PDA

Tam Sürüm Bilgini Göster : Ambar


zumbul
24-02-2006, 10:29
Çocukken,Fiskobirliğin fındık ambarlarının kepenklerinin altından incecik çubuklarla,tek bir fındığın zar zor geçebildiği aralıktan fındıkları yürütürdük.
Bazen yarım poşet kadar olurdu çaldığımız fındıklar.
Bizde fındık tonla olduğundan,ben ilk başlarda mahallede ki bu soyguncu gruba dahil olmamıştım.
Fakat o poşette ki fındık bir yere satılıp ta ele geçen ganimetle hep beraber birşeyler almanın keyfi bana öyle cazip gelmişti ki bir sonra ki sefere ben de katılmıştım.
Ya ikinci ya da üçüncü sefer olacak ki ambar memuru bizi yakaladı.
Benim açımdan yakalanmanın cezası daha ağır olabilirdi çünkü babam fiskobirlikte müfettişti.
Zaten memur diğer çocuklara hiçbirşey demezken yüzünde ki o aşağılayıcı ifade ile ''seni babana söyleyeceğim'' diye bana bağırmıştı.
Öyle çok utanmıştım ki bu olayın üzerinden yirmibeş yılı aşkın zaman geçmesine rağmen hala unutamam.
Diğer arkadaşlar yakalanmamızı hiç hatırlamıyorlar çocukluk anılarından bahsederlerken.Onlar içtiğimiz gazozları yediğimiz helvaları gofretleri anlatıyorlar sadece.
Forum a girip de ambarı görünce acaba burdan poşete ne doldurabilirim hissine kapılmadım tabii:)
Fakat sabah ambarı bomboş görünce bir ses vereyim,ekosunu dinler keyif alırım dedim kendimce.
Herneyse yazıları silinenler,kaybolanlar sansürlenenler ambara
geleceklermiş ya,
beklerim efenim bende buradayım beraber kafaları çeker feleğe kahreder yazılarımıza ağlaşır sızlanır dertleşiriz.
yirmidört saat açık burası,ilk defaya mahsus olarak da bütün içkiler benden olsun..

gemici
24-02-2006, 10:40
madem beleş kaçırmayalım.ilk içkiyi içelim.sonra bir ısmarlayan daha nasılsa çıkar.

Ömmes
25-02-2006, 18:58
Herneyse yazıları silinenler,kaybolanlar sansürlenenler ambara
geleceklermiş ya, beklerim efenim bende buradayım beraber kafaları çeker feleğe kahreder yazılarımıza ağlaşır sızlanır dertleşiriz.

Bunu okuduktan sonra da şöyle yasadışı bişeyler yazıp şol Arka Bahçe Hadesinde çile çekmek gelmez mi ama insanın içinden. Hoş geldiniz / hoş bulduk ve kolay gelsin sayın Zümbül. Gemici hocam da hoş gelmiş (kahkahalarımdan rahatsız olan komşular taşındıkları için artık sizden korkmama gerek kalmadı).

alihoca
25-02-2006, 23:49
Bunu okuduktan sonra da şöyle yasadışı bişeyler yazıp şol Arka Bahçe Hadesinde çile çekmek gelmez mi ama insanın içinden. Hoş geldiniz / hoş bulduk ve kolay gelsin sayın Zümbül. Gemici hocam da hoş gelmiş (kahkahalarımdan rahatsız olan komşular taşındıkları için artık sizden korkmama gerek kalmadı).
Güzel Dostum;

Büyük bir titizlikle ele aldığın ''Truva'' Konusu Tarih Bölümümüze çok yakışırdı.
Mümkün ise çook sevineceğiz haberin olsun.

Saygılarımla

RED BROKER
26-02-2006, 16:48
sn alihocam :;dedektif nasılsınız yenı forum hayırlı ugurlu olsun görünüşe bakılırsa ekıp yavas yavas toplanıyor

izdmç,ykbnk.tnsas,merko,gediz,isctr ıyı yorumlayabılır mısınız?


teskkur ederım.
;)

alihoca
26-02-2006, 17:14
sn alihocam :;dedektif nasılsınız yenı forum hayırlı ugurlu olsun görünüşe bakılırsa ekıp yavas yavas toplanıyor

izdmç,ykbnk.tnsas,merko,gediz,isctr ıyı yorumlayabılır mısınız?
teskkur ederım.
;)
Sn RED BROKER;
Keşke ekip toplamak gibi bir özelliğim olabilse idi.Ve yine keşke teknik temel analiz isteklerine yetecek bilgi düzeyim olsa idi.

Ama yeri gelmişken,
Tüyo kaygısını zerrece taşımadığını deklere eden,dikkat,disiplin ve sabır ilkesini önemle vurgulayan ve,

Bir Dost halesi olduğunu beyan eden bu birliktelik ve formatın;
Hisse yorumları için (toptan yada parekende) her an gelebilecek isteklere cevap vermesi gerekir mi?yararlı ve doğru olan bu mudur? konusunda bile en azından benim tereddütlerim var diyebilirim.

En azından benim şimdiye kadar izlediğim yol.Öncelikle karınca kararınca araştırma yapıp,uzman olan dostların yazılarını da okuduktan sonra almayı tercih ediyorum.Sonra elimde olan hisse senetleri hakkında,gelen haberleri ve bir şekilde bilgi sahibi güzel insanlar tarafından yeri ve zamanı geldikçe yapılacak olan incelemeleri,verilecek cevapları sabırla beklemeyi tercih ediyorum diyeyim.

Başarı dileklerimle.
Saygılar.

RED BROKER
26-02-2006, 17:22
sn alihocam,

bende ole bır kaygıya ole bır dusunceye kapılmıyorum.

tıyo almak ve bunu gıbı bılgılerı almak ıcın sadece foruma ugrayan kımselerden dıeılım.

burda cok sevıyelı cok dostcanlı bır hava var.

hepımıze bu forum hayırlı olsun.

dostluk olarak.

teskkur ederım.

Sevgi ve Saygılarımla...:;dedektif

RED BROKER
26-02-2006, 17:23
ılgılendıgınız ıcın cok teskkur ederım


Saygılarımla...

Ömmes
12-04-2006, 03:20
Ne sessiz yer …

Oo ne zamandır kimse girmemiş mi buraya şu toza bak. Sahibi bile terkedip unutmuş, bahçede bir köşede oturmuş kalmış. İlk girdiğimde sevmiştim burayı, hades dedimdi ama alakası yok, loş sessiz ıssız bir yer. Bomboş birde, insanın ayak sesleri bile tahta duvardan sekip aksediyor. Bir şu sandık var, du bakayım neymiş o? ... kiril alfabesi galiba, kızın sandığını buraya atmışlar bak.

...

Ipıssız ... neden severim böyle yerleri ki? Tabi ya, geceleri ışıklar söndükten sonra şamata durulup millet birer birer uykuya daldığında, ve son karaltı yüksek kapının aralığından içeriyi kolaçan edip ayak sesleri artık işitilmez olduğunda usulca doğrulup terliklerimi giyerdim. Yüksek tavanlı loş koridorlardan bir gölge gibi süzülüp, dar aralıktan lavabolara, karanlık bir kapıdan geçip gacırdayan ahşap döner merdiveni tırmanarak tuvalet katına çıkardım. Tanrı’nın kendi bile uykudadır burada. Sadece karanlık vardır ... ve mermer döşeme taşlarının 150 yıllık anıları. Canlılar uykudayken artık onlarındır zaman ... pisuvarlar, külüstür armatürler, dökülmüş lambriler, kapılar. Hepsi de tanır beni senelerdir, çekinmezler. Ve nihayet ... cepten usulca çıkan bir Samsun paketi. Kibrit alevinden ürker tümü, özür dilerim münasebetsizlik için, tütüne değdirmekti sadece niyetim.

Ve işte ıssızım ... yapayalnızım.

Evet ben bunun için seviyorum loş ve ıssız yerleri. Sanırım şu sandık bana sesleniyor ... gel otur üzerime, bir sıgara yak ... yalnızlığımı paylaş.

Ömmes
12-04-2006, 03:31
Kaç kişi duyar sessizlikteki sesi acaba? The Sound of Silence. Ne dandik şarkıdır, neon ışıklarıymış, aslında dandik değildir de be kardeşim niye o ismi koyasın ki bir şarkıya. Ne kötü adamsın.

Sigarayı yakmadan evvel şurayı az dekore edeyim. Şunu buraya asayım bi ... Allah kahretsin döküldü bak .. hay Allah off neymiş bu? “Dil”. Bu? “Kültür”, ya bu ne? “Ülkü”. Başka var mıydı ki? ... bişeyler daha olacaktı sanki ama, “diş fırçası rengi” falan. Yok vallahi. Neyse yerleştirelim yerine

Ulus; dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurtdaşlardan örgün siyasal ve sosyal bir bütündür.

Çok kötü sırıttılar be. Neyse napalım, şunu da yanına asalım hele

50

Ömmes
12-04-2006, 03:50
Şimdii tam karşı duvara şunu asalım. Bunu zaten daha önce düşürmüşüm yere her tarafı ayrı oynuyor.

Türk milletinin oluşmasında etkili olduğu görülen doğal ve tarihi olaylar şunlardır:

1. Siyasi varlıkta birlik
2. Dil birliği
3. Yurt birliği
4. Irk ve kök birliği
5. Tarihi yakınlık
6. Ahlakî yakınlık

Türk milletinin oluşmasında var olan bu şartlar diğer milletlerde tam olarak yok gibidir. Daha genel bir tanım yapabilmek için, diyelim ki, bir topluma millet diyebilmek için bu şartlar aynı zamanda tamamen veya kısmen bir arada bulunması lazımdır.

Eveet nasıl oldu bakalım? Bir ona bakalım bir buna ... var ya acayip bişey oldu bu. Neyse ben gene öbür duvara gidip şunu da asayım.

Hii kocca bir parça düştü bundan

"eski, yüksek tarihile ve topraklarının derinliklerindeki izerlerile üstünde yaşadığı,"

Namussuz ağır da yerden kımıldamıyor. Offff of. Şu virgül de beriye düşmüş onu da yerine koyalım

Vatan; Türk Ulusunun, eski, yüksek tarihile ve topraklarının derinliklerindeki izerlerile üstünde yaşadığı, bugünkü siyasal sınırlarımız içindeki kutsal yurttur.

Vatan, hiçbir bağ ve şart altında ayrılık kabul etmez bir küldür.

Bu da sırıttı tabi. Şunu da yanına astımmıydı burası tamamdır.

51

Ömmes
12-04-2006, 04:06
Evet bir sıgarayı hak ettik mi?

Kaos neden geldi aklıma ki şimdi benim? Ama ne filimdir, sinama sinama olalı çok az görmüştür öylesini. Öykülerden birinde derebeyi kılıklı bi herif vardı. Korsika’da geçiyordu yanlış hatırlamıyorsam. Bu derebeyinin arazisinde ortakçı mı, işçi mi ne bir aile yaşıyordu. Derebeyi bu ailenin ihtiyar dedesinin kendi toprağında ölmesini istemiyordu. Çünkü neymiş efendim, ölüp de kendi toprağında gömüldümü o ailenin vatanı olurmuş orası. Bahçeye bir sinevizyon kurup seyretmeli hep beraber.

Korsikalı işte, ne anlar vatandan? Vatan şehit kanıyla sulanmış toprak parçasıdır halbuki.

...

Pardon ya, aynı kapıya çıkmıyor mu bu? “topraklarının derinliklerindeki izerlerile” bir de bu şekilde oku bakayım. Tabiki benim ölümün gömülü olduğu yerdir vatanım.

...

Ama bissaniye o zaman Çanakkale Anzak’ların da vatanı olmuyor mu? Üstelik onlar da martyr – şehit değiller mi?.. Yok aslanım, onlar kendi vatanlarında değiller ki. Ne bok işleri vardı burada. Kendi toprağında şehit olacaksın ki ... vatanın olsun??... E sen kendi toprağında şehit olsan da olmasan da zaten vatanın değil mi?.. Karıştı işler.

...

Peki bizim Kore şehitleri ne oluyor? Bize yalan mı söylediler, onlar aslında şehit değil mi? Peki Osmanlı’nın savaştığı yedi düvelde ölenler? Onlar da Çanakkale’de ölen Anzak’lar gibi değiller mi? Lann ne karışık iş bu?

Yoksa ... her şey insanla başlayıp insanla mı bitiyor?..

... burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur içinde uyuyunuz. Sizler mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz; evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindedirler. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evladımız olmuşlardır.

Bu çuvaldız ne kadar derine batar?

Ömmes
12-04-2006, 04:09
Neddiye taşırsın ki bunları yanında kekos. Şuna .. Arka Bahçe logo çalışması. Daya şu köşeye

52

Ömmes
12-04-2006, 04:13
Şu saçmalıkları da dayayayım, ülen elimiz ayağımız tutuldu sıgarasızlıktan.

53

54

55

56

Ömmes
12-04-2006, 04:24
Oh be dünya varmış

Eveet gerçi pek sessizlik denemez, bahçenin mırıltısı buraya kadar geliyor.

“Bir SEVG ihalesi” hatırladıkça gülüyorum. Ne alem AnnE. Hocamı pek seviyor. Da hocam farkında mı acaba?

Ne garip bir dünya bu? Ve ne kadar çetrefilli. Herkes birşeylerin arayışında. Dinle bak ... mırıldanıyor arayışlar. Kaçı farkında acaba neyi aradıklarının? Kaçı aradığını düşündüğü şeyi niye aradığını biliyor? Peki ya kaçı aradığı, yada aradığını düşündüğü şeyi dürüstçe söylüyor? Pekii ... peki peki, ya farkında olunmayan, düşünülmeyen, düşünülse bile söylenmeyen arayışlar uğruna kaç insanın kalbi kırılıyor? Ya sen aslanım, biliyor musun ne bok aradığını?.. Bu ne be cebimdeki?

Aydın

Bıktım seni zıbıtmaktan, gene nerden girdin sen cebime benim? Dur bişey daha var.

Bilgi

Neyse kimse görmez nasılsa. Şu köşeye bir kova getirmeli ... dur bakayım dur dur bir şey daha çıkıyor

Adil’i yargılayabilir misin?

Hey yüce Tanrım!!! Sakin ... biliyorum, bütün suç arayışların.

