Tam Sürüm Bilgini Göster : Ser'den, Sera'dan.
Geçenlerde yani birkaç gün önce Ali Hocam’la konuştuk; özel konuşmaların sonuna doğru çoktandır uzak kaldığım “Arka Bahçe’de ne var, ne yok?” dedim. Bir şeyler özetledi ve “Seraya Master bir yazı asmış” dedi.
Bu konuşmadan iki gün sonra zaman zaman uğradığım Bulgan Tarım’a uğradım.
Kemal Bey de oradaydı, hani “Senin ‘o’ işin de yavaştır” diyen Kemal Bey!
Niyetliymiş, bütün namazlarını camide kılıyormuş, cüz dinliyormuş… Zekâtını bilmem ama fitresini de şu sıralarda heyecanla dolaşan tarikatlara ait Kuran Kursu hocalarına vereceğini sanıyorum…
Beni sordu, “Oruç tutanlara iftarlık roka yetiştiriyorum” dedim. Tepki vermedi, gülecek zannetmiştim oysa.
Gıcık vermek için üzerine gittim: “Namazlarında bana da duanı esirgeme Kemal Bey.”
Bu kez “Bana ne kardeşim, kendin et” diye serin bir yanıt geldi.
Neyse, anladım ki sohbet başka şeye saracak, müsaade istedim Mehmet Bey’den ve bilgisayarlarının başına geçip, internete girdim.
Onlarca e-posta gelmiş, şöyle hızlıca bazılarını açıp kapattım, daha uygun bir zamanda bakarım düşüncesiyle Arka Bahçe’yi tıkladım.
Daha yazının ekranda görünen kısmını bile yarılamamıştım ki, Kemal bey neye bakıyorum diye merak edip kafayı uzattı.
O sormadan, ben yazının baş tarafındaki koyu yazılmış kısmı “Bak Kemal Bey! Dinle!” dedikten sonra tane tane okudum.
Az önceki serinliği daha ılımamıştı, yüzünün nuru soluktu, iki kez “Ne?” dedi.
Bir kez daha okuyunca “Git Allahını seversen ya! Öyle hesap mı olurmuş? Kim yapmış bu hesaplamayı? Kime sormuşlar? Ben on sekiz senedir bu işin içinde ..kişiyorum, böyle bir rakamı ne duydum, ne gördüm! ”
Yazıdan bazı bölümleri üstünkörü okuyarak onu iyice doldurdum, orucunun bozulacağı kadar küfür etmemekle birlikte yeteri kadar saydırdı.
O bir yandan sövüp diğer yandan böyle bir şeyin külliyen yalan olduğunu alaylı ve kızgın bir dille Mehmet beye anlatırken diğer yandan da ben: “Kemal bey, bu 25 bin 600 lira hem de net rakammış, brüt mürüt değilmiş anlayacağın” diyerek kızgınlığına körük çekiyordum.
“Kim yapmış bu hesaplamayı abicim? Yalan ya! Götlerinden uydurmuşlar! Vallaha yalan, billaha yalan!”
Senin oy verdiğin partinin adamları hiç yalan söyler mi, diyecek oldum, son anda caydım ve “Hiç yalan olur mu Kemal bey, Tarım Bakanlığının danışmanları, yapmışlar araştırmalarını tespit etmişler, kalem kalem sıralamışlar, tam on bir kalem iş, yeter ki kesin fındıklarınızı, her halükarda iyi bir şey yapmış olursunuz, diyorlar ” dedikten sonra ekledim: “İtirazın varsa söyle doğrusunu yazayım.”
“Yaz anasını satiim: Bu bilgiler yanlış de! Götüzden uydurmuşsunuz de! Telefonumu da yaz, beni arasınlar!”
***
Yazıyı salim kafayla okumak için temiz bir sayfaya kopyalayıp “save” yaptım ama seraya gelip taşınabilir diskime bakıp bulamayınca anladım ki yazıyı firmanın bilgisayarına kopyalamışım!
