garip. Pasaport kontrollarına girince görevliler de şaşırıyor, Ne bu böyle, aksiklopedi kadar kalın” diyorlar.

Sonra gülerek ”Onlara yılda 100-120 konser verdiğimi, bunun için ömrümün uçaklarda ve havaalanlarında geçtiğini, vizeler nedeniyle eski pasaportları da taşımam gerektiğini anlatıyorum.”

“Anlıyorlar mı söylediklerini?”

“Pek akılları almıyor ama anlamış gibi yapıyorlar herhalde.”

Bazı ülkelere girerken de memurlar ”Ülken sana neden özel bir pasaport vermiyor?” diye soruyorlarlmış.

Aynı soruyu ben de sordum.

Yine güldü. Bu kez uzun uzun güldü:

“Yeri geldiğinde yetkililere söyledim. Bir formül bulunamaz mı?” diye sordum ama bugüne kadar aldıran da olmadı. ”

***

Aradan bir süre geçtikten sonra bir gün bir davette hükümetin önemli bir bakıyla konuşurken bu olay aklıma geldi.

Fazıl Say’ın sorununu bakana anlattım sonra da şöyle dedim :

“Bir kırmızı pasaport verilemez mi? Fazıl Say yurt kışında 5 kitada yılda 100-120 konser veriyor. Onu binlerce kişi dinliyor. Dünyanın en ünlü orkestralarıyla birlikte çalıyor. Çok sayıda uluslararası ödül sahibi. Hangi ülkede verirse versin konserlerinin biletleri iki üç ay önceden tükeniyor. Dünyada milyonlarca hayranı var.”

Sonra da etkili olsun diye şunları söyledim:

“Şimdi size soruyorum “Türkiye’yi Fazıl Say’dan daha iyi tanıtan kim var? Dünyanın en büyük piyanistlerinden biri olan bu sanatçımıza bir kırmızı pasaport verilemez mi?”

Bakan biraz da öfkeli “Verilemez olur mu canım. Bize intikal etmedi ki. Ben hemen ilgileneceğim. Gereği mutlaka yapılacak. Ona kırmızı pasaport verilmeyecek de kime verilecek?”

Umutla teşekkür ettim. Hem kendi adıma, hem de Fazıl Say adına.

Ama aradan aylar geçtikten sonra hiç ses seda gelmeyinde boşuna umutlandığını anladım.

Daha sonra bir başka bakan ile de benzer bir konuşmamız oldu. O daha da ateşliydi.

“Sadece kırmızı pasaport değil. Ona bir de madalya veririz. Bundan kuşkunuz olmasın” dedi.

Aylar geçti yine ses seda çıkmadı. Bende Fazıl gibi umudumu kestim.

***

Bir karşılaştığımız da Fazıl Say’a biraz da utanarak şöyle dedim:

“Bak senin ömrüm vize kuyruklarında geçiyor, biliyorum. Bunlar da bu işi çözmüyorlar. Ben senin yerinde olsam bir başka ülkeden pasaport alırım ve vize derdinden kurtulurum.”

Fazıl Say kararlı bir şekilde “Hayır yapmam bunu. Ben ay yıldızlı pasaportu tercih ederim. Bütün düyaya bu pasaportlar uçmak istiyorum. Bir çok ülkeden pasaport vermek için teklif geldi ama ben hepsini reddettim.”

“Haklısın insan ülkesinin pasaportuyla uçmak istiyor. Ben de aynı şeyi yapardım”dedim.

***

Şimdi biz, dünyanın en iyi piyanistlerinden biri olan bu dahi yorumcu ve besteciyi ülkeden kaçırtmak için her şeyi yapıyoruz.

Hapise tıkmak için davalar açıyoruz.

Ama o ülkesini, ülkesinin insanlarını, taşını, toprağını seviyor.

Ve ay yıldızlı pasaportuyla dünyanın 5 kıtasına uçup hayranlarıyla buluşuyor.

Onara harika yorumlarını, bestelerini dinletiyor ve dakikalarca ayakta alkışlanıyor.