Ömmes
12-04-2006, 04:36
Her şey ne kadar basit halbuki ıssızlıkta. Hiç bıkmıyorum hatırlamaktan o tren seyahatini. 4 yaşındaydım. Üç beş yıldızın ışığında geçip giden ağaçlar

Ağaçlar, ağaçlar, ağaçlar .. geçip giden

Kimisi sıska bir adam, kimisi kambur, kimi hammal, kimi köpek, kimi geyik. Bir tane de Noel Baba vardı içlerinde.

Ağaçlar biliyorlardı. Bütün o ağaç kalabalığıyla, geçmişleri, bugünleri ve gelecekteki ağaçlarla onlar tek bir ağaçtılar. Ne benleri vardı ne de senleri. Onlar herşeyi biliyor, seyrediyor, aldırmıyorlardı. Onlar ki kökleri toprağa vatanlarına saplı, onun çocuklarıydılar, çoktandır köksüz kalmış 4 yaşındakini seyrettiler bir kompartıman penceresinde geçip giderken. Usulca el salladı kimisi.

Ya ...

Vatanın ne manaya geldiğini ağaçlara sormalı belki de

Neyse ... sigaram da bitti. Şimdi arkadaşlardan birisi “yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” diye beni burada ebelemeden kalkmalı. Ne zamandır uğrayamıyordum, bahçeye gidip muhabbetlere kulak vermeli. Ama sevdim burayı. Bir ara tekrar gelmeliyim.

Master
16-04-2006, 14:45
ORHAN PAMUK’A AÇIK MEKTUP

“Barış, hakikat ve adalet adına...” ibaresi 1894-96 yıllarında Türkiye’de görev yapan İngiliz Topçu Yüzbaşı Charles Boswell Norman’a ihtiramın ifadesidir.

Ermeni “Soykırımı” meselesinin günümüz kamuoyunda “kanlı Türk tarihinin muhtemel bir süreci” olarak algılandığını tahmin etmekteyim. Mektupta istatistiklere, münferit olaylara yer ayırmamamın nedeni bu haksız algılamadır. Birden fazla halkı ilzam eden facialara, münferit olaylara yer ayırmak demek “bizim” yaptığımız “Soykırım” - her ne idiyse - haklı nedenlere dayanıyordu şeklinde bir tartışmaya girmek demek olurdu, oysa bu topraklarda yaşananlar haklı ya da haksız olma keyfiyetinin çok fevkindedir. Yokedilen insan ve mal varlığına kaba sayılar olarak bakıldığında esası itibariyle Avrupalı ve açgözlü bir ideoloji ve uygulamanın bölge insanlarına reva gördüğü ile Osmanlı yöneticilerinin tutumları hiçbir şekilde kıyaslanamaz.
Bu mektubun muhatabı gibi ben de bir takım ölçütlere göre kabasaba, hatta belki olmasa da olur(1) bir ulusun sülbündenim. Bu nedenledir ki, ulusumun zaaf ve yetersizliklerini gözden kaçırmamaya vargücümle özen gösterdim. Ancak, emperyalist kurgu, tahrik ve kıyıma ilişkin hemen hiçbir şey söylemeyen Batılı aydınların ve onların (hiç kuşkusuz “liberal”) yerel Batılılaştırmacı müttefiklerinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlanan yakın tarihimizi değerlendirirken kullandıkları lânetleyici dilin, Balkanlar’da, Kırım’da ve Kafkasya’da katledilen ve göçe zorlanan çoğunlukla Türk nesebinden milyonlarca Müslüman sözkonusu olduğunda tarafsız bir dile dönüşüyor olmasına isyan ediyor, Türkiye Cumhuriyetinin bu topraklara sağ varmayı başarabilmiş sığınmacıların ahfadından oluştuğunu gözardı etmenin alçaklık olduğunu düşünüyorum.
Avrupalı olmayan halkların özelliklerinden birisi de alternatif tarihlerini oluşturabilecek sivil belgelere, güncelere, edebiyata sahip olmamalarıdır. Oysa, 1910’larda Osmanlı İmparatorluğu’na ilişkin düşmanca tutumuyla ünlenen Ernest Renan’ın kelimeleriyle: “Bir devleti kurtaran kuvvet manevi bir uyanıştır. Bu milli ve romantik bir edebiyat demektir. Türkiye’de böyle bir edebiyat yoktur ve olamaz. Türk romantikleri hangi intikam duygularını çoğaltacaklardır? Türkiye’de öyle birşey yoktur. Türk edebiyatı sükûnet ve tasvir edebiyatıdır.”(2) Türkler, Araplar, Kürtler ya da İranlılar, bölge halkları için geçerli olan bu olgunun sonucu, deneyimlerinin, uğradıkları haksızlıkların, trajedilerin, emel ve ideallerinin yaşanan gerçeklerle doğrudan bağlantısı olmayan, sorumluluğunu taşımayan kalemler tarafından takdim edilmesidir. Bu kalemler, Batının Türkler ve Müslümanlara karşı yüzlerce yıllık önyargılarından kaynaklanan kültürel şablonlarından kurtulamazlarken, aynı kaynaklardan beslenen yerli aydınlarımızın bizi güçlükle katlanılabilen bir belâ konumuna indirgeme eğilimlerine büyük bir hevesle katkıda bulunmalarına içerliyor, teessüf ediyorum.
Yaşanan her trajedinin Batılı ideoloji ve uygulamaların sonucu olduğu şeklindeki yorumlar kadar, belirli bir tarih görüşüne uydurulamayan ya da istenen sonuca götürmeyen her eylemin barbarlık, ilkellik olarak nitelendirilmesinin bölge ve dünya barışına hizmet etmediğini savunuyor; ve nihayet, yine bir Avrupalı ideoloji doğrultusunda rakip olduğu düşünülen bir ırkı yeryüzünden silme girişimi olan “Genocide” uygulamasının Türklerin de üstesinden gelebilecekleri bir proje olduğu savını hayretle karşılıyor, bu çabanın Auswitz’de, Bersen’de can veren Yahudilere reva görülen dehşeti evcilleştirmeye yönelik olabileceğinden kuşkulanıyorum.
Bu mektubun Pamuk’un iddialarına ilişkin bir “uzman” görüşü olmadığı, meseleye nokta koyamayacağı açıktır. Ancak, Ermeni meselesinin çözümsüzlükten kurtulması için tarafların ve olaylara müdahil olan diğer halk ve devletlerin tutum ve eylemlerinin de ve açık yüreklilikle ortaya dökülmesi gerektiği de bir o kadar açıktır. Kendi adıma böylesi bir yüzleşme olmaksızın, atalarımı “soykırım” gibi rezil bir töhmet altında bırakan ithamları aşağılık tacizler olarak umursamamaya devam ederken, sahici bir tartışma sonucunda genelde kabul gören tarihin tashihine gönül huzuru ile razı olacağımı beyan ederim.

Alternatif Tarih

Yaklaşık üç ay önce Başbakan Erdoğan, 173 yıldır kesintisiz hizmet veren Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastahanesi Müzesinin açılışını yaptı. Müzenin en kıymetli parçası Sultan İkinci Mahmut’un Ermeni hastahanesinin açılmasına izin veren 1832 tarihli fermanı ve tuğrasıydı. İkinci Mahmut, imparatorluğun bu en uzun yüzyılında Üçüncü Selim’in öldürülüşünü, 1809 Rus harbini, 1821’de Yunanistan’ın kopuşunu, 1826 Yeniçeri isyanını, 1826 büyük İstanbul yangınını, 1827’de elli yedi gemi, sekiz bin askerin kaybı ile sonuçlanan Navarin baskınını, 1828’de Tekirdağ’a inen Kazak atlılarını, 1830’da Fransızların Cezayir’i işgalini, 1832 Mısır ordusunun Konya’ya girişini yaşamış bir adam, paha biçilmez fermanını muhafaza eden, İstanbul Ermeni cemaatidir. Cemaatin ileri gelenlerinden Bedros Şirinoğlu’nun Başbakanın yanında durmuş fermana bakarkenki yüz ifadesi, dilinden düşürmediğini yakından bildiğim “Biz bu ülkenin çocuklarıyız” beyanı, tarihlerinin izini İsa’dan önce altıncı yüzyıla süren kadim bir halkın kör öfkeden, üstenci hümanizmadan, aklın kurgusundan arınmış engin dünya görüşünün hülâsası gibidir: “Genocide” gibi ekonomik ve siyasi çıkarların şekillendirdiği tarih yorumlarına sarılmayacak kadar deneyimli, dayatılan “konjönktürel resmi tarih”e karşı durabilecek kadar haysiyetli, kendi alternatif tarihlerine sahip çıkabilecek kadar güçlü ve onurlu insanların yaşanan gerçekliğe odaklanan, insanoğlunun fıtratındaki temel iyiliği ululayan, masumiyeti horgörmeyen, trajedilere takılıp kalmayan, coşkuyla, umutla, haysiyetle yoğrulmuş yaklaşımları.

“Saroyanesque”

Bu mektubun muhatabı bir yazar. William Saroyan(3) da öyle. Ermeni ulusunun yetiştirdiği uluslararası standartlarda en büyük yazar olan Saroyan’ın iki düzine dile çevrilmiş, satışları milyonları bulmuş altmışı aşkın kitabı, “Tarihi sona ermiş, savaşları yapılmış ve kaybedilmiş, müesseseleri unufak dökülmüş, edebiyatı okunmayan, müziği duyulmayan, duaları artık kabul edilmeyen, önemsiz insanlardan oluşan bir ırk” dediği halkının sesi olur. Bu kadim kavmin kültürünü, güzelliklerini uluslararası camiaya tanıtır. Baba Saroyan, yoksul bir göçmendir; 1911’de öldüğünde William ve kardeşleri yetimhaneye verilirler. Onbeş yaşında okulu bırakmak zorunda kaldığında, ABD 1929 ekonomik krizinin eşiğindedir. Açlık sınırında bir yaşam sürdürmesine rağmen 1939’da Amerika’nın “nobeli” sayılan Pulitzer Prize ödülünü “sanatı değerlendiren ticaret olmamalı” gerekçesiyle reddeder; uluslararası edebiyat dünyasında “Saroyanesque” dedikleri, yaşamsever, empresyonist, maddeye burun kıvıran dünya görüşü.
Saroyan’ın ömrü Ermeni halkının en dağınık, en acılı, en yenik olduğu bir döneme denk düşer. Buna karşın, büyük yazar kavmini “Soluklandığınızda derin nefes almayı, yemek yediğinizde ağızınızdaki lokmanın tadını hissetmeyi, yattığınızda sahiden uyumayı öğrenmeye çalışın. Yaşarken tüm gücünüzü diri olmaya verin, güldüğünüzde yer gök titresin,” diye yüreklendirir. Hayat karşısında bu tutum takınılabildiği takdirde, “Kim yokedecekmiş bu kavmi görmek isterdim... Bakın, bakalım yeniden gülmelerini engelleyebilecek misiniz? Yeniden şarkılar söylemelerini, dua etmelerini engelleyebilecek misiniz?..”
William Saroyan kime söylüyordu bunları, bize mi? Hayır, çünkü, Ermeni tarihi Türk-Ermeni ilişkilerinden ibaret değildir. Saroyan olsun, Bedros Şirinoğlu olsun tarihin birden fazla yüzü olduğunu, yakın geçmişte yaşananların iki bin altı yüz yıllık kadim Ermeni tarihinin sayısız fasadlarından sadece birisi olduğunu bilen insanlardır. Çıkarılacak bir faturanın adresinin mezarları bile kaybolmuş kavimlerin kabirleri olacağını bilen insanlar.

Ermeni tarihi “tehcirler” tarihidir

Yaklaşık 2600 yıl kadar önce “Ermenistan” olarak bilinen toprakların ilk işgalcileri İranlılar, sonra Büyük İskender,(4) sonra Romalılar, sonra Bizanslılar, Araplar, Selçuklar, Moğollar, Tatarlar (Çingizler), Osmanlılar, Safaviler ve Ruslar. İ.S. 300’e kadar pagan olan Ermeniler, Zerdüşt İranlılarla benzer dini inançları, gelenekleri paylaşır, kız alır, kız verirler; hatta Sasani hanedanına ortaktırlar. İki halkın araları Kral Tiridates’in Kayseri’de “Gregori” ismiyle (İ.S. 311) vaftiz olmasıyla açılır. İran’ın İ.S. 600’lerde İslâm’a ihtidası, ilişkileri kopma noktasına getirirken, Ermeniler 11. yüzyılda Malazgirt’ten giren Selçuklulara yenik düşerler. Halkın bir kısmı İran Azerbeycanına, diğer bir kısmı Adana ve cıvarına (eski Kilikya) küçük bir kısmı da Batı Avrupa’ya (Benelux ülkelerine) göçer.
Haçlı Seferlerinde Frankların doğal müttefikleridirler. 13. yüzyılda işgalci Moğollarla işbirliği yapmaları da doğaldır; karşılığında Hazar, Karadeniz ve Akdeniz’de ticari imtiyazlar elde eder, Sultaniye, Tebriz gibi şehirlerde ticaret merkezleri kurarlar. Haçlıların yenilgisi, 1375’de Kilikya’daki son bağımsız devletlerini de kaybetmeleriyle sonuçlanır. Ondördüncü yüzyılda Timur işgali, ardından Karakoyunlularla Akkoyunluların savaşlarında taraf değillerdir. Ancak, arada kalır, adamakıllı zarar görürler.
Onaltıncı yüzyılda İran birliğini gerçekleştiren Safavi hanedanı(5) Osmanlı karşısında bir tehdit unsuru olarak şekillenir. Birinci Selim, Şah İsmail’in peşine düşer ve Osmanlılar ilk kez eski Ermenistan topraklarına girerler, 1517. Ne ki, Şah İsmail, Selim’i göğüslemeye hazır değildir; Osmanlı ordusunun tutunmasını zorlaştırmak için geri çekilirken yaktığı köyler, Ermeni köyleri. Binlerce Ermeni yollara düşerlerken, Sultan Selim, Çaldıran muharebesi kazanır, başkent Tebriz’i alır ancak Osmanlı’nın doğuda gözü yoktur, bırakır geri dönerler. Safavilerle-Osmanlılar arasında çekişme devam eder. Ermenistan’ın batı bölgelerini Osmanlılara, doğu bölgelerini İran’a bırakan 1555 antlaşmasının ömrü uzun sürmez. 1578, sonra tekrar 1590 Osmanlı seferlerinde Tebriz bir kaç el değiştirir.
Güçlü devletler savaşırlarken arada kalmak Ermeni halkının kaderi gibidir. Uzun savaş yıllarında müthiş bir trafik oluşur: Tebriz, Karabağ ve Nahçivan’da yaşayan Ermeniler İstanbul’a gelirlerken, İran, onlardan boşalan topraklara Van Ermenilerini yerleştirir. Böylece boşalan Van’a da Sultan Selim’den itibaren göçebe Kürt aşiretleri yerleştirilir. Eski Ermenistan topraklarının boşalmasının, sosyal ve etnik dengesinin Kürtler lehine değişmesinin başlıca nedeni uzun Osmanlı-Safavi savaşlarıdır. 17. yüzyıla kadar devam eden bu uygulamanın “Osmanlı devleti Kürtleri kontrol edemeyecek duruma geldiğinde ya da Kürtleri Ermenilere karşı kullanmaya kalktığında Ermenilerin karşısına ciddi bir sorun olarak ortaya çıktığı” görülür.(6) Osmanlı-Safavi çekişmesinin bir diğer sonucu da İran ve Anadolu (ve İstanbul) Ermenilerinin ayrışmalarıdır.

