Tam Sürüm Bilgini Göster : Ser'den, Sera'dan.
Kehanet!
Önce, Seradan.
İyi güzel fidanlık hoş olmuş da bir tane de "sera" ya ihtiyacımız var.
Öyle ya yeni gelen küçük fideleri koruyacağımız alanlara ihtiyacımız var...
Onlar dışarıdaki bitkiler kadar dayanıklı olamazlar... :excited: :excited: :wink2: :wink2: :;kahkaha :;kahkaha :;kahkaha
Ancak, bu sera küçük fideleri koruyacak nitelikte değil.
Koruyucu ilaçlar pahalı, fideleri yeşil kurt ve kırmızı örümcek sarmış; yeşil kurtlar fidenin göbeğindeki en taze filizleri yerken, kırmızı örümcek özsularını emiyor.
Güzel Dostlarımız;
Bu güzel ve bir o kadar da Emin İnsan var ya!
Arka BahÇe Dostlarımıza önce karanfillerini sundu ve bizleri mahcubiyetlere gark etti. Bu yetmedi, evini, sofrasını ve yıllar içinde damıttığı deneyim ve tecrübelerini paylaştı.
O da yetmedi.
Şimdi de YÜREĞİNDEKİ SERA'DA ürettiği güzelim değerleri bizlere sunuyor.
Ne diyeyim şimdi,
O güzelim yüreğe teşekkürden başka?
Bu işi sen seraladın başıma hocam.
Hedef gösteriyorum.
Kim ne diyecekse adres belli olsun!
Karşılıklı teşekkürleri basarak, "sağırlar, birbirini ağırlar" misali olsa ne âlâ.
Bakalım, beni ağırlayan olacak mı?
Dahası ben bu başlığa misafir olanları elime yüzüme bulaştırmadan ağırlayabilecek miyim?
Her zaman dediğim gibi diyorum: "Allah utandırmasın!"
Bu işi sen seraladın başıma hocam.
Hedef gösteriyorum.
Kim ne diyecekse adres belli olsun!
Karşılıklı teşekkürleri basarak, "sağırlar, birbirini ağırlar" misali olsa ne âla.
Bakalım, beni ağırlayan olacak mı?
Dahası ben bu başlığa misafir olanları elime yüzüme bulaştırmadan ağırlayabilecek miyim?
Her zaman dediğim gibi diyorum: "Allah utandırmasın!"
Yok arkadaş ben onu bunu anlamam ben hedefimi buldum ....
Sayın Emin'in o güzel yazılarını okumak benim hedefim,
Sayın Emin'in o güzel yazılarına zaman zaman haddimizi aşmadan katılmaktır benim hedefim,
Sayın Emin'e forumumuza katılarak duygu seli yaratacağı için teşekkür etmektir hedefim.
Hoşgeldiniz Sayın Emin..
İyi güzel fidanlık hoş olmuş da bir tane de sera ya ihtiyacımız var.
Öyle ya yeni gelen küçük fideleri koruyacağımız alanlara ihtiyacımız var...
Onlar dışarıdaki bitkiler kadar dayanıklı olamazlar...
Sn Sugarpen' de;
Kehaneti için teşekkür edeyim.
bikmisbroker
08-09-2006, 20:35
Dahası ben bu başlığa misafir olanları elime yüzüme bulaştırmadan ağırlayabilecek miyim?
Her zaman dediğim gibi diyorum: "Allah utandırmasın!"
Bir Laf vardir; "Etme bulma DUNYASI" der..
Senmisin beni baska yerlere "Davet" eden??
Senmisin boyle "Güçlü" yazan??
Buyur burdan yak..:;ohohoh :;ohohoh
Hayırlı olsun Sn Emin.
Foruma da uğurlu olur inşallah.
buena vista
08-09-2006, 21:25
Sevgili Emin,
Kolay gelsin..
Ara sira da olsa "sera" ya ugrar, fidelere su verir, kirmizi örümcek ve yesil
kurtlardan korumaya çalisiriz..Bir kösede benim ENGINAR lar için az bir yer
ayirirsaniz sevinirim..
buena vista
Değerli forumdaşım Sevgili Emin
Hayırlı olsun...:)
Bir Laf vardir; "Etme bulma DUNYASI" der..
Senmisin beni baska yerlere "Davet" eden??
Senmisin boyle "Güçlü" yazan??
Buyur burdan yak..:;ohohoh :;ohohoh
Mehmet Emin: Aynı gazı sen de vermişsin! Sağ ol! Böyle diye diye oldu zaten! Biz de kendimizi bir halt zannetmeye başladık! Korkuyorum vallaha! Bu işin sonu hoş olmayacak!
Bikmisbroker®:Valla sana bisey diyeyim mi? TEZ elden yazdiklarini derli toplu tutmaya bak, daha sonra onlari kitap haline de getirirsin, hatira haline de
Mehmet Emin: Abi "edit" bölümü çalışırken şu "Güçlü" kelimesine bir çare bul!
Bikmisbroker®: Duzelttim..
Mehmet Emin: Aşk olsun! İyice vurgulamışsın!
Bikmisbroker®: Ama sen degilmiydin Noktalamaya dikkat eden? Bende Turkce karakter de yok ki?
Mehmet Emin: Nereden buldun ü ve ç'yi?
Bikmisbroker®: Sen buradan yazinca.. copy ve paste yaptim.
Görmemişin serası olmuş, çekmiş naylonunu koparmış gibi olacak ama adettendir; serime ve serama misafir olup, üşenmeden duygularını dile getirenlere teşekkür ederim.
Biraz sırnaşıkça olabilir ama ilk bir iki saat içinde hayırlı olsuna gelenlere birkaç söz etmek istiyorum.
İki değerli kişiyi aradan çıkardık sayılır ama Sayın alihoca’ya diyecek bir iki sözüm daha var.
Hocam öyle şeyler söylemiş ki, sanki bu bahçedeki birkaç kişiye bir demet çiçek gönderdikten sonra bir de hepimiz için pişen yemekten bir tabak ve bir kaşık ve bir çatal daha sofraya eklemekle acayip, olağanüstü şeyler yapmışız!
Neyse, hocamla hesaplaşırız özel yazışmalarımızla!
Bizim gösterdiğimiz hedefi bir bumerang gibi bize döndüren Sayın dentist’e de bozuldum; ne demek haddimizi aşmadan yazılara katılmak, anlamış değilim. Bir de iddialı cümlesi yok mu: “… duygu seli yaratacağı için…”
Selin hepsi yıkıcıdır, bulanıktır, duygu bile olsa.
İster inanın, ister inanmayın en hoşuma giden hayırlı olsun tebriği Sayın Süvari ile darius’unkiydi.
Yalınlardı, beni şartlandırmıyorlar, serimle seramla baş başa bırakıyorlardı.
Sayın buena vista’nınkini de çok beğendim, hele zarar vericilerden korumaya çalışması, “yağmasan da gürle” misali olsa bile anlamlı, kolaylıklar dilemesi ise başlı başına teşekkür edeceğim bir yalın ve de anlamlı cümle ama enginar işini anlamadım, dikenlerini hesaba katmazsak o da karanfile benziyor, ondan mı dedi, bilmiyorum!
Şuana kadar olanların değerlendirmesini gene şimdiki duygularımla ancak bu kadar algılayabildim. (Algılama güçlüğümü bir kez daha yazayım da.)
Bu bölüm ve konu başlığı için düşündüğüm şeyler var, yok değil.
Düşüncelerimden bazılarının başlıklarını not ettim kendimce ama istiyorum ki sizlerin düşüncelerini de alayım!
Ismarlama Hac kabul olmaz, ancak yine de kendi kafama göre yazmak istemiyorum. Uyumlaşmak istiyorum.
Farkındayım, sizlerden zor şeyler istiyorum ama yazmış bulundum artık, dönüp, silemem.
Özgün ve özgür ruhların yaşadığı, topraklarından ederden çok tanımlı beraberliklerin yetiştiği bu Arka BahÇe nin Yeni bölümü Sera'sında, Dostlukların anlamını yorumlama ve yormama adına yeteneklerinizden birisi olduğuna inandığım Keyif ve Lezzet dolu yazılarınızla Hoş geldiniz, Sevgili Emin .
Geçmişin derinliklerinde Orhun Yazıtları ile taşa dökülen ses ne kadar yazmanın önemini,gereğini vurgulasa da malesef çok istememize rağmen yazma ve okuma alışkanlığını bir türlü edinemedik.Okuma ve yazma özürlü olma alışkanlığıda hala devam etmiyor değil.
Birgün bir bahçede çimen olan,çiçek olan dereden tepeden ekonomiden,sosyal yaşamdan dem vuran insanlar yeri dar geldiklerinde ortak bir alanda güzel sesleri ve yazmaları ile birleştiler.Aramıza yeni yeni dostlar güzel insanlar katıldı.Sevgiyi,saygıyı,baştacı ederek güzelliğin,paylaşımın tadını akıttılar arka bahçenin verimli topraklarına.Herkes en iyi bildiğini,en iyi yapabildiğini karşılıksız aktardı bu dost topraklara.Yazanların çizenlerin yüreğini dökenlerin gözüne diline sağlık.
Emin Kardeşimizde Bu mecrada iki metre naylon,üç agaçla bir sera dikivermiş Arka bahçenin gül kokan topraklarına.Bu topraklar çok çile çekti.Hiç bu kadar hor görülmedi kardeşlik ve sevgi.Bu topraklar çok kanlar gördü.Çok kan yıkandı dağlarında.Bu yüzden dir gülleri karanfilleri daha bir kırmız açar,daha bir gür çıkar,daha bir renklidir,sevgi ve dostluğun değerini anlatmak istercesine.
Güzelliklerle renk bulacak Seran Hayırlı olsun güzel Dostum.Keyifle koklayacağız çiçeklerini.
buena vista
09-09-2006, 19:22
Sevgili Mehmet Emin,
Karanfil çok sevdigim çiçeklerden..ENGINAR, çok ama çok sevdigim ve her mev-
sim yemek için çaba harcadigim bir sebze..Size, yazdigimda degisik bir anlam
yoktur..Yasadigim ülkede bile ENGINAR yetistirdim..Hatta ROKA bile..
Ben IZMIR liyim arkadas..
Selam, saygi ve sevgi..
buena vista
Tam kendimce bir konu yakalayıp; "acaba bu mevzu ile alakalı bir şey yazmaya çabalasam mı" diye kendi içime bir soru sorup, içimden geçenleri hiza istikamete sokmaya çalışırken, hanım bir şey için sesleniyor bana.
Elim ayağım, soğuyor zar zor bir araya getirmeye çalıştığım onca cümleler, her biri bir yana savuşuyor.
Posta koysam, o benden daha baskın çıkıyor, durduk yere tadımız kaçıyor. Denedim çünkü. Aynen dediğim gibi oluyor.
Altan alsam da sonuç pek değişmiyor ama posta koymaktan daha hallice bir durum.
Şu sıralar evden sık sık ayrı kalıyorum, seraya anamın ve halamın yanına gidince bizimkiler ana-kız evde yalnız kalıyorlar, onlara da üzülüyorum.
Az önce gene seslendi, meyve soymuş, dilimlemiş, akşamın serinliğinde balkonda birlikte yiyelim, diye.
Hemen seğirtemedim, daldım yeniden yazacağım şeylerin peşine.
Sen misin dalan!
Soyulmuş elmalar tabakta kararmış, şeftali kahverengileşmiş. Açtı ağzını yumdu gözünü!
Ben, hem hanım hem de meyveler daha fazla bozulmadan balkona çıkarken, kızım fırsat bu fırsat diyerek çöktü bilgisunarın (Genel Ağ) başına. En az iki saatim daha gidecekti ve fazlası gitti, zaten.
Bu üst açıklamadan sonra geleyim Sayın Ramo ve buena vista'nın yazdıklarına.
Sorumluluk aldık ya (doğrusu alihoca yükledi ya, neyse) seraya göz kulak olacağız!
Hele ki, yeniyiz, işi baştan düzgün tutalım diye de endişemiz bol.
Ağama diyeyim; başladım hayırlı olsuna gelenlerden okumadığım ilk yazıyı okumaya.
Okudum, okudum, ağır ağır tane tane okuyorum, gözden bir şey kaçsın istemiyorum. Hani, çok lezzetli bir lokmayı ağızda çiğnersin babam çiğnersin ya, aynen öyle.
"Tarih Yapraklarından" konu başlığında kıymetli yazılarını okuduğum Sayın Ramo'nun yazısının içinde geçen şu cümlelerini, öylece kaptırmış okurken, "...Bu topraklar çok çile çekti. Hiç bu kadar hor görülmedi kardeşlik ve sevgi. Bu topraklar çok kanlar gördü. Çok kan yıkandı dağlarında. Bu yüzdendir gülleri, karanfilleri daha bir kırmızı açar, daha bir gür çıkar, daha bir renklidir, sevgi ve dostluğun değerini anlatmak istercesine..." bir ürperti sardı serimi!
Bu ürpertiyle ürperdim ve üzerimde bulunan kısa kollu fanilanın bitiminden itibaren yani tam pazımın yarısından başlayarak bileğime kadar olan bölgedeki bütün kıllarımın dikleştiğini gördüm.
Bir iki saniye kılların bu haline bakarken, utandılar mı, bozuldular mı bilemem, hepsi eski haline rücu ettiler.
Sonra toparlanıp, takma adını yazarken çok zorlandığım Sayın buena vista'nın gönderdiği açıklamayı okudum.
Daha önce, (21 Nisan 2006'da) "imekabe.com" dükkanında "Bıkmış Broker Abime İthafname" başlığı altında yazdığım yazıda ucundan biraz değindiğim, yaban atasının bizim eşek kangalı dediğimiz ""cynara" adlı bitkinin insanlar tarafından yenilen biçimi olan, latincesi de "artichoke" diye çağrılan mübarek enginarın, adını her duyup, okuduğumda aklıma düşen çağrışımı sizlere çıtlatmak geçti içimden.
İlk kez İzmir'de yemiştim bu sebzeyi. İlk yediğim pirinçle doldurulmuşuydu. Biraz da kart olduğundan yapraklarındaki etleri dişimle sıyırmaktan bir tuhaf olmuştum. Bu sıyırma işi gene iyi! İlk lokmamda çiğneyip, çiğneyip lokmayı yutamadığım halini düşünürsem.
Daha sonra bir İzmirli Hanımefendinin yaptığı kuzu etli yemeğini ve zeytinyağlı dolmasının ise tadı damağımdadır hâlen.
Ama bu sebze ilgili çıtlatmak istediğim, demek istediğim bunlar değildi!
Can Dündar'ın güzel anlatımıyla dinlediğim, Kurtarıcımızın son 300 gününün anlatıldığı "Sarı Zeybek" adlı belgeselinin bitimine doğru, yani son üç günün içine girildiği günlerde ki; bu günlerin çoğu derin koma hali gibi uykuda geçiyor, uyandığında süt, pirinç suyu ve meyve suları verilmeye çalışılıyor; o canının enginar istediğini söylüyor.
O zaman İstanbul'da bulunamıyor ve Anadolu'da enginar bulmaya çalışıyorlar canla başla, onu sevenler.
Nasıl bulunuyorsa o mevsimde bu enginarlar, Hatay'da bulunuyor ve hızla yetiştirilmeye çalışılıyor ama enginarlar geldiğinde o artık ölüm döşeğinde olduğundan, değil yiyebilmek görmek bile nasip olmuyor!
Bu olayı öğrendiğimden beri enginara biraz duygusal yaklaşıyorum.
buena vista
09-09-2006, 22:20
"İlk kez İzmir'de yemiştim bu sebzeyi. İlk yediğim pirinçle doldurulmuşuydu. Biraz da kart olduğundan yapraklarındaki etleri dişimle sıyırmaktan bir tuhaf olmuştum. Bu sıyırma işi gene iyi! İlk lokmamda çiğneyip, çiğneyip lokmayı yutamadığım halini düşünürsem."
Sevgili Mehmet Emin,
Haklisiniz. Aslinda benim hosuma giden enginarin kalbi.Bu yemegi yapmanin da
bir ölçüsü, biçimi var..Kolay degil yapmak..Siz bir de italyanlarin yaptigini yeseniz..!!
Dolmasi da, zeytinyaglisi da çok güzel olur..Hele iyi yapilmis, bol taze soganli
ve dereotlu pilavini yeseniz..(Agiz tadi..Fazla üstünde durmamak gerekir sanirim..)
Bu arada, sizin hanim ile bizim yüzümüzden araniz açilmasin.! Meyveleri karartmadan yemeyi deneyin..
buena vista
Özgün ve özgür ruhların yaşadığı, topraklarından ederden çok tanımlı beraberliklerin yetiştiği bu Arka BahÇe nin Yeni bölümü Sera'sında, Dostlukların anlamını yorumlama ve yormama adına yeteneklerinizden birisi olduğuna inandığım Keyif ve Lezzet dolu yazılarınızla Hoş geldiniz, Sevgili Emin .
Ümit ederim, keyif verici ve lezzetli bulduğunuz yazıları yazmaya gücüm yeter ve kimseyi beklenti kırıklığına uğratmam, Sayın Master.
Dostluğu (öteki ben’i) ve dostlukların anlamını yormadan, yorulmadan yorumlayabileceğimi ise sanmıyorum.
Sözlerin foyası da boyası da olabilir! Adı üzerinde söz!
Yalnız: “Söylenmedik söz yok, işitilmedik söz çok.” (Atasözü)
İlginize teşekkür ederim. Hoş bulduk.
Sera başlığı altında bir şeyler yazma düşüncesinin nasıl oluştuğunu biraz geriye dönüp anlamaya ve sizlere anlatmayı deneyeceğim.
Bu anlatma çabamın, kimsenin merak ettiği bir konu olduğunu düşünmemekle birlikte yine de yazmak istiyorum.
Bir başka borsa içerikli sitede “Duygusal Analiz” başlığı ile başlattığım ve kendi yaşamışlıklarımdan aklımda kalan şeyleri anlattığım yazılar bitmek üzereyken, o siteyle bağım koptu.
Yine o sitede yazılarımızla tanıştığımız bir arkadaşın ısrarıyla bu sitede (imekabe.com) de devam etti, benzer yazılarım.
Ahım şahım olmayan yazılarımı kendi efkârımla yazarken, borsada param vardı!
Hele tüm paramı yatırdıktan sonra borsadan çıkacağım günü de belirleyince bu kez “şafak” sayarcasına günlük duygularımı yazar oldum.
Bu durum, bambaşka bir deneyim oldu, benim için.
Sonra, borsayla ilişiğim kalmayınca ne yazacağımı bilemez oldum. Hatta böyle sitelerde dolaşmak bile cazibesini yitirmişti, doğal olarak.
Yazı yazdığım bu siteden de hemen ayrılıp gitmeyi doğru bulmadım.
Bir sera satın alınca, burada yaşadıklarımdan bazı kesitleri aktarmak istedim, siteye. (imekabe.com)
Ancak bu düşüncemi olgunlaştıramayınca vazgeçer gibi oldum. Uyuttum yani!
Bir gün Sayın Ali Hocam sadece burada (imekabe.com) değil, arka-bahce.org isimli sitede de bir konu başlığı altında yazılar yazmamı önerdi ve isim konusunda da sanki aklımdan geçeni okurcasına “Adını da sera koyarız” dedi.
Şimdi, bu başlık altında ipe sapa gelmez, ele avuca sığmaz aklımdan (serden) geçenlerle serada yaşadıklarımı zaman zaman harmanlayarak, buralarda (imekabe.com ve arka-bahce.org) yazmaya çabalayacağım.
Az, biraz bu yazıların içeriği sitelerin durumuna bağlı olarak farklı olabilir!
Yazılarımın her iki sitede de bulunması ne kadar anlamlı, ahlaklı ve doğru bir şeydir, bilmiyorum.
Şöyle düşünüyorum, öyle ya da böyle bir emek çekerek okunası bir yazı ortaya çıkmışsa, okunmalı!
Yazı ne için yazılır ki, zaten?
Konuya nereden ve nasıl başlayacağımı düşünürken, düşüncelerim kıvranıyor, yerinde durmuyor, öyle erçel ki düşüncelerim, ağız tadıyla düşünemiyorum bile.
Birçok açıdan yazacağım şeyleri kendimce belirleyip, anlamlandırmaya çalıştığımda, sık sık makas değiştiriyorum.
Şöyle bir açıdan bakarsam ortada konu yok, böyle bir açıdan bakarsam konudan daha bol ne var, diye insanın şaşırası geliyor.
“Şaşırası” geliyor gelmesine de, şimdilik “yazılası” şeyler gelmiyor.
Biz başlayalım bir yerinden, kervan yolda düzülür mü, dağılır mı belli olur!
Kısa bir özet:
Yukarıdaki cümleden de ürkmüyor değilim. “Kısa özet” dedikten sonra başlıyorum “Uzun özete.”
Herkes biliyor mu, bilmiyorum ama ben yine de şöyle başlayayım:
Herkesin bildiği gibi “şafak sayarak” borsadan çekildim. Vur kurtul veya ver kurtul seçeneklerinden ikincisini seçerek.
Kurtardığım parayla birden fazla kuş vurabileceğim bir edim (defacto) oluşmuştu.
***
Emekli olmuşum, isteyerek.
Okul çağında bir kızım var ve sadece bizleri değil toplumumuzun her yanını sarmış dershane hastalığının pençesinde kıvranan bir ortamı soluyoruz.
Pertek, eğitim açısından malum!
Oraya yerleşmeye kalkmak; bağ, bahçe, tarla, dükkân, davar gibi gelir getirici hazır şeyler olmayınca, yani babadan kalan bir süt yok ki, küçücük bir maya ile yoğurt yapalım.
Yetmiş bin liralık toplu parayla da Ankara’da içimize sinecek bir semtte ev almak çok zor.
Yakıt parasından kâra geçmek için sıcak yerlere göç etmek daha akıllıca geliyor ve gözü karartıp, ver elini Antalya diyoruz.
Özeti bu!
Kaldığım yerden anlatmaya devam edeyim. Özet kesmedi beni.
Bu kez, yıllarca ayrı kaldığın ana ve babadan iyice uzaklaşıyorsun. Gidip gelmenin eziyeti yetmezmiş gibi doyurucu da olmuyor. Birkaç günlük gidip gelmeler onlar için de yetersiz, bizim için de.
Uzunca bir süredir içimde uyuyan ve hanımla aramızda hırgür çıkmasın diye dillendirmediğim bir konu uyanmış gözlerini ovuşturuyordu.
Başlangıçta eldeki paranın küçük bir kısmıyla, sonradan tamamıyla ve bir miktar da borçlanarak acaba onları batıya doğru taşıyabilir miyim, düşüncesi ile sağa sola bakınma, araştırma ve bulduklarımı getirisiyle götürüsüyle karşılaştırma dönemi sonunda bir karar anı.
Kaporasını (güvenmeliğini) verdiğim yerin bana teslimi Nisan ayının ilk haftası olunca neyim var neyim yoksa borsaya gömüldüm.
Bu özet bilgilerin detaylarını birçok yerde yazdım, ucundan kenarından buradaki yazılarımın içinde de olduğundan daha fazla uzatmamın anlamı yok.
Sonuç olarak, umut dünyasında, umudun kaynağına doğru umudumuzu yitirmeden, zedelemeden kendimizce yürüyoruz.
Döne döne söylüyorum, sizlerde sıkıldınız ama bir kez daha söylemek geliyor içimden, Kavruk Ali Hocam ne dalıp, ne düşünmüşse artık, bu bahçede bir sera kurulmasını arzulamış.
Bu durum, sanal ve fani olan benim için onur verici bir durum ama onur duymanın ötesinde hararet yapıcı bir iş, malum seranın havası sıcaktır, boğucudur, bunaltıcıdır.
Yazacak konu sıkıntısı çekmem. Bu coğrafyada yaşayan çoğunluk gibi ben de özellikle bilmediğim konularda çok şey söyleyebilirim!
Uzun yazıların iticiliğini biliyorum. Buna rağmen iletilerimi telgraf boyutuna da indirmeden olabildiği kadar kısaltmaya çalışacağım.
Gönderilerimi bir çırpıda okumak zorunda değilsiniz!
Bakmayın siz benim kısa aralıklarla gönderdiğime.
Önce işinize gücünüze bakacaksınız, borsayı ve gidişatı, önemli haberleri sektirmemeniz lazım. Benim bu bağlamda tuzum kuru.
Sizlerle her zaman bu ortamda bulunmayabilirim, o yüzden kaptırmışken kendimi okunası şeyler oluşturmaya gayret ediyorum. Stok yapıyorum, tereklere yazı yerleştiriyorum.
“Hızlı koşan atın boku seyrek düşer.” Atasözünü benim için içinizden geçirebilirsiniz.
Bu sitenin tutunabilme kaygısı olmadığı için üye kabulünde seçici davrandıklarını biliyorum, öyle de olmasında sayısız yarar var bana göre. Seçilmiş ve seçkin bir topluluğu barındıran bu yerde uluorta şeyler yazılmamalı diye içimden geçirdiğim duygular var.
Benim, akçeli konuların işlendiği yerde öyküler de, karikatürler de, tarihi bilgiler de buranın ruhuna uygun olmalı, gibi bir saplantılı düşüncem var ve bunu hep dillendirmişimdir. Ancak Değerli Ali Hocam bu düşünceme şiddetli bir biçimde ve her seferinde karşı çıkmıştır, çıkmaya da devam ediyor.
Gerekçesini de şöyle beyan ediyor: “Borsayla haşır neşir olan insanlar, böyle site içeriği dışındaki yazılara, resimlere, fıkralara göz atarak kafalarını dağıtıyorlar, hayatlarına daha sağlıklı devam ediyorlar, alışları-satışları daha verimli oluyor. Bildiğin gibi değil, inanılmaz derecede katkı sağlıyor.”
Umarım dedikleri doğrudur.
Ben aydın birisi miyim, bilmiyorum! Ancak bu dünyada boşuna kilometre doldurmuş da saymam kendimi.
Okuyabileceğimiz kadarıyla (paramız yettiğince, canımız çektiğince, zamanımız oldukça) okumuş, ferasetimizce, anlayabileceğimiz kadarıyla anlamış ve ömrümüzün ortasını biraz geçtiğimiz bu sıralarda, çoğu da deneyimlerimizden kaynaklanan belli bir birikimimiz var.
Ancak mevcut bu bilgilerimle hayatı tam olarak kavrayabilmiş miyim, o şüpheli işte.
Dünyayı bilmem, kültürleri bilmem, dolaşmışlığım, gezmişliğim pek yok. Yurtdışına çıkmışlığım yok, tarihi, edebiyatı, sosyolojiyi, felsefeyi, dini, diyaneti bilebildiğim kadar biliyorum ve hemen hemen hiçbir konuda “bu işi tam olarak biliyorum” diyeceğim bir şey yok.
Hal böyle olunca sıkılmadan yazı yazmam mümkün mü?
Hadi diyelim öyle ya da böyle bir şeyler karaladık, okunabilir olmanın ötesinde anlaşılır ve yararlı olabilecek miyim?
Siz ne derseniz deyin, ben sanmıyorum.
Bir şey yazmadan önce dersime çok çalışmam lazım. Lazım demekle nemelazım demek gibi bir uçtan diğer uca kıvrımlı dilimleri olan girişim yelpazesinin tam açılmış haliyle düşüncelerimi yellemeliyim.
Her şey gönüllülük esasına gelip, dayanır; resmi görevinizde bile, evliliğinizde bile bir miktar gönüllülük esastır, bulunmalıdır.
Peki, insan nasıl gönüllü olur?
Bir işi göreceli de olsa seviyorsa ilk adımı atmıştır ama yeterli değildir.
“Bara kalkan kıç çalkalar” diye çok hoşuma giden bir atasözümüz var. Hem oyuna kalkacaksın, hem de yerim ve yenim dar diyerek, nazlanacaksın, ayıptır!
Sıkılmış olduğunuzu düşünüyorum, ardı ardına yazınca böyle.
Sıkıldıysanız bırakın, kaldığınız yerden sonra devam edersiniz.
Ben kendimce sürdüreyim biraz daha diyorum.
Hep böyle ciddiye mi alacağım yaşamı?
Nerede, öyle dirayet, sabır, karar, irade, direnç, destek.
Su koyuverdiğimiz oluyor. Bazen kocalıyorum, bazen çocuklaşıyorum. Gelip, geçiyor günlerimiz.
Kırılganım ama üşengen değilim.
Küsmek kolaydır, ben de kolay küserim ama küslüğü sürdürmek öyle zor gelir ki günlerim gecelerim hiç kısalmaz, gıdım gıdım artar, uzar.
Öyle bir noktaya geliyor ki, getiriliyor ki, sıkıştırılıyor ki insan, o an için küsmek neredeyse tek seçenek!
Bazı küsmelerde, dağ da haberdar ve huzursuz oluyor, tavşan da.
Buraya yazdığım en gevrek ve emeksiz yazılarımda bile yarın kimsenin huzuruna çıkamayabilirim endişesini taşıyorum, aynı şekilde yazımı okuttuğum muhatabımın da yarın bu dünyada olamayacağını da olabildiği kadarıyla aklıma düşürürüm. Bela aranan biri olsa bile olası ömrünün son gününde beladan uzak olmasını arzularım.
Kısacası, ağabeylerim, ablalarım, kardeşlerim ben de birçok insan gibi edna bir kulum işte.
Kârlı sattığım bir hissenin ertesi günü düşmesi halinde benden alan kişiye acıyorum, üzülüyorum.
Haa, alıp başını gitmişse alan kişi adına sevinsem de kendi kahrımdan ötürü ettiğim küfürlerin gölgesinde kaynar gider, bu sevincim.
Hayatı çözmüş değilim, belki de çözmüşüm çözeceğim kadarıyla ama farkında değilim. Bazen “Çözsem ne olur, çözmezsem ne olur? Hayatın umurundaydı sanki!” dediğim de oluyor.
Bazen yaşam yürüyüşümün önüne duygularım çıkıyor: “Dur! Elini vicdanına koy!” diyor.
Vicdan nedir acaba, diye paniklediğimi de araya sıkıştırırsam dürüstçe bir şey yapmış olurum.
Vicdan tarifini yapmak benim boyumu aşar.
Biraz ondan, biraz bu değerden, azıcık benim doğrularımdan, en çokta akil kişilerin ürünlerinden katıp ağız tadıyla bir “vicdan yemeğini” içerikleriyle, hazırlanışını, besin öğelerinin kayıplarını veya işlemler sırasında değişimlerini dikkate alıp, sunum noktasına taşıdığımda yorulduğumu anlıyorum, iştahım kaçıyor.
“Vicdan, beklentisiz acımaktır.”
Böyle demek yetiyor mu? Hayır. Yetmiyor ama dağarcığım şimdilik bu kadarına yetiyor.
Bir süre duygularımın boyunduruğu altında nefes alıyorum, yaşamaya kaldığım yerden iyi, kötü, güzel, çirkef duyguların dayatmasıyla devam ediyorum.
Bu arada, duyguların baskın çıkmasıyla sinen, pusan aklımın biti kanlanıyor, bu kez o yönetimime el koyuyor.
Çok nadir bu ikisi ortaklık yapıp beni yönetiyor, yürütüyor yaşam yamacında.
Böyle olunca hayat gibi ben de devinip, benim ifademe göre de debelenip duruyorum.
Her yalın gibi gözüken özlü sözlerin sağını solunu, önünü arkasını, üstünü altını hatta içini dışını kurcaladığımda karşılaştığım düşünce tipisi, boranı, sisi içinde; kurcalayıp, kurcalamayacağıma bin pişman oluyorum.
Yine de bu yorumlama yorgunluğu bende güzel bir ironi oluşturuyor: “hoşnut pişmanlık!”
“Kaynayan kazan kapak tutmaz” diye usulca kulağıma bağırdığında atalarımız, başımı biraz sağa eğip, aşağı yukarı iki üç kez sallıyorum.
Sevgili Emin,
Yazılarını seranda keyifle okuyorum, eline, düşüncene ve duygularına kuvvet :wink2:
Neron
serdarkus
11-09-2006, 16:40
İyi olmuş.
Yapısı camdan olmuş, naylon konmuş.. yüksek olmuş, alçak amma havası bolmuş.. soba kurulmuş, sahibi kahvede pişpirik oynarken ortamı kendiliğinden şeyttiren full otomatik jeotermal multi sistemli olmuş. İçindeki hiç umursamaz, havasını bi bulsun, yeter.
Yakışmış, hayırlı olsun derim!.
Sevgili Emin,
Yazılarını seranda keyifle okuyorum, eline, düşüncene ve duygularına kuvvet :wink2:
Neron
Bilirim, adettendir yeni bir yerin açılışına hayırlı olsuna gelinir.
Kimi çiçek gönderir, kimi kendince bir hediye getirir. O da olmazsa siftah niyetine alışveriş yapar.
Sera olunca açılışı yapılan yer, çiçek getiren olmayacak haliyle.
Dileğinize yürekten teşekkür ederim, gerçekten keyfinizi kaçırmadan okunası şeyler yazabilmek için debeleneceğim ve elime, düşünceme bir de duygularıma mukayyet olmaya çalışacağım Sayın Neron.
İyi olmuş.
... İçindeki hiç umursamaz, havasını bi bulsun, yeter. Yakışmış, hayırlı olsun derim!.
Kuş gibi uçarak geleceğini umuyordum, seraya. Biraz geciktin ama sağ salim geldin ya, önemli olan o, Sayın serdarkus abim.
Çarpa çarpa mı geldin, çok mu yorularak geldin, bilemiyorum. Bir deste mani ile geleceğini sanıyordum.
Havamı bulmam 40 günümü alır.
Kırkım çıkmadan bir şey diyemiyorum. Hele o günlere bir erişelim.
Ya kırklara karışırız, ya seraya dolanırız!
"Sevgili Emin, Merhaba.
Yazılarınızı zevkle okuyor, yanıt veriyorum ara sıra. Hoş, güzel anlattıklarınız…
Ancak, geçen cumartesi, size verdiğim yanıtta "Ben İzmirliyim arkadaş" biçiminde yazdığım cümlenin sizi üzmediğini umarım. Sanki matah bir şeymiş gibi İzmirli olmak...
Bahçeden topladığım rokaların yanında içtiğim rakıyı biraz fazla kaçırdım sanırım. Ben otsuz içemem… Dedim ya ben İzmirliyim...
Dostça selamlarımla..."
***
Ben üzülecek bir şey bulamadım, bulsaydım hiç "gözümün" yaşına bakmam üzülürdüm.
Bu arada sırr-ı foş eden biri olduğumu belirteyim.
Ayrıca değil sadece İzmirli olmak, bu coğrafyadan olmak, bu topraklarda doğmak, doğmasa da doğmuş saymak bile başlı başına (matahlık bizden uzak dursun) methedilecek bir şeydir bana göre.
Benden de selam olsun.
Ya sağ kolum ya da sol kolumdu şimdi hatırlamıyorum ama biri fena keçeleşmiş olmalı ki hangisinin üzerine uykumun ağırlığını yüklemişsem artık; döndüm.
Ki, damarlarımda sıkışan kanlarım tazyik halinde dolaşsın, hücrelerime ne taşıyacaksa taşısın.
Denizli Horozu olmadığını biliyorum, hatta bizim oraların yani Pertek’teki horozların ötüşüne de benzemeyen bir gırtlak yapısıyla ötmeye başladı, yattığım yerin yaklaşık 3 metre ötesindeki 6 metrekarelik tel kafesin içinde, 5 tavukla idare eden horoz.
Çok da uzatmadı, ü üürrü üüüüüü’sünü.
Aşil topuğumun üzerinde, alacağını alıp gitmiş dişi bir sivrisineğin salgıladığı kaşıntı verici salgıyı iyice yayma pahasına kaşımak için ayağımı karnıma çekip, olanca gücümle kaşımaya başladığımda horoz ikinci ötüşünü yapıyordu.
Ben kaşıntımı tamamlamadan o üçüncü ötüşünü yapınca, nefeslenmek, -bir sonraki ötüşünü daha istekli yapabilmek için sanırım- ciğerlerine yeteri kadar serin havayı çekmekte olan horozun kaça kadar beklediğini ve kaç kere daha öteceğini düşünerek saymaya başladım. İçimden hızla sayılan sayıların 34 üncüsünü bitirmiştim ki tekrar öttü.
-Halla halla, hakikaten her 34’te bir mi ötüyor bu meret?
Sorumun karşılığını sınamak için yeniden saydım; 37 çıktı bu kez. Bir daha saydım; 39, gene farklı çıktı!
Günahını almayayım yoksa ben mi yavaş veya hızlı sayıyorum? Ne kadar sınadım bu süreyi bilmiyorum!
Ya sağ kulağım, ya da sol kulağımdı, şimdi hatırlamıyorum ama biri bu horozun sesini yeteri kadar emmişti; döndüm ve yastığa gömdüm o kulağımı.
Ya sam yeli değmiş ya da benim bilmediğim bir “derde” tutulmuş, kökü hemen, delikli volkanik kaya ve betonun bitişiğinde bulunan, uçlarını eğreti tellere tutuşturarak gölgesinden yararlanmaya çalıştığım asmanın altında oturuyorum.
Sadece oturmuyor kitap okuyorum, sanırım! Bilmiyorum. Belki de hiçbir şey okumuyorum. Ya da ne okuduğumu bilmiyorum yahut içimi okuyorum.
Duman’ın havlamasıyla irkiliyorum, onun havladığı yere başımla birlikte gözlerimi de çeviriyorum, sıra dışı bir şey göremeyince çalışanların “Reşo” diye çağırdığı Duman’la göz göze geliyorum ama onun gözleri o kadar da belirgin değil. O yine uyarı havlamasını bağlı olduğu zinciri iyice gerdirerek sürdürüyor.
Seranın kirli yan naylonlarına düşen gölgeden birinin bu tarafa doğru çekinerek ama istekle geldiğini görüyorum.
Umursamıyorum.
Sera boyunun bittiği yerde, yaklaşık olarak bana uzaklığı 37,2 cm. olan bir yerde, bir adam duruyor ve Duman’ın havlamasına ara vermesini bekliyor gibiydi. Aradığı kişinin “ben” olup olmadığına emin olmak için benim Duman’ı sevgiyle azarlamamı fırsat bu fırsat diyerek seslendi:
- Emin Bey!
“Efendim” demeden önce bu ses tonunun belleğimdeki seslerle bir ilişkisi var mı, diye karşılaştırmasını yaparken, bana seslenen kişi sanırım duymadığımı zannederek yeniden ve biraz daha yüksek ve de müşfik bir sesle:
- Emin Beyyy!
Ona doğru ürkek bir sevgiyle seğirttim. Dolandık birbirimize.
Ya sam yeli değmiş ya da benim bilmediğim bir derde tutulmuş asmanın altına yürüdük, kollarımız belimize dolalı olarak.
serdarkus
12-09-2006, 16:35
Kuş gibi uçarak geleceğini umuyordum, seraya. Biraz geciktin ama sağ salim geldin ya, önemli olan o, Sayın serdarkus abim.
Çarpa çarpa mı geldin, çok mu yorularak geldin, bilemiyorum. Bir deste mani ile geleceğini sanıyordum.
Havamı bulmam 40 günümü alır.
Kırkım çıkmadan bir şey diyemiyorum. Hele o günlere bir erişelim.
Ya kırklara karışırız, ya seraya dolanırız!
İkili haneler başlayıp da sıra sayısını şaşırttırmadan, hemen bir çıktı yapayım.
Dolaylı olarak bir zamanlar yazmıştım, yaklaşık dokuz aydır borsada yokum. Artı ilave, buna bir de özel ve genel sebeplerden, internete ayırabildiğim süre arasıra aceleyle onlarca sayfaya bi gözgezdirip hemen kaçmamı gerektirdiğinden, bu durumda bu kadar oluyor.
Yeni topiği hafta sonu farkettim, detaylı okuyamadım. Dün okudum ve tabii ki dedim, hemen yazmak lazım. Ancak, selamlar verilmiş,sıra boyu sağ eller göğse hafiften dokundurularak merhabalar tamamlanmış, tatlı sohbet başlamış. Bu durumda iki çift yakışıklı söz bulayım derken olayın aktüalitesi biteecek.. ehven-i şerdir dedim, hemen karaladım.
Verilmiş çok söz, yapacak çok iş ve yazacak çok laf var.. ama olmuyor. Olsun, yeter ki gönüller bir olsun.
Yazana zorluk vermeyen yazı, okuyana zevk vermezmiş. Yazmaya emek harcayan herkese kolaylıklar olsun derim.
Ya ben içimden, o dışından ya da o içinden, ben dışımdan konuşmaya başladık.
“Burayı nasıl da elimle koymuş gibi buldum” dercesine güvenli bir hoşluk yayılmıştı, yüzünden başlayarak tüm bedenine.
“Herkesin selamını getirdim sana, güzel insan.”
“Herkesten” kastını açmasını bekledim, sessizleşerek.
Birçok isim saydı, daha önce hiç duymadığım, herhangi bir yerde karşılaşmadığım isimler, lakaplar, takma adlar, rumuzlar. Bazılarını da açıklıyordu üstelik. Çok dikkat ediyordum ağzından çıkan her söze, açıklamaya ama anlayamıyordum yine de.
“Çok durgunsun be Emin. Seni zayıflamış gördüm, desem inan lütfen.”
Ağır ve tedirgin, ağır ve çekimser, mutlu ama dertli bir “gölge insan” dikildi konuşmamızın yanına. Ağır ve titrek konuştu, çaya buyur ediyordu.
“İrina Hanımın büyükannesi olmalı?” dedi göz kırparak veya düşündü.
“Yok. İnci Halam” dedim veya düşündüm.
Ya sam yeli değmiş ya da benim bilmediğim bir derde tutulmuş ama mutluluğu elinden bırakmamak için çektiğim alüminyum tele dolanmış asmaya çarptı kafasını, misafirim; çay içmek için çağrıldığımız yere kibarca seğirtirken.
İşte, o anda, birkaçı yeşil ama birkaçı da sararmış asma yaprağıyla birlikte; bir kibrit kutusu kadar ya var, ya yok, yani en fazla 5 santimlik, sırtı parlak mı parlak bir yeşille kaplı, gözünün bitiminden başlayıp, ta kasıklarına kadar koyu gri bir şeride sahip, karnı beyazımsı sarı, tırnakları süslü toplu iğne başı gibi topak topak olan Hyla Arborea düştü, ekonomik olsun diye çok kabaca, üstünkörü sıvadığım betonun üzerine.
O da dâhil olmak üzere üçümüz de zıpladık. Hyla Arborea düştüğü dala doğru, bizler de yana doğru.
“Korkmayın zehirlidir ama bir şey yapmaz,” diye bir ses yaladı kulaklarımızı ama konuşan misafirim değildi! Ben de değildim!
Ya ben içimden ya da o içinden söylemişti ama nasıl duyulmuştu bu ses? Yoksa bizim dışımızda biri mi konuşuyordu?
Ya biz onu aranıp bulduk ya da o bize göründü.
Ben şaşkındım ama ilk misafirim değil.
Hoş geldiniz, demeden önce eşkâlinin belleğimdeki görüntülerle bir ilişkisi var mı, diye karşılaştırmasını yaptım, az önce ilk misafirimin ses tonuna yaptığım gibi.
Tanımadı, belleğimdeki izler bu kendinden olabildiği kadar emin ve güzel konuşan sesin sahibini.
Akıcı konuşmasını durduğu yerden sürdürdü:
“Bu coğrafyada buna ‘Ağaç Kurbağası’ derler.
Üreme zamanı dışında suya gitmezler.
Bazılarının her zaman borsaya gitmemesi gibi!
Ağaçlarda ve bazı bitkilerin üzerinde dolanır, günlük nafakalarını çıkarırlar.
Renk değiştirme özellikleri nedeniyle kolay kolay görünmezler. Güneşin batmasına yakın faal olurlar.
Derilerinden bir salgı salgılarlar ve bu salgı kuvvetli bir zehir içerir.
Bazı söylentilere göre bunları yiyen otoburlardan mesela koca bir boğanın öldüğü söylenir ama palavradır.
Bilmem açıklayabildim mi?
Yoksa açıklama yapmasa mıydım?
Öyle tırsmış olarak kalsa mıydınız?”
Güldü.
Biz de güldük.
Sesini değil ama konuşmasını yazısından anlayıp ya da anladığımı sanıp bu ikinci misafirimle tokalaştık, öpüştük ama tokalaşıp öpüşmek kesmedi sarıldık ve plastik koltuklara doğru yürüdük.
Ya çok gevşemiştim mutluluktan ya da derdimin derinindeydim.
Anamın Pertek’ten gelirken küle gömüp, çaputa doladığı karpuz çekirdeklerinden ekilen sadece beş tohum, boy vermiş, kol atmış, meyveleri voleybol topu kadar olmuşlardı Antalya’nın sıcağında.
Anam, oylumunun hemen başındaki ucu çamaşır mandallarının ortasındaki yay gibi kıvrılmış ipliksi sürgün veya kimilerinin dediği gibi kulakçığı kurumaya başladığı için sabah erkenden hasatladığı, bolca karlanan buzdolabında soğuttuğu karpuzu korken, bizler masadaki rakı bardaklarını elimize alarak yer açıyorduk, kan kırmızı cam tabağa.
Annem de: “Oğul ele gevrek ki; piçağı soğar soğmaz cırrr dedi, baştanbaşa!” cümlesini kuruyordu masanın göbeğine doğru, övülsün beklentisiyle.
Seslerin savrulup, yittiği bir an “Kuru yemiş beni kuruttu, yaş yemişlerden; Arapların kutsal buldukları, Avrupalıların bunu egzotik bir meyve olarak gördükleri, Ali Kırca’nın da ana haber bültenlerinde şöyle vitaminli, böyle mineralli diye birkaç gün aralıklarla ahaliyi aydınlattığı yaş yemişin peşindeyim.
Sebze Meyve Haline gelmeden ağaç üzerinde pazarlanan Fellahyemez, Suruç, Silifke Aşısı, Çekirdeksiz, Hicaznarı ve Beynarı’nın araştırmasını yapıyorum.
Ama Harnup Güvesinin zararına uğramamış, güneş yanığı olmayan ve de çatlamamış narlar olmalı.
İkimiz de şaşkın, onu dinliyoruz. Bizi işletip, işletmediğine emin olmaya çalışıyoruz. O devam ediyor, balköpüğü sözlerine!
Ya çok gevşemiştim mutluluktan ya da derdimin derininde olmalıydım ki, çıt çıkarmadan dinliyordum.
"Şu 11 tonluk Fatih kamyonlar var ya! İşte onlardan 72.727 kamyon dünyada nar üretimi yapılmaktadır.
Bizim coğrafyamızda ise; şimdi artmıştır belki ama 1997 yılına göre 5.090 kamyon nar üretilmiştir.
Bu mübarek meyveyi sadece yemekle tüketmiyor insanoğlu. İlaç, boya, mürekkep, yağ, hayvan yemi, sirke gibi ürünlerin elde etmek için de kullanıyor. İleriki yıllarda önemli bir endüstri bitkisi olacağını düşünüyorum.
İspanya, Tunus ve Türkiye bu meyveyi ihraç eden önemli ülkelerden biridir.
Yoksa bu bilgileri size söylemese miydim?” diye de noktaladı.
“He oğul he!” diye söze giriyor annem. “Dişim hiç yoğ, sadece damağ, çoğ da sevim mubereği. Bıldır, bizim herif biloma getirdi. Oturdum teneledim, tasa doldurdum, avuç avuç ağzıma alim, suyunu emim, çeçini tüpürim. Ele biloma galmıştı tasta. Goydum terezyonun üstüne, sabahleyin dedim bi avuç dâ yêm, elimi tasa soğtuğumdan çektiğim bi oldu. O ne sancı, o ne afat ağrı anam! Gözlerimden yaş geli, ağlim, zonkli parmağım. Gıçın gırıla akrep, demek damdan düşmüş tasın içine, vurdu beni, ağzımdan burnumdan fitil fitil geldi, hemen motorun sepetine koydular yalla Ocağa.
“Ne çok seviyorsun konuşmayı, anne!” diyorum içimden yüzüne karşı.
“Senin de benden geri kalır yanın yok” der gibi baktığını sezip, biraz da utanarak masaya eğiyorum yüzümü ki, ne göreyim!
Mavimsi beyaz rakı bardaklarımız nar rengi, nar suyu ile dolmuş!
Sıcak üfleyen bir hava dolanıyor ortamda.
Ya gevşemiştim dinginlikten ya da derdin derininden birkaç boy yükselmiştim mutluluğa doğru.
Nar sularını ne zaman içtik, masadan ne zaman kalktık hatırlamıyorum!
Habersiz bir ses ortalığı irkiltti:
“Eskiler alırım, hurdalar alırım. Naylonlar, demirler, bakırlar alırım. Hade hurdacı geldii hurdacıı!”
Çok gıcık bir ses yayın cihazı ile sesleniyordu Hurdacı, geçip gitmedi, durdu. Pazarlık mı yapıyor yoksa acelesi olmadığı için dinleniyor muydu, Huylu Musa Amcanın asmasının gölgesinde?
“Bu da yatırımcı, ha Petkim, ha Ereğli, ha da Sarkuysan almak gibi bir şey,” dediler. O zaman yan yana olduğumuzun farkına vardım!
O gıcırtılı kamyonetinin teybinden sesler havalandı: “Tabip, sen elleme benim yaramı, beni bu dertlere salanı getir…”
Hırpp diye kesildi sözün burasında.
“Ağrı dağın eteğinde uçan güvercin olsam, türkü olsam dillerde cano…” sözleriyle yeniden başladı ama devam etti mi, hatırlamıyorum.
Ama biz üç kişi yönümüz aynı yöne doğru olarak, anlayacağınız yüzlerimize bakmayarak konuşuyorduk, nedense! Baktığımız yönü, şimdi tam olarak hatırlamıyorum!
Üçümüz de neredeyse uçarak koşup gelen birini gördük. Gördük görmemize ama gördüğümüzle yanımıza gelmesi aynı anda oldu.
“Hızır” dedik, galiba aynı ağızdan yoksa sadece ben mi demiştim, diğer ağızları da yedeğime alarak?
Bana elindeki rengârenk Gerberaları uzattı. Öpüştük. Daha önce gelen misafirlerimi de öptü, gülümsedi.
“Siz gülün dikenlisini severdiniz, dikenlerine şükredermişsiniz!” dedim gözlerimle.
“Evet, dikenlerin varlığına sevinirim, onlar, güzelliğin hoyratça tüketilmesini bir nebze olsun önlerler,” dedi; gözlerimin tümcesine.
Üç habersiz gelen konukla birlikteydim.
Kime ne diyeceğimi, nasıl davranacağımı, ek olarak daha ne sunacağımı düşünedururken “Nasıl ve nereden geldiniz buraya kolay oldu mu?” diye bir soru sordum, maksat lafa tutmak, onlar konuşurken ben neler yapabileceğimi düşünmeye devam edecektim!
“Ben, Torosları aşarak geldim, dedi ilk konuğum.
İkinci konuğum sadece “Çok kolay geldim,” demekle yetinmedi ve “ama nereden ve nasıl gelmemizin ne önemi var? Önemli olan sağ salim gelmemizdi ve geldik, işte!” diye de ekledi.
Sahi, nereden ve nasıl gelmelerinin ne önemi vardı, öyle ya da böyle gelmişlerdi, işte!
Dedim ya, ben de merak etmiyordum zaten nereden geldiklerini, zaman kazanmak için bir soru atmıştım ortaya. Uzun uzun, allandıra, ballandıra anlatacaklarını ummuştum!
“Nar suyu ve rakıdan sonra ne içilebilirdi, gene rakı ve nar suyu mu?” sorusunu çok hızlı bir biçimde kendime sormuş, cevabını da hemen rakı şişesine hamle ederek vermiştim.
Dolan her bardağa gereken çeki düzeni verdikten sonra ellerine tutuşturuyordum. Üçüncü bardağı üçüncü konuğuma uzattığım an “Çok rahattı yolculuğum, denizden geldim. Buraya ise Güneybatı istikametinden…” der, demez kafam karıştı ve elimdeki bardakla bağımı kesip:
“Ama nasıl olur! Oradan geçiş yok, Düden Çay’ını nasıl geçtiniz? Köprüsü yok ki!” dedim ve ekledim: “Yoksa Düden’in yer yer yaptığı gibi karstlı zeminlerden, düdenlerin içinden mi yol buldunuz, kendinize?”
Diğerlerinden açıklama geldi ya da benim birden bire aklıma geldi.
“O, su üzerinde de yürüyebilir!”
Bütün gayretinin üzerine seneleri de ekledi...ve suyun üzerinde artık yürüyordu..
Dile kolay 17 sene çalıştı çabaladı,nelere katlandı....
Koşturarak Ustasının yanına gitti....
Ustam ustam sayenizde oldu artık suyun üzerinde yürüyorum..dedi...
Güzel dedi usta...Peki unutabilirmisin ?
Bu buluşmanın esbabımucibesini sormaya cesaret edemedim ama soran gözlerle baktım.
“Seni yerinde görmek istedik. Damlanı bütünleme gayretini, derdinin kökünü, yaşama odaklanma biçimini ama her şeyden önce samimiyetini sınamaya geldik,” demediler ama der gibi baktılar bana.
Ben de onlara “öyleyse, üzüldüm” demedim ama der gibi baktım.
Gerildik, gerginleştik ama maskelerimiz vardı yüzümüzde, görülmüyor, hissediliyordu.
Mahsuni Baba, Hacıbektaş’tan kalkıp gelmiş, sanki sam yeli değmiş asmanın arkasında sazıyla türküsünü söylüyordu, bize görünmeden. Söylediklerinden sadece “sevme”ye takıldı kulağım:
“Adamın adam sevmesi / geçti hayli zaman oldu”
İtiraz ediyordum içimden ama duymuyordu. “Seyrekte olsa adam adamı da sever” diyordum, benim bile duymayacağım bir sesle, Mahsuni Şerif’e sufle veriyordum, o da kayboldu, yitti. Sanki yoktu.
O yokluk anında “Hey erenler, pazarım var!” diye bir başka ses dikkatimizi çekmeye çalıştı ve başardı.
Sanki ben çok tanıyormuşum gibi, buyur edip, Cevri Baba’yı (Nejat Birdoğan) tanıştırdım konuklarıma ve ağzından almak için lafı, sordum:
“Ya Cevri Baba, sahi ne satarsın?”
Cevri Baba da bize dedi ki:
Hey erenler pazarım var
Hal ehline hal satarım
Terazim, tartım bulunmaz
Doyumuna bal satarım
Tezgâh üstü söz söylerim
Sözümü gülle peylerim
Hasmı sitemi neylerim
Ben dikensiz gül satarım
Erenler bir pazar kurdum
Hak hak dedim döndüm durdum
Aşkın mühürünü vurdum
Dost zarfına pul satarım
Ben sarrafım inci düzdüm
Gevher denizinde yüzdüm
Akıl süzgecinden süzdüm
Cevri aklı kul satarım
Mest olmuştum; sözünü gülle paylayıp kiloyla, ölçüyle değil doyumuna bal satan, hasım istemeyip, siteme yüz vermeyen, dosta gidecek yazıların zarfına aşkın mührünü önceden vurduğu pulları satan sözlerin yüreğine.
Cevri Baba da yoklara karıştı Mahsuni Şerif gibi!
Erdemden konuştuk bir süre, sonra da kimi “söz”lerin altını çizdik.
Bir ara ben;
“Dürüstlük yok muydu gerçekten?
Dürüstlük sahtekârlaştırıyor muydu?
İyilik büyü şekline mi dönmüştü?
Ve insanın büyülenişi çok mu uzun zaman sürer?
Dert, mutluluğun arkasında pusuda mı bekler?”
gibi başkalarından ödünç aldığım bu sözleri soru şekline sokmama rağmen bir göndermede de bulunmuyordum ama sonra sündürüyordum bu sözlerin ince ayarıyla oynayarak.
Hepimiz, bozuk sıvalı beton zeminde aksayarak duran oval masanın üzerine bakmaya başladık.
Nar suyu dolu bardaklar tekrar rakılaşmıştı.
Sanki pişkinleşmiştik gerginlikten.
Dertlerin, dikenlerin şerefine rakı kadehlerini kaldırıp, tek dikiş yudumladık.
Ya konuşan, anlatan, izleyen, uyduran bendim ya da biri benim adıma yapıyordu bunları.
Daha önce dediğim gibi, ya sağ kolum ya da sol kolumdu, şimdi hatırlamıyorum ama biri fena keçeleşmiş olmalı ki, hangisinin üzerine uykumun ağırlığını yüklemişsem artık, gene döndüm.
Döner dönmez Denizli ve Pertek Horozu olmadığını bildiğim, yattığım yerin ne kadar uzağında olduğunu ve kaç tavukla geçinip gittiğini de, daha önce belirttiğim horoz, muhtemelen 37 saniye sonra gene “Ü üürrü üüü” dedi.
Anlayacağınız bu ses “Astral Dinlenmemi” piç etti.
Bu son ötüştü galiba.
Güzel Emin;
Hani, adam boyu karın biriktiği, çatılarından mızrak gibi buzların sarkıtlar oluşturduğu o soğuk kış gecelerini hatırlarsın mutlaka. Elektriğin televizyonun olmadığı zamanlardan bahsediyorum. Soğuğu çilesi biryana o uzun kış gecelerinde eve, yörenin okumuş yazmış hatta İstanbul, Alamanya görmüş kişilerinden misafir geldiği zaman adeta bayram sevinci yaşardık.
Oralarda yaşadığı renkli neşeli anıları anlatırken bir şey kaçırmamak için deyim yerindeyse çıt çıkarmadan dinlerdik. Anlatıp anlatacakları bölünüp heyecanı kaçacak diye evde öksürene bile, canı çıkaydı diyen paylayan bakışlar fırlatırdık.
Şimdi nereden çıktı hocam bunlar diye aklına gelir diye peşinen yazayım. Açtığın başlık içinde ilk yazdıklarından başlayarak ben dâhil hiç kimsenin araya yazmaya cesaret edemeyişi, o uzun soğuk kış gecelerinde renkli anı öykülerin anlatıldığı sayısı az ama keyif dolu gecelerimizi hatırlatı bana.
Ve doyumsuz tadı ile yazdıklarını bölük pörçük edip yaşadığımız damak tadı ve heyecanı kaçırmayalım diye çıt çıkarmadan dinledik desem inan.
Eline, diline, güzel yüreğine sağlık.
10’dan 1500’e nasıl atladım!
Sayın serdarkuş abinin dediği, benim daha önce hiç telaffuz etmediğim rakamlara binlerle değil, milyonlarla yazsam başlıkların adını gene de erişemem.
Eğer canınız burnunuzdaysa yani borsa, Sayın Master’ın günde üç öğün belirttiği ve benim bir türlü akıl sır erdiremediğim o dibi çizgili; duruma göre kalın ve kırmızı rakamlı destek rakamlarının altına inmişse ve de sizin o sırada üzerinize ölü toprağı serpildiği için kaçamamış, dolayısıyla haliniz hiçte hoş değilse, bu raflara serpiştirdiğim yazıları uzun, orta, kısa ve en kısa olsun isterse, okumazsınız.
Hadi diyelim okudunuz, tat alamazsınız, tadını çıkaramazsınız.
Ne olur, ne olmaz, genelleme yapmasam iyi olur. Belki bu dediklerime katılmayanlar olabilir, ya tümcemin sonuna “bana göre” sözünü yapıştırmam gerek ya da ben böyle bir durumda olsam “fıkralara bile gülemem,” diye bir tümce yazmam gerek.
Sayın alihoca gene kanıma dokunan sözler edince açıklama zorunluluğu duydum.
Uzun yazıların yüzü sıcak değildir, kim o kadar yazıyı okuyacak diye panik olunur, şahit olmuşumdur, bu konuda birçok olaya. Uzağa gitmeye gerek yok, Hocam anlatmış, ne zorluklarla, nasıl mücadele ederek kendisine armağan edilen bir kalın kitabı okuduğunu!
Yazılarımdaki bazı sözlerimde bu konuya üstünkörü de olsa değinmiştim.
Sözgelimi demiştim ki; burası edebiyat dükkânı değil, akçeli konularla haşır neşir bir mekan ve siz benim zırt pırt gönderdiğim yazılara bakmayın, işiniz gücünüz olmadığı zaman gelin, okumaya. Başlıklar numaralı.
Evet, o yüzden başlıklara numara koydum; “dörtte kalmıştım” deyin ama bunu aklınızda tutun, sonra beşten devam edersiniz, kafanız iyi olduğu zamanlarda. Zaten kaçan, göçen ve anlık yazılar yazmıyordum ki!
“Dizi film” gibi “dizi yazılar” yazmak, “arkası yarınlar” oluşturmak yoktu aklımda.
Sayın Master gibi bir “süzme söz” yazacak yetenekte de olmadığımdan kaçınılmaz olarak uzun oluyordu yazılarım.
Bir çözüm bulmalıydım ve buldum:
Yazacağım yazılar uzun olabilir ama okuyucunun bir çırpıda okuyabilmesi için; boşluklarla birlikte 1500 karakteri geçmemeliydi. Birden fazla eşit parçalara ayırabilirdim.
Bu, kendime başlangıçta kolay gibi görünen sözü verdikten sonra başladım tırmalamaya.
Yazıları “Word Count” seçeneğinden geçiriyorum; “Characters (with spaces) 1820” bilgisini görünce de; oradan kıs, bu söz öbeğini çıkar, virgülü kaldır, gereksiz eğretileme olmuş, ne gerek var o da çıksın. Yeniden bakıyorum; anaa! 1346, desteğin altına inmiş!
Onu koy, bu cümleyi zenginleştir, fazla olmasın, geçer! Saydırıyorum: 1523. İyi yaklaştık! Allahtan ben saymıyorum! En zor bölüm ise; 1503, 1506, 1498 gibi sayılar. İflahım gevriyor; ne çıkartılacak virgül kalmış ortalıkta, ne eklenecek söz! Var, amma kendimce yüklediğim anlamlar gidiyor ve şakulü kayıyor.
“Ulan oğlum kim bakacak, sayacak, etme, tutma, gel vazgeç bu dangalaklıktan.”
“Ya sayarlarsa? Ya bu dediklerimin gerçek olup olmadığını bu son iki yazı da dahil sınarlarsa?”
Bu kaygılarla, harflerle kaç saat güreştim, biliyor musunuz?
Denemenizi önermem!
...
Dolaylı olarak bir zamanlar yazmıştım, yaklaşık dokuz aydır borsada yokum. Artı ilave, buna bir de özel ve genel sebeplerden, internete ayırabildiğim süre arasıra aceleyle onlarca sayfaya bi gözgezdirip hemen kaçmamı gerektirdiğinden, bu durumda bu kadar oluyor.
...
Verilmiş çok söz, yapacak çok iş ve yazacak çok laf var.. ama olmuyor. Olsun, yeter ki gönüller bir olsun.
Yazana zorluk vermeyen yazı, okuyana zevk vermezmiş. Yazmaya emek harcayan herkese kolaylıklar olsun derim.
Sayın serdarkus abim;
Artık Arka Bahçe “yoklama” almaya başlamış! Gelmeyenleri yok yazıyorlar!
Devamsızlıktan başımıza iş açmayalım, haberin var mı, kaç gün yok yazılınca başımız ağrıyacak?
Esasında iyi de olmuş, en azından bugün kimler hayatta, öğrenmiş oluyoruz!
Bazen, efendi gibi oturum açmadan, şöyle ana sayfaya ziyaretçi sıfatıyla bakıp, tüyüyorduk. Şimdi o da mümkün olmuyor, bazı bölümlere destursuz girilmiyor, galiba.
Benden söylemesi, fidanlığına sahip ol, arada sırada sula. Bak, Sayın AnnE taa nerelerden gelip, duygularını tatlı bir sorumlulukla dillendirmiş!
Gerçi, mektubunu okuyunca allak bullak oldum ama hayatta olmasına, hayata tutunmaya çalışmasına nasıl sevindim, anlatamam.
Bu güzel mekana arada bir girip çıkıyor güzel yazılarınızı okuyorum.Müptela oldum desem yeri var ama korkmuyorda değilim malum sera etkisi altında koca gezegen.Global ısınma,karbondioksit artışı vs..
İlk girdiğim gün pek değerli Emin kardeşimizin yazılarını okurken,oturduğum yerde bir miktar ısı artışı vuku buldu.Hemen sayfayı kapatıp sıvıştım.Global ısınma bu olsa gerek dedim kendi kendime,koca kütle var ardımda ne de olsa...Daha sayfaya gireli yarım saat olmamıştı ki sera etkisi altında kaldım diye panik oldum.Bilmem sizde oldunuz mu?:)
Yoklama yapmak iyi olmuş.. Sevgili Emin'in dediği gibi hayatta olanları görüyoruz. Koşturan ve durmayan hayata kapılanlar için sanal ortamda birbirimizin varlığı ile yokluğunu anlamak, ekran köşesindeki online-offline simgelerine bağlı. Peki ya gerisi? Neredeyiz, ne yaparız, nasılız? Seradaki karanfillere uzaktan bakmak yerine, hepsi ile tek tek ilgilenmek lazım galiba..
Ne dersiniz sevgili Emin?
Sera etkisi altında kalmak paniklememize, çekinmemize veya daha da uç noktada korkmamıza neden olduğunu söylüyorsunuz Sayın zumbul ama önce bu korkuyu, ardından paniklemeyi en nihayetinde çekingenliği bir şekilde aşmamız gerekir diye de düşünmeden edemiyorum.
Ben hiç tanımadığım sizleri incitmekten korkuyorum, kırmaktan, üzmekten çekiniyorum. Bu durum doğal olarak diyeceklerimi yeniden ve yeniden gözden geçirmeme neden oluyor ve neredeyse yazacaklarımdan vazgeçmeye kadar gidebiliyor.
Umuma açık yerlerde yazı yazma alışkanlığım olmadığından hatta yazmam gerekiyor mu, gibi bir soruyu da sık sık kendime sorar durumda olmamdan ötürü ben de seranın bu hamam sıcaklığı etkisinden etkilenmiyor değilim.
Tavandan düşecek kendisini bütünlemiş serin bir damlanın beni kendime getireceğini umarak bir süre daha yoklamada kendimi burada “var” yazdırmak istiyorum.
“Neredeyiz, ne yaparız, nasılız?” sorularını yazısının içine gömen Sayın neron ekliyor: “Ne dersiniz sevgili Emin?”
Ne diyeyim?
Ben, bu sizin sorduğunuz sorularla kendimi sıkça muhatap tutup, gene kendimce yazılarımda açıklamaya çalışıyorum.
Diğerlerinin, kendileri dile getirmedikten sonra bu soruları sormaya cesaretim yok.
Sanırım bir yazımda değinmiştim, yeni insan demek; dünyamızın genişlemesi zenginleşmesi olsa da beraberinde Sayın Master’ın dediği tatlı sorumluluklar getiriyor, dert getiriyor, çünkü mutluluğun kökü bunun içinde.
Hal böyle olunca yeni bir insan tanımak onun sorunlarıyla da, sıkıntılarıyla da yüzleşmek anlamını taşıyor, gücüm de yetmeyince uzak durmaya çalışıyorum, istemesem de.
Sayın alihoca’yı tanıdım ve şimdi sıkıntılarının bir kısmını biliyorum, arayıp sormak istiyorum, telefon faturasından çekiniyorum elim darda diyerek, hadi bunu es geçelim ama onun sıkıntılarından uzaklaştıracak imkân ve kabiliyette de değilim. Ne olacak şimdi?
O da arıyor, bazı nazik ve kırılgan yerlerimi biliyor, dert ediyor, kafaya takıp “Ne oldu, ne yaptın” diye sorup, duruyor, çözmesen de, o üzülmesin diye “çözdüm, çözüldü, sorun yok” gibi kıvırmalara sığınmak zorunda kalıyorum, kalıyorsunuz.
“Kuru kuru gadan alam” yani laf ola beri gele cinsinden hal hatır sormaların kime ne yararı olur? Hiç yoktan iyi midir, yoksa?
Dediğiniz gibi karanfillere uzaktan bakmak yerine her birine gereken ilgiyi; ışık, gübre, ilaç ve suyu gereksinimi kadar vermek gerek ama bu yürek, bu sabır ve güç hangimizde yeteri kadar var?
Bakın, yazılarımda sık sık ismini kullandığım Sayın Master’ın son yazısını belki 20 kez okudum. Daha önce algılama güçlüğüm olduğunu söylemiştim, belki bu nedenle belki de Sayın Master bilerek ve isteyerek öyle yazdığından, iletmek istediklerini kendi yöntemine göre hedef kitlesinin anlayacağı bir üslupla ortaya serdiğinden dolayı anlamada zorlandım. Belki borsa hakkında yazmış, belki de başka bir şey hakkında. Ancak bu yazısını çok dikkatli okuyunca buruk, sıkıntılı, çok fazla hoş bir durumda olmadığını anladım. Umarım yanılıyorumdur ama sanmıyorum, kendi sözleri ortada; gülme yerine utanma pazarı gülümsemiş olması, kendine, kendi içindeki bilinen bir burukluğa doğru yolculuğu…
Neyse, söz uzadı, demem o ki; birine nasılsınız deyip yaklaştığımda onun vereceği yanıtı karşılayabilecek ruhsal bir olgunluğun yanında fazlaca imkânlarımızın da olması gerek noktasına gelip takılıyorum.
Sayın Emin;
Sizin adınızı ilk duyuşum Sevgili Bıkmısbroker ın bir mesajı ile oldu . Sonrasında kendine has üslubu ve topici ile yazılar yazan Sayın Serdarkus ile karşılıklı yazılarınızı okumak bizim için bir zevk oldu.
Sizler gibi kuvvetli yazı yazan insanların duygularını nasıl bu kadar kolay yazıya döktüğüne hep şaşırmışımdır.
Sayın Alihoca nın yazılarını okurkende hep aynı hayranlığı duymuşumdur. Allah vergisi olsa gerek diyip geçiyorum....