TUFAN TÜRENÇ

minik not: Hürriyet gazetesinde kapı önüne konan yazarlardan..

ayhan53
20-06-2012, 18:41
http://resimyukleyin.net/images/51924430903747442071.jpg (http://resimyukleyin.net/)

akit gazetesinin okurlarına en son hizmeti

Master
16-10-2012, 00:42
“ Bir toplum böyle çöker işte. Devletin yerini kaba kuvvet alır, susulur. Yasanın yerini Allah alır, korkulur. Yolsuzluklar, cinayetler birbirini izler, eller kollar bağlanıp götürülür. Vuran vurur, öldüren öldürür ve bütün bunlardan sonra bir çete gelir ve devleti teslim alır.” (Cumhuriyet, 15 Ocak 1976) - Uğur Mumcu

Diye okudu...Gazeteyi kıvırdı ve sobanın içene attı...

Leylak gözleri kısıldı ..ama parlaklığı düşmemişti.. Sakin ve gururlu bir ses tonu ile vedalaşalım dimi dedi...

Duraksamadan yanıt verdim.. Çok tütün kokan bir söz oldu...

Kendi içtenliğini sunan bir tebessümü verdi bana...

Ne desem az ama artık çok oldu..dedi... İrina...

Sobadaki geçici parıldama da söndü..dumanı bile savruktu..döndü bacadan çıktı... Kokusu kaldı... yanmış düşüncelerin..

Veda olmasın da dedim... İstemli bir bekleyişi sabıra dönüştüreyim..

Baktı ve kapıdan çıktı vede gitti....

meraklı
16-10-2012, 11:09
"... akit gazetesinin okurlarına en son hizmeti" imiş ya....

Bu aralar ciddi ihtiyac.. haçlıların(!) çoğalma çabaları gibi, örnek alıp, 5 değil 10 cocukla çoğalalım.. Hesaplamalarıma göre iyi beslenme ve uygun koşullarda bir kadın her 11 ayda bir doğurabilir...:ds:*

Zaman cenk zamanı.. ....:carate:

AnnE
19-10-2012, 12:33
vayyyyyyyyyy !!!

Irina buralardaymis da haberimiz olmamis.
ne esseklik bu bizimki haa.
dur hele sununla bi muhabbete dalalim soba sonmeden.

AnnE
23-10-2012, 11:03
Muhterem Ahali ;

Aşagıda yazacaklarımı okumadan önce, 2009 da yazdığım bir yazıyı hatırlatmak istedim. Aramakla vakit kaybetmeyin diye size bir güzellik yaptım, aşagıda İtalik harflerle alıntıladım.

Sonra da Irina ile uzun muddet sonraki buluşmamızdan bahsedecegim.


26 02 2009
Neyse Ahali, kafayı sıyırmadan durayım. Ben Alina'nın tarihini yazacağım, fakat yazamıyorum , evet, ellerinde torbalarla geldi, sonra balıkları temizlemesi, pişirmesi, diger yiyecekleri ve tabii ki votkayı hazırlaması malum. Ama benim anlatacağım, onun anlattıkları. Sansürsüz, acıtıcı...

Ama anlatamıyorum. Onun dilinden anlatsam, yani birinci tekil şahsın di-li geçmiş zamanını ( geçmiş zamanın hikayesi )kullansam ebedi değil. Ondan duyduğumu anlatsam, yani ikinci tekil sahsın, miş-li geçmiş zamanında (geçmiş zamanın rivayeti ) anlatsam hiç mi hiç ebedi değil. Ben, üçüncü tekil şahsın ağzından anlatmam lazım, zira ancak bu şekilde bir hikaye yeteri kadar ebedi ve olması gerektiği kadar edepsiz olabilir. Olamıyor.Anlatamıyorum..




- Privet solnichna
- Privet babushka, kak dila
- Haraşo Irina, senden ne haber ne zamandır görüşemiyoruz.
- Ben buralardayım AnnE , ama gidiyorum artık yavaş yavaş, İstanbul artık benim olmaktan çıkıyor; ben buralı gibi hissetmeye çalıştım, burası beni kabullendi uzun müddet, lakin olmuyor artık AnnE, olamıyor, oldurmuyorlar. Ben İstanbul’u sizin yazdığınız İstanbul gibi bilirdim, bilmek isterdim, öyleydi de ilk bahçe zamanlarında.
Ama olmuyor AnnE oldurmuyor artık İstanbul. Artık sizin gibilere yer bırakmıyorlar ki benim gibilere sahip çıksın bu şehir. Daraldıkça daraldı. Ya onlar gibi olacaksın, ya da hiç olmayacaksın. Olamam AnnE.