“Taş da yumurtanın üstüne düşse, yumurta da taşın, olan yumurtaya olur”(7)

İran Ermenilerinin yaşamlarını radikal biçimde etkileyen büyük İran şahı Abbas’tır. (8) 1590 yenilgisinden sonra ordusunu güçlendirmeye koyulan Şah Abbas, Gürcü ve Ermeni gençlerini paralı askerler olarak istihdam eder, Batılıların yardımlarıyla modern topçu kıtaları kurar. 1603’de yeniden hareketle Tebriz’i, Nahçıvan’ı geri alırken, Osmanlı vergilerinden bunalmış bölge Ermenileri tarafından “kurtarıcı” olarak karşılanır. Abbas ordularının Nahçıvan’daki Sunni köylerini yakmış, halkını kılıçtan geçirmiş olması yöre halkları arasında kan davasını körüklerken, Şah’ın on bin yerli Ermeni ve Müslüman gencini silah altına almış olması bölgedeki ekonomik faaliyeti durma noktasına getirir. Osmanlılar, Şah’ın hiç beklemediği bir zamanda 1604’de karşı atağa geçerler. Abbas, bu defa Ermeni halkını İran Azerbeycanı’na göçe zorlar; bu meyanda Doğu Beyazıt, Van ve Nahçıvan’ı yakar. 1604-05 arasında tehcir edilen Ermenilerin sayısının 250-300 000 olduğu, Aras nehrini geçerken büyük kayıplar verildikleri anlatılır.(9)
Öte yandan, hiçbir ulusun tarihi trajedilerden ibaret değildir. Nitekim, izleyen yıllarda yeni yerlerine yerleşen Ermeniler, Yeni Cuha (Nor Jugha) ismini verdikleri(10) yörede, diğer azınlıklara tanınmayan imtiyazlar elde ederler. “Kalantar” denilen belediye başkanlarını seçer, bağımsız kiliselerini oluşturur, özgür ibadet, yargılama haklarına ek olarak, ipek ticaretinde monopol imtiyazına kavuşurlar. Karşılığında altın olarak ödenen kelle vergisi, bizzat kalantar tarafından toplanır. Zamanla 50,000 nüfuslu bir yerleşim olan Nor Jugha, İran-Avrupa ticaret merkezine dönüşür. Şahın doğrudan koruması altındaki Ermeniler, Avrupa-Rusya-Hindistan ticaretini ellerine geçirir, Levant, East India ve Muskovi şirketleriyle rekabete girişirler.

Avrupa Ermenileri

Ermenilerin Batı-Avrupa’ya (Belçika-Hollanda-Danimarka) ilk göçlerinin 11. yüzyıl Selçuklu işgalinden hemen sonra gerçekleşmiş olmakla birlikte, ilk Ermeni ticaret evlerine 13. ve14. yüzyıllarda rastlanır. Özellikle de Bruges’da, St.Donat Kilisesi meydanında halı, boya, pamuk ve baharat satar, karşılığında yünlü kumaş, Rus kürkleri, İspanyol yağı alırlar. 1375’de Kilikya devletinin yıkılmasından sonra Belçika, Hollanda ve Danimarka’ya göçenleri Hıristiyan iyiliksever kuruluşlarından yardım görürler. Bruge’un “Ermeni Darülacesesi” haline geldiğinden bahsedilir. Amsterdam’a geçen Ermeni tüccarları, inci ve elmas ticaretine girerler. Avrupalı Ermenilerin 16. yüzyılın ikinci yarısında İranlı Ermenilerle kurdukları bağlantılar, Amsterdam ekonomisine büyük katkı sağlar. Öyle ki, Avrupalı Ermenilerin 17. yüzyılın ikinci yarısında İsfahan’a giden ve yerleşen Hollandalı ortaklarından bahsedilir. İlk Ermenice İncil, Amsterdam’da bastırılmış, matbaayı İran’a getirenler (1638) de onlar olmuşlardır.
1612’de Osmanlı-Hollanda ticaret antlaşması imzalanmasıyla birlikte, Amsterdam’da bu defa Osmanlı Ermenilerini görürüz. Bu insanlar büyük olasılıkla Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastahanesi’nin kurucularının 1590’da İstanbul’a yerleşen, akrabalarıdırlar. Hollanda kayıtlarına göre Amsterdam’da yaşayan Osmanlı vatandaşı 500 Ermeni ipek taciri “Qoster” (Şark) pazarında dükkân sahibidirler. 1700lerin ilk yarısında, Amsterdam’da kendi kiliselerini inşa edecek, kendi ticaret gemilerine sahip olacak kadar zengindirler. Hollanda bayrağını dalgalandırdıkları gemileriyle silâhlı frikateynler refakatında İzmir’e mal almaya geldikleri bilinir.

İran Ermenileri

Basra Körfezinin özellikle de ipek ticareti monopolü altına almış olması, Osmanlı ticaretinin olumsuz etkilenmesi demektir. Osmanlı ordusunun güç kaybı, Batılıların ticari çıkarlarının İran’a kaymasını hızlandırırken, Nor Jugha, Batılı diplomatların, tüccarların istilâsına uğrar. Şah’ı himayesindeki Ermeni tüccarları rakip Osmanlılar aleyhine ticari ve diplomatik ittifaklara girerler. Bu yıllarda kaleme alınan Avrupa belgeleri Şah Abbas’ı Ermenileri Türklerden koruyan, refaha kavuşturan lider olarak ulularlar, ancak, Tebrizli Araken gibi Şah’ın tehcir hareketlerinin ve Türk-İran savaşlarının Ermenistanın boşalması ve halkının derin acılara gark edilmesinin müsebbibi olarak gören Ermeni tarihçileri de vardır.
Ermeni göçlerinin 19.yüzyılda Ermeni halkının kültürel ve siyasi dirilişinde büyük rol oynadığı da bir vakıadır. Müslümanlarla eşit hatta daha büyük imtiyazlar elde eden İran Ermenilerinin eriştikleri refah seviyesi halkın güvenini arttırırken, Şah Abbas’ın Katolik misyonerlerin yollarını tıkamış olması, bağımsız kiliselerini kurmalarını, İran ve Irak Ermeni cemaatlerini birleştirmelerini mümkün kılar. Kilise önderleri İstanbul ve Kudüs’le rakabete girişirler. Kilisenin itibarı Karabağ ve Zangezur meliklerini de yüceltir, topraklarını genişletmelerine neden olur; ilerki yıllarda Ermeni bağımsızlık hareketlerine öncülük edenler bu meliklerin arasından çıkar.
Şah Abbas’ın ölümünden itibaren inişe geçen Safavi iktidarı, Ermeni tüccarların iş hayatını tehdit eder boyutlara vardığında göçler yeniden başlar. Bu defa Hindistan ve İtalya’ya gidenler ticari faaliyetlerini o ülkelerde sürdürürler. Yükselen Şii muhalefeti koşullarını daha da zorlaştırınca, 1700’lerin başından itibaren göçler hızlanır: bu defa Hindistan’a ek olarak, Orta Doğu, Rusya, Batı Avrupa, büyük sayılarda Ermeni göçmenleri görülür.

Rus Ermenileri

Safavilerin güç kaybıyla hamisiz kalan Ermeni halkının korunma hatta kurtarılma için Katolik Avrupa’ya ve Ortodoks Rusya’ya dönmeleri 1720li yıllarda başlar. Çar Birinci (Deli) Petro, kuzeyden inerken, Osmanlı batıdan yürür; ne ki, bu defa karşılarında sadece İran kuvvetlerini değil, güçlenmiş Ermeni meliklerini de bulacaklardır. Bu arada İran’da Safavi hanedanı değişir, Afşarlar başa gelir. İran’ın yeni hükümdarı Nadir Şah(11) Osmanlı’ya karşı koyan Ermeni meliklerini vergi muafiyeti ve bağımsızlıkla ödüllendirirken, doğu Ermenistan, özellikle de Karabağ’da yaşayan Türk aşiretlerini tehcir eder; bölgeyi Erivan, Nahçivan, Gence ve Karabağ olmak üzere dörde böler. Şah Nadir’in ölümü onbeş yıl süren hercümercle sonuçlanır. Tehcir edilen Türkler geri dönerlerken, bölge çok sayıda Kürt ve Ermeni aşiretlerinin savaş alanına döner.
Bu arada 1793’de Kırım’ı alan Ruslar, gözlerini Kafkaslara çevirirler. Ermeni aşiretlerin bir kısmı doğrudan Ruslarla ittifak yaparken, diğerleri Şah’a sadık kalır. İkinci Katerina dönemi Ruslarla İranlıların arasında kalan Ermenilerin yaşam savaşı verdikleri dönemdir. Rusya 1801’de Gürcistan’ı ilhak eder, 1804’de dokuz yıl sürecek olan Birinci Rus-İran savaşı başlar. Ruslar, Karabağ Ermenilerinin yardımlarıyla doğu Ermenistan topraklarını işgal etmeyi başarırlar. İran’ın ordusunu güçlendirme, idari reform vb. gayretlerine karşın, 1826-1828, İkinci Rus-İran savaşı, Aras’ın kuzeyindeki bölgenin çarlık Rusya’sına geçmesi önleyemez. “Rus Ermenistanı” doğar ve Ruslarla Ermenilerinin, deyiş yerindeyse, kaderleri birleşir.
İzleyen yıllarda 30,000 Ermeninin Rusya’ya yerleştiği görünür. 1850’lerden sonra Rus Ermeni tüccarlarının yeni bir refah dönemine önayak oldukları görünür. Nor Jugha yeniden canlanır, vergiden muaf bir katedral-manastır külliyesine dönüşür. Okullar açılır. İlk Ermeni dergisi yayınlanmaya başlar.(12) Bu defa Çarın himayesindeki Ermeni tacirler, Hazar kıyılarında ve Basra Körfezinde ticarethaneler açar, Tahran’da Nasreddin Şah’a(13) çevirmenlik, Avrupalılar nezdinde özel temsilcilik vb. hizmetler vermeye başlarlar. 1900’lü yılların başında İran’ın muhtelif şehirlerinde 100,000 Ermeninin yaşadığı hesaplanmaktadır.

İmparatorluğun en uzun yüzyılı

Sultan İkinci Mahmut, Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastahanesinin kurulmasına izin verdikten yedi yıl kadar sonra, 1839’da “çektiği gailelerin de tesiri” ile vefat eder. Adana yolunda ilerleyen Mısırlı Mehmet Ali Paşa’nın Fırat’ı geçip, Halep yolu üzerindeki Nezib’i aldığını duymadan ölmüş olması şans sayılır. Yerine gelen Sultan Abdülmecid saltanatının ilk günlerinde Ahmet Paşa kumandasındaki bütün bir Osmanlı donanmasının İstanbul Boğazından çıkıp, Mehmet Ali Paşa’ya katılmak üzere İskenderiye’ye hareket ettiğine şahit olur. Bundan dört ay kadar sonra Tanzimat ilân edilir. 1853’de Rumeli ve Kafkas cephelerinde Ruslarla savaşır. 1855’de Kars’ın Ruslar tarafından uzun yıllar sürecek olan işgalini görür. 1856’da Süveyş kanalının kazıları başlar, bir yıl sonra Lübnan ayrılır. Siyonistlerin Filistin’e göz dikmelerinin ilk işaretleri gelir.
Girit, Abdülaziz döneminde gider, Belgrad 1867’de, Bulgaristan 1876’da. Abdülaziz aynı yıl feci bir biçimde katledilir, yerine kısa bir süre Beşinci Murat daha sonra da İkinci Abdülhamid gelir. 1877’de Birinci Meşrutiyet ilân edilir, ilk Meclis-i Mebusan toplantısının üzerinden bir ay geçmeden Çar İkinci Aleksandr tekrar harb ilân eder. Savaş Anadolu ve Rumeli cephelerinde eşzamanlı başlar. Plevne’nin kaybıyla birlikte İstanbul yolu açılır. Edirne işgal edilir, Rus kıtaları Yeşilköy’e dayanırlar. Patrik Nerses’in muzaffer Grandük Nikolay’ı karargâhında ziyaretle cemaatinin dileklerini iletmiş olması da doğal sayılır.
İzleyen Ayastefanos ve 1878 Berlin antlaşmaları Rumeli’deki Osmanlı hakimiyetine son verirken, Van’ın doğusu İran’a terkedilir. 1878 Berlin antlaşması “Batı Ermenistan”ın mesele yapıldığı tarihtir. “61. Madde” olarak ünlenen maddede Ermeni halkının çoğunlukla yaşadığı “Vilâyeti Sitte” denilen, ancak günümüz idari bölünmesinde Erzurum, Erzincan, Ağrı, Van, Hakkari, Bitlis, Muş, Siirt, Diyarbakır, Mardin, Elazığ, Malatya, Bingöl, Sıvas, Amasya, Tokat ile Giresun’un Şebin-Karahisar ilçesinden oluşan bölgenin mali özerkliği olan, tek bir vali yönetiminde birleştirilmesi, Hamidiyye Alaylarının dağıtılmasını, silâh yasağının kaldırılması, basın ve toplanma hakkı talepleri yerel halkın değil “aslında Çarlık Rusyasının talepleridir. Bu amaçla Hınçak ve Daşnaksotun isimli iki siyasi parti kurdurulur. Bu partiler Ermenilerin Kafkasyadaki toprak taleplerine ideolojik meşruiyet geliştirirler. Daşnaksotu, İran ve Türkiye çıkışlı Ermeni göçmenlerle toprakları birleştirmek hedefini gerçekleştirmek için teröre ve silâhlı ayaklanmaya başvurur. Kâh Rusya’ya, kâh Avrupa’ya yönelirken, bazen Türk devrimci hareketinin yanında yer alır, bazen geri döner Rusya’yı destekler.” (14)