Sonrasında sizinde hep bizim dükkan diye bahsettiğiniz http://www.imekabe.com/
adlı siteye uye olduktan sonra hoşgeldin Sayın dentist başlıklı yazıyı okuyup şaşırdığımı hatılıyorum.Gerçi sonrasında dükkanınıza zaman zaman uğrasamda yazamamamı bağışlayın lütfen.
Gelelim bu yazımın konusuna , yazımı yazmakda ki amacım iki ayrı konuyu tartışmaya açmak birincisi sizin dükkandada değindiğiniz okuyunca çok dikkatimi çeken kullandığımız nicklerle ilgili yazınızdı. Gerçektende bizler gibi forum veya chat ile ilgilenen kişilerin kullandıkları nickler 2. bir isim gibi üzerimize yapışıveriyor ve ilginçtirki hoşumuzada gidiyor. Herhangi bir sanal yer değişikliğinde kullandığımız nickin başkası tarafından kullanılıyor olduğunu görmek şaşırtıcı derecede rahatsızlık verici oluyor. Yine sizin yazınızda değindiğiniz ama bizler için artık çok geç olan :) nicklerimizi türkçe seçelim veya değiştirelim konusuda tartışmaya açık bir konu olsa gerek.
Yukarıdada belirttiğim gibi 2. bir konu varki ozellikle son aylarda kaybettiğimiz bir dostumuz ve etrafımda Allah hepimizden uzak etsin bol bol duymaya başladığım kanser ve sonrasındaki malum son ile ilgili , diyeceksinizki nerden çıktı birdenbire bu konu gerçi konunun hepimizin başına eninde sonunda geleceği gerçeğini bir yana bırakarak 2 gün önce 6 yaşındaki kızımın gece uykusundan uyanıp yanıma gelip sorduğu soru ve bu yaşdaki kızım karşısındaki cevap acizliğimi anlatayım.
Baba dedi ağlamaklı ve uykulu bir sesle ben eğer yanlışlıkla ölürsem gittiğim yerde hani o sizin cennet dediğiniz yerde yaşam varmı.(Tam soru boyle idi.) Verdiğim cevap sonrası bana güvendiğindenmidir yoksa duymak istediklerini duymuş olmaktanmıdır veya uykuya yeni düştüğündenmidir bilmem başını koluma yaslayıp uyudu. Ama malesef ben uyuyamadım o soru sonrası . Beni uyutmayan ise ölüm gerçeği değildi ,kızımın bu yaşdaki düşüncesi ve rahatsızlığı idi.
Buyrun benim yerimde olunda cevaplayın lütfen.....
Saygılarımla.
...
Sizler gibi kuvvetli yazı yazan insanların duygularını nasıl bu kadar kolay yazıya döktüğüne hep şaşırmışımdır.
...
Yine sizin yazınızda değindiğiniz ama bizler için artık çok geç olan :) nicklerimizi türkçe seçelim veya değiştirelim konusuda tartışmaya açık bir konu olsa gerek.
...
Baba dedi ağlamaklı ve uykulu bir sesle ben eğer yanlışlıkla ölürsem gittiğim yerde hani o sizin cennet dediğiniz yerde yaşam varmı.(Tam soru boyle idi.)
...
Buyrun benim yerimde olunda cevaplayın lütfen.....
Sayın dentist bu uzun yazınızı görünce şaşırmadım desem yalan söylemiş olurum.
Önce şu “kuvvetli yazı yazan” vurgunuza değineyim.
Yazdıklarımın kuvvetli, hoş, güzel ve benzeri sıfatlarla nitelendirilmesi hoşuma gitmiyor değil ama şurada kaç kişiyiz Allah aşkına, üç beş sanal kişinin, hadi alçak gönüllülüğü bir kenara koyup ben de sizin gibi abartarak söyleyecek olursam; 20-25 kişinin beğenisini kazanarak kendimi öyle güzel, böyle hoş yazı yazan sınıfına sokarsam, çok büyük bir aymazlık yapmış olmaz mıyım?
Belki yazılarımı “okunası” kılan olabildiği kadarıyla özen göstermem ve bu özenin yanında elimden geldiği kadar da samimi olmaya çalışmamdır. Hepsi bu!
Eğer “yazılarını samimi buldum” diye gerçekten samimi bir cümleyle karşılaşmış olsam ya da “yazdıklarınızda Türkçeye gereken özeni gösteriyorsunuz” denilse çok daha makbul olacaktır, benim için.
***
Takma ad, lakap, rumuz, kullanıcı adları gibi konulardaki düşüncelerimi adresini verdiğiniz yerde açıkladım. Evet, bu konuyla ilgili birkaç yazım oldu ama çok su kaldıran bir pilav gibi!
Aynı konuyu seranın sıcaklığında yeniden kurcalamanın yararı olur mu, bilemem!
***
Son olarak, acısını görmemenizi dilediğim kızınızın “ölüm” başlığı altında dile getirdiği ki; o yaşlarda ve halen benim kızım da zaman zaman sorar durur, bu inanç konusu ise; insanın insan olduğu günden beri sorulduğunu, sorgulanıldığını, anlaşılmaya çalışıldığını ve iman noktasına taşınarak çözüldüğünü düşünüyorum.
Bana göre; derin derya konudur, sonu gelmez, dibi bulunmaz. Böyle açık ortamlarda, sanal kişiliklerle uluorta dillendirilmesi düşünce özgürlüğü gibi evrensel bir hak olarak görülse de gereksiz kırılmalara, gücenmelere, iticiliklere veya hoşgörüden uzak başkaca alanlara taşınabilme olasılığını taşır.
Şu sıralar, belki de her zaman gereksinim duyduğumuz şey sevgi, saygı ve hoşgörü saç ayağı üzerine oturtulmuş ocakta lezzetli şeyler pişirmektir.
Sayın Emin;
Sizin adınızı ilk duyuşum Sevgili Bıkmısbroker ın bir mesajı ile oldu . Sonrasında kendine has üslubu ve topici ile yazılar yazan Sayın Serdarkus ile karşılıklı yazılarınızı okumak bizim için bir zevk oldu.
Sizler gibi kuvvetli yazı yazan insanların duygularını nasıl bu kadar kolay yazıya döktüğüne hep şaşırmışımdır.
Sayın Alihoca nın yazılarını okurkende hep aynı hayranlığı duymuşumdur. Allah vergisi olsa gerek diyip geçiyorum....
Sn Sevgili Dent;
Senin gibi , bu gibi kıvrak ve ince bir zeka ürünü dolduruşları becerebilen
piyaz çekip ayaz bekleten birkaç dostun yazdıkları ile gaza gelmiştim hatırlarsan.
Hani, sonra top sakal bırakıp, üstü dökülü kel kafamın arkasında kalan birkaç tel saçtan at kuyruğu yapmaya kalkmıştım, hatta lületaşı bir pipo getirtmiştim taaa Eskişehir’lerden.
Hani evde hanım çoluk çocuk babamız yazar oldu, deyi akraba, konu komşuya bırakmadan hava atmaya başlamışlardır hatırlarsan.
Bak,
Önce şu “kuvvetli yazı yazan” vurgunuza değineyim.
Yazdıklarımın kuvvetli, hoş, güzel ve benzeri sıfatlarla nitelendirilmesi hoşuma gitmiyor değil ama şurada kaç kişiyiz Allah aşkına, üç beş sanal kişinin, hadi alçak gönüllülüğü bir kenara koyup ben de sizin gibi abartarak söyleyecek olursam; 20-25 kişinin beğenisini kazanarak kendimi öyle güzel, böyle hoş yazı yazan sınıfına sokarsam, çok büyük bir aymazlık yapmış olmaz mıyım?
Belki yazılarımı “okunası” kılan olabildiği kadarıyla özen göstermem ve bu özenin yanında elimden geldiği kadar da samimi olmaya çalışmamdır. Hepsi bu!
Bak, kurban olduğum herif, onca yeteneğine karşın, hiçte tongaya basmıyor.
Güzel Eminimiz;
Ne desem az.
Sırf bu yüzden bile kalbimi fethettin desem inan.
Hazır Sayın alihoca’nın gönlünü fethetmişken, daha da önemlisi hocamın tam zamanında “aman dikkat et” diye uyarmasını da fırsat bilip, Sayın dentist’in meğer çanak soru kapsamındaki derin konularına dalmaktan beni meleklerin koruduğunu düşünerek, yeni bir günün bu ilk saatlerinde başka şeyler yazmaya başlayayım.
Yazılarımın uzun olduğunu, boşluklar da dahil 1500’lük yazmaya çalıştığımı yukarıdaki yazılarımda açıklamıştım. Okunurluğu rahat olsun diye de paragraf geçişlerini bir satır artırıyorum, bu artırım 1500’lük sınırlamanın dışındadır, haberiniz olsun.
Sayın dentist’in yönlendirmesi çanak bile olsa, merak etmesin zamanını ve havasını bulursam, boynumun borcu olsun sordukları. Çünkü bu konuda, esasında ben sizlere içimi açtım ve ilk sipariş ondan geldi.
Şöyle demiştim, daha başlarda:
Düşüncelerimden bazılarının başlıklarını not ettim kendimce ama istiyorum ki sizlerin düşüncelerini de alayım!
Ismarlama Hac kabul olmaz, ancak yine de kendi kafama göre yazmak istemiyorum. Uyumlaşmak istiyorum.
Farkındayım, sizlerden zor şeyler istiyorum ama yazmış bulundum artık, dönüp, silemem.
Enginarlar için bir evleklik yer ayırdığım, lakabını yazmakta zorlandığım, İzmirli Sayın buena vista’yı serada göremiyorum. Kırıp, incittim mi, bilmiyorum?
Bazen insan akım derken lokum diyebiliyor!
Nedenlerini biliyorum ama sizlerin bilmesine gerek olmadığını düşündüğüm bir gerginlik, bir iç sıkıntısı, bir düdüklü tencere gibi içimdeki fokurdamadan, basınçtan kurtulabilmem için burnumdan aralıksız tıslıyorum, bir iki haftadır.
İçim ve midem havalana havalana ettiğim kahvaltıdan sonra bilgisunarın karşısındaydım, o gün (16 Eylül 2006 Cumartesi.)
Dolaştığım sitelerin hiçbiri ilgimi çekmiyor. Gene de ısrarla gözüme ilişen yazıları okumaya zorluyorum iştahsız olan beynimi.
Sanırım vakit öğlene doğruydu, 11 civarlarında yani.
Odalarda, açık pencere ile kapılardan içeri sızan her zamanki sesler dolaşıyordu ortamda. Bir tür normal sessizlik diyebilirsiniz, tabii hemen önümüzdeki dört katlı bina inşaatında yapılan tuğla çekme, duvar örmeyle uğraşan çalışanların çıkardıkları sesleri hesaba katmazsak.
Karşılıklı iki daireden oluşan, alttaki dükkânlar hariç 11 katlı ve “kelebek modeli” denilen (son dönem Antalya’nın iklim özelliklerine çok uygun olduğu ileri sürülen, çünkü bu tür yapıların dört cephesi oluyor ve açılan pencere ve kapılardan giren hava bir miktar ferahlık sağlıyor, aydınlık açısından da öyle) işte böyle bir apartmanın birinci katında ve en dip odadayım.
Şu an epeyce düşünmeme rağmen sizlere anlatacak uygun sözler bulmakta zorlandığım çok acı, ama gerçekten çok acı bir çığlık doldurdu apartman boşluğunu.
Bu zehir zemberek çığlığa herhangi bir canlının irkilmemesini düşünemiyorum.
Nitekim ben de, kalbim göğsümde açık bir yer bulsa çırpınarak yerinden çıkacakmışçasına irkil-
dim, ardı arkası kesilmeyen bu çığlığa kulak kesildim.
Bir şey yıkılıyordu sanki! Bir şey patlamıştı sanki! Bir kapı çarpması olmuştu sanki, gümlemişti bir şey!
Tüm bedenim kulak olmuştu desem hatta sağır bir kulak olmuştu desem canlandırabilir miyim gözlerinizde o korkulu anımı!
Seslerin ne olduğunu anlamaya çalıştım ama ne mümkün, yıkılan bir şeyler vardı ve sesler artıyordu. Çığlık ve feryatlar dayanılmaz gibiydi. Size yazdığım süre kadar oturmadım yerimde. Beynimiz çok hızlı bir biçimde çalışıyor, anlam vermeye ve karar almaya ya da bir refleksi yerine getirmeye çalışıyor. Ben diyeyim “1 dakika,” siz deyin “ne 1 dakikası kardeşim, 3-4 saniye.” Gerçekten de anca bu kadar bir süre bile geçmeden yalınayak, palan pandıras o halimle kapıya seğirtirken, aklıma ya asansör boşluğa düştü içinde insanlarla ya da biri asansörde sıkıştı gibi bir düşünceyi de düşünüyordum.
Kapıyı açar açmaz evin içine merdivenlerdeki sıkışmış tüm sesler doldu.
Aklımdaki asansör düşüncesinin de yönlendirmesiyle yalınayak basamaklardan aşağıya deli gibi koşarak indim.
Bir genç kadının sesi ortalığı yırtıyordu ama ne dediğini, niçin yardım istediğini anlamadan zemin kata ulaştım. Merdiven tırabzanlarından dolana dolana ve bağırarak aynı kadınla birlikte mi eriştim zemine, yoksa onu aşağıda gördüğüm için mi, oraya yöneldim, doğru dürüst hatırlamıyorum, şimdi.
Zemin katta asansörün karşısında bulunan merdiven koruyucu demirlerinin ki, bir metre kare bile olmayan (60 cm x 160 cm) boşluğunun oluşturduğu, küçük bir
seccade getirin gözünüzün önüne, işte anca o kertede bir aralıktan bir şeyin düştüğünü anlar gibi oldum, ama ne?
Önce ben mi gördüm yoksa kadın mı gördü onu, gene hatırıma gelmiyor ama çatı gibi meyilli olan bodrum kattaki paslı demir levhanın üzerinde beyaz, tüllü, fırfırlı etekli, askılı elbise içinde bir kız çocuğu vardı.
Bedeni, hem çarpmanın etkisiyle, hem de demir tabakanın meyli yüzünden kaymış, merdiven demir korkuluklarının bitimindeki mermer merdiven basamaklıklarının betonuna sığınmış, sıkışmış ve hareketsiz duruyordu.
Ellerimi merdiven parmaklıkların arasından ona doğru korkarak ve acıyarak, daha fazla incitmemek için şaşkınca uzattığımda kadının kulağımın dibindeki feryatları parçalamadık yerimi bırakmamıştı.
Galiba “Elleme, ellemeee, ellemeeee” diyordu.
Zaten ne yapacağımı korkumdan bilemez durumdayım, onun bu bağırmasıyla ellerimi demir parmaklıkların arasından bu minik bedene değdirmeden çektim. Bu kez 15-20 santimlik aradan değil, demir korkuluklarının üstünden iki elimi şu istif makinelerinin önlerindeki iki demir gibi yaparak dikkatlice uzattım. Bir elimi minik kızın boynunun altına, birini de bacaklarının altına doğru uzatırken yarı kapalı ölü gözleri açıldı ve ellerimi hızla geri çektim. Korkuyla karışık umut kapladı içimi.
Fersiz gözleri yuvasında belli belirsiz devindi ve sanki bana usulca bir şey diyecekmiş gibi ağzını açtı. Açılan ağzından, görünen o süt dişlerinin arasından da yarım çay bardağı kadar birikmiş kanlar yanağından ve kumral saçlarından geçerek
demirlerin üzerine akmaya başladı.
Kadının ne dediğini sanırım o an anlayabildim, “Düştü! Düştü! Kızım düştüüü!” deyince başımı o anda yukarı kaldırdım, taa on birinci kata kadar uzayan giden boşluğun yukarısında, hemen hemen her kattan aşağıya sarkarak bakan bedenler gördüm.
Acaba nereden, hangi kattan düşmüştü?
Kadın başka şeyler de söylüyordu ama benim aklım, biran evvel onu oradan alıp, hastaneye götürmekten başka bir şeye çalışmıyordu.
Minik kızın zar zor açılan gözleri derin bir uykuya dalar gibi oluyordu, yeniden uzattım ellerimi, başının altına giren elim ağzındaki diğer kanların da akmasına neden oldu.
6-7 kiloluk bir ağırlığı anca olan bu minik kız sanki 6-7 ton olmuştu, kaldıramıyordu kırılası kollarım.
Etrafım çok kalabalıklaşmıştı, konuşmalar uğultulu, anlaşılmıyor, hemen yanımda zemin kattaki hırdavatçıyı da gördüm. O an “arabanın anahtarı” diye eşime bağırdım ama eşimin nerede olduğunu görmüyordum bile bağırırken.
Ani bir kararla elimi bu küçük kızdan usulca çekip, hızla birinci kattaki evime koşmaya başladım.
Anahtarı alıp döndüğümde, hırdavatçı dükkânın sahibinin, çocuğu kucaklayarak apartmanın önüne çıkmış ve yol kenarında duran bir arabaya doğru koşturduğunu gördüm.
Ben arabayı açtığımda bana doğru yeniden yolu yarılayıp gelmeye başladı, sonra tekrar döndü, o da şaşırmış olmalı nereye ve hangi arabaya yöneleceğini bilmeden yan taraftaki inşaattan gelen işçilerle iyice dolan sokakta, kucağındakiyle koşuyordu. Az önce yöneldiği arabaya yöneldi tekrardan.
Ben de arabamı
kaldırımdan indirmiş yolun ortasındaydım.
Ne çok kalabalık oluşmuştu etrafta, hırdavatçının arkasından koşan, bağıran, yırtınan minik kızın annesi, apartmana doğru tekrar koşup, “Çantam, çantam! Çantamı getirin!” diye bağırırken eşimi gördüm.
"Yahu boş verin çantayı, şimdi zamanımı!" diye camdan bağırıp, eşimden kadını arabaya bindirmesini istedim. Kadıncağız benim arabaya bindirilene kadar diğer araba gözden kayboldu bile.
Hâlâ çantasını istiyordu kadın, arka koltuğa çırpınarak bindirdiler.
Yolun karşısındaki tek katlı eski evde oturan komşumuzun da kulakları sağır eden çığlığıyla bir kez daha irkildim. Sağ tarafımdan arkaya dönüp baktığımda, arkadaki açık kapıyı tutmuş, gözleri yerinden çıkacak gibi bağırmasına da bir anlam veremedim o anda.
Eşim, arkada bağıran komşu kadını işaret ederek “Emin, ayağııı!” dedi.
Bu karmaşada meğer komşu kadının ayağı da benim arabamın arka tekerine sıkışmış! Otomatik vites olunca araba, çok dikkatli bir biçimde geri vitese aldım. Komşu kadın ayağını kurtardıktan hemen sonra gözden kaybolmuş arabayı takibe başladım.
Açık pencerelerden içeri giren sesler “An-Deva! An-Deva!” diyordu.
Rahatladım, en azından hangi yöne gideceğimi anlamıştım.
Arka koltukta, yırtınan, kıvranan, ağlayan, kendini paralayan kadın “Allahım ben ne yaptım? Allahım ben ne yaptım? Ben ne yaptım, neee? Ölmek istiyoruumm, ölmeek, ölmeekk, ölmeeeek! Allahım n’olur! Allahım n’olurr!” figanıyla birlikte debeleniyordu.
Dayanamadım sordum; “Kaçıncı kattan düştü?”
Ağlamalı ağzından çıkan:
“Beşinci kat, beşinciii” sözünü beynim hızla düzeltti; bir katta dükkânların bulunduğu kat, yarım katta bodrumun azıcık üstü eder 6,5 kat!
Dörtlüleri yakarak hastanenin acil servis girişine kadar geldik ama ortada araba yoktu. Kadın ve eşim acil önünde arabadan atlarcasına indiler. Biraz ileri çekip, arabayı ben de koşarak daldım içeri.
Bir bayan doktor, az önce getirdiğim ve bekleme koltuğunda kıvranan kadını biryandan azarlıyor, bir yandan sakinleştirmeye çalışıyordu.
Sağlık güvencelerini sorarken kadına, benim gözlerim ise önünde durduğumuz iki ayrı odanın kapalı kapılarına dikilmişti.
Kadın çırpına çırpına telefonla bir yerlere haber vermeye çalışıyordu. O an hatırladım, arabada iken eşine de haber vermişti: “Bilmiyorum, biz An-Deva’ya gidiyoruz, oraya götürdüler galiba” dediğini, yazımın burasına geldiğimde hatırladım.
Kapalı kapılardan biri açıldı, bir önlüklü kadın daha çıktı: “Durumu kritik, ama merak etmeyin, her türlü tetkik yapılacak, sakin olursanız size onu göstereceğim” der demez hafif aralık duran kapıdan içeri daldım, beyaz türbanlı bir kadın doktor, sedye üzerindeki bu kız çocuğunu incitmeden tutuyordu.
Dişleri ve ağzı pelteleşmiş kan dolu bu kız çocuğu o sırada “Anne, anneee” diye ağlamaya başladı.
Dünyalar benim olmuştu ondan duyduğum bu seslerle.
Sanırım bana doğru olan bir kolu doğal duruş içinde değildi. O ağladıkça ben açıldım ve koridora çıktım, babası da gelmişti. İçeri girdiler, dışarıda ağlayan anne ve doktorlar.
Yanımdan ameliyat önlüklü bir adam hızla ge-
çip, minik kızın bulunduğu odaya girdi.
Dayanamadım ben de daldım, içeri.
Şimdi de “Anne! Baba!” diye ağlıyordu.
“Yaşayacak” diye içimde bir duygu oluştu. Bu güven duygusu silinir gibi oluyor, ben tazeliyordum; “Yaşamalı, ağladığına göre, anne ve baba diye seslendiğine göre bilinci yerinde demektir ve gül yüzü kanlar, gül teni kırıklar içinde olsa n’olur!”
Bu sırada kapıya cankurtaran aracı yanaştı. Küçük kız tekerlekli sedyede; annesi, babası, diğer yeşil ve beyaz gömlekli büyükleriyle bir başka hastaneye doğru sirenlerin iç parçalayıcı sesiyle yola koyuldu.
Doğrusu, 23 ailenin oluşturduğu, hane sayısı açısından bu neredeyse bir köy kadar olan binada birçok kimse, kimseyi tanımıyor. Kentte yaşamanın kaçınılmaz bir sonucu olsa gerek, 15 aydır ben de buradayım ama ne bu kız çocuğunu, ne babasını ve ne de annesini görmüş değilim. Bir kez olsun bile. Ya da görmüşüm ama herkes birbirini görmemezlikten geldiği için hatırlamıyorum.
Eve döndüğümde saatlerce kendime gelemedim. Kapının önünde bulunan kalabalık azalsa da varlığını sürdürüyordu.
Sinirim boşalmıştı, elim ayağım soğumuştu. Sigara üstüne sigara içtim, sonra duşa girdim, soğuk suyla kendime gelmeye çalıştım.
Çocuğun düştüğü yerde kurumaya başlamış kanlara inip, baktım; emin olmak için.
Korkulu, gerilimli bir rüya mıydı, yaşadıklarım?
Nasıl hiçbir demire çarpmadan o daracık alandan düşmüş? Ya başı sağa doğru değil de sol tarafa doğru olsaydı!
Düşünmek bile istemiyordum. Sol taraftaki mermerin sivri ucu dağıtmış olurdu minicik başını!
Salona döndüm koltuğa yığıldım, annem de koltuk dururken odanın tam ortasında halının göbeğinde çökmüş: “Vağh vağhh” deyip belirli aralıklarla dizlerine vuruyordu.
Bünyem kaldırmadı demek; sinirlerim boşaldı, burnumun kanatları titredi, gözlerim taştı.
İki üç saat kadar sonra düşen kızın annesi, kayınvalidesi ile birkaç sivil ve resmi polisin kapının önünde konuştuklarını gördüm.
Olay yeri incelemesi için gelmişler. Hırdavat dükkânın sahibi olayı anlatıyor. Yazılar yazılıyor, karakollara bilgi veriliyor telefonla, komşular da birer ikişer toplaşıyor, kapı önüne.
Ben de aşağı inip, önce küçük kızın durumunu sordum, zaten ağlayan ve kendinde olmayan annesine. Beni tanımadı! Titrek sesiyle doktorların ona dediklerini söylemeye çalıştı: “Durumu iyiymiş, ancak 48 saat gözetim altında tutulacakmış.”
Nedense, hiç inandırıcı gelmiyordu annesinin bana anlattıkları ama inanmak istiyordum. Polislerin gelmiş olması kafamı karıştırıyordu.
“Doktorlar, anneye de mutlaka sakinleştirici bir iğne yapmışlardır,” diye aklımdan geçiriyorum.
Sonraki günler gelip geçerken kendince; başta da söylediğim gibi benim derdim bana yetiyor, gerginliklerim diz boyu fakat gelin görün ki, eve her giriş çıkışımda eğilip, apartman merdivenleri arasındaki boşluğa bir iki kez bakmadan edemiyorum.
Dedim ya kafam karışık, kendimce sorunlarım var ve çok efkârlıyım bu günlerde.
Seradan sıkıntılı bir biçimde eve gelmiştim.
Yazacağım yazılar, alacağım notlar ve inceleyeceğim birçok konu var.
Gelin görün ki, çok zorlanıyorum, söy-
lenerek salona geçiyorum, balkona çıkıyorum, mutfaktan odaya, odadan koltuğa derken, yatak odasına geçiyorum, halsizim, ağzım sigara pası, üstümle başımla verev biçimde yatağa uzanıyorum. Birbirini kovalayan düşünceler, körebe oynuyor beynimde. Dalar gibi oluyorum, belki biraz dalıyorum.
Eşimin bağırmalı sesine tavşan uykusundan uyanıyorum. Sesi çok heyecanlı, salona çağırıyor beni. Sersemce salona geliyorum. Pencerenin perdesini aralamış, birilerini gösteriyor.
“Bak, geldiler! Düşen kız! Babasının kucağındaydı; şimdi içeri girdiler!”
Bakıyorum göremiyorum, pencereden.
Hemen dış kapıyı açıp, birkaç basamak indikten sonra eğilerek aşağı bakıyorum, zemin katta çağırdıkları asansörün gelmesini bekleyen üç kişi var!
Gerçekten o minik kız babasının kucağında ve kolunun biri alçılı sargı içinde.
Gene yalınayak yanlarına kadar iniyorum ve inerken “Geçmiş olsun!” diyorum.
“Sağ ol” diyorlar.
“Sen, hoş geldin, güzelim” deyip, minik kızı öpüyorum, keyifsiz ve acı içinde olduğundan yüzünü buruşturarak, başını, babasının başının arkasına saklıyor.
“Biraz rahatsız da, amcası!” diyor babası bana.
“Olsun! O kadar rahatsız olacak ama ben şuan çok rahatladım,” diyorum.
Genç kadın iki elini yüzüne kapıyor, duygulanıp ağlıyor mu ne?
Daha fazla sıkmadan onları, merdivenlerden ağır ağır, yan yan, bir gözüm gene onlarda geri çıkıyorum. Çıkarken soruyorum: “Kaç yaşında?”
“İkiye girecek, 20 aylık,” diyor babası.
Asansöre binerlerken bir kez daha soruyorum: “Adı ne, bu güzel kızın?"
Gene babası cevap veriyor: “Rüya.”
Serada kırkımızın çıkmasına 10 gün kaldı.
Neredeyse her gün seranın naylonlarını açıp kapatarak havalandırmasını yaptım.
Hoş geldin, beş gittin seremonisinden ve aradaki bir iki gelgel yazılarını hesaba katmazsak kendimizi ele veren yazıların ardından astral bir yolculuk yaptım, sonra da borsa düşüşünü değil, Rüya kızın düşüşünü anlattım sizlere ve bu otuz günü birlikte tükettik.
Cephanemiz tükenmedi ama azaldı, lojistik desteği bekler olduk.
Ramazanın ortasına gelince manicimiz çıkageldi. Onun güzel manilerine bahşiş vermeyi çok isterdim ama elimiz darda olunca, bu kadarıyla yetindik.
Katılımcılarımız artıyor ama tam katılamıyorlar, doğaldır! Yeni gelenlere bir sözüm yok ama katılımcı sayısına baktığımda, hiç ileti göndermeyen kişilerin oranı % 65.
İletiden kastım; insan katıldığı yere selam vermez mi, bir merhabasını iletmez mi?
Bilemiyorum tabii, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ama merhaba demesini de, eyvallah demesini de, geciktim, gecikeceğim demesini de becerebilirsek daha hoş bir ortamı solumuş oluruz gibime geliyor.
Yoklama alınması da iyi oldu. Dükkân sahiplerini son gönderiler bölümünden anlıyorduk, şimdi bir kısım müşterileri de görmeye başladık.
Ramazan ayı gelince gazetesinden, televizyonuna, çarşısından, pazarına bu ayın anlam ve önemine uygun yayınlar, sunumlar oluyor. Arka Bahçenin mani sözlüsü bile sırtında davuluyla bu ayın ortasında ortaya çıktığına göre, ben de bundan sonra geçmişe doğru sizlere bir şeyler anlatayım diye kafamdan bir şeyler geçiriyorum.
Gene bölük pörçük olacak yazacaklarım ama nasıl buluyorsunuz, yazıların uzunluğunu?
1500 karakterlik yazılar uygun mudur?
Bu arada okurlarımız da bir adım öne çıksa hiç fena olmaz! Gaza gelmiş olurum en azından! Teşekkür düğmesine basarak gaza gelemiyorum; bu teşekkürleri,“Yazını okudum arkadaş, haberin olsun, aha işte yazının altına adımı yazdırıyorum” anlamında algılıyorum, haberiniz olsun, demedi demeyin!
Gene bölük pörçük olacak yazacaklarım ama nasıl buluyorsunuz, yazıların uzunluğunu?
1500 karakterlik yazılar uygun mudur?
Güzel İnsan;
Başlangıçtaki anlattıkların ile tıkımız çıkmadan dinlediğimiz kış sohbetlerini tekrar yaşadık.
Sonra,
Bir Rüya Öyküsü sundun ki,
Tıpkı TRT Radyolarında yaklaşık kırk yıldır devam eden ARKASI YARIN Proğramında sunulan ve her gün saatini iple çektiğimiz o güzelim öyküleri beklerken duyduğumuz aynı heyecanı yaşayarak bekledik desem inan.
O güzelim yüreğine teşekkürlerimle
Saygılar.
serdarkus
10-10-2006, 16:59
....borsa düşüşünü değil, Rüya kızın düşüşünü anlattım sizlere ve bu otuz günü birlikte tükettik.
Cephanemiz tükenmedi ama azaldı, lojistik desteği bekler olduk.
Ramazanın ortasına gelince manicimiz çıkageldi. Onun güzel manilerine bahşiş vermeyi çok isterdim ama elimiz darda olunca, bu kadarıyla yetindik.
Katılımcılarımız artıyor ama tam katılamıyorlar, doğaldır! Yeni gelenlere bir sözüm yok ama katılımcı sayısına baktığımda, hiç ileti göndermeyen kişilerin oranı % 65.
İletiden kastım; insan katıldığı yere selam vermez mi, bir merhabasını iletmez mi?
Bilemiyorum tabii, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ama merhaba demesini de, eyvallah demesini de, geciktim, gecikeceğim demesini de becerebilirsek daha hoş bir ortamı solumuş oluruz gibime geliyor.
......
Gene bölük pörçük olacak yazacaklarım ama nasıl buluyorsunuz, yazıların uzunluğunu?
1500 karakterlik yazılar uygun mudur?
Bu arada okurlarımız da bir adım öne çıksa hiç fena olmaz! ....
Okurken düşünmemek, düşünürken hatırlamamak, hatırlarken duygulanmamak elde değil.
-Benim sadece bir kargaşalık ortamı hissedebildiğim yaşlarda, üçüncü kat penceresinden düşen komşunun oğluna annemin koşup -her ne yaptıysa- sonrasında, “gittim can çekişiyordu, biraz geciksem gitmişti..” dediği..
-Yedi ciltlik Kara Kule serisinin sonu bile bu yedi bölümlük mini dizinin sonu kadar heyecan vermedi.. yaz sen Emin hocam, okuyan olur.. yeter ki okumaya değer yazı olsun.."Yazılan yazılır, beğenmeyen okumaz goçum,.. o gadar!."
-Her daim tüm ölüm doğum olaylarına tüm mahalle ve akrabalara koşup da sonrasında benzeri bir olay aile efradında olduğunda aynı tahammül, deneyim ve olgunluğun gösterilememesini neye nasıl yorumlamalı..
-“Sadece ben mi yazacam, millet bedava bedava okuyup gitsin.. hele bir siz de el atın beyler.. hooop, ayıp oluyo!..” sendromu.. olağandır.. altı sene içerisinde yan semptomlarda azalmayla birlikte, tamamen geçer..
-Katılım az mı.. sanmam. Hele bir biraz artsın, o zaman gör temaaşayı..
-Borsa düşer, borsa çıkar.. bunları zaten çok yazan var.. maaşallah.. yazıcıoğlundan 3,5 yeteleye metastock alan herkes, üçbuçuk günde analistist kesiliyor, deneklik yapacak forumcu kesiyor.. işi öğrenene kadar.. haydee, gurbanlık goyun bakılır!..
-Küçük çocuk acısına dayanmak zor.. yeğen küçük, ziyarete gelmiş.. hınzır, yerinde durmaz.. olmayacak şeyleri istedikçe, “hımm!” “lamalar.. ertesi günü çocuk hastalanıp da ateşi yükselmez mi.. baygınca sayıklayıp yattıkça, çevresinde dört dönmeler, bir gün önce esirgenen tüm istedikelerini önüne dökmeler.. mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan..
-Yılı aşan yazmama süreci sonrası, sevgili Babodan davet geldiğinde, iyi niyetle başlamış, ama tez zamanda hayal kırıklığı olan çok sayıda örnek olduğu için, bir an tereddüt ettim. Sonra sadece iki kritere baktım. Bir, kimler.. iki, ne kadar sürer bu iş.. birinci kolaydı.. alemdeki birlikte olmakla onur duyulacak her on isimden dokuzu buradaydı, bir bakışta gözüküyordu.. ikincisi zordu, ama bende yöntem basitti.. iki değişik zamanda, o zaman üye sayısı yüzün çok altında olan bu site ile, üye sayısı binin çok üzerinde olan bir başka kerameti kendinden menkul siteyi karşılaştırdım.. online katılımcı, burada hep daha fazlaydı.. varım dedim.. yanılmamışım!.
-Yenisine ne kaldı ki mübareğin.. 11 ay falan!.
Hep serden bahsettim, serayı atladık sanki.
Dün seradaydım; sık sık gidiyorum zaten. Benim de tahtam, borsam, tatlı ama çileli sorumluluğum, (başımın belası; atsan atılmaz, satsan satılmaz) hissem, şuyum, buyum şimdilik bu sera.
Geçenlerdeki afattan ucu ucuna sıyırdık!
Birçoklarının serasını yerle bir eden, hatta hemen yanımdaki gerbera ekili Latif Amcanın serasının bir tünelinin demirlerini kırarak kaldırıp beyaz renkli çiçeklerin üzerine savuran fırtına, bizim seranın sadece bir tarafındaki desteğini de direncini de kaybetmiş, eski yanak naylonunu parçalamasını saymazsak, diyebilirim ki bize hiç zarar vermedi.
Üstelik sera üst örtüsünü de aynı gün, 5 işçiyle kapattıktan yarım saat kadar sonra bu fırtınayla birlikte yağan; dal kırıp, asma ve dut yapraklarının içinden kurşun gibi delip geçen doludan da fidelerimizi koruduk.
Biraz borsaya benziyor değil mi? Yoksa ondan da mı zor?
“Bir verdiğimiz varmış da karşı mı gelmiş?” Verdiğimiz o şey ne ola?
Evet, dün serada “dal başı” çalışanlar, fidelerin eğilmeden boy atmaları için iplerle ördükleri ağın son katını, yani dördüncü sıradaki ağın örüşünü yapıyorlardı.
Ben de kafamdaki tilkilerin birbirine dolanan kuyruklarını ayrı tutma çabasından bıkmış bir halde dolandım karanfillerin arasında.
45 bin fidenin bazılarının tomurcuklarını çatlattığını, dahası bunlardan birkaç tanesinin çanağını çatlatarak petal yapraklarını çıkarmış, tam kesimlik (fırça diyorlar bu görünüme) olduğunu gördüm.
Bunlardan dokuz tanesini seradaki arkadaşlarından ayırdık. Daha doğrusu iki tanesini çalışanlardan Hasan Bey, koparıp bana verdi. Adettendir, çıkarıp bahşişini verdik. Bu bahşiş miktarını da söyleyeyim de kapalı bir şey kalmasın aramızda: 1 lira 80 kuruş. (YTL)
Eve gelince, bu dokuz adet kırmızı karanfili itinayla vazoya yerleştirdim, bir sigara yakıp onları seyre daldım.
Neler düşündüğümü söylemeye kalksam yorulurum, o yüzden söylemeyeceğim. Yalnız şu kadarını söyleyebilirim: sıkıntılı bir hoşnutluk. (Ne demekse?)
Serdarkus Ustaya öykünerek, aynı zamanda ıkınarak gene de hece ölçüsünü bulmak için; hece hece heceleyerek maniler düzdüm, belki bu “sıkıntılı hoşluk” deyimimi göreceli de olsa sizlere çağrıştırsın diyerek:
Seccadesi hisse senedi
Kıblesi de İstinye idi
Daha selamını vermeden
Anlı secdedeyken pes etti
Karanfil ekti hisse yerine,
Fodullandı gerine gerine
Tomurcuklanınca da fideler
Düştü pazarlama gayretine
Karanfili alan yok gibi
Örümcekten talan çok gibi
Kasımda biçilecek amma
Mezatta da yalan bok gibi
Hissem olsa beklerim
Günü güne eklerim
Ya açarsa çiçekler
Satılmazsa n’ederim
Dalı eğri karanfil vazo da durmaz
Bu işin sarı battal boy grafiği olmaz
Alıcılar iç piyasa, dış piyasa
Tok alıcı değil mi almazsa almaz
bikmisbroker
11-10-2006, 21:11
.................................................. ...............
Ben de kafamdaki tilkilerin birbirine dolanan kuyruklarını ayrı tutma çabasından bıkmış bir halde dolandım karanfillerin arasında.
.................................................. ................
Hissem olsa beklerim
Günü güne eklerim
Ya açarsa çiçekler
Satılmazsa n’ederim..
Rahat rahat alip-satiyordun,
Arada bir forumlara bakiyordun,
Neyine gerek Karanfil ekmek-dikmek?
Düş bakalim peşine SATMAN gerek.
Sari Battal boy Grafik cizen de vardi,
Sarki ile, şiir ile, cevap veren de..
ime-ka-be dedin, olmadi arka-bahce,
Düş bakalim peşine SATMAN gerek.
Borsa ile üretimin,
Öz ile yetimin,
Uretim ve emek ikileminin,
Düş bakalim peşine SATMAN gerek.
Pazarlama demişler adina,
Doyum olmaz koyunca parani Kasana,
Oyle kolay degil, ekmek biçmek,
Düş bakalim peşine SATMAN gerek.
Daha ilk senen de "bıkmış" isen,
Bu Bıkmış'in sana diyecek lafi yoktur.
Evdekiler aş, iş bekler,
Düş bakalim peşine SATMAN gerek.
Bikmisbroker.
11 Ekim 2006
Şimdi,
Yüreği Yufka Babo’muz;
Gider,
Emin’mizin terinden, serinden, serasından ürettiği Al Karanfilleri,
Kanada Nam Diyarına bi güzel pazarlar,
Satar mı?
Satar..
…Arka BahÇe’nin Yeni bölümü Sera'sında, Dostlukların anlamını yorumlama ve yormama adına…
Dostluğu (öteki ben’i) ve dostlukların anlamını yormadan, yorulmadan yorumlayabileceğimi ise sanmıyorum.
...eline, düşüncene ve duygularına kuvvet...
...gerçekten keyfinizi kaçırmadan okunası şeyler yazabilmek için debeleneceğim ve elime, düşünceme bir de duygularıma mukayyet olmaya çalışacağım.
Sözümü gülle peylerim
Hasmı sitemi neylerim
Ben dikensiz gül satarım
Ben senin gibi olamadım Cevri Baba.
Kısacası, ağabeylerim, ablalarım, kardeşlerim ben de birçok insan gibi edna bir kulum işte.
Ben hiç tanımadığım sizleri incitmekten korkuyorum, kırmaktan, üzmekten çekiniyorum. Bu durum doğal olarak diyeceklerimi yeniden ve yeniden gözden geçirmeme neden oluyor ve neredeyse yazacaklarımdan vazgeçmeye kadar gidebiliyor.
Tavandan düşecek kendisini bütünlemiş serin bir damlanın beni kendime getireceğini umarak bir süre daha yoklamada kendimi burada “var” yazdırmak istiyorum.
Böyle ürpertici serin bir damla düştü.
Daha dikkatli ve özenli olabilmek adına; kendi kendime, birkaç gün, özgür irademle ne serden, ne de seradan “yazmama cezası” veriyorum.
Bir süre sonra görüşmek üzere saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum.
Not: Alıntıladığım sözler, sadece duygularımı daha iyi yansıtmak adına kullanılmıştır.
bikmisbroker
11-10-2006, 23:33
Böyle ürpertici serin bir damla düştü.
Daha dikkatli ve özenli olabilmek adına; kendi kendime, birkaç gün, özgür irademle ne serden, ne de seradan “yazmama cezası” veriyorum.
Bir süre sonra görüşmek üzere saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum.
Not: Alıntıladığım sözler, sadece duygularımı daha iyi yansıtmak adına kullanılmıştır.
Bu kararinda HEMEN yukardaki siirimin veya bir baska sayfadaki yazimin etkisi varsa cok uzulurum.
Bu kararinda HEMEN yukardaki siirimin veya bir baska sayfadaki yazimin etkisi varsa cok uzulurum.
Sevgili Babo;
Duygularıma tercüman olmuşsun.
Anca rüyalara daldık.Hemen uyandırmak varmı kitabında hocam.kaleminin ucundan akan mürekkebin kurumasın.Hoş klavyen kırılmasın yada bozulmasın desek daha doğru olacak sanırım.Şurda dili döndüğünce yazan çizen okuyan.bir güzel araya teşekkürleri sıkıştıran ha üçüz ha beşiz.her ne kadar karanfil yetiştirmesini bilmesekte sayende kokmasını öğrendik.Kokuları bekliyoruz saygılarımla.
serdarkus
14-10-2006, 11:47
.....
Daha fazla sıkmadan onları, merdivenlerden ağır ağır, yan yan, bir gözüm gene onlarda geri çıkıyorum. Çıkarken soruyorum: “Kaç yaşında?”
“İkiye girecek, 20 aylık,” diyor babası.
Asansöre binerlerken bir kez daha soruyorum: “Adı ne, bu güzel kızın?"
Gene babası cevap veriyor: “Rüya.”
Ne olacak Rüya kızın halleri..
Rüya kızı kurtadık... mı
Dedik mi sonra ne olacak bu kızın halleri.. ne yapacak, nasıl olacak.
Bu toplumda bu kız nasıl büyüyecek, düşündük mü.. bu kız okula gitmeyecek mi.. gidip de eğitilmeyecek mi.. eğitim verdiğini sanan toplumda, o da sanki eğitim gördüğünü sanmayacak mı.. eğitimsiz ebeveynlerin çocuğu olarak, sonra o da eğitimsiz çocuklar yetiştimeyecek mi.. var mı böyle bir ihtimal, sonraki yaşamında..
Büyürken etkinliklere katılmayacak mı.. çocuk etkinlik yapsın derken, beşinci sınıf pavyon şarkıcısı kılığında şov yaptırmayacak mıyız.. şovunu izlerken annesi kızıyla gurur mu duyacak.. ufacık taze beyninin kıvrımlarını tahriş ettikten sonra, ileride kurtuluşu “the best of the kıvrık” yarışmalarında görmeyecek mi.. annesi, kurtuluş savaşımızın simgesi Nene hatunlaa öykünürcesine, “üç gızım var memmed ali beyy, hangisini istersen al” diye çığlıklar mı atacak.. bu işler eğer böyle olacaksa, sonra nasıl der ki ben kurtuldum, yaşıyorum.. koruduk mu Rüya kızı böylesi tehlikelerden..
Rüya kızı kurtarmakla sorumluluğumuz bitti mi..
Düşündük mü sonrasını.. sonra kim sakınacak Rüya kızı bizden..
Rüya kızımız büyüdü.. hay büyümez olaydım demiyecek mi..
Asıl hikaye şimdi başlamacak mı,
Ne olacak Rüya kızın sonraki halleri..
Kurtar kızı Emin hocam!
Sizlerle bir geçmiş geziye çıkalım diyorum!
Daha doğrusu ben çıkayım, sizler de beni kollayın, gözetin, izleyin.
Neden böyle bir şeye gereksinim duyuyorum, tam olarak bilmiyorum!
Ne kadar çok “bilmiyorum” sözünü kullandığım, dikkatinizi çekiyor mu?
İçimden geçenin yazıya aktarılmasıyla bu kendinden emin veya hakikaten emin olmayanların kullanacağı türden sözlerimle sanki ben de ilk kez yüzleşiyormuş gibi oluyorum. Bakınız, gene kesinlik içermeyen “sanki” sözü yapıştı cümlenin bir yerine!
Kufe şehrini bilenleriniz biliyordur. Benim aklımda bu isim çok öncelerden okuduğum bir kitaptan kalmıştı. Sonraları, yani geçtiğimiz birkaç yıl içinde ABD’nin deste deste demokrasi götürmek için çırpındığı ve bu yüzden bir sürü sıkıntı çektiği Irak’la ilgili haberlerin arasında duymaya başladım.
Gel zaman, git zaman bu demokrasi götürme işinin, hepinizin bildiği ve tüm çıplaklığıyla gördüğü gibi, nasıl bir iş olduğunu söylemeye gerek yok!
Dünkü köşe yazısında Sayın Umur Talu, bu rakamı yazısının başlığına koymuş ve hangi kaynaklardan aldığını belirterek değerlendirmesini yapmış, arada bir yerde de okurlarına sormuş: “Böyle bir sayı bize ne anlatabilir?”
Bugün, bu yazıyı yazmadan önce haberlere öylesine baktığımda, artık meteoroloji bilgisi gibi sıradanlaşan, yeni mi, arşiv mi olduğu belli olmayan görüntüler eşliğinde haber sunucusunun bir çırpıda söylediği: “Irak’ın çeşitli bölgelerinde meydana gelen son şiddet olaylarında 13 kişi öldürüldü, 7 kişinin cesedi bulundu,” sözlerini duyunca, Sayın Talu’nun sorusu iğneledi beni.
Yine de ben, bir cennet sebzesi olduğu da söylenen kabağa saygısızlık etmemek için “kabak tadı verdi” deyimi yerine “lağım tiksindiriciliği verdi” deyimimle değiştirerek, bu işin benim iç bünyemde bulantılar yaratmaya başlamasıyla gene tuhaflaşmaya başladığımı söylemek isterim.
Nasıl tuhaflaşmam, bu bölgede günde ortalama 100 kişi gümbürtüye gidiyormuş (ölüyor diyemiyorum.) NTV’nin haber sayfalarında bu toplam rakamın 600 bini çoktan aştığı söyleniyor. Dikkat buyurun ölenler sadece sivil Iraklılar!
Yazmaya çalışacaklarımın demokrasi götürme işi ile alakası olmayan, sorup sorgulamayan bir yazı olacağını baştan söyleyeyim.
Umarım yazacaklarımla sizi ve de kendimi bunaltmam.
Yazacaklarıma geçmeden önce yazacaklarım var.
Öncelikle ve abecesel olarak Sayın alihoca, bıkmışbroker, Ramo ve serdarkuş’a bir şeyler deme zorunda hissediyorum.
Bıkmış Usta ve Ali Hocamın hassasiyetlerini anlamak ve teşekkürlerimi iletmekle birlikte, kendime verdiğim bu beş günlük cezanın onlarla alakası olmadığı gibi katılımcıların hiçbiriyle de yoktur.
Yanlış bir davranışımdan ötürü kırdığım biri için bu davranışı sergiledim. Ki; zaman zaman akıllanayım diye böyle yaparım. Neyse geldi geçti ama bu beş gün bana zor geldi, uzun geldi, geçmek bilmedi; umarım alacağım dersi almışımdır ve bir daha böyle densizlikler yapmam.
Sayın Ramo’nun akıcı bir üslupla dile getirdiği duygularına da teşekkür ediyorum. Yazısını dört gün sonra okuyup duygulanmamak mümkün değil.
Gelelim Serdarkuş ağabeyimize; Rüya kızı bahane ederek ne kadar yara varsa kaşımış. Doğru da yapmış ama sanırım eskidendi, şimdilerde zaten kaşınmayı seven toplumu kaşımak, onu huzursuz ederek düşünmesini sağlamak artık abesle iştigal etmek gibidir, bilmez mi? Belki, kaşıdıkça da bırak huzursuz olmayı zevk alıyordur, zevk!
“Kurbağaya tükürmüşler, demiş: zaten suya atlayacaktım.” (Atasözü)
Merak edenlere: Duyduğuma göre, Rüya kızın ailesi bu binadan taşınıyorlarmış. Buraya yazdığım yazının bir nüshasını alıp, bir zarfa koyup, Rüya kız büyüdüğünde ona bir “okuma parçası” olarak verilmesi için ailesine gitmeyi kaç kez düşündümse de cesaret edemedim.
Söyleyecek fazla bir şeyim olmamakla birlikte Kufe kentiyle konuya dönecek olursam; bu yeri görmüş değilim, bu yer hakkında hiçbir elle tutulur bilgim yok, tamamen kulaktan dolma birkaç bilgi kırıntısı.
Arama Motoru denen internet siteleri de bu bilgisizliğimi gidermedi. Belki de iyi aratamamışımdır.
Bir zamanlar Milliyet okuruydum ya, işte o dönemlerden kupon karşılığı aldığım, bazılarının ciltleri bile ters yapılmış birkaç ansiklopedi dışında elimin altında bilgi yok. Bu kaynaklara ise bir resmini bile koymamışlar, Kufe’nin.
Televizyonda gördüğüm görüntüler ise genellikle Pazaryerleri veya bir sokakta önceden patlamış bir bombanın çıkardığı yangından arta kalan yıkık dökük yerler ile iskeleti kalmış yanık arabalar.
Böyle ön açıklamaları sizlere neden yaptığımı ise bilmiyorum!
“Belki de somut bir hata yaparsam üzerime gelmeyesiniz diye sizleri koşullandırıyorum” diyecektim, vazgeçtim.
Ne somut hatası, ben sadece kafama göre okunası ve azıcık üstünde düşünülesi bir şey yazmaya çalışacağım gene sözlerin arkasına saklanarak.
Müslümanlığın İran ve daha yukarısına doğru yayılmasında önemli bir yeri olduğu söylenen, Fırat Nehri kıyısında bir eski kentmiş Kufe.
“Okunası ve azıcık üstünde düşünülesi bir yazı yazmaya çalışacağım” dedim demesine ama bunun, tam da demek istediklerimle örtüşmeyeceğini düşünmeye başladım. “Okunası” kısmı doğru ama “akıl yürütme” veya “irdeleme yapmak” anlamına gelen “azıcık üstünde düşünülesi” sözümü geri çekiyorum. Çektiğim yerin boş kalmaması için yerine “duygu yürütme” sözünü koyuyorum. Dolayısıyla demek istediğimin “duygu yürütmelerle dolu okunası bir yazı” olarak algılanmasını istiyorum, istemesine de sizler istediğiniz gibi algılayabilirsiniz tabii.
***
Bir, Mekke’nin Müslümanlar tarafından fethedilmesi sırasında babasıyla birlikte İslam dinini kabul eden; iki, yazısının güzelliği ve dürüstlüğü ile Peygamberin vahiy ve zekât yazmanlığını sürdüren; üç, Hz. Ömer döneminde Şam’ın en büyük mülki amiri olan, gene Hz. Osman döneminde de güçlü bir orduyla birlikte valilik makamındaki konumunu sürdüren; dört, Hz. Ali’yi çeşitli katakullilerle rakibi olmaktan uzaklaştırdıktan sonra oğlu Hz. Hasan’ı da gene alaverelerle kendi eşi Ca’de Hanıma zehirleterek iktidarını güçlendiren; beş, Emevi Hanedanlığının kurucusu dolayısıyla ilk halifesi olan Muaviye’nin, nasıl olmuşsa olmuş işte, çok önemli kumandanı olmuşum.
Siz deyin ki, onun ordusunun Başkumandanı.
Ruh göçüne (reenkarnasyona) inanmam; nedense, aklıma yatmaz. Ancak böyle bir durumu yaşamak isterdim.
Sağ olsun, Bekir Yıldız’ın kitabını(*) birkaç sene aralıklarla birden fazla okuyunca sanki ruhumla birlikte aklım da göçmüş gibi oldu.
Her ne kadar Bekir Yıldız eserinde bu kumandanın adını koymuşsa da, ben o kumandan değilim, ruh göçü yapmış olsam da gene kendi adımla varım.
Adım, şimdikiyle aynı: Emin bin Osman, yani Osman oğlu Emin’im.
Hasan hayatta. Babasının yerine, özellikle Kufelilerin isteği üzerine, halifeliğini ilan etmişti.
Aynı zamanda, benim Halifem Muaviye de halifeliğini 661 yılında Şam’da ilan etmişti.
(*) Bekir Yıldız, Ve Zalim Ve İnanmış ve Kerbela, Cem Yayınevi, İstanbul, 1989.
“Duygu yürütmelerle dolu okunası bir yazı” demiştim ya! İşte, bu sözümü de geri çekiyorum.
***
Takdir edeceğiniz üzere bir koltukta iki Emir olamazdı. Bu sözümü “bir koltuğa iki karpuz sığmaz” atalarınızın sözüyle karıştırmayın. Bu koltuk; saltanat, iktidar koltuğudur ki, hakikaten iki kişinin sığacağı bir mekân ve makam değildir.
Nitekim, bu duruma el koymak üzere Kufe’ye doğru büyük ordumla yola çıktık.
Ordum Hasan’ın ordusunun üç katından biraz fazlaydı.
Ne yalan söyleyeyim savaştan yana, kan dökmekten yana değildim ama Emirim Muaviye’nin gözü kararmıştı. Allah gönlüme göre verdi ve kan dökülmeden bu işi hallettik.
Hasan’ın kuvvetleri dağılmıştı, üstelik dağılanların birçoğu benim orduma katıldı.
Kufe halkını anlatmaya gerek yok, onlar da dağıldılar ve büyüklü küçüklü Emirimin bulunduğu camiye koşarak: “Kur’anı Kerim ve Resulü Ekrem’in sünneti üzerine size biat ederiz” deme yarışına katıldılar.
Hasan da ellerini Halifemin ellerinin üzerine koyarak biat etti; onun egemenliğini tanıyarak, bundan böyle Müminlerin Emiri olduğunu kabul etti.
Küçük kardeşi Hüseyin gelmedi ama olsun, neticede iş tatlıya bağlandı.
Ben de bu muhteşem ordumla bir nevi tören geçişi yaparak, gövde gösterisi yapmış oldum.
Artık, Emirimin senelerdir valiliğini yaptığı Şam şehrine dönüyoruz.
Ben de şimdiki yaşlarımda, ordumun başında, halifemin yamacındayım.
Dediğim gibi, bir kumandan için oldukça gösterişli ve gururlu bir ortam var; postu deldirmemişim, askerlerimde zayiat yok Allahın izniyle burnumuz bile kanamadan kışlamıza, sarayımıza dönüyoruz.
Kufe sokaklarının içinden geçerken Halifem Muaviye en önde, onun yarım at boyu kadar arka yanında ben ve benim arkamda da tahmin edeceğiniz gibi emrimde bulunan kumandalar ile ordumun geri kalan kısmı atlarla, develerle ve yaya olarak geliyorlar.
Bir yandan sokaklarda toplaşan halka bakıyorum, diğer yandan da aramızdaki mesafeyi koruyarak artık tartışmasız Müminlerin Emiri olan Muaviye’yi süzüyorum.
Yüzüne yandan baktığımda kafasından geçenleri az buçuk tahmin edebiliyorum. Yalnız düşünceleri arada sırada tutarsızlaşıyor.
Sağda solda toplaşan bu Kufe Halkına gülümseyerek bakarken o gülümseyişin coşkusunu yaşamıyor gibi. Sanırım hâlâ Resulü Ekrem’in torunu Hasan’a, bu Kufe halkının yaptıklarını düşünüyordu.
Esasında Halifem gibi ben de aynı şeyi düşünmüyor değildim. Şunun şurasında Allahın Resulü öleli 29 sene olmuş, her şey taze sayılır. Bu kadar kısa sürede bu insanların onun sülalesine verdikleri desteği çekmiş olmalarını ben de anlayamıyorum.
Aynı soruyu kendime de soruyorum, “ne işim var, Muaviye’nin yanında” diyorum ama benim konumum farklı, Halifemin Şam Emirliğini yaptığından beri yanındayım, onun ekmeğini yedim, elbette onun kılıcını sallayacağım lakin gene de kılıcımı doğru yere sallayıp sallamadığım konusunda biraz kafam karışık.
Bana sorarsanız ne olursa olsun Hasan bin Ali gevrek davranmayacak, kardeşi Hüseyin gibi dik duracak ve gerekirse ölümü göze alacak Emirim de olsa biat etmeyecekti Muaviye’ye.
“Can” dedikleri gibi çok tatlı, böyle bir orduyu görünce aklı şaştı.
Hele en yakınlarının ve bu Kufe halkının yan çizmesiyle iyice şaşırdı.
Dediklerine göre kan dökülmesin diye vazgeçmiş kılıç sallamaktan. Bana siyasi bir hırsı, arzusu yok gibi geldi.
Sağ olsun Halifem de halifeliğini gösterdi, egemenliğini tanıması koşuluyla hem hayatını bağışladı hem de yüklü bir gelirle bundan sonraki yaşamını Medine’de sürdürmesine imkân tanıdı.
Daha ne olsun, gerçi Hasan’ın Dedesinin az ekmeğini yemiş sayılmaz Emirim, dolayısıyla bu verdiklerinin bir kıymeti yok ama, yine de olsun.
Emirim, sanırım benim düşündüklerimin bir benzerini kafasında ölçüp biçiyor o yüzden de gülse, gülümsese bile Hz. Hasan’ın, neden anasının sütü gibi hakkı olan bu halifelikten vazgeçtiğini, daha da önemlisi ve doğrusu vazgeçmek zorunda kalmasını çözmeye çalışıyordu.
Belki de kendisinin önünde eğilen bu Kufe halkı, bugün böyle sevgi ve hürmet gösterirken, “Şimdilik senden yanayız, yarına Allah Kerim” demek istediklerini mi düşünüyordu?
Öyle ya, Hz. Hasan’ı Kufe’ye davet etmişler hatta halife seçmişler ama şimdi sırtlarını dönmüşlerdi!
Hakikaten ne düşündüğünü merak ederek, atımı, sesimi duyacak kadar yaklaştırdım Müminlerin Emirine. Biraz şirin gözükmek için yağ çekmeyi de ihmal etmeden ama bir kumandana yakışan edayla söze girerek, sordum:
- Ey Müminlerin Emiri, sanırım Hasan burayı çok kısa bir süre içinde terk edecek! Duyumlarıma göre Medine’ye gitmek için hazırlıklara başlamış bile. Kolay değil, böyle bir mağlubiyetten sonra! Ne acıdır değil mi, ya Emirim?
Soru cümlem ağzımdan kaçmıştı, pişman oldum. Allah benim belamı versin, o ne biçim bir soru! Adam duydu da duymazlıktan mı geldi?
Ne, ben konuşurken başını bana çevirdi, ne de bir tepki verdi. Düpedüz Hasan’ın yanında, ondan yana biriymiş gibi olmuştum. Suspus oldum, bekliyorum ne diyeceğini.
Ben Muaviye’nin ne diyeceğini beklerken, 12 Ekim 2006 tarihinde sağanak halinde bastıran yağmur suyunun, serayı aldığım kişinin üç yıllık olduğunu söylediği, ilk alındığı yerden bilgisayara kayıtlı fatura çıkışına göre tesadüfen öğrendiğim sera üstü naylonunun bu yıl dördüncü senesinde olduğunu ve desteğini yitirdiği delikten ziyade gediklerden içeri akarak açtı açacak karanfillerin yataklarına dolmuş olduğunu gördüm.
Daha ilk yağmurda bu hale gelen yerin bahara çıkması belki mümkün olurmuş ancak denilene göre kara leke ve diğer mantar hastalıklarından yakayı kurtulabilirlerse.
Ardından bastıran sıcaklarla birlikte tavada patlayan mısır gibi birer, ikişer hatta onar, yirmişer, derken yüzer, biner açtılar seyrine doyum olmamacasına, üstelik koku bile saçmaya başladılar. Sanki biz kristal vazolara, bakmasını bilen gözlere layığız der gibiydiler.
İlk olarak 17 Ekim 2006 tarihinde 740 adet, bir gün sonra 900, daha sonraki gün 3000 adet derken bugüne kadar 18.463 adet karanfil kesildi, ayıklandı, boylarına, açım biçimlerine göre ayarlandı, yirmişerli demetler halinde lastikle bağlandı, her bir demet şeffaf ambalajına dolandı.
Sonra içinde azıcık su bulunan battal boy plastik kovalara konularak emaneten soğuk odası bulunan kişilerin depolarına hayırlı kısmetleri çıkması umuduyla konuldu.
Bu coğrafyada karanfilli türküler çok ama sanırım karanfili sevenler şimdilerde pek azalmış ya da bilmediğim başka şeyler var, zaten neyi bilebildim ki!
Sadece bir müşteri çıktı ve dediği fiyattan da aldı.
Arife günü ölüler için yapılan mezarlık ziyaretine gelenlere satılmak üzere bir tacire 3100 adedini, 7 kuruştan satınca ve henüz bu satılanın parasını almamış olmama rağmen çok sevindim.
Bana teslim ettikleri her dal karanfil için fazla değil, sadece 3 kuruş alacak olan çalışanların şu sıralar morali benden düzgün, çünkü çiçekler satılmış satılmamış onları pek ırgalamıyor.
Ben hâlâ Muaviye’nin bana ne diyeceğini suspus olmuş bekliyorum.
Sevgili Emin;
Ardından bastıran sıcaklarla birlikte tavada patlayan mısır gibi birer, ikişer hatta onar, yirmişer, derken yüzer, biner açtılar seyrine doyum olmamacasına, üstelik koku bile saçmaya başladılar. Sanki biz kristal vazolara, bakmasını bilen gözlere layığız der gibiydiler.
Şu güzelim öyküyü bölüp karanfillerin halını soramamış ama meraktan çatlar vaziyette kaldıydık.
Sağ ol, seyrine doyum olmayan açışlarını öğrendik. Şu Bizans İlinin binbir çeşit ve güzellikte olup bir türlü kokmayan karanfilleri konusunda pek dertli yüreğimizi, seramızda binbir emekle ürettiğin karanfillerin kokuşu ile de sevindirdin.
Satılmış satılmamış konusunda, hayırlı müşterilere rastlaman ise en büyük duamız ve dileğimizdir.
Saygılarımla
Güzel Dostlarım;
Sn. Sevgili Dent’imiz,
Sayın Emin;
Yukarıdada belirttiğim gibi 2. bir konu varki ...... 2 gün önce 6 yaşındaki kızımın gece uykusundan uyanıp yanıma gelip sorduğu soru ve bu yaşdaki kızım karşısındaki cevap acizliğimi anlatayım.
Baba dedi ağlamaklı ve uykulu bir sesle ben eğer yanlışlıkla ölürsem gittiğim yerde hani o sizin cennet dediğiniz yerde yaşam varmı.(Tam soru boyle idi.) Verdiğim cevap sonrası bana güvendiğindenmidir yoksa duymak istediklerini duymuş olmaktanmıdır veya uykuya yeni düştüğündenmidir bilmem başını koluma yaslayıp uyudu. Ama malesef ben uyuyamadım o soru sonrası . Beni uyutmayan ise ölüm gerçeği değildi ,kızımın bu yaşdaki düşüncesi ve rahatsızlığı idi.
Buyrun benim yerimde olunda cevaplayın lütfen.....
Saygılarımla.
Güzeller güzeli kızının kendisine yönelttiği ve yukarıda alıntıladığım soruyu Emin’imize hitaben sormuştu. Soruya karşılık, onun mışıl mışıl uyumasını sağlayan cevabı hakkında da, tek kelime ipucu dahi ipucu vermemiş sağ olsun.
Soru inadına kazık bir soru olduğu ve Allah Razı olsun Emin’imize sorduğu için aynen Siz Arka Bahçe sakinlerinin yaptığı gibi bende hiiç üstüme alınmaya kalkmadım.
Ama sorunun o gün bugün içimi kemirip durduğunu ve hatta kallavi bir cevap bulamasam da sorunun beni geçmiş zamanlara alıp götürdüğünü itiraf etmeliyim.
Bizim zamanımız da maazallah;
Uykulu bir sesle, Baba; ben eğer yanlışlıkla ölürsem gittiğim yerde hani o sizin cennet dediğiniz yerde yaşam var mı
Diye bir soru sormuş olsaydık.
Ve iyi saatine denk geldiğimiz babamızın da evet ya da var gibi tek kelimelik bir cevabına sevinmek zorundaydık.
Olmaz ya yine de her şeyi göze alıp ‘Peki, nasıl bir yaşam orada ne var, ne yok?’ gibisinden ikinci bir soruya ise alabileceğimiz en yumuşak cevap ‘Orası çok iyi bir yer. Hadi şimdi yat zıbar’ olurdu herhalde.
Biz yatıktan sonra da,
-Çocuğun kafasına böyle şeyleri neden sokuyorsun be kadın!
Zılgıtını yeme sırası da garip analara gelirdi.
…
Şimdilerde;
Soruya cevap veren ve nasıl daha güzel bir cevap verilebilirin araştırmasını yapan,
Sevgili Dent’imiz gibi babalara sahip zamane çocuklarının ne kadar şanslı olduklarını fark edince, içimi hafif hüzünle karışık bir sevinç kapladığını eklemeliyim.
Saygı ile
Güzel Dostlarım;
Sn. Sevgili Dent’imiz,
Güzeller güzeli kızının kendisine yönelttiği ve yukarıda alıntıladığım soruyu Emin’imize hitaben sormuştu. Soruya karşılık, onun mışıl mışıl uyumasını sağlayan cevabı hakkında da, tek kelime ipucu dahi ipucu vermemiş sağ olsun.
Soru inadına kazık bir soru olduğu ve Allah Razı olsun Emin’imize sorduğu için aynen Siz Arka Bahçe sakinlerinin yaptığı gibi bende hiiç üstüme alınmaya kalkmadım.
Ama sorunun o gün bugün içimi kemirip durduğunu ve hatta kallavi bir cevap bulamasam da sorunun beni geçmiş zamanlara alıp götürdüğünü itiraf etmeliyim.
Bizim zamanımız da maazallah;
Uykulu bir sesle, Baba; ben eğer yanlışlıkla ölürsem gittiğim yerde hani o sizin cennet dediğiniz yerde yaşam var mı
Diye bir soru sormuş olsaydık.
Ve iyi saatine denk geldiğimiz babamızın da evet ya da var gibi tek kelimelik bir cevabına sevinmek zorundaydık.
Olmaz ya yine de her şeyi göze alıp ‘Peki, nasıl bir yaşam orada ne var, ne yok?’ gibisinden ikinci bir soruya ise alabileceğimiz en yumuşak cevap ‘Orası çok iyi bir yer. Hadi şimdi yat zıbar’ olurdu herhalde.
Biz yatıktan sonra da,
-Çocuğun kafasına böyle şeyleri neden sokuyorsun be kadın!
Zılgıtını yeme sırası da garip analara gelirdi.
…
Şimdilerde;
Soruya cevap veren ve nasıl daha güzel bir cevap verilebilirin araştırmasını yapan,
Sevgili Dent’imiz gibi babalara sahip zamane çocuklarının ne kadar şanslı olduklarını fark edince, içimi hafif hüzünle karışık bir sevinç kapladığını eklemeliyim.
Saygı ile
Temiz yürekli Alihocam;
Yazınız için teşekkürederim , bahsi geçen ve de topic sahibindende ince bir zılgıt yediğim yazıda anlatmak istediğim gerçektende iman veya din konusunu tartışmak değil yeni nesil çocuklarımızın karşısında zaman zaman düştüğümüz acizliği dile getirmekdi.
Yazınızdada bahsettiğiniz gibi ah o eski zamanlarla başlayan anılarımızdaki çocuklarmı daha şanslıydı şimdikilermi ya da soruyu çevirip şimdiki anne babalarmı çok anlayışlı eskidenmi......diye devam eden düşünceler hep kafama takılır durur.
Yine yazımı uzatıp sizleri şaşırtmak istemem sözün özü şu ki zaman gelip geçiyor ve zamanla beraber bir çok şey değişiyor ama değişen şeyler çocuklarımızı ve bizi iyimi etkiliyor kötümü etkiliyor karar veremiyorum.
Saygılarımla.....
Not: Sayın Emin sizi zevkle okumaya devam ediyoruz elinize sağlık diyecem ama kızmazsınız umarım:)
Aşk olsun Sayın dentist, gerçekten aşk olsun! Sana da aşk olsun Ali Hocam!
Beni gıdıklayarak elinize ne geçiyor doğrusu merak ediyorum.
Derin konulara, yüzmeyi bilsem de dalmayı bilmeyen biri olarak çok heveslendiğimi söyleyemem, bu doğru. Lakin “zılgıt” nereden çıktı?
Ne incesini, ne kalınını değil yazmak, aklımın ucundan bile geçirmedim, haşa!