Gene de okuduğum ve o yazıdan aklımda kaldığı kadarıyla yetinerek sonu cekle cakla bitecek şöyle bir yazı yazıyı yazacaklarımın arasına sıkıştırmak için kendime direktif verdim:
Bir zamanlar buraya yazdığım “Loy loy diloy loy loy” başlıklı yazıya hafıza ve hatıra tazelemesi yapılması için gönderme yapılacak.
O yazımdaki 4.680 liralık pek de net olmayan net kârımın 1,830 metrekareye bölünerek bir dönüme karşılık gelen net kâr belirlenecek.
Çıkan rakam eğer Bakanlığın belirlediği rakama benziyorsa “helal olsun adamlara” denilecek, yok eğer benzemiyorsa gene “helal olsun adamlara” denilecek.
Fındıkçıların karanfile geçebilmesi yani paraya para dememesi için önce fındık ağaçlarından kurtulması gerektiğini yani dalını kesip kökünü kökleme masrafına ve hamaliyesine katlanması gerektiğini; hamaliye ve masrafına katlanabileceği sadece bu da değil, yamaçlara seraları kurmak içinde epeyce debelenmesi gerektiğine; bitmedi, en önemlisi de ürettiklerini paraya çevirebilmek için pazarlama sorununu da çözmesi gerektiğini söyleyenlere küfür etmeden iyi niyetli cümleler kurulacak.
Genelde “bire beş” ürün alınan, daha açık ifadeyle bir karanfil fidesinden ortalama 5 dal “pazarlanabilir” (eğri, büğrü, çatlak, patlak, hastalıklı, böcek yenikli, kısa olmayan…) karanfil alındığı, bir dekara ne kadar fide dikileceğini yazıda belirtilmemesine rağmen yaklaşık 20-25 bin olduğu söylenecek; en üst rakamı ele alsak bile 125 bin dal kesilebileceği ve Sevgililer Günü satılacak fiyatı da çok fazla ciddiye almadan (çünkü malum Şubat’ın o haftası içinde çok az sayıda ürün yetişmekte) ortalama olarak 10-15 kuruştan değerlendirilebileceği hesabıyla gene en üst rakam alınarak çarpılacak ve çıkacak paranın büyüklüğü görününce hayret mayret etmeden başta işçilik, sonra fide, daha sonra ilaç, gübre, bakım, koruma ve ambalaj masrafları üşenilmeden kalem kalem bu büyük paradan çıkartılacak.
Bu konuyu diğer konu kapıları gibi birer birer “şahsı adına kapatmayıp” beni uğraştıran Sayın Master’a teşekkür edilecek ve denilecek ki: “İsterseniz bu konu açık dursun, 18 senedir bu işin içinde sevişen Kemal Beyi yakın takibe alalım, eğer bilgi verecek olursa, bakalım 19 uncu sevişmesinde bir dekardan ne kadar dal karanfil üretecek, ne kadar masraf edecek, kaça satacak ve önümüzdeki Mayıs ayında yani dönem sonunda nasıl “tatmin” olacak?
-Elli beş-
Başlığın birini şöyle düşünmüştüm: “Roka Açılımı.”
İkincisini de biraz kafiyeli olacak şekilde: “Ekonomiye Can Vermek İçin Değil; Yiyin Alın, Alın Yiyin, Ekonomiyi İplemeyin.”
İki başlığı da gözüm tutmadı, medyatik geldiler, o yüzden yazmadım. Gerçi şimdi yazmış oldum ama siz bilesiniz diye söylüyorum, yoksa gündemleri kendi kıt aklımca sulandırmak için değil.
Neyse, uzatmadan açılama dönecek olursam: Yenilebilir yüz gramında, yani ayıklanmış, temizlenmiş ve mideye gönderilmiş yüz gramında: 33 kalori, 3 gram protein, 0.6 gram yağ, 3.2 gram karbonhidrat, 205 miligram kalsiyum, 9.5 miligram demir, 5 miligram sodyum, 14000 I.U. vitamin A ve karoten, 0.18 miligram tiamin, 0,29 miligram riboflavin, 120 miligram vitamin C ve posanın ise 0.8 gram olduğunu Türkiye Diyetisyenler Derneğinin çıkardığı bir dergiden yaklaşık 10 sene önce bilgisayarıma aktardığım ve çalışmalarımda sıkça başvurduğum tabloya bakarak yazıyorum; şu sıralar ekip, büyütüp, demetleyip satmaya çalıştığım ürünün içerdiği besin öğelerini.