Proto-Marksistler

19. yüzyıl, milliyetçilik akımlarının şekillendiği, ulus devletlerin oluştuğu yüzyıldır. İktidar peşindeki Rus ve Avrupalı Ermeni aydınları akıma katılmakta gecikmezler. Ulusal önemi haiz ilk örgüt Hunçakyan Partisidir. “Hınçak”lar isimlerini 1887-88 yıllarında Cenevre’de yayınlanan “Çan” isimli bir dergiden alır. Dergiyi çıkaran proto-Marksist Nazarbekyan, Hınçak hareketinin liderliğini üstlenir. Partisi için öngördüğü program, “Batı emperyalizm ve koloniyalizme karşı sosyalist devrimci mücadelenin bir parçası olarak Ermenistan’ın kurtuluşu”dur.(15)
Hınçaklar, silâhlı birimler oluşturmakta, milliyetçi duyguları körüklemekte fevkalâde başarılı olurlar. Amerikan Ermeni Gençlik Federasyonu’nun 2003 yılında kaleme alınan bildirisi, “örgütün ilk yıllarındaki kaydadeğer başarıları hak aramak amaçlı barışcıl gösteriler olarak başlayan ancak kan ve kıyamla sonuçlanan Kumkapı ve Babı Ali eylemleri”dir demektedir, ancak, “Örgütün en eşsiz yiğitliği 1894 Sosun İhtilâlinde oynadığı rol”dur.(16)

“Barış, Hakikat ve Adalet Adına…”

1894 Büyük İstanbul Depreminin olduğu yıldır: “İstikameti ‘cenuptan şimale müteveccih gösterilen bu müthiş zelzele ‘Tercüman-ı Hakikat’ gazetesinin ertesi günkü nüshasına göre bir dakika kadar sürmüşse de, pek çok tahribat ve telefata sebep olmuştur.” Amerikan Ermeni Gençlik Federasyonu’nun Sosun İhtilâli dediği, 1894-96 arasında Bitlis vilâyetinde mukim Ermeni köylülerinin cıvarda yaşayan göçebe Kürt aşiretlerinin baskın ve yağmalarına karşı silâhlanıp karşı durmaları ve isyanın Hamidiye Alayları tarafından bastırılması hadisesidir. Bölgede Catherine Roth misali “incelemeler yapan” İngiliz elçilik görevlisi C. M. Hallward’ın tahminine göre olayda Hamidiye Alaylarının kılıçtan geçirdikleri Ermenilerin sayısı 8,000; bir diğer İngiliz’e, Yüzbaşı Charles Boswell Norman’a göre, dökülen kanın sorumluları “Son beş yılda Anadolu’da akan kandan doğrudan sorumlu olan Hunçak Komitesi”dir. Ne ki, Yüzbaşı Norman’ın “Anadolu’yu kana bulayan bu esef verici olayları Müslümanların Hıristiyanlara nedensiz saldırılarıymış gibi yapmak doğru değil…Olayları başlatanlar Ermenilerdir” diye vurgulamış olması, İmparatorluğu yoketmeye azmetmiş Avrupa nezdinde hiçbir şeyi değiştirmez. Genç Topçu Yüzbaşı, İngiliz kamuoyunun olayların sadece “İngiliz meslektaşlarının isterik lâflarıyla süslenen Ermeni versiyonunu”(17) duyduklarını, yazıp çizilenlerin “yegâne amacının Ermenilerin tümüyle mazlum, Türklerin zalim canavarlar olduklarını kanıtlamak”(18) olduğunu, “barış, hakikat ve adalet adına Ermeni Devrimcilerinin amaç ve hedeflerini”n(19) bilincine varmak, İngiltere’nin “Küçük Asya’daki karışıklıkların farkında olmadan desteklediği yaygın anarşist hareketin doğrudan sonucu”(20) olduğunu öğrenmesi gerektiğini haykırır. Yüzbaşının bir açıklaması da “İngiliz basınının sözde Sasun melazimi konusunda Ermeni yalancılar tarafından umutsuzca aldatıldıkları”(21) ve bu bağlamda hem Ermeni nüfusunun hem de zayiat sayısının olağanüstü abartıldığıdır: “Örneğin, 2000 kişinin katledildiği söylenen Birecik’teki kayıp sayısının sadece beştir.”
Evet, bu topraklarda yaşananlar, haklı ya da haksız olma keyfiyeti aşan facialardır.

İstanbul’da canlı bombalar...

1890’da Tiflis’te örgütlenen bir diğer devrimci örgüt Hay Hegapohagan Daşnaksotun ya da “Ermeni Devrimci Federasyonu,” İran, Türkiye, Rusya ve Avrupa’da faaliyet gösteren devrimcileri bir çatı altında birleştirmek amacıyla iki yılı aşkın bir süre çeşitli zamanlarda toplanır. Sonuçta verilen karar, Federasyon’un “tek amacının Türk Ermenilerinin bağımsızlığı” olduğu şeklindedir. Buna karşın Daşnak, sosyalist ideallerinden vazgeçmiş değildir. 1907 Sosyalist Enternasyonaline katılır.
Amerikan Ermeni Gençlik Federasyonu’nun kaydadeğer başarı olarak ileri sürdüğü Kumkapı eylemi, 1895 Eylül’ünde 61. maddenin uygulamasını talep eden göstericilerin Patrikhane’den başlattıkları yürüyüştür. İstanbul öğrenci birliklerinin ve esnafın da müdahalesi ile çatışmaya dönüşür. Ancak, Daşnakların en ses getiren eylemleri 1896 Ağustos’unda yabancı sermayeyi temsil eden Osmanlı Bankasının işgalidir. Yirmi-altı terörist, bankanın 150 çalışanını rehin alırlarken, Papken Suni isimli liderleri üzerindeki bombaların patlaması sonucu ölür. Aynı saatlerde Levon Nevruz ve arkadaşları Avrupa elçiliklerine dağıttıkları Ermeni Devrimci Federasyonu Merkez Komitesi imzalı bildirilerde 61. maddenin uygulanmasını talep etmektedirler. Teröristler, Rus ve Fransız elçiliklerinin himayesinde İstanbul’dan Fransız gemileriyle ayrılırlar.

Merhametten maraz doğarmış meğer...

“İncelikli” aydınlarımızın gönlünü bulandıran, “temkinli” aydınlarımıza “ürkek muhalefet şerhleri”yle yetinmelerini telkin eden bu kadim tesbitin ne yazık, ne kadar yazık ki, geçerli olduğu, 21 Temmuz 1905’de Sultan Abdülhamit’e Yıldız Camisinden çıktığı sırada uğradığı saldırıdır. “Machine infernale” denilen saatli bomba 26 kişinin parçalanarak ölmesine, 58 kişinin ağır yaralanmasına neden olurken, Galata Köprüsü, Tünel, Osmanlı bankası, yabancı elçilikler ve Cercle d’orient (Büyük Kulüp) cıvarında 148 kilo patlayıcı Mélinite bulunur. Suikastı tertipleyenler “Ermeni Devrimci Federasyonu”na bağlı Rus uyruklu Troşak fraksiyonu devrimcileri, Belçika’nın Anvers şehrinden 29 yaşındaki Charles Eduard Jorris ve eşi Anna birlikte çalışırlar. Caniler yine Rus ve Fransızların himayesinde yurt dışına kaçırılırlar.

Türkiye’nin “Batılaştırmacı Aydın” tipolojisi (“zapadniki”)

Daha da elim olanı, parçalanmış insan ve at cesetlerinin ortasında nedeni kendinden menkul nefretin kör ettiği “ulusal” şairimiz Tevfik Fikret, canilere methiye düzer: “Bir lâhza-i teahhür” – “Bir anlık gecikme”
“Ey şanlı avcı, dâmını bîhûde kurmadın
“Attın fakat ne yazıklar ki vurmadın!
“Mâlik sesin o sevret-i ra’din-i gayza ki
“Her yerde hiss-i hakk-u halâsın muharriki!”

Mealen: “Ey şanlı avcı, tuzağını boşuna kurmadın; Attın fakat ne yazık ki vurmadın! Öyle bir hınçla, hiddetle gürlemekteki sesin, Heryerde hareket geçirir haklı duygusunu halâsın!” Yani? Yani, sağlık olsun dostum, bir dahaki sefere başarırsın!
Ve Ahmed Refik, “Abdülhamid ve devr-i saltanatı” isimli kitabının üçüncü cildi: “Nihayet hakikat tamamiyle meydana çıkarıldı: Osmanlı milletini Abdülhamid zulmünden kurtarmak için bu haret-i kahramânânenin (kahramanca karşı çıkışın) Ermeni vatandaşlarımız tarafından icra olduğu anlaşıldı.”
Ve Başbakan Erdoğan’ın Surp Pırgiç Hastanesi Ermeni Vakfı Müzesini açtığı haberini “’Bu müzedeki eserleri gören hiçbir göz, tarihimize şaşı bakamayacak. Yaşasın bu topraklardaki birlikteliğimiz' dedi” başlığı altında veren RADİKAL gazetesi muhabirinin muhakemesini dümura uğrattığı gözlenen kör öfkesi: “Neredeydiniz bu güne kadar? 'Yaşasın bu topraklardaki birlikteliğimiz. Yaşasın insanlığa örnek olan medeniyetimiz. Çok yaşasın Türkiye Cumhuriyeti.' Başbakanımızın bu sözlerini sondan yorumlamak çok daha kolay. Yaşasın o Cumhuriyet ki komşu halkların kanı üzerine kurulmuş. Suriye ve Lübnan Şehidler günü 6 Mayıs, aynı gün 1914 Abdülhamid Arap kurtuluş savasçılarını ipe çekti. Rumların Bondos’dan baslayıp, İzmir, İstanbul katliamlarına kadar, yetmedi bir de Kıbrıs işgali, Ermeni soykırımı, topraklarının boşaltılmasını, Kürtlerin katliamları, binlerce köy yakılma-boşaltmalar, saymakla bitmeyen kanlı tarihle kurulan Cumhuriyet. Bu kadarı yetmedi bir de ‘Örnek olan Cumhuriyet.' Bunun neyi örnek?..”
Yaşam hakkını kendisininkinden başka her kavime tanımaya teşne ruh haline ihanet değilse, mazoşizm denilse gerek.
Türkiye’de “milli ve romantik bir edebiyat” yok diyen Renan haklı, Fransız oriyantalistin bilmediği ve herhalde sosyal-psikologlara düşen görev, alçaklık derecesinde “gayri-milli” Türk yazınını doğuran öz-nefretin nerede ve nasıl yeşerdiği?! Bu hususta bize ipuçlarını Rusya verir: “Orient” dedikleri ülkelerini Avrupa medeniyetinin anti-tezi olarak küçümseyen Batılılaştırmacı Rus aydınları: zapadniki. Tanımı, Türkiye’ye uyarlayarak veriyorum:
“Çoğu Osmanlı ricali (nomenklatura) kökenli varlıklı ailelerin İstanbul doğumlu çocuklarıydılar. Hepsinin Osmanlı düzenine adam yetiştirmek üzere oluşturulmuş kurumlardan ruhsatları vardı, bu bağlamda ve kaçınılmaz olarak sarayda yüksek mevkilerindeki hamilerine sadakatlarını sergilemekle yükümlendirilmişlerdi. Sivil ve askeri paşaların becerikli yardımcıları olarak, dış seyahatler yapmak ve Batının gelişmiş dünyasını tanımak şansına sahiptiler. Batı düzenindeki karşıtlarına kendilerini ilerici liberaller ve Batılılaştırmacılar, hatta egemen gerici seçkinlerin arasında nasılsa yaşayakalmayı başaran, Şark despotlarının baskılarına dayanan muhalifler olarak takdim etmişlerdi. Batılı dostları, çoğunlukla iyi Fransızca konuşan, Batı kavramları ve teorik modelleri ile oynayan, iyi-giyimli ve kibar ve (sıradan Müslümanların mahzun ve bitkin yüzlerinin tam tersine) yüzlerinden tebessüm eksik olmayan “Türk liberal”lerine zaman geçtikçe daha çok ilgi duyar oldular. Osmanlı imparatorluğunun yeni kuşağının Batılı seçkinler nezdinde inanılırlık ihdas etmeleri hayati bir gereklilikti. Çünkü neresinden bakılırsa bakılsın, Müslüman ve Türk kimliklerinin son artıklarından kurtulmaya ve kendilerini Avrupalı düzene entegre etmeye hazırlanıyorlardı. Son dönem Osmanlı oligarşisinin parçası ve olmazsa olmazı olmakla birlikte, halkın aşırı-eğitimli, kozmopolit, bireyci ve yaşam-tecrübesi yoksun gördüğü bu genç ve ayrıcalıklı grup, siyasi sorumluluk gerektiren mevkilere gelemedi, ancak iktidar emellerini yabancı ülkelere seyahat, öğrenim, elçiliklerde görev, basın gibi alanlarda politika yaparak tatmin etmek yoluna gittler. Bu reformcuların Osmanlı oligarşisinin çekirdeği ile paylaştıkları pek fazla bir şey yoktu, ancak toplumun ayrıcalıksız katmanlarından daha da uzaktılar ve çoğu Türkleri çok tembel, uşak ruhlu ve Batılı tüketicilerin sahip olduğu hayat standardına layık olamayacak kadar cahil buluyorlardı. Ayrıca, bireysel çıkarların önde geldiğine inanıyor, İstiklâl Savaşını ve 1920’lerin ‘ütopik’ sosyal hedeflerini küçümsüyorlardı. Dostoyevski’nin 19 yy Rus liberalleri için söylediklerinin çoğu bu reformcular için de geçerliydi: ulusal topraklarından kopmuş (köksüz) hemen her türlü değer yargı sistemine şüpheyle yaklaşan, Türkiye’yi kendileri için kolay yaşanılabilen (yani Batılı ekonomilerin kendi zihinlerindeki varlıklı imajına uygun) bir ülke yapacak atak ve soyut ‘toplum mühendisliği’ rüyaları gören bir grup.” (22)
Pamuk’un “psikolojik yatırımı”
Dr. Vamik D. Volkan, kültür-birey ilişkilerini inceleyen ünlü psikoanalist Erik H. Erikson ekolünden, psikiyatri profesörü. Virginia Üniversitesi tıp fakültesine bağlı İnsan Zihni ve Beşeri İlişkiler Araştırmaları Merkezinin kurucusu ve direktörü. Washington Psikoanaliz Enstitüsünün ve Uluslararası Siyaset Psikolojisi Derneğinin başkanı. Irkçılık ve soykırım psikolojisi üzerindeki çalışmaları nedeniyle çok sayıda ödülleri var ve bazıları Türkçe’ye çevrilmiş yirmidörtten fazla kitabı var. Tarih, kültür, siyaset ve psikolojiyi harmanladığı “Düşman ve Müttefik İhtiyacı,” “Etnik Gurur ve Etnik Terör,” “Üçüncü Reich ve Bilinçaltı” gibi eserlerinin yanı sıra Atatürk ve Richard Nixon’un psiko-biyografilerini inceleyen kitapları var.
“Psikolojik yatırım” tanımı, Dr. Volkan’ın; bireyin kimliğini “hasım yaratmak” suretiyle idame ettirebildiği ruh halini anlatıyor. “Seçilmiş travma” insan klanlarının kendilerini gadre uğramış hissetmeleri hali. Bu ruh haline giren klanlar, seçtikleri olay ve olayları mitleştiriyor, kimliklerinin bir parçası haline getiriyor, seçtikleri bu travmaya karşı savunma geliştiriyor ve kuşaktan kuşağa aktarıyorlar. Mitleştirilen olayın/olayların tarihte yer almamış olması farketmiyor; tersine, orijinal travma tarihi tek taraflı, sansasyonel bir metinle değiştiriyor. Örneğin, 24 Nisan “Ermeni Soykırım” günü gibi na-mevcut bir tarih, çeşitli ritüellerle yaşatılıyor ve perçinliyor. Böylece yaratılan “düşman” insanoğlunun tüm olumsuz niteliklerini içeren ve dolayısıyla “insan-olmayan” bir nesne şeklinde tahayyül ediliyor. Örneğin, Vakahn Dadrian isimli çağdaş Amerikan Ermeni bir yazar, Türkiye’deki Ermeni toplama kamplarından, Ermeni tutsaklar üzerinde Dr. Mengele usulü deneyler yaptığını hayal ederken, “iblis” kavramıyla özdeşleştirdiği Türklerin kayıpları hiçbir şekilde gündeme getirilemiyor.
Pamuk, Tevfik Fikret’in iyi bir örneğini teşkil ettiği zapadniki ahfadından bir yazar olarak, bireysel kimliğini idame ettirebilmek için: (1) “Şarklı, müslüman, gerici, milliyetçi, muhafazakâr” bir Türkiye’yi “düşmanı” ilân etmek, (2) Avrupa/Amerika medeniyetinin anti-tezi olarak görmek suretiyle “seçilmiş travma”sını yaşatmayı sürdürmek, (3) Türkiye’ye ilişkin benzer görüşleri paylaşanlarla ittifak yapmak ve onlar tarafından kabul görmek, (4) Gadre uğramışlık, baskı altında bırakılmışlık duygusunu meşru kılmak için ülkeyi her fırsatta yermek (bkz; Radikal muhabiri) zorundadır.