Sorduğunuz iki soruya da dilim döndüğünce, parmaklarım büküldüğünce açık yüreklilikle ve doyurucu olmayacağını bilerek yazımın başlığına da “Cevap sayılır mı, bilemem?” notunu koyarak yanıt verdim size ve aynı yazımın altına tekrar imzamı atarım.
Sayın dentist, siz, ne olur Ali Hocamın dolmuşuna gelmeyin. Birkaç sayfa geriye dönüp bakarsanız, gene bizi, birbirimize kırdırmaya çalışmıştı:
Sn Sevgili Dent;
Bak, kurban olduğum herif, onca yeteneğine karşın, hiçte tongaya basmıyor.
Anladım niyetini ve sıyrıldım aradan. Hem dikkat ederseniz size şu sözleri de iletmeye çalışmıştım:
Sayın dentist’in yönlendirmesi çanak bile olsa, merak etmesin zamanını ve havasını bulursam, boynumun borcu olsun sordukları.
“…elinize sağlık diyeceğim ama kızmazsınız umarım” notunuza not: Ben şimdiye kadar kendimden başka kime kızdım? Merak etmeyin kızmam, memnun olur, üstelik teşekkür ederim.
Ali Hoca bu, sağı solu belli mi olur?
Düşmüşüm kendi derdime, yazı mazı karaladığım yok, arıyor, “merak ettim” diyerek. Öyle konuşuyor ki, büyülenip buraya karanfilleri satıp satmadığım hakkında yazı yazmaya zorluyor!
Ben kimseye soruyor muyum, hangi hisseyi satıyorsunuz, yoksa bekletiyor musunuz, diye?
Bende yalan yok 10.580 adet karanfilim satılmadı, günlerdir depoda bekliyor, bir iki gün içinde satılmazsa en yakın komşu ineklerine veya keçilerine yem olacaklar. Tabii onlar da yerse.
Kestiğimiz diğer karanfiller ise başka birisinin deposunda bekliyor ve her gün yaklaşık 1000 adet karanfil kesmeye devam ediyoruz, umutla.
Ben hâlâ Müminlerin Emiri Muaviye’nin ağzından çıkacakları merakla bekliyorum.
Evet, daha önce dediğim gibi soru cümlem ağzımdan kaçmıştı, pişman olmuştum. O pişmanlıkla kendime lanetler okudum içimden.
İşte, suspus olmuş beklerken, yeniden yanlış bir şey söylememek için ağzımı açmıyordum ama yüreğim bana inat hem çarpıyor hem çırpınıyordu. Ne güzel yürüyoruz, neyi merak eder de sorarsın be Emin! Bırak ne düşünürse düşünsün, yorum yapmak sana mı kalmış.
İçimden yürüttüğüm kendimle hesaplaşmaya dalmış, atımın üzerinde biraz öne eğik ve yaylana yaylana giderken, Emirim kolunu bir cakayla ve hızla kaftanın arasından kaldırarak, Kufe sokaklarında toplaşan halkı gösterdi.
Ödüm koptu, kolu bana yönelik değildi, eli de boştu ama sanki avucunda tuttuğu zehirli bir hançeri böğrüme doğru fırlatmıştı. Atımın üzerinde eğik bedenimi geriye doğru hızla çektim, korkumdan.
- Kim bunlar?
Sorusunu öyle acayip söylemişti ki, ne diyeceğimi bilemedim. Kafası kendine yar değil, eserli midir, nedir?
Sanki kim olduklarını bilmiyormuş gibi, tövbe Yarabbi.
Bakışlarını yüzümden çekmiyor, ısrarla cevap bekliyordu.
Ne demeye bu bilinen soruyu bana sorduğunu anlamaya çalıştım kısa bir süreliğine. Korkum da geçmemişti. Hızla nasıl bir yanıt vereceğimi aklımdan geçirdim. Fazla gecikmeden onun hoşuna gidecek ve az önce kırdığım potu düzeltecek bir cümle kurmam gerekiyordu.
- Bunlar, senin bundan sonra bütün Müminlerin Emiri olduğuna biat etmiş, senin büyüklüğüne inanmış ve sana boyun eğmiş halktır, ya Emirim.
Oh, rahatlamıştım. Sözlerimde yanlış anlamaya yol açacak hiçbir açık gedik bırakmamıştım ama Muaviye’de sözlerimin bir hoşnutluk yarattığına dair hiçbir emare görememiştim.
- Bu halk, Hasan’a da biat etmişti, ona da inanmıştı, dedi; imalı, buruk ve ne halkı ne de beni ciddiye almayan bir edayla.
Konuşmasını sürdürmesini bekledim, cevap vermekten sakınıyordum. Benim ses çıkarmadığımı görünce, açıklamayı kendisi getirdi.
- Sözlerin doğru olmasına doğrudur Ey Emin! Halk bu, inanır. Ama halka nereye kadar inanmak gerekir? Bunu yönetenlerin çok iyi hesap etmesi gerekir. Sadece halk değil, herkes gücün gölgesinde kaldığı sürece susar.
Lafı bana çarpmıştı, suskunluğumu korkaklık olarak anlamıştı demek. Nasıl cevap vereyim, gene sustum. Üzerime alınmadım, sözlerinin tamamını halka söylenmiş bir söz gibi yutkunarak dinledim.
- Fermanlar çok önemlidir, aklından çıkarma bunu Ey Kumandan! İster gökyüzü fermanı olsun, isterse yeryüzü, hiç fark etmez! Bu fermanlara halkı güzelce inandırmak gerek! Neyine inanacaklar bu fermanların bilir misin?
Ben cevap vermek için düşünürken, Allahtan o konuşmasını sürdürdü de rahatladım.
- Mutlak olduğuna! Kutsal olduğuna!
Bu ikisi sağlanabilirse, gerisi tereyağından kıl çekmekten daha kolaydır, ya kumandan!
Gün gelir birisi dik kafalık eder de başkaldırırsa, halk zanneder ki, fermanlara kafa tutuyordur o başkaldıran.
Halk ne düşünürse düşünsün, güçlü ve akıllı bir yönetici, o başkaldıranın gerçek niyetini, şapadanak anlar, çünkü kafa tutan fermanlara değil, fermanların arkasına sinmiş yöneticilere dikleşiyordur.
Heyhat! Başkaldırıcı, derdini anlatamadan, başını kaybeder!
Bir daha konuşmadı, Kufe sokaklarından çıkana dek.
Sözlerini düşündüm durdum Halifemizin.
Önümüzde Şam’a kadar daha epeyce yolumuz vardı. Hasan’ın durumu gözümün önünden gitmiyordu ama Halifemin söyledikleriyle de Hasan’ın durumunu örtüştüremiyordum.
Dilimin ucuna gelen sözleri de yutup durdum. Hasan’ın adının geçtiği bir cümleyi kurmamam gerekiyordu amma velâkin hem Hasan’ın, hem de babası Ali’nin fermanlara ne kadar saygılı olduğunu biliyordum.
Öyleyse neden onlar tereyağından kılı çekememişlerdi? İçimden konuşurken dilim şişmiş gene soracağımı sormuş bulunmuştum:
- Ya Müminlerin Halifesi, Hasan’ın fermanlara bağlılığını cümle âlem bilir, neden yenildi, niçin kaybetti?
Beklemiyordu herhalde, benden böyle bir sual! Atının dizginlerini aniden çekince ve ben de dizginlerimi çekmekte geç kalınca aynı hizaya geldik. Göz göze bakar olduk.
Beni küçümseyen bir bakışı vardı.
- Sen ki! Sen ki ey Emin, en önde gelen kumandanımsın, severim seni ve güvenirim sana. Aç kulağını beni iyi dinle!
Her kim ki, halkı yönetmek için ortaya çıkmıştır, kılıç sayısına önem vermelidir ama akıl almaz nicelikte kılıca değil, sadece ve sadece nitelikli iki kılıca!
Bu lafımı sakın yabana atayım deme; nasibini, kıssadan hisseni al!
Halkı boş ver, onları geçtim, saltanatın ileri gelenleri için de bu böyledir. Dön bir arkana bak!
Başımı arkaya çevirmemle tekrar Halifeme çevirmem bir oldu çünkü konuşmasını sürdürüyordu.
- Binlerce asker şaşmaz bir disiplinle peşimizden geliyorlar. Neden başkalarının peşinden değil de, bizim ardımızdalar?
- …
- Kendini zorlamana gerek yok, ben söyleyeyim: çünkü bize değil gücümüze inanıyorlar, gücümüzden kısmetlerine düşecek payları toplamak için ardımıza düşmüşlerdir!
Hasan’ın ordusu neden dağıldı?
Hatta ona en çok desteği verenlerin önemli bir kısmı niçin başkaldırdılar Hasan’a?
Neden, şimdi Hasan’ın yanında değiller de bizim ardımızdalar?
Üstelik bunlar, aramıza çok önceden katılanlardan daha da inançlı görünüyorlar!
Şimdi bu kişilere dönek diyenler çıkacaktır ama bunlara vur desen vururlar, öl desen ölürler!
Öyle değil mi?
“Vallaha haklısın ya Emirim” diyecektim, fırsat vermeden devam etti.
- Senin bu saflığına çok bozuluyorum ey Kumandan. Kalkıp bana Hasan’ın neden kaybettiğini soruyorsun safdil safdil!
Ruhum bozum havasına maruz kalmıştı ama bu havanın yüzüme, yüzümden de Halifeme yansımaması için yüz kaslarımı kontrol etmeye çalışıyordum sürekli.
Sesi her perdeden çıkıyordu, devam etti:
- Bak kumandan! Hasan da babası gibi kaybetti! Çünkü iki kılıçları yoktu. Ucunun çatallı olması iki kılıç sayılmaz!
Hiçbir şey anlamamıştım, çatallı kılıç Zülfikar olmalıydı ama Resulullah Efendimiz: “Ali gibi yiğit, Zülfikar gibi kılıç bulunmaz” buyurmuştu!
Ne demek istemişti Halifem, anlamamıştım, daha doğrusu anladıklarım beni küfre, inkâra sokar diye endişeliydim.
- Devran dönüyor Ey Kumandan, değişiyor, dönüşüyor devran.
İnsanların yaşayacakları koca bir ömür var önlerinde.
Dünya tatlı, dünya malı tatlı, can hepsinden tatlı.
Ölene kadar nasıl yaşanacak, ne yenilecek, ne içilecek?
Düşündün mü bunları Ey Safdil Emin?
“Elbette düşündüm, düşünmez olur muyum ama bu dediklerinle kılıcı niye karıştırıyorsun, esas demek istediğin nedir?” diye konuşacaktım ama susmayı tercih ettim. Aklımdan geçenleri mi okudu, yoksa kendi bildiğini mi, konuşmasını sürdürdü:
- Başa geçip “baş” olanların iki kılıcı olmalı! Bir kılıçlı kumandanların, ekâbirlerin güçleri yetmez insanları çekip, çevirmeye!
Bu kez “İyi ama senin de bir kılıcın var” düşüncesini içimden geçirirken birden ayıktım; bu adam aklımdan geçenleri seziyordu; nitekim öyle bir kükredi ki, ne yapacağımı bilemedim. Ben ne biçim bir kumandandım, korkağın tekiydim, tiksindim kendimden.
- Kılıcını ver bana!
- !
- Sana diyorum Hey Kumandan, kılıcını ver bana!
Gücü tükenmiş kollarıma bir miktar kan verdiği için solmuştu benzim. Titreyen elimle kılıcımı kınından çıkardım, kabzasından tutacak şekilde ters çevirip, ona uzattım.
Nice boyna inen bu kılıcım şimdi kendi başımı mı yaracaktı?
Kendi rızamla olmasa bile kılıcımı verdim, olacakları kestirmeye çalışıyorum.
Atın üzerinde öylesine küçülmüşüm, öylesine ufalmışım, öylesine erimişim ki!
Fitiline kadar eriyen bir mum misali, etrafımda eriyerek topaklaşmış mum yığıntısının içindeyim ve Pertek Lisesinin “Okul Gazetesi” adlı duvardaki mavi renkli kadife tablonun içine iğnelenmiş bir kartondaki resme bakarken görüyorum kendimi de, o korkulu andan sıyrılıyorum bir süreliğine.
Resmi ben yapmışım, resim öğretmenim uygun bulmuş ve manşetten yayınlanmış!
Derslere giren öğretmenlerin de hoşuna gitmiş bu: eriyen ama aydınlatmaya devam eden mumun etrafına serpiştirilmiş “Öğretmen bir mum gibidir; erir ama aydınlatır” yazısı. Beni tebrik ediyorlar.
Nereden duymuşum acaba bu sözü, hatırlamıyorum.
Ben, Öğretmenler Gününü kutladığımızı da hatırlamıyorum.
Bir öğretmene hediye verdiğimi de hatırlamıyorum.
Yani, herkes kutluyordu da, ben kutlamıyordum; herkes armağan veriyordu da ben vermiyor değildim! Düşünüyorum da, sanki bu kutlamalar bizim zamanımızda yoktu, diyeceğim geliyor.
Hatta tam tersi olmuştu, şimdi nerelerdedir, ne yapar, sağ mıdır bilmediğim, hayattaysa kulakları çınlasın, Muğlalı matematik öğretmenimiz Alaeddin Uysal bize, yani tüm sınıfa külahta dondurma ısmarlamıştı. Ta okuldan çarşıya koşmuş, onun verdiği parayla dondurmaları almış, büyük bir dikkatle okula, dersliğe kadar koşarak ben getirmiştim.
Günü gelmeden “günleri” kutlamak gibi bir aceleciliğim yok, lakin geçen gün tarım ilaçları satan ve aynı zamanda gerbera, gül, krizantem serası olan yeni tanıdığım birinin yanında bilgi alışverişi için bulunurken, daha doğrusu karanfillerimdeki hastalıkların giderilmesi için yardım isterken, ona sık sık gelen telefon konuşmalarını da duyuyordum, ister istemez.
Bana açıklama yaparken: “İstanbul’dan Çingeneler arıyor. Öğretmenler Günü için çiçek istiyorlar. Sakın bunlardan para almadan çiçek miçek vermeyin.”
Serden seradan bir şeyler anlatmaya çalışırken, seradaki gelişmeleri de kıymetli alihoca gibi merak edenler için bazı bilgiler vereyim:
29.376 dal karanfil kesmişiz bugüne değin. Cebine, eline, hesabına bir kuruş geçti mi diye soracak olursanız, “haram, it kanı olsun!” derim, memleketimin deyimiyle.
Bu acemi çiçek üreticiliğimin belirli aşamalarını ve kâr veya zarar durumunu sizlerle bu alanda, Fransızcası “reel” olan “Gerçek Ekonomi” adına gerçek olarak açıklayacağım, okuyanın ne işine yarayacaksa!
İki renk karanfil var serada, kırmızı ve alacalı. İşte bu özellikle kırmızı karanfillere Kırmızı Örümcek, ta fide zamanında dadandı ve biz bu hayvancığı karanfillerden uzaklaştıramadık. Bitkinin özsuyunu emdiği için çok büyük zararı oldu.
Zararına rağmen kestiğimiz karanfil dalları ihraç edilecek nitelikte bulunmadığı için ancak iç piyasaya satabileceğim söylendi. Satmasına satalım amma alan yok ki!
İhraç için seçilmiş karanfillerden (ki çoğunluğu alacalı) 12.340 tanesini Bulgaristan’a çiçek pazarlayan bir firmaya teslim ettim. Teslim ettiklerimin bir kısmı geçenlerde soğutma düzeneği bulunan bir tır içinde gümrükten çıktı.
Kaça satıldı, bana ne zaman ve ne kadar bir ödeme yapacaklar, bilgim yok. Utandığım ve kendime yediremediğim için ilgili firmaya bir şey de sormadım bugüne kadar.
Şu sıralar borç harç ilaç alıp, yeniden mücadeleye ağırlık vermiş durumdayım. Aralık ayının ikinci haftasında sonuç alıp, almadığımız belli olur.
Karanfil veya diğer çiçeklerini satanlar, nasıl satıyorlar onları kutlamak lazım.
Benim gibi şaşkın ve acemi kişiler için pazarlama işi bir çetin ceviz.
Bir tek karanfili 4 kuruştan, o da sırf bana yardım olsun diye almak isteyen büyük bir şirket var. Bana teslim ettikleri her dal için 3 kuruşu zaten çalışanlara veriyorum, gerisini siz düşünün artık.
Neyse, Öğretmenler Günü esasında “Çiçek Satıcıları Günü” imiş!
Eskiden de biliyordum ama şimdi derinden, derdin kökünden anlıyorum.
Sevgililer, anneler ve kadınlar günü de öyle.
Bu senenin başında Umut ile yazışırken, sevgililer günündeki alışveriş çılgınlığına isyan için “Kahrolsun sevgililer günü” diye lafımın bir yerine ekleme yapmıştım.
“Niye kahrolsun dedin ki? Çiçekçilik yapmak isteyen bir insandan en son bekleyeceğim laftır, bu.”
“Alışveriş manyaklığı, yüzünden demiştim.”
“Ha, tamam ama çiçekçilik yaparsan, sevgililer günü senin bayramın olacak.”
“Çiçek kültür işidir. Sadece o günlerde alınması o kadar önemli değil üretici için. Doğrudan tüketiciye satanların bayramı, desek daha iyi olur.”
Gibisinden yanıtlarla bugünümü tarif etmişim ama neye yarar!
Kıymetli öğretmenlerimizden benim bildiğim alihoca ve Ramo kendilerine verilecek her türlü çiçeğin renginde, dalında, kokusunda, duruşunda hangi çileli ve hileli durumların olduğunu bilsinler dedim.
Yeri gelmişken ve sözü bu kadar uzatmışken, Öğretmenler Gününde sadece erirken bile aydınlatan öğretmenlerimizin bu günlerini kutluyor, yaş durumlarına göre ellerinden/gözlerinden öpüyorum.
Kılıçtan daha keskin kaleme sahip olan öğretmenlerimiz, keşke aydınlatırken hiç erimeseler, öğrenciyi de, ailelerini de eritmeseler!
Güzel Adamım;
Adı üstünde aliyi öldüren, aliyi sevmeyen zındık soyuna kılıç mı verilir?
Amman diyeyim verme!
Diyecektim ki, böldüğümüz gibi konuyu sulandırır mıyız endişesi ile diyemedim gitti.
Neyse,
Nezih bir dille kaleme aldığın Öğretmenler Günü kutlaması için son yıllardaki öğretmenliği nedeni ile biraz mahcup bir öğretmen olarak teşekkürlerimi sunuyorum.
Her bi işin gönlünce güzel olsun İnşallah.
Selam ve saygı ile.
Kendi irademle değil de, ne olduğunu anlamadan Emirime kendi ellerimle verdiğim kılıcımın yokluğunda erim erim erirken, ah vah ettim ama bazen insan bazı kıymetli şeyleri vermekte bir beis görmüyor.
Benden aldığı kılıcı avucunda tarttıktan ve iyice kavradıktan sonra gözleri kırmızı kırmızı parlayan Müminlerin Emiri:
-Hah işte böyle!
Dedi.
Benim kılıcımın ucunu aşağıya, yere doğru uzatırken, kendi kılıcını da kınından hışımla sıyırıp semaya kaldırdı. Havaya asılan bu kılıç bıngıldağıma inecek bir ay baltaya büründü o an.
-Beni iyi dinle Ey Emin! Bu, senin kılıcınla vuracaksın, keseceksin ağaç keser gibi, biçeceksin buğday biçer gibi! Elde ettiğin bütün ganimetleri dağıtacaksın. Ama hepsini değil! Beşte birini ayıracak, kalanını dağıtacaksın ki, bu kılıç göğe erişebilsin. Al şimdi kılıcını! Kılıcına sahip çık!
Oh, şükürler olsun. Anlayacağımı anlamıştım ve hayattaydım!
Kılıcımı kınına yerleştirirken nasıl rahatladığımı anlatamam.
Beş fersahlık bir yürüyüşün ardından hurmalıklarla uzayan bir bahçenin en gösterişli yerinde mola verdik.
Tozlar içinde zor seçilen, ucu bucağı görünmeyen kumandanı olduğum ordu da disiplinini bozmadan olduğu yere çökmüştü, yorgun develeriyle birlikte.
Bir ara kendimle hesaplaşırken gözüm iştahlı iştahlı geviş getiren çökmüş bir deveye takılı kalmış. Benim bu dalgın halim Müminlerin Emiri olan Muaviye’nin gözünden kaçmamış.
-Ne düşünüyorsun ey Osman oğlu Emin?
Sorusuyla silkindim, devenin dişleri sanki beni çiğnemeye başlamıştı.
Bugün dolu dolu geçen olaylar ve Emirimin anlattıkları dağıtmıştı beni; gene cevap vermekte zorlandım.
“Az önce anlattığınız ‘iki kılıcı’ düşünüyorum” desem olmayacaktı; çaresiz deveyi gösterdim gözümle.
-Bismillahirrahmanirrahim; Efela yenzurune ilel'ibilli keyfe hulikat. (Esirgeyen ve bağışlayan Allah'ın adı ile; Deveye bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmıştır!)
Ayetini ezberden okuyunca kendime çeki düzen verdim, toparlanmaya çalıştım.
Yıllarca Kuranı Kerimin yazmanlığını yapan Emirimin aklına bu ayet geldiğine göre bir hikmeti olacaktı.
- Develerden ibret alacağımız çok şey var, ey kumandanım!
Bugün bana verdiği fırsat eğitimi onu kesmemiş demek!
Allahtan az önceki ses tonu yoktu. Ama gevşemeyecek, ağzımdan onu sinirlendirecek hiçbir şey kaçırmayacaktım.
Uysal ve hikmete susamış bir öğrenci gibi yüzüne bakmakla yetindim.
- Sırtına yüklediğin yükle vurursun çöllere, saatlerce aç susuz yürütürsün.
Evet, bu kızgın çölde günlerce bir avuç dikenle açlığını bastırıp, susuz bırakırsın da gene sabreder, umut eder. Bu onun en önemli özelliğinden sadece birisidir.
Halk da öyledir, susuzluğa dayanamaz belki ama umudunu kolay kolay yitirmez, yüklediğin yüklere aldırmaz, söylenir gibi olsa da yine de sabreder develer gibi.
İkinci özelliği ise kinidir, kini!..
Halkın da, devenin de!
İşte bu kin, öfkeye dönüşmemesi için biz yönetenlerin çok ince hesap yapması gerek!
Kim olursa olsun, ister at, ister deve, isterse insan, fark etmez, gözünün önündekine, yanındakine, komşusuna yapılan haksızlığı, eziyeti, hakareti, aşağılamayı görür ama görmemezlikten, duyar ama duymazlıktan gelir.
Hele bu haksızlığı yapan iktidardakiler ise hiç umursamaz.
Susar!
Görünüşte sabreder sanırsın. Lakin sustukça sıranın ona geleceğini de bilir.
Nitekim keser döner, sap döner ve hesabının da döndüğü bir vakit sıra ona gelir.
Canı yanar, daha önce gördükleri de aklına düşer, kini keskinleşir öfkeye dönüşür.
İyi bir şey yaptığımı sanmamakla birlikte Seradan da bir şeyler yazıyorum.
"Ne gerek var?" diye kendimle cebelleşsem de bir kere söz verdik.
Yazmayınca kıymetli alihoca merak ediyor, telefon açıyor, bir sürü parası gidiyor.
Hatta taa Kanada'dan bile merak edip, soruyorlar!
Güzel haberler de veremediğim için benim de canım sıkılıyor, okuyanın da zamanını çalmış oluyoruz.
Efendim, geldiğim noktanın özeti şudur:
1. Bugüne kadar 41.192 dal karanfil kesmişiz.
2. Satılanların olduğunu biliyorum ama satılması için verdiğim veya depolarına koyduğum karanfillerimi kaça sattılar, bana ne zaman ve ne kadar para verecekler hâlen daha bilmiyorum.
3. Öğretmenler Günü için seraya kadar gelen Konyalı birisine Konya'ya götürmek üzere 1200 adet karanfili aktiften (6 kuruştan) verdim ve 72 lira para aldım.
Bu aldığım ilk paraydı. İki gün sonra aynı kişi 600 adet daha istedi. 36 lira daha aldım. 40 lira verdi, bozuğum olmadığı için 4 lirasını veremedim.
Çiçeklerle birlikte battal boy kovalarım da gitti. Bunu sonradan fark ettim.
Kendi kendime hayıflanırken, Allahtan adam sağlammış, bir gençle boş kovalarımı göndermiş.
Getiren kişiye ben de kalan 4 liralarını vermeye hamle etmişken: "Abi, yarın benim oğlan okula gidecek, öğretmenlerine götürsün, sen o para yerine bana 4 demet karanfil ver" dedi. 4x20=80 adette öyle vermiş olduk.
Demek ki, peşin paraya 1880 adet karanfili 112 liraya satmışım.
Allah bereket versin.
Varsıl olmanın yolu böyle gıdım gıdım, adım adım mı atılır, yoksa bu gidişle...
Neyse... İlk elime değen bu paranın 10 lirasını beni yeteri kadar üzmüş olmalarına rağmen çalışanlara "adettendir" diyerek verdim.
Bakalım, bir yandan ilaçlama ve gübreleme ile önce nitelikli ürün elde etmek için yırtınıyoruz, diğer yandan umudumuzu öteleyerek günümüzü geçiriyoruz.
Düzelir herhalde.
Görüyorum; firmalara ait kamyonlar ve tırlar çiçek yüklenerek bir yerlere gidiyor ama duyduğum cümle şu: "Mal şişti depolarda, para etmiyor."
Efendim,
Diyalektik İdealizm’in fikir babası sayılabilecek olan Hegel’in fikirlerini idealizmden arındırarak geliştiren Karl Marx ve Friedrich Engels Diyalektik Materyalizm Felsefesini yaratmışlardır. Çok basite indirgeyerek ve kısaca söyleyecek olursam;
İşçi ve Emekçi Sınıflarının ezilip, binlerce yıldır süren burjuva kapitalist sömürü düzenine işçi emekçi iktidarı ile son verilebileceğini ve ezen ve ezilenin olmadığı sınıfsız bir topluma Ulaşılabileceğini deklere eden Manifestoyu yani Das Kapital’i yayınlamakla kalmayıp bu felsefenin savunusunu yapar ve yayarlar. Hatta tövbe estağfurullah, bunlar tüm Dünya’nın İşçi Sınıfı birleştirip mal, sermaye ve zenginlik düşmanlığı yapmaya kalkışırlar.
İşte tam da burada bizim Vilademir İliç Ulyanov devreye girer. Nerden 'bizim' oluyor deyip de hikayeyi uzattırmayın şimdi. Kısaca Lenin diye tanınan bu er kişi de gider Rus Çarlığında işçi, emekçi, köylü ve halk yığınlarını Çar’a ve oranın ağaları olan Boyarlara karşı düşmanca duygularla örgütler. O zamanlarda henüz Rusya sanayi devrimi aşamasını yaşayamadığı içinde işçi sınıfı dediğin şey de bi sınıfı dolduramadığı için, o da tutar çarıklı köylüden başlayarak, emekçileri kışkırtır.
Yani söylemek gibi olmasın ama aç sefil ne kadar baldırı çıplak varsa ayağa kaldırır Kutsal Çar Efendiyi yıkarlar. Gariplerimin masum çocuklarını bilem öldürürler ki, sonradan filmleri çekilip gösterildikçe masum bebeleri gören millet ağlamaktan bi hal olur. Hatta o boyarların mallarına bilem el koyarlar. İşte ondan sonra bunlara servet düşmanı Gomenes dedikleri rivayet olur.
Sözün özünü Lenin denen bu zat, bu yaptıkları ile de yetinmez. İşçi, köylü, ezilen, emekçi, sömürülen ne kadar aç sefil varsa, tutar onları iktidara getirir. Efendim, alın size iktidar der.
Üretim makinelerinin hepiciğinin tüm toplumun ortak mülkiyeti olduğu, artık değer sömürüsü yani kar hırsı ile çalışan, çalan, çırpan, hak yiyen özel teşebbüs hürriyetinin olmadığı, özel mal ve mülkiyetin olmadığı, lüks tüketimin hiç olmadığı, herkesin eşit ücret aldığı, tüm toplumun ücretsiz kullandığı, hiç ücretiz bir sağlık sisteminin olduğu, eğitimin işçi köylü herkese parasız pulsuz, temel bir hak olarak verildiği bir düzen, tepe tepe kullanın der.
İşte böyle dediği için de, bazılarının hayır dua ile kimilerinin de küfürle andıkları Lenin’in sağlığında; Çarın ve Boyarların zulmünden, açlıktan imanı gevreyen bu işçi köylü emekçiler eşit işi, sıcak kirasız evi, parasız doktoru, biletsiz pulsuz ulaşımı, her kese açık okulu bulunca, bi çalışır ki sormayın gitsin. Tabii memleketleri de tarım toplumundan sanayi-kent toplumuna atlar, eğitim, bilim, ulaşım ve günün en ileri teknolojisi ile uzaya bilem adam gönderecek kadar ilerler.
Sonra efendim çok değil elli yıl kadar sonra, partiye, meclise girebilen işçiler, mevki kazandıkça güç ve saygınlıkları artar. İşte aslı işçi olan bu yöneticiler yükseldikleri mevkinin güç ve saygınlığına çok fena alışırlar. Kaplumbağa misali çıktıkları kabuğu beğenmezler desek olur yani. İçtikleri yedikleri, giydikleri, bindikleri ve kullandıkları artık işçi ve emekçilerden tamamen farklılaşır.
İşçiye emekçiye düşman diye bellettikleri kapitalizmin tüm lüks nimetleri fakire yasak ama onlara doğal hakk oluverir. Hatta Kırım’da, Gürcistan’da yalılar, villalarda tatillerini ve eğlencelerini geçirmeye başlarlar.
Ve gün gelir öyle bir hale gelirler ki, artık işçi olduklarını tamamen unutmuş Çar’ların Boyarların yaşamlarından daha lüks içinde yaşamanın doğal hakları olduklarına kendileri bile inanmaya başlarlar.
Tabii ki aralarında çıkanların, bu yaşamlarını gören diğer baldırı çıplaklar da ‘hani bana, hani bana’ diyerek kıpraşmaya başlarlar. Bu kıpraşma öyle bir hale gelir ki, gün olur onları iktidar getiren Lenin’e;
—Senin nene gerekti de; biz işçi ve emekçileri iktidara getirdin bre zındık herif,
Diye hücum eyleyip, heykel ve mezar taşlarını kırıp yıktıkları halde hınçlarını bile alamadıkları söylenir.
…
Bunları okuyunca ‘iyi hoş da nerden çıktı bu Hocam’ dediğini duyar gibiyim. Bak anlatayım;
Hasan ve Celal adlı kavruk iki “Urfalı Çalışanıma”
Hani Sera’da çalışan Hasan ve Celal adlı kavruk diye tabir ettiğin iki ırgata,
Hasan Bey ve Celal Bey..
Burada görüldüğü gibi 'Bey Bey' diye yazdıkça bende; Eyvah, eyvah! Demeye başlamıştım. Hatta yazmakla kalmayıp bunlara Bey Bey diye hitap ettikçe dizlerimi dövmeye başladım desem de inan.
Üstüne de, Yabancı misyon şefleri gibin karşılanıp yengem tarafından şımartıldığım o güzel buluşmamız sırasında serada gördüğüm iki herifin hal ve tavırları bana hiçte ırgat gibi gelmeyince içimi iyice bir korku kapladı billahi. Yenice tanışmışız bir şey deyip çokbilmişlik de yapmayalım diye sustuk çaresiz. Ama Allah için, aklıma nereden takıldıysa boynuna kement atılıp yıkılan heykeller gelip durmaya başladı.
Neyse Efendim; Selam verelim, kolay gelsin diyelim diye içeriye bir girelim dedik. Güya patron yanımızda, el pençe divan, hoş beş karşılamaları değil mi? Nerde! Anlayacağınız şu fakir memur halimizle bi patron arkadaşımız olmuş bi havamızı atalım dedik ama nerde bizde o şans azizim. Sanki herifler patron olmuş desem Emin’im kızmaz İnşallah.
Yazmayınca kıymetli alihoca merak ediyor, telefon açıyor,
Hatta taa Kanada'dan bile merak edip, soruyorlar!
Kendi cebinden iki ırgatın altına döşek, çek yat, halı, kilim, buzdolabı, televizyon alıp üstüne üstlük elektriği suyu da Emin’e yazdırırsan, cigarası tütünü, harçlığı hastalığı boynuma dersen;
Sonu benzemesin ve benzetmek gibi olmasın ama bu işçi ırgat kısmısının Vilademir İliç Ulyanov Lenin’e yaptıklarını bilen şu fakir hoca arayıp sormaz mı hiiç?
Amma velakin, arayıp sormamıza rağmen eğer sen;
Neyse... İlk elime değen bu paranın 10 lirasını beni yeteri kadar üzmüş olmalarına rağmen çalışanlara "adettendir" diyerek verdim.
İşte bu kısımda ki, Üzmüş olmalarına lafını etmesen bunları yazmaya cesaret edebilir miydik, işte orası biraz meçhul…
Sağlıkla ve hooş kalın
Saygı ile
Anlattıklarını canı gönülden dinlerken başımı sallayıp, tasdik edip, hak verip duruyordum.
Ben mi tahrik etmiştim, yoksa gene kendisi mi celallenmişti, anlamadım; bağırarak bana sormaya başladı.
- Hep başını sallarsın ey kumandan! De bakalım bana; sahibine kinlenen devenin öfkesini görünce ne yaparlar?
Ne güzel dalmış dinliyordum, şimdi soru sormanın zamanı mıydı, ben sana ne cevap versem; İmamsın, bildiğini okuyacaksın! Üstelik kendime söz vermiştim seni kızdıracak bir söz söylemeyecektim.
İçimden hızla geçen böyle düşünceleri bu kez yüzümdeki ifadeyle ona hissettirip, susmayı tercih etmiştim ki, kükredi:
- Evet, Osman oğlu Emin?
Söyle bana!
Böyle bir deveye neyi layık görürler?
- Vallaha pek emin değilim ya Emirim. Ama, herhalde kervanın en arkasına bağlarlar.
- Olur mu?
Her zaman kervanın sonunda bir deve bulunur.
Anladım, sen verilen rütbe ve makamlardan azat edilir, demek istiyorsun.
Yok, kumandan yok!
-Kervanın en önüne eşek bağlanır, dedim bu kez.
Yoksa en sonuna mı eşek bağlanırdı? Kafa mı kaldı bugün bende! Ne diyeceğimi şaşırdım iyice.
Bu akıl yürütmem karşısında beni küçümsediğinin bir nişanesi olarak yüzünü ekşitti ve belli ki sürdürecekti konuşmasını.
bikmisbroker
03-12-2006, 20:54
..........
Efendim, geldiğim noktanın özeti şudur:
1. Bugüne kadar 41.192 dal karanfil kesmişiz.
Hocam,
Ne demisler? Akil vermek kadar KOLAY bir is yoktur.
Bu yazdiklarindan anladigim kadari ile "Nakit akisi" SIKINTISI icerisindesin.
Ve yine bildigim kadari ile Cicekcilik isinde "MEZAT" olayi var..
Mutlaka bilirsin bu mezat da "MAL satmayi?" ya da duymussundur en azindan?
Zannetmeki sana Antalyadaki Mezat'in yerini tarif edicem, ama sana daha farkli bir konudan bahsedecegim.
Sene 1992 ya da 1993 bir sekilde "Cicek malzemesi" satan SevkXX Cicekcilik XXX isimli firma sahibi ile ortak olduk.
Konunun detayindan burada bahsetmek istemiyorum, ancak ortak oldugumuz arkadas bir gun bana dediki;
Bu cicekciler 6 aylik dukkan kirasini ayarladimi Dukkan acarlar.
1. sene sonra EV alirlar,
2. ci sene sonunda HANIM'i degistirirler.
3. cu senede ise BATAR giderler. (kumar ve icki yuzunden)
Hani demek isterimki, Yine bulundugun sehirde, Karanfil uretimin yani sira, bir de "dukkan" acsan?? Nasil olur? :friends:-
Kıymetli Ali Hocam,
O kadar uzun ve derin yazınızın ucunu Hasan ve Celal Beylere bağlamış olman beni ve de yaşadıklarımı gereğinden fazla önemsediğini gösteriyor.
İnsan ne kadar ketum da olsa bir yerlerden sızıntı yapıyor.
“Diz yamanır, boğaz yamanmaz.” (Atasözü)
Sızdırdığım için geri adım atacak, çark edecek değilim.
Beni gerçekten çok üzdüler ve maneviyatımı büzdüler.
36-37 santigrat dereceden de gelse "İnsanoğlu çiğ süt emmiş!"
Burada ne yaptıklarını, nasıl davranışlar sergilediklerini kaleme almaktan hicap duyarım. O yüzden susma ve yutkunma hakkımı kullanıyorum.
Ayrıca, Hocam da, birçoğunuz da çok iyi bilir bu atasözünü:
“Dertli derdini anlatırken, dertsizin uykusu gelir.”
Kimsenin uykusunu getirmeye de hakkım yok.
Ancak; elinin emeğini, gözünün nurunu, alnının terini layıkıyla ortaya koyan işçilerle ilgili senden biraz ayrık düşünsem de içinde bulunduğum durumun gözlüğüyle bakarsam eğer, sen haklı gibisin!
Özetle, şu sıralar “Merhametten maraz doğar” atasözünü test etme pahasına devam ediyoruz.
***
Gelelim Değerli Bıkmış Ustaya,
Ali Hocam kadar yazınızı uzun tutmamışsınız ama altı, yedi başlık iç içe girmiş.
Hangisinden başlayacağımı bilemedim okuyunca.
İçimde kabaran düşüncelerin soru başlıkları şunlardı:
1. Akıl vermek kolay mıdır?
2. Nakit nedir, akışkan mı, yapışkan mıdır, neye yarar, nakdin borçla araları nasıldır?
3. Çiçek Borsası çiçek gibi bir yer midir?
4. Altı aylık dükkân kirasını denkleştirmek sonraki ayları düzlüğe çıkarır mı?
5. Bir sene içinde ev alabilmek “çalmadan çalışarak” mümkün müdür?
6. Ev alırken avrat değiştirmek ile dere geçerken at değiştirmek arasında benzerlik var mıdır?
7. Çiçek olsun, sebze-meyve olsun, tahıl olsun; tarımla uğraşanlar doğaya karşı kumar oynarlar; bu kısmen doğru lakin bu alışkanlık içki eşliğindeki masalara da mı taşınır?
(Sorular kendi çapımdakilere göredir.)
Hepsi ağır konu be Usta!
Çoğu da Serdarkuş abimin altından kalkabileceği cinsten gibi geldi bana ama onun da zamanı yoktur.
İkinize de yazdıklarımın satır aralarını okuduğunuz için yürekten teşekkür etmekle birlikte, demek ki bundan sonra yazacaklarıma daha çok dikkat etmem gerektiğini hatırlattığınız için sevgilerimi sunuyorum.
Rahmetlik dedem,
fakiri doyurdunmu şeyi kalkar derdi.
Dedem haklı çıkacak ya! besle kargayı gözün oysun,örneği
Askere gidecek parayı bile dedemden alan biri,bir tarla an meselesinden dolayı.Dedem aleyhine şahitlik yapınca çok sövmüştü.
Günah diye bağıran ebemede.Haklı yere olursaa sevap sözcüğü hala kulaklarımda..
-Yok kumandan yok! Çok derse ihtiyacın var senin. Aç kulağını dinle beni; hem de iyi dinle!
Ne kervanın sonuna bağlarlar, ne de kervanın başına eşek bağlarlar. Onlar eskidendi.
Devran değişiyor dedim az önce!
Evet, eşek de bağlardı bir zamanlar atalarımız. Eşek de sabırlıdır, onun da pek farkı yoktur devenin sabrı ve kiniyle kıyasladığımızda.
Yol göstersin diye eşek bağlarsan deve kervanının önüne, bazen ses çıkarmaz ama gün gelir buna da kinlenir, öfkelenir.
Tek yolu vardır, kinlendiğini gittikçe öfkelendiğini gördüğün deve kasaplık olmuştur, artık. Kes, kaldır ortadan, ibret olsun diğerlerine.
Şimdi anladın mı?
- Anladım, hem de çok iyi anladım ya Emirim!
Dedim ama esasında anlamamıştım.
Sesini bir gıdım yükseltti.
- Güzel! İnsanlara da develere yaptığından farklı bir şey düşünme!
Dedi ve birkaç gıdım daha yükseltti sesini.
-Vur! Vurdur boynunu ki, örnek alsınlar, niyetini bozanlar.
Bu kez üç beş gıdım kısarak, biraz da merhamet katarak sesine devam etti.
-Ancak o kadar da pervasız olmayacaksın.
Aklını başına toplayacak, sabır ve kini kantarın topuzunu kaçırmadan tartacaksın.
Altın tartar gibi sabrı bir kefeye; kini, öbürüne yerleştireceksin.
Sabır kefesi ağır basarsa belki canından olmazsın ama uyuşukluk başlar, miskinlik, tembellik artar.
Öfke öyle değildir, iktidarından da, tahtında da, sarayında da hatta ve hatta canından da olursun!
Sustu. Derin bir sessizlik kapladı her yanı ama öyle şeyler anlatmıştı ki, her yeri kapsayan bu sessizliğin tadını çıkaramadım. Söyledikleri aklımda yankılanıyordu.
Tamam, sabrı ve öfkeyi tartacaktım ama bu dengeyi nasıl anlayacaktım?
Eyvah, eyvah! Ya aklımdan geçen bu soru ona malum olduysa?
serdarkus
10-12-2006, 18:23
......Hepsi ağır konu be Usta!
Çoğu da Serdarkuş abimin altından kalkabileceği cinsten gibi geldi bana ama onun da zamanı yoktur.
......
Tembellik de işin çokluğu da portföyün yokluğu da bu noktada mazeret değil. Beri tarafta tam bir sene önce önce yazılmış cevabını bekleyen yazı var ama bu başka.. mezonunun repütasyonuna uymaz!
Forumlarda eleştiri hiç yazmadım sayılır, prensibim değil. Sonra adama, “günahsız olan ilk taşı atsın “derlerse ne dersin o zaman. Övgü dersen, onuda yazmak için topiğe ekstradan bir katkısı lazım. Çok gördüm, dostları sağolsunlar, iyi niyetli, bir iki cümlelik övgü yazılarıyla dolu, ama sonuçta piç edilmiş onlarca topik gördüm. Mezarlıklar iyi topiklerle dolu. Zaten arkabahçenin çıkış fikrinin de bu kargaşalıktan kurtulmak olduğu yüklü değil mi yazıların arkasındaki anlamlarda. Bu ayrıntılarda boğulurken bir de yazacağın bu topik olursa, iki kere düşünüp yazmamanın kolaylığına kapılmamak zor.
Sevgili Babo’nun yazısının enfes pasına cevap hakkımı bir başka belirsiz ama mutlaka gelecek zamana saklayarak, acele genelde birşeyler yazayım karanfiller üzerine.Bu topiği okuyana kadar, çiçekçilerde gördüğüm çiçeklerin bir dizi emek sonucu oraya kadar geldiğini hiç- ifadeyi beceremedim ama- düşünmemiştim. Şimdi, niye böyle diye düşünüyorum da, sanırım bunda, İstanbul vapur iskelelerinde esmer vatandaşlarımızın adamın gözüne gözüne soktukları, “abee, demeti 5 guruş..” figanlarının ve sonrasında konuşulan, “mezarlıktan toplayıp getiriyorlar” laflarının etkisi var ki, küçük veledin arkadaşına dediği, “ulan benim babam da bir tip, dün ağzını yokladım, hala bebekleri leyleklerin getirdiğini sanıyor”, demesi gibi, hala çiçeklerin mezarlılardan toplandığını sanıyordum.
Rastladığım ilk çiçekçiye dalacağım, bir demet karanfil alacağım, hanıma vereceğim.. diyecektim ama, sonrasında, “nereden çıktı bunca seneden sonra bu.. bu yaştan sonra bir fındıklar mı kırıyon, yoksa yine ihlasta para mı kaybettin.. seni gart zampara!” der diye korkarım.
"... geçme namert köprüsünden ko aparsın su seni.”
- Evet, dengeyi gözeteceksin, tutturacaksın bu dengeyi.
Zordur, her kula da kolay kolay nasip olmaz.
Devrana bağlıdır, talihli de olacaksın biraz.
Ne olursa olsun devrana da, talihe de bağlı olsa yine de girişimde bulunacaksın, bulunmalısın.
Uzunca bir süre, bir deve gibi hörgüçte biriktirdiklerinle geçinip, gidebilirsin lakin hazıra dağ dayanmaz ey kumandan, dağlar dayanmaz. Hazineyi her zaman sona saklayacaksın, en kötü günlerine.
Fetihlere çıkacaksın, ganimet toplayacaksın.
Topladıklarını kimilerine hak ettikleri için, kimilerine de sus payı olarak vereceksin.
Dağıtıp, doyurduğun sürece ne hesap soran çıkar, ne kafa tutan. Meraklanma, hiç kimse bu değirmenin suyunun nereden geliyor diye ilgilenmez.
İşte kumandan, böyle olduğu sürece, yani avucundakilerden koklatarak da olsa, yalatarak da olsa verdiğin sürece arkamızdaki bu ordu hem senin adına, hem kendi adına hem de diğer değerler adına gözünü kırpmadan öldürür de, ölür de.
Ölümü göze almıştır, az da olsa yaşarsa payını alacağını bilir, inanmıştır sana, senin adaletine güvenmiştir. Dağıtacağını ya duymuştur, ya şahit olmuştur.
Sustu, susamıştı.
Önündeki altın tastan suyunu yudum yudum içti.
Benim gözüm de elimde olmadan ilerimdeki geviş getiren deveye ilişmişti, tekrar.
Kumandanı da olsam bu kadar açık söylenmeli miydi bu sözler?
Düpedüz beni bile çıkarcılıkla suçlamış sayılmaz mıydı? Tamam, haksız sayılmazdı ama gene de zoruma gitmişti söyledikleri.
Ağzını elinin tersiyle silerken, gözümü deveden çektim, düşüncelerden temizledim beynimi. Yüzüme yerleştireceğim ifadeler konusunda güçlük çekiyordum, başladı anlatmaya.
Beri tarafta tam bir sene önce yazılmış cevabını bekleyen yazı var ama bu başka…
Doğru mu anladım bilemiyorum ama eğer bir sene önce yazdığım yazıya bir gönderme ise bu anlamlı söz, ben cevap beklemeden ve içtenliğimle yazmış, buna rağmen bugüne kadar olan yazılı sohbetlerimizle o yazımın karşılığını fazlasıyla almış bulunuyorum.
Ama ağanın eli tutulmayacağı gibi, Serdarkuş abimin de kalemi tutulmaz, ne zaman isterse o cevabi yazıyı yazar, sadece ben değil hepimiz zevkle okuruz.
Forumlarda eleştiri hiç yazmadım sayılır, prensibim değil.
Kavramları kavrayabilsem ben de uzak duracağım, esasında duruyorum ama zaman zaman insanın dili şişiyor, iki üç satır diye başladığın yazı bazen sündükçe sünüyor.
Zaman zaman ve de ister istemez bu sevimsiz gibi algılanan eleştiri işini yaparken çoğu zaman bu sözcüğe “ele alıp eşelemek” gözüyle bakarım ama tırnak yarası bırakmadan ve tırnak arasına pislik doldurmadan yapabilmeyi umarım, gayret de gösteririm elimden geldiğince, gene de kantarın topuzunu kaçırır ve karşımdakilerin insafına bırakırım.
Dediğiniz gibi, yazmamanın veya söylememenin kolaylığına sığınmamak zor, lakin biraz zoru zorlamak gerek, bana göre.
Bakın bu “bana göre” sözü bile nasıl bir kurtuluş, nasıl bir sığınma, nasıl bir beladan uzak durma, nasıl bir ‘benim eşeğim kancık olsun’ duruşudur?
Bugüne değin, bu arka bahçede incitilmedim.
İncittim, farkındayım bazı okurdaşları ama onlar tarafından incitilmedim.
Bu yüzden burada zaman ve fırsat buldukça, hissem, hisselerim olmasa da uğruyorum; on, on beş fani (sanal) kişiyle de yazılarımızın satır aralarında buluşuyoruz.
Şimdilik yetiyor ve de artıyor.
Piç edilen onlarca konu başlığı görmen ve arka bahçenin oluşmasında da bu erekle bir araya gelinmiş olunması konusu da ele alıp eşelenecek konulardan biridir elbette.
Görebildiğim, izleyebildiğim kadarıyla, şimdilik hır gür yok. Gelen geliyor, yazan yazıyor, okuyan okuyor herkes kendi aleminde, dünyasında vakit geçiriyor; bahçe bakımlı kırmızı örümcek, thrips, yeşil kurt yok.
Bahçe sahipleri, artık onlar her kimse, bahçenin yeşil kalması için Azot ağırlıklı gübreleri, dallarının sağlamlaşması için Potasyum ağırlıklı gübreleri, çiçek ve lezzetli ürünler verebilmesi için de Fosfor içerikli gübreleri ihmal etmemeleri gerekiyor.
Kalsiyum, Magnezyum, Kükürt, Mangan, Bor, Çinko, Bakır, Molibden, Klor gibi iz elementleri de sizin, bizim gibi katılımcılar imkânları ölçüsünde bahçeye taşırlarsa bahçe cennet bahçesine döner, diye düşünmekteyim.
Gelelim, yazınızın ikinci bölümüne.
Neyse, onu da yarın veya bir sonraki gün ele alıp eşeleyeyim.
Evet, Bıkmış Usta bir temennide bulunarak çiçekçi dükkânı açmamı, bir yıl sonra da üstüne bir ev almamı arzulamış ancak aile düzenimizde olumsuz bir hallerin olmamasını dilemişti.
Bildiğiniz gibi bana biraz zor gelen unsurları içermesi açısından Usta’nın yazısını size AC yapmıştım.
Siz de yazınızda “ölmez sağ kalırsam, neden cevap vermeyeyim, ne olacak, elime mi yapışır” anlamını da yükleyerek gelecek günlere ötelemiş, karanfil konusuna girmişsiniz.
Yazınızın ikinci bölümü veya boğumu dediğim yer burasıydı işte.
20 sene kadar önce bir çiçekçi dükkanı açmış, ağzıma gözüme bulaştırmış, üç dükkan değiştirdikten sonra elimde birkaç saksı, birkaç bitki gelişim düzenleyici sıvılarla tabletleri ve üç adet hatıra babından süs bitkisi kalacak şekilde silinip, tarihe karışmıştım. Yer: İzmir, Üçkuyular.
Ondan önce de anamın, evin tek penceresinde ki; gayet iyi bildiğinizi düşünüyorum, bu pencerelerin iç tarafı epeyce derin ve dünya kadar malzeme alır, gömme dolap gibidir, işte o alanda iki kiloluk yuvarlak veya köşeli yağ tenekesi (saksıları) içerisinde bilimsel isimlerinden ziyade yerel isimlerini söyleyecek olursam, camgüzeli, nazlıkız, küpeli, üçlüce ve şuan aklıma gelmeyen birkaç tür daha…
Karanfilimiz de vardı, elbette. Çıtalardan minicik merdiven gibi bir şey yapmış, karanfili bu merdivene sardırmıştık, çiçek açtığında da nergis gibi kesif bir kokusu oluyordu.
Daha sonraki günlerde nasip olur da yazarak sizlere aktaracak bazı konular bulursam "ikinci boğum" dediğim şeylere değinirim ama şimdilik seradan biraz bilgi vereyim.
Daha önceki yazımda üç madde olarak sıraladığım gibi yapacak olursam:
1. Bugüne kadar 55.973 dal karanfil kesmişiz.
2. Satılanların olduğunu biliyorum ama satılması için verdiğim veya depolarına koyduğum karanfillerimi kaça sattılar, bana ne zaman ve ne kadar para verecekler hâlen daha bilmiyorum. (Bu maddede değişiklik yok.)
3. 16 Aralık 2006 tarihinden itibaren karanfilleri alacak bir firma ile yazılı olarak değil, sözlü olarak anlaşmış bulunuyorum. Bu ‘anlaşma’ sözüne takılmayın, o ne dediyse ‘he’ dedik.
Bu firma, Ukrayna ve Rusya’ya çiçek gönderiyor. Dün ilk kez 1060 adet karanfil teslim ettik.
Bir tek dal karanfili 7 sentten aldığını zannediyorum!
Rastladığım ilk çiçekçiye dalacağım, bir demet karanfil alacağım, hanıma vereceğim.. diyecektim ama, sonrasında, “nereden çıktı bunca seneden sonra bu.. bu yaştan sonra bir fındıklar mı kırıyon, yoksa yine ihlasta para mı kaybettin.. seni gart zampara!” der diye korkarım.
Bu bölümü okuyunca, Kıymetli Ali Hocamı gene bir dağıtım zulmünün içine sokmak geçti içimden ama hem ona kıyamadım hem de “Para etmiyor, satamıyor diye hediye ediyor” düşüncesine kimseyi sokmak istemediğim için şimdilik vazgeçtim.
Daha da açıkçası geçen gün Hocamla görüşürken bu niyetimi anladı ve “Amman haa!” dedi.
Ağzından kaçırdığı bu nida ile anladım ki, dağıtım yaparken çok büyük bir eziyet vermişiz ilk gönderdiklerimizle.
AC: Aidiyeti Cihetiyle
Bu bölümü okuyunca, Kıymetli Ali Hocamı gene bir dağıtım zulmünün içine sokmak geçti içimden ama hem ona kıyamadım hem de “Para etmiyor, satamıyor diye hediye ediyor” düşüncesine kimseyi sokmak istemediğim için şimdilik vazgeçtim.
Daha da açıkçası geçen gün Hocamla görüşürken bu niyetimi anladı ve “Amman haa!” dedi.
Ağzından kaçırdığı bu nida ile anladım ki, dağıtım yaparken çok büyük bir eziyet vermişiz ilk gönderdiklerimizle.
AC: Aidiyeti Cihetiyle
Yok Güzel Mirim;
Dağıtım ve zulüm dediğin şey şu fakir için şerefti İnan ki. Gerekir ise oraya kadar almaya geleceğimden de kuşkun dahi olmasın.
Ayrıca her ne kadar Sevgili AnnE'mizin dileği olan zayıfı çok ve yaramaz öğrencilerimizin analarına karanfil gönderememiş olsam da, karanfille dolan odamda sayende havam yerindeydi Allah için.
Amman ha! Kısmı ise son anda bile bir-iki-üç cent verecek bi alıcı çıkabileceğine dair eski bir esnaf olarak inancımızdan kaynaklıdır. İşleri bi hala yola koymadan, gönderme masraflarına bile girmene Arka BahÇe ahalisinin yüreği dayanmaz diyedir.
İşlerin kolay, kazancın bol olsun İnşallah.
- Çok cömert olmak iyi değildir, şımartır.
Aza kanaat etmeyi öğretmelisin halka da, orduya da.
Nasıl olacak diye sorar gibisin; sen sormadan ben söyleyeyim sana ey Osman oğlu Emin. Aza kanaat ettirmenin biricik yolu, ucu gökyüzünü gösteren ikinci kılıcındır. Ancak onunla sağlayabilirsin.
Dedik ya! İki kılıç gerekli!
Ekmeğiyle bir tas suyuna göz dikersen eğer başlangıçta bir bocalama geçirir ama tez uyanır, artık hiçbir kılıcın tesiri olmaz.
En korkulacak an, o andır.
O karmaşadan kurtulmanın imkânı kalmamıştır artık.
Sadece yönetenlerin sonu olsa gene iyi, hayatta kalanların da asırlarca toparlanamayacağı bir devran başlar.
Ta ki, gene iki kılıca sahip birileri ortaya çıkana dek sürer bu fetret devranı.
Anladın mı ey kumandan?
- Anladım ya Emirim, anladım.
- İyi öyleyse. Haydi bakalım, ya Allah, ya Bismillah. Yolcu yolunda gerek.
Şam’a kadar daha çok yolumuz var ama sana anlatacağım bitmedi daha.
İtaatkâr develer, ağır ağır kalktılar; ufka kadar uzanan kalabalık ordum dalgalanarak doğruldu.
Yola koyulmuştuk, belki bir fersah kadar hiç konuşmadık.
Atlarımızın burnundan çıkan seslerden başka ses yoktu.
Müminlerin Emiri, yüzünü bana çevirdi.
- Anlattıklarımı mı düşünüyorsun ey Kumandan?
Esasında bir şey düşündüğüm yoktu, az önce çıkaramadığım sessizliğin tadını şimdi çıkarıyordum ama bunu ona açık etmeden, yalan söylemeyi tercih ettim.
- Evet, develerin sabrını ve kinini düşünüyordum ya Emirim.
AÇIKLAMA : 2 m siper içi sıcaklığına göre bitkiler için don sınıflandırması;
Hafif don : 0 °C ila -2.2 °C,
Orta kuvvette don : -2.2 °C ila -4.4°C,
Kuvvetli don : -4.4 °C’den daha düşük
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Zirai Meteoroloji ve İklim Rasatları Daire Başkanlığı
Meteorolojik Tarım Uyarısı
---------------------------
ZİRAİ DON UYARISI
Tarih: 28.12.2006 Saat: 15:40 Sayı: 08b
Yurdumuz halen üzerinde bulunan soğuk ve yağışlı havanın etkisi altındadır. Tarımsal faaliyetin sürdüğü Ege ve Akdeniz Bölgeleri’nde, başta narenciye, muz ve sera üreticilerimiz olmak üzere tüm üreticilerimiz olumsuz yönde etkilenecektir. Bu nedenle;
26-27 ve 27-28 Aralık geceleri, Ege ve Akdeniz Bölgelerinin kıyı kesimlerinde hafif, iç kesimlerinde orta kuvvette, yüksek kesimlerde kuvvetli,
28-29 Aralık gecesi, Ege ve Akdeniz Bölgesi’nin batı ve orta iç kesimlerinde hafif, yüksek kesimlerinde orta kuvvette, Adana’nın kıyı kesimlerinde hafif, iç kesimlerinde orta kuvvette,
DON OLAYI beklenmektedir.
Bu bölgelerimizde hasat dönemindeki narenciye üreticilerimizin, sebze ve serada üretim yapan yetiştiricilerimizin gerekli tedbirleri almaları, yörelerindeki don durumu hakkında daha detaylı bilgi almak için en yakın meteoroloji müdürlüklerine başvurmaları önerilir.
28.12.2006 günü saat 15:35:04"de güncellenmiştir.
***
Bu 'Meteorolojik Tarım Uyarısında' emeği geçenlere elbette teşekkür ederim, o yüzden unutmadan baştan söylüyorum.
Bilgiyi işleyip layıkıyla uygulayamadıktan sonra ne desen, ne deseler nafile.
Gerekli tedbirleri almaları…
Gerekli tedbirlerin çoğuna para gerekli, kredi gerekli, o krediyi geri ödeyecek ‘somut umut’ gerekli…
Geriye kalan ‘gerekli tedbirlerin’ küçük bir kısmı ise bize ve kültür bitkilerimize kalıyor.
Biraz ben uğraşacağım; örtülerini açıp kapayarak, yağmurlama sistemini naylonların üstüne doğru çalıştırarak…
Biraz da kültür bitkisi olsalar bile nazlanmayacaklar kendileri akıl edecek; “Bu adam elinden geldiğince bir şeyler yapıyor, bari biz de öz sularımızı goncadan, yapraktan, daldan çekip köke doğru indirelim” diyecekler.
Onlardan sağlıklı olanlarının neredeyse tamamın benden daha gayretli ve akıllı çıktıklarını görüyorum ve onları bu yüzden daha çok seviyorum, her ne kadar kesecek olsam da.
Sağlıklı olmayanların komaya girmelerine de gerekli tedbirleri çok çok önceden alamayarak ben sebep olmuşum.
Bu yaklaşık 45 bin kök karanfili üşütücü gecenin insafına terk ettiğim günlerde bunların iki katı büyüklüğünde, Sarıkamış’ta da gerekli tedbirleri almayan, alamayan ya da aldığını sananların yollara, ovalara, dağlara sürdüğü tek tek, demet demet, deste deste tam 90 bin Karanfil’i düşündüm ve o kadar çok üşüdüm, o kadar çok üşüdüm ki, dışım hadi neyse de, içim de zangır zangır titredi.
[FONT="Century Gothic"]AÇIKLAMA :
Bu yaklaşık 45 bin kök karanfili üşütücü gecenin insafına terk ettiğim günlerde bunların iki katı büyüklüğünde, Sarıkamış’ta da gerekli tedbirleri almayan, alamayan ya da aldığını sananların yollara, ovalara, dağlara sürdüğü tek tek, demet demet, deste deste tam 90 bin Karanfil’i düşündüm ve o kadar çok üşüdüm, o kadar çok üşüdüm ki, dışım hadi neyse de, içim de zangır zangır titredi.
Dün gün izlediğim tv. haberinde şehit düşen assubayımızın naaşı memleketine getirildiğinde yarınki tören için arabadan alınıp morga konarken kardeşinin;
Abimi morga koymayın orda üşür, abimi oraya koymayın orda üşür, abim üşür orası sıcak değil........ sözleri sözlerinle bu kadarmı çakışır, duyguları duyumsama hissi bu kadarmı olur!!!
Demek ki, acıyı hissetmek için bazen biyolojik kardeşlik değil Sevgili Emin tıpkı senin gibi güzel insan olmak yeterli.
Sizin ve diğer saygıdeğer tüm forum arkdaşlarının bayramını kutlar gelecek olan yeni yılın sağlık ve huzur dolu geçmesi dileklerimle.:friends:-
Yalan söylemeyi tercih edip, “Develerin sabrını ve kinini düşünüyordum” demiştim ama doğrusu ben hâlâ Kufe’yi, Kufe halkını düşünüyordum. Bu kez düşüncemi okuyamamıştı. Yoksa okumuş ama okumamazlıktan mı gelmişti, bilemiyorum.
- İyi iyi! “İki kılıcı” da düşün, unutma!
- Emriniz olur ya Emirim, unutmam!
- Bu iki konuyu öğrendiğine göre bu ikisinin harmanlanmış hali olan “kılıçla ekmek” konusunu öğreteyim sana. Aç aklının kulağını!
- Kulağım sende ya Emirim.
- Ekmekle kılıç çok önemlidir ey Osman oğlu Emin, çok önemlidir!
Her babayiğit zalim olamaz, herkesin harcı değildir zalim olmak!
“Tövbe Yarabbi! Allahım bugün neden bana bu eziyeti çektiriyorsun. Ne demek istiyor Müminlerin Emiri? Hâşâ, zalimliği sanki senin sıfatlarından bir şeymiş gibi söylüyor, Allahım aklım sana emanet” gibi ne yapacağını bilemeyen, karışmış düşüncelerle şaşkın şavalak yüzüne bakıyorum. Sanki bu kez okuyor aklımdan geçenleri, eyvah ki eyvah! Bu Kufe’den bir kurtulsak, sağ salim şu Şam’a Allahın izniyle bir varabilsek.
- Korkma ey Kumandan korkma! Kaba zalimlikten bahsetmiyorum.
Zalim olmak kolay değildir. Kıyıcı ve haksız davranabilmek için güçlü olmak zorundasın.
Bu gücü koruyabilmenin koşullarını öğrendin, tekrar etmeyeceğim.
Diyeceğim o ki; gücünü iyi paylaşabilir isen zalimliğini bile unutturabilirsin.
Sen de kıyıcısın, o yüzden kumandanımsın, neden şaşırıyorsun?
Peşine takılan bu askerleri al götür, istediğin en kanlı savaşın ortasına, haklı haksız demeden sallar kılıcını, çalar bedenlere…
Ne için çalar ey kumandan, ne için sallar kılıcını, ha? Düşündün mü hiç?
Fıkra bu ya,
Kışın ilk günlerinde fakir delikanlı bin nazlı kız arkadaşını buluşmaya ikna eder. Eder de üstüne giyecek bir kışlık ceketi de yoktur. Garibim de ne yapsın, ince gömleği ile buluşmaya gider.
Biriken özlemle başlayan konuşmanın bir yerinde mantosuna sıkı sıkıya sarılmış olan kız,
—Üşümüyor musun? Diye sorar.
Delikanlı bu soruyu gömleğinin bir düğmesini daha açarak ve rüzgâra karşı avuç içi ile göğsüne şaplak atarak,
—Es yiğidin bağrına.. diye cevaplar.
Sohbetin bitiminde ayrılan kız arkadaşının iyice gözden kaybolduğunu gören delikanlı acelece düğmelerini ilkiler.
Ve yatık başını göğe kaldırarak hafif bir sitemle mırıldanır.
—Garip bulunca nasıl da estirirsin, biliyon mu?
Bugün Ali Hocamız aradı.
Birkaç gün dükkândan ayrı kalınca panik oluyor, başımıza bir haller mi gelmiş, merak ediyor…
12 dakika 25 saniye sürmüş görüşmemiz.
Aradığı zaman karanfillere yaprak gübresi veriyordum. Sesini iyi duymak için motorun yanından aksaya aksaya biraz öteye gittim.
Sorduğu sorular:
“Nasılsın?” ile başlıyor, karanfillerin durumu, pazarlama durumu, yapılan masraflar ve konuyla ilgili tahmin edebileceğiniz şeyler.
Kimi sorusuna kaçamak, kimisine öylesine, kimisine de “yalan” deseniz değil, “gerçek” deseniz hiç değil gibi yanıtlar veriyorum.
Edilgen bir durum.
Etken olup, ben soruyorum.
Sorduğum sorular:
“Sen nasılsın?” ile başlıyor, borsanın durumu, satış-alış durumu, maliyetler, zarar ziyan durumları ve konuyla ilgili tahmin edebileceğiniz şeyler.
“Satmayınca zarar olmaz!” gibi sabır içeren bir söz kalıbı etrafında cümleler kuruyor.
Seradan özetlere gelecek olursak:
1. Toplam üretim: Bugüne kadar 66.278 dal karanfil kesmişiz.
2. Satılan ürünlerden alınan para: Bu maddede pek bir değişiklik yok. Daha önce zorla mal verdiğim, (dikkat buyurun adamlar istemiyor, biz yılışıyoruz) iki firmadan da bana ödenen bir şey yok.
Her birine ayrı ayrı verdiğim 24.840 ve 23.220 adet karanfillerimi kaça sattılar, bana ne zaman ve ne kadar para verecekler hâlen daha bilmiyorum.
3. Son durum: 16 Aralık 2006 tarihinden itibaren Moldova, Ukrayna ve Rusya’ya çiçek satan bir firmaya ise 10.620 adet karanfil verdim. Yazılı bir anlaşmamız olmadığını söylemiştim zaten.
İyi birilerine benziyorlar.
En azından çiçeklerimi alıyorlar, daha ne olsun.
Hesabı ise Mayıs ayının sonunda görecekmişiz.
Fiyatının her zaman değiştiğini, ilk sorduğum zamanlar 7 sent civarında olduğunu söylemişlerdi.
Peki, "ya arada kalan 7.598 adet karanfile ne oldu" diye siz sormadan ben söyleyeyim: 1880 tanesini Konyalı bir çiçekçiye satmış ve 112 lira almıştık. 5.718 tanesini ise bayram ve yılbaşı hayhuyu içerisinde iç piyasada elimden çıkarttım, 382 lira da böylece irat kaydettik, ceman yekûn etti mi 494 lira.
Kabaca durum bu merkezde, yeteneğim olsa da bu verileri Sarı Battal Boy Grafik ile sunabilsem…
Beterin beteri vardır; 9 Ocak 2007 tarihi itibariyle Antalya Halindeki paketlenmiş en iyi portakalın 9 kuruş, paketlenmemiş, telislerdeki en iyi portakalın 6 kuruş olduğunu düşünürsek, o üretici anasını alıp da oradan gitmeyip, ne yapsın?
Borsada “kol kesmek” ile serada “karanfil kesmek” arasında benzerlik veya farklılık var mı, bilemiyorum.
bikmisbroker
10-01-2007, 18:52
.................................................. ..........
Kabaca durum bu merkezde, yeteneğim olsa da bu verileri Sarı Battal Boy Grafik ile sunabilsem…
Dedik ya kalemi kuvvetli,
Dedik ya Biz garipler gibi (Yazmaya cabalayanlar) degil bir baska yaziyor bu EMiN nickli arkadas..
Yasadigi aci tecrubeleri bile oylesine tatli ifadeler ile susleyip onumuze koyuyorki, okurken "Gulelim mi? Aglayalim mi?" Karar veremiyoruz...
"SARI BATTAL BOY" ifadesi ile yazidaki aci tecrubelerden payimizi aldiktan sonra, (Latifedir sakin uzerine alinma) bu "Gulerim aglanacak halime" BASLIKSIZ yazidan dolayi 1-2 Kelam da biz edelim..
Beterin beteri vardır; 9 Ocak 2007 tarihi itibariyle Antalya Halindeki paketlenmiş en iyi portakalın 9 kuruş, paketlenmemiş, telislerdeki en iyi portakalın 6 kuruş olduğunu düşünürsek, o üretici anasını alıp da oradan gitmeyip, ne yapsın?
Borsada “kol kesmek” ile serada “karanfil kesmek” arasında benzerlik veya farklılık var mı, bilemiyorum.
Anasini da alir gider, Bohcasini da...
Kol da keser, Karanfil de..KAR'i ni cebine koyamadikdan sonra, ZARAR yazdiktan sonra KESME ayni KESME..
Yogun ve stressli bir seansin ardindan sevgili serdarkus'un topicinden derlediklerim ile dinlenmeye/dusunmeye davet ediyorum hepinizi..
Day-day traderler
Tık-tıkçılar..
Destek/direnç uzmanları..
Seans kurtları..
Cuma günü ne yaptınız… biz ne yapalım abiler!.
İstinye üzerinden geçen buluttan nem kapıp işlem yapanlar..
Tekniğin anasını ağlatanlar..
Kağıdın dibine dibine vuranlar..