Bizim hanıma kalsiyum ve demirden bahsedince zaten büyük bir iştahla tükettiği yeşillikler içinden ektiğimiz bu ürüne olan meylinde şimdilerde bir artış gözlemliyorum.
Eşime gargara ederek atlattığım gibi değil de düzgün bir cümle ile söylediklerimi Ayşe Baysal Hoca’nın kitabındaki tabloyu kaynak alarak yazacak olursam, sanırım neden roka yemeye meylettiğini daha net anlatmış olurum:
“40-49 yaş aralığında, ortalama ağırlığı 55 kilo ve orta derecede fiziksel bir çalışma içinde olan, Türkiye’deki bir kadın için salık verilen günlük besin öğeleri tüketim standartlarından bazıları şöyle: 22 miligram demir, 5000 I.U. vitamin A ve aktivitesi, 500 miligram kalsiyum ve 50 miligram vitamin C.”
İsteyen bu iki bilgi arasında bağ kurarak günde ne kadar roka yiyeceğine karar verebilir.
Kaldığım yerden yazacaklarıma devam etmeden böyle bir yazı ile günümüze, güncele değinerek bir nevi ürettiğim ürünün propagandasını yapmış oldum.
Ben, “bu şeye faydalıdır,” “şu derde çok iyi gelir” gibisinden bir öneride bulunmuyorum.
Şimdilerde bu türden önerileri birinin her iki parmağında taşlı yüzükler olan, profesörlüğü kendinden menkul, kitaplar yazıp, kanal kanal dolaşarak “Kâinat Eczanesi,” “Peygamber Efendimizin de işaret buyurduğu” veya “Kuranı Kerimde şu ayet” gibisinden cilalı cümleler eşliğinde Lokman Hekim’liğe soyunanlar yapıyor.
Hatta yakın bir zamanda her iki parmağında taşlı yüzük olan Profesör Maranki, Haber Türk sunucusunun “Ne olur, zamanımız kısıtlı, biran önce şu anne sütü konusuna gelelim” cinsinden sözlerine, gene başka dertlere dünya kadar örnek verdikten sonra süt için saydıklarının arasından rokayı da duyunca şaşırmadım desem sizi şaşırtmış olurum.
Özellikle ayva ve armudu reçelinden, hoşafından tutun da bilmem neyine kadar her şeyiyle sütü gelmeyen annelere öyle ballandıra ballandıra coşkuyla anlatışı vardı ki anlatamam.
Hem zaten nasıl ceviz insanın kafasına ve beynine çok benziyorsa ayva ile armut da memeye çok benziyormuş, oradan da anlaşılabilirmiş, zaten.
Sanılmasın ki adamcağızları küçümsüyorum, yalan yanlış söylüyorlar diyorum. Kim bilir, belki bin kişilik sütü gelmeyen anneyi bir yere topladılar, kurdukları ekiple bunlara ayvayı yedirdiler, baktılar ki bu bin sütsüz annenin hatırı sayılır çoğunun memeleri Soğukpınar Çeşmesi gibi çağıl çağıl çağıldamakta.
Benim uyuz olduğum şey, kitaplar yazıp, taşlar toplayıp veya kokuları şişeleyip bunları utanmadan sıkılmadan, dinden imandan da dem vurup pazarlamaları.
Mesela Prof. Y.Nuri Öztürk’ün de fikirlerine bilgisine saygı duyarım, ilgiyle de dinlerim ama ne zamanki konuşmasının bir yerlerinde yazdığı kitaplara sık sık göndermeler yapar, o vakit gözüme büyük yazar ve pazarlamacı Orhan Pamuk gibi görünür ve yüzümü ekşiterek dinlerim, konuşmalarının devamını.
Gerçi şuan benim yaptığımın da yukarıda andıklarımdan bir farkı kalmadı!