Ermeniler iyi insanlardı...
“Avrupa’dan mahsus bize gelenler
Şöhretleri ise Hınçak baronlar
Millet için bunlar fedaidirler
Haykazyan neslinin hep kahramanı
......
Haylıca Türklere kurşun vurdular
Çokça ağlattılar Türk’ü, Müslüman’ı

“Zeytin mersiyesi” diye bilinen bu manzume, bir İstanbul Ermenisi tarafından Türkçe yazılmış. Öte yandan, “fedayiler”in fazla güçlendiklerini düşünen Ruslar imtiyazlarını kısma yoluna giderler. Osmanlı Bankasına düzenlenen terörist saldırından sonra Kafkaslar Umumi Valisi Prens Golitsîn, bürokraside Ermenileri tasfiye ederek, yerlerine Azerileri istihdam eder. 1903’de Kilise mallarına el koymaya kalkınca, Sultan Abdülhamid gibi silâhlı saldırıya uğrar. Ağır yaralanır, bölgeyi terkeder. 1905 Baku konferanslarında Daşnak-Azeri mücadelesi tırmandığında, Rusların bir kez daha Kafkas hakimiyetlerini borçlu olduklarını düşündükleri Ermenilerin yanında yer aldıkları görülür. İzleyen Rus destekli Ermeni saldırılarının vahşeti Azerilerin hafızalarına silinmemek kazınır: “Ermeni-Tatar (Rus imparatorluğunda Azerilere Tatar demek gibi bir yanlış yapılırdı) katliamının dehşetini artık kimse hatırlamıyor... Ermeni devrimcileri, özellikle de Daşnaksotun partisi ortaya çıkmadan önce Transkafkaslarda barış ve düzen vardı. Daşnaklar geldiler ve geleceğin bağımsız Ermenistan’ı için Ermeni topraklarının bölünmezliğini sağlamaktan bahsetmeye başladılar ve Transkafkasya köyleri ırkçı nefret ve ulusal mücadeleye boğuldu... Ermeni toplumu için Ermeni-Tatar katliamında Daşnaksotun’un kendi önemini kanıtlamak için provokasyon yaptığı sır değildi. Ermeniler iyi insanlardı. Daşnaklar komşu Tatar (Azerbeycan) köylerine ‘fedayi’ çeteleri vasıtasıyla taktik saldırılar düzenleyerek, Azerileri tepkiye zorladılar. Yaptıklarını geleceğin bağımsız Ermenistanı için, sadece Ermenilerin yaşadıkları topraklar hazırlamak arzusu ile açıkladılar. 1907-1912 arasında yaklaşık 500.000 Ermeni İran ve Türkiye’den Rus işgali altında olan Kars’a göçtü. Oysa, Erivan ve Elizavetpol’u da içeren bu bölgede Azeriler yaşardı. Rus yetkililerin gözetiminde gerçekleşen bu uygulamanın neden olduğu sadece ilk savaşta her iki taraftan ölen sayısı 10,000i buldu.” Ermenilere bir destek de Amerikalılardan geldi. ABD Başkanı Woodrow Wilson,(23) “Ermenistan’ın desteksiz varolamayacağı” savıyla, sınırlarının belirlenmesi, Amerikan koruması altına alınmasını istedi. Amerikan Senatosu’nun Ermenistan’ı mandası altına almayı reddetmiş olmasının nedeni “Ermeni meselesi”nin bir “Avrupa davası” olması.
“Yangına körükle gitmemek isterken...”
“Daha iyi örgütlü ve daha iyi silâhlı Ermeniler terörist yöntemlerine ilâveten, köyleri yakmak, Azerileri topraklarından sürmek gibi taktikler kullandılar. Propaganda makinesini de başarıyla kullandılar: Türkiye’deki katliamları ve Pan-İslamizme ilişkin makaleleri kullanarak Rus ve Batı basınının sempatisini kazandılar. Ancak aynı zamanda Ruslarla olan ilişkilerinde teröre ve rüşvete başvurmaktan çekinmedikleri gibi Hıristiyan dayanışmasını da suistimal ettiler. Buna karşın, yasalara uymaktan yana olan Azeriler umutlarını Rus yöneticilerine bağlamayı sürdürdüler. Azerilerin yaklaşan tehlikenin işaretlerini almalarına, Rus yetkililerin kışkırtmalarına karşın önlem almakta gecikmelerinin nedeni budur. İlk kurbanlar görüldüğünde Azeriler olanları kendilerine sakladılar, taviz verdiler hatta ölü sayılarını gerçek rakamların altında gösterdiler. Bu nedenledir ki, askeri olsun, siyasi ya da propaganda olsun, Azeriler ‘yangına körükle gitmemek isterlerken’ her sahada geç kaldılar.”
Öte yandan, 1914’de Osmanlı’ya karşı gönüllü kıtalar oluşturan Ermenilerin düş kırıklıkları da söz konusudur. 1918’den sonra kurulan bağımsız Ermenistan’ın ilk başbakanı, Daşnaksotun’un ileri gelenlerinden Katçaznuni’nin kelimeleriyle: “Biz içten içe Rusya’ya yönelmiştik. Sağlam temellere oturmamakla birlikte zafer sarhoşuyduk ve Çarlık hükümetinin sadık müttefiklerini ödüllendireceğinden, Türkiye’deki Ermeni bölgelerini ve Transkafkas Ermenistanını içeren bağımsız Ermenistan’ın kurulması için icazet vereceğinden emindik. Rüya alemindeydik.(24) İsteklerimizi dayattık, sorumsuz insanların boş lâflarına büyük anlamlar yükledik, kendi kendimizi öylesine uyutmuştuk ki, gerçeği algılayamadık, hayal alemine daldık.(25) Bölge valisinin sarayda söylediği herhangi bir söz kulaktan kulağa fısıldandı, birisi yazılan bir mektuptan bahsetti ve biz bunları taleplerimizin onaylanması, haklarımızın korunması olarak yorumladık. Oysa, konuşanlar profesyonel insanlardı ve sözleri her türlü yorumlanabilecek şekilde ayarlanmıştı. Ermeni halkının gücünü, siyasi ve askeri önemini, Ruslara gösterdiğimiz kolaylıkları abarttık. Mütevazı liyakatımızı abarttık, umutlarımızı, beklentilerimizi yükselttik.” (26)
Bolşevik Devrimi...

Şubat ve Ekim 1917 Bolşevik devrimi, yeni bir perde açar. Aynı yıl Tiflis’te toplanan Ermeni Kongresi “Vilâyeti Sitte”nin Rusya’ya ilhak etmesini ister. Ne ki, Bolşevikler, “Türk Ermenistanı”nın kendi kaderini kendisinin tayin etmesi gereği”ne karar verirler. Mayıs 1918’de iktidara geldiklerinde Daşnaksotun’un ilk icraatı Azerbeycan ve Türkiye’den toprak talep etmek olur. 1918-1920 Ermeni-Azeri savaşının sadece ilk yılında da 115 Azeri köyü yakılır, yedi bini aşkın insan ölür, Nahçıvan, Karabağ ve Zenzegur Azerileri göçmek zorunda kalırlar. Türkiye cephesine gelince: Daşnaksotun liderliğinin başarısız olma nedeni, “Denizden denize Büyük Ermenistan” kurmak gibi (“Denizden denize”den kasıt, Karadeniz-Akdeniz’dir) gerçek gücünü aşan bir hedef belirlemiş olmasıdır.

Amerikan Ermenileri....

Günümüzde ABD’de yaşayan bir milyon Ermeninin büyük çoğunluğu 1918’de bağımsızlığını ilân eden Rus Ermenistan’ından göçenlerin çocuklarıdır. Muhtelif isimler altında bini aşkın örgüt altında toplanmış bu insanların Prof. Volkan’ın saptadığı “seçilmiş travma”ları maalesef cinnete varan Türk düşmanlığıdır. Yeri gelmişken: günümüzdeki Ermeni nüfusunun üç milyonu başka ülkelerinin topraklarında, üç milyonu Ermenistan’da olmak üzere altı milyon olduğu hesaplanmaktadır. 1914 yılında yapılan sayımda Osmanlı topraklarındaki Ermenilerin sayısı 1,221,850’ydi. İstanbul, Bursa, Kütahya ve Aydın’a tehcir edilenlerin toplam sayıları ise 167,778.

24 Nisan “Genocide” günü

1914 Çanakkale’de İngiliz denizaltıları Osmanlı zıhlılarını torpillemeye koyulurlar, Irak cephesinde yine İngilizler Basra’yı işgal ederler, Sina-Filistin cephesinde savaş devam etmektedir. Kafkas cephesinde doksan bin asker donarak ölürken, Karadeniz’de Rus donanması Trabzon’u, Hopa’yı topa tutar. 1915’in 25 Nisan’ında müttefikler Çanakkale’ye asker çıkartır, 13 Nisan’ında Ermeni Alayları destekli Rus orduları Van’a, Muş’a, Bitlis’e girerler. İlk işlerinden birisi bölgeye bir Ermeni idare amiri atamaktır ki, varlık nedeni Amerikan Ermeni Gençlik Federasyonu’nun Daşnakların “en eşsiz yiğitliği” dediği 1894’ün “intikamını” almaktır. İzleyen katliamı betimlemeye kalem gitmez. Osmanlı yönetimi Azerileri hatırlatır bir tevazuyla Ermeni Patriği’ne Müslüman kıyımına son verilmesi çağrısında bulunur, cevap gelmez. 24 Nisan 1915’te ülkedeki Ermeni örgütleri kapatılır, iki bin küsur yönetici tutuklanır ki, günümüzde “Ermeni Genocide” günü olarak yaşatılan gün, bu gündür. Yaklaşık bir ay kadar sonra çıkartılan iki maddelik MUVAKKAT KANUN’unun tam metni ise şöyledir:
1)Vakt-i saferde ordu, kolordu ve fırka kumandanları ve bunların vekilleri ve müstakil mevki kumandanları ahali tarafından herhangi bir suretle evamir-i hükümete ve müdafaa-i memlekete ve muhafaza-i asayişe müteallik icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve mukavemet görürlerse hemen kuvay-i askeriye ile en şiddetli surette tedibat yapmaya ve tecavüz ve mukavemeti esasından imha etmeye mezun ve mecburdurlar. 2) Ordu, kolordu ve fırka kumandanları icabat-ı askeriyeye mebni veya casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri kariyeler ve kasabat ahalisini münferiden veya müctemian diğer mahallelere sevk ve iskan ettirebilirler.
27 Mayıs 1915 tarihli Muvakkat Kanun, 1 Haziran 1915 tarihinde resmi gazetede yayınlanır ve yürürlüğe girer. Metnin hiçbir belirgin bir etnik grup belirtilmez, “tehcir” kelimesi bile yoktur. Göçmenlerin sevk, yerleştirme, geçim vb. ihtiyaçlarının karşılanması için tahsis edilen fon, sadece 1915-1916 yılında 255 milyon kuruş gibi bir meblağdır. Ne ki, cephede asker arpa yer, ordunun yegâne ulaşım vasıtası katırlar açlıktan kolonlarını kemirirlerken, hükümetin nakledilen Ermenilerin can ve mal güvenliklerinin, iaşe, ibate ve can güvenliklerinin sağlanmasına ilişkin emirlerinin çoğunlukla kağıt üstünde kalması kaçınılmaz olur. Kafileleri döner açlık vurur, döner yolların zor koşulları vurur, döner iklim şartları vurur, döner tifo, tifüs, çiçek vurur, döner Ermeni fedayilerinin yıllar yılı kan kusturduğu muhtelif aşiretler vurur; sonuç bir insanlık dramıdır ki, kahretmesine kahreder ama asla Ermeni kafilelerinin yerine, Türk ya da Kürt Müslüman kafilelerini görmek isteyecek kadar değil.