Cuma günü ne yaptınız… biraz akıl fikir verin abiler!.
Dakikalık veri guruları..
Derinliğin üstadları..
Yorumun amcaları..
On-line naklen yayın bülbülleri..
Cuma günü ne yaptınız.. ben çuvalladım abiler!.
Borsa konusunda yapmak isteyip de yapamayanlar sinifinda oldugunu dusunen sevgili serdarkus kardesimiz, siirleri ile sarkilari ile BORSA konusunda bizlere DERS vermektedir, ATLAMAYALIM abiler..
Bir bakışta derinliğin gizemli sırlarına ulaşanlar..
Her seansta sekiz adet destek, dokuz adet direnç çizgisi çekenler..
Bir bakışta tahta yapıcının yedi sülalesini görenler..
Cuma günü ne yaptınız.. ben niye yapamadım abiler..
Bir gözü seansta..
Diğer gözü acaba kızar mi diye hanımda..
Bir eli klavyede sat tuşunda..
Diğer eli ise cnbc/ntv ekonomi zapında..
Ben de denedim olmuyor, nasıl yapayım be abiler..
Hırs yaptım, MS aldım..
Para saçtım, kitap aldım..
İnat ettim, grafik baktım..
İlminin gözüne gözüne çaktım..
Çok uğraştım… niye olmuyor abiler!.
İşlemcim, Pentium 4..
Klavyem, ultra argenomik..
Aracım yapmaz bana yamuk..
Kabiliyet, eh!. iç güveysiden bi hallice..
Çok tıkladım.. yetişemedim be abiler!.
Derinlikse, üç beş dolar verip kapayım..
Haberse, üç TV, hem de LCD alayım..
Üstadsa, dört bir yanıma sarayım..
Hanım caz yaparsa, yenisine bakayım..
Seansta ben ne yapayım, yazın be abiler!.
Ky dedik, trend dedik, teknik analiz dedik, dedik ha dedik..
Bu arada bir de EW ciler gelmezmi?? :D:D
Fikrin iyisi kötüsü olmaz..
Doğrusunu yazmakla ne klavye ne ego aşınmaz..
Herkes paylaşırsa, cahillik baki kalmaz..
Yeniler lokum sanıp, seansa sazanlama dalmaz..
Day-day traderlik yapamıyorum, n’apayım be abiler..
Seanstayım, ben ne yapayım..
Nasıl yapayım, daha daha ne yapayım..
Yaparsam mı ağlarım, yapmazsam mı yanarım..
Hah!. paylaşın şurada be abiler!.
Haa birde yine sevgili serdarkus kardesimizin yazdigi siirlere yine siir ile karsilik veren kalemi, kelami Guvvetli forumdaslar var.. Ve de O forumdaslara serdarkus'un verdigi bir cevap;
Çok fena çızdılar, gacırdadı be AnnE ‘m..
Dibine dibine kadar verdiler, yetişemedim be AnnE ‘m..
Öğütlerin az gelmiş, tutamadım be AnnE ‘m..
Herkes gaçtı, bir ben kaldım, korkuyom be AnnE ’m..
Cuma günü ne yaptınız, ben dımdızlak galdım be AnnE ‘m..
Tayyip denilen bir garip kul değil midir?
Düşüren de yükselten de bir laf değil midir?
Akıl desen, bizimki şarjlı değil midir?
Cuma günü ne yaptınız.. deyiverin gari be abiler!
Anamı ağlattılar, hissetmedim deme be AnnE ‘m..
Kaçanın anası ağlamazmış, kaçamadım, ağlama be AnnE ‘m
Bak şunlara, hala çiziyorlar, de şunlara bir şey be AnnE ‘m..
Cuma günü ne yaptınız, ağlatmayın anaları be abiler!..
Son Soz;
Piyasalar Gaddardir SAKA ya gelmez, gunun stresini atmak icin 2 cift Pirzola niyetine kabul edile.
Surc-i Lisan ettiysek de Af ola..
- Cebine üç beş bir şey girsin diye! Hadi, orduyu bir kenara koyalım. Onun görevi belli, ama ya halk?
Sözgelimi halktan birinin önüne bir parça ekmek, boğazını ıslatacak bir şeyler yani karnını doyuracak yiyecekleri koyduktan sonra bağla, zincire vur, kırbaçla, hakaret et, aşağıla ne yaparsan yap, sesini çıkarmaz.
Yalnız bunları yaparken verdiklerinden kısmaya başladığın an, ne olduğunu sen bile anlamadan çullanır üzerine ilk fırsatta.
Âlemin en gururlu kişisi olur bu yüzüne tükürdükçe “çok şükür” diyen kişi.
Anlayabildin mi, ekmekle kılıç ilişkisini, bunların dengesini?
İşte kumandan, halka ve orduya vereceğin ekmekler bir bileği taşı olur, kılıcını bileğiler.
Bakma sen, arada mızmızlanan çıkar ama çoğunluğunun durumu budur.
Daha önce çıkarılan fermanlarla kuşattığın için hiç kimsenin senin sarayında, sofranda gözü yoktur.
Hatta daha iyilerine, daha gösterişlilerine sahip olmanı arzularlar.
Onların aklı da, gözü de senin sarayından, sofrandan artacaklara, artıklara takılıdır.
İşte bu üç unsurla bugünü yaşadık, daha ne günler göreceğiz.
Sadece biz Emeviler değil, bizim gibi düşünenler de saltanatlarını sürdüreceklerdir.
O yüzden, sevgili kumandanım Osman oğlu Emin, “Çok cömert olmak iyi değildir, şımartır,” demiştim ya! İşte gene söylüyorum: az cömert olmak iyidir, şımartmaz.
Evet, cömert olacaksın ve pörsümüş hurma ile hurma ağacının gölgesini çok görmeyeceksin.
Vakit tamam olsa gerek, bir namaz molası verelim şuradaki hurmalıkların gölgesinde.
Biliyorum ölüye mektup yazılmaz.
Yine de bir şeyler demek istiyorum sana Hrant ağabey,
Sadece nereden başlayacağımı bilemiyorum, didişmiş olacak diyeceklerim.
Her ölüm değil ama bazı ölümlerin bendeki etkisi uzun sürüyor, abi.
Tanıdıklarımın, konuşup yaşadıklarımın, akrabalarımın ölümünden bahsetmiyorum.
Onların beni değil ama benim onları yaptıklarıyla, yazdıklarıyla, söyledikleriyle tanıdıklarımdan yani bu coğrafyadaki insanların çoğunluğu veya önemli bir kısmı tarafından bilinen isimlerden bahsediyorum.
Kimisinin ölümünde veya öldürülüşünde içimden veya dışımdan ağlamış, kimisinde ağzımı bıçak açmamış…
Abi, senin öldürülüş haberini duyunca da şimdiye kadar olanların dışında tarife gelmez bir duyguyu yaşadım. O yüzden tarif edemiyorum üzüntümü.
Belki de öldürüleceğin korkusunu içime doğurduğum günden beri kendimi şartlandırmış olabilirim.
Abi, senin Hrant Dink olan adını ve Agos Gazeteni ilk kez ne zaman duydum bilmiyorum. Gazeteni hiç okumadım, Genel Ağ üzerinden bile okumadım ama seni, gazete haberleri ve televizyonlarda tanıdım, sözlerini, konuşmalarını dinledim.
En son Can Dündar'ın "Neden" adlı programında izlemiştim.
Hem de can kulağı ile.
Dün, öldürülmeden 9 gün önce yazmış olduğun son yazını da satır satır okudum.
Doğduğun, büyüdüğün ve çok sevdiğini söylediğin bu topraklarda yaşayanları -sanki-çözmüşçesine yazdığın: “Biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz” satırlarını çok önceden okumuş olsaydım ve şimdiki gibi bir kardeşin olarak sana abi diyebilecek kadar yakın olsaydım bu konuda itiraz ederdim sana: “Bilmiyorsun” derdim.
Gerçi kısmen haklı sayılırsın, çoğunluğumuz güvercinlere kıymaz, etini yemez. Şehirlerde, balkonlara sıçsalar bile yine bayat ekmekten, artan pilavlardan yemek verir hatta.
Ancak abi, bu topraklarda itimiz var, kopuğumuz var, eşkıyamız var, yan kesicimiz, puştumuz, dasniğimiz var.
Acıyanımız, ağlayanımız, yara saranımız olduğu kadar kına yakanlarımız da var.
Helal süt emmiş, kendini olgunlaştırmış insanlarımızın yüzü suyu hürmetine ayakta kalabildiği kadar kalan bu vatanın topraklarında herkesin “vatanı sevme biçimi” değişik.
Abi, benim, kimin ne dediği çok umurumda olmasa da, umursayanların sana sıkılan kurşunları bu ülkeye, bu millete sıkılmış sayanlar, dış basından alıntılar yapıp “bakın bize ne diyecekler şimdi” endişesini taşıyanlar, çıkartılacak soykırım yasalarına meze yapılacağından bahsedenler var ve ne kadar da çok, bir bilsen.
Abi, seni vuran eller kırılsın diyorum ama bu ellerin kırılması meseleyi çözmez, o ellere silah verenlerin, o ellerin sahiplerinin akıllarını bulandıranların birer birer ortaya çıkıp, yaptıklarına bin pişman olduklarını yürekten söylemedikten sonra neye yarar. Böyle olacağına dair de hiçbir umudum yok.
Abi, benim bildiğim; çok sevdiğin ve terk etmek istemediğin bu topraklarda arkandan, ensenden, göz göze gelmeden, kalleşçe vurulduğundur.
Vuran ve vurduran kim olursa olsun.
Ölen de benden, öldüren de.
Tek gerçek; artık aramızda olmayacak, bu topraklara terlemeyecek, üşümeyecek, poyrazda, meltemde, karayelde bir şey hissetmeyeceksin ve senin dediğin gibi olmayacak; 2007 yılı senin için zor geçmeyecek, huzur içinde uyu.
Abi, bakma arkandan hepimiz “Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” diyenlere! Hepimiz Türk’üzü, Hepimiz Kürt’üzü yani Hepimiz Biriz’i bile hep bir ağızdan, yürekten, içeriden söyleyemiyoruz!
Abi, görkemli bir şekilde uğurlanacağından kuşkum yok, hatta gereğinden fazla övecekler seni, belki gündeme getirdikleri gibi Türk Bayrağına bile sararlar tabutunu, Bayrak Kanunu ve Tüzüğünü kendilerince yorumlayarak.
Abi, senin doğruların benden farklıydı, senin inanmışlıkların, senin değerlerin…
Senin bu farklı değerlerine saygı duymasına saygı duyuyordum ama herkes benim gibi güvercinlere, serçelere ilişmez değildi ki.
O yüzden sana bozuluyordum ve sen de sana bozulanların bol olduğunu biliyordun.
Bildiklerini yazılarında belirtmişsin abi; öldürüleceğini de biliyordun, o yüzden tedirgindin ve daha çok bu ülkeyi sevmeye başlamıştın.
Yine de inandığın, benim değil ama elbette ki kendi doğrularını açıklıyordun: “Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915'teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı...”
Ben 1915’te yoktum, babam da doğmamıştı, dedeme soracak durumda da değildim o yaşlarda, o yaşarken.
Abi, ben anlamlarını bilmiyorum, çünkü Türkçe değil Pertek’teki mahallelerin adı: Şebşebik, Sıptınik, Sağmınik, Şorğu…
Ermeni atalarınız, sizler yaşamışsınız buralarda… Halen de yaşayanları var; biliyorum, konuşuyorum çay, ayran, rakı içiyorum torunlarıyla, yaşdaşlarımla.
Cemil Gakko anlatırdı yanık yanık, gözü yaşlı…
Türk, Kürt, Ermeni dedelerimizin babaları çok kıymışlar birbirlerine…
Dink taşının bağrında bulunan tahılı, tokmağı kim eline almışsa o dövmüş; bazen buğday, bazen pirinç, bazen mercimek kabuğundan ayrılmış; kabuğundan ayrılmayanlar da kırılmış kepekli bulgur olmuş, kepekli un olmuş, öyle değil mi, abi?
Yaraları deşelemeye, hatta kabuğu düşmüş yaraların, nezelmiş yani en ince ve pembe yerinden yeniden kaşağılamaya bu toprağın çoğunluğu hevesli değil ama kaşımak için kirli tırnaklarını uzatanlar da az değil be abi, bilmiyor muydun, biliyordun elbette.
Sevmesini bilemedik, ben de, sen de, o da… Ya da yanlış yerinden sevdik!
Hacdan dönen babasını karşılayanın halasını ve dayısının oğlunu öldürdüğü bir vatanda yaşıyoruz; saymayayım gerisini, benzer dangalaklıklarımızı, bilmiyor musun, biliyorsun hepsini be abi!
Sera’mdan karanfiller getirip koyamasam da mezarına, koydum varsay.
Ser’imden de diyeceklerim o kadar çok, o kadar çok ki! Ama biliyorum hepsi boş şimdi. Sen sadık yârin koynunda olacaksın. Seni sevenlerinin de başı sağ olsun, abi.
Hurmalıkların gölgesinde namaz molası vermiştik ya!
Namazı kıldık mı, kıldıksa, hangi dualarla Yaradan’a sığındık şimdi hatırlamıyorum. Daha doğrusu artık hiçbir şeyi hatırlamak istemiyorum.
***
Evet, gene Osman oğlu Emin’dim ama kumandan filan değildim.
4 yıldır kullanılan ve direneceği kadar direnmiş ama dün karayel ve yıldızdan 34 km/s esen üşütücü havada desteklerini parçalamış sera üst naylonunun yırtılan yerlerini yamamak için sera direklerine kaynatılmış saç olukların üzerinde cambazlık yapan,
Sayın Umur Talu’nun “654.965” rakamını köşe yazısının başlığına koyup, “Böyle bir sayı bize ne anlatabilir?” dedikten sonra zaten kayık olan şakuli iyice kayan,
Bulanık suda, bulanık kafa ile oltasına yem bile takmadan balık avına çıkan, her yanını çar çamur eden,
Bir yandan demokrasinin götürülme biçimi, diğer yandan Kufe Halkından yola çıkarak Iraklıları anlamaya çalışan,
Bu uzaktaki başkalarını anlama işinden zor geldiği için sıyrılıp, kaçınıp, ömrü hayatında ilk kez, iki çalışanı olan ve bu çalışanların davranışlarıyla ne yapmaya çalıştıklarını bir türlü anlamayan,
Muaviye gibi düşünenlerin “doğrularının gerekçelerine” kısmen katılmakla birlikte öğütlerine itibar etmeyen,
Kendi halinde ama gene de pek kendinde olmayan ve de en önemlisi kendisini bile halen anlamaya çalışan, sıkıştığı zamanlarda “ko gitsin rahvan” veya “ört ki ölem” diyen; dili şişik, kafası karışık, fikri dolaşık edna bir Emin’dim.
Diyeceğim o ki; bu çepreşük (çapraşık) serime aldırmadan, kendime ölçüsü biraz fazlaca olan yaş üzüm rakısından bir kadeh doldurdum; Yozgatlı Âşık Kaplani’nin (Hasan Kaplan) yüreğini parçalara ayıran olayları aklımın ucundan alıp, Musa Eroğlu’nun tok ama gene de gevrek sesiyle kulağımdan girdirip, gözümün önüne getirmeye çalıştım.
Yüreğimi parça parça ayırdı
Biri Kerbela nın çölünde kaldı
Biri yola çıktı Şam diyarından
Biri Muaviye elinde kaldı
Biri gitti Hacı Bektaş yurduna
Takılıp da erenlerin ardına
Biri Pir Sultanın düştü derdine
Biri Hızır Paşa elinde kaldı
Biri Börklüce’ylen yanarken köze
Biri Bedrettin’le vardı Serez’e
Biri Nazım’ilen geldi göz göze
Biri ozanların dilinde kaldı
Biri dalgasında Karadeniz’in
Birini Nesim’i adına yüzün
Kan deryalarında birini ezin
Biri Kızıldere yolunda kaldı
Biri sır vermeyip serinden oldu
Biri çiçek idi Munzur’da soldu
Biri yıldız gibi gözden kayboldu
Biri Nurhakların gönlünde kaldı
Biri dedi sayılmayız parmakla
Biri dedi tükenmeyiz kırmakla
Biri dedi ölür müyüm vurmakla
Biri can ağacının dalında kaldı
Biri dedi unuttun mu Maraş’ı
Orda aktı mazlumların gözyaşı
Biri ileriye yürüttü başı
Biri bedenimin solunda kaldı
Biri karanlıktan çıktı bağırır
Biri canlı aydınlığa sevinir
Biri Yunus ile Hakkı çağırır
Biri Kaplani’nin telinde kaldı
***
Bu yazılarımın birinde, başlarında yani, kaynağını verdiğim kitabın (Ve Zalim Ve İnanmış Ve Kerbela) 36 ncı sayfasında başlayan ve 6190 harfle, sade ve enfes bir biçimde kurgulanan anlatıyı (ki, o sayfaları aşağıdaki resimlerde göreceksiniz) Bekir Yıldız’ın roman kahramanı Amir oğlu Abdullah yerine kendimi koyup, sanki onun gözü, kulağı ve dili ile ama kendimce aşureleştirerek yani; oradaki kimi anlatımları görmezden gelerek, kimilerinin de ıcığını cıcığını çıkararak ve de kendi dağarcığımda bulunan bazı eklemelerimle, özünü zedelememeye de epeyce dikkat ederek artırıp sizlerle bölüştüm. Umarım Sayın Bekir Yıldız ve sizler hoş görürsünüz beni.
335
336
337
338
339
Yirmi gün ayrı kaldım bahçeden.
Zaman zaman uğradım, göz gezdirdim gelen yazılara.
Kendi gailelerimin daha baskın çıkması yüzünden parmak kaldırıp konulara katılamadım.
Zaman aşındırmasına duçar olan yazılara dağarcığım kadarıyla zamanla belki göndermelerim olabilir.
Bugün anlım içeriden yumruklanıyor.
Saat 12’de uyandım, çok uyumuşum belki ondandır.
Seraya gitmedim, uzun süren ve öğlen yemeği yerine geçen kahvaltının ardından demlikteki çayı soğudukça ısıtıp sigarama katık yaptım.
Uzunca bir süre eşimin, geçtiğimiz günlerin, haftaların hatta ayların içindeki yaşanmışlıkların mana ve ehemmiyetine binaen yaptığı konuşmaları ara ara ona katılarak dinledim.
Başım hâlâ ağrısını anlıma yüklemeye devam ediyordu.
Bankaya gidecektim, oradan da sanayi sitesine, arabanın yıllık bakımından vazgeçtim hiç değilse yağını değiştireyim diye ama “Boş ver, otur dinlen biraz” deyince hanım, bahane arıyormuşum demek ki, oturdum evde.
Bilgisayarı açtım, dükkanlara, bahçelere baktım.
“Ne pişirelim, akşama?” sorusuna hiç oralı olmadım; bir süre sonra tekrarlandı bu soru.
“Sen bana bir bardak yaş üzüm rakısı doldur, yar elinden içmek iyi gelir; ‘çivi çiviyi söker.’”
“Çivi çiviyi nasıl söker?”
Bu soruyu beklemiyordum; anlatması da zor.
Hatırıma dedem rahmetli, geldi.
“Bazen bir çiviyi iki çiviyle bile sökemezsin” demişti acemice uğraştığımı görünce.
Bu çivi başka çivi.
Keski diyebiliriz.
Murç diyebiliriz.
Büyüklüğüne ve yaptığı işe göre değişmekle birlikte, genelde ucu tornavida gibi olan bu çelik parçası aletin odun yararken kullanılan türüne bizim oralarda “çivi” denir.
Örnek üzerinden gidecek olursak...
Şimdi, bir ağaç gövdesini soba için yararak, keserek odun haline getirelim.
Kütük önümüzde duruyor, önce kütüğün ortadan, ikiye yarılması için uygun bir ucundan balta ile birkaç darbe indirilir.
Bu yaralanmış, yarık yere çivinin ucunu tutturan birkaç dikkatli darbenin ardından balyoz ile bu çivi köküne kadar çakılır.
Ne oldu?
Kütük ikiye ayrılmadığı gibi çivi de içinde kaldı!
Bu çiviyi çıkaracak kerpeten de yok, üstelik kerpetene gerek de yok.
Çivi içeride kalacak ve bu çivi çakılırken kendine bir yol bulup yarılmaya başlayan kütüğün direncine bağlı olarak oluşan yarıklara yani çaktığımız çivinin biraz berisine ikinci çivi yerleştirilerek çakılacak.
Doğru bir mesafeye yerleştirilmişe ikinci çivi, ilk çakılan çivi de onu sıkan kütüğün mengenesinden kurtulacak, serbest kalacak.
Atalarımız bu üç kelimelik cümleyi bu benzetmeden yola çıkarak dillendirmişler ve yoğunlaşan sohbet konusunun uygun bir yerini bulduklarında bu sözü çakarlar.
Tıpkı “dinsizin hakkından imansızın gelmesi”, “soğuktan donanı buz ile ovmak” gibi ironi içerir.
Ben bu şekilde kaptırmış anlatırken -kullandığım herhangi bir kelime veya cümlenin çağrışım yapmış olabileceğini düşünmüyorum- eşim “Sen bugün karanfillere gübre verecek miydin?” diye sordu, anladım ki, beni dinlememiş.
Ben de tabutuma bir çivi daha çakmak için paketten bir sigara alıp balkona çıktım.
Ardımdan mutfağa doğru gelirken soruyordu yine “Akşama ne pişirelim, bir şey söyle?”
Hava parçalı bulutluydu.(20 Şubat 2007, Salı)
Öğlen, salonda kahvaltı ederken tepeleme güneş doluydu içerisi ama şimdi bulutların insafına kalmıştı, güneşin ışığı.
Cemre, bir yolunu bulmuş belki de sabah erkenden düşmüştü havanın rahmine.
Balkonda volta atıp sigaramı bitirmeye çalışırken burnumuzun dibinde biten beş buçuk katlı bina inşaatını seyrediyorum, meraktan değil, mecburen.
Kum yığınları, tuğla istifleri, üzeri naylonlarla örtülmüş yüzlerce çimento torbası, binanın etrafını kuşatan dış sıva için kurulmuş paslı iskele demirleri, etrafa saçılmış kalas parçaları, kırık tuğla, yırtılmış çimento torbaları…
Az daha unutuyordum, bir de üst katlara malzeme çeken çıkrık var görüş alanım içinde, hani duvarcı ustasının varille tuğla çektiği, hesaplama hatası başlığı ile iş kazası tutanağına, başına gelenleri anlattığı… Ama bu motorlu!
Gördüğüm her şey için bir şeyler uçuşuyor aklımda.
Bu karkas binaya bakarken gördüğüm, henüz hiçbir hayat belirtisi göstermeyen yaşlı bir ceviz ağacı da var.
Ceviz ağaçları ile hemşeriymişim. (*) Bunu geçen yıl öğrendim.
Önemli mi?
Hayır, ama insan doğduğu yerle ilgili bir haber duyunca ilgi gözü daha bir açılıyor, seviyorsa daha çok sevesi, kızıyorsa daha çok kızası geliyor. En azından ben, öyle oluyorum.
Zamanında… Bir zamanlar...
Ceviz başak(**) etmişsem…
Ceviz oynamışsam…
Hatta ceviz ağacının üzerinde düşmeden uyumuşsam…
Sırıkla ceviz silkelemeye gitmişsem…
Kendime topladığım cevizleri, usturuplu kırıp, horoz çıkartıp, (dört dişi birbirinden ayırmadan) iplere dizip, bağ bulamacı yapan komşuların bulamacına bulayıp kendi orciğimi yapmışsam…
Doğduğum ve bıyıklarımın terlediği bir döneme kadar büyüdüğüm bu topraklarda “ceviz ağaçları çoktu, ben bu yüzden serinliğe hasret değilsem…”
Daha ne olsun; üstüne üstlük bir de hemşeri çıkmışsam…
İşte bu yaşlı, yalnız, dertli ve belli ki hastalığı da ilerlemiş ceviz ağacına nedense fazla bakmışım ve düşünmüşüm sigaramı içerken.
Yârimizin bade doldurmayacağına kanaat getirince, kendi kendime sakilik yaptım, bir bardak rakı ve tazelenmiş sigaramla ceviz ağacına karşı, bu küçüklüğümde söylediğim türküyü mırıldanırken buldum kendimi:
Bu dere baştanbaşa cevüzlü bağ,
Cevüzler şak şak edi, dön beri bağh
Ellerin yâri de geli, vağh bize vağh
Ne yaman öğretmişler şu bülbülü
Her seher gelir derer gonca gülü.
bağh:bak
geli:geliyor
vağh:vah
Bir anlamı var mıydı bu türküyü söylememin, sonradan düşündüm, hayır yoktu.
Sadece beynim, bir başka yazımda bahsettiğim “höllüklük” dediğim tepeden, güneydoğu tarafına baktığımda aynı hizada görmüş olduğum “cevüzlük tepesine” götürmüştü beni.
İşte, sustuğum bir sırada, düşüncelerimden de sıyırdı eşim beni.
“Akşama ne pişirelim, bir şey demedin?”
Hiç düşünmeden ve aklıma nereden geldiğini de anlamadan:
“İzmir Köfte” dedim.
“O zaman kendin pişirirsin, ben uğraşamam. Zaten Zehra’yla (komşumuz) alışverişe gideceğiz birazdan.”
***
Neyse, cevize geri dönecek olursak…
Çok zayıflamış kişiler için Niğdeli atalarımızın söylediği “Cevizin altında kalmış dikmeye dönmek” deyimi aklıma geliyor ve Kasım ayından buyana eriyen göbeğimle birlikte kemerimdeki hazır deliklere ek olarak bir buçuk santim aralıklarla çivi ile deldiğim delikleri düşünüyorum.
Sonra, onun bunun parasını, sermayesini kullanarak geçinmeye çalışanlar için söylenen “Cevizcinin çuvalından oynamak” deyimi hatırıma düşüyor.
Ondan sonra, kadın ve erkeğin yaptığı hovardalığı anlatan Denizlili atalarımızın söylediği “Cevizleri karıştırmak” deyimi düşüyor yâdıma.
Artık hangi durumlarda söylendiği ferasete göre değişen, Burdurlu ve İçelli atalarımızın “Cevizi karga diker, kızılcık kendi biter” sözünü hatırlıyorum.
Bıkmış Ustanın “yılda iki kez sağmalı” diyerek borsadaki hisseleri sağmal bir ineğe benzettiği söze benzer bir sözü, Niğdeli atalarımız da “Ceviz zamanında çırpılır” olarak söylemişler.
Anam da cimriler için çok sık kullanır “kör cevüz” deyimini.
Fırsatçılar veya hesabını iyi yapanlar için “Cevizi çüt (çift) görmese aşık atmaz” diyen Vanlı atalarımız…
Zor bir işin üstesinden gelmek, halletmek anlamında Konyalı atalarımızın “Cevizin çetinini kırmak” olarak kullandığı deyim…
Gene “Ceviz çürüksüz olmaz” diyen Vanlı atalarımız…
“Cevizle ekmek yemesi, güzelle sohbet etmesi” diye uyaklı sözü söyleyen Ispartalı atalarımız…
“Cevizin içi dışına benzemez” diyen Malatyalı, Elazığlı, Tuncelili ve civar illerli atalarımız…
-----------------
(*):TÜBİTAK’ın kitap satış yerinden aldığım, Cenk Durmuşkâhya’nın “Bitkisel Hayat” adlı kitabının 85 inci sayfasında geçen şu cümleler:
“Yine ekonomik önemi bir hayli fazla olan ve dünyadaki ilk çıkış yeri Tunceli olarak kabul edilen ceviz ağacı (juglans regia) ise kahverengi bir oduna sahiptir…”
(**) Başak: Hasattan sonra tarlada, bağda, bahçede unutularak, gözden kaçarak veya işe yaramayacağı düşünülerek kalmış ya da bırakılmış sebze, meyve ve yemişlerin gereksinimi olanlar tarafından, yani fukaralarca toplanmasının hırsızlık ve haram sayılmayacağı bir işin adı.
Yaşlı, yalnız ve bence yaşlı görünmesi biraz da derdinden kaynaklanan bu ceviz ağacından kolay kolay yakayı kurtaramam, artık onun farkındayım.
“Tamam, çıkar kıymayı! Ne kadar büyüttün şu yemek işini” dedim, eşime.
“Eksik malzeme varsa pişirmem, ona göre!” diye de ekledim.
Kendime konuşmuşum, eksik içerik olup olmadığını gene kendim kontrol ettim. 300 gram civarında, olabildiği kadarıyla yağı az bir kıyma vardı.
Son zamanlarda dolabın dondurucu bölümüne aldığımız kıymaları yemeklere göre bölüştürerek korken, poşetteki kıymayı topak olarak değil, iyice yayarak, otuz yapraklı bir defter kalınlığına getiriyoruz. Böyle olunca çözülmesi hızlı ve kolay oluyor.
Yuvarlak, tepsi gibi cam bir kap içine aldığım kıymanın üzerine tuzluğu biraz dolaştırdım. Bu erimeyi hızlandırıyor; biliyorsunuz buz tutan yollara da tuz serperler.
Konyalı atalarımızın kullandığı “Tuz yüküyle, buz yükünün arasında yatasın” diye bir sözleri var; dua mıdır, beddua mıdır, bilemem.
Ekmek dolabına bakıyorum, bayat ekmek varsa içini kullanacağım ama yok. Önemli değil, nasılsa, kutunun birinde, bir miktar, tam buğday unundan yapılmış ekmeğin ufalanmasından oluşturulmuş galeta unu var.
Baharatlara bakıyorum, kırmızısından karasına, biberler tamam.
Kimyon da var.
Genelde bir işe başlarken bir iki malzeme eksik olur ama hayret, bu kez her şey var. Eksik malzeme olması bazen işe yarar, hem o işten kaytarabilirim, hem de tadı tuzu yerinde olmamışsa bahanem hazır olur.
Yumurta var, maydanozu bahçeden getirmiştim, o da var; geriye soğan ve patates kaldı. Bakıyorum, evet onlar da var.
Yemek pişireceğim zaman dikkat ettiğim birkaç şey var. Sadece dikkat etmem, ayrıca uygularım.
Bunlardan en önemlisi, yemeği yedireceğim kişiyi olabildiği kadarıyla aç tutmaktır. Zorunlu bir “öğün orucu” tutturduğumu söyleyebilirim. Arada yapılacak atıştırmalara müsaade etmem, kızarım. Böyle bir olay başa gelmişse yemeğin sofraya geliş süresini geciktirmeye çalışırım.
İkinci en önemli şey de, yemeği az yaparım. Asla artmamalı. Yemeği az yapmak, malzemeden çalma anlamına gelmez, yukarıda değindim, eksik malzeme ile de zorda kalmayınca işe başlamam.
Zaten evdekiler veya beni biraz tanıyanlar da çok zorda kalmayınca bana yemek pişirmezler.
İrili ufaklı birkaç şey daha var ama en önemlilerini belirttikten sonra gerisi ayrıntıya girer. Evet, bunlar da önemlidir; mesela hazırlama, pişirme ve sunum sırasında beslenecek hedef kitlemin yaptığım uğraşıdan haberdar olmasını sağlarım.
Bu kıyma biraz fazla gelecek. Çaresi yok, çözdürdük buzunu.
Hiç dikkatinizi çekmiş midir, kasaptan veya alışveriş merkezlerinin kasap bölümlerinden et alırken:
“Buyurun efendim.”
“Yarım kilo kıyma istiyorum.”
“Tabi efendim.”
Yağlı, yağsız muhabbetinden ve çekilecek ete (veya -eskiden- önceden çekilmiş tepsilerdeki kıymalara) karar kıldıktan sonra tartım işi yapılır ve karşınızdaki sorar:
“Yedi yüz seksen gram olsun mu?”
Utanma pazarı, kuyruğu da dik tutarak kabullenirsin.
Sanırsın karkas et alıyorsun, bölmek, parçalamak çok zor ve bu kadar insanın sıra beklediği bir yerde adamcağız senin etinle saatlerce uğraşacak.
Bir kez olsun, evet bir kez olsun alışveriş hayatımda istediğim gramajda et alamamışımdır. Allah var, hiç eksik aldığım da olmamıştır.
Her seferinde itiraz etmeyi arzulamış ama becerememişimdir.
Ama bir gün deneyeceğim:
“Hayır, olmasın. Lütfen tam yarım kilo olsun.”
Ya da böyle bir konuşma ortamı yaratmadan, diyelim ki adam başı yetmiş beş gramdan bir yemek yapacağım, daha baştan diyeceğim:
“Bana iki yüz yirmi beş gram şu kıymadan tartabilir misiniz?”
“Ne kadar efendim?”
“İki yüz yirmi beş gram.”
“?!”
Gülhane Parkında ama ne polisin ne de birçok kimsenin farkında olmadığı ceviz ağacını ben de görüp fark etmiş değilim. Ancak İstinye’deki ceviz ağacının farkına varanlar; deyinler bir yandan, eli sırıklılar diğer yandan fena silkelemişler, hasat edenlerden geriye kalanları başak edecekler de kıyıdan köşeden izliyorlar.
Gerçi sırıkla hasat, bir sonraki ürün tutumunu azaltır derler ama belki İstinye Cevizi için geçerli değildir.
Bense sekiz gün öncesinin sıradan bir gününü sıra dışıymış gibi ceviz derdine düşenlere de, düşmeyenlere de anlatmaya çalışıyorum.
Kıyma yumuşamış, bir fincan kadar galeta unu üzerine boca edilmiş, birer tatlı kaşığı kadar da pul biber ile kırmızıbiber ve birer çay kaşığı kadar kimyon ile karabiber de eklenmiş öyle duruyor.
Bir yumurta çok gelecek bu kıymaya ama çırptığım bu yumurtanın yarısı kadarını kullansam kalanı ziyan olacağı için mecburen tamamını kullanmaya karar veriyorum.
Yapmam gereken iki şey kaldı, bu kıymayı yoğurmaya başlamadan önce; maydanoz ile soğanı incecik kıymak.
Bu maydanozu seradaki evin duvar dibine ektiğim zaman çok zor yetiştirdim.
Üzerinde 21 günde yeşereceği belirtilen iki küçük paket İtalyan ve Fransız maydanozu almıştım ama yetişmediler. Belki ben beceremedim ekmesini. Sonunda annemin Pertek’ten eskimiş bir mendilin içinde getirdiği tohumları ektim; çoğu perper (semizotu) olarak boy verdiyse de bu tohumların, bir kısmı maydanoz olarak serpildi.
Bunları seranın içine özellikle ekmedim çünkü gübrenin yanında sıkça zehirli ilaçlar kullanıyorum.
Çoğu ilaçların üzerinde “Son ilaçlama ile hasat arası süre” başlıklı bir uyarı var. Bazı ilaçlarda bu süre 7 gün iken bazılarında bu süre 21 gün olarak belirtiliyor.
Bir bildikleri olmalı, yoksa 21 gün boyunca beni neden uzak tutmaya çalışsınlar.
Maydanozum güvenilir ve de dayanıklı, sararmadan, pörsümeden epeyce kalıyor dolapta.
Yaprakları ile birlikte dallarını da incecik kıydım, tabaktaki karışımın üzerine dökünce bu haliyle bile baharlandı.
Soyulduktan sonra yumurta büyüklüğünde kalan soğanı da doğramaya başlayınca başladım ağlamağa. Böyle durumlarda çok fazla yaş gelirse gözümden, aklıma, bir zamanlar Hasan Pulur’dan okuyarak kaydettiğim beşlikler takılır.
Sanırım, adı Abdullah Çağlayan olan bu öğretmenin senelerce önce yazdığı ancak kendi başını sallamadığı için bu şiirinden dolayı epeyce burnunu sürtmüşler, geçirdiği soruşturmalardan dolayı da işinden gücünden etmişler.
Benim gibi bir zamanlar ve şimdi bile hazineden geçinenlere seslenmiş. O yüzden ezberime almıştım.
“Tatar Ağası gibi dolaşma böyle yaya” diye başlayan “Eloğluna baksana; ne ar kalmış, ne hayâ” diye devam eden sözlerin geri kalanı da aklımda kaldığı kadarıyla şöyleydi:
Sen de bir dayı bul, sırtını ona daya
O ne derse “hu” diye salla hemen başını
El ovuştur, gerdan kır, al gitsin maaşını
Kör kadıya şehla de, incitme düztabanı
Düşküne nasihat ver, kodamana abanı
Zengin ol, sen de aşır her dağdan arabanı
Tekerine taş korlar sallamazsan başını
Uslu otur, hoş geçin, al gitsin maaşını
Köpekle hırlaşma, tepişme piç katırla
Hamamda kavga olmaz soyu bozuk natırla
Kulağına küpe yap bu sözümü hatırla
Kim ne derse “hu” diye salla hemen başını
Eğil, bükül, gerdan kır, al gitsin maaşını
Diyorlar ki; taç bile baş eğilmezse konmaz
Önünde eğilene kılıç bile dokunmaz
Dik durdukça bu başın devlet kuşu da konmaz
Bu dünyada kaide sallamaktır başını
El ovuştur, gerdan kır, al gitsin maaşını
Bir soğan soyulurken yaşarıyor da gözler
Hazine soyulurken aldırmıyor öküzler
Hayâdan eser yoktur nafile bütün sözler
Beyhude inat etme salla hemen başını
Uslu otur, dilin tut, zıkkımlan maaşını
Benim, Hasan Pulur’un yıllarca önce okuduğum bir yazısından hatırladığım kadarıyla bu şiir ve hikâyesi böyleydi ama yazımı yazdıktan sonra Genel Ağ’da çok derin olmayan bir sorgulamanın ardından okuduklarımdan iki şeye şaşırdım:
Bir: Abdullah Çağlayan’ın 1940’lı yıllarda Antalya’da Defterdarlık yaptığı.
İki: Maliye Bakanlığının Genel Ağ sitesine de bu şiirin konulduğu. Umarım Kemal Abi’leri huysuzlanmaz. Merkezdekiler böyle bir şey yapmazlar ama Kahramanmaraşlı kahraman yüreklilerden birileri “Ne olacak, adam sen de, kuru bir soğan işte” deyip geçmemişler ve Andırın Mal Müdürlüğünün sitesine yazmışlar.
bilinenlerin bilinmezliği herzaman insanı çeker bilmezlerki bilinenlerin aksine bildikleri bilinmezliktir.
Geçen gün menekşelerimi yad ettim. Oniki çeşit idiler.her sabah onları camın önünde sever okşar, hatırlarını sorardım(uçmuş bu demeyin, acayip anlıyorlar). Sonra maalesef onlardan ayrılmak zorunda kaldım...Etrafa dağıttım, iyi bakıyor musunuz sorusuna öldüler cevabı aldığımda sanki bir yarım çöktü...Botanik bahcesi gibi olan evimde artık hiç çiçeğim kalmadı. sonra oturdum adamı yazdım...çiçeklerime hitaben...
"Adam hızlı hızlı yürüyordu, nereye gittiğini bilmeden. Ne acelesi vardı ki zaten olan olmuştu. Düşünmek bile istemiyordu hiçbirsey. Gözlerinde yaşlar sicim gibi akıyor yağan yağmura karışıyordu.Boğazında bir düğüm çözülmesi mümkün olmayan, nefes alamıyordu. Kalbi artık daha fazla dayanamayacaktı . Durdu, arkasına bakmaya çekiniyordu sanki biri onu takip ediyormuş gibi. Bir antikacı dükkanının saçak altında duvarına doğru yaslandı usulca.
Kaldırımdaki döşenmiş taşlar bile ona karşıydı sanki, attığı her adımda oynak kırık bir taşa rastlamıştı. Bileğini burkmuştu, iyice sızlıyordu artık. küfretmek bile ona eza geliyordu, bırak tekrar yürümeye başlamak..Eh nereye gidecekti ki ,nereye...İçi titredi o yumuşacık minik eli hissetti yüzünde, en sevdiği varlıktan kalan tek hatırayı. Onu da tutamamıştı elinde işte..Yaşamaya hakkı var mıydı,sevdiği ,istediği hiçbirseyi yaşatamıyordu. saklayamıyordu kendine. Tutamıyordu, kayıp gidiyordu elinden hersey, karısı, işi, kızı...Ana kokusunu duyamadan büyümüştü, erkek olamadan babasını da kaybetmişti. Akraba denen birsey de yoktu, tanımamıştı. Bir Hacı amcayı bildi büyük olarak. Onu da üniversiteye hazırlanırken yitirmişdi....
Ölmek istiyordu, ne işi vardı bu hayatta. saracak, sarılacak kimsesi yoktu. Ölmeye cesareti bile yoktu. Bunu bile becerememişti işte.Yüzü kasıldı, bembeyaz suratında gülümsemek ona acı veriyormuş gibi ifadesini takındı yine."
Böyle bir ruh hali içinde çiçeklerimi andım sadece....
Herşey gönlünüzce olsun, Sevdiklerimizi kaybetmemek üzere, olanı olan anda yaşatabildiğimiz sürece yaşattığımızı sahiplenip yaşamın dibine vurmadan derinlerini görmek üzere....sevginin sevgisizliğinden öte sevginin anlayışla piştiği sürece her daim yaşamın keyfini almak ve paylaşmak üzere kalın sağlıcakla
saygı bizden paylaşmak herbirimizden:friends:-
Günlüğümden sadece bir kısmını yani güncük diyebileceğim kısmını cemrenin havaya düştüğü gün yazmaya başlamıştım ama düşecek cemrelerin hepsi – 27 Şubatta suya, 6 Marta da her şeyin anası olan toprağa- düştü; ben hâlâ güncüğümü tamamlayamadım.
Şimdilerde sera gazı, kış uykusu, buzdağı, şu, bu gibi şeylerden bahsediliyor yani küresel cemreden…
Sözgelimi, böyle bir cemre yok ama (şarkılarda olduğu gibi) insanın kanına da cemre düşse, sıcakkanlı, sevgi dolu Âdemoğlu-kızı olsak diye içimden geçiriyorum.
Ansiklopedilerdeki ifadelerden algılayabildiğim kadarıyla, vakti zamanında, İstanbul’da (başı, sonu belirtilmemiş!) 60 senelik bir dönem için bu cemrelerin durumları incelenmiş ve şöyle bir sonuca varılmış:
Bir, kıştan bahara geçilirken ortalama sıcaklık eğrilerinin başlangıçlarını belirledikleri ve bu dönemlerdeki mevsim normallerinin üzerinde az ya da çok bir sıcaklık artışlarıyla çakıştıkları görülmüş.
İki, her üç cemre dikkate alındığında (bir, iki günlük farklar göz ardı edilerek) %42’lik, son iki cemre dikkate alındığında da %74’lük bir olasılıkla belirgin bir ısınma gerçekleştiği görülmüş.
Üç, en ilginci de bu olsa gerek, cemreler arası günlerde ise sıcaklıklarda az da olsa bir düşüş olduğu saptanmış.
Hep duyardım ama iplemezdim. Geçen yıl borsada canımla cenk ederken aklıma takılıvermişti.
Sistemim olmayınca, sarı battal boy grafik çizemeyince, üç öğünden vazgeçtik bir öğünlük bile destekten dirençten çakmayınca, tabii dalga malga sayacak durum da olmayınca gözüme cemreyi kestirmiştim.
Bir de şafak saymaya başladığım için iyice dangalaklaşmıştım, biraz daha uzun sürseydi kim bilir daha neler yapardım.
Ayrıca şöyle de bir yazı yazmıştım.
Cemre Formasyonu
27/02/2006
Şubat ayının 20'sinden itibaren düşmeye başlar bu mübarek şey. Annem sayardı bunları, şimdilerde kimsenin umurunda değil.
Varsa yoksa ticari bir getirisi olan günleri medya pompalıyor, dayatıyor, ilgililerin aklına karpuz kabuğu düşürerek hafızalara kazıyorlar.
Muhtemelen Orta Asya'dan getirdiğimiz bir şey olmalı. Arapçadaki anlamı "kor ateş"miş!
20 Şubat tarihinde; bunun ilki havaya düşer, 7 gün sonra ikincisi toprağa, (yani bugün düştü) sonuncusu ise 6 Mart tarihinde suya düşecek!
Cemre düşünce de, düştüğü yerde bir sıcaklık yükselişi başlar.
Bu cemrenin borsada bir indikatör Türkçesiyle söylersek gösterge görevi olup, olmadığını sınıyorum.
Havaya düştüğünde borsada işlem gören havacılık sektörü ile ilgili iki hisse, bu sıcaklıktan nasibini almış, yükselmiş.
Öyle mi, öyle! O zaman kimse bu işi fark etmeden taş ve toprağa dayalı sektördeki hisselerden bugün bütçemin elverdiği ölçüde toplarsam hem bu gözlemi ve deneyi kendi üstümde sınamış olurum hem de olası bir ısınmadan nasibimiz ölçüsünde yararlanmış olurum, düşüncesiyle bazı hisselerden alımlar yaptım.
8,35 liralık maliyetle 25 lot BTCIM,
19,35 liralık maliyetle 50 lot BUCIM,
8,63 liralık maliyetle 50 lot NUHCM,
5 liralık maliyetle 25 lot UNYEC,
2,84 liralık maliyetle 25 lot USAK hissesi aldım.
Ayrıca, bu cemre ateş olarak düştüğüne göre, olsa olsa güneşten kopup geliyordur düşüncesiyle;
4,44 liralık maliyetle 100 lot GUSGR hissesi aldım.
Bugün itibariyle hisse sepetimdeki kâğıt sayısı 23'e ve varlığım da 473 liralık artışla 54.669 liraya ulaştı. 60 bine erişmesine öyle bir gereksinimim var ki, anlatamam.
Eğer bu "Cemre Formasyonu" tutarsa, 6 Mart tarihinde de; Pınar Su hissesine şimdiden talibim.
Özetlersek; üç tane cemremiz var ve bunların düşeceği yerlerle tarihler belli, ancak isteğe bağlı olarak dördüncü veya beşinci cemreler değişik ortamlara da düşebiliyor.
Hatırlıyorum; Bora Ayanoğlu'nun bir şarkısında şöyle bir söz vardı:
"Sevgi var ya, şu sevgi.
Nasıl desem, aşk var ya.
Kanıma düşen cemre,
Canımdaki kuş var ya."
Belki borsaya da düşer belli mi olur! Aman, benim şalvarıma düşmesin de nereye düşerse düşsün!
İlginç, Adana Çimentoyu es geçmişim.
Gözünüzden kaçmamıştır umarım; demek öyle savruklaşmışım ki, o zamanlar, cemrelerin bile tarihini karıştırmışım! Tabii ki, kazançlı çıkmam mümkün değildi, olmadı da zaten; cemre, dileğimin aksine şalvarıma düşmüştü çünkü.
Neyse, nerede kalmıştım güncüğümde.
Kaldığım yeri biliyordum, bugünmüş gibi o günü, o gün düşündüklerimi hatırlıyorum. Yazmak istemiştim çünkü.
Neden yazmak istediğimi kısmen biliyorum. Bilmediğim kısmını ise gerçekten bilmiyorum. Hatta bu “gerçekten” sözüne katkı olsun diye “vallaha, billaha, tillaha” sözlerini de ekleyebilirim.
Kısmen bildiğim kısmı ise; gene bir zamanlar bu soruyu sorduğumda bana denilmişti ki: “Konuşmak zordur Emin, çok zordur; konuşamazsın. Ama neden yazdığını bilemezsin, yazarsın.”
İşte, bu nedenle o günümün bir bölümünü yazmak istedim. Ancak esas yazmak istediğim an ne zaman oluştu, işte o anı anlatmak için bu kadar sözü arka arkaya diziyorum.
Evet, yumurta büyüklüğünde kalan soğanı salya sümük ağlaya ağlaya kıyıp, yoğuracaklarımın üzerine kattıktan sonra elime geçirdiğim şeffaf eldivenle mıncıklamaya başladım kıyma harcını. Bir süre sonra avucumda hissedemediğim için eldiveni çıkardım öyle yoğurmaya başladım.
Orta parmağımın boyunda ama ondan daha kalın bir biçimde tam 12 tane köfte hazırladım.
Fırının üst gözündeki küçük tepsinin altına çok az zeytinyağı sürdüm. Yarım yemek kaşığı yoktu, bu sürdüğüm yağ. Maksat, tepsiye dizeceğim bu köfteler yapışmasın. Yağların bulunduğu yerin kapağını açtığımda, ya beş kiloluk koca mısır yağının tenekesini kaldıracaktım ya da bir kiloluk Tariş’in sızma yağını. Ben bunu tercih ettim.
Köfteleri dörderli sırada yan yana üç sıra olarak, tepsideki yağa da hafifçe sürttürerek yerleştirdim. Bu cümlem biraz tutarsız görünse de gözünüzde canlanmıştır.
Fırının ısı derecesini ayarlayan düğmeyi 200 yazan işarete kadar sağa doğru çevirdim. (Bu cümleyi yazdıktan sonra kafama takıldı, hakikaten sağa doğru mu çevirdim acep, dedim ve yerimden, bilgisayarın başından kalkıp, gidip baktım. Doğruymuş, sağa doğru dönüyormuş.)
Birden kuluncumu hissettim. Doğruldum, geriye doğru iyice gerildim, sağa sola oynattım omuz başlarımı. Birisi görse olmayan müzikle oynadığımı zannederdi.
Ne zaman içmişim farkında değildim, rakı bardağım tezgâhın üzerinde bomboş duruyordu.
Tazeledim bardağımı ve balkona çıkıp yeniden ceviz ağacına bakmaya başladım.
Başta demiştim, yeniden demem de bir mahsur olmasa gerek; başım ağrıyor ve kendimi kötü hissediyordum güne başladığımda. Daralmıştım, anlayacağınız.
Ceviz ağacının bana çağrıştırdıklarıyla ilgili düşüncelerimi düzenleyerek yazmıştım ama bu ikinci kadehin son yudumuna geldiğimde şöyle bir cümle kurmuştum: “Vay be, koca bahçeden kala kala sadece bu, yalnız ve dertli bir ceviz kalmış!”
“Bahçe” deyince, “arka bahçe” geldi aklıma. Epeydir, yazmamıştım. Suçluluk duygusuna kapıldım.
Kapıldığım bu duyguyu kafamdan kısa bir süreliğine kovdum, rakımdan bir, sigaramdan iki yudum alarak inşa edilen bu binaya baktım ama onu değil, öncesini gördüm.
Aynı zamanda ev sahibem olan Şefika Hanımın bahçesinde yükselen on bir katlı bu binanın bulunduğu yer ile bu yerin yanı, önü, arkası bir zamanlar baskın olarak turunç bahçesiymiş.
Çok değil bir yıl önce şuan önümüzde bulunan yerde bu ceviz ağacına arkadaşlık eden portakal, limon ve mandalina ağaçları vardı. Bir de küçük tek gözlü, eskilerden kalma kararmış kiremitli, taş, bir evcik.
Balkonda otururken, çiçeklenme zamanı, esintinin bedavadan burnumun içine kadar taşıdığı ve ömrümde hiç bu kadar uzunca bir süre koklamadığım portakal çiçeği kokularını içime çekiyordum.
Kimseler toplamadığı için çürüyene, kendiliğinden düşene kadar yapraklarının arasında sarı ve turunç renkli meyveler de gözüme bayram ettiriyordu.
Burası tapu kütüğündeki kayıtlara göre birisine ait olabilirdi ama serçelerin, adını sanını bilmediğim, sesinin ise sadece kendilerini değil, insanı da mest ettiğini, edebileceğini söyleyebileceğim bir çift kuşun, boy boy kelerlerin, irili ufaklı kertenkelelerin, canlısına denk gelmedim ama varlığına inandığım küçük farelerin ve de Türkiye’nin en uzun boylu yılanının da taa ezelden beri yerleriydi.
***
Duyunca, insana ürküntü veren bir ada sahip: Karayılan.
Gördüğümde, beni hayrete düşüren parlak, sanki cilalanmış kara bir sırta sahip olmanın yanında öyle kapkara bir yılan olmadığından dolayı şaşırmıştım. Başının altından başlayan ve tüm karnı boyunca devam eden pembe ve kırmızı karışımı bir rengi vardı.
***
2005 yılının Haziran ayında, bulunduğun yerden sen kalk ve sokağın ötesindeki bahçeye doğru akıver… Artık su mu içecektin ya da öte taraftaki bahçede rızkını mı arayacaktın, sevdiğinle mi buluşacaktın? Nasip değilmiş, sen git bir arabanın tekerine karnını çiğnet.
***
Günün erken bölümüydü, güneş balkonu doldurmadan kahvaltı etmek için masanın başında beklerken, yoldan geçenlerin çığlık atması üzerine pür dikkat oldum ve aşağı inerek, o zamanlar yalnız olmayan yaşlı cevizin üç, dört metre uzağında yaşama veda etmiş, bozuk asfalt üzerinde yatan, iki metre civarındaki bu kara-kırmızı yılanı iki kamış parçasıyla yerinden alıp, yol kenarındaki kurumuş arkın içine boylu boyunca uzatmış, üzgün duygularla eve gelmiştim.
***
Bir gün bir kepçe geldi, ayrım yapmadan toprakla birlikte bu ağaçları da yerinden söktü, geride derin bir temel çukuru bırakarak çekip gitti.
***
Tepsiyi fırının içinden dışarı alıp, her bir köfteyi bulunduğu yerde çevirdim. Köftelerin kalınlıkları ve uzunluklarına yakışır bir biçimde doğradığım patatesleri de her köfteye iki adet olacak şekilde az kızarmış ama için için pişmiş bu köftelerin yanlarına uzatıp, yeniden fırına sürdüm.
Sayın AnnE nin Arka bahçedeki yazısı için özel teşekkür , neden mi?
Uzun bir süredir pirinci ayıklamadan kullanıyordum.Bazen
ayıklayan tanıdıklarımı görünce duyduğum,ben yaptığım işi
savsaklıyor muyum takıntısından kurtardığı ve
Her ne kadar arada Dr.Oetker ürünlerini kullansamda
oğlum eve geldiğinde çok sevdiği için mutlaka sütlaç
(süt şeker pirinç v.b ile) pişirdiğimi ,hazır ürün kullanmadığımı hatırlattığı için.
Bu arada içimde kalmasın Sn.Süvari ye de özel teşekkür.
(Bir keresinde niye kimse teşekkür etmiyor sözüne takılmıştım.)
Foruma uğradığımda gözattığım ve faydalandığım yazıları için.
Şimdi herkese teşekkür etmemeye takılmadan başka
bir takıntıya değineyim.
Patateslerimizin şekli neden eskisi gibi değil yeralması
gibi?Gerçi o şekli bozuk patatesleri almıyorsamda
dışarıda yiyor olabiliriz.Sn.Emin in İzmir Köftesi yerine
köfteye dönüp patatesi mi geçti dedim hayır patatesleri eklemiş.
Sahi son sıralarda Sevgili Ali Hacamın yazıları gözüme çarpmadı.
Birşeyemi alındı diye kafama takıldı.Baktım hocam yazmış,ben atlamışım.
Sonuç bu takıntılara göre ekranlara fazla takılmışım.
Biraz borsadışına takılmakta fayda var...
Şimdi yazdıklarıma göre borsadışı konulara daha çok takılmış mı
oluyorum acaba?
Herkese paylaşımları için teşekkürler sevgiler saygılar
...............
2005 yılının Haziran ayında, bulunduğun yerden sen kalk ve sokağın ötesindeki bahçeye doğru akıver… Artık su mu içecektin ya da öte taraftaki bahçede rızkını mı arayacaktın, sevdiğinle mi buluşacaktın? Nasip değilmiş, sen git bir arabanın tekerine karnını çiğnet.................
Sevgili Emin anlatınızda ki kara yılanın ölümüne üzüldüm.:;hayir
Bi toplantıda duymuştum bilmiyorum yalan gerçek , doğanın kendi içinde müdahalesi olmadığı takdirde bir çift fare 450 gün sonunda 1.milyon nüfusa ulaşıyormış.
İnsanoğlu gereğinden hemide çok çok fazla doğaya müdahalesi sonucu gelecek büyük sorunlara şimdiden gebe. Toplumsal hayatımızda olduğu gibi doğamızdaki canlı tür azalış tehlikesinin acaba farkındamıyız!!!
Yırtıcı kuşları, çakalları, tilkileri ve yılanları insanoğlu gereğinden fazla yok etti sonuçmu anadoluda bazı bölgelerde tarlalar domuz ve fare hucumuna uğradı. Bahçelerde koca koca ağaçların kökleri farelerin kemrilmesinden devrildi gitti.
Çoluk çocuk büyük çoğunlukta yılan 'a karşı antipati var nerde görülürse çoğunlukla atasözlerimize yanlış bir şekilde soktuğumuz gibi başı ezilmektedir. Hiç düşünmeyiz doğaya bu şekilde müdahale hakkı bize verilmişmidir, keyfi yaptıklarımızın doğaya maliyetini hiç düşündük mü?
Hayatta en kızdığım şeylerden birisidir yılan öldürmek, çevremde bildikleri için tarlaya işçi götürdüğüm zaman ilk mesajım bu tarlada yılan öldürmek yasaktır.:kirmizikart:
Hiç unutmam bir keresinde işçinin biri yılan görünce heyecandan bağırarak nerdeyse bayılmak üzereyken koşup yanına gittiğimizde bizim kara yılan onun bağırtısından ondan çok korkarak ordan çoktan uzaklamıştı.:p
Doğada tüm renkler varsa zenginiz, renkler azaldıkça fakirlik başlar, gelecekte bugünkünden daha çok yılan ve yırtıcının doğamızda yaşayabilme umudunun gerçekten var olması en büyük dileğim.
Sevgili Emin yazınız vesilesiyle bana bu sevgiyi tekrar anımsattığınız için teşekkür ederim.
Sevgi ve saygılarımla
Sn.Emin in İzmir Köftesi yerine
köfteye dönüp patatesi mi geçti dedim hayır patatesleri eklemiş.
Sahi son sıralarda Sevgili Ali Hacamın yazıları gözüme çarpmadı.
Birşeyemi alındı diye kafama takıldı.Baktım hocam yazmış,ben atlamışım.
....
Biraz borsadışına takılmakta fayda var...
VE ASLINDA EN ÖNDE GELEN PİYASA KURALINI :" DETAYLARI KAÇIRMAMAK GEREKİR" diyen sevgili AnnE'm Sn.Süvariye hatırlattığı için teşekkür ediyor......:;dedektif
İki bardak rakı mayıştırmıştı beni.
20 Martta oturup, 28 gün öncesini anlatmak kolay değil. Allahtan, bazı notlar almıştım o gün için.
Günün adı Salı, takvimdeki yeri 20 Şubat 2007 idi.
Başım ağrıyordu. Günün, benim gördüğüm bölümü çoğunlukla kapalıydı.
Öğlen vakti kahvaltı etmiş, açılayım diye çay ve sigaraya yüklenmiş, kesmeyince niyeti bozup rakıya döndürmüştüm.
Kendi kendime ev ödevi yüklenmiş, hiç yoktan mülayim biri olmuş ve İzmir Köfte yaparken bulmuştum kendimi.
Epeydir yazmadığım için kendimden hicap duymuş ve bir sürü iç tartışma yapmıştım.
(Dili ve tansiyonu biraz bozuk olan ben ve öteki benle yaptığım bu iç tartışmanın sansürümden geçirilerek hâle yola koyulmuş (düzeltilmiş) durumu aşağıdadır.)
- Ne yazabilirim, niye yazayım, kime ne yararı var?
- Bunu niye önemsiyorsun?
- Bilmem, sık sık takılıyor aklıma.
- “Ne yazacağımı bilmiyorum” demene şaşırdım! Oğlum sen dememiş miydin: “Yazacak konu sıkıntısı çekmem. Bu coğrafyada yaşayan çoğunluk gibi ben de özellikle bilmediğim konularda çok şey söyleyebilirim!”
- Evet, demiştim.
- Öyleyse?
- Bilmediğim hangi konuyu, ele alacağımı bilmiyorum.
- Şimdi mazeretinden mi bahsediyorsun?
- Değil.
- Ya ne, peki?
- Ele aldığım konuyu sitenin içeriğiyle öpüştüremiyorum. O yüzden niye yazıyorum diye bir diğer soru sıkıştırıyor köşeye beni.
- Yahu demiştin ya bir zamanlar; yeterli olmasa da, bir insan bir işi göreceli de olsa seviyorsa ilk adımı atmıştır, gönüllü olmuştur. Hatta çok sevdiğin “Bara kalkan kıç çalkalar” iğneli atasözünü de kendine batırmıştın. Üstelik “Hem oyuna kalkacaksın, hem de yerim ve yenim dar diyerek, nazlanacaksın, ayıptır!” diye de eklemiştin!
- Yanlış yere çekiyorsun konuyu, nazlanmıyorum. Anlamıyorsun beni. Sen demeden ben diyeyim, bir keresinde de “kırılganım ama üşengeç değilim” demiştim.
- O zaman üşenme!
- Ben diyorum: “üşengeç değilim;” sen diyorsun: “üşenme!”
- Ben de diyorum ki: madem üşengeç değilsin, öyleyse üşengeçlik yapma!
- Nereden devam edeyim, peki?
- Kaldığın yerden!
- Nerede kalmıştık?
- Nerede kaldığının bir önemi yok ama Serdarkuş ağabeyine üçüncü boğum ile onun bir yazısından çok etkilendiğin için dilinin ucuna gelenlerden bir şeyler diyecektin bu bir; ikincisi, arayı uzattın, seradan da bir şeyler yazacaktın, ne kestin, ne aldın gibi. Sonra çoktandır teşrif etmeyen ya da kaçamak teşrif eden kıymetli Ali Hocaya da inceden bir şeyler yazabilirsin.
- Ayıp olmaz mı?
- Bilemem, olur belki. Hem bak, kuru kuru rakı içiyorsun, böyük uşağ Asif’in zavotlarına getirdiği yemişlerden bir avuç istemiştin, bırak bir avucu zırnık bile gelmedi, bu da ince bir konu değil mi?
- İşte bu, çok ayıp olur.
- O zaman boş ver. Fırsatını ve zamanını bulursan bugün yaşadıklarını yaz.
- Bugün ne yaşadım ki?
- Düşündüklerini, yaptıklarını, gördüklerini ne bileyim işte… İçini yaz içini! Yeter ki yalan olmasın.
- Yalan olduğunu kim anlayacak?
- Sen anlayacaksın, yetmez mi?
- Ben zaten yalan söylemem, bilmiyor musun?
- Yalan söylemiyorsun ama uydurukçusun.
- Uydurma!
- Bak aklıma ne geldi. Kendini seranın naylonuna dolama, mesela siyasetten de yazabilirsin, gündemdeki konulardan, çok su kaldıran aşk pilavından…
- Zaten yazıyoruz!
- !?
- En iyisi ben, bugün ‘günce’ diye bir başlık altında yaşadığım bu günün bir kesitini yazayım. Hem pişirdiğim İzmir Köfteyi de İzmirlilere armağan edeyim. Bir tatbilir (gurme) gibi damağına düşkün olduğunu sandığım Sayın Master, "böyle yemek tarifi mi olur" desin, şaşırsın; Sayın buena vista’nın canı çeksin; Sayın Ramo da hazır İzmir’deyken toplu besleme yerlerinin vazgeçilmezi olan bu yemekten, aklına düşürdüğümüz için, bir porsiyonluk yesin.
- Bakıyorum gevşedin, hani üç soru sıkıştırıyordu seni?
- Yalan değil, gevşedim, hatta biraz açıldım mı nedir, başımın ağrısı da gitti sanki.
- Çivi çiviyi sökmüş olmasın?
- Olabilir, ama gene kafama takılıyor.
- Senin bu kafan da balıkçı toru gibi, gene ne takılıyor?
- Hadi diyelim ki başlığını günce koyup günümüzü anlattık, bunun kime ne yararı var?
- İyi de… Kime ne zararı var?
Zaman bu kez bulanık bir su gibi aktı.
Halen durulmadı bulanıklığı, hatta iyice bulandırdılar.
“Sizli” cümleler kurmak istemiyorum, samimiyetimi zedeliyor sanki.
Seni sevdim.
Birincisini, ikincisini ve onuncusunu sevdim.
Çok sevdim hem de. Öyle laf ola beri gele cinsinden değil.
Dokuzuncusuna, sekizincisine ve yedincisine kanım kaynamadı, niye yalan söyleyeyim.
Üçüncü, dördüncü, beşinci ve altıncısını yaşım müsait olmadığı için sağlıklı değerlendiremiyorum, o yüzden onlara bir şey diyemiyorum.
Şunun şurasında elli beş gün kaldı. Boz bulanık elli beş gün.
“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve Milletin bölünmez bütünlüğünü, Milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini” algılamalarım kadarıyla, koruduğuna inanıyorum.
“Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine” bağlı kaldığına da adım gibi inanıyorum.
“Milletin huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması” konusunda tek başına ne yapabilirdin bilemiyorum ama “ülküsünden” ayrılmadığına da inanıyorum.
“Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerine aldığın görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücünle çalışacağına büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusun ve şerefin üzerine” ant içmiştin, bu andını bozmadığın için sana yüreğimden sevgi ve saygıya sarmalanmış teşekkürlerimi sunuyorum.
Sevmeyenin çok biliyorum, duyuyorum, okuyorum ama ben senin o serin, kararlı, inatçı, çakı gibi ama gene müşfik duruşunu sevdim.
Tasarruf anlayışını sevdim.
Kırmızı ışıkta duruşunu sevdim.
Borsada göçük altında kalmıştım ama Anayasa kitapçığını fırlatmanı da sevdim.
Uzatmak istemiyorum, bana yansıyan, benim algıladığım kadarıyla sevmediğim birkaç davranışın olmadı değil. Onları da sıralayabilirim ama sevdiğim davranışların yanında, “o kadar kusur, kızını geçtik, kadıda da olur” cinsinden olduğu için buraya yazmıyorum.
Elbette kim olursa olsun eleştirilebilmeli “doğru” bir değil çünkü.
İleride tarih neler der, nasıl kayıt düşer kestiremiyorum.
Ben kendi adıma, bu fani ortama duygularımı ancak bu şekilde düşebiliyorum. Seni arayacağımız içime doğuyor ama umarım aramayız ve en az senin kadar temel niteliklere sahip on birinci cumhurbaşkanı olur ülkemin.
Mesafeli duruşunun ardında gözlerinde hoş ve çocuksu bir anlam yakaladığım için en çok.İnatla ilkelerine sonuna dek bağlı kalışını,eşine saygı ve sevgi dolu bakışını,umudumun dibe vurduğu anlarda 'iyi de O var,elinden geleni yapacaktır'dediğim birkaç kişiden biri oluşunu,bu kadar ezik,yalaka ve yanar döner adamın arasında güneş gibi parıldamasını sevdim.Eksikleri vardı,ama bence saymaya değmezdi.
Yeri doldurulmayacak,tarih onu hep iyi yazacak biliyorum.Ama bu içimdeki burukluğu teselli edemiyor işte...
Siirt’in çamurlu dereleri geçilirken atlar değil binicileri değiştirildi.
O günden beri zamanın suyu, bana boz bulanık akıyormuş gibi göründü.
“Senli” cümleler kurmak istemiyorum; samimiyet yerine resmiyeti tercih ediyorum.
Sizi sevemedim.
Yıldızlarımız barışmadı sizinle.
Size kanım kaynamadığı gibi üstüne üstlük söyledikleriniz, yaptıklarınız, yapmadıklarınız çoğu zaman kanıma dokundu, kanım kurudu, kan beynime sıçradı.
Sizden öncekilerden çoğuna da kanım kaynamamıştı.
“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve Milletin bölünmez bütünlüğünü, Milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini” algılamalarım kadarıyla, koruduğunuza inanmıyorum.
Hele hele “Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine” bağlı kaldığınıza ise hiç inanamıyorum.
“Milletin huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması” konusunda bırakın sizin tek başınıza yapacaklarınızı, Adalet ve Kalkınma ekibi olarak da havanda su dövdüğünüze inanıyorum.
“Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerinize aldığınız görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücünüzle çalışacağınıza büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusunuz ve şerefiniz üzerine” ant içmiştiniz; bu andınızı tutamadığınızı düşündüğüm için size, -umurunuzda olmadığını bilmeme rağmen- yüreğimden sevgi ve saygıya sarmalanmış teşekkürlerimi sunamıyorum.
Seveniniz çok biliyorum, duyuyorum, okuyorum ama ne yapayım ben de “sevme-sevmeme özgürlüğümü” kullanarak sizi sevemedim, diyorum.
Pek yakında, göz diktiğiniz daha yüksek makamlara kurulabilirsiniz, sevenlerinize ve size hayırlı olsun.
Şurada kenarda oturmuş, kimseyi rahatsız etmeden çiğdem çitleterek yazıları okurken nedense birden canım çekti, ihtiyaç duydum ya da zorunluluk hissettim...
Ben de sizi sevmedim, sizi sevmeme hakkımı da sonuna kadar kullanmak istiyorum. Sevemedim de değil, zaten hiç sevmeyi istememiştim ki...Dönem değişim dönemi ama değişmeyenlerim de olsun istiyorum, bu hakkımı da kullanayım.
Offff...saatin tik tak ları devam ediyor.
O da bizi sevmezdi zaten.Oh,şükürler olsun.Demek insan sevilmeyince de sevinebilirmiş...
Aman karışıklık olmasın, yazım Emin abimle aynı fikirde olduğum içindir. Eski sarı titrek ışıklı,F seviyesi elektrik tüketen ampulümü elimden alanlara karşıdır.
Eskiden sarı titrek ışıklı ampulleri severdim, F seviyesi elektrik tüketse de ışığı sarı sıcak olurdu. Artık market raflarında kenarda öylece duruyorlar, terkedilmiş. Onların yerine tasarruflu olanları moda oldu, A sınıfı. Sarısı da var ama genelde beyaz donuk ışıklı olanları tercih ediliyor. Böyle yanlız bırakılınca, doğal olarak birileri de ampulümü sahiplendiler, kenarına gözüme batan sivri uçlar dizelediler, sevemez oldum. Ampulün ışığı ortalığı aydınlatmak yerine daha da karartmaya başladı.