Ben de çaktırmadan veya azıcık çaktırarak roka pazarlaması yapıyorum.
Ancak henüz büyük pazarlamacı olamadım, küçük üreticiyim ve ürettiklerimi Antalya Halinde 131 numaralı “UÇKAÇ Sebze ve Meyve Paz.Tur.Tic.Ltd.Şti.” pazarcılara pazarlıyor, ben de onların pazarladıklarına içim burkularak bakıp, Hacı Mehmet Amcanın: “Malın övme, pazarın öv” sözünün kulağımda çınlamasına izin veriyorum.
Umarım yakın bir gelecekte, bir terslik çıkmazsa tabi, Pertekli, yakışıklı, genç ama vaktinden önce olgunlaşmış, bana karşı da oldukça saygılı davranan hemşerim Berdan ile gene hemşerim Gülcan Hanımın “birliktelikleriyle” kurdukları “Sinerji” adlı şirketlerinden bana da “sindirecekleri” “enerji”yle ürettiklerimi Antalya pazarcıları yerine Avrupa’ya bile gönderebilirim.
Antalyalılar görebildiğim kadarıyla rokaya pek düşkün değiller. Daha çok Antalya da yerleşik diğer şehirliler rokayı tüketiyorlar. Buranın yerlileri en fazla tere seviyor, bazı komşularıma ikram ettiğim zaman bu durumu daha net görebiliyorum. Kimisi kokusunu beğenmiyor, hatta birisi bana roka için “Abi bunu nasıl yiyorsunuz, kokusu osuruk gibi ya…” demişti. Bir başkası da kimden dersini almışsa artık, balık-rakı-roka üçlüsünden olsa gerek, “Bu rokayı rakıcılar yiyormuş, soframa koymam” demişti. İnancı sarsılmasın diye ama rakıcalar peynir, kavun, et, leblebi gibi diğer şeyleri de meze yapıyorlar cinsinden bir yorum yapmadım.
Rokayı İzmir’de tanıdım tattım ve İstanbulluları bilemem ama bence bu otu en çok İzmirliler tüketiyor.
Tohumcudan daha önce yarım kilo, bir kilo diye gramla tarttırarak adına ve markasına dikkat etmeden roka tohumu alırken şimdi aldığım roka tohumu yarım kiloluk teneke kutuda ve kutuya sonradan yapıştırılmış resimli etiketteki yazıda “ROKA İZMİR” yazıyor ama kutudaki bir başka dikkatimi çeken yazı da şöyle:“Product of U.S.A Westar Seeds International, Inc.”
Bu konuda yorum yapmak bana düşmez ama işin içinde başka bir numara yoksa, özellikle “bu toprağın” tohumunu bana satanlara “aferin,” bizim tohumcularımıza da anamın kullandığı deyimle “topuğunuza tükürün” derim.
Bu arada yazdıklarıma teveccüh gösterdiğini sandığım kişilerin hatır için çiğ roka yiyeceklerini, dolayısıyla iç tüketimin 10 demet civarında artacağını düşünmekle birlikte ne yazık ki bu artışın fiyatlara yansımayacağının da farkındayım.
Size ben, yine de “ekonomiyi boş verin; alın yiyin” derim.
Üstelik bu yeni ürün ile yazılarım (sanırım) borsaya da değmiş oldu. Borsaya neresinden değdiği, hangi hisse ile alakalı olduğunu da (zannım netleştiğinde) günü geldiğinde belki anlatırım.
Gene günü geldiğinde ve gene “belki” belirsizliğiyle, bu yeşillik işine neden girdiğimi ya da girmek zorunda kaldığımı, bu kararı alırken beni diğer üreticilerinden biraz farklı (cins) gören bir önceki komisyoncum Sebahattin Cansızer’in neden: “Yanlış anlama ama otçuluğun sonu götçülüktür, bu işe bulaşma” derken ne demek istediğini, ekip dikerken neler yaşadığımı ve daha yaşayacağımı, kâr veya Allah göstermesin zararımı, hepsini, gündemle, serimle, seramla ve efkârımla bulayarak bir bir yazarım.