Pamuk’a gelince…
Orhan Pamuk’a gelince: teessüf ettiğim, Pamuk’un Müslüman ve Türk kimliğinin son artıklarından kurtulma, Avrupalı düzene entegre olma azmi değil, bunu çok gördük. Teessüf ettiğim, Pamuk’un Batı medyası nezdinde inanılırlık ihdas etme çabası içinde Türkiye’yi Batı medeniyetinin anti-tezi olarak küçümsemesi de değil, bunu da çok gördük. Teessüf ettiğim, özetleyegeldiğim faciaya rağmen yaşayakalmakta başarılı olmaktan gayrı bir ayıbı olmayan Türkiye’nin şamar oğlanı yapılmasına seyirci kalmaktan öte yüreklendiriyor olması. Teessüf ettiğim, bir Türk yazarının başarısından duyduğum keyfi böylece boğazıma tıkarken, bu toprakların insanlarının Batı kamuoyu nezdindeki başarılarının hemen her zaman liyakat dışında bir takım pazarlıklara tabi olduğu şeklindeki sakatlayıcı duyguyu bir kez daha hortlatmış olması.

Ramo
16-04-2006, 22:00
Bu güzel yazıyı herkes okumalı, ambarda yıllanırmı bilemem ama daha görünür bir yere taşınsa iyi olur.

Ömmes
19-04-2006, 22:58
Ooff of of bu ne sıcak yarabbi. Bir zamandır bahçe kapısından şöyle içeriyi kolaçan ediyorum, ohoo herkes biköşede süzülmüş kalmış. Üst katlarda ışıklar yanıyor tabi ama oraları göremiyor insan. Allahtan AnnE döndü de millet ayaklanıp kendine bi çeki düzen verdi. Ha sonra ...

Söylemeye utanıyorum ..

Vallaha söyliycem bu nalet kapının zili gene bozuk. Lan üstüme alınacam artık aa gittik bide zil yaptık, usta maaşallah bir adet Praksiteles heykeli, kılı kıpırdamıyor. Şeytan diyor git arakla alet kutusunun anahtarını çektir kendi ustana bir kablo olsun bitsin ... Hoş hat çekeyim derken su borularını patlatmak da var, o sağlam rezalet olur. Utanıyorum söylemeye, çıkıp hay zilinin de senin de derler mi diye. Yok ben sesimi çıkarmayayım iyisimi.

Ohh serin serin iyi geldi burası ...

... !

a aaaaa !!!

Ömmes
19-04-2006, 23:00
E be kekos, öyle izmariti çöpü yere atarsan olacağı bu. Bide zil mil diyorsun utan utan ... Yav ne kibar adam, toz içindeydi ilk geldiğimde, anlamış olacak biri dadandı buraya, hemen süpürtmüş ... ama bu olmaz ki ya, altı üstü bi ambar, oturma odası değil ki bura. Sonra o kıza da yazık, zaten bahçede bi ton bahar temizliği var .. hem buraya döküntüleri koyacaklar, nasıl koyacaklar ki şimdi? Yeni ambar yapılacak. Sonra ben gidip oraya dadanacam. Ramo hocam dedim diyor, dedim ama dinletemedim.

Neyse napalım. Bakalım çay kalmış mı?

http://www.arka-bahce.org/forum/showpost.php?p=3158&postcount=134

Ömmes
19-04-2006, 23:10
http://http://www.arka-bahce.org/forum/showpost.php?p=3158&postcount=134

Vvvay canına o ne sofraydı öyle. E sen uyuyon aslanım, millet kahvaltıyı bitiriyor, kuşlukçulara yeni sofra açılıyor, onlar kalkıyor, seanslar bitiyor, neden sonra günaydın güneş.

Bu borsa adamı sanatçı yapar vallahi. Enee sandığın yönü değişmiş. Hmmm ... hmm hmm da hmm hmm. Yok yok kesin sanatçı yapar. Duymadın mı geçerken fidanlıkta, IHLAS royterste kırmızı renkli bi kelime olmaktan çıkmış, natürmorta dönmüş. Ne gerek var halbuki, bak bana ... dedim hava yoluna seni alıyorum, çakılmaya hazır mısın? Hazırım dedi, aldım ve çakıldı. Ben para kazanmak için kaat almam ki, çile çekmek, ruhumu geliştirmek için alırım.

Aman ya bunları düşünüyorum, şimdi sahip kafasını uzatıp sistem demesin, düşüncelerimi okur gibi. Ondan sonra kolaysa sor bakalım, zelzeleden bir hafta evvel portföyü deniz manzaralı kaatlarla fulleyip, zelzeleyi müteakiben topunun tahtasının kapanmış olması, üstelik birinin bacasının yıkılıp ötekinin akrilonitril tankının delinerek marmarayı bok etmiş, ilaveten genel müdürünü ve kim bilir kaç işçiyi hasta edip öldürmüş olmasının hangi sistemle bağdaşacağını. Kimse bilmiyor benim yüzünden olduğunu her şeyin .. ben biliyorum ama.

Gene sıkıldı canım. Yak madem

Ömmes
19-04-2006, 23:15
Yav ne isterler şu çubuktan anlamam. Yani anlarım tabi anlarım da anlamam. Sıgara endüstrisi. Ve karşılarındaa ... Neyse ben şunu asayım da duvara her geldiğimde canım çeksin.

73

Kimse anlatmadı tabi bu insanlara tek kibrit Tevfik amcayı. Evet ya tek kibrit. Bir kutu vasati 40 gün gider. 40 günde vasati 200 paket filitresiz Bafra. Yaş 96. Hatırlayamadığım alakasız bi neden.

Babamı da bilmezler. İstanbul Yeşilay yönetim kurulu üyesi. Yaş 41. Kanser.

Neyse saymiym hepsini. İlginç oluyor ıssızlıktan seyretmek olup bitenleri. Amaç, arayış siliniyor, tavır kristalleşiyor ve işte o zaman görüyorsun. Nasıl araç trafiği ve sürücünün trafikteki davranışları bir kişinin ve bir toplumun biliçaltını kristalize ediyorsa, bunda da öyle yakalıyorsun. Sıkı durun, vandallar despotlar girdiler içeri. Fütursuzca yalan ve talan iş başında. Her şey silahtır ellerinde, senin ipinle seni boğazlar. Toplum manipülasyonu derler buna 100 hidrojen bombasından daha güçlüdür, yapışır bide üstüne. Zaman geçer, devir değişir, hala yapışkanı durur.

Ne yapmalı peki?..

Hiç ... Adalet orada bekliyor. Onları da bulacak .. herkesi bulduğu gibi

Sıgarayı bırakmak da endüstri oldu. Halbuki ne kolay, kaç paket içiyorsun? Bi paket. İyi beş pakete çıkıyorsun. Ne zamana kadar? İkrahtan kusana kadar, bikaç gün sürer. Sıgara kendini bırakanın peşinden gelirmiş, sen hele şu dediğimi yap gör bakalım. İş ki istiyonnu, istemiyonnu?

Lanolm tam da bırakmağa niyetlendikdi, bok vardı yeni kanun arabada sıgarayı yasaklıyor haberini okuyacak, hadi bırak bakalım şimdi bırakabiliyorsan. Hoş kaçma şansın da yok ki, orayı ıskalasan beriden yakalıyor seni. Bu ülkede bana sıgara bırakmak haram.

Ha onu da söylesen, niye bırakıyonki madem zararı yokmuş diye soracaklar. Nasıl anlatacaksın, milletin beyni binary digit çalışıyor, on ve off. Tabiiki zararı var, şu hayatta bitek sarmısaktır hem güzel hem zararsız olan. O vakit de off’a geçecek, e madem zararlı ne konuşuyon? Aslında sağlığa zararlı olan yaşamak be.

Yaşamayın! Sonu mutlaka ölümdür!

Üff leş gibi de koktu üstüm başım. Şu izmaritleri topla .. bardağı da yıkiyp kaldıriym ayıbolmasın kızcağıza. Kapıdan çıkarken de gene zil aklıma gelsin, çaktırmadan sinirleniym.

zumbul
03-05-2006, 14:37
.....Üff leş gibi de koktu üstüm başım. Şu izmaritleri topla .. bardağı da yıkiyp kaldıriym ayıbolmasın kızcağıza. Kapıdan çıkarken de gene zil aklıma gelsin, çaktırmadan sinirleniym.

Siz bardağı yıkayın,kaldırın bakalım.Ayıbın büyüğünü çoktan yapmış elin kızı;
sigaraları yürütmüş,bahçeye götürmüş.

Ambarı soyan soyana,hadi bakalım.

Elimde sopam bekleyeceğim ambarı artık,

ama bir yakalarsam irina mirina demem......:p

flz
07-06-2007, 01:31
Gecenin çok yarısı kalkmam gerekiyor. Ayağa kalktım,aslında kalkamadım. Tak tak sesleriyle maksimum 5 saniyede almam gereken mesafeyi çok çok daha fazla bir zamanda aldım.Bu sesler benden değil kolumun altındaki değneklerden geliyordu. Değnekler o kadar eskiydi ki başka bir ses gelmesi imkansızdı. İnsan sahip olduklarının değerini kaybedince anlıyor. Neyse…
Bu tak tak sesleri beni çok ama çok geçmişe götürdü. On sekiz sene önceye. O da gecenin ilerleyen saatinde, herkes yatınca kalkar, evin içinde dolaşırdı. O’ndan gelen sesler daha ziyade tik tik gibi kibarcaydı. Arka ayaklarına atel takılmıştı. Nerdeyse bütün gün ev halkı ayaktayken pek kımıldamaz ama gece çok dolaşırdı.

Kapıyı açınca elinde bir yavru köpekle eşimi eşikte görünce, benim gözler büyük ihtimalle yerinden fırlamıştı. Korkardım… hem de çok. Yolumu değiştirdiğim bile olmuştur, köpek korkusu yüzünden.Ama insanın korkularıyla yüzleşmesi gerekir tezinin ne kadar doğru olduğunun ispatlarından biriyim diyebilirim. Yavruyu getirdi, bana bin tane söz verdi, kendisinin bakacağına dair. Baktı da. Sabah çıkarken, akşam gelince gözüyle çok iyi bakardı, hakkını yememek lazım. Gerçi ben bu durumdan pek şikayetçi değildim hatta hiç değildim bir süre sonra öyle bir sahiplenmiştim ki yavruya bakmasına bile laf söyler hale gelmiştim. Öyle bakma, kızma, bağırma, gözlerinde kızgınlık var gibi. Ama yavru köpekte hep bir mahzunluk, sessizlik daha doğrusu halsizlik vardı. Önce anlam veremedik. Pek uslu maşallah falan bile dedik.

Bir akşam, bir misafir kucağına alıp sevmek istedi. Sevdi de . Ama hayvan o kadar sessizdi ki belli ki misafir kucağında bir canlı olduğunu unuttu ve ayağa kalktı kalkmasıyla yavru köpek yere kapaklandı, sadece iykkk gibi ses geldi. Ve sonra hiç ses yok. Oturdu kaldı. Nerdeyse hiç kalkmadı. Biz şüphelendik ertesi gün doğru veterinere, röntgenler falan filan derken, meğerse yavru raşitikmiş, ve o düşme neticesi kalçası kırılmış.Mahzunluğu ve sessizliği de bunun farkında olmasındanmış. Ameliyatlar falan yapıldı. Arka bacaklarına atel takıldı. İşte o tik tik sesleri o yavrudan geliyordu. Benim tak taklarım bana onu hatırlattı.. Sonrası ise kötü son…Uyku, uyumak, uyudu veya benzeri kelimeler beni bir süre altüst etti…uykuyla arama bir şeyler taaa o zaman girdi…

İnsan bir şeyleri kaybedince önce bir mahzunlaşıyor sonra sessizleşiyor. Bu sessizliğin sebebini merak ederim. Niye insan bu kadar sessizleşir?. Ben sessizleştim, itirazlarım azaldı, kızgınlıklarım gitti, hoşgörü katsayım tavan yaptı. Daha çok iç sesimi ve çevremi dinler oldum. Haa sakatlanıp yatmasaydım bunlar ben de yok muydu. Zaten vardı fazlasıyla, ama daha da arttı. Benim tekrar ayağa kalkıp yürüme şansım vardı. Ya olmayanlar, hep onları düşündüm. Ne kadar empati kurarsanız kurun, mümkün değil anlamanız. Hani derler ya seni anlıyorum, yalan. Sadece anlıyor gibi yaparsınız, biraz daha zorlarsanız anlamaya çalışırsınız, ama anlamanız zor. Anlamanız için onu yaşamanız lazım.
Sonuçta ateş düştüğü yeri yakıyor. Kimse kimsenin halinden o hale gelinceye kadar anlamıyor. Gerekir mi gerekmez mi …bu ayrı konu…
O; şehit anaları, babaları yakınları, kaçımızın canı onlar kadar yanıyor, 12 eylül öncesi sağ sol olayları, taranan okullar, alınan canlar. Ekonomik krizler, iflas edenler, iflas ettikleri için canına kıyanlar, sönen ocaklar …işsiz kalan binlerce insan…bir sürü bir sürü hepsini burada yazmanın bir anlamı yok...
“Felaketler geliyorum der..geldiler deriz …başka konuya geçeriz.” Demiş..Hurbert Reeves..
Doğa da böyle…küresel ısınma, depremler, şunlar bunlar, geliyorum diyorlar…geliyorlar…ve başka konuya geçiyoruz..
Para da şöyle…bir şekilde…gelme şekli ne olursa olsun…geliyorum der gelir…gelir..ama bir türlü başka konuya geçemez, paranın geldiği yer ve kişi…hep aynı yerde takılır kalır…para para diye devam eder. Demek ki…para doğal bir şey değil….çok düz bir mantık ama öyle… Para bağlar bir çok şeyi birbirine ya da koparır..
Bağlar insanları, ülkeleri birbirine, göbekten…ya da dağıtır, parçalar, bölük pörçük eder…

Şimdi bir felaket daha geliyorum diyor… ama nasıl bir felaket henüz belli değil… adı tam konulmuş değil… 22 temmuzdan sonra adı konacak…gelecek ve biz geldi diyeceğiz yine başka bir konuya geçeceğiz…demokrasiymiş, sosyal adaletmiş, eğitimmiş, sağlıkmış şuymuş buymuş artık inanmıyorum…hikaye…
Doğanın gereği bu…felaketler geliyorum diyecek ve gelecek.