Çocukken bir Arı Maya çizgi film vardı televizyonda, siyah beyaz tv de siyah beyaz severdim onu. Şehirler de şimdiki gibi değildi, bahçeler parklar çoktu, bolca arıları görebiliyorduk sarı siyah renkleri ile.Bazen yaramazlık yapardık onlar da bizi sokup kolumuzu bacağımızı şişirirlerdi. Sonra yeşili yokettik, parkları aramızda paylaştık binaları diktik, en son da araplara hediye etmeye, pardon satmaya! başladık. Bizden uzaklaşan arıları da bir başkası sahiplendi. Kendisi çok cindi, cinliği ile çevresinde köşe dönmeyen kalmadı. Onlar habire köşe dönerken bizim seyretmekten başımız döndü. Neyse, zaman içinde bir baktık ki benim o güzelim sarı siyah arım birden yeşillenivermiş! Eee ne de olsa dönem yeşillerin dönemi, ama yanlış anlamayın doğanın ağacın otun yeşili değil, paraların kafaların yeşillendiği dönem oldu.
Her zaman ileriyi, yukarıyı gösteren 6 oku takip etmeye çalıştım. Onlar bana, 70-80 yıl önce yaşamış ve çok sıkıntılar çekmiş ama vazgeçmemiş, çok sevdiğim, saydığım ve inandığım birinden miras kalmıştı. Onlar benim için yön gösteriyordu, doğru yönü, ileriyi...Gel git zaman birileri de o okları sahiplendi, boşluğu dolduracak sıvı ve gaz çevrede çok nasılsa. O oklar yön gösterme işlevinden çıktı, uçları sivriltildi, millet birbirinin gözünü oymak için kulanmaya başladı. Oku yiyen can acısı ile başka yere göç etti, kendine ev kurdu. Şimdilerde 6 oklu evin civarında 10-15 tane daha oktan kaçanların kurduğu gecekondu var. Okların bugünkü sahibi, uçlarını iyice sivriltti parlattı, Arada komşularına dönüp çabuk buraya gelin ve bu evde yaşamaya başlayın yoksa bu 6 oku bir tarafınıza... diye gezinmekte ve celallenmekte. Böylece oklarımı da kaybettim.
Bir ara yerel nedenler ile beyaz güvercini sevdim. Güvercin gibi hür bir adam için onu sevdim, besledim ve uçurdum. O güzel adam gelecekte daha iyi yerlere gelebilse, sırf yerel değil belki ülke genelinde beyaz güvercinler olabilirdi ama olmadı, kendi bir akşam kalp yorgunluğu nedeni ile beyaz güvercin oldu gitti. Sonrasında geriye kalan, kafeste kapalı yaşayan beyaz güvercin, ayağından prangalı sahibi ve sahibinin şiirler yazdığı zindancı kaldı. Gerçi zindancı da bir garipti, yazık bu masumlara dedi tüm zindanları boşalttı, sonrasında kendisi de işsiz kaldı, son parasını da serbest bıraktığı masumlardan biri gasp etti. Neyse, sonuç itibari ile güvercinim de sahiplenildi ve kaybedildi....
Eskiden sarı titrek ışıklı ampulleri severdim, F seviyesi elektrik tüketse de ışığı sarı sıcak olurdu. Artık market raflarında kenarda öylece duruyorlar, terkedilmiş. Onların yerine tasarruflu olanları moda oldu, A sınıfı. Sarısı da var ama genelde beyaz donuk ışıklı olanları tercih ediliyor. Böyle yanlız bırakılınca, doğal olarak birileri de ampulümü sahiplendiler, kenarına gözüme batan sivri uçlar dizelediler, sevemez oldum. Ampulün ışığı ortalığı aydınlatmak yerine daha da karartmaya başladı.
Çocukken bir Arı Maya çizgi film vardı televizyonda, siyah beyaz tv de siyah beyaz severdim onu. Şehirler de şimdiki gibi değildi, bahçeler parklar çoktu, bolca arıları görebiliyorduk sarı siyah renkleri ile.Bazen yaramazlık yapardık onlar da bizi sokup kolumuzu bacağımızı şişirirlerdi. Sonra yeşili yokettik, parkları aramızda paylaştık binaları diktik, en son da araplara hediye etmeye, pardon satmaya! başladık. Bizden uzaklaşan arıları da bir başkası sahiplendi. Kendisi çok cindi, cinliği ile çevresinde köşe dönmeyen kalmadı. Onlar habire köşe dönerken bizim seyretmekten başımız döndü. Neyse, zaman içinde bir baktık ki benim o güzelim sarı siyah arım birden yeşillenivermiş! Eee ne de olsa dönem yeşillerin dönemi, ama yanlış anlamayın doğanın ağacın otun yeşili değil, paraların kafaların yeşillendiği dönem oldu.
Her zaman ileriyi, yukarıyı gösteren 6 oku takip etmeye çalıştım. Onlar bana, 70-80 yıl önce yaşamış ve çok sıkıntılar çekmiş ama vazgeçmemiş, çok sevdiğim, saydığım ve inandığım birinden miras kalmıştı. Onlar benim için yön gösteriyordu, doğru yönü, ileriyi...Gel git zaman birileri de o okları sahiplendi, boşluğu dolduracak sıvı ve gaz çevrede çok nasılsa. O oklar yön gösterme işlevinden çıktı, uçları sivriltildi, millet birbirinin gözünü oymak için kulanmaya başladı. Oku yiyen can acısı ile başka yere göç etti, kendine ev kurdu. Şimdilerde 6 oklu evin civarında 10-15 tane daha oktan kaçanların kurduğu gecekondu var. Okların bugünkü sahibi, uçlarını iyice sivriltti parlattı, Arada komşularına dönüp çabuk buraya gelin ve bu evde yaşamaya başlayın yoksa bu 6 oku bir tarafınıza... diye gezinmekte ve celallenmekte. Böylece oklarımı da kaybettim.
Bir ara yerel nedenler ile beyaz güvercini sevdim. Güvercin gibi hür bir adam için onu sevdim, besledim ve uçurdum. O güzel adam gelecekte daha iyi yerlere gelebilse, sırf yerel değil belki ülke genelinde beyaz güvercinler olabilirdi ama olmadı, kendi bir akşam kalp yorgunluğu nedeni ile beyaz güvercin oldu gitti. Sonrasında geriye kalan, kafeste kapalı yaşayan beyaz güvercin, ayağından prangalı sahibi ve sahibinin şiirler yazdığı zindancı kaldı. Gerçi zindancı da bir garipti, yazık bu masumlara dedi tüm zindanları boşalttı, sonrasında kendisi de işsiz kaldı, son parasını da serbest bıraktığı masumlardan biri gasp etti. Neyse, sonuç itibari ile güvercinim de sahiplenildi ve kaybedildi....
Doğru.güvercinler de gitti,sadece tedirginlikleri kaldı...
Ahhhhhhhhhhh sevgili Lizzy,
tedirginlikler de olmasa bize konuşacak ne kalır.............:mad:
Güncemi tamamlayamadım.
Mehmet ve Emin’le yaptığım söyleşi sonucunda yazmaya karar vermiştim bu cemrenin düştüğü günkü güncemi.
Dili bozuk olan o iç söyleşinin bir yerinde, artık Mehmet mi, yoksa Emin mi sormuştu hatırlamıyorum ama biri “siyasetten de yaz” anlamında laflar sarf etmişti.
En yumuşak hamurdan, en sert demire kadar her şeye sinmiş zaten bu siyaset denilen her ne ise.
“Sevdim,” “Sevemedim” başlıklarını günceme taşımam, güncenin dışına taşmam anlamına gelmiyor, bilakis güncemin içindeydiler, evvel ahir.
“Biraz da ben öğreneyim şu felsefeyi” diyerek bundan yirmi sene kadar önce ağır kitaplar –bana ağır gelen- okuyarak öğrenmeye çalışmıştım ama öğrenememiştim; mesela, oldukça kaypak anlamlar taşıyan “hümanizm” kavramı için kendimce yalap şalap anlamlar çıkarırken Yunus’un elifi ötürülü okuması, pazarını da götürü usule göre yapıp, Yaratandan ötürü de herkesi hoş görmesine “Aha işte bu!” ardından da Mevlana’nın, gidenlere, gelmekte tereddüt edenlere “Kim olursan ol” diyen davetiyesinden yola çıkarak ben de o vakitler hümanist adayı addediyordum kendimi.
“Nefret ediyorum” sözü ve bu sözü çağrıştıran diğer sözlerin yerine “Hoşgörüyü” çağrıştıran şeyleri koymaya başlamıştım.
Başaramadım.
Börtü böceği, beni sokan sivrisineği, yılanı, çıyanı, solucanı sevmeye çalışıp, kısmen başarılı oldumsa da; acıma duygusu olmayanı, çalanı çırpanı, hele hele yalancıyı; baş keseni, adam kıranı, adam kırmak, baş kesmek için örgüt kuranı, uzatmayayım gerisini siz getirin; işte böylelerini bir türlü sevmedim, sevemedim, hor görmesem de hoş göremedim.
Hem Yaratanının bile hoş görmediğini ben nasıl hoş görebilirdim.
Hümanizm için aldığım abdest zayi oldu, gitti.
İçin için pişmiş köftelerin yanına, köftelere yakışır biçimde dizdiğim patatesleri de fırına verdikten sonra ceviz ağacıyla “konuşurken” demeyeyim de onunla ilgili düşünürken şeytan sevip, sevemediklerimi de siyaset başlığı altında aklıma düşürmüştü.
Ahhhhhhhhhhh sevgili Lizzy,
tedirginlikler de olmasa bize konuşacak ne kalır.............:mad:
Doğru.o halde herkese az hasarlı tedirginlikler diliyorum.Şu andaki tedirginliğim 1 Nisan'ı mümkün olduğunca sıcak şakalarla atlatabilme türünden...
Karanfilimiz de vardı, elbette. Çıtalardan minicik merdiven gibi bir şey yapmış, karanfili bu merdivene sardırmıştık, çiçek açtığında da nergis gibi kesif bir kokusu oluyordu.
Döndük, dolaştık ve şu kadar yıl sonra artık teneke saksıda birkaç kök değil serada kırk beş bin kök karanfil diktik.
“Dikmiş bulunduk” deseydim daha doğru olurdu ya, neyse.
Nerede kaldığının bir önemi yok ama Serdarkuş ağabeyine üçüncü boğum ile onun bir yazısından çok etkilendiğin için dilinin ucuna gelenlerden bir şeyler diyecektin bu bir;...
Evet, neyse… Bu boğum boğum, Serdarkuş abime anlatır gibi yaptığım, sadece onun değil okuyanın da başını ağrıttığım, başı sonu belli olmayan bu eklemli konulara uygun bir ruh halimde tekrar dönerim.
Geçenlerde, geçenlerde dediğim yani aşağı yukarı bir ay kadar önce Genel Ağ’da sağı solu kurcaladım.
Gene aşağı yukarı üç ay kadar önce Serdarkuş abimin, benim epey bir zaman önce yazdığım yazıya karşılık vermiş olduğunu gördüm.
Şaşırdım.
Elbette çok hoşnut oldum.
Onun bu kadirşinaslığına nasıl bir teşekkürle karşılık vermem gerektiğine de, dilimin ucuna gelenlerden nasıl bir şeçme yapabileceğime, bir türlü karar veremedim.
Şu sıralar onu çok ösgediğimden bu yazıyı buraya alıntılamakla kendimi şimdilik avutuyorum.
Originally Posted by MehmetEmin
Bu konu başlığına uğramamı Sayın Bıkmış Broker Abimiz, aşağıdaki yazısıyla;
.........
benden istemişti.
Ben de konu ile ilgili düşüncemi “Duygusal Analiz ve Hisse.Netten Öğrendiklerim” bölümünde yazdım.
Aynı yazıyı buraya koymayı da uygun buldum çünkü belki bir gün Sayın Serdarkuş burayı ziyaret ederse okusun diye, düşündüm.
Sayın Bıkmış Broker Abim,
Belirttiğin bu adrese dün uğradım ve başından sonuna kadar okumaya başladım. Çok güzel bir tavsiyede bulunduğunuz için size teşekkür ederim.
................
................
Böyle bir açıklamadan sonra gelelim benden istediğin; “belki ekleyeceğin 2 tane şey vardır” sözüne.
Sayın Serdarkuş'un yazılarını okurken o kadar çok keyif aldım ki, anlatamam. Kaleminin çok güçlü olduğunu düşündüm ve ne yalan söyleyeyim, keşke ben de öyle yazabilsem diye ona imrendim.
Düşüncelerini böyle zekice kaleme alabilen, ceviz içini incitmeden kabuğunu kıran ve onları mizah bulamacına bulayıp, iplere dizerek orcik tadına eriştiren bu değerli kişiyle aynı zamanlarda bu sitede de buluşamadığım için biraz buruldum.
Biraz daha inceleyince Sayın Serdarkuş’u, 4 Mayıs 2005 tarihinde bir şeye canı sıkılmış ve çekip gitmiş, ...
Onun bıraktığı bu sahipsiz dükkâna neyim var ki, nasıl bir katkıda bulunayım, abi!
Belki bir taşla iki kuş vurmak adına şöyle bir yorum da bulunabilirim:
Sayın Serdarkuş’un neye canının sıkıldığını kim bilir ama şu atasözündeki gibi düşünmüş olabilir.
“Minnet ile koklama gülü al eline süseni; geçme namert köprüsünden ko aparsın su seni.” (Atasözü)
***
Sonsuz uçurumda düşmeden hemen önce ellerini bırakacak Roland’a ne demişti Jack,”olsun, başka Dünyalar da var!.” Emin hocamın bu yazısını okuyamadan çok önce bir başka Dünya’da kesişti yollar. Yazdık, yazıştık. Çok sonra bu yazıyı okudum. Gururlanmamak elde değil. Sonra araştırdım. Emin hocamın buradaki ağırlığını keşfetmem bir zaman aldı. Sonrasında anladım ki, forumda bir esmiş, pir esmiş.. yazısını, ağırlığını, adını koymuş, kubbedeki hoş sedalara kocaman bir katkı da Emin hocamdan olmuş. Geçtiği yerde anında iz bırakır müstesna şahıslardan. Ayrıca forum kısa yazılarını aşmış roman türü yazıların sahibi olarak, az rastlanır tevazusu karşısında da saygı duymamak da elde değil.
Çok zaman oldu, o zamanlar bile yazılmayanların şimdi hiç zamanı değil ama, sadece, kısaca, o bir küskünlük değil.. ille de bir ad koyulacaksa, Emin hocamın da çok bildiği, sıkca uyguluyorum dediği, kendine bir zaman yazmama/uzaklaştırma cezası vermektir ki.. putinvari ev cini Dobby’in yaptığı gibi “al sana, al sana..”, kafayı duvara vurmaktır. Yoksa, baksana, adam yazmış, ben de kendi eNiyi güskünlük yazımı yazamaz mıydım.
serdarkus
01-04-2007, 16:30
Sevgili Emin hocam,
Sabah yağdım yağacağım diyen havaya soğuk algınlığının bitkinliği ve arabayı hanıma kaptırma sonrası otobüs yolculuğuna cesaretsizlik eklenince dünden niyet edilen bir alo sonrası kanada menşeli dostla İstanbul’da buluşma keyfi, ‘oh olsun otur guş gibi akşama kadar evde’ye dönüştü. Güneşin parlamasıyla artan sıkıntıyla nerelerimi, kimleri, nereleri kurcalayayım derken, Ali hocam’la damardan yazılarınızı görünce, cevap yazmamak gibi bir lüksüm olamazdı. Iyi , yazayım dedim ama nasıl yazarım. Yazarım ama aslında hiçbir şey yazmam.
Küskünlük olamaz, bu konudaki görüşlerimi çok yerde yazdım, nettir. Tavşan dağa küsmüş de.. durumudur, kimin umurudur. Çok kere uyguladığım kendine ceza vermek de hiç değil. Olayı yalayıp yutamayacağıma göre, asıl yazsaydım sonrasında kendime uzunca bir ceza vermek zorunda kalırdım ki.. yazarım ama aslında yazmam demem de budur. Hiçbir şey dememek de dostluğa eziyet.. o zaman şöyle diyeyim. Zamanında sevgili Babo adresi verip davet ettiğinde, adresi incelediğimde, hiç itiraz edemedim. Daha doğrusu, kendisi hatırlar mı bilmem, geleceğe dair tek bir endişemi belirtmiştim. Öngörümü seveyim, nefret ederim bu huyumdan. Düşündüğüm oldu, önce bir hakaret oldu, arkasından dostların yazısı.. o zaman anlamamış göründüm, devam ettim. Sonra bu..
Konu önemli değil, lafı uzatmak hiç gerekli değil. Kısaca, forumlarda sevmediğini görmemek, beğenmediğini okumamak gibi bir lüks vardır. Forum sahibi bu tercihleri kullanacağına hoşlanmadığı yazıyla alay etmeyi seçmişse, burada mesaj açıktır. Olay etik değildir, benim için yazmak artık zuldür.. yanlış gelebilir, benim düşüncem budur.
Yazacak adamı kapıdan kovsan bacadan girer, yazmayanı ise yazdırmaya kimsenin gücü yetmez demiştim. Bu durum tabii ki benim için de geçerli. No problemo.. gün gelir dostlardan bir gönül mesajı ihtiyacımız olur, talep ederiz.
Muhterem Bahçeciler, Fidancılar, seracılar ;
Serdarkus Bey'in, Emin Bey'e yazdığı bir üstteki yazıda kendime pay çıkardığım için kısa birşeyler yazmak zorunda hissettim. Emin Bey'den , Sera'nın havasını soğuttuğum için başta özür dilerim. Umarım karanfilleri soldurmam.
Bu forum , herkesin malumu olduğu gibi, sahipsiz ama yetim olmayan, kendini lafını anlatma yetimi sananların sahiplenmesi niyeti ile açıkmış bir mecradır. Dolayısı ile, her yazanı kadar sahiplenme hakkım olduğunu kabul ediyorum.
Yoksa yine herkes biliyor ki, sahibi, patronu,moderatori olmayan bir garip yerdir ki kuruluşuna önayak olanlar da sadece bu amacı gütmüşlerdir.
Serdarkus'un bir ay kadar önce yazdığı bir yazının altındaki notu, espri olarak algılayıp, buna da çok güldüğümü belirtmiş olmama, sanırım kendisi alınmış, hatta hakaret olarak kabul etmiş.
Haklıdır, içtenlik coğu zaman yanlış anlaşılma riski içerir.
Serdarkus Bey'in, benim yazdığım yazıya alındığını umarak, konunun altını çizmek ve adı geçen yazının sadece ''içtenlik hatası '' olduğunu belirtmek istedim.Bir de şunu ekliyeyim ; burada özür falan bekleyen varsa ,bence hatalı düşünmektedir.Zira bu noktada özür iki açıdan yanlış olacaktır ;
Birincisi, kimse kimseyi incitmeyi düşünerek birşey yazmamıştır, bunun için gerektirmez;
İkincisi buna rağmen dilenecek bir özür bence iğrenç bir rating kaybetmeme telaşı olarak algılanabilir ki, hiçte bahçelik bir tavır değildir.
Aramayın diye aşagıya yarım yamalak kopyalıyorum.( alıntı yap opsiyonunu kullanmayı beceremedigim için, kopi-peyst yapıyorum, idare edin.)
----------------------------------------
02-03-2007, 23:41
AnnE
.
Not: Bu yazıyla, seans takip etmenin borsayla başetmek için tek başına yeterli olmadığı.. zaten, mutlaka önceden sistemli olarak yapılacakların ve yapılamayacakların irdelenmesi ve her ihtimalin mutlaka önceden hesaplanıp kabul edilmesiyle, sonuçta bütün olarak kayıbın da kazancın da oyunun –keyifli bir- bir parçası olduğunun unutulmaması gerektiği, becerilebildiğince amaçlanmıştır.
Ay sen ölmeyesin emi ...
Yardın akşam akşam !!!
#418 02-03-2007, 23:53
serdarkus
Hisse.net için yazılmış bir yazıydı..
Bu foruma uygun olmadığını farkındayım, goyarken tereddüt etmedim de değil..
Efendim,
Arz ederim!.
__________________
eNiyi sistem, uygulayabildiğindir..
Zamanın birinde Anadolu'mun en güzel yerinde, obaların obalıktan çıkıp devletleştiği dönemde ülke idaresinde söz sahibi bir Şem Sultan varmış. Güzelliği dillere destan, aklı ileri, gözü pek ama pek de kibirli. El-Emin derler beylerbeyinin hanımlığını, yanında yoldaşlığını yaparmış. aklı, sevecenliği, otoritesi, güzelliği bir yana kibrinden geçilmediği için de pek söz dinlemez bir hatunmuş. Dediğim dedik çaldığım düdük misali yaktığı yerde kül bırakmaz, edilen nasihatları pek tutmazmış. Devlet işlerini askıya alan El-Emin yönetimden ziyade maneviyata dönüp laleleriyle karanfilleriyle ilgilenir, keyfinin en uç noktalarında kederlerini atarmış güllerini budarken. Bizim Şem sultan da topraklarının ve halkının idaresine pek kaptırırmış kendini böylece.
Atlı komutanın zevcesi ise Ay Hatun, Şem sultandan geri değil; güzelliği, otoritesi, sevecenliği ile el üstünde tutulurmuş. Ay Hatunun sık sık akıl aldığı bir Üstad varmış, el yazmalarının en ince anlamlılarını, en nadide olanlarını alır, okur, ihtiyacı olana aktarırmış.Pek bir bilge kişi imiş...Hayat konusunda, çocuklar konusunda, ilim konusunda mütaalaları olurmuş.
Bir gün Şem sultan ile Ay hatun karşılaşmışlar Üstadın yanında. Avluda bekleyen Kocakarı da Kuşçu'yla becelleşmekteymiş. Kocakarının derdi, Kuşçu'nun nüktedan sözleri ve kocakarıyla yaptığı zamanındaki sohbetlerinden sebeb.Onlar böyle konuşadursun, yanlarına Hekimbaşı gelmiş. Bilirmiş ki Kuşcu'yla Bezgin efendi iyi dost. ama gel gör ki Kocakarı ortalığı karıştırmayı pek de iyi becerirmiş. Hekimbaşı'nın duyarlılığı ile genelde orta yol bulunur ve Meyve Bahçesinde sık sık toplanırlar şölen misali yerler içerler hoş sadalar yükselirmiş semaya. Bu toplantılara Hoca efendi de katılır, tarihe olan düşkünlüğü ile hoş hikayeler anlatır, kıssadan hisselerle insanları düşündürürmüş.
Şem sultan bu toplantıların varlığını öğrendiğinde cümle milleti BahÇa-i alâ ya davet etmiş. Burada meşk ve sohbet edelim, duymayan kalmasın, yararlansın.....Değişik illerden, evlerden ve bilumum yerlerden gelenler toplanmış...Şerbetler içilip şiirlerle hikayeler anlatılmaya başlanmış, .......
Gurûba karşı bu son bahçelerde, keyfince,
Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül.
Ya lâle açmalıdır göğsümüzde yâhut gül. (Yahya KEMAL) diye başlamış Kuşcu...güvercinleri elinde paçalısı, akgerdanı, karası..
Bekara garı boşamak,
ilim sahibi olmadan fikir sahibi olmak,
yatırımcı olmadan tavsiyede bulunmak,
golaydır der, ne yorumlar yaparım ben şimdi.. diyerek kocakarıya gülümsemiş. Kocakarı pek bi umursamaz bi o kadarda alınmalı yan yan bakmış...Ortaya el-emin atlamış,
" Aman deyem hele, varlığa yokluğa yerinmeye, Konuşabilmek için, konuşabilecek insanlara gerek vardır.”
“Konuşabilecek yürek, nereye bakabileceğini bilecek göze gerek vardır.”
“Elini nereye koyacağını, boynunu ne yana çevireceğini bilmeye gerek vardır.” diyerek ortama gerekeni atmış...
Hekimbaşı, mağrur bir o kadar da araştırmacı ve insan sevgisinin yoğunluğundan sebeb at ile sahibinin nasıl susuz kalıp cennet ve cehennem kapılarına gelişi ve suyu nasıl birlikte içtiklerini anlatmış. Paylaşmanın ve sahiplenmenin asılsız ve sebebsiz sadece sevginin gücü ile yaşamasını gösterir. Kocakarının aşırı duygusallığı, yaşının getirisi, yaşamışlığının ağırlığı onu isyankar, biraz da şüphenin umursamazlığına gömmüştür. Hoca ortalıktaki duygu yükünü hafifletmek için devletin sahipsizliğinden dem vurur...Malazgirt zaferine döner, devletimizi kucaklamanın bir halk işi olduğundan bahseder. Şem sultan ay Hatun'a bakar, "ben izdivacımda beyimin yanında yer aldım, ama o hep meyve bahçesi ile ilgilendi, ben de kendimi yönetime ve çocuklarıma adadım" der..Ay Hatun şaşırır "Ama o kadar çok güzellikler var ki, görmelisiniz" der. "elinizdeki güzellikleri kullanmalı hayattan vaz geçmemelisiniz" Ay hatun şöyle bir tebessüm eder, "Ben Atlı süvari'nin zevcesi olarak, onun il il gezdiği, deniz aşırı yerlerden geldiği zamanların hikayelerini dinlerim. Kendimde hep bir alınacak bir ders bulurum ama uygulama cesaretini bulamam. Ben sadece biraz kaderci, biraz da korkak ama sevginin gücüne inanarak yaşarım" demiş. Sözün bitimi Üstada bitmemesi gerek gibi gelmiş ve "Yemek nasıl bir keyif ise" diye başlar Amr'ın kefil olduğu oğlandan dem vurarak, "Öğrenmişlikler de unutulabilinir mi ve anlam kendi bütününde değerlidir, detaylar sonrasında gelir"diye sözü bitirir.
.................
Evet a dostlar bu da bir hikaye, anlamı içinde anlamak isteyene....
Herşey gönlünüzce olsun, her daim güzellikler yaşansın ve öğrenmişlikler unutulmamacasına hayatın da tekrar edilemeyeceği bilinciyle ..kalın sağlıcakla...:friends:-
Fakültenin ilk günü tanıştık bahçede 17 yaşında,az ürkek,heyecanlıydık.Sevecen,uysal bakıyordu yeşil gözleri.Taşralıydı,biz İstanbul kızlarına biraz çekinerek yaklaşırdı.Yurtta kalıyor,memleketten gelen küçük harçlıkla idare etmeye çalışıyordu kıt kanaat.Parka giyer,kantinde saz çalardı.Annemden tembihliydim ya 'aman öyle kızlarla arkadaş olma,sağ-sol olaylarına karışma.Düzgün arkadaşlar edin.'diye...Bu yüzden çok yaklaşamadık,sıkı dost olamadık hiç.Kendi gibi olanlarla gezerdi,bizi hafiften salak bulan grupla.Ülke gerçeklerinden bihaber boş kafalardık gözlerinde...
Sonra 12 Eylül.Seher iki ay gelemedi,içeri girmişti çoğu gibi.Döndüğünde de başka biri gibiydi.Elleri titriyor,yüzüne yerleşen inatçı bir tikle boğuşuyor,devamlı öksürüyordu.Bazan dersten çıkacak kadar çok hem de...Doktor bu ciğerlerle işinin zor olduğunu söylemişti.Bakamıyordum ona rahatça,garip bir utançtı hissettiğim...
Okul bitti,döndü kasabasına.Dava arkadaşıyla evlenip anne olmuştu haberlere göre.Ciğerindeki dert devam ediyordu.
Dün öğrendim,bir ay olmuş öleli.Sebebi akciğer yetmezliği.Ağıt yakmak istiyorum,ama bilmem ki onu da.Keşke'ler sardı içimi onunla ilgili.Düşündüm,bir yere varamadım.Onun grubundakiler çoktan vazgeçti davadan.Cepleri para görünce ruhları da kurtuldu sandılar.Ya da tek çözüm buydu diyenler?Yanıldılar NETEKİM.Benim gibi jetonu geç,ama sağlam düşenler daha mı rahat sanki?Neyse,buna da şükür.
Orada da saz çalıyor musun Seher?Bana da öğretirsin belki biraz.Ve son söz:Sakın affetme bizleri,olur mu???
Güncemi unutmadım. O gün için aldığım notlar duruyor, sadece bu notları hizaya sokmak gelmedi içimden.
***
Geçenlerde, bir gün.
O gün seradan ayrılırken motorumun oturduğum kısmının altındaki boşluğa birkaç dal karanfil koymuştum. Akşam eve çıkarmayı unutmuşum, yorgunluktan.
Nereye gitsek yanımıza aldığımız, neremize sokacağımızı şaşırdığımız, -siz de okurken bu satırları şaşırıp, beni kınamayın- yatarken bile yastığımızın altına soktuğumuz dört bin dört yüz otuz dolar huzur yerine huzursuzluk veriyordu bize.
Fazla değil, yaklaşık üç ay kadar önce, tam tarihini de söyleyecek olursam, 12 Ocak 2007, Cuma günü; hanım, bizim evin önünde, şu yukarıda anlattığım yalnız ve yaşlı cevizin beş on metre ilerisinde, karayılanın ezilmiş bedenini yatırdığım arkın yanında, yanına sokulan mobiletli iki gence çığlık ata ata teslim etmek zorunda kaldığı çantasından dolayı her tıkırtıya, her motor sesine irkilmesine, her polis gördüğünde karakoldaki tek yönden gösteren camın arkasından zanlıları teşhis için davet edileceğine ya da kaçıp kapanların bulunduğu müjdesini alacağına, bu yetmiyormuş gibi yakınımızdaki evlere dadanan hırsızların kulaktan kulağa çoğaltılarak anlatılan öyküleriyle iyice harmanlamış bir hal aldığından kendi huzursuzluğunu bize de bulaştırıyordu.
O yüzden Cuma günü mesai bitiminde aldığım bu para Cumartesi ve Pazar günlerinin sıkıntılı geçmesine neden oldu.
Pazartesi günü ilk iş, bankaya uğrayacak ve yanımdaki dolarları kapıp kaçanlara kaptırmadan hayırlısıyla hesabıma yatıracaktım.
***
Bankadayım. Aldığım sıra numarasına göre sıramın gelmesini beklerken yanında oturduğum ve beni baştan aşağı şöyle bir süzen teyzeye kabalığıma aldırmadan merhaba deme inceliğini sergiledim. İştahla karşıladı merhabamı. Çok meraklı bir hanımdı. Dışarıdan çakılmasın diye bankalardan gelen kredi kartlarının harcama ve hesap özetlerine ait başlıklı uzun zarfa koymuştum dolarları. İşte, kaş göz hareketleriyle bu zarfı göstererek sordu:
-Para mı yatıracaksın oğlum?
-Hı hı.
-Döviz mi, Türk parası mı?
-?!
-Dolar mı, Avro mu?
-Dolar!?
-İyi iyi. Cari açığımız bir nebze olsun kapanır!
-Cari açık mı?
-Evet, niye şaşırdın? Sen ne iş yapıyorsun oğlum, turizmci misin?
-Yok teyze. Çiftçi sayılırım, karanfil yetiştiriyorum.
-Öyle mi, çok severim ben karanfili. Büyük mü yeriniz?
-Küçük bir sera; iki dönümden küçük.
-Dönüm mönüm bilmem ben yavrum.
-Dekarı bilir misin? Neyse, 1730 metrekarelik bir naylon sera da yetiştirmeye çalışıyorum.
-İhracat mı yapıyorsunuz, Avrupa’ya mı?
-Ben yapmıyorum, karanfilleri verdiğim firma Ukrayna ve Moldova’ya gönderiyor.
-İyi iyi, sevindim. Cari açığımıza katkısı olur.
-Teyze?
-Efendim?
-Bir şey soracağım?
-Sor oğlum.
-Dur, hazır sıram gelmişken işlemimi yapıp geleyim.
(Devamı Salı gününe.)
Uzun zaman sonra helede bir bayan hastamdan çiçek alınca şaşırmıştım gerçekten, onları bir vazoya koyup masamın yanına koydurdum. Ama meğer bunlar öncü imiş.
Ne öncüsü diyeceksiniz şimdi.
Tam bir iş için kapıdan çıkıyordumki elinde büyükçe bir çiçek paketi ile (15 demet ) bir görevli geldi ısrarla çiçeğin bana geldiğini bende ısrarla yanlış olabileceğini anlatmaya çalışıyordumki paketin üstündeki tanıdık ismi gördüm.
Kısa ve öz olarak yazacağım ;
Sayın Emin bu kibar davranışınız için teşekkür ederim. Çiçekler gerçekten çok güzeller.
İstanbul Maltepe de Arkabahçe dostlarına ait 15 demet karanfil 2 hafta süreyle sahiplerini beklemektedir , beklerim.
İşlemlerimi yaptım, ilk kez bir döviz hesabı açmış oldum ömrühayatımda.
Sırasının gelmesine daha çok zamanı olan teyzeye görünmeden dışarı çıktım, motorumdaki karanfillerden birkaç dal aldım ve yanına geldim. Karanfilleri ona getirdiğimi anladı ve tereddütsüz aldı, koklamak için bir iki nefes çekti. Beş altı kez teşekkür etti. Sorumu sordum:
-Sizin adınız Ayşe Hanım Teyze mi?
-Evet.
-Şu Güngör Uras Beye sık sık sorular soran Ayşe Hanım Teyze mi?
-Evet, o benim, nasıl anladınız?
-"Cari açık, cari açık" deyişinizden!
Güldü.
Güldü güldü güldü.
Sonra kahkaha attı.
Kesmedi kahkahalar onu, oturduğu yerden karnını tutup gülme kriziyle birlikte ayağa kalktı.
Defalarca, yaşından başından utanmadan “Ayy altıma işeyeceğim” dedi.
Üzerime işeyeceğinden değil, gayriihtiyarî ben de ayağa kalktım.
Aynı zamanda da uyandım.
Benim de çişim gelmişti. O an değil ama yataktan çıkıp çişimi yaparken bu kez ben gülmeye başladım.
***
Bankaya gittiğimde gözüm bu teyzeyi aradı. Banka çok sakindi, bir iki kişi vardı işlem yapan masalara dayanmış, hepsi o kadar.
Hakikaten ömrühayatımın ilk döviz hesabını açmış oldum.
Dışarı çıkmıştım bankadan, motoruma binerken yüzünü göremedim ama bir bayan bankaya girdi. Kaskımı yeniden kafamdan çıkardım, motordan indim, bankaya girdim. O bayanın yüzünü görmek istedim. Arkasından yürüdüm. Ellili yaşlarda bir hanım olmalıydı, arkadan öyle görünüyordu. Masaya yanaştı, az önce işlem yaptığım bayan bankacının hemen yanındaki yakışıklı erkek bankacıyla işlem yapmak istemiş olmalı ki oraya yanaşmıştı. Yandan baktım yüzüne, o da yüzünü bana döndü, “Neden bakıyorsun?” der gibi baktı. Huzursuz olmuştu sanki. Az önce işlem yaptığım bayana döndüm hemen:
-Bana alıtımı verdiniz mi?
-Neyi?
-Alıtı.
-Ne alıtı? Alıt ne?
Bir yandan da cüzdanıma bakıyormuş gibi yapıyordum.
-Ha, buradaymış, kusura bakmayın, iyi günler, dedim ve yürüdüm.
Arkamdan konuştuğunu duydum.
-Ben dekontu size vermiştim.
Motora binmeden önce oturduğum koltuğu kaldırdım, karanfiller biraz pörsümüş de olsa orada duruyordu.
Kendi kendime söylendim: “Ulan salak, ne diye görmek istersin kadıncağızın yüzünü, Ayşe Hanım Teyzenin eşkâlini biliyormuşsun gibi.”
Ve pörsümüş yüzüme kaskın camını indirdim.
Sayın Emin'in gönderdiği güzelim karanfiller bir güzel açtılarki sormayın, ısrarla ve de inatlada solmamaktalar.
Arkabahçe dostlarından alanlarla hem tanışmış olduk hemde emanet çiçekleri kendilerine teslim etmiş olduk , gelenlere teşekkürlerimle diyip gelemeyenlerin çiçeklerini odamdan resim şeklinde kendilerine ulaştırıyorum.:friends:-
Karanfillerin sahibine bu güzel jesti için tekrar teşekkürlerimizle.
Bu arada karanfilleri deste şeklinde gördükçe aklıma gelip duruyor, hani o meşhur türkümüz var ya.
Karanfil Deste Gider
Karanfil Deste Gider, Hah Hah Ha Nanay,
Kokusu Dosta Gider, Hah Hah Ha Nanay.
Benim Kalbimde Sensin, Hah Hah Ha Nanay,
Senin Kalbinde Kimler, Hah Hah Ha Nanay.
Nanay Nanay, Nanay Ellerin Malı.
Çürük Bellerin Bağı,
Gün Olur Devran Döner,
Ben De Sararım Yari, Nanay, Nanay, Nanay, Nanay.
Kuru Kastel Akmıyor, Hah Hah Ha Nanay,
Yar Yüzüme Bakmıyor, Hah Hah Ha Nanay.
Üç Deste Gül Topladım, Hah Hah Ha Nanay,
Yarim Gibi Kokmuyor, Hah Hah Ha Nanay.
Nanay Nanay, Nanay Ellerin Malı.
Çürük Bellerin Bağı,
Gün Olur Devran Döner,
Ben De Sararım Yari, Nanay, Nanay, Nanay, Nanay.
Saygılarımla.
399
bikmisbroker
03-05-2007, 09:00
Kismetse bugunde BEN ugrayip almak istiyorum.
Emin kardesimizin taaa oralardan gonderdigi bu guzellikleri ne yapip edip gorme istegi icerisindeyim.
Hem boylece "dentist" kardes ile de tanisiriz.
Karanfillerin nelere vesile olduguna bir bakarmisiniz?
Tekrar tesekkurler sevgili Emin.
Memleketin bir ucundan bir ucuna tuhaf fakat hepimiz tarafından anlaşılır bir emekle gönderilmiş karanfillerin, OralB ve Colgate reklamı için kullanılmış olmasını protesto ediyorum.
Not : OralB takvimindeki hanımın dudakları neden o kadar incedir ?
Sn Anne nin yazısı üzerine ilgili firmalar sponsorluğumuzdan çekildiğinden dolayı resim aşağıdaki gibi değiştirilmiştir.
401
.....................
Not : OralB takvimindeki hanımın dudakları neden o kadar incedir ?
Sayın Anne bilirimki öğrenmek için sorarsın...
Geçenlerde gelen hastalarımdan birinin yanındaki gözleri parlayan çocukta gülümseyerek kendisinin niye insanlara boyle yandan baktığında resimdeki gibi dişleri göremediğini sormuştu.
Bilmem cevap oldumu?
Bir sürü ama karman çorman notlarım var.
Bir kısmını yaşadığım dünyanın, gerçek dünyayı kastetmiyorum, kendi küçük dünyamın gündeminden yola çıkarak almışım.
Eskiden kâğıtlara yazardım, kaybolmazdı yazılar ve hep temize çekilmeyi beklerdi. Şimdilerde bilgisayara kaydediyorum farklı adlarla. Sonra çöplüğe dönüyor bu yazdıklarım, unuttuğum için bu dosyaların içeriklerini, bu kez tek tek açıp okuyorum, bir de bakıyorum ki okurken epey zamanım geçmiş ve yorulmuşum; bu yarım yazıları, bu parça pırçik (bölük pörçük) şeyleri tama tamamlayamıyorum.
Seradan eve geldiğim ve ertesi gün seraya gitmeyeceğim zaman aldığım bazı notları gözden geçiriyorum, eksik bilgisi varsa sağı solu kurcalayıp tamamlamaya, sansürden geçirmeye ve debisini ayarlayarak içeriğine göre seraya, fidanlığa veya bahçeye göndermeye çalışıyorum.
Biraz da başka mazeretlerden sıralayayım:
Şu sıralar çok çalışıyorum; kalem tutmaya alışmış ellerim gübre eritmekten, telden, demirden, çimentoda karmaktan, acemice çivi çakmaktan, dünyaya kazık çakacakmışım gibi harbiden, sağa sola kazık çakıp, yani hazinenin arazisine kendi payımca kazık çakıp; süslü küçük poşetlerde aldığım havuçtan ıspanağa, domatesten sakız kabağa, biberden hıyara, patlıcandan ayşekadına, mısırdan barbunyaya kadar (enginar bulamadım) hiç değilse bir pişirimlik veya birkaç doğramlık her sebzeden ancak ve ancak bir evleğin dörtte biri kadar olan kıyı ve köşelere ektiğim fidelere zarar ziyan vermesin diye, esasında kuşların ve diğer susuz kalmışların -ki o da dahil- istifade etmeleri için çiçek kovalarına, lokantacılardan aldığım on kiloluk boş yoğurt kaplarına koyduğum suyu içme bahanesiyle tavuk kümesinin önüne gelen ve bekçilik mi yoksa pusuya mı yattığını çözemediğim kirli beyaz kancık bir köpeğin gözünü yıldırmak, direncini kırmak için bu kazıklara ipler germekten, damlama boruları döşemekten, hem sera içinde hem de dışında ot yolmaktan, köklemekten, aklımca sera için ıslah planları yapmak ve örneklerle sınamak için uğraşmaktan sadece ellerim paralanıp su toplasa gene iyi; iflahım da su topladığı için buralara çok zaman ayıramıyorum.
Eşime ve kızıma tembihlemişim, olmadığım zamanlar günde bir iki kez bakmaları için bu dükkâna. Kızım derslerden ve fırsat buldukça da arkadaşlarıyla mesajlaşmaktan pek bakmıyor, hanım da öylesine bakıyor. Güya gelen yazılardan beni alakadar edecek olanları kendilerince değerlendirip, bana bildirecekler ki evci çıktığımda bir şeyler diyeyim, yazayım.
Neyse, demem o ki, hızlı değilim.
Bu bahsettiğim not alma işi çok işime yarıyor, yazıların içine sinecek baharatımsı konuların sıkıntısı çekmiyorum.
Abartıyorum bazen bu notları, taslak haline bile getirdiğim oluyor.
Fena mı?
Hayır değil ama bazı durumlar oluyor ve o anlatacağım şeyin içinde geçen cümle yapısı, anlatım biçimi, gündemdeki yeri, benzer bir biçimde televizyonda, gazetelerde, Genel Ağ ortamında veya daha yakınımdan örnek verecek olursam Arka Bahçe’de dile getirilmiş ise duraksıyorum.
Birkaç taslak konumu bu şekilde uyuttum. Bu arada aklıma geldi, bitmeyen günceme ait notlar da temize çekilmeyi bekliyor.
Beklesinler; silmeye de kıyamıyorum.
Bu konuyu da burada kesip bu yazının konusuna dönecek olursam…
Dönemedim işte!
Ne yazacağım güme gitti.
Gündem de çok!
Sanki bütün bu olan biten gelişmeler “Ben de bir şey diyebilir miyim?” diye parmak kaldıracağım türden.
Sahi, ne diyecektim ben?
Artık, birkaç gün düşünürüm ne diyeceğimi!
Bu gidişle bir süre daha diyeceklerimi fırsatını buldukça demek ve bir süre daha yazandan ziyade okuyucu olarak kalma durumundayım; dükkâna uğradığımda okunmamış her yazıyı yeni saymak, biriken, gecikmiş teşekkürlerimi sunup, kayıplara karışacağım. Tabii, günü gelince de hak ile yeksan olacağım. Bu cümleyi niye yazdım acaba. (Son cümle soru cümlesi değildir, olsaydı işaretini kordum.)
Neyse, hazır gelmişken ve fırsatını bulmuşken gerilerden başlayayım.
Hilafsız söylüyorum; yüreğimdeki mekânların en havadar, en manzaralı, en bakılası yerine bu bahçenin çalışkan katılımcılarından bazılarını konuk etmişimdir. Bu konukluktan kimileri haberdardır, kimilerinin içine doğuyordur, kimilerinin de haberi yoktur.
Belki, bu görüşmediğimiz konuklarımla yüz yüze tanışsam, onlarla uzun bir yolculuğa çıksam, yesem, yedirsem, sağlıklarına, sağlığımıza bir şeyler yudumlasak, daha çok konuşsak, konuşmaktan hellek düşsek, borç istesem, borç versem, kan lazım olsa, versek, alsak, bir yerlerden bulmaya çalışsak, düşsek, doğrulsak, kalksak; bu fani ortamın dışında, kısacası yaşamın dayattığı, sindiği, nüfuz ettiği ortamlar içinde olsam, olsak; cümlenin başındaki ‘belki’yi buraya tekrar koyarak bu konukluktan sıkılabilirim veya konukluklarının nefes aldığım sürece devam etmesi için iyice paralarım kendimi.
Toparlayamayacağım bu gidişle, en iyisi burada keseyim bu eveleyip gevelemeyi.
Bari çoktandır bildirmediğim karanfiller hakkında yavan bir döküm yapma hazırlığına başlayayım. Ama şimdilik gerilerde kalmış okunası yazılara bir göz atıp geleyim, bu yazı burada böyle yarım dursun.
***
Buradaki yazılarımın birinde değinmiştim, aklımda kaldığı kadarıyla: “Sayın Serdarkuş’u adam sarrafı saymıştım, onun yanına da Sayın AnnE geldi” gibi bir cümle olması lazımdı; beni kısmen çözen, anlayan iki değerli kişinin seraya uğraması, anlatırken çuvallayacağım denli anlamlıdır, benim için.
Ben, anlayışımın kıt olduğunu sıkça tekrar ederim, bunu tevazu olarak vurguladığım sanılabilir ama değil.
Gerçekten zor anlarım, çok nadirdir leb demeden İskilip’i anladığım.
Sayın Serdarkuş yazmasaydı anlamayacaktım hiçbir zaman.
Ha, yazar yazmaz anladım mı?
Hayır.
Ta ki Sayın AnnE bir şeyler yazıncaya kadar anlamadım.
Peki, ikisi de yazdıktan sonra anladım mı?
Vallaha hayır.
Neye ve nasıl olmuş -kırılma demeyeyim de incinme ya da burkulma diyeyim- incinilmiş, burkulmuş anlamadım.
Aman, ne olur, bu yazdıklarıma bakıp, konuyu kurcaladığımı aklınızın değil ucuna kilometrelerce yakınına bile getirmeyin.
Demem o ki, kanımın kaynadığı bu tanımadığım ama duygu ve düşünce açısından çok tanıdık bulduğum kişilerin, içlerini enfes bir üslup ve özgüvenle seranın sıcağında ortaya sermelerini anlamlı buldum.
Yeri gelmişken, Sayın AnnE’nin dediği gibi “içtenlik” hakikaten çoğu zaman yanlış anlaşılmalara yüklüdür. Ama ne olursa olsun içtenlik gibisi de yok, tabii ki bana göre.
Ha, zaman zaman veya çoğu zaman ayıptır, günahtır, yazıktır, şudur, budur diyerek içtenliğimizi maskeliyoruz, o da ayrı mesele.
***
Ben, böyle fani alanlarda “bir şey deme” eylemimi, gayretimi zarfı açık mektup olarak adlandırmak istiyorum. Hatta zarfı bile olmayan bir mektup.
İlgisini çeken okur; göz atan şöyle bir bakınır, aklına yatarsa döner bir daha okur.
Varsa bir diyeceği, dilinin ucuna gelmişse bir şey, uygun bir anında iki sözcük yazar.
Bu da olur mektuba cevap.
Laf aramızda, benim yaptığıma gelince: çoğu kere, hem eşkere mektup yazimiş gibi yapim ama esasında benbahan yazim; sona dönim benbahan cevap verim.
Sizi bilmem ama ben bu yazımdan bir şey anlamadım. (Du yu anlirsen mi?)
Pertek Ağzı
Hellek: Helak
Eşkere: Aşikâr
Benbahan: Kendi kendime
Sona: Sonra
Belki ler vardır, insana yaşamayı hatırlatan, belkiler vardır, insanı hayattan soğutan...bunlara "keşke" ler eklenir, karabasan misali...Can' lar vardır, can-dost dediklerimiz, gönlümüzün hiç bir yerine sığdıramayıp başımıza taç ettiğimiz, ya da başımızda taşıdığımızı sandıklarımız vardır..aslında hiç oraya yerleştirmediğimiz....Sohbetler vardır, geceleri sabaha kucaklatan, sohbetler vardır, denizde çıkan hortum misali girdaplara atan, dibe ceken....Yansımalar vardır bazan aynada gördüğümüz bazansa bir yüzde yansıyan kendimiz...farkedemediklerimiz içinde farkettiklerimizin gölgesinde kalan , farkı farkettirmeye uğraşanların aslında farketmediği ama farketmiş varsaydıkları farkların farklılıkları altında ağırlıklarını yaşatan.
Benim için "geçmiş" hatırlanması gereken kapanmış bir defterdir..Zamanında yazılmış, okunmuş ve raftaki yerini bulmuş..."Şimdi" ise okumaktan keyif aldığım, okurken gözümün önünde canlandırarak süprizler yaşadığım -ama iyi ama kötü- nihayetinde her zaman iyimser olmak iyilik getirmese de yemeğin tuzu olmazsa da bir şeye benzemeyeceğine inanarak kabullendiğim, "gelecek" ise okuduğum bu kitapta finalini heyecanla beklediğim ve sanılarla hareketlenirken süprizlerin de katkılarıyla fazla kendimi yüzeyde bırakmamaya özen göstererek yaşamaya çalıştığım bir hayattır...
Aslında farkettiğim şudur ki, vatan-millet-cumhuriyet derken asıl önemli noktayı kaçırıyoruz...Önce kendimizi sonra çevremizi sevmeyi kaçırıyoruz. Paylaşmayı, paylaşım olmadan yapmaya çalışıyoruz. Geçenlerde Emin Çölaşan ın belediyelerce satın alınan oylar diye bir yazısı vardı, okurken aklıma geldi...onlar şirden çoktan girmişler biz ise hala damarı bulmaya çalışıyoruz...
Neyse özün sözü sevgili büyüklerim, umulan umulduğu biçimde yaşansaydı, dostluklar perçinlenmez, haberli habersiz konukluklar, sözüne, sıcaklığına, tebessümüne kan kaynatan keyifler ortaya çıkmazdı...bence- nacizane....o vakit hersey serbest kalmış, tutunmayı becerememiş metan molekülleri gibi tehlike saçarlardı...Ve savaş hiç bitmemecesine sürer giderdi ruhlar arasında ve içimizde....Yapaylık diz boyu, can yok, gönül yok ,göz yok...
Neyse hersey gönlünüzce olsun kalınız sağlıcakla....:friends:-
bikmisbroker
19-05-2007, 05:30
.................................................. ..
Laf aramızda, benim yaptığıma gelince: çoğu kere, hem eşkere mektup yazimiş gibi yapim ama esasında benbahan yazim; sona dönim benbahan cevap verim.
Sizi bilmem ama ben bu yazımdan bir şey anlamadım. (Du yu anlirsen mi?)
Pertek Ağzı
Hellek: Helak
Eşkere: Aşikâr
Benbahan: Kendi kendime
Sona: Sonra
Elazigli Nufus Muduru bayan, mudurlukde islerini takip eden ve yanlarinda 2 cocuk olan ciftin evli olmadiklarini anlayinca (Doguda imam nikahli ciftlerin COGUNLUK da oldugunu bildigi icin ve bu sayiyi azaltmak amaci ile) doner ve bayan'a derki;
-Ben Nufus muduru olarak Nikah kiyabilirim, arzu ederseniz hazir 2 nizde burada iken 2 ser tane vesikalik fotografinizi getirin hemmen nikahinizi KIYAM.
Kadin Mahcup ve birazda memnun sevincli bir ifade ile yanindaki erkege bakmis ve
-"Bi düşünek müdüre hanim" demis..
Bayan, Yanindaki erkek ve 2 cocuk ile beraber mudure hanimin odasindan cikmislar..
Aradan 10 dakika gecmis, ellerinde vesikalik fotograflar ile ciftin odasina girmesini bekleyen mudure hanim, bir de bakmis ki biraz onceki bayan, bu sefer TEK basina odadan iceri kafasini uzatmis, biraz da mahcup bir ifade ile;
Bayan;
-Biz resmi nikahtan vazgectik Mudire hanim" demis..
Mudire Hanim;
-Hayirdir ne oldu?? Neden vazgectiniz? Deyince...
Bayan;
-"Sey, dusunduk de Evlilik eşkı öldiri!!"
(Disarda ki gorusmede belli ki yanindaki erkek resmi nikaha razi olmamis!!) :D:D
(Ilave NOT;Yukarda fikra gibi yazilan, yasanmis bir olay olup, anlatilmak istenen herhangi birsey YOHTiR!
Okuna gulune ve gecile.)
eşk=Aşk
Komşu kapısı yaptığım Antalya ya her gidişimde sanki farklı bir manzara görecekmişim gibi-tabii biraz da özlemlerin getirdiği heyecanla yola çıkarım.Ama bu sefer biraz daha fazla heyecan vardı.Çünkü bu sefer alışılmış kavuşma heyecanına "evlat karanfillerin babasını da "eklemiştim. Aşağı yukarı 120-150 kışılık uçağımızn yaklasık 50 dakikalık rötarlı kalkmasından sonra önce büyükcekmece üstünde hafif bir tur -dönüş ve Afyon'a doğru uzayış, eğridir gölünün üzerinden geçerken cevresindeki dağcıkların vadi yaptığı arada konuçlanmış köysü kasabaları görmek, oyuncakmış gibi onları öylesine izlemek ne tuhaf...Ve nihayet antalya havasınırlarına girip piste doğru burunlamasına dalan uçağın pilotu sanırım arka tekerlerin üzerine inmesi gerektiğini son anda hatırlayıp ani bir tahterevalli hareketiyle arka tekerlerin üzerinde 2 sıçrama ve bir zıplama hareketiyle zaten laleddayin yerleşmiş olan omurlarım sayesinde kendi kendilerine yerlerini buluverdiler...Evet biz gelelim iniş sonrasına..
Akşam üstünün süpriz karşılasmasında, sıcak gönüller, tebessümü bol yüzler vardı. Akşam yemeğinin, daha gördüğünde doyduğunu kabul ettiğin görüntüsü de cabası.....Sıcacık gönlün şekillendiği mantı topakları servis tabağında, belki hafif sarımsaklı yoğurt yorganı altında melül melül yatarken, bu yorgan üzerinde, yüzlerdeki tebessümün yansıması, kırmızı biberin yağda eriyip de sanki yeterli utangaçlığa eriştiğine kanaat etmeyen domatesin destek olmasını, nane ypraklarının hasretten kuruyup da domates sosuna sarılıp "hep beraber" demesini, ortadaki salata tabağının duruşu tamamlıyordu. arnavutun bu yetmez biraz daha osurmam gerek dediği yeşil sivri biberlerin kübik görüntüleri, elma soğanlarının (süt soğanı ya da acı olmayan sulu taze soğan) domates, maydanoz ve hıyarın da hıyarlığını yaptığı içiçe geçmiş ahbablığında yağın ve limonun parlaklığını yansıtırken gözün ister istemez yabani semizotunun yeşilliğini ve saplarının o benzersiz çizgilerinin ve gölgelerinin hakim olduğu kızıllığı saklayan yoğurtlu tabağa takılır.
Nihayetinde sohbetten doymuş olduğunu varsaydığın biraz da mideni şenlendirmiş olmanın rahatlığıyla tam arkana yaslanacakkenönüne konan kocaman bir cevizli kadayıf dolmasıyla göz göze gelirsin. Yaslı ceviz ağacının arkadan, bahçenin derin ve karanlık köşesinden " yemen gerek, yoksa arkandan ağlar" dediğini duyar gibi olur ve dalarsın aynen tabağa çivileme..
Tolstoy'un "mutluluğu kazanmanın yolu, kişinin tıpkı bir örümcek gibi her yöne yapışkan bir sevgi ağı fırlatmasına ve gelen herseyi kucaklamasına bağlıdır" derken sanırım sabrının sınırlarını da dene -zorla- yaşa mı demek istemişti acep...neyse....Artık sigaraların tellenip çayın demini alıp da bittiği saatlerde "dert herkesde var, benim derdim de bana yeter, önemli olan sıkmadan ,yormadan güzelliği yaşamak" mesajını aldığımda ise evsahiplerine olan mahcubiyetimin telafisini yapamamamın ezikliğinde Konyaaltı'nın serinliğine doğru gaz verdik...
Herşey gönlünüzce olsun, kalınız sağlıcakla....:friends:-
Not: Yakında Geyikli Bayırı
Haftaya biri altta biri üstte olmak üzere iki nokta üst üste koyan, Sayın Serdarkuş’un, zaman zaman bize gönderdiği Malatya haberleriyle ilgili yazıları okurken hep aklıma takılırdı: bir gün ben de ona bir sürpriz yapayım, farkında olmadığı bir haberi de ben okutayım, derdim ama bir türlü denk gelmedi.
Ancak!
Bıkmış Usta’nın “bizi hesaba katmisin” zükkesini yiyince, içinde Malatya geçen bir yazı yazmak vacipmiş gibi bir şey oldu benim için.
Ancak!
Evet, ancak var ya bu ancak!
Türkiye gündeminin böyle yoğun ve saat başı değiştiği bir ortamda, suya sabuna dokunmayan bu türden yazıları yazmak öyle zor ki, benim için.
Ve yine benim için; zor olduğu kadar da zorunlu.
Zor, çünkü hiç aklımdan çıkmıyor, aramızdan ayrılan, vaktinden çok çok önce yiten, toprağa düşen gencecik insanların haberleri, geride bıraktıkları hüzün dolu hikâyeleri…
Ne tadım kalıyor, ne tuzum, ne güler yüzüm.
Yediremiyorum, hazmedemiyorum, avutamıyorum, soğutamıyorum içimi.
Üstelik, sanki ölümlerine ben sebep olmuşum gibi pis bir suçluluk da kuşatıyor her yanımı.
Kızıyorum ama kime kızdığım net değil, isyan ediyorum ama kime, gene belli değil.
Haberi sunandan, haberi yapana; başsağlığı mesajı sunandan, bu mesajı alana; analara, babalara, ağabeylere, dayılara, yengelere, yedi sülalelerine, amirine, memuruna, komutanına; tabutu taşıyanından, namazını kıldırana, saf tutana, toprak atana; vatan bölünmez diyenden, şehitler ölmez diyene; kanı yerde kalmayacak umudunu pompalayandan, bir evladım daha olsa onu da gömerim bu vatana diyen cinlenmiş, kinlenmiş, bilenmiş cömert ebeveynlere; her şeye, her duyduğuma, gördüğüme, geçmişe, şimdiye, geleceğe hatta ve hatta Yaradana bile içimden ne dediğim, ne geçirdiğim tam belli olmuyor.
Bir şey olmalı, olağanüstü bir şey, bir güç…
Güneş tutulmalı, göktaşı düşmeli, dağları deviren depremler olmalı, seller, heyelanlar..,
Uçaklar havada, gemiler dalgalarda asılı kalmalı…
O an, o saat tüm yurtta ama tüm yurtta voltajlar düşmeli; geri gelmeli aniden, şimşek gibi parlamalı lambalar, buzdolapları hırlayarak, çatırdayarak susmalı…
Birileri lal, birileri kör, sağır olmalı, inme inmeli, kötürüm olmalı, bir şey olmalı yani.
Tüm vicdanlara aynı anda inen bir vahiy, bir bilmem ne olmalı.
Dağlarımda bir Kürt veya bir Türk’ün vurulduğu anda.
Ve…
Ve bu vuruluş son olmalı.
Ancak!
Evet, ancak var ya bu kahpe ancak!
Karamsarım, içime doğuyor, sonu olmayacak bu gidişle, bu duruşla, bu susuşla.
Vurdukça vurulacak, vuruldukça vurmaya devam edeceğiz sanki.
Kardeşlerimiz, oğullarımız hatta torunlarımız, neredeyse çeyrek yüzyıldır kimini soldurmaya, kimilerini de dalından koparmaya devam ettiğimiz bu fidanlar için yaşadığımız acılarımızla mayalanacak ve her geçen gün sağaltılacağına, intikam kaşağısı ile usulca yaklaşacaklar kabuk bağlamaya yüz tutmuş veya yüz tutacak yaralara.
Ben de bu paslanmış duygularımla baş başa, gene böyle genç ölümlerin ardından “gitti de gelmedi koçum, buna ne çare” mısrasını ağzımla değil yüreğimin odacıklarında yankılandıracağım ha bire ve gönlüm yarenlikler etmeye yeltenemeyecek bir türlü.
İçinde bolca Malatya adı geçmesi gereken yazı da şimdilik yazılamayacak.
Dersim dört dağ içinde, doğru; gülü de var bağ içinde, bu da doğru ama olabildiği kadar safiyane duygularla söylesem de geri kalanını: Dersim’deki yârimizi ne Hak ne de halk sakladı.
Ne bileyim.
Kime, ne diyeyim; ne yapayım, nereye iki nokta üst üste koyayım, bilemiyorum.
Büyüsünü bozarız diye korktuk,
Çıtt çıkarmadan sessizce ve sabırla bekleştik.
Ne misafiri devamını getirir.
Ne de ev sahibi anlatır.
Tıık yook.
Dosta vefa dolu yüreklerin ''Antalya Buluşması'nın'' devamı gelmedi bir türlü.
Bari Sera Sahibinin Değerli Eşi Hanımefendi'ye seslenelim,
Gurban olduğum Yengem;
Bir küçük istirhamım daha olacak; Şu kocan olacak Emin'imize kaç defa Sera Komşusu Musa Dayının'' öyküsünü yaz dedik, yazmıyor naza çekip duruyor. Kızıp canını çook yakma ama gereğini sen bilin gari.
Saygılarımla arz ederim efendim.
Çook önemli not;
Ne olur,
Su Böreği de yaptım deme!
Bir önceki yazımda demiştim ki:
“Türkiye gündeminin böyle yoğun ve saat başı değiştiği bir ortamda, suya sabuna dokunmayan bu türden yazıları yazmak öyle zor ki, benim için.
Ve yine benim için; zor olduğu kadar da zorunlu.
Zor, çünkü hiç aklımdan çıkmıyor, aramızdan ayrılan, vaktinden çok çok önce yiten, toprağa düşen gencecik insanların haberleri, geride bıraktıkları hüzün dolu hikâyeleri…”
“Zor” olan kısmını kendimce açıklamaya çalışmıştım ama “zorunlu” kısmına hiç değinmeden yazımız bitmişti.
Fırsatını bulunca birçok şeyi unuturum korkusuyla not alırım, gerçi bazen aldığım bu notların bazılarını ne için aldığımı da unuturum ama gene de alırım ve hep ama hep ileride bir gün bu notları işlerim, temize çekerim, anlamlı ve anlaşılır bir hale sokarım derim, onu da yapamam, hatta ve hatta sırf bu yüzden emekli oldum desem yeridir ve de doğrudur.
Bu kısacık açıklama ile şunu demek istiyorum; yazma eylemini seviyorum ama henüz yazamıyorum. “Zorunlu” sözünden muradım budur.
Zor ve zorunlu sözlerinden sonra bir de “sorumlu” sözüne geleyim diyorum bu yazımla da.
Konu başlığı sera olan bu yerde serayla ilgili yazıların da olması lazım.
Kıymetli Ali Hoca ile bu konuda konuşurken kafamızdan geçenleri seranın havasına bulayıp fırsat ve de en önemlisi zaman bulunca bir şeyler yazılabilir, anlamında sözler sarf ettiğimi, o hatırlamıyorsa bile ben hatırlıyorum.
Önceleri kırkımın çıkmasını beklerken, şimdi bakıyorum, epeyce bir zamandır bu bahçenin serinliğine alışmışım.
Bu cümleyi yazınca dilime “Alışmak sevmekten daha zor geliyor” şarkısının sözleri yapıştı.
Bilindiği, kimilerince görüldüğü, anlaşıldığı üzere küçük bir sera ile acemice uğraşıyorum, boğuşuyorum, çabalıyorum, cebelleşiyorum…
Yaptığım bu işten hoşnut değilim ama pişman da değilim ancak sorumlu tutuyorum kendimi, yanlıştan; başı değil sonu yanlış biten kararımdan, tutumumdan doğru sonuç almaya çalışıyorum.
Yazdıklarımı başından beri takip edemeyenler için yazdım bu kısa açıklamaları.
Akçeli konuların işlendiği böyle yerlerde bu türden yazıların bulunmasına da her zaman demişimdir, şimdi de diyorum site içeriğine bir renk kattığı doğru olsa da, ne yalan söyleyeyim benim pek içime sinmiyor.
Açığa mektup yazmaya devam ederek şimdilik buradayız ve…
Bu bir önceki cümlenin sonundaki “ve”yi yazdıktan sonra ne yazacağımı unuttum.
Sadece içimden geçenleri aktarmak için buraya geldiğim anlamı çıkarılmasın; yazılanları okuyorum, anlamaya çalışıyorum sadece grafikli şeyler epeyce bir süredir ilgimi çekmiyor o kadar.
Uzun bir süreden sonra bugün evdeyim, seraya gitmemeye karar verdim dün gece. Tabii sadece bugünlük.
Dün saat 23.00’te sondajın motorunu susturdum ve eve nasıl geldiğimi doğru dürüst hatırlamıyorum bile.
Önümüzdeki günlerde yapacağım dikim için sera toprağını naylon örtü ile kapayıp zehir verdim toprağa ki, yabancı otlar ile çeşitli mantar hastalıkları oluşmasın. Bu işleme fumigasyon deniliyormuş. Kullandığım kimyasalın üzerinde yazan bilgiye göre 15-20 gün toprak bu şekilde kapalı kalacakmış.
Şimdi Sayın Meraklı ziyareti sonrasında bana söylediği meraklı soru cümlesinin (Merak ediyorum, acaba bu ziyaretim ve benim hakkımda arka bahçeye ne yazacaksınız?) yanıtını bekliyordur.
Şimdi Kıymetli Ali Hoca, Musa Amcanın Hikâyesini yazacağımı bekliyordur.
Şimdi kimileri içinde Malatya geçecek yazıyı, kimileri de bir türlü pişiremediğimiz İzmir Köfte’nin tarifiyle birlikte o gün düşündüklerimin devamını bekliyordur.
Ama bu yazımda ben sorumluluk bağlamında bir şeyler yazacaktım.
Zaten yazı da çok uzamış, kim okuyacak bundan sonrasını en iyisi şuan için ben, sizlere sıcaklığın 41 derece, nemin %13, basıncın 1006 hPa (anlamını bilmiyorum ama benim içimde de bir basınç var, göstergesi nedir onu da bilmiyorum), görüşün 10 km, rüzgârın Güneyden 19 km/sa estiği bilgilerini meteorolojinin sayfasından aktarmakla yetineyim ve sorumsuzluk örneği sergileyip dolaptan kendime buzlu bir rakı ve az önce gördüğüm poşet içindeki yarım karpuzdan bir dilim alayım, belki kendi basıncım azalır.
eee....tabi ya Emin hocam....bu kadarlıkla olur mu...
Döktürün verin garii:;ohohoh
Unutmadan bu arada su böreği aklımda...yemedik ama yemiş kadar olduk...alihocam pek bi ballandırdı, artık muhterem becerikli eşiniz bi ara tarif gönderir - mi??:)
Başlığı okuyunca bu adam keyfe gelmiş sanırsınız.
Sanınız, mahsuru yok.
Bu, bir Malatya türküsünün nakarat kısmıdır. Bana, karışık bir ezgisi var gibi geliyor ve söylenirken hüzün tadıyor. Sözleri de öyle.
Bu türküyü dinlerken ve söylerken "sesi" duyuyor, duyumsuyorsunuz ama göremiyorsunuz.
Mayıs ve Haziran ayı için söylüyorum, her gün olmasa bile iki günde bir bu türküyü kendime söyledim durdum, yanımda kimse olmadığı zamanlar daha da duyumsayarak söyledim. Kendiliğinden, ortada türkü söylenecek bir şey, bir durum yokken, yerli yersiz ağzımdan kaçırıverdim sözlerini.
Örneğin, içimden “biri bana çay demlese” diye bir istek geçirecek olsam bile daha ben isteğimi söylemeden hemen bu türkü fırlar oldu dudaklarımın arasından; sera sökülürken, içindeki demirler dışarı taşınırken, traktör sera toprağını sürerken, seraya giderken, seradan gelirken, otururken, dinelirken, sigara içerken, söndürürken; uzatmayayım yaşadığım her aynı veya farklı olayın bir yerinde ağzımdan dua niyetine, teşekkür niyetine, küfür niyetine, istemeden, istemim dışında bu türkünün sözleri nefesime karışarak dışarı taştı.
Bu yazıya başlarken de öyle oldu, o yüzden bu kadar lafı yazdım zaten.
9 Mayıs 2007 Çarşamba günü karanfil kesimini, çiçek verdiğimiz firmanın alımı durdurması üzerine biz de durdurmuş olduk.
Bu bilgiyi telefonla ilettikleri zaman bir yandan sigaramı ardı ardına yakarken, diğer yandan halen işlenmekte olan kovalar dolusu karanfil ile serada yarın kesilecek olan fırça biçiminde (goncanın biraz açmışı) karanfilleri seyrettim.
Akşam eve geldikten sonra tuttuğum kayıtları gözden geçirdim. Kime ne vermişiz, tarihi miktarı, hangi renk karanfil oluşu gibi temel bilgiler ve bu bilgilerin aylara göre dağılımı, şuyu, buyu.
Bu bilgilere göre bana dal başı hesabı ile çalışanların hak edişlerini hazırladım, daha önce verdiğim avans maaşlarının dökümünü yapıp, onlara vereceğim parayı tam olarak aldıklarını içeren sözler ve belge niyetine imzalanacak kâğıdı da hazırladım.