Şimdilik yarım kalan yazılarıma kaldığım yerden yani toprak analizi, sürüm, gübreleme, toprak yıkama gibi ekim öncesi hazırlıklarımdan fırsatını buldukça yazmaya devam edeceğim.
Son olarak, bir zamanlar, içinde “roka ve emekli” sözü geçen bir yazıyı okuduğumu hatırlar gibi oluyordum ama bir türlü netleştiremiyordum; vakti zamanında bilgisayarıma kopyaladığım yazıları kurcalayınca yeniden karşılaştım. Konuyla pek alakası yok ama bu manalı yazının birazını yazımın sonuna alıntıladım.
Ne var balık? dedim.
Valla ‘Narlıkuyu’dan sekiz buçuk kiloluk bir lağos geldi, Rumlardan aldırdığım otlar da sabah geldi, sana helal olsun attırıyım şu lağosu ızgaraya o pişene kadar biz lafı gezdiririz, zaten lağosun artanına meraklı enayi çok; alayına senin artıkları okuturum.’
Yuh be dedim, suyun ortasında yaşıyosunuz, balığı bile Mersin’den getirtiyonuz. Ulan bari otunuzu pokunuzu kendiniz ekin; onu da mı Rumlardan alıyorsunuz..!!??
‘Valla Annem ‘ dedi, burada her evde en az bir emekli var, öyle portakalla, otla kimse uğraşmaz, sen sağol, senin gibi kekler Türkiye’de vergiyi veriyor, bizimkiler de senin üç mislin emekli maaşını alıp yan gelip yatıyorlar, enayi mi otla, gübreyle, toprakla uğraşsınlar, burada 35 yaşını geçmiş, emekli maaşı almayana manda boku muamelesi yapılır. Zaten gerisi de, gerisi dediğin de benim gibi Türkiye’den gelmiş ama benim gibi bir işi kıvırmışlar değil; bir baltaya sap olamamışlar, onlar da Güneye geçip oralarda gündelik çalışırlar.
-56-
Birkac yıl evvel, Kıprıs'da '' Evet Annem '' geyigi dolanırken, hiç gidip görmediğim Kıprıs ile ilgili yaşanmamış hatıralarımı yazmış idim.
Atalarımızın dediği gibi, ''çok gezen ayaga pok bulaşır. '' Yok, yok o degil, '' çok gezen değil, çok biliyormuş gibi yapan bilir '' olmalı buraya uyacak söz.
Biz sürü adamdan da ''ulan AnnE ; Kıprıslara kumara gidiyosunda bizi çağımıyosun'' diye fırça yemişdim.
En son rokayı, birkaç hafta önce, balık sezonunu açmak için memlekete gidip, büyük bir kadersizlik neticesi Kumkapı'da, 4 yanımızda 5 çopar ekibi çile bülbülüm üstüne dümtek gürültüsü içinde henüz az yağlanabilmiş lüferin yanında yemiş idim. Kumkapı'nın kendini affetirecek tek yanı, dışarda yağmur altında oturan onca müşteri varken, ''dışarda da oturmam, sigaramı da içerim'' tavrımı büyük bir nezahat ile karşılayan esnafı idi.
Netice olarak ; Roka iyidir, lakin kuru kuru gitmez.
İnsanın kendini eşelemesi ruh sağlığını nasıl etkiler, bilmiyorum.
Mesela: Şunu yapamadım, bunu beceremedim, onun üstesinden gelemedim, ötekini halledemedim, söyleyemedim, gidemedim, göremedim, duyamadım, anlayamadım, anlaşılamadım, anlatamadım, çözemedim, sevemedim, sevilemedim, kazanamadım, veremedim, alamadım kısacası ve özetcesi “başaramadım” gibisinden…
Ya da yukarıdaki paragrafı olumlayarak okursak: Şunu yaptım, bunu becerdim, onun üstesinden geldim, ötekini hallettim, söyledim, gittim, gördüm, duydum, anladım, anlaşıldım, anlattım, çözdüm, sevdim, sevildim, kazandım, verdim, aldım kısacası ve özetcesi “başardım” gibisinden…
Yani, esasında o şey, o hedef, o erek, o her neyse istenildiği halde istenildiği gibi olması veya olmaması durumundaki eşelenmelerin ruh sağlığı üzerindeki etkisi, baskısı, ağırlığı, faydası veya zararı nedir, ne kadardır, bilmiyorum. Ve inanılır mıyım onu da bilmiyorum; acaba bu yazıya neden böyle bir giriş yaptım…?