Her şeye alışıyor insan, alıştırılıyor…hastalığa, sağlığa, varlığa yokluğa, kalabalığa yalnızlığa, paraya, parasızlığa, bazen mecburiyetten, bazen bencillikten, bazen isteyerek, bazen fark etmeden…fark ettirmeden…ya da fark ettirilmeden…
Alıştık, alıştırıldık … bir çok şeye...
Yakında birileri birilerine; “senin en güzel yerin kahverengi gözlerin, gel sana güzel bir haşema seçelim” derse, şaşırırmıyız çok emin değilim.
Bazı kelimelere de alışıyoruz …yavaş yavaş… burka?
Şimdi ne alakası var tak tak sesleriyle bunun…nerden başladım gene nereye geldim..
Ben ne anlarım siyasetten ekonomiden…Aslında anladığım neredeyse tek bir konudan bahsedecektim. Belki başka zaman…
Bu yazıyı okuyan birisi dese ki, çocukluğuna inmek gerek...ona da şaşırmam..
Ama hiç zahmet etmesin, ben indim…çocukluktayım…indim ve çıkmadım zaten.

alihoca
07-06-2007, 02:22
Sn Flz;

Çook güzeldi. Emeğine ve yüreğine sağlık.

Bu arada geçmiş olsun ve Allah tekrarından korusun, dileklerimi de iletmiş olayım.

bikmisbroker
11-06-2007, 12:06
Ah ne olaydi, olaydi, DA soyle yukardaki (sn.flz'in yazisindaki) gibi guzel yazi yazma kabiliyetim olaydi..

Ramo
16-06-2007, 22:29
ABD eski büyükelçilerinden Marc Grossman, basınımıza bir demeç vermiş.Seçimde ABD karşıtlığını kullananı hoş görmeyiz.
Ben ABD ve AB karşıtıyım.

Neredeyse altmış yıllık bir serüveni olan Türkiye ABD sözde dostluğunun ülkemin hiç bir yararına olmadığını düşünüyorum.En azından iki ülkenin ekonomik yada siyasal yakınlaşmalarının daha çok ülkemiz aleyhine olduğunu düşünenlerdenim.

Kore de ABD nin çıkarları uğruna binlerce askerimiz ölürken,üzerinde uluslar arası antlaşmalarla söz hakkımız olduğu kıbrıs çıkarmamızda ambargo uygulayan.

Irak savaşın da yanında olmadık diye gazetelerinde para isteyen dilenci karikatürleri ile ülke onurumuzla dalga geçen, dost,düşmandan daha tehlikelidir diyenlerdenim.

Yanıbaşımızdaki aşiret bozuntularına para,silah verip,ağız salyalarını akıttıran,aşiret bozmalarına zor günlerinde elinde bebekleriyle kucak açan ülkeme ağır sözler ettiren kumandaya karşıyım.

Kendi ülkelerinin ikiz kuleleri yıkılınca deniz aşırı terörist avlayan,sınırımızdan sızarak gencecik evlatlarımız elimizden alan,teröristlere kucak açan sözde dosta karşıyım.

Askerimize çuval geçiren dosta karşıyım...
Kaşıkla verip kepçeyle isteyene karşıyım...
IMF denen para tüccarına karşıyım

Her daim liderlerimin bu yalan dosttan icazet alıp meydanlara çıkıp oy istemesine karşıyım.

Özgürlük ve demokrasi havarisi Avrupa nın hergün genç çınarlar devrilirken;
Aman ha oturun oturduğunuz yerde.Sınır falan geçmeyin AB tehikeye girer sözleri ile AB da karşıyım.

Ülkemiz üzerinde hak iddia edenlere,içimizdeki ayrımcı Ermeni,Kürt ayrımcılara kucak açanlara karşıyım.Mesliclerinde ülkem adına utanç kararlarını imzalayana karşıyım.

Her ne kadar belirgin ekonomik yada siyasal sebeblerle ABD yada AB dostluk misyonluğunu üstlenmiş muhteremler Ülkemizde oluşan bu belirgin tavrı özümsemekte zorlanıyorlar ve görmezlikten geliyorlarlarsa da ABD de bal gibi biliyorki Artık Türk halkı ABD ve AB halklarına güvenmiyor,onların dostluklarına inanmıyor.Bunun bilincince olarak kendine sığınacak sömürecek yeni alanların inşası peşinde.

1968 kuşağının ABD karşıtlığını anca,anca anlamayı başarabilmekte olan yurdumun insanının aymazlığına da karşıyım.

flz
24-06-2007, 23:07
Annem derdi ki: “kızım biraz yavaş bas şu topuklarının üstüne, dan dan ne o öyle ev sallanıyor resmen, çok kaba yürüyorsun seni kimse almayacak evde kalacaksın.”
Babam ise; “iyidir iyidir, bastığı yerden ses gelir” demişti.
İkisinin dediği de olmadı; ne evde kaldım, ne de bastığım yerden ses geldi.
Ama topuklarım bu ara bir işe yaradı, üstlerinde döndüüüüm… veeee … işimi değiştirdim. Zaman içerisinde başka şeyleri de değiştiririm; yavaş yavaş ölmemek için. Kimbilir belki de aniden giderim.
Umutlarım hiç değişmedi hep aynı, sadece umuda çıkan yollar farklılaştı.

AKP yi kendime örnek aldım.
Onların bir amacı vardı. Laik düzeni değiştirmek.
Benim de var. Kendi düzenimi değiştirmek.
Bunun için elbette plan yaptılar ve uyguladılar.
Ben de bir plan yaptım, uygulamaya başladım.
Bu amaç için uğraştılar, uzaktakilere yakından baktılar, dikkatli, disiplinli ve sabırlı oldular.
Ben de uğraşacağım, sabırlı olacağım.
RTE’ da sanırım benim gibi, sıkı bir arkabahçe takipçisi.
Birkaç beş sene sonra da, yakındakilere uzaktan bakacaklar.
Ben de beş sene sonra İstanbul’a, Ege veya Güney sahillerinden birinden bakmayı düşünüyorum. Bu aralar haritada kendime yer arıyorum. Arada bir dergilere bakıyorum, Çeşme Alaçatı fena değil gibi…bakalım…kısmet.
Peki ya…CHP ve ne yazık ki diğerleri????
Sanırım onların ciddi bir amaçları yoktu.Eğer uzlaşmamak bir amaçsa, o zaman durum başka.
Halleri belli, meydanlarda, televizyonlarda, gazetelerde, panik içersinde, başı kesilmiş tavuk gibi. “Demir tavında dövülür” demişler, boşuna söylememişler, bana göre bir hayli geciktiler.
“Hayatta hiçbir şey için geç değildir” demek böyle bir durum için geçerli mi???

İçimden bir ses diyor ki…laik düzen gidecek gitti, eli kulağında. Bu içimden gelen ses nedense hep doğru söyler, beni hiç yanıltmaz. Seçimlerden sonra; yanılmışım, diyebilmeyi çok ama çok isterim…yanılmayı hiç bu kadar istememiştim.

Diyorum… ve bir daha bu konudan bahsetmek istemiyorum. Sadece konuşmak beni üzüyor. Sadece konuşmak ve bir şey yapmamak. Memleketi lafla kurtarmaya çalışmak. Hani icraat dese birisi, söyleyecek tek lafım yok. Ancak sandık başında konuşmam gerekir, diye düşünüyorum. Ama hemen belirtmek isterim ki ”Bir elinde cımbız, bir elinde ayna, umurunda mı dünya” şeklinde de değilim.

Zaman zaman kulağımda annemin, babamın söylediği laflar. Hani, aslında onlar bir şey bilmezdi yaa sözüm ona…aslında ne çok şey biliyorlarmış yaşımdayım.
Babam, bir şey daha demişti; “bir kadın tek başına düzenli bir orduyu bozabilir, hele …. yere yakınsa”
Haklıymış.

meraklı
29-06-2007, 21:53
YAŞADIKLARIMIZ İÇERSİNDE NEYİN NEREDEN NASIL GELDİĞİNİ ÇOĞU ZAMAN ANLAMAKTA VE ANLATMAKTA ZORLUK ÇEKERİZ...HALBUKİ İLK BAKIŞTA NE KOLAY GELİR.

Aldığımız nefesi biriyle paylaşmayı istemek (ama nasıl paylaşabilirim ki o nefesi ben alıyorum ve geri veren de benim)..."Hayat Öpücüğü" misali elbette solunum yapmıyoruz yaptırmıyoruz. Muhterem AnnE'm dudakların kuruyup da tükürük katrelerinin ulaşması gereken mukozotik dokularda gerekli ıslaklığı sağlayamadığında fiili hayattan kopmanın başlangıcının nasıl yaşandığını anlatmış. Kendisi yaşamış mı, yaşamış kadar mı olmuş, yaşayanı mı hissetmiş yoksa hislerinde yaşama veda edenin çaresizliğini kendi içinde mi yaşamış...bilemiyorum....bilmek de ister miyim, onu da bilmiyorum... Gidenin, gitmemek için çırpındığı ama, giderken elinden gelebilecek şeyleri çoktan tükettiği anlarda herhalde "film şeridi" derler ya , gözünün önünden geçtiğini düşünüyorum sadece...

Nihayetinde sıranın sırasızlığı ve gidenin gitmediği - kabullenilmediği- zamanlarda, mezarı başında cansız bedenden af dileyenler mi, çare isteyenler mi, o anki ruh sıkıntılarını paylaşanlar mı yoksa can-ı gönülden "kabrinde nur içinde yat" cümlesini mukaddes kitabımızdan ayetlerle süsleyip gidenin gitmişliğini o an için kabul eder görünüp, evine, yatağına ,sofrasına döndüğünde isyan eden mi haklıdır...Hak aranmaz ,alınır...yok daha neler..Hak'kın hakkını verdiği anda kadrini bilmediğin hakkını nasıl geri alacaksın be hey fanii...

Burada aklıma hemen şu fıkralaşmış anlatı geliverir; kim anlatmış, kim yaşamış, ne zaman yaşanmış bilemiyorum...

Yüce Rab'bimin çok sevgili bir kulu, iyi, doğru,itaatkâr, imanlı, ibadetinden kaçmayan, özü sözü doğru bir insan...
Çevresinde ölüp gidenlere bakıp bir gün Allah'a yalvarır: "Yüce Yaradanım , her kulunu görüp duyan, olmayanı olduran, bolluğu bahşeden, yokluğu yaşatan, günü ve geceyi veren, nimetleri önümüze seren, sen ki tek insana akıl veren, kullanmasını isteyen ,sen ki insana beden emanet edip ruhuyla yaşatan ve sonra geri alan; Söyle bana ben nasıl öleceğim.....

Allah-ü Tealâ bu çok sevdiği kulunun yakarışlarını duyar ve melekleri aracılığıyla "boğularak "öleceğini müjdeler. İyi kul, sabah olduğunda mutludur öğrenebildiği için, ancak bu muştunun ağırlığını günler geçtikçe ve hergün biraz daha isyan ve korkuyla taşımaya başlar .Öyle bir an gelirki, denizde yüzmez, derede yıkanmaz, yağmurlu havalarda evinden dışarı çıkmaz, evde elini yüzünü suya değdirmez hale gelir.

Gün günleri, haftalar haftaları kovalar. Derken bir gün yine gümbür gümbür yağmur yağarken ,dereler taşar. Korkudan evinden çıkmayan ve çatıya saklanan bu iyi kul bir anda korkudan hıçkırmaya başlar. Alelacele hatunu su getirir. Bir yudum, iki yudum..Hıçkırık geçmez bir türlü ..derken tükürüğü kurumaya başlar, sonra dil kenarlarındaki boşlukta birden birikmeye başlar. Yutmak için gırtlak hareketi yapmaya çalışırken bir anda o tükürük katresi akciğerlerinin nadide keseciklerine ulaşır ve nefes alamayarak ruhunu teslim eder. Boğulmuştur......

Evet ahali, sonumuz bellidir. Elbet bir gün toprak olacağız..ama neden nasıl ne zaman bilemeyiz. Sadece şuan vardır, yarın ölecekmiş gibi yaşamamız gereken ve sadece şu an vardır, elimizdeki değerleri mutluluğa çevirecek gücü tutan...Yarın var mı yok mu bilemem, sırayı da hiç anlamam...Ama sevdiklerimizi kaybetmeden önce onlara sevdiğimizi söyleyebilmek adına.....

Herşey gönlünüzce olsun..kalınız sağlıcakla:friends:-

flz
06-07-2007, 00:16
Yeni bir hayata başlamak…

Nasıl oluyor acaba? Hayatın yenisi eskisi olur mu? Hayat hayattır işte.
Kullanma tarihi geçen bir şey mi ki? eskisini bırakıp yenisini alıyorsun.

Yeni bir makine almışsın gibi. Eskisini verirsin veya bir şekilde değerlendirirsin. Yenisini baş köşeye yerleştirirsin, üstelik yanında kılavuz verirler ki okuyup çözesin.
Hayatta böyle bir şey mi acaba?
Eskisini ne yapar ki insanlar?... yenisi gelince. Yenisinde kullanma kılavuzu var mı?
Eğer durum böyleyse yenisi de bir süre sonra eskimi?
Yoksa tek bir hakkımı var insanın? Hayat yenileme konusunda.
Ya hakkını yanlış kullanırsa?
Niye yanlış kullansın ki, eskisinden tecrübeli, yenisine geçerken, o yüzden hata yapmamalı. Hatasız olur mu?
Tuhaf ötesi bir durum.

Hayat hayattır, yenisi eskisi olmaz.
Bir fark varsa bunun adı eski yeni olmaz.
Yenilenmesi gereken insanın hayatımıdır, kendisimidir?
Saçmaladım.

Niye insan arayış içindeyim veya aradığımı buldum demez de yeni bir hayata başladım der?
Aramak yanlış bir şey mi?

Ne arar ki insan? Ne aradığını bilir mi? Bilmesi gerekir mi? gibi bir sürü soru.

Bu konuda ne sorular biter ne de cevaplar.
Herkes kendine göre sorar, arar ve cevaplar.