Ertesi gün yanıma çağırdım, hesapları gözden geçirdim, kendi kayıtları ile benimkileri karşılaştırdım, benimkiler biraz fazla çıkmış olsa da kendi kayıtlarımı esas alarak, zaten yıl içerisinde aldıkları avanslarla alacaklarının üçte ikisini almışlardı, kalan kısmını verdim. Yani, toplam olarak 200.819 dal karanfilin karşılığı olan 6.075 liranın ödemesini yapmış oldum.
45.000 kök fideden bire beş alamasak da yaklaşmış olduk.
Çalışanların gözünün benim alacağım veya aldığım parada olduğunu hem hissediyorum hem de biliyordum ki doğal bir merak olsa gerek. Ben olsam, ben de merak ederdim. Bu yüzden “Siz şimdi benim ne kadar aldığımı merak ediyorsunuz değil mi?” diye sorunca gülümsediler. İşin garibi çalışanlarımla uzun süredir de küsülüyüz, ne selam ne sabah gelip gidiyoruz seraya. Bugün farklı bir gün olduğu için uzun boylu konuşuyorlar, konuşuyorum.
Kayıtları, belge ve bilgileri masaya yaydım ama önce tahmin etmelerini söyledim, biri “15-16” dedi, biri daha alçaktan yaptı tahminini “en az 12-13 olmuştur.” “İkiniz de tutturamadınız” dedim ve ekledim “19 küsurda kaldık!”
Bu sözüm onları diriltti, heyecanlandırdı çünkü dönem başında oldukça iddialı olarak “Emin Bey en az 20 bin lira net olarak alırsınız bu işten” demişlerdi ve ben de “O zaman masraflarımızın kayıtlarını tutalım, eğer dediğiniz gibi net olarak bu rakamı alırsam, bin lira sana, bin lira da sana olmak üzere iki bin lira bahşiş vereceğim, bu sözümü unutmayın” diye yanıt vermiştim.
Daha sonraları bu sözümü yaptığımız sözleşmeye yazarak ciddileştirdiğim için benim 19 küsur deyip bir türlü 20 bin demeyişim onları heyecanlandırmıştı.
Kafa bulmak için yapmamıştım, istiyordum ki önlerine serdiğim kayıtları alıcı gözle incelesinler, bir hesap müfettişi gibi kaçak arasınlar, içleri ve benim içim rahat olarak bu hesap kesim işini tamamlamış olalım.
Karanfil verdiğimiz firmaların imzalı, makbuzlu, fiyatları da içeren döküm listelerinden önce, başladık giderleri belirlemeye, üstelik söz vermiştim onlara seraya geliş gidiş olarak kullandığım benzin giderleri ile bir sonraki dönemde kullanılacak olan malzeme alımları için ödenen paraları hesaba katmayacaktık. Sadece bu sezon için kullanılan ve biten şeyler hesaplamada olacaktı.
Yaptığımız giderleri alt alta yazmaya başladık.
45 bin Fide için ödenen: 4.500 lira
Sera toprağının sürümü için: 550 lira
Dal başı çalışanlara ödenen: 6.025 lira
Burada ayrıntısını yazmaya gerek yok ama ambalaj, gübre, ilaç ve benzeri giderler için: 5.051 lira
Ceman yekûn: 16.076 lira.
Gelirler toplamı: 20.756 lira.
Bana kalan para: 4.680 lira.
Ne tahminleri tutmuş ne de acaba bahşiş olarak 2 bin lirayı da alabilir miyiz diyen beklentileri gerçekleşmişti, yine de gözlerinde garip bir sevinç vardı ya da bana öyle göründü, veballerini almak istemem.
İşte Malatya türküsünün sözlerini sanırım o günden sonra çok sık terennüm eder oldum.
Çiçekten harman olmaz
Yar derde derman olmaz
Darılmış güle bülbül
Gelip dalına konmaz
Loy loy dıloy loy loy
Loy loy dıloy loy loy
Esasında yorgunum, yılgınım, bezginim…
Hesap mesap çıkaracak durumda da, zorunda da değilim.
Kimsenin de yazacaklarımdan derin anlamlar çıkaracağını sanmıyorum, ummuyorum.
Zaten derinliği olan yazılar yazacak donanımında da değilim.
İyi de neden yazıma böyle püsür cümlelerle başladım ki?
…
Bazen yazı biter başlığını öyle korum, bu kez ne yazacağımı tam düşünmeden ve de ne yazacağımı bilmeden böyle bir başlık koyunca yazının bu cümlesi hariç diğer beş cümle içimden geçen konuşmalara ait olmasına rağmen yazmış bulunmuşum bir kere farkında olmadan ama farkında olarak da silmedim. (Siz şimdi inanmazsınız!)
Başkalarını bilemem, nasıl yazarlar ama ben bazen bir şeyler yazmak isterim, hem de şiddetli bir biçimde bu isteği içimde duyarım; gelin görün ki o dakikada didişirim.
Şimdide öyle oldum.
Esasında başlık fena durmamış; hesap etmek her daim iyidir, tabiî ki bu düşünce bana göre.
Bakın, ben bu “bana göre” kıvırmasını çok seviyorum. Sık sık yazıların bir yerine sokuştururum. Böyle dedim mi bir kez, artık ne dersem diyeyim itirazın, karşı veya farklı görüşün önüne “şuan tartışacak durumda, yüreklilikte değilim, benim dediklerimi fazla ciddiye almayın, lütfen” mealinde ezik bir mazeretle çıkmış oluyorum. Yoksa “siz ne derseniz deyin bana göre bu iş, bu söz, bu duruş, bu bilmem ne böyledir, beni ikna edemezsiniz” anlamında değildir, hâşâ.
“Hesap” sözü de derinliklidir. Uygun bir zamanınızda Türk Dil Kurumunun sayfasına bakarsanız deyiminden, bileşik sözüne kadar, çoğunu bildiğiniz epeyce anlamla karşılaşırsınız. (Ben az önce baktım da!)
Belki ben de bu başlığı muhtemeldir ki “hesap vermek” olarak algılayıp yazının başlığına kondurmuşumdur.
Neyin hesabını?
Tam olarak bilemiyorum, verilecek hesap gani, kaynıyor, her yer ve alanda.
Ama en azından ben 26 Hazirandan buyana kaç gün geçmişse artık yazılarımla burada olamayışımın hesabını vermeyi aklımdan geçirmiş olabilirim.
Anlaşılan bu hesap işi uzayacak, vakit çok geç ve dar olmuş.
Esasında ben…
Esasında ben sıkıcı olmayan yazılarla gücüm yettiğince bu başlık altında, burada belirsiz bir süreliğine bulunmak istiyorum.
Yazılarımın sıkıcı olup olmayacağını elbette bilemeyeceğim.
Bu yazımda da şöyle bir şey yapmak geldi içimden: ceplerimde, cüzdanımda, masamın üzerinde ya da sağda solda bulunan, kimi bankamatik kâğıtlarına, kimi yazarkasa fişlerine, kimi firmaların dağıttığı küçük not alma kâğıtlarına, kimi de sigara paketinin içindeki bir tarafı parlak olan kâğıtların boşluklarına başlıklar halinde yazılmış ve az önce gözden geçirmek için bulabildiklerimi önüme aldığım bu yapılacak işler listesinin derlenmiş halini buraya koymakla “sıkıcı” olmayan bir başlangıç yapsam…
Sonra da bu listeyi geçici bir süre unutup, gelecekteki günlerde geri dönsem…
Bu listeye geri dönmeden önce de seranın yakın geçmişinden hep geriye giderek uzak geçmişine bir göz atsam…
Sonra, yetişebilirsem tekrar içinde bulunduğum güne kadar, yaşadıklarımı kayıt altına alıyorum zaten ama burada da süzülmüş haliyle yedek bir kayıt ortamı yaratsam…
Aha, işte, karanfili sıkarak bir yandan temize çekiyorum bir yandan da anlaşılır kılabilmek için maddeleri açarak yazıyorum.
1. Toprak analizi için numune alınacak.
2. Bu numuneler Laben’e verilecek.
3. Gelen sonuçlara göre dükkân dükkân dolaşıp hesaplı gübre alımı yapılacak.
4. Alınan taban gübresi dikimden önce toprağa serilecek; ya traktör ile ya da tırmıkla toprağa karıştırılacak.
5. Seranın yağmur sularını toplayan demir oluk içinde yığılı duran naylonlar aşağı indirilecek.
6. Olukların içinde biriken çamurlar temizlenecek ve bu dört oluk antipas ile boyanacak.
7. Seranın dört bir yanında bulunan ve hemen hemen hepsi yırtılmış, parçalanmış, delinmiş olan bu “yanak naylonları” yerinden sökülecek.
8. Yanak naylonlarının sarıldığı biri 70, biri 60, biri 30, biri 15 ve ikisi 10 metre uzunluğundaki demir boruların eğrilikleri giderilecek ve pasları temizlenip boyanacak.
9. Üstten yani olukların içinde bulunan ve aşağı indirilecek olan naylonların temiz tarafları demirlerin boyuna göre yanak naylonu olarak kesilecek ve bu demirlere dolanarak yerlerine takılacak.
10. Gergi tellerini tutturabilmek için seranın her iki başında bulunan yayların tutturulduğu demirlere, her yatağa 50 santim aralıklarla tel gerebilmek için 8’lik matkap ucuyla delik delinecek. Toplam 72 delik delinecek.
11. Bu deliklere geçenlerde tanesi 50 kuruştan aldığım somunlu cıvatalar takılacak.
12. Henüz tamamı alınmayan yaklaşık 2500 metre 3 mm’lik galvanizli tel alınacak ve sarmalından didiştirilmeden açılarak sera üst demirlerinin üzerinden geçirilecek, kesilecek ve tel germe aparatı ile bu teller gerilip sabitlendirilecek.
13. Dışarı çıkarılan damlama hortumları gözden geçirilecek, ek parçalar yapılacak ve yeniden her yatağın üzerine bunlar serilecek.
14. Serilen hortumların kontrolleri yapılacak ve varsa onarımları yapılacak.
15. Ensem ve kulaklarımın üzerideki kıllar çok uzamış, papaz oldum, bir fırsatını yakalayıp, tıraş olunacak.
16. Yediği önünde, yemediği arkasında, sevdikleri yamacında ve kendiside gölgede oturarak tatilini yapan Bıkmış Usta, Salı günü Antalya’dan ayrılmadan, terminalde sıkıştırılacak; bir bardak çay, bir dilim ekmek ve bir tas çorba ikramı için eve getirilmeye çalışılacak.
17. Naylon siparişi verilecek, pazarlık etme şansım olmadığı için hiç değilse veresiye almanın yolları aranacak.
18. Naylonları seraya getirmek için tanıdıklarımın araçlarından yararlanılmaya çalışılacak, olmazsa şehir içi nakliye bulunacak.
19. Bu naylonlar her tünel için boylarına uygun olarak rulolarından kesilecek ve bu arada sera üst demirlerinin antipasları bitmişse birkaç işçi tutularak seraya gerilecek. Rüzgârdan uçmasın diye kuşakları gerilecek. Bu kuşakları nasıl gereceğimi şimdilik bilmiyorum.
20. Sera iç kenarları ile dış kenarlarında yetişen otlar için ot ilacı alınacak ve ilaçlama motoru çalıştırılarak bunlar ilaçlanacak.
21. Musa Amca ile söyleşi yapmak için ortam aranacak, söylenenler akılda tutulacak, yazıya ve buradan Ali Hocaya aktarılacak.
22. Hiç ummadığım bir zaman diliminde “ci” demeye gelen adı gibi meraklı bir bahçe üyesinin benden beklediği yazı için çaba sarf edilecek.
23. En önemli işlevi dışarıdaki suların seraya girmesini önlemek olan, yerden 50-70 cm yükseklikteki etek naylonları yerine atacağım beton için yaptığım kalıp gözden geçirilecek, bir deneme daha yapılarak ne kadar kum, demir, çimento ve diğer malzemeler gidiyorsa belirlenecek, eksiklikler tamamlanarak öncelikle yola taraf olan kısımdan başlanarak her gün 2,5 metre uzunluğundaki bu kalıpla bir tane olmak üzere kalıp dökülecek, artık ne zaman bitiririm Allah bilir.
bikmisbroker
31-07-2007, 14:13
Seradaki hesap icerisinde yer almak cok hosuma gitti..
SIRA (16.ci ) da fena degil??
1 donem daha seciliriz en azindan sonrasina Allah kerim.
%10 barajinin altinda kalanlar dusunsun.
Mehmet AGAR taklidi, bikmisbroker.
Desenize 22.sıradayız, hiç şansımız yok ;)
Şöyle geçmişimi yalap şalap gözden geçirdiğimde hep bir şeylere borçlu hissetmiş olduğumu duyumsamışımdır.
Neneme, dedeme, anama, babama, dayıma, yengeme, ezeme, bibime, karıma, kızıma, diğer hısım akrabama, komşularıma, hocalarıma, arkadaşlarıma, büyüklerime, küçüklerime…
Nereye baksam, nereye odaklansam borçlu olduğumu görmek, hissetmek bazen canımı sıkıyor ama sonucu değiştirmiyor.
Bir tek vatana askerlik borcumu ödediğime inanıyorum ama devletimin mevcut yasalarına göre onu da tamamlamış değilim, belki günün birinde elime tutuşturulacak olan Seferberlik Görev Emri ile bu borç gene hatırlatılabilir.
Kimi dönemsel borçlarımı da zamanı geldiğinde (rey vermek gibi) taksit taksit ödüyorum.
Ancak bu türden borçlardan bahsetmek için bu yazıyı çiziktiriyor değilim.
Harbi harbi, Türk Dil Kurumu sözlüğünün “borç” maddesindeki birinci anlamından, hani atalarımızın “Borç alınırken dost, ödenirken düşmandır” ya da “Borç çıktı bine, gel elmanın dibine” veya “Borç vermek zordur, borç istemek ondan daha zordur” sözlerindeki bahse konu olanından: “Geri verilmek üzere alınan veya ödenmesi gerekli para veya başka bir şey” den dem vuruyorum.
Bir zamanlar adı veresiye idi, şimdilerde kredi.
Aklıma gelmişken hemen onu da yazayım; Musa Amca ile bir sohbetimizde şöyle demişti: “Borcum var biliyorum, elim dar diyorum, üzerime gelirsen inkar da var diyorum.” Hemen sigara paketinin üzerine yazdım. Meraklandı, sordu ne yazdığımı, okuyunca az önce kendi söylediği sözü beğenmedi ve bu kez tane tane şöyle yazdırttı:
"Borcum var.
Verecem.
Elim dar.
Üstüme gelirsen, inkâr da var."
Birkaç gün önce eski defterleri karıştırma gereksinimini duydum. Öncelikle alınan borçların ne durumda olduğunu güncel fiyatlara dönüştürerek anlamaya çalıştım. Çünkü Sayın Master birkaç kez Dolardan bahsedince tırstım; “altın fiyatları coşuyor” gibi haberlere de gözüm ilişince bir son durum tespiti yapmak vacip oldu.
Özetinden azıcık dillendirecek olursam, serayı aldığım zaman el senetlerine bağlı 18.000 liralık borcum kalmıştı. Çalıştık çabaladık, bir tam yılın sonunda bu borcu ödedik.
Ödedik ödemesine ama arada sırada kızararak, bozararak, hicap duyarak, birden fazla kişiden aldıklarımı derleyip toparlayınca gene 18.000 liralık borcum olduğunu gördüm.
Üstelik bu borçlara, bu ekim-dikim dönemi için aldığım veresiye ve krediler dahil değil.
İşte bu nedenle aklıma, zamanını, nerede olduğunu ve kimlerden duyduğumu hatırlamasam da kıssadan hisse diye anlatılan öykünün son cümlesinin ilk bölümü takıldı, bunu da başlığa yazdım.
Bu öykünün tamamını mesela Sayın AnnE’nin kıvrak kaleminden veya Kıymeti Ali Hoca’nın gevrek kaleminden, ne yalan söyleyeyim, okumak isterdim. Yanlış anlaşılmasın, kimselere sipariş veya ev ödevi verdiğim sanılmasın, sadece içimden geçeni küçük harflerle yazdım.
Borç durumumu bu önümüzdeki yıl hangi oranlarla, hangi seviyeye çıkarıp veya indireceğimi ise buralara yazarım.
“Çiftçinin karnını yarmışlar, kırk tane gelecek yıl çıkmış.”
Zaten benim için derin konulardan biri de bu para konusudur.
Sayın chem73’ün imzasında vurguladığı (Para, sende varsa herkeste olan; sende yoksa kimsede olmayandır) sözünün bazen, hatta ne bazeni nerdeyse çoğu zaman bende tam tersi (Para, bende yoksa halden anlayacak kişilerde de yok) sözünü ettirecek dozda olduğunu gayet rahatlıkla söyleyebilirim.
Ben dua niyetine hep şu türküyü söylemişimdir, nefesim tükenene kadar da söyleyeceğim.
Kadir Mevla’m senden bir dileğim var
Beni muhannete muhtaç eyleme
Eğer muhannete muhtaç eylersen
Kara topraklara gark eyle beni
Muhannetin suyu dolayı akar
Aktığı yerleri sel olur yıkar
Eyilik etmeden başına kakar
İşte böylesine muhtaç eyleme
Muhannetin sözü zehirli oktur
Hüsnü Kerem ile rahmetin çoktur
Sağ elin sol ele faydası yoktur
Sağ gözü sol göze muhtaç eyleme
bikmisbroker
08-08-2007, 22:10
Nihayet adsl internet balantisi olan bir yere (istanbul) geldim..
Nihayet o aksamki SICAK karsilasmadan ve nefis "dolma" tatlisindan bahsedebilecegim..
Nihayet, yazma borcumu yerine getirebilecegim..
Aksam saatleri,
Otogarin polis kontrolunden gecilerek yolcu gidis bolumune gidilen kapidan 3-5 metre geride birilerini bekliyordum...
Internetten Yazistigimiz kadari ile tanimayi umdugum esi ve kizi ile gelecek birilerini daha tanismadan taniyabilmek icin elektronik kapidan giris yapanlara gozumu dikmistim..
Tarife uyan birileri iceri girdi, Onde gelen baba ile bir an goz goze geldik, kafamda gecen "Acaba o mudur?" sorusuna cevap ararken, karsimdaki kisinin de benzer dusunceler ile bana baktigini farkettim..
Bahsettigim 3'lu, yanimdan gecip giderken hemen cep telefonuma sarildim ve "O" nu aradim.
Veeee..
Yanilmamistim!!!
Daha sonra beraberimdeki annem, kizkardesim esim ve oglum ile sanal alemden tanistigim Sevgili Mehmet Emin kardesimi ve ailesini tanistirdim.
Gozlerinin ici gulen genc bir kiz, yaninda ayni ozelliklere fazlasi ile sahip annesi ve huzurlu dingin bakislari ile sevgili Mehmet Emin kardes ile tanisma serefine ulastim.
O kisa zaman suresi icerisinde bile, esi ve kizinin 2 ayagini 1 pabuca sokarak bizleri gorme bahanesi ile Otogar'a gelen/getiren sevgili Mehmet Emin ile 2 sene sonra nihayet tanistim.
Otobusun kalkis saatine kadar gecen kisa zaman suresi icerisinde ne kadar sohbet edilebilecekse o kadar sohbet edebildik.
Degerli esinin kendi elleri ile hazirladigi "Dolma tel kadayif" dan YOLLUK olarak yapilmis henuz SICAK tatlimizi alip otobusdeki koltuga ilistigimde dusunmeye basladim...
Ben sansliyim,
Ben gercekten de sanal alemdeki "bikmisbroker" takma adim sayesinde son 3 senede forumlarda yazdiklarim ile Mehmet Emin gibi sanal dostlarim ile gercek yasamda da tanisma mutluluguna eristim.
Tesekkur ederim sevgili Mehmet Emin,
Tesekkur ederim cunki, yuregindeki sicakligi yuregimde hissettirdin bana..
Sagol Varol emi..
Ben sansliyim,
..........
Tesekkur ederim sevgili Mehmet Emin,
Tesekkur ederim cunki, yuregindeki sicakligi yuregimde hissettirdin bana..
Sagol Varol emi..
Sayın Bıkmış ustam ya da nam-ı diğer babom,
Siz onca zamanın üzerine yıllanmış bir kahve misali çekmişsiniz bu keyfi...Bense Taze bakır, merakımı yenemememin halveti çocukluğun sabırsızlığını ekledim koştum....
Evet şanslıyım...dinginliği, keyfi, samimiyeti ve sevgiyi yaşadım o çekirdek ailenin güzelliğinde....
teşekkür ederim....:friends:-
Çok yoğun ve yıpratıcı geçen ve dahi geçecek günlerimin içinden bir punduna getirerek iki, üç saat gibi benim için oldukça kısa zaman diliminde buraya bir şeyler yazmak çok kolay değil.
Gariptir, sanki beni merak edenler varmış hissine kapılıyorum çalıştığım zamanların en olmadık anlarında.
Şu yaptığım işi dükkâna da yazsam, şu cümleyi kursam, araya bir de şu fikri, bu bulmacayı sıkıştırsam gibi şeyler kümeleniyor beynime ama şimdi onlardan hiçbir kırıntı yok aklımda ancak şöyle bir kırıntı var:
Geçen gün gene çok erken kalmıştım. Saat 04.30’a telefonun alarmını kurmuştum. Alarmın çalmasını rasgele bastığım tuşlarla erteleyip uzatmaları uyusam da ardı ardına bu çalmalar piç etmişti zaten uykumu.
Her yanım ve yerim tutulmuş; dövülmüş, kamyon kasasından asfalta düşmüş, şişirdiğim pazılarımı birilerine gösterirken, hesapta olmadan bir levyenin sertliğini kemiğe kadar hissetmiş gibi bir ağrılı durumda kendime söverek çıktım yataktan. Tabii buna çıkma denirse, yatağın ucundan yuvarlandım mı yoksa.
Yüzümü gözümü yıkayıp balkona çıktım, her yere çiğin serinliği işlemişti. Gecenin bu serin karanlığı sabaha yöneldiği anda hoparlörden yayılan yüksek sesli ezanı yaşlı ve yalnız ceviz ağacının koyu siluetine bakıp dinlerken sigaramın yarısına gelmiştim bile. “Namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmazmış” ama kulağımın içi, namaz kılmakta gözüm olmasa da ezanla dolmuştu. Hocanın “Haydi salaha” çağrısı bana “Haydi seraya” gibi geliyordu.
Sağ olsun, eşimin uyku sersemi olsa da hazırladığı kahvaltıdan çöplenip akşamdan ayırdığımız yemeğin bir kısmını da halama götürmek için yanıma aldım ve motorla yola çıktım.
Tüm yollar benimdi. Saatte 40 kilometrelik bir hızla serinliği yarıp, bir kısmını gömleğimin içine doldurduğum havayla ilk trafik ışıklarına geldim. Ne olur ne olmaz diye durdum; birkaç araba vardı ama hepsi de benim gibi tedbirliydi, kendine yeşil ışık yakılan yöndekiler bile sabahın köründe bir bokluk çıkmasın diye temkini elden bırakmamıştı. Çuvallasak bile bu üç beş araç birbirine gereken inceliği, “uzlaşmayı” göstererek yollarına devam etti, tabii ki ben de.
Bu arada gözüme epeydir takılan ve her seferinde kendi kendime söylendiğim “ulan bu pahalı bitkiyi yolun ortasına hangi akla hizmet dikmişler” sözünü ederken durmuş bulundum.
Pas parlak pirinç levha üzerindeki yazıyı okudum.
Halk arasında “ferforje” denilen; eğilip, bükülüp, dövülerek belli bir biçime sokulmuş demir korkuluklarla çevrili, kare şeklinde, üstelik sanki bir soylunun mezarıymış gibi duran korunaklı yerin tam ortasında, her yaprağı üzerinden fiyatı belirlenen, genelde varsıl yerlerin iç mekân süs bitkisi olarak kullanıldığını gördüğüm, ayrıca yüz yıldan daha fazla ömrü olduğunu duyduğum bir ağaç, “sikas” vardı.
Bir de şöyle bir yazı:
“Bu ağaç, Termessos Bulvarı açılış töreninde Maliye Bakanımız Sayın KEMAL UNAKITAN tarafından dikilmiştir. (11 Mayıs 2006)”
Aniden arkamdan bir ses duyar gibi oldum: “Durmak yok, yola devam!”
Yüzüme yayılmış ekşimiş ifadenin yerini de acı bir gülüş aldı ve “Tabii tabii, durmak yok, yola da, yolsuzluğu da, yalana da, yağmaya da, yalakalığa da devam” dedim ve "yalama" olmuş düşüncelerimle birlikte seraya geldim.
Seraya geldim gelmesine ama düşüncelerim zaten durulmadığı için yol boyunca içimden geçenlerin de etkisiyle iyice bulanıklaşmıştı.
Ne yapacağıma, hangi işin, hangi kulpuna yapışacağıma karar veremiyordum, bir türlü.
Gerçi yapacağım hangi yarım kalmış veya hiç başlanmamış iş olursa olsun gene yarım kalmaya, yamalak olmaya mahkûmdu.
Hep azarlamıştım kendimi sabahtan beri.
Kızdım, kızdırdım ve burnumu iyice sürttüğüme emin olduktan sonra üzerimdekileri değiştirip ve geçen sezon çok sık yaptığım, bu yıl ve en azından önümüzdeki üç yıl bir daha böyle gıcık veren işle uğraşmayayım diye, gerçi sadece bu nedenle değil, zaten miadı da dolmuştu, seranın üst örtüsünü daha yeni değiştirmeme rağmen, bu ısı takviyeli naylonların oluk demirleri ile seranın diğer demir aksamındaki yerlere halk arasında "klips" denilen, benim ise üç metrelik, "uzun çubuk plastik mandal" dediğim şeyin lastik tokmak ile usturuplu bir biçimde çakarak, naylonun davul derisi gibi gerili olmasa da gene de gerili olmasına özen gösterdiğimiz ama ne yazık ki rüzgarın azizliğine, ben dahil bu işin kotarılması için çalışan diğer kişilerin beceri ve mantık yürütme kıtlığımız da eklenince yer yer deldirdiğimiz, yırttırdığımız, demire çiğneterek jilet kesiği gibi kestirdiğimiz kısımların biran evvel, yağmur-çamur gelmeden onarılmasına karar verdim ve seranın üzerine çıktım.
Yaklaşık 10 santimlik tabanı olan bu 70 metre uzunluğundaki demir olukta, tutunacak çok az yeri olduğundan, o da her iki buçuk metrede bir denk gelen yerleri saymazsak, ayakta yürürken hiç tutunacak yeri olmayan, pasını tel fırçalar ile günlerce süren bir temizlik ile sözde gidermeye çalıştığım ve gri renkli antipas boya ile olabildiği kadarıyla pasını örtbas etmeye çalıştığım bu olukta, cambaz kadar olmazsa bile bir deri bir kemik kalmış, feşın tivinin değme mankenlerine taş çıkartırcasına attığım her adımımın önüne bir sonraki adımımı lap diye oturtmak ilk zamanlarımdaki gibi zor gelmiyordu.
Yürüdükçe bin yedi yüz otuz metrekareye oturmuş koca seranın yaylanması ise ayrı bir şey ya, neyse.
Bir önceki cümlemde dediğim gibi yırtılan, delinen, demirlere çiğnetilerek yırtılmaktan daha beter hale gelmiş naylonu onarmak için: çaktığımız bu uzun çubuk plastik mandalları yerinden özenerek sökmek, çıkarmak; tozdan, çiğden arındırmak için hem yaş hem de kuru bezle silmek, özel amacı: bu türden naylonları onarmaya yönelik olarak üretilmiş olan geniş bantları içinde hava boşluğu oluşturmadan, kenarında kirli olsun, temiz olsun parmak izi bırakmadan yapıştırmak her babayiğidin harcı olmadığı gibi benim de harcım olmadı zaten.
Bir yandan güneş dönerek yükselmiş, diğer yandan dünya dönerek alçalmış ve ben de ufalarak, susayarak, kavrularak bir Allahın gökyüzü ile seranın tavanında baş başa kalmış vaziyetteyken, biri çok yakınımdan, diğer ikisi de farklı yönlerden ama biraz uzaktan olmak üzere bir biriyle, halk arasında “senkronize olmayan” denilen türden, eş zamansız sesler hoparlörlerden yayılmaya başladı.
Duyduğum ve defalarca dinlediğim için ezberlediğim kadarıyla yazacak olursam eğer “Kale rabbişrahliy sadriy ve yessirliy emriy vahlül ukdeten min lisaniy yefkahu kavliy” diyerek, bugünkü vaazının konusuna başlamış oldu, müftü veya hoca ya da din görevlisi.
Merkezden, bir yerden yapıyorlardı bu yayını; (sanırım) Antalya’nın şehir merkezi hariç koca Altınova’ya farklı camilerden yayılan bu ses dalgaları birbirleriyle çarpışınca çoğu zaman ne dediği anlaşılmamakla birlikte, hava akımı uygun olursa anlattıkları dinlenebiliyordu.
Bugün Cuma değildi!
Bugün mübarek gün ve gecelerden birini idrak ediyor da değildik!
Öyle olsaydı anlardım, anlaşılırdı; az inanana, ılık, ılımlı, mutedil inanç sahiplerine, inanmayana, farklı dinden, ayrı mezhepten olana, cenabet olana bu durumu izah etmek kolay olurdu.
Haftanın Cumanın dışındaki günlerinden biriydi.
Önceden de olur muymuş bilmiyorum ama ben, bir yıldır öğlen namazından önce umuma, tarlalara, arsalara, seralara, yollara, bayırlara, sokaklara verilen bu bir saatlik vaazla tanışığım.
Sadece seçim öncesinde bu iş birkaç günlüğüne aksadı; ya hocamız izine ayrıldı, hasta oldu ya da başka bir işle haşır neşir olduğundan duyamaz oldum anlattıklarını.
Seçimlerden sonra daha mı coşkulu anlatmaya başladı, yoksa bana mı öyle geliyor emin değilim.
Laikliğin, bir türlü tanımı netleşmeyen bu coğrafyada birçok şeyin garip yürümesi garipsenecek bir şey olmamalı.
Bu yazım da çok garip oldu, mesela.
Hâlbuki hoca, o gün anlattıklarıyla bulanık kafamı daha fazla bulandırmayıp, hatta beni bir ara günaha sokmamış olsaydı, bir yandan naylonları onarırken öbür yandan kısa görüşmelerimizin ardından seraya uzun, güzel ve övgü dolu yazılar yazarak beni mahcup eden Sayın Meraklı ile nur yüzlü bir annenin oğlu olan gene Sayın Bıkmış Ustaya günlerdir nasıl yanıt vereyim diye kafa yormaya devam ediyor olacaktım.
Dedim ya, garip.
Garip deyince Musa Eroğlu’ndan dinlediğim ve emekli olmadan önce dilime pelesenk yapıp günde üç öğün mırıldandığım şu türkünün sözleriyle, bu garip yazıma nokta koyayım bari de iyice garip olsun:
Güneşin önüne çekildi bulut,
Karardı her yanım, gün garip garip
Deli poyraz esti, dağıldı umut
Sarardı bağ, bahçem; gül garip garip
Kayalar çakıldan sakınır oldu
Dağlar tepelerden yakınır oldu
Denizler dalgadan çekinir oldu
Yıkmaz oldu bendin, sel garip garip
Dünya garip döner, mevsimden ayrı
Parlamaz yıldızlar, küstü ay gayri
Unutmuş gibiyim, seheri seyri
Dağlar yorgun yorgun, gün garip garip
Normalde ezanları duyardım da duymazdım…Hele ki son dönemlerde o sabah ezanlarının bende bıraktığı garip huzur yerini garip bir özlemişliğe ve hüzne bırakmıştı…Öyle ki bu gariplik bende tuhaf ötesi bir de isyanlar yaratmıştı..
Emin hocam anlatmış, Cuma dışındaki bir gün verilen ne vaazı ise, ama daha bir coşkulu mu imiş yoksa seçimlerin galibiyetinden doğan memnuniyete şükür bâbında neyin anlatımlarıymış, bilemiyorum gerçi ama…pek de yalnız değil bu konuda..
Antalya nın o hafta ortası vaazları İstanbul’un göbeciğinde de başladı.. Ne anlatıyorlar bilmiyorum, dinlemedim…Serde Elhamdülillah müslümanım…
Neyse hocam, kısacık görüşmemizin akabinde yazdıklarım övgü dolu güzel sözler değildir..Yaşanan o anın keyfiyetinden doğan hoş bir haz, müteşekkirliktir.
Siz gene de seranın tavan uğraşlarıyla boğuşa dururken, Allah kolaylık versin derim..Tez vakitte yaptığınız hesapların sizi şaşırtır derece kârınızın cebinizde kalmasını dilerim.. Malûm karanfiller de insanlar gibidir…İnsan olmak çok zor , insanlar arasındaki sevginin de tıpkı sürgündeki karanfillerin renkleriyle bulutlara gülümsemesi gibi, açılıp saçılırken etrafına yaydığı o güzelim kokular gibi, mutluluk vermesini umarım.
Her daim sevgi ve huzurla kalınız…:friends:-
Gariplik bir ayaz,
Gökler yerde, serde avaz,
Bulut dolmuş, yağmur yokmuş
Eller duada ben neyleyim.
Kader derler, intizar ederler,
İntizarında niyaz ederler,
Bilmezlerki bizler sürüyüz
Çobanımız uykuda ben neyleyim.
Karayelim esti, yere düştü umut
Bir tohumdur yeşerecek, daha güçlü bir umut..
Sağanak besleyecek güneş doyuracak
Ben güleceğim onlar neyleyecek.
A.L.
Buraya ilk yazımı yazdığımdan bugüne değin tam tamına 544 gün gelip geçmiş. Bu kadar gün daha yaşlanmış, bu kadar günün kendi içindeki ölçüsü kadarıyla da hücrelerimde azalmalar olmuş.
Ser ve sera başlığı altında da sene-i devriyemizi tamamlayalı 9 gün olmuş.
Ben, kırkımı zor çıkarırım zannediyordum.
Kazasız belasız bugünlere erişmek iyi bir şey.
Genellikle içimden geçenleri burada olabildiği kadarıyla eşkereye* çıkardım.
Okuduğum bazı sözler aklımdan hiç çıkmadı. Hatta buradaki varlığımı sürdürmeme yardımcı oldu desem çok büyük bir söz söylemiş olmam. Bu sözlerin bazılarını gene yazılarımın içinde eriterek belirttiğim için yeniden açıklamak zaman darlığım açısından beni zorlayacağından es geçiyorum.
Üye sayı da epeyce arttı. Ama...
Gel zaman, git zaman yazıların daldasında* oyalanırken önce alihoca, ardından Umut, ardından meraklı ve onun da ardından bikmisbroker lakaplı sanal kişilerle çok kısa da olsa, gerçekten de buluşarak sanallıktan kurtulmuş olduk.
Ben, mizaç olarak yeni arkadaşlıklar kurmaya, bu arkadaşlıkları besleyip geliştirmeye hemen hemen herkes gibi meyilli olsam da, bunu hayata geçirmede çok zorlanan birisiyimdir.
Ziyan olsun, emekler boşa gitsin istemem, kimse istemez belki, ama ben harbiden istemem. Yani ben, “inceldiği yerden kopsun’u” kolay kolay diyemem. İnceltmek istemem çünkü. Koparmamak için de çok emek vermem gerektiğini biliyorum. Hal böyle olunca; maddi olsun, manevi olsun gücümün, kuvvetimin, nefesimin, takatimin yetmeyeceğini bildiğim yeni maceralara doğru halk arasında denildiği gibi take-off yapamıyorum.
Misafiri çok severim, birilerine misafir olarak gitmeyi ise acayip sıkıntılı bulurum. Bu huyuma en çok bizim hanım bozulur.
Bırakın yüz yüze tanışmayı, burada yazılarımızla göz göze geldiğimiz, buluştuğumuz birçok kişiyi bile düşünmeden edemiyorum.
Bu bile yoruyor beni.
Belki de yormuyordur, kafamın dağılmasına neden oluyorlardır.
Belki düşündüğüm kişileri daha çok yorgun olduğum zamanlar düşündüğüm için yoruluyorumdur.
Mesela seradaki yazdıklarıma ilgi gösterdiklerini sandığım ve düşündüğüm kişilerden bir kısmını abecesel olarak sıralarsam:
Acaba pembe domatesi aklıma düşüren account bu domatesten bir melemen yapılsa diye hiç düşünmüş müdür…
Sanki benim düşündüğümü herkes düşünecekmiş gibi…
En yalın ifade biçimiyle “Acaba alihoca ne yapıyor, niye sesi soluğu çıkmıyor, kendisinde veya yakınlarında hoş olmayan, can sıkıcı şeyler mi oldu…” gibi düşünceler kuşatıyor varlığımı.
Sanki böyle bir durumda olsa bir halt edecekmişim gibi.
Acep AnnE ne yapıyor, durumunu düzeltti mi, hep gurbet ellerde mi kalacak; niye o güzelim yazılarını bize okutmada o kadar ara veriyor…
Sanki bu soruların cevabını…
Acaba Bıkmış Usta işlerini yoluna koydu mu, bahçesindeki 100’ü aşkın ağaç çeşidini artırdı mı, tahtadan ev yapımı, satımı nasıl gidiyor...
Sanki ağaç sayısını artırmasa gidip ben mi artıracağım, laf işte. Kendisinin yoluna koyamadığı işleri ben yoluna koyabilir miyim…
Acaba seçmesini bilen Buddha’nın tırnağındaki boya çıkmış mıdır…
Sanki benimki çıkmışmış gibi..
Acaba, buena vista bu yıl kaç kez enginar yedi, bahçesinde gene roka var mı...
Sanki benim enginar tarlam var; bir sepet gönderecekmişim gibi…
Acaba chem73 imzasındaki paralı sözleri neden böylesine sahiplenmiş…
Bana ne. Sanki bana giren, çıkan, bakiye varmış gibi…
Acaba sesiz bir gemiye binip gitti mi darius…
Sanki başka gitmeyen yokmuş gibi…
Acaba dentist’e, bu yıl okula başlayacak kızı gene öldükten sonra nerelere gideceğimizi soracak mı…
Sanki bu soru bi seferlik soruluyormuş gibi…
Acaba dohol neden lakabını dohol koymuş, dohol hissesi de var mı…
(Bizim hanımın para sever 7-8 yaşlarında bir yeğeni vardı, buna bir zamanlar harçlık yerine 1 lot dohol hissesi almış kendi hesabımda tutmuştum. Günlerce sorup durmuştu, televizyondan takip ediyor bana parasının şuan ne kadar olduğunu soruyordu. Bir gün benim arkadaşlardan biri bu Mert’e adını sordu. O da hemen “Dohol” diye karşılık verdi…)
Acaba, emekli’nin emekliliği asıl gidiyor…
Sanki benimki…
Acaba saçlarının uzamasından zaman ölçer yapan flz, bir kılın bir yılda ne kadar uzadığını ve o bir kılın ne kadarlık ömrünün olduğunu da sınamış mıdır…
Sanki ben…
Acaba seneye kırkına basacak olan janus 1 sentini kaç paraya çıkardı…
Sanki benim…
Acaba Kasved zeytinliğini ne yaptı, rekoltesi nasıl, emekliliği nasıl gidiyor...
Sanki bana sızma zeytinyağı gönderecekmiş de o yüzden meraklanıyormuşum gibi.
Acaba lizy kendi arka bahçesindeki sessizlikten hiç değilse bir kucak dolusu İstanbul’a götürmüş mü..
Sanki ben…
Acaba tatilden dönen, günde üç öğün destek, direnç deyip koyulu açıklı, kimi karakterleri renkli yapıp benim bir türlü anlayamadığım şeyleri yazan, bir iki kez seraya yazdığı özlü sözleriyle beni yıpratan Master’ın beni debelendirecek başka sızma, süzme sözü var mı…
Sanki ben…
Acaba meraklı, hakikaten her şeyi merak eden biri mi; halen onun ziyareti ile ilgili ne yazacağımı düşündüğümü düşünüyor mu…
Sanki benim merak konusunda ondan geri kalır yanım varmışmış gibi…
Acaba yaşanılmaz ülke deyip, gene de yaşadığımız yerden günlük nafakamızı çıkarmaya çalıştığımız bu coğrafyada ünlülerin biyografisini yazan, yazdıran nedo ne yapıyor, benim biyolojik grafiğimi yazdırsa nasıl bir şey yazar…
Sanki ben…
Eskiden F sınıfı sarı titrek ışıklı ampulleri seven neron yollarına gül dökülen, gül gibi cumhurbaşkanına alıştı mı…
Sanki ben…
Acaba Ramo İzmir’de ne kursu gördü, aldığı harcırahla tabldottan hiç İzmir köfte yedi mi...
Sanki yememişse gidip ben mi yedirecekmişim gibi…
Acaba selchuk daha ne kadar Taşkent’te kalacak…
Sanki ben…
Acaba serdarkuş bu yıl Malatya’ya gitti mi, Malatya Valisinin ısrarı ile karanfilin mişmişe alternatif ürün olarak ekilip, demetlenip, satıldığını biliyor mu…
Sanki ben…
Acaba Süvari neden piyasalar başlığına şu sıralar az yazı gönderiyor...
Sanki benim mor sümbüllü piyasalarım varmış gibi.
Acaba TheSecret beşinci kez de böcek kovalamış mı…
Sanki ben…
Acaba zumbul halen daha sera etkisi altında mı…
Sanki ben…
Eee ben yorulmayayım da kim yorulsun...
Evet bir yazı yazma geçti içimden ama bu yazıya nasıl başladım, ne diyecektim ve niye bu kadar uzatarak bu şekilde bir yazıyı yazdığımı biliyorsam eğer Allah belamı versin.
bikmisbroker
20-09-2007, 03:38
Evet bir yazı yazma geçti içimden ama bu yazıya nasıl başladım, ne diyecektim ve niye bu kadar uzatarak bu şekilde bir yazıyı yazdığımı biliyorsam eğer Allah belamı versin.
Suyundan da koy USTA!! :;ohohoh
Ah Efendim önemi yok halimin
Seyrederim hayret ile şu alemi
Ne bilinir kıymet ne kıyamet
Allah'a emanet ne gelir elden
Ne sahibim bu yerde ne kiracı
Sadece bir ömürlük misafirim ben.
Söz : Sezen Aksu - Bülent Ortaçgil
Müzik : Erkan Oğur
http://www.youtube.com/v/QSpe26af9IU
bilişin değil, inancın kanatlarıdır söz…
söz nice realiteyi dolanır, eğleşir de
sessizlik ‘bilir’
ve hep kalır yerli yerinde…
öyle suskun ki söz,
sanki küskün manaya.
ne söylesem ya çok az,
ya da çoookkkk fazla.
yükünü almış, dopdolu bir yalnızlığın suskunluğunda,
sessizin, sessizliğin çığlığı çok daha keskindir aslında.
söylenen, kişiden evrene yankı bulur da,
gönül kulağıyla duyan farkedebilir anca.
dünyayı terk halindeyim
bedende değilse de henüz
duyguda, düşüncede, düşte.
bu yüzden kaçışım, saklanışım,
bu yüzden salt kendime dayanışım...
bu yüzden sözlerle dolu, susuşum..
kocaman bir gözdür iç evren,
ki, kendisini göremez.
kocaman bir kulak,
kendini işitemez.
koklayamaz, tadamaz,
dokusuna dokunamaz.
duyumların tümüdür ya,
kendini duyumsamaz.
’farkındalık’ deriz bu yüzden,
tüm duyumlar-ötesi.
öyle bir hal ki, olası,
gizin kalkar perdesi.
varsayımla başlar ya teoriler
ve koşullarca, kural kural ilerler,
oysa tutarlılığın korunağında,
yok sayılan muzipce tetikte bekler.
ama ki genişledikçe kapsam
başlangıç ufku gözden yiter de,
en beklenmedik anda ve alanda,
varsayımlar çöker, teoriler de.
yeter sanki bir teori kurgusunda yaşamak.
yetmez mi ki özlemlere yaslanmak,
ve hep gidemediğimizde kalmak?
inan, var saymaktan yeğdir, yok saymak!
ben, bendeki sensiz,
sen, sendeki bensiz...
benler senler birbirinden habersiz...
kimse değil aslında
salt sevgi, sarıldığımız.
sevgi ki
asal bağlaç,
sessiz ulak,
bensiz, sensiz,
bedensiz...
yalnızlığımızda saklarız tanrımızı, bilinmezimizi.
gözlerimiz tek kapısıdır sanki,
ve bu yüzden ürkeriz gözlerde yolculuktan.
ve tanrımızla beraber büyür yalnızlığımız,
tüm varlığımızı doldurana dek
ve kapanır gözlerimiz...
kişi özgürlüğü bilir de yalnız uçuşunda
sorumlu hisseder beraberken,
kalabalıkken, dünya sahnesinde.
kendinden öte yükleri bağlar kanadına
kanayıncasına, parçalanırcasına.
ve dener bulutsuzluğu
yere çakılırcasına.
ve taşlar yağmaktadır kanadına…
tüm gücünü yoklarcasına…
gülmek güneşiyse gönül bağının,
yağmuru da olmalı tadınca, ayarınca.
sevdiğimiz sevmese de acıyı, sıkıntıyı,
sevgi sever her hali, kendi doğalımızca.
aşk ateşi, ah,
ısıtır ve ışıtır canı,
ve sarsar, ilk misali,
hem mekanı
hem zamanı.
ama ki, aman,
zaafa dönerse heves,
yorgan misali odu örter de nefs,
dumana boğulur
yolcunun dört bir yanı.
aydınlatmak yerine
aşığın odağını.
içiçedir sevgi ve ölüm…
geriye bakmaz her ikisi de çünkü.
gidiş de, kalış da kalmaz oluş halinde,
yaşananın anlık bütünlüğünde.
egonun kabuğu kırılır da,
tohum çatlar, filize vurur,
ben’in ölümünde
sevgi can bulur.
coşarsın,
yazarsın,
paylaşırsın.
ama öyle haller vardır ki,
satırlara sığmaz.
susarsın...
Dr. Mürüvet Güneş... verdiği ışık ile teşekkürler...
Anlamasam da
Ben de seyrederim şaşkınlıkla bu âlemi,
Kendimi kendime emanet ederek.
Aramasam da
Bulunur elbet
Hem kadir bilen
Hem kıymet.
Hem bulunmazsa
Kopmaz ki kızılca kıyamet.
Sanki,
Bilmenin, bilememenin,
İnancın, imanın, inançsızlığın,
Özellikle yalanın, dolanın
Olmazsa olmazı…
Sevginin bu; aşkın öbür yüzü,
Doğrunun gözü,
Bedenin dili,
Tam tamına yaşamın,
“Yaşadım” diyebilmenin ispatıdır:
Söz.
Susmak:
Ta ki;
Bıkmak, usanmak,
Küsmek, kırılmak, incinmek,
Burkulmak, burulmak, darılmak, kızmak
Ve nicelerinden olsun sebebi,
Ne çıkar...
Değil mi ki;
İçeriden, derunundan konuşmaktır.
Duyulmaz sanılır,
Kulağın çanına demir saplı çekiçle vurulan
Gümbürtüdür o.
O çığlıktır.
Gözyaşını sümüğe karıştıran,
Figandır o.
Beklentinin tuz buz olduğu,
Cennet ve cehennemin iç içe girdiği didişme anı…
Ve de devamıdır.
Demem odur ki,
Coşmuş.
Yazmış.
Paylaşmış.
Ama öyle bir hale erişmiş ki Mürüvet,
Satırlara sığdıramadığından;
Susarak,
Düşünmüş
Ve
Sessizce içini içime haykırmış…
Gündem dolu, gündem gergin, hem de çok gergin, konu bol, akıl çok, fikir çok, yorumcu gani.
Kendimi bildim bileli, yani ülke sorunlarına kafa yormaya başladığım andan beri bu gündemin hep dolu olduğunu ve hep de olumsuzluğa doğru doludizgin gidişini gördüm ya da bana hep öyle göründü.
Boyumu posumu aşan konulara dalmak, bir şeyler demek ya da en azından gevelemek geçse de içimden, diyeceklerim davulcu osuruğundan öte bir şey olmayacağından içimden geçen bu düşünceyi görmezden, duymazdan geliyorum.
Zaten benim de günlerim dopdolu, aklım her bakımdan kıt, yüreğim dar, takatim de yok.
Ancak bu takatsizlikle, bu yürek darlığıyla ve de dopdolu geçen günler arasında zaman buldukça, biraz seyrekçe olacağı kesin, buraya gene serimden ve seramdan bir şeyler yazmak için karanfilimi sıkacağım.
Esasında yazacaklarım, normalde yazılacak şeyler değil, anlatılacak şeyler kapsamında.
Anlatacaklarım da “uyku sersemi” kapsamında değerlendirilebilir.
Yazacaklarım, eğer Allah bir mani, keder vermezse önümüzdeki yılın bu zamanlarına kadar sürebilir.
Uzun erimli olacak bu yazılarıma bir ad koymayı biran için aklımdan geçirdimse de gereksiz buldum; kaldı ki istesem de koyamam ama içimden ve dışımdan geçenlerin kayıt altına alınması, belki “bilgiyi” değil de “bilgisizliğimi” öncelikle buradaki beni merak edenlerle sonra da el âlemle paylaşarak bir işe (biboka) yaramış da olabilirim diye düşünerek az da olsa bir avuntum var.
Yalnız, bir kudümsüzlüğüm var; hiçbir işim yolunda gitmiyor, umarım bu konuda da terslikler çıkmaz.
Bu kısa açıklamadan sonra kendime nirengi alacağım bir şeyden, yerden, tarihten, sözden başlamak istiyorum.
…
Yazının tam burasında biraz düşündüm.
…
Haftada bir yazı yazsam, üç yüz altmış beş bölü yedi, eder: elli iki küsur, siz deyin elli üç. Bazı haftalar iki yazı olsa, ortalama olarak bir buçuk yazı diyelim ve bu kez elli üçü bir buçukla çarpalım, eder: yetmiş dokuz bucuk, siz deyin düz hesap seksen. Bir de gelecek misafirlere yetiştireceğim sözleri içeren yazıları düşünürsem, yirmi de bunlara deyiniz, eder: yüz.
Gözüm korktu.
-Bir-
Olmuyor işte Atam,olmuyor.Güzel şeyler yazayım diyorum.Olmuyor.Oysa öyle çok seviyorum ki seni.Küçücükken kalabalıkların önünde şiirler okudum coşkuyla,içim titreyerek,heyecandan boğularak.Sadece çocuk kalbimle sevdim seni,herşeyi fazla bilmeden.Anamı babamı,kuşumu,kedimi,bebeğimi sever gibi sevdim.büyüdükçe,okudukça daha da derinleşti bu sevgi.Saygı,hayranlık,vefa eklendi.Ama ben seni en çok son yıllarda sevdim galiba.Mesela bir gece Dolmabahçe sarayından yok oluşunu,ertesi sabah seni Boğazın en sonlarında salaş bir Rum meyhanesinde buluşlarını sevdim.Aşklarını okudum.Sevda notlarını gördüm.Buna bayıldım.Müzik zevkini,dans tutkunu,dostlarla geçirdiğin akşamları sevdim.Ben Atatürk'ü en çok o haliyle sevdim.Güleryüzlü,sevecen,yumuşak bakışlı halin kazındı beynime.Ve hep öyle kalsın istiyorum.
Şu an üzgünsün biliyorum.Biz de üzgünüz.Çoğumuz öyleyiz,bakma sen.Ama geçecek.Büyük sözler veremiyorum artık.Olaylar bazan bizi aşıyor,aciz kalıyoruz.Ne diyeyim be Atam.Bak,sana en iyisi küçük bir çocuğun kaleminden sesleneyim.Belki o zaman anlarsın beni...
OLMUYOR İŞTE ATAM,
NE YAPSAM,NE ETSEM
YAPAMIYORUM ATAM.
KADERLERDEN,KEDERLERDEN KAÇAMIYORUM ATAM.
KABUSLARDAN,RÜYALARDAN KAÇAMIYORUM ATAM.
NE YAPSAM,NE ETSEM
YAPAMIYORUM ATAM,
KAÇAMIYORUM ATAM.
ÇİÇEKLERİ BÖCEKLERİ
SEVEMİYORUM ATAM.
OLMUYOR ATAM,OLMUYOR.
- Olmuyor Ata'm.....
- Olmayan nedir çocuk ? İstedin mi??? Hayaller kurulur ,disiplin ve özverili bir çalışmayla gerçek olur. istikrar, düzen ve paylaşmak gerek çocuk.
- Yapamıyorum Ata'm...
- Yapamadığın nedir çocuk ? Çaba gösterdin mi ? Yapmak için önce adım atmak gerekir. Bir ot dahi büyürken önce toprak altında tohumu çatlatır ve ilk sürgünü toprağın üzerine uzanır.
- Kaçamıyorum Ata'm....
- Kaçamadığın nedir çocuk ? Cesaret, akılla birleştiğinde işe yarar.Korkaklık ise kendine inanmayanların sahip olduğu bir zayıflıktır; kaçmak isterler hep. İzlemekten ve aklı kullanmaktan korkarlar çünki.
- Sevemiyorum Ata'm.....*sorry::
- Sevemediğin nedir çocuk ? Sevgi, önce kendini sevmekle başlar.Saygı duyabildiğin kendinle başlar; nefes aldığı, bastığı toprağı, en önemlisi kendini tanımayla başlar. Paylaşmayı bilir, acınası olmak yerine saygı duyarsan sevginin gücü ve inancınla SEVERSİN, ÜZERİNE GİDERSİN, YAPARSIN VE OLDURURSUN........
Oldurabilmek metanet ve yaptırım için karakter ister çünkü......
minicik yorumcuk: Kalınız efenim sağlıcakla :friends:-
Hatırlayamadım.Bazı saksağanlar damlara çıkar hani bazan,sonrası nasıldı ya??
Not:Yeni bir vaka değil.Alışığım.Sorun yok.
Ayol bööle bi laf varmış da ben niye bilmiyormuşum ki...Deyiverin hele gari, başını hatırlayan sonunu da hatırlamaz mı....:confused:
Neyse, alışık olanlara rica etsek, alıştıkları şeyleri sorun yapmadıklarına göre , benim de merakımı giderirler umarım...:wink2:
Bu laf ne ola ki....???
Not: Bu arada sn Emin den çok özür dileyerek bu güzelim sera nın fazla duman altı kalmasına üzgün olduğumu ayrıca belirtmek isterim...sevgi ve saygılarımla
Kışın göbeğiydi.
Hoş, Antalya’nın kışı nedir ki, göbeği olsun. Demek ki o sıralar kara kara düşünmüşüm; ben kara kara düşününce her zaman değil ama arada bir aklıma karakış gelir. Ayazın iliklere kadar işlediği, odunun da, samanın da, çalı çırpının da, tezeğinde kalmadığı upuzun bir veya birden fazla kış günü.
Acaba, baskın rengin beyaz olduğu aklılarla peşin olarak gelmesine rağmen kış “karakış” lakabını nereden ve neden almış?
Biraz daha açarsam, yani elektriğin olmadığı, tüp gazın her evde bulunmadığı, gazocağının da öyle; pişirme ve ısınmanın sobada, ocakta olduğu; işte öylesine ak afat bir kış günü; damlarda karların kürelenmesine rağmen süvünk uçlarından parça parça ve bir kısımları buzlaşarak sarktığı, camların ak çiçek açtığı, ısınmak için ellerimi derenin suyuna soktuğum o çocukluğumdaki kış günüdür, aklıma gelen.
Elbette özlemem o günleri, neyini, nasıl özleyeyim; şömine karşısına serilmiş bir postta uzanmış olsaydım belki.
Her zaman dillendirmem böyle yaşanmışlıkları ama sözün bazen gelip dayandığı kertede üstünkörü söylediğimde önce karım, sonra da kızım inanmıyor. Hele kaynanam, “oğul sen ne zamanın adamısın, kaç yaşındasın, böyle şeyleri yaşadığına inanmıyorum” gibisinden sözlerle lafa girer ve girdiği gibi de uzun kalmaz, sıkılır çıkar.
Yazarken ben de sıkıldım, o yüzden yaşanmış yoklukları yok sayarak bu gereksiz bölümü teğet geçeyim en iyisi ve kara kara düşünme konusuna geri döneyim.
Annem çok sık kullanır; çözemediği bir şey için “Bir kabına koyamadım” der; “doluya koyuyorsun almıyor, boşa koyuyorsun dolmuyor” deyimine benzer bir şey.
Sözün doğrusu kap mıdır, kalıp mıdır bilmem ama ikisi de olur; tabii ki annemin dediği “kabına koyamamak” daha hoşuma gider benim.
Öyle ya, ne olacak, nereye koyacağız, yani hangi kaba koyacağız..
Çok hesapta olmayan, pek planlı da sayılmayan, bana oldukça uzun bir üretim süreciymiş gibi gelen ve de yıpratıcı derslerle günlerin dolu dolu geçtiği bir sırada, hiç değilse bundan sonraki dönemi hesaba almak ve planlamak adına ne ekeceğimi ciddi ciddi yani kara kara düşünür olmuştum.
Yeniden karanfil yetiştirmeyi hiç düşünmüyordum.
Ne zaman mı?
Dedim ya, Antalya kışının göbeğinde.
-2-
Evet, elimdeki bazı malzemeler; damlama, yağmurlama, buzlatma fıskiyeleri, sera baş demirleri, dikmeler, ağ iplerinin bağlandığı demir düzenekler falan filan hepsi karanfil ekmek için uygun gibiydi.
Yapılan her işi (kendimce) iyice gözlemlemem, yaşamam ve kayıt altına almış olmam da karanfil yetiştirme ve pazarlama konusunda daha o zamanlar bile bana epeyce fikir veriyordu.
Ayrıca sıkıntılar değil ama bazı belirsizlikler kısmen de olsa kalkar gibi olmuştu.
Olmuştu olmasına ama önümüzdeki üretim süreci için sürekliliği olan işçi çalıştırmayacağıma kendi içimde karar vermiştim ve bu kararımın daldasında yoğun emek isteyen karanfil yetiştiriciliğini bir kez daha ve de tek başıma yapmak ise beni gerçekten de kara kara düşündürüyordu.
Diğer çiçekleri yetiştirmiş değilim ama sanırım en çileli olanlarının başında gelir, karanfil yetiştirmek.
Üretim yapanlardan birinden duymuştum: “Yav, bu karanfilcilik öyle lanet bir iş ki insanın cenazesi olsa gidemez” gibi bir giriş cümlesiyle söze girmiş, ne kadar biçimsizlik varsa sıralamıştı.
Gerçekten de çok bağlayıcı; işçisiz yapmak, yani tek başına bu işi yapmak öyle kolay kolay göze alınacak bir iş değil. O yüzden kalabalık aileler bu işe bulaşıyorlar. Ve bir kişinin çalışacağı alan yarım dönüm, hadi bilemedin en fazla bir dönüm olarak hesaplanıyor ve o bir kişi de biraz iş yapabilecek çağda olmalı; boyu posu, gücü, aklı, mantığı işin üstesinden gelebilecek nitelikte yani.
Böylesine zorlayıcı bir ürünü ekmeme ne gerek vardı…
Aynı ürünü ekmeğe kalkmak heyecanımı da törpülerdi belki...
Hem diğer ürünlere kıtlık mı girmişti sanki…
Göbeğimi karanfille kesmiş değildim ki…
Benden önce aynı yere iki kez daha karanfil ekilmiş.
Zaten okuduğum hangi kitap olursa olsun, nerdeyse tüm bitkiler için okumuş yazmış insanların “ürün rotasyonu veya münavebe” dediği, kendi halince okuyanların ise ‘ekim nöbeti’ denilen ilkelere uymamızı öneriyordu.
Üç yıl boyunca uyulmamış bu nöbeti uygulamaya sokmak az bir şey midir?
İyi de ne eker, ne biçer ve ne elde edebilirdim?
-III-
Hem ben, çiftçilik yapmak için mi emekli olmuştum?
Sözün düzü: hiçbir akçeli işle uğraşmamak, tamamen emekli maaşımla geçinmek ve gerekirse içime kapanarak, bundan sonraki hayatımın artık ne kadar kalmışsa, o kalan kilometresini, ne arka ne de ön koltukta oturan bir müşteri olmadan ve gece-gündüz tarifesini de hesaba katmadan taksimetresini açan, hiçbir durağa bağlı olmadan ve dahi ne zaman, nerede duracağı belli olmayan uyku sersemi bir taksici gibi dolaşıp, turalama arzusu ile tekaüt (take out) olmamış mıydım?
Boşuna mı ezberime almıştım Hayyam’ın rubaisini.
Yarım somunun var mı? Bir ufak da evin?
Kimselerin kulu kölesi değil misin?
Kimsenin sırtından geçindiğin de yok ya?
Keyfine bak: en hoş dünyası olan sensin.
İyi, tamam amma günde bir somun ve başımı sokacak ufak bir evi nasıl elde edecektim?
Bunu da gene o zamanlar içimden sormuştum Hayyam’a.
Demişti ki bana:
İnsan yiyeceksiz, giyeceksiz edemez:
Bunlar için didinmene bir şey denmez.
Ondan ötesi ha olmuş, ha olmamış:
Bu güzelim ömrünü satmaya değmez.
Ben Hayyam’la konuştuğumda şimdiki yaşımın yarısı kadardım. İpimle kuşağım vardı bir de söylemesi kaba olduğu için sözün gerisini yazmıyorum.
Bekârdım; evliliğe ne sıcak ne de ılık bakıyordum. Hatta bir gençlik kitabında okuduğum sözü de ezberime almış, uluorta dillendiriyordum; “Evlilik: bakkalda pastörize süt dururken evde inek beslemeye benzer.”
Anama da bu sözü olduğu gibi değil ama biraz yuvarlayarak anlatmaya çalışmıştım.
Kanmamıştı.
“İnat etme, eninde sonunda bu kötülük olacak” dedikten sonra “insan hep iki ayakla kalamaz, dört ayaklı olmak lazım” diye eklemişti.
Nereden nereye geçtim; ben neyi anlatıyordum, neyi anlatıyor oldum.
Kaldığım yere dönecek olursam, kara kara düşünüp ne ekeceğimi dolayısıyla ne ekersem onu biçeceğimi düşünür olmuştum.
Hem sadece ekilecekleri düşünmüyordum ki.
-Dört-
Ekin ekersen kerk it, değirmene gidersen er git. Der Amasyalılar..
Svg Ali Hoca için de bir gönderme yapalım buradan '' Planınız bir yıl içinse pirinç ekin, on yıl içinse ağaç dikin, yüz yıl için ise insanları eğitin. '' Huang-ÇE
'' V'' ne değişik düşünceler taşıyacak bakalım....
Doğumdaki yan komşumuz Latif Amca’nın ektiği gibi ben de gerbera mı ekseydim acaba?
Yoksa serasının bir bölümüne sarı ve turuncu kadife çiçeği (tagetes) ile diğer yarsına şebboy eken batımdaki İshak bey gibi mi yapsam?
Kuzeyimdekiler gibi domates mi?
Güneyimdeki Musa Amca gibi tarlaları, seraları icara verip, yan gelip yatıp, yoldan gelip geçene sohbet karşılığı çay mı ikram etsem?
Sebze işi aklımın kıyılarından geçmiyor.
Musa Amca’nın konumunda da değilim.
Üstelik ne kerk ne de herk edecek durumda hiç değilim.
Sırayı kaçırmamak için değirmene de erken gitmek lazım; ekilecek şeyi önceden belirleyip fide siparişini zamanında vermedin mi “yandı gülüm keten helva” diyerek kulağıma kar suyu kaçırmışlardı bu işi her yıl herk etmeden yapanlar.
Gönlüm çiçekten yanaydı, ben çiçek ekmeliydim.
Gerberaya biraz aklım yatıyordu ama hevesli değildim.
Tagetes ve şebboya da ekecek başka bir şey bulamazsam belki diyordum.
Ama içimde başka bir şey vardı.
Şeytan dürtüyordu, acaba bu bölgede çok nadir ekilen, en çok İzmir’de yetiştirildiği söylenen (ki İnciraltı’nda cam bir serada yetiştirildiğini görmüş ve o seraya bakan bakıcıdan el altından satın bile almıştım) ve mezada bile çok az gelen, bir dal çiçeği bir doların altına pek inmeyen, biraz da diğer çiçeklere göre tembel işi olduğunu düşündüğüm starliçeyi (Strelitzia) ekebilir miydim?
Kimileri buna “turnagagası” kimileri de “cennet kuşu” diyorlar; turnagagası başka bir çiçeğin adı zaten, ikinci isme ise hiç sıcak bakmıyorum, çiçeğe kuş demek kafama yatmıyor. O yüzden, herhalde Latince olan ismini söylemek beni fazla rahatsız etmiyor.
“Sıcak sevgi” anlamını yüklemişler starliçeye; bir zamanlar İzmir, Basmane’deki mezatta “çiçeklerin dili” başlıklı bir büyük tabelada okumuştum bu anlamı ve sadece ajandamın bir köşesine değil, hafızamın en kolay ulaşılabilir yerine de yazmıştım.
Çiçeklerin dili olur mu, bilemem ama çiçeği sunanların elbette demek istedikleri bir şey vardır ve ne demek isterlerse istesinler adı üzerinde çiçek sundukları için genel olarak manalı güzellikleri dile çevirdikleri söylenebilir.
Pembe gül verdim, gönlüm de sende demek istedim; kırmızı gül verdim, aşığım; bak bu beyaz gül, ne kadar temizim, safım.
İster çiçek, ister yaprak, ister dal olsun; ister demet, ister deste, isterse sepet olsun; ister beyaz, ister sarı, ister turuncu, hatta isterse siklamen renginde olsun, o kadar önemli mi?
Demek ki önemliymiş, önemseniyormuş ve birileri bunları ortak paydada buluşturmuş ve eminim Genel Ağ’da dolaşılsa kim bilir hangi manalarla karşılaşılır ancak benim bir zamanlar akıl defterime kaydettiğim çiçeklerin anlamları ve yazılışları şöyleydi:
Çiçeklerin Dili
Beyaz Gül: Masumluk
Kırmızı Gül: Aşk
Pembe Gül: Gönlüm sende
Beyaz Karanfil: Temizlik, Saflık
Kırmızı Karanfil: Sevgi
Pembe Karanfil: İçtenlik
Sarı Karanfil: Hüzün
Beyaz Glayör: Dostluk
Kırmızı Glayör: İstek
Sarı Glayör: Kıskançlık
Mor Glayör: İnanç
Orkide: Mağrur, Gururlu
Stereliçe: Sıcak sevgi
Menekşe: Alçak gönüllü
Gerbera: İyimser
Beyaz Pat: Sadakat
Kırmızı Pat: Sessiz istek
(1985 Yılındaki Basmane Çiçek Mezadı Panosundan)
Glayörün sözlüklere göre doğru yazılımı “Glayöl.” Ya panoya yazanlar sözlüğe bakmamışlar ya da ben o zamanlar yanlış yazmış, yanlış söylemişim.
Starliçeyi de stereliçe yazmışlar veya gene ben yanlış geçirmişim aldığım nota.
Ne bileyim, geçmiş zaman, ne şimdi o pano yerinde duruyordur ne de o anlamlar ve belki de artık Basmane’de mezat bile yoktur.
Peki, şeytan neden aklıma ikide bir bu starliçeyi düşürüyordu ki?
-5-
Şeytanın neden bu çiçeği aklıma düşürdüğünü düşünedururken, benim bu çiçeklerin dili ile ilgili bir anım dilimin ucuna geliyor. Öyle bir anı ki, sarı renk ile ilgili ne zaman bir konu olsa o yaşanmışlık aklıma düşer ve morarırım.
Ama bu anıdan önce çiçekçi dükkânımızdan çok kısa olarak bahsetsem sanırım daha anlaşılır olurum. Olurum olmasına da, benim kısa anlayışım biraz uzun oluyor, korkuyorum çok gerilere ve derinlere dalarsam çıkamam, bugüne gelmem zorlaşır.
Dükkân dediğimiz:
İzmir Üçkuyular’da “Ozan Çiçekçilik” adında kör bir dükkân.
Kör, çünkü iki apartman arasındaki bir binanın bitiminde ve sokağı görmüyor, önünden de hiç kimse geçmiyordu, direkteki küçük tabelayı hesaba katmazsak, bir iki saksı ve battal boy toprak vazolar içindeki kesme çiçeklerin yol kenarına taşınması halinde dikkat çekebildiği kadarıyla çekiyordu.
İlkokuldan sonrasını okutmadıkları bacımı, elime para değince onu bir iş veya meslek sahibi yapmak için beynimin içinde kıvrandığım bir sırada hiçbir yerde tutunamayanlardan olan, Ozan ismindeki oğlunu boşanmış olduğu karınsa bırakan, akşamcı, içinde bulunduğumuz ayın dükkân kirasını da ödemiş olan bir adamın ver kurtul babından elden çıkarmaya çalıştığı bu dükkânın kör mör oluşuna aldırmadan, benim ödeme gücüme göre o zamanlar gene hatırı sayılır bir hava parası ödeyerek dükkânı teslim alıp, yerleştim.
Ana ve babama dünyanın dilini döküp bacımı İzmir’e getirdim.
Ben, hafta sonu ile mesai saatleri dışında bu dükkânda yapılması gereken ne iş varsa uğraşırken, bacımda büyük bir istekle işi öğreniyor, çiçek isimlerini ezberliyor, saksı çiçeklerinin bakımını yapıyor; ayrıca en önemlisi buket, sepet ve düzenleme yapmaya gayret ediyordu.
İşe ısınalı bir iki hafta olmuştu ki, bu dükkânın tapusuna sahip olduğunu söyleyen bir adam geldi ve bizi sorgulamaya başladı. Durumu tane tane anlattık adama. Bizi bir süre dinledikten sonra çok soğuk bir yüz ifadesiyle burayı derhal boşaltmamızı söyledi.