Kendine bak AnnE, sen bile burada değilsin, bırak burda olmayı yazamıyorsun bile ; farkındayım içinden gelmiyor. Senin gibilerin bile pes ettiği bir yerde ne işi var benim gibilerin.
- Bu dediklerin tarihin kaçınılmazlıları Irina, ilk defa Istanbul’un başına gelmiyor ki ; bütün büyük şehirler fahişedir. Bak az geriye, Moskova, Kiev, Varşova, Prag farklı mı? Berlin’in , Paris’in başına gelenler farklı mıydı yıllar önce ?

- Bir yere kadar doğru AnnE, o şehirler de fahişe idi, kendilerini sattılar yaşamak için , ama İstanbul kahpe çıktı ; sadece kendini değil kendini sevenleri de sattı.

Susabildim sadece. O kalktı, Ipad’ını aldı uzaklardan kalan, ama her duyanı dinleten bir müzik koydu.



http://www.youtube.com/v/CAGlI_2vQpg


Boynu ile göğsünün arası çillenmeye başlamış, iki göğsünün arasında çizgiler oluşmaya başlamış, sanki derisi incelmiş gibiydi. Topuklarının üsttarafında kılcal damarlar görülüyor, koltukaltına doğru kol arkaları sarkmış yavaş yavaş. Ama bu kadar dikkatle bakmazsan bildiğin Irina. Eski halini bilmesem hala o kuzeyin inanılmaz kadını.

- Alina’nın hikayesini anlatacaktın AnnE, ne oldu yazmadın ?
- Yazamadım Irina, sen benden iyi bilirsin yazılamaz olduğunu.
- Kaldıramazlar okuyanlar o hikayeyi be Irina.
- Yaşayanlar yaşarken, tanıklar görürken kaldırıyorsa okuyup da kaldıramayacak olanın canı cehenneme AnnE. Dünyada sadece görmek istediklerine bakanlar yüzünden bugünleri yaşamıyor muyuz zaten.
- Peki lan Irina, yazacağım ama ayık kafayla olmaz, getir bir şişe votka, sizin oralardan olsun ama.

AnnE
28-11-2012, 07:13
Yok artik Eşşeğin şeyi !

Habere bak ;

Balıkesir’in Ayvalık ilçesinin dünyaca ünlü turizm merkezi Cunda Adası’nda denize sıfır restoran ve çardaklar için Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca yıkım kararı çıktı.
Kurulun aldığı kararın Cunda Adası’nın kentsel silüetine uyumlu bir görünüm elde edilmesi ve sahil kıyısından vatandaşların yararlanması için alındığı öğrenildi

Ulan Cunda'nın kentsel sıluetı denılen şey o lokantalardır lan.
Sen Gömeçlinin yerinde vişne reçelli lor tatlısı yedin mi , Bay Nihat'ta deniz börülcesini taş istiridyesi'ne katık ettin mi , Nesos'da deniz kestanesini bir içimde yutabildin mi de kentin siluetinden bahsediyorsun ?

Sen bir zamanlar buralarda bir yerde hikayesini anlattığım garson Nihat la gecenin ücünde bir acı kahve ictin mi vatandaşın yararlanacagı sahil seridi falan diyorsun ?

Sen o yuzde elli kusur aldığın seçim günü sonuclardan emin olarak oyumuzu kullandıktan sonra yollarda koştura koştura gittiğimiz Gunay'da seçim yasağı bitmediği icin kokakola tenekesinde rakı içmenin keyfinden ne anlarsın ?

Tabii ki oralarda rakı içince ne olacak bu memleketin hali gibi geyikler yapılmaz, senden korkulmayacagını, senin gibilerin tarihin gözünde bir sifon çekişi kadar önemli oldugunu bilirler. Onların tek şanssızlığı seninde aynı kısa tarih sürecinde aynı ulkede yaşamış olmaları sadece.

ahmetsinav
25-02-2013, 15:00
Yok artik Eşşeğin şeyi !