Ne arıyorsun? diye sorsa biri…pardon …anlamadım derdim. Gerçekten anlamadığım için.
Fark ettim ki aslında ben de arayış içindeydim. Herkes gibi.
İnkar etme noktasına gelmişim demek ki.
Ne kötü!!!
“Kendi gerçekliğine anlam veren şeyi, kendi olanaklarıyla, kendisi için aramalı insan” tıpkı H. Reeves in dediği gibi.
Biraz zor.
Önce gerçek olacaksın, gerçekliğinin farkına varacaksın, gerçekliğine anlam veren şeyi tespit edeceksin, olanaklarının içinde kalacaksın veya zorlayacaksın sonra da bu aradığın şey her neyse sadece kendin için olduğunun farkına varacak kadar bencil olacaksın.

Bencil olmalısın…bence en önemli şart bu.
Buraya kadar geldiysen, bundan sonra da üstüne bir de Nietzche okuyacaksın.
Sonra da bunun cevabının aslında kendinde değil doğada saklı olduğunun farkına varacaksın.

Aslında ne kadar basit ve net.
Kabul edeceksin…önce kendini, olduğun gibi..
Aradın ve buldun.
Peki??… aradığını bulduğunda; iş, aşk, para adı her neyse, ya o aradığın şey seni aramıyorsa?
Ben bu konuya nerden geldim?
Ambarı okuyordum. Sn. Ömmes bahsetmiş bu konudan. Devam edeyim dedim. Sanırım biraz fazla devam ettim.

En iyisi ben gerçekliğime anlam veren şeylerden bir tanesinin hatta en önemlisinin eğitimi için en az bir on sene daha çalışmaya devam edeyim.:)

meraklı
18-07-2007, 16:56
Nasılsa yazdıklarım kayda değer değil, maksat BahÇe nin ruhunu bozmadan, özene bezene yetişmiş çiçekleri ezmeden – yalnız güllerin arasında koşarken dikenleri fena çiziyor, ama bülbül de dikeni göğsüne batırıp şakırmış – elim sende oynamak...Biraz renk, biraz hareket....;))

Muhterem birinin sarfettiği bir cümle vardı ya “okuma ve okumama özgürlüğünden doğan keyfiyet” misali ,göz gezdirenler de sağolsun, okuyup takdir edenler de...lombozotatif diye yorum getirip kaale almayanlar da sağ olsun. Hele de tenkitçi başılığı kendilerine ilke edinmiş olanlar da...Çünkü burası BahÇe – ArkaBahÇe..!!

Şahıslar ,şahsiyetleri ölçüsünde önemlidir...:P Fikirler , mutlaka ki yaşamdaki, hayatı okumaya ve uygulamaya çalışırkenki çabalarımızda, zihin ve gönül birikimlerinin süzgeçlenmesi ile oluşur. Yanlışım vardır; düzeltilmeye açığım...Ama düzeltilmeye sadece... :))

Şimdi hemen bir sesin “burası öğreti yeri değildir, olanın ve olmayanın paylaşıldığı bir borsa ağırlıklı buluşma yeridir. Farkı farketmek ve anlayabilmek gerekir”..dediğini duyar gibi oluyorum....!!!


Boşverin ...Biz oyunumuzu oynayalım :))

Ben çoktan ucu topluiğneli kağıttan uçaklarımı hazırladım. En arka sırada zaten gözden uzağım.Ama annem çok kızacak ; defter yapraklarını kopartmamam gerekiyor. Gerçi defterim sarı saman kağıttan ,arkadaşlarınki gibi 2.kalite beyaz defter değil...Ama bunun da zevki farklı, Uçaklarım biraz keskin uçuşlu değil ama iş görebilir...

Oyunumuz sadece basit soru ve cevaplardan oluşmaktadır...Konularımızda hersey var, aşk, nefret, hırs, dedikodu, siyaset, borsa, ekonomi.....
Sorular da cevaplar da aslında bilinenlerdir..Anladın seeennn... Bakalım .....Bu ağır hava ve gergin ortamda kimler kaleye mum dikecekler......


Oyunumuz Başşşlıııyoooorrrrrrr........


kISIM 1

Karadul un hikayesini bilirsiniz, yumurtlayabilmek için erkeğini çiftleşme gerçekleştikten sonra öldürür. Evet eşini ya da partnerini demiyorum. Erkeğini -o anlık olan ,işine o an lazım gelen ,kendindeki mevcut olmayan hormon ve yapıları alır veeee erkeği öldürür. Erkek o an zevkin ve şehvetin doruğunda dır. Öleceğini anladığında ise yapabileceği çok fazla bir şeyi kalmamıştır. Boyun eğmek, aldığı zevkin , tamamladığını bildiği görevinin bilinciyle ,önce olduğu yerde büzüşür sonra zehrin vücut içinde yayılmasıyla öylece donar – ölür (!) karadul için o anda güzel bir ziyafet başlamıştır....

Bu durumda karadul aşağıdakilerden hangisidir?

a) siyaset planı b)Politikacılar c)Ekonomi üzerinde gizli söz sahibleri
d)Avrupa Birliği e)Ermeni soykırımı – Kürt sorunu f)hepsi

Peki Türkiye Cumhuriyeti bu karadul un hep erkeği olmak zorunda mıdır yoksa erkek görünümünde olan Vatan Toprakları mıdır....

duydunuz zilin sesini.......Haftaya görüşmek üzere :)):excited:

meraklı
24-07-2007, 22:53
Gecenlerde çocukluk arkadasımı gördüm...seneler geçmiş...Yaşanmışlıkların izi yüzünde, gözlerinde...
Eskilerden dem vurduk, kâh güldük kâh sövdük....Hayatlarımızı yaşadık o kısacık anda...Değişen dolu hayatlarımızı...eskiyi ve yeniyi gördük tekrar...Neredeydik ve neredeyiz e baktık...

Nelere sevdalandığımızı nelerden vaz geçtiğimizi yaşadık tekrar...Bırakmamak için nasıl mücadele ettiğimizi farkettik, eskiye duyulan özlemin gücünü yaşadık.

Kapattığımızı sandığımız defterler günışığında hafif naftalin kokarcasına, bu kokuyu içimize çekerek keyiflenerek anlattıklarımızda tekrar eskiyi yaşadık...Çocukluğun o tatlı paylaşımlarını andık...ağaçların tepelerinde yaptığımız maskaralıkları , hırsızlama yenen meyveleri, kopardığımız çiçekleri, berelenen dizlerimizi yüzlerimizi konuşup güldük..Siyasi olaylarda yerlere kavuşan cansız bedenleri andık hüzünlendik...Neydi bunlar peki...

Çocuklarımızı konuştuk..Neler verdiğimizi nelerden mahrum kaldıklarını.....Verdiğimiz oyları, partileri ,başkanları ve toplumu konuştuk...Bitmez bir konu, lastik gibi uzayabilen konulardan ya...Baykal ın neden halâ koltuğuna bu kadar sevdalı oluşunu konuştuk...Sarıgül ün CHP başkanı olsa neler yapabileceğini konuştuk...AKP nin Kırım kongo dan daha mı kötü olduğunu anlar anlamaz geçiştirdik...Sonra......

AKP nin ne kadar istikrarlı bir yolda yürüdüğünü ve inanılmaz bir metanetle nasıl ilerlediğini konuştuk...Ve MHP nin milliyetçilik ruhunu savunan anarşik oluşumlarını konuştuk...Yaşanmışları ve halâ daha yaşamakta olduklarımızı konuştuk...Sadece konuştuk......Ve gördük ki, sadece değişen hayatlarımızda bir kaç oluşum...Gerisi aynı, hep AYNI.......Paralı yine paralı, arsız yine arsız, hırsız yine hırsız...

Oysa ki burada bir oyun açmıştım...ve oysa ki bu bir dizi devam ettirmeyi düşündüğüm, kısa gülmeceli birseyler olacaktı...Katılım olsun olmasındı...ama.....Sıtkım sıyrıldı derler ya....

Merak işte; Önemli olan nedir....Gördüğümüz mü, görmek istediğimiz mi-search-.

meraklı
21-09-2007, 22:02
netice olarak , daha fazla saçmalamadan bir tavır belirteyim ki ; Kenan'ın anayasasına hayır demiş olmanın verdiği hakla, bu memlekete bu sıralar gelecek DAHA demokrat bir anayasayı ASLA ve ASLA haketmediğimizi ciddi olarak düşünmekteyim.

Zaten, memleket beni kusmuş , sınırlarının bile dışına atmış hala ne hakla konuşuyorum.


Bilmem ne zaman susmayı becereceğim.


Muhterem AnnE'm yine dallardaki olmuşlarla dolmuşları bir sallamışsınız ki...Klavyenize sağlık...Bırakın nokta istediği yerde kalsın...Değil mi ki biri birisine , "çık vatandaşlıktan" demiş...ne şanslısınız ki siz "hayır" diyebilen ve bu yolda mevcut tavrınızı en nadide kelimeleri döverek seçen ve ekranlarımızdan gözümüze gözümüze sokan siz....:)) Yahu bırakın ayda 1 santim uzayan saçı da, hasretliğin sonunun geleceği kesin ama ömrümüzün ne kadar biçilmişliği belirsiz durumlarımızda biz yine ıkınmaya ve sızlanmaya devam edelim...

Hay Allah , aslında alkış manasında bir yazı yazmayı düşünürken, al işte yine dağıttım...Neyse ....Biz burdayız...Gidebilen şanslıların geri dönebilme ihtimallerinin ya da gitmeye meyilli kişilerin kuyruğu toplarken şanslarına bin şükür ettikleri süreç kadar bile rahat yaşama şansımızın olmayacağı kesin...Bu keşmekeşde yine de kuyruklarımızı titretmeden yaşayabilmek üzere....


Kalınız sağlıcakla....:friends:-

meraklı
24-06-2008, 11:34
Malum ekmek parası. Her sabah kalkıp işe gitmek üzere durağa yürüyorum.20 dakikada bir gelmesi gereken otobüsüm her sabah olduğu gibi yine 10 dakika rötarla geliyor. Gideceğim yere bu yoldan tek vasıta . Doğal olarak bir hurra furyasında kendimi biranda içeride buluyorum. Şöför ve muavini bağırıyor :

- Ortalara doğru ilerleyelim beyler . Arkalar boş !! Kimseden kıpırtı yok, aksine bir homurtu yükseliyor- ama önde artık insan biçimini muhafaza edemeyen ,ev konservesi olmayı da istemeyen - buruşmuş bizlerden. Kelli felli bir İstanbul beyfendisi ,tüm kibarlığıyla arka çaprazındaki genç kıza hitaben:

- Küçük hanımcım, çantalarınızı sırtımdan alabilirseniz şöyle biraz daha yana çekilebilmek isterim. Bön bön bakan kızımız, kulaklarındaki kulaklıklardan çıkan iç kanırtan elektro gitar ve klavyenin tiz çığırtılarıyla biraz hareketlenir gibi yaptı. Ama nafile çantalar yine aynı yerde. Sürekli “arkaya ilerleyelim” ikazlarıyla ayağa kalkıp kalkıp oturan muavin sonunda;

-Yaw arka taraf , sağlı sollu ilerleyin, yan durun ,koridorda bu kadar yer kaplanmaz ki (Aslında adama hak vermek gerek, arka taraf öne oranla daha boş !!) . Daha bir sürü durak ve binecek yolcu var. Arkadan bir ses; “Terasa iskemle atmayı unutmuşsunuz , yukarı kimse çıkmıyor . “Arka ortalarda bir diğeri öndekilerin haline acımış olacak ki, yan tarafındakilere dönüp “ Arkadaşlar lütfen Böyle durmakla kök salamazsınız, biraz yanaşın.”

Büyük bir çabayla ,önümdeki çam yarmasının koltuk altından bakarak nefes alabilmenin sınırlarını da zorlayarak son bir gayretle arka taraftaki kapıya doğru bir hamle yapmak istedim. Nafile , sanki tabanlarımdan çivilenmiştim yere. Bir daha , bir daha … Ohh neyse nihayet ayaklarımın üzerinde durarak sırtını bana yaslamış ayakta uyuyan gençten kurtuldum… İniyorum. Şükürler olsun…

***

Her aklı başında , sorumluluklarından sebeb çalışma mecburiyeti doğmuş ve iş bulabilmiş , emekliliği geldiği halde yaş kademesine takılmış ve halâ çalışan bir şanslı olarak mevcut işyerimde telefonlar, mailler, yazılar, çıktılar ve patronların direktifleri ve mesai arkadaşların ve gelen ve gidenlerle tepişirken, o arada sürekli araya yırtık don muhabbeti ile giren apartmanın güvenlik masası olur… Hani şaka gibi derler ya, bizimki de o hesap….

Baynk baynk baaayynnkkkk tarzındaki , itfaiye sireninden özenmiş de gerekli bıldırcın yumurtalarını içmeyi unutmuş bir sesle içhat telefonundan apartman güvenliği arar:
- Efendim??
- İyi günler efendim. Haftalık masa çiçeğiniz geldi, yukarı gönderelim mi?
- Evet lütfen, teşekkürler. !!?

Önceki günlerde gönderilen tekliflerin cevapları , standart faturalar, şunlar bunlar geliyor. Baynk baynk baaayyynnnkkk:

- Efendim??
- İyi günler efendim. Kargolarınız geldi. Yukarı gönderelim mi??
- Zahmet olacak ama…. Teşekkür ederim , evet lütfen…

Öğle yemeği saati gelmiştir. Millet ufaktan ne yesek derdinde, siparişler verilmeye de başlar bir taraftan…..
Yine o tahammül edilemez sirenden bozma iç muhaberat telefonu böğürüyor:

- Buyrun ???
- İyi günler efendim. 2’ler den sipariş ettiğiniz –sanırsam Adana kebab bu , ayranı pek soğuk değil ama– geldi.Yukarı göndereyim mi??
- Aaa, hay Allah çok zahmet olacak…Ama açsanız siz buyrun!!

Aradan on dakika geçti geçmedi, baynk baynk baaayyynnnkkk:

-Efendim ??
-İyi günler efendim. Sipariş etmiş olduğunuz su geldi, yukarı gönderelim mi?
-Eee siz zahmet etmeyin, damacanalar biliyor zaten yolu….!!!

Neyse efenim, hayat bu… Gün güzel yol güzel. Nihayet saat 18:00. Otomatiğe bağlanmış gün mesaim bitti. Sabahkinden pek farklı olmayan güzergahımda eve döneceğim. Açık penceremden içeri dolan ıhlamur ve çamların kokusunda kuş cıvıltılarını dinleyerek ayaklarımı uzatacağım ve her şeye rağmen Türkiye’mde yaşayabiliyor olduğuma sevineceğim.

Çıkartılmaya çalışılan “iç savaşa” rağmen…

Kalınız efenim sağlıcakla…:friends:-