Araya, bu müteahhit adamı tanıyan ne kadar hatırlı kişiler varsa sokmamıza, istediği kira ne ise onu da vermeye razı olmamıza, hiç değilse verdiğimiz hava parasını kurtarana kadar kalmamıza müsaade etmesi halinde çok büyük bir sevap işleyeceğini de söylememize rağmen bir adım bile geri atmadan “boşaltacaksın burayı” dedi, durdu.
Bir tanıdık avukatın akıl fikir vermesi üzerine “konutta ödemeli” olarak yeni ayın kirasını gönderdik; hatta evlerine parayı ödemeye giden postacıya bile, zaten görevi gereği parayı teslim etmeğe gittiğini bile bile yine de kafaya alarak “aman, yaman, halimiz duman vermeden çıkma” gibisinden ricalarda bulunduk.
Adını unuttuğum bu değerli yaşlı müteahhidin evde olmadığını biliyorduk, umudumuz eşine kalmıştı, parayı bir alsa, avukatın dediğine göre artık mesele kalmayacaktı. Ama adam biliyormuş demek böyle bir şey yapacağımızı ve karısına bu şekilde bir para gelirse almamasını söylemiş.
Çok geçmeden, Gayrimenkule Tecavüzün Def’i Kanununa göre öyle mahkeme de değil, o yerin mülki amirlerine bağlı kolluk güçleri vasıtasıyla üç beş günlük bir süre içinde boşaltmaya götürecek sürecin içinde bulunmamıza bizim feleğimiz, bize akıl fikir veren avukatın da aklı şaşmıştı.
Umudumuz, peşin ve tam olarak ödediğimiz halde dükkânda anca bir iki gün kaldığımız bu alınmayan kira parasını hiç değilse bir ay sonra postaneden geri almaktı ama o da olmadı. Günün dolmasına bir gün kala gidip, postanede bekleyen parayı almış bu mıhsıçtı. Öldüyse ki tahminim öyle, gene de böylelerine rahmet etmeyeceğine inandığım Allah ona rahmet etsin diyorum şimdi bu yazıyı yazarken.
Bu dükkândan sonra iki farklı dükkân daha değiştirdik bir yıl içinde ve sonunda kendimize bir iki hatıra saksı çiçeği ile birkaç ıvır zıvır malzeme ayırıp, geri kalan ne var ne yoksa kaldırıma döküp, batan çiçekçinin malları diyerek ver kurtul yaptık. Biraz uzun oldu ama kısaca böyleydi bizim çiçekçi dükkânı hikâyemiz.
-VI-
“Merhabalar,
Sitenize bugün rastladım. Ürünleriniz hakkında bazı yazıları okudum. Böyle bir site yaptığınız ve sitenizden edindiğim bilgiler için teşekkür ederim.
Ben emekliyim. Bu yıl Antalya'da bir konut aldım ve önünde 1,7 dekarlık küçük bir naylon sera bulunmakta.
Buraya şimdilik karanfil ektim.
Uzun süreden beri bildiğim ama nasıl yetiştirildiğini bilmediğim Starliçe çiçeğini ekmeği aklımdan geçiriyorum.
Böyle sorulara yanıt verip, vermediğinizi bilmemekle beraber yanıtlanması umuduyla bu bitki hakkında birkaç merakımı giderecek basit sorularım var.
Naylon serada mı, cam serada mı yetiştirmek uygundur?
Tohumdan ekilmeyen yani bir yıl içinde ürün almak için fide veya sizin belirlediğiniz herhangi büyüklükte bir bitki ekildiğinde, yıllık ne kadar dal ürün alınabilir?
Seranın ölçüsünü verdiğim bu alana kaç bitki ekilebilir?
Bakımı zor mudur? İşçi çalıştırılması gereken (tek başıma ilgilenmek istiyorum) bir iş yoğunluğu var mıdır?
Böyle bir bitkiyi almaya kalksam maliyeti ne olur ve sizler bu bitkiyi satıyor musunuz?
Çalışmalarınızda başarılar ve kolaylıklar diliyorum.
Saygılarımla.”
-Yedi-
"Sayın Emin,
Starliçe üretiminde herhalde ülkemizde ilk sırada geliyoruz.
Biz merkeze başlamadan önce aynı sizin düşündüğünüz gibi, starliçe serası yapmayı ve kesme çiçek düşünmüş, bu nedenle etüt ve planlamasını yapmıştık. Ancak bizde taban suyu yüksekliği problemi olduğundan, kökü suya hassas ve derine inen bu bitki ile ilgili projemizden vazgeçtik ve ürettiklerimizi saksıda sattık.
Starliçe yetiştirmek basittir, hastalığa karşı gül ve karanfilden daha dayanıklıdır. Ancak kuruluş maliyeti fazladır, bu da bitkinin değerli olmasından ileri gelmektedir.
Normalde kitapların yazdığı bitkinin tohumdan itibaren 5-5.5 yıl sonra ilk çiçeğini açtığıdır. Çiçek açan bitki kardeşlenme ile ikiye ayrılır ve bir sezon sonra 2 çiçek, daha sonra 4 çiçek açar. Biz burada dört yılda çiçek açtırdık.
Starliçeler genelde ilk ve sonbaharda çiçek açarlar, tek tük yaz ve kış çiçekleri de olur. Aynı öbekler 25-30 yıl ekonomik olarak ürün vermektedir. Bakım işini kolaylıkla yapabilirsiniz. Açan çiçeklerin kesilmesi, bozulan yaprakların alınması, damla sulamadan, gübreleme ve bir zararlı geldiği takdirde ilaçlama ve yabani otların sökülmesi dışında bir bakım gerektirmez.
İyi drenajlı bir toprak ve iyi beslenme ana gereksinmelerdir. Antalya yöresi için cam sera şart değildir, naylon serada da yetiştirebilirsiniz.
Otörlerin önerisi, seçilecek fidelerin muhakkak tohumdan yetiştirilmiş olmasıdır. Ülkemizde sıklıkla yapılan uygulama, eski starliçe seralarının sökülerek, kardeşlenme ile 20-40 gövdeye ulaşmış bitkinin ayrılması ve 20-40 saksıya yerleştirilmesidir. Bu uygulamada bitki en az bir yıl durgunluğa uğramaktadır ve 20–25 yıllık geçmişi olduğundan genç değildir.
Tohumdan üretim zordur ve belli deneyim ister, yıl olarak da süre kaybettirir. Bizde bitkinin 25cm saksıya gelmesi için üç aşamalı şaşırtma yapılmakta ve özel bakım uygulanmaktadır. 3-4 yaşında bitki alırsanız, ürüne çabuk geçersiniz, ancak bitki maliyeti çok büyük olur (bizdeki birim fiyatları 45 YTL üzerindedir).
Bitki aralıkları ileri yıllarda ulaşacağı büyüklük düşünülerek 1.5m olmalıdır, ancak sıralar arası 1.5 m, sıra içindeki aralar 1 metre olabilir. Kaba bir hesapla dönüme 400–700 fide dikilebilir. Yoldan sonra kalacak 1500 m2 alanınıza 600–1150 adet fide dikebilirsiniz.
Bizim fiyatlarımıza gelince 25 cm saksı (10 lt) törfe dikili 2 yaşında starliçe fiyatları 20-25 YTL (toptan) olarak, şubatta satışa çıkacak.
1000 adet için birim fiyat 16 YTL olabilir. Ancak önerim gerek fiyat avantajı, gerek nakliye kolaylığı nedeni ile bu starliçelerin 18 cm saksıda (5lt) olan kardeşlerinin dikilmesidir.
Bunların 1000 adet üzerinde, birim fiyatları 10 YTL olabilir.
Ürün almak üzere her iki boyda da 2,5–4 yıl beklemeniz gerekir.
İlk ürün yılında, bitki başına bir çiçek alabilirsiniz, ancak bu her yıl ikiye katlayarak artar.
10 yaşında bir seradan 1000 bitkiden keseceğiniz çiçek sayısı ideal şartları gerçekleştirebilirseniz 40-50.000 adeti bulabilir.
Bir sorunuz olursa lütfen arayınız.
Saygılarımla, Dr Ragıp Esener
Palmiye Merkezi: Posta Kutusu 33, 48800, Köyceğiz, Muğla Tel. 252 2622892 Faks 252 2625161 www.palmiyemerkezi.com"
***
"Sayın Esener,
Başlangıç aşamasında, umduğumdan da fazla bir bilgiyi üşenmeden kaleme aldığınız için her şeyden önce çok teşekkür ederim.
Gönderdiğiniz bu yazıyı iki kez okudum. Belli ki, daha çok okuyacak ve kendi bilgi dağarcığımın yetmemesinden dolayı (ziraatçı değilim) danışabileceğim, araştıracağım şeyler olduğunu bilerek, düşündüklerim ve değerlendirmelerim sonucunda varacağım sonucu size mutlaka ileteceğim.
Şimdilik, bu emek ve zaman vererek yazdığınız yazıya tekrar teşekkür etmekten başka diyecek bir şey bulamıyorum.
Bu konuyu kendi koşullarıma göre değerlendirirken "Bir sorunuz olursa lütfen arayınız" cümlenizden dolayı olası bilgi isteğime de açık kapı bıraktığınız için teşekkür ederim.
Çalışmalarınızda kolaylıklar ve başarılar diler, saygılarımı sunarım."
-8-
Bir saat, olmazsa yarım saatlik uykuya bile hasret halimle düğümlü, baldır kalınlığında bir meşe odununu sobadaki korların üzerine fazla gürültü çıkarmadan koyduktan sonra çekyatın üzerindeki yün yorganı usulca araladım, üstüm başımla içine sızdım.
Ayaklarımı usulca ve dikkatli bir biçimde uzatarak eşimin yüzüne gözüne değdirmeyecek konuma getirdim.
***
Saat 04.10’da seranın ısısının -0.9 C° olduğunu görünce sırtıma aldığım Sibirya’dan gelmiş, Isparta’da torbalanmış 7200 kalorilik ve 25 kiloluk bir torba linyit kömürünü ilk iki torba kömürü iç eden, içi geçmiş, sönmüş sobaya boşaltıp, tutuşturmak için debelenmiştim.
Belki daha önce de olmuştur ama ben ilk kez görüyorum; seranın tavanında kendini bütünleyememiş tüm damlalar buz tutmuştu.
İki saat kadar sonra dışarıdaki havanın da ısınmasıyla içerisi 3.2 C° olmuştu.
***
Üzerimdeki çiğin serinliğini biran önce atıp uykunun ılıklığına kavuşmak için düşüncelerimi sıfırlamaya çalışırken hoca sabah ezanını okumaya başladı. Ezan bittiğinde ben uyumuş muydum hatırlamıyorum.
Yaklaşık kırk beş dakika süren bu kısa uykuda ilginç rüyalar gördüm.
Başka ve uzak bir yerde güya iki dönümlük bir seram daha varmış ve burayı kalabalık bir aileye üçte bir oranıyla sebze ektirmişim. Ekilen fasulyeydi galiba, yoksa çarliston biber miydi tam hatırlamıyorum şimdi. Ama ortakçımın bana “Emin abi toplayalım mı?” sorusuna karşılık “Yok daha kızarmamış, ben dolaştım serayı, benden bir haber gelmeyince sakın toplamayın” diye cevap vermiştim. Nasıl kızaracaklarsa?
Teftişe gider gibi gittiğim bu seranın birçok yerini kontrol edip marabama laf sokuyordum kibarca. Onlarla birlikte sofraya oturuyorum, ilaçlardan gübrelerden konuşuyorum, uzun sürüyor bu bölüm, sıkılıyorum, ayrılıyorum yanlarından.
Yayan olarak şimdiki seraya doğru gelirken peşimden annem ve ablam da geliyorlar.
Issız ama çift şeritli asfalt bir yolun kenarından gelirken bu yolun sol tarafının oldukça derin, dibi bucağı görünmeyen bir uçurum olduğunu düşünüyorum.
Hatta öyle derin ki yolun solundan yürürken bile irkiliyorum. Bir ara, nereden geldiği, nasıl olduğunu anlamadığım, önü yani şoför mahalli olmayan bir kırmızı kamyon bu uçuruma yuvarlanıyor, daha uçurumun dibine varmadan darmadağın oluyor.
Yol sola ve insanı yormayan bir yokuşa dönüyor.
Rakımın yükseldiğini kulağımdaki basınçtan anlıyorum.
Arkama baktığımda annem yol boyunca topladığı çalı çırpıları iple bağlamış sırtına atmış ayrıca bu kuru dalların üzerinde kucak dolusu yeşil soğan var.
Kızsam da ne odunlarından ne de soğanlardan vazgeçmeyeceğini bildiğim için kendi içime söyleniyorum.
Yokuş yolun başına yaklaştığımızda darda, zorda kalan veya manzara seyretmek için duracak arabalar için yolun genişliğinden de geniş bir cep oluşturulmuş.
Bu geniş ve iki, üç kilometre uzunluğundaki toprak alana geçip bir yandan yürürken diğer yandan gene sol taraftaki kupkuru bir dağın yamacında yapılmış lüks evlere, sitelere bakıyorum. Orman içi değil, deniz görmez, olsa olsa uçurum manzaralı bu dağdaki evlerin niye yapıldığını ve kimlerin oturduğunu merak ediyorum.
Toprakta küçükbaş hayvan gübrelerinin çokluğu kafamı karıştırıyor. Biraz düşündükten sonra bu gübrelerin neden burada olduğunu çözüyorum, rahatlıyorum. Meğerse Şavaklılar koyunlarıyla yaylaya çıkmadan önce burada bir süre bekliyorlarmış.
Yokuş yonun sonuna geldiğimizde yani tamamen serin bir düzlüğe çıktığımızda ise gene sol tarafımızda büyük ve ilginç bir mezarlıkla karşılaşıyorum.
Yolun burasında çevre duvarı var. Yola değil, mezarlığa sınır olsun diye örülmüş bu bel seviyesindeki kalın taş duvar.
Duvarın dibine annem, ablam ve ben biraz nefeslenmek için çömeliyoruz. Bu esnada birinde beş kişi diğerinde sayılamayacak kadar kalabalığı olan iki cenazenin defnedilişini izlemeye koyuluyoruz.
Hava kararmak üzere. Bu saatlerde defin mi olur?
İkindi namazından sonra cenazeler mezarlığa doğru yola çıkmış, mezarlık uzak olduğu için akşamın alacakaranlığına kalmışlar.
Cemaati beş kişi olan, ölen kişinin kefenle, huni mi desem koni mi desem ama tam öyle de değil, biraz da kayık kep biçiminde olan mezara indirildiğinde beş kişiden biri kopuz çalmaya başlıyor, firaklı bir türkü gırtlağından yanık bir biçimde çıktığında için için ağlayan dört kişi ağlamalarını harlandırıyorlar. Benim de gözlerim doluyor, yana dönüp anneme bakıyorum onun gözyaşları çenesinden damlamaya başlamış bile.
Ben, “bu ne biçim mezar” diye söylenirken alkol sepilmiş ve ardından kibrit çakılmışçasına ortalığı gür ve mavi bir yalaz kaplıyor. Alevler biraz huni, biraz kayık kepi andıran mezardan öyle bir fışkırıyor ki, mezarın üç beş metre uzağında olmamıza rağmen kaşlarım ve kirpiklerimin uçları yanıyor, burnuma yanık kıl kokuları doluyor.
Alevin ardından mezar çok kolay kapanıyor, toprak adeta akarak kendiliğinden mezarı doldurmaya başlıyor.
Öbür, kalabalık cenazeye bakıyoruz. Henüz tabutun kapağı açılmamış, hoca kuran okuyor ve insanlar çömelmiş, bekliyorlar.
Bu arada ablam diğer kardeşimle yaptığı telefon görüşmesini bize anlatıyor. Annem ve ben ağzımız açık, hayretle onu dinliyoruz.
Babam başını alıp İstanbul’a gitmiş, oradan da, artık kim aklını çelmişse binmiş uçağa ve Amerika’daki bir hastaneye gitmiş. Tedavi olmadan dönmeyecekmiş ama idrar sorunu nedeniyle bir refakatçiye gereksinim duyuyormuş. O yüzden aramış, küçük bacımı.
Ulan diyorum, adamın okuryazarlığı yok, dil bilmez, kalkıp ta nerelere tek başına gitmiş, bu ne gözü karalık, bu ne cesaret, bu ne yaşama tutunuş.
Ablam da tekrar telefon ederek diğer kardeşime direktif veriyor: “Birimizin oraya gitmek için harcayacağımız paraya yazık, o paraya yüzlerce don alsın, ıslattığını çıkarıp çöpe atsın, daha ucuza gelir…”
Diğer mevta mezara indirilirken birden toprak kayıyor ve kefenin ayak kısmından büzülmüş fazla bezi tutarak mezara yerleştirilmesi için uğraşan kişi de toprağın altında kalıyor.
Ortalık karışıyor. Bağıran, çağıran, kürekler kazmalar….
Hanım “belimi deldin” diyerek bana söyleniyor.
Uyanıyorum.
Evin içi sımsıcak.
Ben, serada çalışan kuru hava üflemeli sobanın elektriğini kesmeye ve en düşük kaç derece olmuş diye ısıölçere bakmaya gidip geldiğimde, çekyatın toplandığını, dört kişilik oval masada taze ve kesif kokulu nergis çiçeğinin uzun bir bardağının içinde durduğunu ve etrafına da kahvaltılıkların koyulduğunu görüyorum.
Yüzümü yıkadıktan sonra, annesinin kim bilir kaç kez “hadi kalk artık” dediği Karsu’nun yüzünü bir havlu gibi algılayıp elimi kuruluyorum. Çok sinirlenince bu defa serin dudaklarım ve yaş sakalımla yüzüne yanaşıyor yanaklarından öpüyorum.
Huzurlu bir biçimde uykusuna devam edemeyeceğini anlayınca yataktan çıkıyor.
Hafta sonunun bu ikinci ve son, senenin bu son Pazarının sabahında da ailecek kahvaltıya oturuyoruz.
-IX-
Ürpermenin biraz daha ileri bir aşamasındayken, sigaramın da bitmesi üzerine seradan çıktım.
Dünya “günberi” konumunda.
Saat, gecenin 23.19’unu gösteriyor.
Tarih, günberiyi bir hafta geçiyor.
Seradaki yığma evin odasında bir başınayım, uzun süredir olduğu gibi.
Seranın içi dışarıdan daha soğuk. Isı takviyeli naylon aldığım için mi yoksa.
Garibime gidiyor, dışarısının naylonla kaplı seradan daha fazla sıcak olması. Sadece garibime de değil, ağırıma da gidiyor.
Bu yaşıma kadar duymadığım “günberi” sözünü bu gece, birkaç dakika kadar önce öğrendim.
Kömür üstten yanarmış, bunu da bir ay kadar önce öğrendim. Oysa önce tutuşturma odununu yakmak, bunun üzerine kömür eklemek bana daha mantıklı gelmişti. Nitekim ilk yakışımı öyle yaptım, ne kadar zorlandığımı sıcak hava üflemeli bu sobayı bana satan Yaşar Bey’e anlattığımda, benim nasıl biri olduğumu ima edercesine değişik bir biçimde güldü.
Onun uyarısı ve verdiği püf noktalarına göre yakmak hakikaten daha mantıklı ve kolay olurdu.
Onun dediğine göre: önce beş torba kömürü sobaya tepeleme dolduracakmışım, üzerini kaplayacak şekilde, kol uzunluğu ve kalınlığında yaklaşık on parça odun serecekmişim, bunların üzerine yarım torba kadar kıymık, kabuk gibi küçük parçaları atacakmışım. Bir geniş leğen içindeki talaşa yanmış yağ veya mazot katıp, karıştırıp, emdirecekmişim; talaş olmazsa üstüpü parçaları olabilirmiş; bu karışımdan da birkaç avuç hepsinin üzerine serpecekmişim. Geriye birkaç kâğıt parçası kalıyor, tutuşturup kâğıtları atacakmışım sobaya. Bak bakalım yanıyor mu, yanmıyor mu?
Ben herhalde çok kıtmırım, bu kadar malzemeyi kullanarak mümkünü yok yakamam sobayı.
İşte diğer günlerde olduğu gibi bu gece de sobayı yakarken kıtmırlığımı sürdürdüm. Beş torba yerine dört torba kömür boşalttım sobaya. Bunun da bir torbası 25 kiloluk ve kafam büyüklüğünde kömürlerden oluşuyor, bu tipe portakal deniyor; en büyüğü çocuk yumruğu kadar olan ve ceviz denilen diğer kömürden de 20 kiloluk üç torba. Demek ki toplam 85 kiloluk kömürle işe başlamışım.
Kömürlerin üzerine otuz santim uzunluğunda ya var ya yok bir küçük odun parçası yerleştirdim. Bir avuç hızar artığı, irmik kıvamında toz talaşından da birazı odunun üzerine birazı da yanlarına olmak üzere sepeleyip, bir litrelik plastik ilaç kutularına doldurup kapağını çivi ile deldiğim mazotu misafire kolonya sunuyormuş gibi damlattım.
Bizim kıza dershaneden verilen dergiler, soru bankası kitapları, değişik konu kitaplarından işi bitmiş, öğrenilmiş mi, şimdi unutulmuş mu, hala aklında kalmış mı bilemediğim, “yazıktır kızım bunları yakmayalım, kalsın, göz atarsın” dediğim halde hiç üzerine mal etmediği dokümanları da öyle toptan değil sayfa sayfa yırtarak, toparlak hale getirip odun ve talaşın bulunduğu yere attım. Bu arada sobanın alttan kömürü üfleyen motorunu çalıştırdım, ardından da seraya sıcak havayı üfleyecek iki motoru teker teker çalıştırarak devreye aldım.
Bu şekilde kömürleri yakmak en erken yarım saat, en geç bir saatlik zamanımı alıyor.
Kömür tutuştuktan bir süre sonra kömüre üfleyen motoru devreden çıkarıp, cürufun ve külün boşaldığı alt çekmecenin kapağını bir santim kadar aralayarak içeriye hava girmesini sağlıyorum. Bir hava da kömür boşalttığım kapak üzerindeki deliklerden giriyor, bu delikleri de sürgüsünü çekerek yarıya indiriyorum. Eğer üfleme motorunu açık bırakırsam bu kömürün yanmasını hızlandırıyor ve sabahın 8’ine kadar torba torba kömür boşaltmam gerekiyor ki bundan özellikle kaçınıyorum.
Bu gece düne göre biraz geç yaktım sobayı. Saat 21 sularında işe başladım.
Birer birer kitap sayfalarını yırtıp atarken arada sırada bu sayfalara göz atıyorum. 8 nci sınıf coğrafya soru bankası kitabının bir sayfasına gözüm takılıyor.
Dünya’nın Güneş’e en yakın olduğu konuma “Günberi”, en uzak olduğu konuma da “Günötesi” deniyormuş.
Ehh, Dünya’nın Güneş etrafında elips şeklinde döndüğünü çok şükür biliyorum ama kış aylarında Güneş’ten uzaklaştığımızı zannediyordum. Aha yanlış bir bilgi yakaladım, hemen aklıma alayım da kızımı uyarayım, sınavlarda çıkar mıkar, belli mi olur diye düşünürken sayfanın devamında arkası gri ve çerçeve içerisine alınmış bir uyarı notunu okudum. Okuduktan sonra tökezledim, dudağımı büzdüm, halla halla dedim.
Dünya’nın Güneş’e yakın ya da uzak oluşuyla ısınmanın ilgisi yokmuş. Eğer olsaymış, Türkiye Ocak ayında kış değil yaz olurmuş, Temmuz ayında da yazı değil kışı yaşarmış. Bu durum Güneş ışınlarının düşme açısı ya da eksen eğikliği ile ilgiliymiş.
İyi de Antalya’da aynı anda nerdeyse dört mevsimi niye yaşıyoruz o zaman diye düşünürken tesadüfün böylesi olur mu, olur işte; bir sonraki sayfada da sanki benim bu düşünceme tıpatıp bir yanıt vardı: “Antalya’da dört mevsimin aynı anda yaşanması matematik konumunun (orta kuşak) sonucudur. Ancak aynı anda hem yazı hem de kışı yaşıyor olması yer şekillerinin yani özel konumunun sonucudur. Kıyıda denize girilirken ardındaki Toroslarda kış sporları yapılır.”
Aman, neyse ne. Ben ki yüreğimde kara, seramda gri kışı yaşadıktan sonra.
Elimin kömür karasını bu sayfaya silerek sobaya attım. Sobanın önünde olmama rağmen ürpermenin ötesine geçmişti bedenim, seradan çıktım.
“Benim kafam kel mi, hep seraya mı harcayacağım kömürleri, evin sobasına da atayım ve iliklerim ısınsın.”
Sobayı yaktım, çayımı demledim ve sobanın üzerine yerleştirdim, çaydanlığın uykuya davet eden cızıltısı başladı ama…
Meteorolojinin Zirai Don Uyarısını bu yıl gene idrak etmiş bulunuyorum.
Türkiye’nin her yeri soğukmuş, Mersin gibi bir yerde bile bir adam soğuktan donup ölmüş. Erzurum, Kars, Sivas mevsim normallerinin altındaymış.
Havalar soğuyunca “ziynetlerinizi örtünüz” İlahi Emri ile türban konusu da gündeme gelmiş ta İspanya’dan. Siyasi olsa ne olurmuş?
-Kabul edenler?
-Kabul etmeyenler?
-Kabul edilmiştir.
Kanunsa kanun, yaparlarmış.
-Abdest almadan namaz kılsam olur mu?
-Zinhar olmaz.
-Ee, ben kıldım oldu.
Saat sabaha döndü. Soba yanıyor, seranın içi 2.7 C°, dışarısı 1.6 C°. Yaklaşık 1 C° öne geçmişim.
Sobayı alırken güttüğüm amaç seranın içini 16 C° de tutmaktı. Bir süre sonra 10 C°’ye razı oldum ama onu da bulamadım. Şimdilerde bitkilere don vurmasın diye uğraşıyorum.
Akıl karı iş değil sabaha kadar soba başında nöbet tutmak. Adamın babası kaldırsa iki saate bir, ilk birkaç gün olmazsa bile bir süre sonra babasını bıçaklar; askerde bu sıklıkla nöbet yazılsa, firar eder.
Benim gibi uyku sersemi olanlar, gider sobayı karıştırır, dereceye bakar, kömür ekler, üflemeyi çalıştırır, aklına yatmazsa devreden çıkarır, rakamları kayıt altına alır, ne edecekse…
Bir saat daha geçiyor, saat 02.10 olmuş, kömürler iyice tutuşmuş altın sarısı olmuş, içerisi 4.4 C°, dışarısı 3.2 C°.
Altın sarısı dedim de aklıma geldi, Merkez Bankasında 120 ton altın rezervimiz varmış. İstanbul’a taşınınca çok dikkat etmeleri gerekiyormuş.
3.2 C° hiç yoktan iyi, bu değerlerle bir sabah olsa, nerde.
Gene Karsu’nun ders kitaplarından okuduğuma göre: “Günün en sıcak zamanı ışınların en dik açıyla düştüğü yerel saatle 12.00 değil, saat 14.00 civarıdır. Çünkü bu saate kadar ısınma devam eder. Günün en soğuk zamanı ise Güneş’in doğma anıdır. Çünkü yer bütün gece boyunca, güneş yeniden görünene kadar ısı kaybeder.”
Saat: 06.35.
Dışarısı: -1.0 C°.
Seranın içerisi: 0.5 C°.
Benim içim: Günötesi.
Bulgaristan’dan Jivkov zamanında anavatana gelmiş, bir iki sene çiçek üreten firmalarda çalıştıktan sonra elindeki imkânları zorlayarak seralar kiralamış, bir iki yıl içinde yerler satın almış, başlangıçta küçük bir minibüsle ürettiği, ürettirdiği karanfilleri Bulgaristan’a götürüp pazarlamış, şimdilerde yani ben de ürettiğim karanfilleri kendisine verdiğim tarihte soğutma donanımlı bir TIR alıp Bulgaristan ve havalisine sadece karanfil de değil birkaç kalem çiçeği pazarlayan bir firmaya sahip soydaşımızla birkaç kez ekebileceklerim hakkında görüş aldıktan, aldığım bu görüşler doğrultusunda söz konusu bitkilere yönelik seralara baktıktan, ekip biçenlerden çiçekler hakkında kendi çapımca bilgilendikten, cömertçe açıklamalar yapan Palmiye Merkezinin sahibi Dr. Ragıp Esener ile yazışmalarımı da birkaç tur yaptırdıktan sonra hanımıma yani karıma, yani eşime, yani hayat yoldaşıma, yani ana muhalefet liderime, yani kadayıfın içine cevizi kabuklu koyanıma, yani çekirdekli vişne reçelime, yani bana her konuda sonsuz desteğini esirgemeyen ama bu desteğinin öncesinde, destek verdiği sırada, destekten sonra ve yıllar sonra başıma kalkacak olan kızımın anasıyla kafa kafaya verip, topladığım tüm bilgileri bir kabına koyabilmek için birden fazla oturum düzenledim.
Kararımızı verdik.
Starliçe fidelerini alacak ekonomik durumda değildik.
Vazgeçmekte istemediğim için dönem sonunda bir tüneli yani yaklaşık 300-350 metrekarelik alanı işgal veya feda ederek gene yaklaşık olarak en ucuz, yani en genç fidelerden, yani ilk çiçeği 3-4 yıl sonra alınacak olanından 200 civarında sipariş verecek, böylece borsacıların deyimiyle kademeli alım yaparak 3-4 yılda serayı kapama starliçe yapacağız.
Bu arada serada kalan diğer alana gelir getirici bir bitki ekmeye devam edeceğiz, bu gelir umduğumuz gibi olursa belki bir sonraki sene tamamen starliçe yapabileceğiz.
Ayrıca ilaç, gübre, su, elektrik ve diğer serayı ilgilendiren giderleri de başlangıçta çok fazla yer kapamayacağı için bu çiçeklerin arasına diğer üreticilerin, örneğin domates ekenlerin yaptığı gibi biz de marul, roka, tere, dereotu ve maydanoz gibi yeşillikler ekeceğiz.
Annemin de yeşilliklere aklı yatıyordu ama çiçek işine hiç sıcak bakmıyordu.
Çiçeği çok seven annemi koca karanfil serası bile pek heyecanlandırmamıştı.
Ama onları Pertek’ten getirirken penceresindeki Afrika menekşelerini, sardunyalarını, camgüzelini, küpelilerini de komşularına (ki yalvar yakar istiyorlardı) vermemişti, ayaklarını yerler vurup, çiçeğim de çiçeğim demişti.
Karton kutulara koyabildiklerimizi koyduk ama camgüzeli ve küpeli çok boylu poslu olduğundan onları gözleri dolu dolu komşulara vermek zorunda kalmıştı.
Babamın evvel ahir çiçekle alakası yoktu.
Geçen yıl karanfil ekeceğimi söyleyince, anama: “Bu senin oğlunda şeye sürtülecek akıl yok” diye söze başlamış verip, veriştirmişti.
“Ulan o’lum, senin bir teneke cevizin parasından haberin var mı?”
“Bademin kilosu kaç kuruş bili misin?”
O ceviz ve badem başta olmak üzere meyve ağaçlarından yanaydı.
Evet, serayı değil ama seranın yanındaki evi onlara almıştım, seranın varlığı bu dünyadaki bir oyalanmamız olacaktı ve becerebilirsek burayı alırken borçlandığımız 18000 lirayı emekli maaşımızla mümkünü yok ama bu sera sayesinde ödeyebilecektik. Hatta, belli mi olur belki 3-4 yıl içinde buraya verdiğim tüm parayı bile çıkarabilirdim.
Ben de istiyordum, burada onların hoşuna gidecek, onları hayata bağlayacak bir şeylerin olmasını ama… İşte o ama işi bozuyordu.
Ne diyeyim babama, “seraya ceviz veya badem diksem seneye kaç teneke mal alırız?” desem hersi çıkacak, bağıracak çağıracak, küsecek, üstüne üstlük tansiyonu çıkacak. Al başına bela. Sustum, oralı olmadım.
Ağaçlara su vermeyi saplantılı bir biçimde sever babam. Tas tas suyu taşır da taşır. Evin çevresindeki iğde, limon, zeytin, portakal, elma, dut ve asmalara yağmurlu havalarda bile su vererek, diplerini eşeleyerek şimdilik oyalanıyor.
Anama da beş tavuk ve bir horozluk kuş giremez kümes yapmışım, onun da oyalanacak bir şeyi var.
İnci Halamın ise hiç ama hiçbir şey umurunda değil. Daha doğrusu uğraştırıcı hiçbir şey umurunda değil; yoksa yumurtayı da, sebzeleri de, meyveleri de, çiçekleri de seviyor elbette.
Verdiğimiz karar doğrultusunda soydaşımız olan Şinasi beyin kardeşi Şemsettin Beye: “Kararımı verdim, madem Hollanda’ya Çiçek Fuarına gidiyorsun, oradan da görüştüğün birkaç firmaya uğrayıp kendine gerbera fidesi siparişi vereceksin, benim seranın ölçüsünü biliyorsun ne kadar gerekli ise ve hangi türden veya renkten olacağına da gene sen karar ver; beni de bu siparişine dâhil edersen çok memnun olurum” anlamında cümleler kurdum. O da “olur” dedi.
Hersi çıkmak: Kızmak, sinirlenmek.
Oralı olmamak: Umursamamak, kulak asmamak, iplememek.
-11-
serdarkus
14-02-2008, 22:20
Şu internet aleminde yazmasından en korktuğun, yazısını en sevmediğin kimdir diye sorsalar, ne derim Emin hocam.. bilir misin?
Nereden bileceksin. Soran mı oldu ki şimdiye kadar.
Hele bi diyelim ki sordular. Hemen derim, “şu bizim arkabahçede bir Emin hoca var. İşte odur.”
Oh işte, iyi ettim. Dedim.
Peki de ki niye?
serdarkus
14-02-2008, 22:32
..
Peki de ki niye?
Huyum batsın.
Uzun bir yazı oldu mu..
Hayatta okuyamam.
Yazının içinde bana merhem olacak bişeyler var deseler, yine de olmaz. Nasıl derler, resmen kaşıntı tutar.
Bir başta ilk satır..
Bir ortadan..
Bir de son. Bitti. Tamamdır.
Çok önemsediğim bir yazan ise yine hızlı okuma yöntemiyle şöyle bir bakarım. Konuyu anlarım, özünü kavrarım. Yeter.
Ama Emin hocam, senin yazıların yok mu.
Sağından geçerim, olmaz.. Tekrar başa dönerim.
Biraz ayrıntılı bakar, sonunu bulurum.. yine olmaz.
Kaçarı yok.. mutlaka her kelimeyi teker teker okuyacağım, tadına varacağım.
Kızarım.
Ne zaman bakarım Emin hocam yeni bir yazı yazmış.
Yine sinirlenir, kızarım.
Bilirim ki kaçarı yok. Boynumu büker, zevkine varıp..
okumaya başlarım!
Yazdığınızı okuyunca önce bir hoş oldum, sonra yüzüme kan bastı kızardım, daha sonra utanır gibi bir şeyler oluştu içimde…
Şimdi siz, öyle bir yazı yazmışsınız ki, ne yapacağımıza feleğimle birlikte şaşkın şaşkın bakmaktan nasıl karşılık verelim, sevgimizi, saygımızı, teşekkürümüzü nasıl iletelim de bu yükten kurtulalım diye yazdıklarınıza bakıyoruz, sadece şaşkın da değil aynı zamanda mal mal bakıyoruz.
Yalan söylüyorsam iki gözüm önüme aksın, ben de Genel Ağ âleminde yazmaktan korkuyorum. Öyle başıma bir iş geleceğinden de değil, sebebini çözemiyorum ama böyle bir korkum var. Dolayısıyla bu tespitinize katılıyorum, bu bir.
İkincisi yazısını en sevmediğim kişi de benim; bu sözü de mecaz anlamda demiyorum ve belki de korkumun kökünde yatan şeylerden biri de olabilir.
Üçüncüsüyse, ben bile yazdıklarımın sağından da, solundan da, neresinden geçersem geçeyim demek istediklerimi didiştirdiğim ve düzeltmek istedikçe de başaramadığımdan kırıp kırıp düğümlemeye çalıştığım için ben de muzdaripim.
Kısa, dolu, dolgun, özgün, damakta ve dimağda kalan yazılar yazmayı çok isterim ama belli ki daha çok isteyeceğim. Bu türden yazabilmek birikim ister; o da bende yok.
Bakın siz ne demek istediğinizi 910 karakterle mırt mırt diyeceğinize armut deyip kurtulmuşsunuz ama ben hâlâ yazıyorum ve bu satıra kadar demek istediklerimi diyememenin sıkıntısını çekiyorum.
Elbette böyle yazıları yazmak zordur, yani benim yazdıklarımı demiyorum, sizin yazdığınızdan bahsediyorum hâlâ.
Hasbelkader okunası bir yazı ile demek istediklerinden hepsini değil, bir kısmını dediğini zanneden birine, yani bana, emek ve zaman vererek, üstelik cömertçe övgüye buladığınız kıvrak yazılarla selam göndermek az bir şey midir?
Emin değilim ama övülmek her insan için çok hoş olsa gerek, benim de içimi bir hoş ettiğini söyleyebilirim ama övüldükçe dövülmüş gibi oluyorum.
Övgünün hakkını verip ödeşebilmek için daha dikkatli olma zorunluluğunu ya da sorumluluğunu duyuyorum. Bu durum, zaten yazarken zorlanan beni daha fazla zorluyor ve yoruyor.
Biraz sonra aşağıda: uzunsa uzun, “hayatta okuyamam” dediğiniz türden ve içinde size merhem olacak bir şey de yok, öyle baştan bir satır, sondan bir satır, ortadan okunmasa da olur cinsinden de değil, konunun özünü kavramaya da imkân yok, yazan kişi olarak ben bile kavrayamadım, her kelimeyi teker teker okusanız bile tadına tuzuna varacağınız türden de değil, ama biliyorum böylesine hararetli gündemlerin içinden, gündem dışı, geçmişte kalmış konuları hersiniz de çıksa, kızsanız köpürseniz de kaçarınız yok, zevk almasanız da boynunuzu büküp okuyacağınızı biliyorum.
— İyimser olmak gerek.
— Niye?
— Gerbera ekeceğiz ya!
— Hadi lan! Özür, Hadi ya!
**
— O’lum bizim biletimizi al, biz gidiciyiz, buraların adamı değiliz. Anan da ister gelir, isterse burada kalır, bacım da sana emanet.
**
— Abi, kusura bakma ama sen bu damlamaları alıp bu işe boşuna sarılıyorsun, benim için hava hoş, ben ne istersen satarım, senin iyiliğin için diyorum, bu işten vazgeç, bu işler sana göre değil.
**
— Ne ekeceksin, neye karar verdin? Gerbera mı? Keşke çilek eksen, bu yıl bizim bir arkadaş dönümünden net yirmi iki bin lira kaldırdı.
**
— Bu yıl karanfil altın yılını yaşıyor, nasıl, seraya verdiğin parayı çıkarabildin mi?
**
— Emin oğlum, tam rençper oldun, bizim oğlanlar bu kadar çalışmıyor, valla.
**
— Emin Bey bu işi bırak seni partimize üye yapalım, senin gibi birçok emekli arkadaşımız var aramızda.
**
— Hemşerimiz olmasına rağmen vermeyeceğim Baykal’a. Bir ampul de ben yakacağım, adamlar iyi çalışıyor, helal olsun, Müslüman adamlar hepsi, Antalya’ya çok şey yaptılar ve daha da yapacaklar. Ne demek babasının parasıyla mı yapıyorlar? Sen ampul yakmayacak mısın yoksa? Emin abi sana yakıştıramadım doğrusu, ne biçim konuşuyorsun, sen bunlara yalancı diyorsan artık diğerlerine ne dersin bilemiyorum.
**
Aç gezer ol tokçasına
Muhannetin akçasına
Namussuzun bahçasına
Girme gönül, demedim mi
**
— Ne alakası var?
— Hiç, alakası yok.
— Yahut istemediğin kadar alaka var ama alakadar olana.
**
— Toprak analizi yaptırmana gerek yok, buraların toprağı aşağı yukarı aynı; kırmızı toprak. Adam ek, adam bitsin.
**
— Kadan belan ben alam, “ekici ol, bilici olma.”
**
— Abicim bunca insan eşek mi? Öyle dediğin gibi olsaydı herkes yapardı. 40 metreden fazlasını kaldırmaz, bu damlama hortumları. Baş taraflara her zaman bol su gider, en sonuna da az. Çünkü gide gide su azalır, tazyiki azalır. Ne yaparsan yap her tarafa eşit damlatamazsın.
**
— Demek gerbera ekeceksin! Karar senin ama bence yanlış seçim yapmışsın.
**
— Bu işler ziraatçılarla olmaz; elli tane mühendisi cebimden çıkarırım. Onlar kitabi olarak konuşurlar, kaç tanesi yanımda çalıştı, adam kırmızı örümceğin zararını bile anlayamıyor.
**
— Serbest çalışan Ziraat Mühendislerinden biriyle tanıştırayım seni, çok faydası olur, gelir serayı kontrol eder, ilacını, gübreni yazar. Dönüme bağlı olarak aylık çok cüzi bir ücret alıyorlar. Senin bu yere aylık 50 lira versen yeter sanırım.
**
— İyimser olmak lazım.
— Neden?
— Gerbera dikeceğim de ondan.
— Gerberanın manası iyimserlik ama dikmenin neresi iyimserlik?
**
— Gerbera dediğin şu papatya gibi olan çiçek mi?
— He. Esas adı başkaymış ama 18. yüzyılda yaşamış bir Alman doğa bilimcisi Traugott Gerber’in adını vermişler.
**
— Papatya falını bilir misin?
— Şu: seviyor, sevmiyor falını mı?
— Evet. Papatya da iki tane çiçek varmış, beyaz dilsi çiçekler, tüpsü sarı çiçekler. Koparıp koparıp şansımızı sınadığımız çiçekler beyaz dilsi çiçeklerdir. Sır değil ama bir tüyo vereyim, bu beyaz dilsi çiçekler genellikle tek sayıdadır. Neyle başlarsan onunla biter. Seviyor ile başlarsan çok büyük bir yüzdeyle gene seviyor ile bitirmen mümkün.
**
— Acı be hocam, biraz az yaz!
— Olur.
-XII-
Azerbaycanlı bir ortağa sahip karanfil verdiğim firmaydım.
Çay ikram ediyorlar, sigara ikram ediyorlar ama henüz sohbete başlamamışız.
Onlar faturalarla, defterdeki hesaplarla, bilgisayar kayıtlarıyla, çek defterleriyle, TIR’lara ait gümrük evraklarıyla meşguller.
Masanın üzerinde şimdilik vazo görevi gören uzun bardağın içindeki üç dal sarı frezyaya gözüm takılıyor. Bir iki kez uzanıp kokluyorum. Ne Mehmet Bey ne de Azerbaycanlı Ferhat Bey bu yaptığımı görüyor, onlar akçeli konuların en civcivli bölümündeler.
Belki beş, belki daha fazla sigara içiyorum onları izlerken; küçük büro tam gaz odası olmuş.
Sonunda biraz rahatlıyorlar, bu rahatlama sonrası yavaş yavaş benimle ilgilenmeye başlıyorlar, çaylarımız tazeleniyor, sigarlarımız da.
Karanfilcide ne konuşulur, çiçekten başka.
Gerbera ekeceğimi söylüyorum. Ricalı siparişimi de anlatıyorum. Kademeli olarak starliçeye geçeceğimi de önceden söylemiş olmama rağmen gene söylüyorum.
Ortakların her ikisi de, ne yapmışımsa onlara, sevilecek adam olarak görmem kendimi ama sağ olsunlar beni seviyorlar, zaman zaman adam yerine koyuyorlar. Bugünkü sohbetimizde de gereğinden fazla önemsiyorlar beni.
İşleri güçleri rast gitsin, en dar zamanımda karanfillerimi alarak destek çıkmışlardı, (dediklerine göre) hiçbir üreticiye yapmadıkları kadar ödeme konusunda da, bazı zamanlar içeride birikmiş olan alacağım paradan fazlasını da avans olarak vererek hayat çarkımı döndürmeme yardımcı olmuşlardı.
Gerbera işinden vazgeçmemi söylüyorlar.
Sipariş verdiğimi söylüyorum, dönemem diyorum ama git konuş diyorlar; hele hele yurtdışından gerbera fidesi almama ise hiç sıcak bakmıyorlar. Çok pahalıya geleceğini, belki istenilen ürünü de alamayabileceğimi çeşitli örnekler vererek anlatıyorlar.
Konuştukça konuşuyoruz.
Ortaklardan Mehmet Bey mealen şöyle diyor sonunda: “Fiden benden. Geçen yıl aldığın yerden git biran evvel siparişini ver. Gene alacalı (Judith) ve kırmızı (Turbo) olsun yalnız biraz da beyaz (Baltico) olsun. Bizim aldığımız yerden ilaç ve gübreni de alırsın, gene bize sürüm yapan çiftçi (traktörcü) Ali’de serayı sürer, eğer ille de düzenli adam çalıştırmayacağım diyorsan sana yevmiyeci de buluruz, pinç kırımını, ağ örümü ve senin tek başına yapamayacağın diğer işleri de onlara yaptırırsın, karanfili de gene bize getirirsin, arada küçük avanslar veririz ve dönem sonunda hesaplaşırız. ”
Zaten karışık adamım, iyice karışıyorum. Biryandan böyle bir teklif bugün mü yapılır diye hayıflanıyorum, diğer yandan zar zor bir kabına koyduğum, ne ekeceğime karar verme işinin verdiği rahatlığı yaşayamadan yeniden çuvallıyorum. Ortada yalvar yakar olmasa da ezilip büzülerek verilmiş bir siparişim var.
Bu iş için değil ama genel olarak [ayıptır söylemesi, gerçekten böyle şeyler söylemek ayıptır, yakışık almaz ya neyse] sözüne sadık bir adam olmak için çok acı çektiğim olmuştur; nasıl gider derim: “Ben gerberadan caydım.”
Bir sürü başka şeyler de konuştuktan sonra eve geldim ve yemek memek faslından sonra bir bardak Burgaz rakısından doldurdum, tekrar aklıma düşürmemde yarar var, kızımın anasına yani bana her konuda sonsuz desteğini esirgemeyen ama bu desteğinin öncesinde, destek verdiği sırada, destekten sonra ve yıllar sonra başıma kalkan kişiye, yani çekirdekli vişne reçelime, yani kadayıfın içine cevizi kabuklu koyanıma, yani ana muhalefet liderime, yani hayat yoldaşıma, yani eşime, yani karıma, yani hanımıma, yani hanım ağama bu teklifi ve içinde bulunduğumuz durumu rakımı yudumlamadığım zamanlarda yudum yudum anlattım.
“Daha ne istiyorsun, Allahtan belanı mı?” dedi.
-On üç-
Yapraklarının iyice dökülmesini bekliyorum.
Kupkuru dalları kaldığı zaman elime geçireceğim testere ile sağa sola zarar vermeden tek tek bütün dallarını sonra gövdesini toprak hizasından kesmeyi planladığım dut ağacının daldasında, plastik sandalyede oturuyorum.
Bu dut ağacına sarılan asma bu yıl bir cıngıl üzüm bile vermedi ama onun yanındaki iki kök asma hem mor hem de beyaz üzümlerini verebilecekleri kadar verdiler. Şimdi hazana uygun olarak sararmış teveklerini birer birer en küçük esintide altlarına kaçırıyorlar. Önceden düşenleri süpüren de olmayınca kurumuş, gazele dönmüş, kırılıp, ezilip, ufalanarak kim bilir nerelerde yeni bir yaşama başlayacaklar.
Bu sene, bir kibrit kutusu kadar ya var, ya yok, yani en fazla 5 santimlik, sırtı parlak mı parlak bir yeşille kaplı, gözünün bitiminden başlayıp, ta kasıklarına kadar koyu gri bir şeride sahip, karnı beyazımsı sarı, tırnakları süslü toplu iğne başı gibi topak topak olan Hyla Arborea asmaların üzerinde de, yanında, yöresinde de hiç gözükmedi.
Bu yıl dut ve asmanın oluşturduğu daldada çok fazla oturmadım ama her oturduğumda aklıma bu ağaç kurbağası gelir bir de “Sabır eyle ekşi koruk helva olur, sabır eyle dut yaprağı atlas olur” diye sabrın sürecini ve sonucunu anlatan atalarımın sözü.
Geçen yıl günün birinde Erzurumlu Köksal Abi’yle konuşurken söylediğim bu sözü gene onun isteği üzerine açıklayışım da takılıyor, tabii.
Koruktan başlıyorum, ipekböceğinin bu dut yapraklarını nasıl hatur hutur yediğini, kozaya kendisini hapsedişini, ipeğin çıkarılması sırasında, kaptaki kaynar suda haşlanışlarını, büyükannemin kelep yaparken bu yüzlerce kozanın bulandırdığı sudan seçtiği otuz kozayı bir şekilde tahrik edip çözülmelerini sağlayıp uçlarını yakalıyor, ucun gerisinde kalanları da kırmadan ocağın etrafında kan ter içinde dolanarak elindeki nesneye dolamaya çalıştığına kadar anlatışım ve bu yaşa kadar koruk nedir, atlas nedir diye hiç merak etmeyişine de nasıl şaştığım da aklıma takılıyor.
Önümdeki masada, bu asmadan, bu zamana kadar tevekler arasında saklanarak kalmış salkım bozuntusu beyaz üzümden bir domur atıyorum ve kim bilir kimin asmasından toplanarak rakı haline dönmüş sudan da bir yudum alıyorum.
“Antalya’nın mor üzümü, severler boyu uzunu, aleylim, imamın küçük kızını, sarsam ne zaman ne zaman ne zaman, saran kollar yorulur mu bir zaman” diye devam eden türküyü bildiğim kadarıyla mırıldanırken şimdiye kadar ne bir imamın, ne de bir müftünün kızında hiç gözüm olmadığından, hatta bu gidişle imam ve müftülerin beni arkadan saracağını düşünerek mırıldandığım türküyü manasız bulup, susuyorum.
Az önce izlediğim haberlerden yılın ilk karının birçok yere yağdığını aklıma getirip, duvardaki ısıölçere bakıyorum, gölgede kalmış ama yine de 21 dereceyi gösteriyor.
Biraz ilerimde, güneşte kalmış masanın en ucunda duran dürbüne bakıyorum.
Musa Amca getirmişti dürbünü, torunu çağırınca apar topar gitti ama dürbünü burada kaldı.
Sağı solu izlemek için elime alıyorum, eski bir dürbün ama çok ilginç bir özelliği daha var: bu dürbünün hoparlörü de var. Bunu nasıl olmuş da belki otuz, belki kırk yıllık bu antika dürbüne uyarlamışlar, anlayamıyorum; sorduğum zaman yurt dışında bulunan bir akrabasının bu işi becerdiğini anlatmıştı Musa Amca.
Epeyce uzaktaki bir delice zeytinin dallarındaki serçelere bakıyorum, sanki karşımdaki iğde ağacındaymışlar gibi cıvıltılarını da duyunca sermest oluyorum.
Bu durum, bir yudum daha almamı sağlıyor, rakıdan.
Meraklanıp, her bir yanıma ağır ağır, tadını çıkara çıkara bakmaya devam ediyorum. Seralara bakıyorum; domates, çilek, marul seralarına bakıyorum.
Belki dört yüz metre kadar uzakta olan Kemal Beyin çileklerine bile bakıyorum, yeni dikildiği halde bir iki tanesi çiçek bile açmış.
Meyve ve sebzelerin bilimsel açıdan sınıflandırılması sonrasında çileğin yalancı meyve olarak belirlenmesi aklıma geliyor ve “yalancı da olsa meyvesi çok hoş” diye kendi kendime konuşuyorum, bu konuşmayı yaparken beş beyaz çiçek yaprağının ortasında sarı çiçeklerin yerleştiği tümseği ve bu etli yeşil tümseğin kızararak yalancı meyveye dönüşmesini dürbün göstermese de ben görür gibi oluyorum.
Bir fırt daha aldıktan sonra rakıdan, daha önce gidip görmediğim ama etrafımda bulunan tüm seraların içlerine birer birer bakıyorum, gene bu muhteşem dürbünle.
Gözlerime inanamıyorum; benim seraya çok benzeyen yaklaşık iki dönümlük bir seraya odaklanıyorum. Perdeleri inik olduğu için ne ekildiğini göremiyorum, kahretsin, Musa Amca’nın dürbünü naylonun arkasını göstermiyor.
Hayret, nasıl olmuş şimdiye kadar görememişim burayı.
--------------------------------------------------
Cıngıl: Salkımın küçük parçaları veya tam gelişmemiş üzüm salkımı.
Domur: Üzüm tanesi.
Tevek: Asma yaprağı.
—“Serimser” ne demek ya?
—Kendimce bir sözcük türettim, hangi anlamları yüklediğimi tabii ki biliyorum ama kısaca anlatamıyorum…
-14-
Bakmayınca görülmüyor demek ki.
Şimdiyse her şeye dikkatlice bakarak, görmek ve anlamak için iştahlanıyorum.
Bazen baksan da görülmüyor ya, neyse.
Seranın hemen yanı başında elektrikle çalışan ilaçlama motoru ve bu motorun üzerinde ölçü kapları ile üç kutu, hem de benim kullandığım ilaçların aynısından ilaç var; birisi ilaç değil; “yayıcı-yapıştırıcı.” İlaç olduğunu söylemem lafın gelişi, iyileştirici değiller, düpedüz zehir; yeşil kurt ve beyazsineklerle mücadele etmek için üretilmişler.
Birden, yüzünü tam ve net olarak göremediğim ancak saçı sakalı bir birine karışmış, ayağında bok rengi lastik bir çizme ve üzerinde de kırmızı çizgili bir fanila bulunan orta yaşlı bir adam görünüyor bu seranın önünde.
İlaçlarını ölçerek ilaçlama tankına döküyor.
Görüntüden biran için kaybolunca ben de dürbünü masaya koyup, rakının bardakta kalan kısmının tamamını içerken: “Boşuna ilaçlıyor, yeşil kurdu belki ama ne yapsa beyazsineği yok edemeyecek, ergini de larvası da yaprakların öz sularını emecekler, emdikleri yerlerde sarımsı lekeler oluşacak, bu lekeler sadece göze hoş görünmeyen kararmış bir yaprak olarak değil aynı zamanda camlarına çamur sürülmüş güneş enerji sisteminin camı gibi öyle fuzuli bir yaprak olarak dalda boşuna tutunmasına neden olacak dolayısıyla verim de düşecek, kalite de düşecek; keşke bu kadar olsa, aynı zamanda daldan dala geçişlerinde virüs taşıyacaklar” diye hem yeni yeni okuduklarımı hem de dolu dolu yaşadıklarımı düzensizce ve kendi ferasetimce aklıma getirip el, kol, kaş, ağız ve omuz gibi oynatılacak yerlerimi de işin içine katıp söyleniyorum.
Yeniden dürbünle bakmaya koyulduğumda, uzunluğu belki yüz metre olan, başparmak kalınlığındaki, ilaçlama motoruna bağlı etli hortumun kim bilir kaç barlık basınçla zangır zangır titrediğini görüyorum.
Hortumu çekmesine kim yardım ediyor, diye meraklanıyorum.
Görünürde kimse yok.
Kısa bir süre sonra bu adam elindeki ilaç püskürtücüsü açık olarak seranın dışına çıkıp motoru susturuyor. Demek ki ben ona bakmadığım zaman, o ilaçlamaya başlamış bile. Şimdi başlıyor seranın içindeki hortumu dışarı çekmeye; bir balıkçının sudaki toru çekmesi gibi asıldıkça asılıyor ve seranın dışına yığdığı hortumu tekrar ilaçlama yapmak için içeri çektiğinde engel çıkarmaması için özen gösteriyor, anladığım kadarıyla.
İlaçlama motorunu çalıştıran anahtara uzanıyor, dudaklarının kıpırdadığını görmüyorum, öyle olduğunu sanıyorum, bu sanımı destekleyecek bir ses duymayı umuyorum ama ne dediğini motorun sesinden anlamama imkân yok, zaten.
Seranın içine etek naylonlarının üzerinden girerek gözden kayboluyor, görüntüde gene zangır zangır titreyen ve ağır ağır yığınından sökülen çamurlu mavi hortum kalıyor.
Ben hem bu adamı hem de ektiği ürünü merak ediyorum.
O dışarı çıkana dek dürbün gözümde bekliyorum.
Dışarı çıktığı zaman ağız ve burnunu kapatan sağlıkçıların kullandığı bezden bir maske, gözünde de deniz gözlüğü benzeri bir şey olduğundan seçemiyorum; hortumu dışarı çekerken bunları çıkarıyor ama sırtı dönük olduğundan yüzünü göremiyorum.
Yan perdeler epeyce inik olduğu için ürünü de göremiyorum.
Tam on altı kez girip çıkıyor seraya. Bu çıkışların yedisini, dışarıda didişen ve bir türlü seranın içine çekilemeyen hortumu düzeltmek için yaptığından demek ki dokuz yatak arasında ilaçlama yapmış diye mantık yürütüyorum.
İlaçlama motorunun tankında, ilaçlı su bitince yenisini hazırlıyor. Su doldururken, ilaçları ayrı bir kapta ölçüp biçip karışımı hazırlarken çok yorgun görünüyor, sanırım oldukça da sinirli.
İçinde su olan yaklaşık yüz metrelik bu hortumu bir yandan seranın ta öbür başına kadar peşinden sürüklemek, diğer yandan püskürtücüyü bitkilerin sağına soluna, altına üstüne usturuplu bir biçimde tutmak, nefes alışlarını kontrol altında tutmak kolay mı? Arada dışarı çıkışlarını saymasak dokuz kez seranın bir ucundan diğer ucuna bu yükle gidip gelmeyi bir kenara bırakıp sadece elini kıçına koyup ıslık çala çala gitse bile, yani tahminen bin beş yüz metrelik yolu, hem de otuz derecenin üzerindeki sıcaklık ve bilmem kaç birimlik nem altında kat etmek bile başlı başına bir iş, o sinirli olmasın da kim olsun.
Acıdım adama.
Bir ara gidip yardım etmeyi düşündümse de basiretim bağlandı, yerimden kıpırdayamadım.
Nerdeyse iki saat kadar bu ilaçlama işini sürdürdü. Esasında uzatmalar olmasa normal maç süresi içinde hadi bilemedin üç beş dakikalık uzatma ile zamanında biterdi ama tek başına olması ve hortumun azizliği işini hayli uzattı.
Hep yüzünü görmek için bu kadar uzun boylu izledim.
İşini bitirene kadar sadece boynunun kökünü görebildim.
-XV-
Tabii, “Boyun kökü” sözünü her kullandığımda aklıma dedem gelir.
1322 doğumlu olan dedemin kaç yaşında olduğunu o zamanlar çok merak ederdim ama Hicri tarihi günümüze bir türlü uyarlayacak bilgiye sahip olmadığımdan bu merakımı gideremezdim.
Bir 622 rakamı eklenecekti diye biliyordum ama ekleyince anlamsız oluyordu çıkan sonuç, çıkarmak ise hiç olmuyordu.
Diyeceğim o ki, dedemin yani Çolak Hıdır’ın ettiği küfürlerin başında ve temelinde “boynun köküne soğham” gelirdi.
Neyi soktuğunu anlamak, anlayışa göre değişebilir elbette. Elindeki değneği de, parmağını da veya başka bir şeyi de…
Eğer seslenmiş, duymamışsam “kulağan soğham;” bir şey istemiş, bulamamışsam “gözen soğham” gibi daha net ifadelerin yanında ondan en çok duyduğum boyun köküne sokma fantezisi beni her zaman şaşırtmıştır.
Zaten şaşırmamış ve bu kadar etkisinde kalmamış olsaydım sanırım şimdi hatırıma bile gelmezdi.
***
Adamın ağzını burnunu kapatan bez parçasını sıyırdığını ve boynunun kökünde bu bezi tutan düğümleri açmaya çalışmasını dürbünle izleyip durdum. Çok zorlandı, bir türlü akıl edemiyordu bu düğümü önüne doğru çevirip sökmeyi. Israrla iki eli ense kökünde kördüğüm ettiği düğümleri çözmeye çabaladıkça birileri sanki beni boğuyordu.
Çözdüğünü göremedim, yürüyerek görüntünden çıkıp gitti.
***
Büyükannem, dedemin ele ayağa düştüğü zamanın birinde dedemin koltuğunun altına girerek onu altı merek ve üstü eyvan olarak kullanılan damdaki loğun üzerine koyduğu bir şilte ve yere serdiği mindere yerleştirmiş ve dedemin seslendiği zaman onu duyamayacak kadar uzak bir yerlere çekip gitmiş.
Bu damın kenarında, kurusu çok güzel olan, küçük sarı renkli Ulugala diye isimlendirilmiş bir dut ağacı vardı. Güneşi görmek için kavaklarla yarışırcasına boy vermişti.
Bu dutun gölgesinde loğun üzerindeki şilteye boynunu yaslamış olan dedem gün açılıp gölge başka yere uzayınca yerinden kalkamamış, kim bilir kaç saat öyle beklemiş ve beklerken neleri geçirmiş aklından.
***
Çok acıkmıştım, annem evde yoktu, aç karnıma bir çare bulmak için büyükannemlere koşmuştum derelerin içinden, çınarların altından, böğürtlenlerin kenarından, koştukça ağzım sulanmıştı, çünkü biliyordum ki büyükannem ekmeğe mutlaka yoğurt kaymağı koymuş ve teldolaptaki yerine yerleştirmiştir.
Soluya soluya bahçeye gelmiş ve bir iki dakika sonra köpek gibi nefeslenmeden yiyeceğim kaymaklı ekmeğe erişmek için Ulugala dutunun yanındaki ağaç merdivene iki üç basamak anca çıkmıştım ki, ilk kez dedemin bir türküyü yüksek sesle söylediğini duymuş ve merdivene yapışarak sinip, kulak kesilmiştim.
Aklım dedemde ama elim dürbünde.
Dürbün gözümde; gözüm adamda.
Kırmızı çizgili fanilası olan bu adam yeniden görüntüye giriyor, ilaçlama motorunun yanına yaklaşıyor, eğiliyor bir şeylerle uğraşıyor, yana gidiyor, beri geliyor, öte gidiyor, bir türlü bana doğru dönmüyor.
İçimden “Dön be adam” diye bağırıyorum.
Kalbim çıkacak gibi oluyor, adam içimden bağırışımı duymuş sanki.
Yaptığı her ne iş ise o işi bırakıp adeta donuyor, ağır ağır dönüyor ve saçı sakalı bir birine karışmış bu orta yaşlı adamla nihayet göz göze geliyoruz.
Dürbünün bir ucunda benim, öteki ucunda onun gözleri.
Gözlerinin bebeğinde ise benim dürbünle bakan halimin resmi.
Gözünden tanımıştım.
Dürbünün yaklaştırma düğmesini yuvarlayarak gözünü değil yüzünü görmek için geri çekiyorum görüntüyü.
Yüzü kızgın, yüzü küfürlü, yüzü bezgin, yüzü korkutucu.
Ürküyorum, ürktüm, ürkmüştüm…
Yüzünden de tanıdım.
İrkildim, sarsıldım, titredim.
Panikledim.
Dürbünü gözümden uzaklaştırmak yerine ha bire uzaklaştırma düğmesiyle ondan uzaklaşmaya başladım.
O hala bana bakıyordu.
Sadece bakmakta değil, ondan uzaklaştığımı görünce sağ elinin işaret parmağını “ulan bir gün seninle görüşürüz” ya da “alacağın olur ulan” dercesine ya da ne bileyim ben, belki daha galiz küfürlerin eşliğinde sallamaya başlamıştı.
Ter basmıştı her yanımı.
Dedemin cinaslı türküsüyle kendime geldim.
Güne düştüm, güne düştüm
Gölgeden güne düştüm
Felek, ırzın mekis
Dediğin güne düştüm.
-------------------------------------------
Loğ: Toprak damların kabarmış toprak yapısını bastırarak su geçirgenliğini en aza indirmeye yarayan düzgün yapıya sahip ve her iki ucunun ortasındaki çukurlara yerleştirilen loğdureli ile damın bir ucundan diğer ucuna yuvarlandırılan taş silindir. Peki loğdureli ne?
Loğdureli: Benim çok sevdiğim bir isim. Loğun yuvarlanması için damın tam ucuna hatta süvünklere kadar götürüldüğünde tam sınırda durdurulmasını sağlayan (durduramadın mı yandın, damdan düşen loğ ya paramparça olur ya da hadi diyelim olmadı işin yoksa bu loğu tekrar dama çıkar, Allah kimsenin başına vermesin) loğ-dur- eli adlı genellikle ağaçtan yapılmış ama demirden yapılmışları da olan bir aparat. Hayda, bir de süvünk çıktı; süvünge de saçak deyip yeni bir tanım yapmaktan kaçınalım.
Mekis: Bilebildiğim kadarıyla böyle bir sözün anlamı yok; sadece cümle içinde kullanırken ayıp olmasın diye harfleri tersten yazdım. O cümlenin doğrusu dedemin söylediği gibi değil; ya: “Felek muradın olsun” ya da: “Felek çarkın kırılsın” olabilir.
-------------------------------------------
Yeri gelmişken Hicri tarihleri günümüze çevirmeye yarayan bir zamanlar bir yerlerden bulduğum açıklamayı da olduğu gibi buraya aktarayım.
“Cumhuriyetin ilanından sonra Rumi takvimle 26 Birinci kanunun 1341 tarihinde yani, 26 Aralık 1925' tarihinde 648 sayılı yasa ile Hicri takvim kaldırıldı.
Rumi takvimde Miladi başlangıca göre benimsendi. Hicri Takvim yüzyıllarca kullanıldığından eski tarihleri yeni tarihlere çevirmek zorunluluğu doğdu.
Bunun için çeşitli yöntemler kullanıldı. Bunlardan en çok kullanılana göre:
1-Hicri yıldan %3’ü çıkarılır ve sonuca 621 eklenir.
2-Hicri yıldan 33'te birini çıkarıp sonuca 622 eklenmektedir.
Faik Reşat Ünat'ın Hicri tarihlerin Miladi tarihe çevrilmesi için hazırladığı ''Hicri Tarihleri Miladi Tarihlere Çevirme Kılavuzu'' nda (1940),Hicri 1(622) Yılından 1421 (2000) Yılına kadar bütün Hicri tarihlerin Miladi karşılıkları bulunabilir.”
-On altı-
Yıllar kenardan değil de içimden mi geçti ne?
Çoğu zaman özeleştiri yaptığımda kantarın topuzunu kaçırır, iyice kanatırım içimi.
Sızı verincede, öncelikle kendi içimden dışarıya sızdırmadan sızlanmaya başlarım.
Benim dışımdaki olaylara biraz yüklenerek bu sevimsiz durumdan sıyrılmaya çabalarım.
Tam olarak sıyrılmak mümkün olmuyor, tabii.
Öyleyse neden özeleştiri yapıyorum?
Yapma!
Kanatma!
Sızlatma!
Sızlanma!
Ne desem boş, olmuyor, yapmasam daha mı iyi olur, onu da bilmiyorum, ben yapmazsam çevremdekiler özümü eleştirecek, hatta buna iyi manada eleştiri yapmakta denilmez, düpedüz suçlama denilmemesinin sebebi ise belki mahkemede olmayışımızdan...
Sanık sandalyesine oturmadan önce içimden savunmamı hazırlama paralanmasına da özeleştiri deyip çıkıyorum işte… Belki yaptığım şey başka bir şeydir.
***
Anamın asfalt kıvamında doldurduğu çaya bir tatlı kaşığı tozşeker atıp dalgınca yudumluyorum. Aldığım fırtların bir ikisinde çeyrek şişmiş, yarı pişmiş pirinç tanelerini dilimin ucuna yuvarlayıp, alıp, bakıyorum!
İkinci bardağı yudumlarken gene aynı şeyler… Bir değil, iki değil… Pirinçler çoğalınca anama soruyorum.
Anam, büyük bir keyifle anamın açığını yakalamış, eminim içinden kahkahalar attığı halde bunu dışarıya ancak bir iki kıvrımlık dudak eğimi olarak yansıtan İnci Halamın bakışları altında kükreyerek ve posta koyarak cevap veriyor:
“Gülsüm dedi: 'Burda rutubet çoğ, tuza pirinç atarsan rutubeti alır.' Benim de gözüm aydetmemiş, bi kırtik kül şekere de atmışım. Bişe olmaz iç getsin.”
***
Bıldır Mart ayının son haftasında bir gece, işte bu kendimi paralama işine öyle kaptırmış, yerden yere, duvardan duvara vururken düşüncelerimi uyku bile bu halimden tırsmış, yanıma yaklaşamamıştı.
Gerçi sabaha karşı gafletimden yararlanıp kuşatmıştı beni ama uzağa koyduğum saatin alarmını susturabilmek adına uyku ile yeniden it dalaşı yapıp, kendimi banyodaki serin suyun içinde bulmuştum.
Annem ve halam “o güne” kadar tam 325 gün, babam ise arada kaytardığı için 235 gün Antalya’da, yanımda kalmıştı.
Dün gece, anamın gereğinden fazla gıcıklandığı halam hariç, buradan tekrar Pertek’e dönme kararları biletleri alınarak kesinleşmişti.
Boşa düşmüştüm… Ofsayda düşmüştüm… Bir şeye düşmüştüm...
***
Seradaki evin önü kutulanmış, çuvallanmış, sarılıp sarmalanmış eşyalarla birlikte ne kadar sandalye varsa serpiştirilmiş, kapı komşu ile dolmuş, ana baba günü olmuştu.
Gitmelerinin iyi bir şey olmadığını söyleyen komşularımıza kafa tutamadığı için bambaşka şeylere hersi çıkan babam, biran evvel gitmek için can atıyordu, çırpınıyordu.