Serimin semerindeki bu ve benzeri “bilemediğim yükleri” sözcüklere yükleyip hafiflemeye çalışıyorum ancak gördüğüm o ki; hiçbir sözcük bu yükü taşımıyor, taşıyamıyor. Kimi sözcük yükün altında kalıp ezilirken, kimi sözcük kolanı bağlanmamış bir eşeğin rahatlığıyla hemen kendini yokuşa sürüp palanını da, yüklediğim yükü de döküp gidiyor.
Seranın toprağını yıkama işinden başlayarak 24 gün boyunca uğraştığım uğraştırıcı işlerden özetlerle biraz hızlanmam gerek.
Elime demir bir çubukla metre aldım ve 28 saatlik yağmurlama sonucunda bataklığa dönmüş görünen seranın değişik yerlerine bu çubuğu batırarak ne kadar rahatlıkla derine indiğini anlamaya çalıştım. Kimi yerde 20, bazı yerde 30, daha başka yerlerde 40 santim civarında elimdeki bu demiri rahatlıkla toprağa sokabiliyordum. Bir iki yerde de 50 santim kadar derine girebiliyordu. Bu demek oluyor ki, her tarafı eşit bir şekilde sulayamamışım.
172 kilovat elektrik kullanmışım. Kaç ton su kullandığıma ise emin değilim, su sayacım yok ancak Alarko marka dalgıç pompanın teknik verisindeki (lt/sn:4) bilgiye göre bir hesaplama yapacak olursam 403.200 litre gibi bir rakam olabilir.
Yıkamasına yıkadık, şimdi sıra toprağın kurumasını beklemeye geldi.
Kuruyacak ki, seranın dışında bekleyen gübre, her ne kadar taşımaya karar verdiğini söylese de sanki böyle bir işi yapmayacak ve beni ortada bırakacakmış hissini veren komşum Mevlit tarafından içeri taşınıp serilebilsin.
Genellikle birisine bir iş yaptırmadan önce kendim denerim ve o işin ne kadar süreceğine, çalışanın hangi açmazlarla karşılaşacağına, ne kadar ter dökeceğine dolayısıyla kaç lira verirsem onun terini soğutacağıma ve yine dolayısıyla kendi vicdanıma ve cüzdanımı hangi noktada rahatlatacağımı anlamaya çalışırım.
Günlerdir Musa amcanın gözünün önünde durup, burnun direğini çatlatan gübreden bir iki el arabası taşıdım. Sonra düşündüm, bu işi kendim yapsam, biraz ağırkanlı olduğumdan iki günde bitireceğimi öngördüm. Traktörle taşıtma işini ayarlamıştım ama seranın bu çamur haliyle içinde traktörün dolaşması mümkün değildi, birkaç gün sonra girse bile gene toprağı bastıracak, sıkacaktı, gerçi daha birkaç kez sürüm, kazayağı ve patos yapılacağı için pek fark etmezdi. Hem zamandan kazanmak, hem Mevlit’e harçlık vermek ve hem de göreceli de olsa toprağı traktörle ezdirmemek için Mevlit’in taşımasını arzuluyordum. Gerçi aletin yapacağını insana yaptırmak, üstelik aynı parayı vermek haksızlıktı. Bu haksızlığı vicdanım ve cüzdanımla pazarlık edip 10 lira fazla vermeyi kararlaştırdım.
Vicdanımı baypas eden kurnazlığım da vardı.
Traktör, kıçına taktığı kepçemsi şeyle gübreyi seranın sathına öbek öbek yığıp gidecekti. Bu yığınları dağıtma işi gene bana kalıyordu, ya kendim yapacak ya da yaptıracaktım. Oysa Mevlit taşırsa el arabasından veya torbadan boşalttığı gübreyi toprağa belirli bir kalınlıkta sermiş olacaktı. Düşündüğüm gibi olursa her halükarda kârlıydım.