Habere bak ;

Balıkesir’in Ayvalık ilçesinin dünyaca ünlü turizm merkezi Cunda Adası’nda denize sıfır restoran ve çardaklar için Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca yıkım kararı çıktı.
Kurulun aldığı kararın Cunda Adası’nın kentsel silüetine uyumlu bir görünüm elde edilmesi ve sahil kıyısından vatandaşların yararlanması için alındığı öğrenildi

Ulan Cunda'nın kentsel sıluetı denılen şey o lokantalardır lan.
Sen Gömeçlinin yerinde hammer jack fiyatları (http://www.bizde.com/tag/hammer-jack/) vişne reçelli lor tatlısı yedin mi , Bay Nihat'ta deniz börülcesini taş istiridyesi'ne katık ettin mi , Nesos'da deniz kestanesini bir içimde yutabildin mi de kentin siluetinden bahsediyorsun ?

Sen bir zamanlar buralarda bir yerde hikayesini anlattığım garson Nihat la gecenin ücünde bir acı kahve ictin mi vatandaşın yararlanacagı sahil seridi falan diyorsun ?

Sen o yuzde elli kusur aldığın seçim günü sonuclardan emin olarak oyumuzu kullandıktan sonra yollarda koştura koştura gittiğimiz Gunay'da seçim yasağı bitmediği icin kokakola tenekesinde rakı içmenin keyfinden ne anlarsın ?

Tabii ki oralarda rakı içince ne olacak bu memleketin hali gibi geyikler yapılmaz, senden korkulmayacagını, senin gibilerin tarihin gözünde bir sifon çekişi kadar önemli oldugunu bilirler. Onların tek şanssızlığı seninde aynı kısa tarih sürecinde aynı ulkede yaşamış olmaları sadece.


Herkese merhabalar. Bende aranıza yeni katıldım :)

AnnE
11-07-2013, 16:20
Memleketin gergin lakin umutları çok uzun bir aradan sonra yeniden depreştiren havasında , tanrı tüccarlarının, bütün dinlerin inkar ettiği yalan, hırs ve zulmü yağdırmaya devam ettikleri günlerin , tam da İstanbul mulki erkanının aç-kapa acizliğine denk geleninde, yine dünyanın garip bir yerindeydim.
Geri döndüm, yaşadığım bir ilginçliği paylaşayım diye klavyenin başına geçtiğimde, tanrının adını pis ticaretlerinde karşılıksız çek olarak kullananların, yaşları ondokuzla yirmibeş arasındaki çocuk cinayetlerinin beşincisini de gerçekleştirdikleri yapıştı ekranıma.
İnsanların suratına hoş bir gülümsemecik kondurayım derken beyin girintilerim adi bir jöle yapışmış gibi donakaldı. Adeta sadece jöleli fikirleri ile başbakan başdanışmanı olmuş bir kalitesizlik abidesinden sıçrayan yapış yapış bir kir gibi.

Ama olmaz, onların şeytani zulmeti zaten insanları susturmak için değil mi ; o zaman hiçbirşey olmamış gibi yaşamaya ve direnmeye ve itiraz etmeye ve yaşam tarzımızdan taviz vermemeye devam etmeliyiz. Ölen, yaralanan, evlerinden toplanan, yedikleri gazın sonra nasıl bir kanser olacağının bilinmezliği ile direnen çocuklar zaten hayat tarzlarını korumak için direnmiyorlar mı ?

O zaman devam yaşamaya , kinlenmeye, direnmeye, gülümsemeye.


Rusya'nın güneyinde, Azak denizi ile Hazar Denizi arasında, Kafkasların bittiği coğrafyanın üst tarafında Kuban diye bir nehrin suladığı, çok miktarda doğal ve insan yapısı dev göl ve göletlerin olduğu, doğal olarak adı da Kuban olan çok acaip büyüklükte bir ovanın ortasındaydım. Büyüklükten kastım şu ki, 300 kilometre otomobille gittiğinizde ( gittim diye söylüyorum) hiçbir yükselti görmüyorsunuz ufukta. Yükselti derken , sadece yerleşim merkezlerinde bir iki okul, opera binası, devlet dairesi de dahil. onlarda en fazla üç katlı. Adamların aklına " lan şuraya hayvan gibi bir avm dikiverelim de cukkayı biraz daha sağlamlayalım" gelmemiş. ( üstelik bu ova ve etrafındaki nüfusun yarıya yakını müslüman ve idarecilerinin de bildiğin imansız olmasına rağmen ).