Musa Amca ise “kaçacam diyen kızdan, gidecem diyen adamdan kork” diye ortaya ve boşuna konuşuyordu.
Vedalaşma anı geldiğinde birer ikişer ortalık ayaklanmış ve ağlamalar da başlamıştı.
Çok kolay sulanıp, ağlayabilen ben, hıçkırıklara, hatta yerlere kapaklandıran ağlamalara sahne olan bu hengâmeden etkilenmeden öyle bakakalmıştım.
Damlalarım kendini bütünleyememişti.
Daha doğrusu, bırak bütünlemeyi biraz nem, biraz sızıntı bile yoktu ki.
Ana-babasını başından atan vicdansız bir oğul gibi mi duruyordum acaba.
Kurumuştum.
Bazen bazı şeyler anlatılamaz, istenilse de anlatılamaz.
Kimin doğru, kimin yanlış olduğunun da bir kıymeti yok, hem herkesin bir doğrusu olduğuna, dolayısıyla “yeryüzünde ne kadar insan varsa o kadar doğru vardır” fikrine iman etmiş biri olarak böyle bir mahsuplaşma yapmam da çok yersiz.
Ancak çok önemli bir şey var ki, o da bu yaşıma kadar anamı ve babamı bile tanıyamamış bir insan konumuna “kendi içimde” düşmüş olmamın yenilgisiyle birlikte ezilmişliğimin de bu olayla tescillenmiş oluşudur.
Terminale doğru hareket etmeden önce telefonuma Buca’daki kız kardeşimden bir ileti geliyor:
“Ne yapıyorsunuz, hazırlıklar bitti mi? Rüyamda seni gördüm. Omzundan yaralanmıştın, üstünde mavi gömlek vardı…”
Anam meraklanıyor, ne olduğunu, kimin aradığını soruyor, bacımın aradığını, selamını söylüyorum, “yolları açık olsun” dediğini üfürüyorum. Tatmin olmayınca gelen yazının anamı incitecek bölümlerini tersyüz edip okuyorum. Bu kez inanıyor gibi bakıyor, ardından bacımın rüyasını ayaküstü yorumluyor:
“Bahan ayan oldu, demek makineye bişe olacak…”
***
Bir daha gelirler mi, gelirlerse ne zaman gelirler, hangi şart ve ortamlarda olurlar, biz ne zaman ve hangi nedenler için Pertek’e gideriz ve diğer bir sürü gerekli gereksiz, her biri bir yana dağılmış düşüncelerimin sürüsüne çobanlık yapa yapa eve dönüp koltuğa yığılmadan önce biraz sert içimli olacak şekilde rakıyı bardağı doldururken kapı çalıyor; bir elimde rakı ile kapıya yürürken dönüyorum, rakıyı, gelen her kimse beni ayyaş sanmasın diye mutfağa geri koyup yeniden kapıya gidiyorum, açıyorum, kargo servislerinden bir çalışan Umut’tan bir paket getirmiş; onu da açıyorum, paketin üzerindeki resim şememeye (şamama) benziyor, bunu da açıyorum, içinde küçücük 11 tane tohum var; az önce okuduğum ama unuttuğum için dönüp paketin üzerindeki yazıyı tekrar okuyorum “Pepino” yazıyor.
-17-
Karanfillerin söküm zamanı gelmişti. Namussuzlar da söküleceklerine aldırmadan açtıkça açıyorlardı.
Kafan dinç olacak, tam seranın göbeğine bir masa yerleştireceksin. Hayal bu ya, bu masa sandalyesiyle birlikte döner masa olacak. Hiçbir meze de olmayacak, karanfiller yeter.
Dönüp, bakıp içecek; içip, bakıp döneceksin.
***
Vakit geçirmeden, oyalanmadan köklenip dışarı alınacak bu karanfillerden en fazla tıraş fırçası kadar açmış olanlardan ama daha ziyade gonca olanlardan kesebildiğim kadarıyla kesip, 24 gün sonra Ankara’daki baldızımın düğününe götürmek için soğuk odası olduğundan dolayı çiçekleri verdiğim firmaya götürdüm.
Sonradan dediklerine göre, bu karanfiller düğüne gelenlerin vazolarında bir ay kadar dayanmış. Ben diyenlerin yalancısıyım.
***
Malları olanların bu karanfil dallarını bir süreliğine güneşte beklettikten sonra kıyıp, yedirdiklerini daha önceden gördüğüm için keçi ve inek gibi hayvanları olan komşularımdan, öncelikle yan komşumdan başlayarak bu beş tünelin her birini, bir komşuma gelip alması için tahsis ettiğimi söyledim.
Biri kabul etmedi, şaşırdım.
Biri de, ki bu yeri sera kurulmadan önce tarla olarak zilyetliğinde bulunduran ve benden önceki kişiye burayı satan Mustafa bey ise rüçhan hakkına benzer ifadeler kullanarak, ya seranın tamamı olur ya da olmaz anlamında cümleler kurmaya başladı, kerhen teşekkür etti teklifime.
Musa Amca ve Mevlit benim olmadığım bir zamanda “o tünel senin, bu tüneldekiler benim” diyerek kavganın kıyısında dolaşan sürtüşmeye girişmişler. Ortamı yumuşatmam pek kolay olmadı.
İşin sonunda, biraz hoyratça ipleri koparılan, iplerin bağlandığı merdivene benzer 8’lik demirden yapılmış karanfil ağ demirlerini topraktan çıkarırken sağa sola, öteye beriye esnetirken kaynaklarından kırılan, kırılmasalar bile eğilen, it oynamış yonca tarlasına dönmüş, bana hüzün doluymuş gibi görünen bu yeri izlerken bir süre sonra bunları yiyecek davarlar hariç, ne Musa’ya, ne Mustafa’ya hatta ne de Mevlit’e yaranamadığımı düşündüm.
Kim bilebilir, belki davarlara da yaranamamışımdır.
-XVIII-
Evin arka tarafındaki 6 metrekarelik tel kafesin içinde, 5 tavukla idare ederken, 2 tavuğun kaçması veya çalınması nedeniyle bir süre 3 tanesiyle idare eden, daha sonra annemin bir başka yerden denk getirdiği 1 tavukla şeriata uygun olarak dörtleyen, Pertek’teki horozların ötüşüne de benzemeyen gırtlak yapısıyla ötmeye başladığında her iki ötüşü arasında 34 ile 39 saniye bekleyen horoz ve haremi annemlerin gidişiyle ilgisiz kalmışlardı.
Artık onlara hıyar veya marul doğrayan kimse yoktu ve de olmayacak gibi görünüyordu.
Bırak marulu, hıyarı; sıçtıklarını ve saçtıklarını temizleyecek benden başka adam da yoktu.
Halam yumurtaları günlük değil, toptan yani haftada bir kez almaya gidiyordu ama haftada bir kez olsun kümesin içinde kapının yanında duran pis süpürgeyi bile üstünkörü kullanmıyordu.
Bir gün onlara yem vermesini çaktırmadan izledim. Yemleri bile kümesin kapısını açmadan tel örgülerin dışından atıyordu.
Bir etek para döküp aldığım buğday ve yumurtlatıcı fenni yemlerin bir kısmı ister istemez tellere çarpıp dışarıda kalıyor, pusuya yatmış serçelere nasip oluyordu.
Ne diyeyim, koca kadın, azarlayacak, akıl verecek değilim.
Hayat onu yeterince azarlamış zaten.
Yine de kendimi tutamadım, bir sohbet ortamında tavukların varlığının esasında ona iyi bir meşgale olduğunu, onlarla ilgilenirken ister istemez hareket ettiğini, yoksa hep otur otur, nereye kadar; bir zamanlar İstanbul’daki evinde bile yalan veya gerçek, tavuk beslediğini kendisinin söylediğini, hem doktor da ona günde hiç değilse bir saat kadar yürümesi gerektiğini, sarısı daha koyu yumurtayı yemenin daha hoş ve yararlı olduğunu ve bu doğrultuda başı sonu belli olmayan cümlelerimi nefesimle birlikte tükettim.
Onun da, kümesin pis koktuğunu, birkaç kez süpürdüğünü ama oraya girdikten sonra kaşındığı söylemesi üzerine bu temizlik işini de, mümkün olan en kısa sürede tavuklardan kurtulmayı aklıma yazarak istemeye istemeye ben üstlendim.
Benim de halamdan geri kalır yanım yoktu, yumurtalar çoğalınca, kokular kesifleşince giriyordum kümese.
Eh, pek yalap şalap olmayan ama annem ve babamınki gibi de olmayan süpürme, su taslarını çalkalayıp doldurma ve kafayı eternit çatının vidalarının tutturulduğu demirlere hiç değilse iki kereden fazla giydirmemeye özen gösterme adına kümesin içinde boynu eğik dolaşarak, yemlerini tamamlayıp, söylenerek ve bir yandan da kendime söverek dışarı çıkıyordum.
Çıktıktan sonra beni de bir kaşınma alıyordu.
Ben, serada aramadığın kadar bol bulunan kırmızı örümcek, çiçek veya yaprak thripslerinin boynumun kökünde, kulağımın arkasında dolaştığını sanıyordum.
Henüz öğrenmemiştim: kaşındırdığı yetmiyormuş gibi üstüne üstlük kan emen ve yoğunlaştıkları kanatlı hayvanları bir iki hafta içinde öldüren “Kırmızı Tavuk Bitini.”
-On dokuz-
Kaşınırken düşünüyordum, seranın toprak yapısını iyileştirmem gerektiğini.
Sadece kaşınırken mi düşünüyordum, yok, değil elbette. Beni zaten epeyce bir süredir bir kaşıntı tutmuştu.
Kaşınıyordum.
Sadece kaşınmıyordum, herhalde ruhumun apış arası da mayasıl olmuştu ki sık sık apışıp kalıyordum.
Şunu yapacağım, bunu yapmam gerek, bu olmazsa olmaz, o zaman şunu da yapmam gerek, bu yapılmazsa şunu yapmamın ne anlamı kalır…
Tuğla renginde bir toprak, sıkı mı sıkı. Yaş olunca ayakkabımın altına yapışmış çamur, seradan eve kadar her ne kadar yerlere sürttürerek yürürsem yürüyeyim arınmıyordu.
Evin önüne laf ola beri gele cinsinden yaptığım beton bile yeşilini kaybetmiş, tuğla rengine bürünmüştü. Arabanın paspasından bile çıkmıyordu.
“Bu toprağı gevşetecek şey, öncelikle biraz kum” diye düşünmeye başlamam çok önceleri olmuştu, şimdilerde de sabitlenmişti.
“Hem, biraz kum olsa kümesin içine de sererim, tavuklar da betonu gagalayacaklarına bu kumla eşelenerek yıkanmış olurlar ama amma tozuturlar be” diye kıvırmalı düşüncelerim yüzünden onlara kum yerine marangozun birinden bir torba dolusu kepek kıvamında talaş getirdim.
Hay getirmez olaydım!
***
Çoktandır kaşınarak kafaya koyduğum şeyi nihayet yaptım.
Tepeleme bir damperli kamyon için 250 liraya pazarlığını yaptığım ve siparişini verdiğim milli dere kumunun zamanlaması biraz erken olmuştu ama olsun. Ha deyince her şey olmuyor, hazır bu işi yapan birini ona, buna, şuna sorarak bulmuşken tereddütsüz aradım, milli ve nemli kumlar taşınmaya başlandı.
Aşağı yukarı her bir kamyonu 25 ton civarında olan bu kumlar, Şoför Süleyman’ın elinde kantar pusulası olmasına rağmen neden ve kimden sakındığını bir türlü anlamadığım bir biçimde aralardan, sapalardan suları aka aka dolandırılarak getiriliyordu.
Yer sorunu nedeniyle seranın yola yakın tarafına kabak lastikli, havaya kalkarken kırıldı kırılacak sesler çıkaran bu kim bilir kaç model, markası bile belli olmayan eski kamyonun damperi ileri geri birkaç kez kasılarak orgazm olurcasına boşalmıştı ancak kumun bir kısmı ister istemez yola akmıştı.
Zaten dar olan yolun kum yüzünden daralması aklıma yatmamıştı. Motosikletlerin sıkça ve hızla geçtiği bu yoldaki yayılmış kumun şimdi birilerinin başına bir darlık getirmeden biran evvel seranın içine taşınması ve sonra da olabildiği kadar ölçülü bir biçimde serilmesi gerekiyordu.
Hesabımızı görmeden ve bir kamyon da iri dişli inşaat kumunu getirmeden bir gün önce, içtiğimiz çayın eşliğinde her türlü kanatlı hayvanı köyündeki evinin bahçesinde beslediğini öğrendiğim Şoför Süleyman’a tavuklara neden bakamadığımızı acıklı bir biçimde anlattıktan sonra isterse alıp götürmesini teklif ettim.
Bir gün sonra, dar ve çevrili alan olmasına rağmen pek kısa sürmeyen kümes içi boğuşmasını Kumcu Şoför Süleyman yaptı. Benim yardımım ise onun yaka paça tuttuklarını boş gübre torbalarına korken, bu torbaların ağzını açmaktan ibaretti.
İkişer üçer yerleştirdik, torbaların bir iki yerinden hava delikleri açtık ve kamyonun şoför mahalline koyduk.
Sık sık üstünü başını silkeleyen Kumcu Süleyman verdiğim kumun parasını alırken 30 lira eksik aldı, ben zannettim kumdan ıskonto yapıyor, meğer tavukları beleş almak istemiyormuş.
Direksiyonun başına geçene kadar bir yandan başını, boynunun kökünü, kulaklarının arkasını parmaklayıp mesh ederken diğer yandan kendini dövercesine silkelenmesini sürdüren Süleyman’a “Talaştır! Çok ince talaş almışım, toz gibi…” diye açıklama yaparken yüzüm kızardı mı bilmiyorum ama lafımın arasına sokuverdi:
“Yok abe yok! Valla, bu pezevenklerde bitte vardır ha!”
-20-
Benim gibi aksi biri için dayatmalara dayanabilmek gittikçe daha zor olmaya başlamıştı.
Çok şükür çaresiz veya acınası bir durum ortada yoktu ama çare olarak bulduklarım halk arasında çevresel faktörler de denilen şeylerin hoşuna gitmiyordu.
O faktör denilen şeylerin fazlaca umurlarında olmadan önerdikleri de benim hoşuma gelmiyordu.
Bu arada hayat, zamanı koluna takmış hoşa gitsin veya gelsin ya da gitmesin dünyayla birlikte dönüyordu.
“Cağ sıyırmadan” önce doğruluğundan, bilimselliğinden emin olamadığım ama hiç yoktan iyidir diyerek okuduğum ve yarım yamalak bile değil çeyrek çemelek öğrendiğim şeyleri hizaya sokup savunma mekanizmamı saldırma mekanizmasına çevirdimse de gene baskın gelemedim, çevresel etmenlere.
Benim içimdeki etmenlerden bazılarının da bu çevresel etkenlerle işbirliği yaptığını sezinleyince sıranın tükürdüğümü yalamaya geldiğini anlamıştım.
Şayet geçen süre zarfında gerbera siparişleri verilmişse tabii ki yapacak, yalanacak bir şey olmayacaktı.
Kendimden emin görünerek ve de kuyruğu da gereğinden fazla dik tutarak Şemsettin Bey’in odasında ve adet yerini bulsun sohbetinin hitamında esasında hiç istemediğim halde yeniden karanfil ekmeğe sürüklenişimi anlattıktan sonra “Senden ricam, eğer sipariş vermedinse ya da verdiysen bile, benim için gelecek fideleri kullanabileceksen ben bu sezon gerbera ekecek gibi değilim..” anlamına gelecek şekilde konuşmamı onun vereceği cevabı merakla bekleyerek sonlandırdım.
Daha önce dediği gibi gene: “Olur” dedi.
Cağ sıyırmak:
"Cağ" dediğim, bildiğimiz "şiş."
Söze gelecek olursam, annemden ve rahmetli büyükannemden bolca duyduğum bir deyimsi sözdür.
Elbette "Oltu" veya "Tortum Cağ Kebabını" tabağa sıyırmak anlamında değil bu söz.
Nerede ve nasıl kullandıklarını anlatmak çok zor ama muhtemelen belirli desenler oluşturulacak şekilde şişlerle örülen bir şeyin örneğin bir kazağın, çeşitli nedenlerle yanlış gittiğinin anlaşılması, bu şekilde devam edilirse istenilen ölçü veya desenin ortaya çıkmayacağının çakılması üzerine cağı ilmeklerin arasından usulca çekip aldıktan sonra boşta kalan ilmekleri köreltmeden yanlışlığı giderecek şekilde sökme ve sonrasında da çok dikkatli bir biçimde örgünün gözlerine yeniden şişi takma gibi eziyetli bir işten esinlenerek oluşturulmuş bir sözdür, diye düşünmekteyim.
-XXI-
Bir söyledim, iki söyledim…
Başka bir zaman gene söyledim…
Daha başka bir zamanda bir daha söyledim…
Abisine pası atınca ona da bir iki kez söyledim…
Diğer kardeşlerine de söyledim…
Ne “yok” dediler, ne “he” dediler.
“Bakalım,” “hele o zaman gelsin” anlamına gelen cümlelerin varacağı yer gönülsüzlüktü ama ben bir türlü ayıkmadım, rastladıkça bu isteğimi safça söyledim.
Geçen sezonun başında, babamın hastanede yatması ve benim yanında refakatçi olarak kalışımdan ötürü yaptığı hiçbir işi görmediğim halde seranın karanfil dikimine hazırlanması evresi için, seranın içindeki hiçbir demire çarpmadan ki; az buz demir yok, tam tamına 2,5 metre aralıklarla dikilmiş 168 adet köşebent demir arasından sıyrılarak geçip, eteklerdeki naylonları yırtmadan, manevra yaparak geriye dönüp, sürümü ve sürüm sonrası dikim yataklarını hazırlama işini gayet iyi yaptığını düşündüğümden olsa gerek teşekkür etmek için bir kutu tatlı alıp evine uğradığım İlhan’ın gene bu işleri yapmasını arzulamış olmamın altında bir bu neden vardı, bir de bu işleri yapacak başkaca tanıdığım birinin olmaması.
İlhan’ın traktörü yoktu. O çalıştığı şirket sahiplerinin akrabasıydı. Ve ben onunla değil işverenleriyle konuşmalıydım.
İşverenleriyse, geçen yıl 45000 karanfil fidesini bana satanlardı. İlk zamanlarda çıkan karanfillerimi bir süreliğine depolayıp kendi çiçekleri ile birlikte pazarlayanlardı. Birçok konuda fikirlerini aldığım kişilerdi. Aramızda sorun yoktu. Özellikle karanfili ta fideden başlayıp yetiştirmeyi iş edinmiş İbrahim Beyle sık sık bir araya gelip fikir alışverişinde bulunuyorduk. Daha doğrusu ben yamuk fikirlerimi verip, ondan düzeltilmiş olarak alıyordum.
Bu yıl için gene aynı sayıda karanfil fidesinin siparişinde de, bu samimiyetimize istinaden geçen yıl aldığım fiyattan, yani tanesi 10 kuruştan kısa bir süre önce anlaşmıştık.
Geçen yıla göre oldukça fazla fide siparişi aldığı için kendi anaçlıklarındaki karanfiller yetersiz kalmış olmalı ki, ben karanfilleri sökmeden önce elamanlarını iki kez seraya gönderip, özellikle kırmızı karanfillerin alttan gelen sürgünlerini toplatmıştı.
Şaka yollu “Benden aldığın bu karanfilleri köklendirip bana satmazsın, umarım” demiştim. “Yok” demişti, “sana kendi anaçlıklarımdan köklendirdiklerimi vereceğim.”
Şimdiyse sera sökülmüş, ben biran önce sürüm yaptırmanın aceleciliği ile kıvranıyordum. Dönümünü kaça süreceklerini dert etmeden, olsa olsa geçen yıl sürdükleri fiyatın biraz fazlasıdır diye düşünerek şirketlerine uğradım.
İki kardeş bürolarındaydı.
Ha ha, hi hi faslından sonra, son kez, traktör cambazı olarak düşündüğüm İlhan’ı bir saatliğine bana tahsis etmelerini rica ettim.
“Valla kendi işimiz duruyor, abimin çilek fideleri depoda çürüyecek, hâlâ yerini sürüp hazırlayamadık, orası duruyor, burası duruyor, ne yapacağımızı, nereye koşturacağımızı şaşırdık, İlhan’ın yüzünü gören mi var, her sabah Hal’e hıyar götürüyor, saatlerce orada kalıyor, döner dönmez mal yüklüyor yeniden Hal’e… Hiç zamanı yok…” gibi anlayabildiğim gerekçeler sıralanınca ben gene safça:
“Bir, en fazla bir saat sürecek bir iş için mi bu kadar mazeret söylediniz?” diye sordum.
Kısaca “Evet” demediler ama bu kapıya çıkan karışık kuruşuk cümleler kurdular.
Ayıkır gibi olmuştum ama cağ sıyırmadan önce son bir teklifte bulundum.
“Tamam, Hal’e hıyarı ben götüreyim, gerekirse akşama kadar da bekleyeyim, bu arada İlhan’da sürüm işini yapsın, hatta çilek ekeceğiniz yerleri de sürsün.”
Biraz şaşırdılar galiba. Bu şaşkınlıktan olacak, ortalığa bir süreliğine sessizlik hâkim oldu.
-Yirmi iki-
Günlerden bir gün, Ukrayna’ya gidecek, soğuk hava tertibatlı, uzun kapalı kamyonun deponun azıcık ilerisinde durduğu zaman, oradan geçerken hiç değilse bir selam verip, kolay gelsin demek için uğramıştım, çiçek verdiğim firmaya.
Görünürdeki on kişi, kovalardan çıkardıkları rengarenk karanfil demetlerini uzunca masalara koydukları karton kutulara akıllarında nasıl tutuyorlarsa artık, bir kırmızı, bir beyaz, bir sarı, üç alacalı, iki bilmem neli, bir mor gibisinden bir ters bir düz ya da başlı kıçlı olarak tepeleme dolduruyorlar, şerit kuşakla bağlamak için en uçta duran makinenin üzerine alelacele ittiriyorlardı.
Makinenin başındaki iki kişi de bu bombeli kutunun göbeğine önce bir renkli kâğıt serip, sonra bu kâğıdı da kapsayacak şekilde içten bir şerit atıp dağılmamasını garantiledikten sonra karton kapağı kapatıp, üzerine tatlı bir abanmayla karşılıklı bastırıyorlar, kutunun her iki ucunu gene iki şeritle sıkıştırıp balyalanmış şekilde kamyondaki tahta paletlerin üzerine istifliyorlardı.
İşte varır varmaz kapının önünde durup izlediğim manzara bu olmasına rağmen arka ve üst planda da, demek ki, kutular yetersiz kalmış olmalı, çalışılan mekânın hemen üzerindeki yüksekçe yerden Kemal Beyin iç içe girmiş bu karton kutuları aşağıya sarkıttığını gözümün en ucuyla görmüştüm.
Alttaki çalışanlar öylesine işlerine dalmışlardı ki Kemal Bey kutulara el atacak uygun adam bulamayınca gözünü bana kestirmiş olmalı ki: “Emin Abi, boş boş bakma, al bunları” diye seslenmişti, ne seslenmesi, sesini duyurabilmek için bağırmıştı, hatta.
Bulunduğu yerin hizasına, sıkışık düzen çiçek kovaları arasından garip zikzaklar yaparak gitmiş ve teslim olmuş biri gibi iki elimi de yukarıya kaldırmıştım.
Yukarıdan salınan kutular, asıllarının odun olduğunu unutmadan bir kütük edasıyla iki kolumun arasından sıyrılıp, fark edip yana eğdiğim için başımı, kaşımla anlımın arasına çarptığında metanetli davranıp ne bağırmış, ne çığlık atmıştım ama acısını savamamıştım.
Bir süre sonra kafamı ovalaya ovalaya yanına varmış “Yahu Kemal Bey acelen neydi?” benzeri bir cümle kurmuştum.
“Emin Abi sen de çok yavaşsın be. Allah bilir ya senin ‘o iş'in de yavaştır!” dediğinde alaka kuramadığım için “Ne alakası var?” der demez, “Çok alakası var” diye karşılık vermiş bu kez ben de “Evet, haklısın galiba benim 'o iş'im de yavaştır” diyerek hem onu rahatlatmak hem de ağzından kaçırdığını sandığım sözün bu bölümünden çıkmak istemiştim.
Tabii, istemekle olmuyor çoğu şey.
Bundan sonraki buluşmalarımızın neredeyse tamamında desem cümleyi şişirmiş olurum ancak insanın böyle bir vurgulu cümle ile söze başlaması gerekiyormuş gibime geldiğinden, eğer ortam çok resmi değilse ama söze girişte, ama sohbetin bir yerinde, ama sonunda veya hiç umulmadık bir anında bu “yavaşlık” konusunu o açmazsa, bu kez ben “Kemal Bey, demek senin ‘o iş'in de hızlı, ha” deme mertebesine gelir olduk.
***
Sessizliğin egemenliği sona erdiğinde ortada işime yaracak bir sonuç yoktu.
Ayıp olmasın diye hemen kalkmadım yanlarından ama fazla da duramazdım.
Ekşimiş bir teşekkürle yanlarından ayrıldım.
Yolda düşündüm, bunlara borcum yoktu, hatta bir miktar dönem başında verdiğim karanfilleri sattıkları için alacaklıydım, yeniden fide siparişini bunlara vermiştim, son teklifim de fena değildi. Peki, öyleyse, neden?
Sıcağı sıcağına Musa Amcanın çevresinden yararlanarak bir traktörcü bulmaya çalıştıksa da o da olmadı.
Aklıma geldi, beni yeniden karanfil ekmeye yönelten firmaya gidecektim.
Zaten Mehmet Bey dememiş miydi:
“Fiden benden. Geçen yıl aldığın yerden git biran evvel siparişini ver. Gene alacalı (Judith) ve kırmızı (Turbo) olsun yalnız biraz da beyaz (Baltico) olsun. Bizim aldığımız yerden ilaç ve gübreni de alırsın, gene bize sürüm yapan çiftçi (traktörcü) Ali’de serayı sürer, eğer ille de düzenli adam çalıştırmayacağım diyorsan sana yevmiyeci de buluruz, pinç kırımını, ağ örümü ve senin tek başına yapamayacağın diğer işleri de onlara yaptırırsın, karanfili de gene bize getirirsin, arada küçük avanslar veririz ve dönem sonunda hesaplaşırız. ”
Firmaya geldiğimde Mehmet Beyin yanında Kemal Bey de vardı.
Konuyu çok uzatmadan, hakikaten çok uzatmadım çünkü gergindim, serayı sürdürecek kimse bulamadığımı kırık dökük cümlelerle belirtip, bir zamanlar bana verdikleri sözü hatırlatmakla yetindim.
Evet, Mehmet Bey de konuştu, yardımcı olmaya, fikir belirtmeye kalktı ama o daha sözünü bitirmeden Kemal Bey kısa, hızlı, yüksek sesli ve yer yer buyurgan bir telefon konuşması yaparak bana: “Tamam Abi, o da senin gibi 'yavaş' ama işini temiz yapan birisidir, bu Ali. Sanayiye gitmiş, öğleden sonra buraya gelecek, buluşun, baksın, toprak tavındaysa hemen sürsün.”
-23-
Evden seraya geliş ve gidişlerimde, güzergâhımın hemen hemen aynı yerlerinde, yolun iyice kenarına çekilmiş, bazen bir, bazen birden fazla, tepeleme yüklenmiş ve dökülmesin diye eğreti brandalarla üzerleri örtülse de neyi yüklediği açıkta kalan yerlerinden belli olan gübre kamyonların günlerce beklediğini görürdüm.
Gene bazen, bu kamyonların daldasında oturmuş birkaç kişinin küçük tüp üzerinde çay demleyip demlendiklerini ya da kamyonun altına doğru yere serdikleri şeyler üzerinde tapiklediklerini yani şekerleme yaptıklarını, görünürde görünmeyen müşterilerini sabırla beklediklerini de yanlarından saatte 30-40 km hızla geçerken görürdüm.
Görürdüm görmesine ama fazla iplememekle birlikte gene de içimden kısa bir süreliğine, onların ne ortamları, ne görüntüsü ne de kokusu hoş olmayan bu ekmeklerini boktan kazanma gayretlerine biraz efkârlanırdım.
Kerhen de olsa bir süreliğine çiftçilik yapacağımı anlayınca, zırcahil olmamak için ne bulursam okumaya, okuduklarımı anlamayınca da araştırmaya, sormaya, kurcalamaya ve zaman zaman da bocalamaya en sonunda oyma akıl ile koyma akıl arasında ortalıkta dolanmaya başlamıştım.
Toprağın yapısını iyileştirecek şeylerden birinin de bizim memlekette yani Pertek’te “zibil” dediğimiz ağıl veya ahırlardan çıkarılıp belli bir yerde (zibillikte) bekletilmiş at, eşek, öküz, inek, koyun, kuzu, keçi gibi hayvanların dışkıları olduğunu herhangi bir araştırma yapmama gerek kalmadan biliyordum.
Bu gübrelerin en makbulünün davar zibili dediğimiz küçükbaş hayvanlara ait olanlarının bir de bünyesinde daha az sıvı tutuğu için büyükbaşlardan eşek ve ata ait dışkıların olduğunu başta dedemden sonra da komşularımdan duymuş ve de görmüştüm.
Pek makbul olmasa da sığırların mayısı da kullanılırdı ancak bu daha çok tezek yapımında kullanırlardı.
Tezek yapımını daha ciddiye alanlar, saman ve özellikle “kes”le karıştırılmış mayısın ('kes' dediğimiz şey de arpa ve buğday saplarının en sert, düğümsü “boğum” kısımlarıdır) iki “anaç” ve iki “kuzu” adıyla anılan kare ve dikdörtgenden oluşan gözeneklere yani tahtadan yapılmış kerpiç kalıplarına dökerler ve açık alanda bu tezeklerin zaman zaman altüst edilerek kurumasını sağlarlardı ki, onların bu düzenli tezek yapımı ve istiflenmesini hayranlıkla izlediğim aklıma gelmişti, bu konuları kurcalarken.
Bu tezek yapımı ile ilgili Erzurum’da duyduklarım da takılıvermişti aklıma.
Erzurum’da tezek kalıbı yapımına “basma” deniliyor.
Pis iş olduğu için mayısı sulandırıp sap, saman ve kesle karıştırıp yoğurmak, kalıplamak herkesin yaptığı bir iş olmadığından bu işi yapan kişiler oluşmuş.
Bu adamlar belirli zamanlarda mahalle aralarında “Basma basirem, basma basireeem” diye bağırıp, bahçeli evlerin önlerinden, yanlarından, kenarından geçerlermiş.
O zamanlar veya bir zamanlar desek daha uygun olur, şehrin göbeğinde olmasa da kenar mahallelerdeki evlerde en azından bir inek; eti, sütü, postu ve gübresi için beslenirmiş.
Basmacının ısrarlı bağırmalarını duyan evin hanımı soruyla bahçeden seslenmiş: “Kardaş, kaça basirsen?”
Basmacı yanıt vermiş: “Ne bülem abla, poğluğu bülür.”
Konuyu didikleyince çocukluğumdan bildiğim şeylere, büyüklüğümde duyduğum, öğrendiğim şeyler eklemlenmeye başlamıştı.
Evet, organik tarımcıların baş tacı ettikleri çiftlik gübreleri, bütün bitkilerin besin kaynağıdır ama sadece bitkiyi beslemekle kalmıyor; bu gübreler toprağın sürülmesini, işlenmesini yani tava gelmesini kolaylaştırıyor, özellikle sıkı toprakları gevşetmek için de birebirler.
Mesala, görünümü "yuvarlak zeytin çekirdeği" gibi olan keçi ve koyun kakasının –ki, buna Pertek’te biz “gıllik” derdik- suyu bünyesine alıp, uzun süre tutması, toprağın nemliliğini sağlayarak bitkinin köklerden daha iyi besin almasına yardım etmesi az buz bir şey mi?
Denilir ki, otla beslenen hayvanlar yediklerinin tamamını sindirmezler.
Bazı dokümanlarda rastladım; yedikleri yüz kilo yemin elli beş kilosunu dışkılarıyla dışarı atarlarmış.
Oran, ne kadar doğru bilemem ama ben de özellikle yaşlı hayvanların dışkılarında arpa ve buğday gibi çok tahıl görmüşümdür.
Bu durum, sindirilmeyen besinlerin toprağın dolayısıyla toprakta yuvalanan hayvanlar ile bitkilerin zengin sofrasını oluşturması ilginç döngülerden bir bölümüdür; hele bu döngünün iç yüzüne doğru biraz daha dikkatli bakınca ki, birileri bakmış ve nasıl saymış, kaç günde sayabilmiş, böyle şeyleri sayabilmenin kolay bir yolu, yordamı var mıdır, bilemiyorum ama herhalde 1’den başlayıp taa 137 milyara kadar, 1 gram sığır gübresi içindeki bakterileri mikroskobun deliğinden bakarak tek tek saymamışlardır.
Bu kadar çok bakteri toprakta usul usul durmayacağına hatta bazen yaramazlık yapacağına göre bu hercümerçten birileri yararlanacağı kesindir.
Bir gün durdum yanlarında.
Selam sabah fasıllarından sonra; "samra" dedikleri bu gübrelerin sığır ve davar gübresi olarak iki farklı türlerini bir de karıştırarak üçüncü farklı türünü yüklediklerini, her birinin farklı fiyatı olduğunu hatta bu her birinin yanmış yani eski veya kuru olmasına göre gene farklı fiyatları olduğunu, seralardaki ürünlerin sökülmesine yakın zamanlarda, buralara çevre il ve ilçelerden gelip günlerce, hatta haftalarca beklediklerini, otellere para vermemek için ya tanıdıklarında ya da kamyonda kaldıklarını, bazen öyle daraldıklarını, öylesine daraldıklarını, kârdan mârdan vazgeçip, biran önce evlerine dönebilmek için mazot parasına satıp gittiklerini, her seferinde bu işi bir daha yapmayacaklarına yemin billah ettiklerini ama bu işin ibnelik gibi bir şey olması hasebiyle gene yaptıklarını, bana ikram ettikleri gübre şerbeti kıvamındaki sıcak çayı içerken bazen solo ama nakarat kısımlarını da koro halinde anlatmışlardı.
Kimi bastırdığı kartvizitini, kimi gelişigüzel bulduğu bir kâğıda yazdığı numarayı vermiş, kimi de benim telefon numaramı almıştı, benim ikinci bardağı içmeden kaçarcasına kalkıp gideceğimi anladıklarında.
Kemal Beye, bu gübre taşıyıcılarının verdikleri fiyatı ve bilgileri aktardıktan çok kısa bir süre sonra, bir telefon görüşmesi yaparak, benim için, iki kamyon davar samrasını, kamyonu 800 liradan yani diğer gübrecilerinin verdiği fiyatın 200 lira altında ve de bir sonraki hafta için teslim edilmek koşuluyla, genelde Korkuteli mıntıkasında keçi gübresini toplayıp, satan Samracı Şeref’e siparişini verdi.
-XXIV-
Bugün Temmuz ayının yirmi beşi.
Bundan tam tamına kırk yedi gün önce bu adamla karşılaştık.
Biz yedi kardeşiz.
Bu zamanda bu kadar nüfus çok ama ne yaparsın, sorumlusu biz değiliz. Sanırım annemiz öyle uygun görmüş.
Ben dâhil üçümüz kız, dememe gerek var mı, geri kalanımız da erkek.
Biraz kurcalansa geçmişimiz, yani bizim hikâyemiz de Ergenekon ile çok rahat ilişkilendirilebilir.
Annemiz yanımızda yoktu, bilirsiniz ekmek davası…
Elbette babamız da var, dünyaya bir şekilde geldiğimize göre, ama biz hiç görmedik.
Anneme “casus” diye ad takanlar varmış.
Neredeyse tüm yaşamı boyunca takip edildiği için, hem de öyle tutuklama filan da değil, öldürülmekten korktuğundan, izini kaybettirebilme adına annem sık sık yer değiştirirmiş.
O gün, biz de biraz fazla gürültü yapmışız, bu adamla kızı bizim çıkardığımız sesler yüzünden yanımıza geldiler.
Hiç birimiz geldiklerini görmedik.
Hepimiz çok korktuk.
O sırada bir iki kardeşim uyuyordu. Biz uyanıklar da sustuk, sağa sola saklanmaya çalıştık ama boşuna.
Bizi tek tek saklandığımız yerden bulup çıkardılar.
Hem kızı hem kendisi, beni ve kardeşlerimi alıp kendi evlerine getirdiler.
Uyuyan kardeşlerimiz de uyanır gibi oldular ama gene uykularına devam ettiler.
Başlangıçta konuşmalarından hiçbir şey anlamıyordum. Zaten konuşmaktan çok başımızı okşayıp duruyorlardı.
Ne kızdan ne de babasından bizlere bir zarar gelmeyeceğini anlar gibi olmuştuk ama hiç belli olmaz, bu zamanda kimseye güven olmazdı.
Ne ben ne de kardeşlerim onların bu sevgilerine karşılık vermediğimiz gibi umursamadık bile.
Öyle soğuk durunca da: “Bu kadar çok ses yaparsanız, başınıza bir şey gelebilir, iti var uğursuzu var, dünya bozuk, düzen bozuk” gibi şeyler söylediler ve kaldığımız yerin çok yakınında bir yere getirdiler.
Akşamüzeriydi zaten ve annemiz de geldi. Bizi böyle evin dışında görünce nasıl kızdı, nasıl kızdı anlatamam.
Zorunlu olmayan bir açıklama:
Baktım çok hevesli “Hadi bakalım,” dedim. “Misafirsin ama madem heveslisin öyleyse biraz da sen yaz, ben şu sıralar çok yorgunum, kafamı toparlayamıyorum, hem yazım biçimin benim yazılarıma da benziyor, açıklama yapmazsak kimse de çakmaz. Üstelik meziyetlerin de çok.”
O da, sağ olsun beni kırmadı.
Bir de, şimdilik çok fazla açıklama yapmadan lakabının “Karakız” olduğunu söyleyeyim.
-Yirmi Beş-
Bugün Temmuz ayının yirmi sekizi.
Bundan tam tamına elli gün önce karşılaşmıştık.
Biz esasında dokuz kardeşiz.
Sanırım annemiz öyle uygun gördüğü için nüfusumuz böyle kalabalık olmuş.
Benimle birlikte beşimiz oğlan, dememe gerek var mı, geri kalanımız da kız.
Bizim hikayemiz de Ergenekon’la ilişkilidir.
Ekmek davası uğruna, süt davası uğruna annemiz yanımızda yoktu o gün; babamızı ise bugüne kadar hiç görmedik.
Anneme bazı kişiler “casus” diye ad takmışlar.
O da, öldürülmekten korktuğu için neredeyse tüm yaşamı boyunca saklanmış, sık sık yer değiştirirmiş.
“O gün, biz de biraz fazla gürültü yapmışız” demiş kız kardeşim ama öyle fazla da gürültü yapmamıştık, bunlar bizim çıkardığımız sesleri duymuşlar ve bize fark ettirmeden, yanımıza kadar gelmişler.
Gene “Hepimiz çok korktuk” demiş kız kardeşim ama ben o kadar çok korkmamıştım.
O sırada üç kardeşim uyuyordu. Biz uyanıklar da sustuk, sağa sola saklanmaya çalıştılar diğer kardeşlerim ama ben vallaha da billaha da saklanmadım.
Beni ve kardeşlerimi alıp kendi evlerine getirdiler. Uyuyan kardeşlerimiz de uyanır gibi oldular ama gene uykularına devam ettiler.
Başlangıçta konuşmalarından ben de hiçbir şey anlamıyordum. Zaten konuşmaktan çok başımızı okşayıp duruyorlardı.
Bu zamanda kimseye pek güven olmazdı ama nedense bunlardan bizlere bir zarar gelmeyeceğini anlamıştım.
Yılışmadık, şımarmadık, gevşemedik hiçbirimiz; onların bu sevgilerine hiç ama hiçbir karşılık vermedik; umursamadık, iplemedik.
Biz böyle bir tavır takınınca da: “Gürültü yapmayın, çok ses çıkarmayın. Buralar tekin yerler değil, başınıza bir halt gelebilir; iti var, uğursuzu var,” gibi nasihatlerle bizi kaldığımız yerin çok yakınına getirdiler.
Ayrıca biraz yiyecek maddesini de büyükçe bir tabağa koyarak annemin görüp alabileceği bir yere koydular.
Hava kararmak üzereyken annemiz geldi. Bizi böyle evin dışında görünce çok kızdı, boynumuzun kökünden kavradığı gibi yallah…
**
Bir zorunlu olmayan açıklama da benden:
Doğru heveslendim ama Emin Annemin dediği kadar da heveslenmiş değilim.
Abartmış üstelik! Çok meziyetlerim varmış!
Meğer ne zormuş yazmak, okumak gibi değilmiş.
Şu sıralar kardeşim “Bozoğlan”la birlikte Emin Annelerde misafiriz, bu da doğru.
Emin’e “anne” demem şaşırtıcı olabilir ama ne yalan söyleyeyim, ben de, kardeşim de onu annemiz gibi görüyoruz.
Eğer, bir insanın gözlerinin içine derinlemesine bakmışsak; çok değil, biraz, hatta birazdan da az düşüncelerini okur gibi oluyoruz. “Bakmışsak” ve “oluyoruz” kelimelerinin sonunda olması gereken “m” harfini “k” ve “z” harfiyle yazmamın nedeni kardeşim Bozoğlan’ın da bu çakaralmaz meziyete haiz olduğunu belirtmek içindir.
Emin Anne, kardeşime kısaca “Bozo” diyor ama benim adımı tam söylüyor.
Benim yazdığım yazıyı Bozo kıskanmış, “Ben de yazacağım” diye tutturdu. “Emin Anneye danışalım” dedim. Ona söyledim durumu, “Çok memnun olurum, yazsın” dedi.
O da yazmış ama benden kopya çekmiş; kıskanç.
Yazımın bazı yerleri değiştirmiş, hiç fark yok, sadece yedi kardeşi dokuz yapmış o kadar ama söyledikleri içinde şişinmesini saymazsak genel olarak doğru. Benim yazdıklarım da doğru, ben bazı küçük şeyleri atlamışım, o kadar.
-26-
Karakız ile Bozo’yu karşıma aldım, çayımı da doldurdum, bir de sigara yaktım, bir iki dakika bekledim.
İkisine birden dedim ki:
“İkinizin de ilk yazınızı okudum. İkiniz de başlangıç olarak çok iyisiniz, daha iyi olacağınızdan kuşkum yok."
(Esasında kuşkuluydum, yalan söylemeyi tercih ettim.)
"Ancak sizlerden ricam kendi yaşam öykünüzden, kendi aklınızdan geçenlerden, hayallerinizden, beklentilerinizden, düşüncelerinizden çok, biraz da benim anlatmak isteyip de tam olarak anlatamadığım şeylerden de, şu yeteneğinizi kullanarak bahsetmenizdir.
Sizi kısıtlamak gibi bir derdim yok, ne diyecekseniz deyin ama benim yükümü de hafifletin. Olur mu?”
“Ama anne” dedi, Karakız. “Zaten çok zormuş bu yazı işi, biz kendimizi nasıl anlatalım diye düşünürken, bir de senin düşüncelerini nasıl yazabiliriz?”
“Kızım” dedim, “Sana katılıyorum ama şu sıralar siz heveslisiniz, benim ise hevesim kaçmış gibi. İştahım hiç yok. Hele bir deneyin, denemeden bir şey demeyin. Ha, baktınız ki zor oluyor, o zaman vazgeçersiniz. Zorla da güzellik oluyor olmasına ama o kadar güzel olmuyor. Zaten benimkisi sadece bir rica.
Bozo ile ayrı ayrı yazmanıza da gerek yok, işinizin adı ne, ikiniz birden ortaklaşa yazın, hem birinizin gözden kaçırdığını diğeri yakalar hem de kıskançlık duygunuzu yenmiş olursunuz, böylece.”
Bu sözlerim Bozo’nun hoşuna gitmiş olmalı ki, hemen atıldı: “Ben varım.”
Karakız: “Tabii hemen atlarsın, işine geliyor çünkü. Sen kopyacısın…”
“Kardeşine haksızlık etme,” diyerek Karakız’a göz kırptım ama bu hareketimi Bozo’ya çaktırmadım ve devamında:
“Bozo’nun yazdığı yazıyı kastediyorsan eğer, onun yaptığı kopyacılık değil bi kere. O senin yazını alarak üzerinde bazı düzeltmeler, eklemeler, çıkarmalar yapmış. Millet neler yapıyor. Koca koca adamların başkalarının kitaplarını kendileri yazmışmış gibi yapıp akademik kariyer yapıyorlar; duyuyoruz, okuyoruz. Kim bilir, bu Genel Ağ ortamında neler neler oluyordur,” dedim demesine ama sonra baktım ki başka mecralara kayıyorum, kıvırdım:
“Neyse, bunları boş verin siz. Bir de şunu diyeyim size: burası daha çok parasal konuların işlendiği yerler, öyle anıların, fantezilerin anlatıldığı yer sanmayın burasını. Elinizden geldiği kadar tüyo veriyormuş gibi derinliği olan, gizemli şeyler olsun yazılarınızda; o da olmadı, cümlelerinizin hiç değilse birinde para, pul, fiyat, miktar, tutar gibi 'sığ ve gizemsiz' de olsa bazı bilgileri de geçirebilirsiniz. Misal istiyorsanız benim yazığım son yazıya bir göz gezdirin, göreceksiniz ki öyle gübre, samra, zibil, mayıs demekle geçilmemiş, bunların fiyatları yazılmış, gübre sektörüne bir başka açıdan dikkat çekilmiş. Gübre fiyatları neymiş, ne olmuş; “Gübretaş” yani “Gübre Taşıyıcıları” nerelerden taşıyorlarmış gübreleri; zamlanan kimyasal gübre fiyatları kime girip kime çıkıyormuş, çiftçiye girdiği kesin ama başka kimlere, kimin cebine giriyormuş, falan filan işte…”
Ben böyle tane tane konuşurken ikisinin de gözünden sanki uyku akıyormuş gibi geldi bana.
Yine de bu minval üzere biraz daha devam ettim sözlerime.
Sonra baktım ki boşa konuşuyorum, “Neyse, siz keyfinize bakın, bunları sonra konuşuruz,” diyerek ben de boş verdim.
-XXVII-
İkisinin de gözleri fıldır fıldırdı.
İçimden: “Şerefsizler! Bugün uykularını almışlar, şunlara bir ara gazı daha vereyim” dedim, çağırdım yanıma, geldiler.
“Yazı mazı yazdınız mı?”
Karakız: “Yok, bir şey yazmadık. Anlattıklarını düşünüyorduk, bitmemişti sanırım. Çok sıkıcı konuşuyorsun, uykumuz geldi de.”
“Demin içimden size şaka yollu şerefsizler dedim ama şimdi açık açık ve yüzünüze karşı diyorum: harbiden şerefsizmişsiniz, ne demek çok sıkıcı konuşuyormuşum?”
Bozo: “Ama, anne! Bize ne senin parasal sitelerinden, biz ne anlarız, akçeli konulardan, bizim parayla pulla hiç işimizin olduğunu gördün mü? Çükümüzdeydi sanki.”
Doğrusu böyle köpekçe karşılık vereceklerini hiç beklemiyordum, önce şaşırdım, dondum, sonra donum ağır ağır çözülünce keyif verdi, gülümsedim; derken, gülmeye başladım. Gülmem bitince: “Samimiyetinizi ve açık sözlülüğünüzü tuttum,” dedim ve hutbeme devam ettim:
“Evet, anlattıklarım bitmemişti ama yüzünüzde uyku sersemi bir ifade görünce geçen gün konuşmamı kısa kesmiştim.
Şimdi de bir iki şey söyleyip, kısa keseceğim.
Yeter ki yazın!
İçinizden geleni dökün bir yerlere. Balık bilmezse, balıkçı bilir, o da bilmezse başka biri bilir, kısacası birileri bilir.
Ha, benden size açık çek, madem yüzüme karşı böyle pervasızca hatta hakaretamiz bir biçimde konuşuyorsunuz, bu tutumunuzu ifrata kaçmadan yazılarınızda da sürdürebilirsiniz. Yalnız, çok fazla cıvıklığı da pek hazzetmem, aklınızda bulunsun.
Ha bir de, aklıma gelmişken söyleyeyim, öyle kendi geçmişinizi kurcalattırıp Ergenekon, mergenekon gibi şeylere de pek takılmayın. Siktiredin, medyatik olmanıza gerek yok.
Son olarak; ben de uzun süredir söz verdiğim üzere ekim, dikim, hasat, masat diyerek görüp geçirdiklerimi yazmaya çabalıyorum. Ancak daha sürüm konusuna yeni gelebildim. Oysa bir kısmını gördüğünüz gibi her şey oldu, bitti, geldi, geçti.
Yeni ekim dönemine girmek üzereyiz.
Yaşadığım şeyleri biraz hızlıca aktarmak istiyorum, gelgelelim şeyim yemiyor, yapamıyorum.
Ya burada bırakacağım yazmayı ya da tavsatacağım.
Oldubittiye de getirmek istemiyorum.
O yüzden sizden medet ummuştum. Siz bilirsiniz ister yazacaklarınızın arasına benimkileri de sıkıştırırsınız, isterseniz misafirliğiniz süresince sadece kendi kafanıza göre takılırsınız.
Diyeceklerim bu kadar; bakın, uykunuz gelmeden bitirdim, diyeceklerimi.”
Bozo: “Anne, günlüklerini okuyabilir miyim?”
Karakız: “Ben ne demiştim sana bu kıskanç köpek için? Görüyor musun, aklınca oradan kopya çekecek!”
“Ben merak ettiğin için okumak istiyorsun sandım,” dedim, Bozo’ya ve ekledim:
“Yazacağın yazılarda günlüğümü kullanabilirsin ama şimdiden söyleyeyim, kopya çekmeye elverişli değil, olsa olsa ufkunu genişletebilir, bir de kafanı karıştırır.
Ufku geniş ama kafası karışık kişilere ne denir, ben bilmiyorum.”
-Yirmi sekiz-
“Anne, kaç gündür günlüklerini okuyorum, feleğim şaştı,” diyerek yanıma geldi Bozo, peşi sıra da Karakız.
Bekledim, bir karşılık vermedim Bozo’ya. Karakız’ın da eteğindeki taşlarını dökmesini bekledim.
O da: “Anne, ben de senin bu serden seradan dediğin yerdeki yazılarını okudum, başıma ağrılar girdi. Kaptırmışsın, yazmışsın aklına ne gelmişse,” dedi ve sustu.
Sanki çok daha sevimsiz ve de hoşuma gitmeyecek şeyler söyleyecekmiş ama ben kırılırım endişesiyle yutkunmuş gibime geldi.
Yüzüme nasıl bir ifade vereyim de biraz daha ne diyeceklerse desinler diye düşünmeye başladım.
Böyle bir ifade biçimini bulamadım.
Sonra, birden: “Susuz musunuz, uykusuz musunuz?” diye konuyu başka bir yere itekledim.
Bu yumuşak sorum üzerine hakikaten şaşırıp kaldılar, biz ne diyoruz, bu çatlak ne diyor gibi bir ifadeyle yüzüme baktılar ve yanılmamışım, şöyle dediler:
“Yav, Emin Anne, iyi misin sen?”
“Günlüklerini okuduğumda senin biraz sıyrık olduğunu düşünmüştüm, yanılmamışım, varmış sende bir şeyler.”
Onların bu seviyeli çıkışlarına hiç oralı olmadan tekrar sordum:
“Diğer üç kutik nerede?”
Karakız Bozo’ya baktı, Bozo da dönüp Karakız’a baktı ve sanki “Bu çatlak zurnayla şimdi konuşulmaz, hadi gözümüz kuru iken tüyelim buradan” dercesine sırtlarını dönüp balkona doğru gittiler.
Onların gitmesinden sonra “Ulan ne insanlar yaratmış Hâlık” diye mırıldandım ama yanımdan gidenleri kastetmediğim gibi “Ulan” sözünü de “Vay be” yerine geçen bir şaşkınlık ünlemi olarak kullanmıştım.
Diyen diyeceğini dedi.
Konuşurken değilse de yazarken nerdeyse her daim gündemin gerisinde kaldım.
Haşmetli Haşim Kılıç Beyefendi gözümün önüne geldi.
Birçok kimse gibi benim de pür dikkat kesildiğim bir anda, kararı açıklamadan önce yaptığı konuşmada heyecandan önceleri dili damağı kuruyormuş gibi oldu, yüzünde envai çeşit ifadeler belirdi, sanki kapatma kararı çıkarsa kan gövdeyi götürecekmiş gibi panikleyip, herkesi sakin olmaya davet etti ama sonunda rahatladı ve başlangıçta takındığı tavır ile açıklayacağı sanılan şeyin tam aksini, müjde verircesine söyledi: “…Akepe kapatılmamıştır!”
Onun bu durumunu yani konuyu anlatış biçimini acaba sadece ben mi yanlış anladım diye düşünürken bir süre sonra Akepe binasında televizyondan aynı kişiyi izleyen parti çalışanlarının da aynı anlam boşluğuna düştüklerini aktardı habercinin biri.
Be mübarek adam önünde yazılı duran kâğıtlardan ne diyeceğini öznesiyle yüklemiyle desen olmaz mıydı?
Böyle irticalen konuşup, yani şuan benim yaptığım gibi içinden geleni, aklına eseni diyeceksen nerede kaldı senin en büyük mahkemenin başkanı olma ağırlığın?
Zaten ona değil ben bahan sorduğum bu sorulara “Bre nobran Emin” girişiyle bir yanıt vererek kendimi susturdum:
“Haşmetli Haşim Kılıç Beyefendi böyle konuşarak; dinleyenleri ofsayda düşürüp hazzın zirvelerinde dolaşmış olması düşünülemeyeceğine göre, olsa olsa, belki hayvansal proteinleri az tükettiği için zekâsı benim seviyemde olan, dolayısıyla Aziz Nesin’in yüzdeye vurarak belirttiği bu coğrafya insanının sıkça yaptığı gibi bazı zaferlerden sonra sokağa dökülüp, sevinç gösterileri yapıp Allah esirgesin ölümle sonuçlanan kazalara sebep olmaması için böyle bir ulvi gayeyi gütmüştür.”
-29-
Saat akşamın dokuzuydu, seradan eve geldiğimde.
Motoru nasıl sürdüğüme, eve kadar nasıl geldiğime şaşmıştım.
Gerçekten de o kadar yolu nasıl geldiğime dair hiçbir şey hatırlamıyordum, ezbere gelmişim demek ki.
Dermanım kalmadığını motoru geriye doğru çekip ayaklarının üzerine zar zor oturttuğum zaman anlamış, üstüne “Ulan peki ben bunca yolu nasıl geldim?” diye bir de soru sormuştum.
Beynimin bir bölgesi ya da meleklerin koruma aracı (eskortluğu) alıp getirmiş olabilir miydi?
Hemen girdiğim banyoda da ayakta duramayacağımı anladım. Önce çömeldim sonra da fayansın üzerine yaydım kendimi.
Hazırlanan yemeği ağzıma götürmeye de, çiğnemeye de mecalim kalmadığını anladım, demlenen çaydan bir bardak anca içebildim, demlikteki çayları yüzüstü bırakıp, sırtüstü yatağa attım kendimi.
Hemen uyurum diyordum ama o da olmadı, nasıl olduysa uykuya geçecek takatim de kalmamıştı.
Sorun, sadece bedensel yorgunluk, ağrıyan kemiklerim değildi; moralim göçmüştü, sinirlerim gerilmiş ve bir türlü gevşetememiştim.
Helbette bunlar bir günde oluşan şeyler değildi, birkaç gün öncesinden başlamıştı.
“Hasat tamamlandı,” “sera söküldü,” “kum taşındı,” “gübre geldi,” “sera sürüldü” gibi iki kelimeyi yan yana getirip, bu basit cümleleri aktardığım kişilere hangi anlamlar hücum eder, onları nerelere alır götürür bilmiyorum ama beni derinlere daldırıyor.
Ancak, devrik mevrikte olsa bu iki kelimelik cümleleri biraz çoğalttığım zaman işin rengi de bu rengin tonu da biraz belirgin hale gelebiliyor.
Yazının burasına geldiğimde Karakız kalçalarını paytak paytak attığı adımlarla bir tuhaf çalkalayarak yanıma geldi.
Hemen “Ne yaptın, bir şey yazabildin mi?” diye sorduğumda, o selam verip “kolay gelsin” diyerek yazdıklarını bana uzatmıştı bile.
***
Kaldığımız yerin arkasında yani kuzeyimizde büyük taşlar arasından fışkırmış kamışlar vardı.
Boyları o kadar uzundu ki kaç kez baktımsa da uçlarını bir türlü görememiştim.
Bizi hem kuzeyden esen rüzgârdan koruyorlardı hem de bu taraftan gelecek tehlikelerden.
Onların “haş, huş, hış” diye neni söyleyen sesleriyle öyle güzel uyurduk ki anlatamam.
Ama o güven ve huzur veren sesleri şimdi beni tehdit ediyor, endişeye buluyor, daha da ötesi korkutuyorlardı.
Üstüne üstlük sundukları serin gölgelik de yerini ağzımızı bir karış açıkta bırakan, dilimizi dışarı attıran buğulu, boğucu ve sıcak bir karanlığa dönüşmüştü.
Hepimiz bir birimize ya soruyor ya da soran gözlerle “annemiz nerede kaldı” diye bakıyorduk.
Hiç bu kadar gecikmemişti.
Ben sabah sütümü aksi gibi bir de az içtiğim için dilim damağım kurumuştu.
En son ben doğduğum için diğer kardeşlerime göre daha tıfıl kalmıştım, hem karnım küçük hem de gücüm onlar kadar olmadığından meme kapma yarışında sona kalıyordum.
Bir şekilde yakaladığım memeyi de henüz gözleri tam açılmamış olan kardeşlerimin ittirmesiyle ağzımdan kaçırıyordum. Boşta meme başı bulacağım diye diğer kardeşlerimin sırtlarına basa çıka dolanırken annemin bizlerden kaçarcasına kalkıp gideceği tutuyordu.
Gerçi gözleri açıldıktan sonra da kardeşlerim bana bu hainliği her zaman çektiler.
Diyeceğim o ki bu sabah gene karnımı tam doyurmadan annem yanımızdan savuştu.
Hâlbuki şimdiye kadar en fazla iki saat kadar bizi yalnız bırakıyordu. Bu ayrılığın bir saatini uyuyarak geçirdiğimiz için çok fazla kafaya takmıyorduk.
Yanımıza gelir gelmez yedimiz birden karnındaki memelerine yapışarak onu yere yıkıyorduk.
Bilmiyorum, ya bizi pisboğaz yetiştirmemek için ya dengeli beslemek için, ya da sütü bittiğinden veyahut dişlerimizle canını yaktığımızdan yerden doğrulur doğrulmaz bizden uzaklaşmaya çalışınca bir süre ayaklarımız yerden kesilir gibi oluyor sonra patır patır dökülüyorduk karnından.
Çok uzağa gitmiyordu, arkamızdaki o uzun kamışların içine dalıyordu ve bizim onun pustuğu bu yere gitmemize ise imkân yoktu.
Bir süre arkasından “anne ne olur gitme” diye yalvarsak da, o hiç üstüne mal etmiyordu.
O orada öyle çıt çıkarmadan durunca, biz de ne yapacağımızı bilemeden etrafımızda dönenip duruyorduk.
Kakası gelenler evimizin dışına doğru kıçını dönüp çatlıyordu.
Karnını iyi doyuranlar it dalaşına tutuşuyordu. Benim gibi karnı tam doymayanlar ise biraz küskün biraz da kırgın bir köşeye çekilip bekliyor arada sırada kamışların arasında öyle manyak gibi duran annemize, gelmeyeceğini bile bile, gene de yanımıza gelmesini için sesleniyorduk.
Sonra Allah tarafından bir uyku çöküyordu üzerimize, sızıyorduk. İşte o zaman annemiz ya alıp başını bir yerlere gidiyor ya da yanımıza geliyordu. Lakin o yanımıza geldiğinde tatlı uykudan kalkıp memeye sarılmak sahura kalkmak gibi zor geliyordu.
Ne gariptir ki biricik annemiz, bu sabah kamışların altında hiç beklemeden alıp başını gitmişti.
Gidiş o gidiş, neredeyse öğlen olacaktı ama o hala dönmemişti.
Ne yapacağımızı şaşırmış durumdaydık.
Ortalığa düşüp aramayı aklımdan geçirdimse de cesaret edemedim.
***
Yazdıklarını yazdığım yazının içine gömdüğümü görünce çok sevindi, civelekleşti. Başını sıvazladım, gıdığını çimdirir gibi okşayarak “devamını beklerim” dediğimde belli ki bir şeyler karalamış olan Bozoğlan da yanımıza ağzı bir karış açıkta ve nefes nefese geldi.
Onun bir şey sorup bir istekte bulunmasına fırsat vermeden dedim ki:
“Bozo kusura bakma, yazını şimdi kullanamam çünkü çok uzadı. Ben bile yazımı tamamlayamadım. Oysa Ali’nin serayı sürümünü anlatacaktım. Burada huyu batsın, bir Serdar Amcan var ve uzun bir yazı oldu mu hayatta okuyamıyor, diyelim ki diyeceklerin içinde, onun dar olan serine ilaç olacak bir şeyler olsun hiç fark etmez, nasıl diyeyim alerji oluyor. Üstelik seni önemseyip önemsemediğini de bilmiyorum, önemsese bile senin birkaç günde yazdığın bu yazını, o hızlı okuma yöntemiyle allak bullak eder.”
Küsecek zannettim bu sözlerime ama o birden Karakız’ın boynuna dişlerini geçirip kızcağızı al aşağı etti.
Ben ise onları ayıracak yerde, artık bir tekinde mi, yirmi tanesinde mi olduğu belirtilmemesine rağmen, beyaz zemine kalın siyah çerçeve içinde: 11 mg zifir, 10 mg karbon monoksit ve 0,9 mg nikotin yazısı yetmezmiş gibi önüne ve arkasına da daha büyük harflerle: “sigara içmek size ve çevrenizdekilere ciddi zararlar verir” ile “sigara içmek damarları tıkar, kalp krizine ve felçlere neden olur” sloganlarının bulunduğu için değil aldığım bir karardan dolayı yılbaşında bırakmayı düşündüğüm paketten bir sigara çıkarıp, yakarak boğuşmalarını seyre daldım.
-XXX-
Geçenlerde “Bozo niye öyle avare geziyorsun? Gel bakalım yamacıma” dedim ama sanki hepsini çağırmışım gibi yedisi birden, kaygana ya da arnavutciğerinin damarlı kısımlarını dağıtıyormuşum da ilk gelen daha çok kapacakmışçasına üşüşüp ayağıma, paçalarıma sürtünmeye, cırmalamaya başladılar. Sırnaşmayı sevmediğimden “sırnaşmayın lan” diyerek ayaklarımı çektim.
“Uzatın ellerinizi, cırnak arası kene kontrolü yapacağım” der demez en yakınımdakilerden birini kavradım. İtoğlitler hemen anlıyorlar başlarına sırasıyla hangi işlerin geleceğini, Bozo da dahil hemen hepsi etrafımdan çil yavrusu gibi dağılıp, saçılmaya başladılar.
En göze batan yeri göbeğinin büyüklüğü olan bu kara kutikle eve girip, televizyonun altındaki komodinin çekmecesinden, sadece bu amaç için satın almış olduğum 1 liralık cımbızı gerekli gereksiz eşyalar içinde arayıp buldum.
“Ulan arkadaş, nerden buluyorsunuz bunca keneyi anlayamıyorum, ortalık kene mi kaynıyor?” gibisinden söylenerek ilk konaklama yeri olarak parmak aralarındaki tüyü az bölgeye yerleşen keneleri cımbızla çekip almaya başladım.
Kulaklarının içi, bacaklarının arası, koltuk altları, boyun kökü, göğsü, kuyruk altı derken hemen her yerinde bir ve birkaç tane olmak üzere kene toplayıp içinde biraz su bulunan kaba dikkatlice hatta gereğinden fazla dikkatlice attım.
Öldürmeye içim el vermemesine rağmen göt korkusundan, bu kaba birazcık nitrik asit koyup, acaba bu dünyadan ne kadar yararlandılar, daha fazla yaşayacak günleri var mıydı türünden fuzuli sorularla topluca ve hızlıca ölümlerini izliyor olmak, sinirlerime iyi gelmemeye başladığı gibi ayrıca şu sıralar sık sık kontrolden geçirip, “Kenbit” adlı serpme tozu kullanarak, kenelerin bunlardan uzak durmasını sağlamama rağmen gene de kenelerle baş edememiş olmam da zoruma gidiyordu.
***
Ali elli dakikada sürümünü tamamlamıştı.
Sürümün dönümü de 30 liraydı.
1,73 dönüm olan bu yer için 52 lira vereceğim yerde, işini beğendiğimden ve de teri henüz kurumadan uzattığım 60 lirayı ancak çok ısrar ettiğim için alıp, yanımdan ayrılmıştı.
Bütün sürümler tamamlansın hepsini birden alırım ayağına yatması ve belki de bundan sonra yapılacak kazayağı ve patos işini de ona yaptırmamı garantilemek için böyle davranmış olabilirdi.
Seranın dışında yığılı duran ama yığınları yola doğru yayılan, Samracı Şeref’in Korkuteli’nden ve Kumcu Süleyman’ın Aksu-Serik taraflarından getirdikleri çiftlik gübresi ile milli dere kumunun her bir kamyonunu da gene 30 liraya traktörün arkasına bağladığı kepçemsi bir aletle seranın içine öbek öbek taşıyabileceğini de sorum üzerine söylemişti.
Ali’nin sürümü aklıma yatmış ve iyi ki İlhan’a sürdürmek nasip olmamış diye de sevindirik olmuştum.
Pulluğu olabildiği kadar derine daldırmış olmalı ki 5-6 tane, öyle bir kişinin kucaklayıp kaldıramayacağı türden kayalar çıkmıştı.
Bu kayalardan birini daha sürüm sırasında kaldırılma durumunu sınamış ve bunun olmayacağını anlayıp takla attıra attıra kenara kadar getirdiğimi görünce, diğerlerini de Ali, pulluğun ucuyla biraz uğraştırıcı olsa da sürütüp kenara kadar getirmişti.
Bu goganlardan kafam kadar ve kafamdan küçük olanları da ben daha sürüm esnasında traktörün ardı sıra gitmeye çalışarak pulluğun altüst ettiği toprakta tekrar kaybolmasınlar diye çoğunu elle dışarı taşımıştım.
Sevindirik olduğum kısım seranın içindeki dikme demirlere çarpmadan, sürtünmeden işin yapılması yanında bu taşların çıkmasıydı.
Demek ki İlhan geçen yıl bu serayı sürerken çok yüzlekten geçmiş, belki de bu kayalara pulluk takılınca pulluğun ineceği derinliği ayarlayan kolu kaldırarak geçip gitmiş.
***
Serayı Ali sürdü, tamam da, peki bana ne oldu da bu kadar bitap düşmüştüm günün sonunda?
Zamanının çok dar olduğunu, seraya gelir gelmez hemen sürüme başlayacağını, o yüzden serada sürüme engel olacak bir şeyin kalmaması gerektiğini üstüne basa basa söyleyen Ali’nin dediklerini yapmaya çalışmak daha işin başında gözümü yıldırmıştı.
Damlama hortumları serada olduğu gibi duruyordu. Her biri 40 metre uzunluğunda ana boruya sokulmuş bu 104 adet damlama hortumları ana borulardan kerpeten yardımı ile ama kırmadan, abanılarak sökülüp dışarı alınacaktı.
Karanfillerin kök ve saplarının çoğu taşınmıştı ama beğenilip de alınmayanlar duruyordu. Hadi buna eyvallah diyelim, en kötüsünden sürülürken toprağa karışır yeşil gübre yerine geçerdi ancak karanfiller için kullanılan yaklaşık 400 civarındaki bağlama demirleri ipleriyle birlikte kimisi yıkılmış, kimisi yamuk, kimisi dik olarak serada duruyordu, topraktan çekilecek ve dışarıya taşınacaktı.
Bu demirlerin daha kalın yapılısı olan ve sıraların başına ve sonuna konulanlar ile bunlara ip bağlandığında yıkılmasın diye dayatılan uzun destek demirleri de öyle gözümüzün içine bakıyordu.
Kalın damlama hortumlarının sıcak ve soğuk yüzünden esneyerek yılan gibi kıvrılmasını bir nebze olsun önlemek için bu boruların önlerinden ve arkalarından toprağa çakılan yarım metrelik demir kazıklar da duruyordu.
Çamaşır ipi gibi bel vermiş hortumlardan bir ampul gibi sarkan, bırak traktör geçerken değmesini, seranın içinde yürürken bile insanın kafasına değen yağmurlama fıskiyeleri de duruyordu.
Urfalı Hasan ve Celal’in giderayak yapmadıkları bu işleri yapacak olmaktan daha işin başında yorulmuştum.
“Emin bey, demirleri taşısın diye biz Mevlit’le anlaştık, o taşıyacaktı, taşımamış şerefsiz, bizim bir suçumuz yok yani” gibisinden bir savunma içine girmişlerdi.
Tam da birlikte yürüttüğümüz belalı bir sezonun bu son dakikalarında altın bir vuruşmayla karakolluk ya da hastanelik veyahut ta morgluk olmak hem benim açımdan hem de onlar açısından an meselesiydi.
Yağmurlama hortum ve fıskiyeleri hariç saydığım işlerin tamamını, Mevlit’e ağza alınmayacak galiz küfürler eşliğinde “sera dayağı” atmaya kalkanlar ile gene ağza alınmayacak galiz küfürler eşliğinde Mevlit