Bu türden düşüncelerle seranın içine tırmıkla girip, kumla birlikte taşınan yabancı otlar ile kamış damarlarını toplayıp, dışarıya taşıdığım sırada karşılaştığım Mevlit’in tahmin ettiğim gibi, gübreyi taşımaya bir türlü karar veremediğini anlayınca son kez teklifimi yineleyip hemen karar vermesini isteyip yanından ayrıldım.
Acaba önerdiğim parayı mı az buluyordu? Bunu sormadım. Birkaç dakika sonra heyecanla yanıma geldi, taşımaya birazdan başlayacağını söyledi ve baldızının oğlu ile önce torbalara doldurdukları gübreyi el arabasıyla taşıdılar ve sonra üstünkörü serpiştirerek toprağa yaydıklarını görünce bu işi düzgün yapmalarını söylemek yerine 15-20 torba gübreyi onlara yardım ediyormuş gibi bir görüntü vererek ben dağıttım.
O gün iş bitmedi, bitmesini de beklemiyordum.
Ertesi günü de bitmedi, daha ertesi günü de.
İş bitmiyordu çünkü Mevlit ortalıkta gözükmüyordu.
Ben de başka işlerin peşinden koştuğumdan bu işle birkaç gün ilgilenemedim.
Toprağın kuruması hızlanmış neredeyse sürülme tavına gelmişti ama başka yerlerde çalışan Mevlit’in başladığı iş sekizinci günde bile bitmemişti.
Gerçekten de yaptırdığımız iş boka sarmıştı. Çiftçi Ali’nin traktörüyle iki gün sonra patos yapmaya geleceğini bildiğimden telaşlandım ve bu telaşımı Mevlit’e yansıttım.
Bir gün sonra seraya geldiğimde yol kenarında biraz gübre kalmasına rağmen önemli bir miktarın seraya taşınıp, dağıtıldığını gördüm ama Mevlit gene ortalıkta yoktu.
Dışarıda kalan gübreleri de kum öbeklerini dağıtan Musa ve Mustafa’ya parasıyla taşıttım. Onlar bu taşımayı yaparken ben serayı adımlamaya başladım. Mevlit’in gübre yığınlarını dağıtırken eşit davranmadığını gördüm. Elim ayağım soğudu, ortalıkta görünmeyen Mevlit’e verip veriştirerek elime tırmığı aldım, kalınca dağıttığı yerlerdeki gübreleri toparlayıp daha az dağıttığı yerlere el arabasıyla taşıdımsa da hava karardığı için bitiremedim.
Ertesi gün seraya geldiğimde Çiftçi Ali patosa başlamıştı bile.
Sulamayı her tarafa eşit yapamadığım gibi, kum ve gübrenin dağıtımını da arzu ettiğim gibi yapamamıştım.
Bu iş çok mu önemliydi? Belki de hiçbir önemi yoktu ama ben önemsiyordum, hani milim milim, gram gram bir eşitlikten bahsetmiyorum, hiç değilse göz kararı her tarafın eşit olması yaptığım işin içime sinmesine yeterdi.
Başaramadım, neye göre?
Başardım, neye göre, neye rağmen?
Gel de çık işin içinden. Ya da çıkma, kal işin içinde…
-LIVI-
Ali Hoca aradığında (ki, en geç her ayın ilk haftası arar, ben de o aradığında anlarım ki koca bir ay gelip geçmiş) seranın içinde çömelmiş, dal dal nane kesiyordum.
Beş tünelden (bölümden) oluşan seranın bir tünelini geçen Kasım ayından buyana naneye tahsis etmiş durumdayım. Geri kalanında roka ve dereotu var.
Bu yazıyı yazdığım şu anda ise artık roka yok. Roka ekmekten yoruldum, usandım, bıktım ve yaklaşık üç haftadır hatta tam tarihini söyleyeyim; 6 Mart 2010 tarihinde demedi 20 kuruştan 50 demet sattıktan sonra bir daha Hale roka götürmedim; yoldum, kökledim uzaklaştırdım seradan. Yerine maydanoz ve dereotu ektim.