Neyse, bu ovanın tam ortasında yüzbin kadar nüfusu olan Beloreçensk şehrinde birkaç gün geçirdim. Bu günlerin birinde konuğu olduğum işletmelerin yöneticilerinin bir kanal kıyısındaki pikniklerine katıldım. Piknik bildiğiniz piknik; ama ilginç olanı piknik masasında çevremde oturanlar.

Benden başlarsak ( balkan göçmeni bir aileden gelme , sur içinden bildiğin AnnE ) sağımdan devam edelim ;

Kadir ; 1915 olaylarında Rusya'ya kaçmış Ermenistanlı müslüman bir kürt aileden;

Azmet ; karaçay-çerkezya cumhuriyetinden bir çerkes. Eski komunist parti tedrisinden geçmiş sağlam bir mühendis.

Yuri ; Belareçinsk şehrinin tombul, beyaz saçlı, mavi gözlü Rus belediye başkanı. ( özel söförü, koruması olmadan dağ başındaki pikniğe gelmiş - yerel özelleştirmelerden bile sorumlu hem de);

Ramadan ; İnguşetyalı ; binlerce Türk boyundan birinden bir başka mühendis.

Murat ; bildiğin laz, ama bildiğin lazlardan daha ilginç. Dedesinin babası 1907 de Trabzonda kafası bozulmuş Moskovaya göç etmiş. 1940 larda fırıncılık yaparken , Stalin bütün rus olmayanları Moskovadan sürünce bunlarda Sibirya' da almışlar soluğu, sonra oradan Kazakistan. Murat şimdi oralarda bildiğin Trabzonlu şivesi ile tertemiz Türkçe konuşuyor ve sürekli fıkra anlatıyor.

Nizami ; İran kökenli bir Azerbaycanlı. Çok kurcalayınca kökenlerinin yahudi olduğu bir boydan geldiği ortaya çıkıyor ama kendisi Azerbaycanda Fettullah okullarında maklube yemiş bol miktarda , universiteyi de Kayseri' de okumuş.

Erhan ; Balıkesirli ziraat mühendisi. Katı MHP li ; seksen öncesi birçok pisliğe karıştığını belli ediyor ama çok kurcalamaya gelmiyor.

Feyiz ; Doğu bayazıtlı işadamı. PKK sempatizanı, imam hatip mezunu bir sosyalist. ( hepsini nasıl biraraya getirebildiğini bana sormayın, ama öyle)

Azad; Tacikistanlı göçmen. Feyiz' in şöförü.

Ve adlarını hatırlayamadığım birkaç Türk, Rus, Dağıstanlı, Çeçen ,Kürt, işadamı, yönetici, tarla işçisi, bürokrat, traktör tamircisi falan. Aynı masada aynı kebap ve salataları aynı şişelerden içtiğimiz votkalara katık ettik. Aynı ateşte demlenmiş çayları aynı yastıklara uzanarak yudumladık.

Ve ertesi gece Krasnodar havaalanı bekleme salonundaki onlarca Rus ve Türk'e sesini sonuna kadar açtığı tabletinden izlediği videodaki " bu daha başlangıç, mücadeleye devam " haykırışlarını dinleten yolcuya , kendi tabletimden " faşizme karşı omuz omuza " diyerek selam çaktım Rusların " nooluyo yahu " türünden anlam verememeleri ve yeşil pasaportlu Türklerin malmal bakışları altında.


Şimdi bunları okuma sabrını gösteren dostlardan bazıları diyecek ki " lan bu yaşa geldin hala ne halt yemeye saçma sapan yerlerde saçma sapan adamlarla geziyosun ?"

Boşver cevabımı.

darius
05-10-2013, 19:24
Yıl o yıllar...

http://www.youtube.com/watch?v=6bk-f3yaGPQ


Sensei'e saygı ile...sevgiyle beraber...

Herzaman olduğu gibi...:)

Master
06-10-2013, 18:42
Kaybedeceğini bile bile neden mücadele ediyorsun? dedi.
Öleceğini bile bile yaşadığını unutmuştu o an.
Bozmadım. Özdemir Asaf

Kutudan zarfı alırken, acabalarım beni terk etti, pulu görünce...

SONBahar hızla terkedip KIŞına kavuşuyordu... Ki mektubun soğuk yerlerden geldiğinin izini Kasıma varmadan Ekimde gelmesidi..

'' Sevmek İnanmaktı ..İnanmıyorsam Sevmiyorum ''

Duraksadı gözlerim satırları kovalamaktan.... Nasıl bir anlatımdaki içtenliğe sarılmış ve bu sunumu yapmış, İrina, dedim

Okumayı kesip Jim Beam Black almak için barın üzerine yürüdüm...

Artık kısmen yanmaktan yorulmuş edasında ki şömineye göz ucuyla dokundum..

Bütünlemek adına http://www.youtube.com/watch?v=LWTLUmUjo8A dinlemeye vede okumaya devam ettim..

'' Sizler o, bu, şu hatta ötekilerle vardınız,görüyorum ki vardığınız yer, varlığınız değil ..''

Hıımm... birdaha okudum '' Sizler o, bu, şu hatta ötekilerle vardınız,görüyorum ki vardığınız yer, varlığınız değil ..''


'' Yalan mı ?'' '' Aslında insanı en çok acıtan şey; hayal kırıkları değil. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutluluklardır.'' sözü.. Daha fazlasını yazmayacağım sizi ve sizleri özledim..

' Bir ölüm vefalı, birde sonbahar..!İkisi de mutlaka gelir...'' Tarifsiz inişler ve çıkışlar hatta derinliklerle yükselişler bekliyor ve beliriyor sonbaharın sonu ile kışın tümün de..

Son satır olarak Önceden sizden olan sonrasın da benim de olan Oğuz Atay'ın sözleri ile ... '' Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler, Ağzına dolar insanın... Sussan; acıtır... Konuşsan; kanatır.''

Yazışmak üzere şanslı ve sağlıklı kal..'' İrina



Zarfı ayrı mektubu farklı yere bıraktım ...Nedenini, nedensellikler de aramak yerine zamanın içindeki hali yaşayalım bakalım nereye varacağız dedim..

Ama Alışamadım

Fonu değiştirdim http://www.youtube.com/watch?v=1UhVGrThKyc ...

Alışamadım....Hüzünlerim alır gider sevinçlerimi... '' Bir ölüm vefalı, birde sonbahar..!

İkisi de mutlaka gelir...''

darius
20-10-2013, 15:11
Sensei'den... Şah'ları bile meftun bırakan bir Şaheser daha...

' Bir ölüm vefalı, birde sonbahar..!İkisi de mutlaka gelir...'' Tarifsiz inişler ve çıkışlar hatta derinliklerle yükselişler bekliyor ve beliriyor sonbaharın sonu ile kışın tümün de..

UZUN BİR ÖYKÜ

Hiç kimsenin kafesine
Koyamayacağı bir kuş..

Kaçmasını öylesine
Uçmasını böylesine
Unutmuş.

Bir insan sesine
Gelip konmuş.


Şimdilik tebessümlük bir gerçeği yansıtan link vereyim...:wink2: ...:p

http://www.burasiduzce.com/kose-yazi.asp?id=1686


Herkesin geçmiş KURBAN BAYRAMINI kutlarım...

En içten sevgilerimle, saygı ile beraber...:)



http://www.youtube.com/v/LGYRpGDJlZQ[/CENTER]

AnnE
24-12-2013, 21:10
nedendir bilemem, notu buraya düşesim deldi;

1. Alina' nın hikayesi bir romana dönüşecekken senaryo kıvamından öteye gidemedi. Zaten roman olsa da beş para etmez.
2. kardeşin de duymazken eloğlu ne ki?
3. Bu memleket umut yeşertmeyi haketmiyor.
4. Düşesim geldi deyince aklıma geldi ; sovyet coğrafyasınsa gazlı tarhun ya da armut aromalı sulara düşes deniliyor. iğrenç şeyler !
5. Tarhunu bilmeyenler hiç merak etmesin.
6. Giden geminin ardından ağlasan ne olur, bakakalsan ne olur, atsan kendini ne olur? Deniz'i kirletmeye bahane aramaktan başka.
7. .

darius
03-02-2014, 21:32
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25729047.asp

Enteresan...:ds:*

:p :confused: :wink2: :carate: :cool: :D