Benim rokayı tahliye etmemeden bir iki gün sonra roka fiyatları dibe vurdu, 15 kuruş, 10 kuruş derken 7-8 kuruşa inen roka ortalıktan çekildi. Ancak iki haftadır hiçbir ot roka kadar prim yapmadı.
27 Mart 2010 tarihinde bizim komisyon rokanın demetini 50 kuruştan sattı.
Roka yetiştiriciliğim boyunca yani 9 Temmuz 2009 Perşembe gününden yukarıda yazdığım tarihe kadar 240 günlük sürede bir demet rokayı en yüksek 40 kuruştan satmışım.
**
Tekdal (tek tek, dal dal) nane kesmek deli işi. Şöyle dibinden kavrayarak avuç içine doldurulup büzüştürülerek kesilen nanelere hemen oracıkta beline iki tur lastik dolayarak kasalara yerleştirilen nane demetlerini içime sindiremediğim için “deli işi” dediğim yöntemle kestim şimdiye kadar nanelerimi. Bu şekilde kesilmiş naneyi evine götüren birisinin, demetin uçkurunu çözdüğünde boy boy, dal dal, otsuz, çersiz çöpsüz, tertemiz 35-40 dal naneyi görünce bu demeti yapan hakkında aklından ne gibi şeyler geçirdiği merak etmedim desem yalan olur.
Naneleri yetiştirirken bu bitkiye olan hayranlığım had safhaya ulaştı. Nanenin toprağa, yaşama tutunma arzusuna “arsızlık” damgasını vuran halkımızı anlamakta zorlanıyorum.
Ayrıca, gördüğüm kadarıyla her türlü hastalığa karşı direnebileceği kadar direniyor; soğuğa, sıcağa, neme, suya, susuzluğa, ezilmeye, çiğnenmeye, börtü böceğe, makasa, bıçağa hemen hemen her türlü engele karşı.
Güçsüz, zayıf, dayanıksız, sık sık hastalanan, dirençsiz kişilere karşı vurulan “nanemolla” damgasını artık naneyle örtüştüremiyorum.
**
İşte Ali Hoca aradığında ben yaşama tutunuşuna hayran olduğum bu nanelerden kesim yapıyordum.
Uyuşan ayaklarım ile sertleşen baldırımı rahatlatmak için ayağa kalkıp, bir yandan Ali hocanın konuşmalarını dinlerken diğer yandan etrafıma bakınarak bir sigara yaktım.
1. Bir türlü nereye işeyip, nereye çatlaması gerektiğini dayak atmama rağmen öğretemediğim Duman’la, Duman’a uzun bir süre ağabeylik yapan hatta aşırı emme isteğine çaresiz hayalarını emzirerek katlanan Belek ise daha şimdiden sıcaktan bunalmış arabanın altındaki koyu gölgelikte uyuyorlardı…
2. Annem kapının önünde, artık banyolarda çoktan modası ve kullanımı geçtiği halde onun deyişiyle “ilif” örüyordu…
3. Nane demetlerken çıkan kokuyla başı dönen, harbi harbi midesi bulanan eşim ile gene nane keserken gözleri kaykılıp, başı ağrıyan, “demet başı” 4 kuruştan çalışan komşumuz Naime Hanım ise benden iki tünel ötede dereotu topluyorlardı…
4. Geçen yıl doğru dürüst meyve vermeyen üzüm asması ise, geçenlerde budamadan anladığını sandığımız Aslan Abi’nin kestiği dalların kesiklerinden usul usul, sessizce gözyaşı akıtıyordu…
5. Çeyrek asırdan daha fazla aynı çatı altında karısıyla küs yaşayan, çay içme davetlerine “Ben ağlayan adamın çayını mayını içmem” diyerek laf sokuşturduğum, küsülü karısıyla arasında köprü görevi ve tercümanlık yapan torununu Ümit’i askere gönderdiği için günde birkaç öğün ağlayan Musa Amca ise teybin sesini oldukça yüksek açmış, acıklı türküler dinliyordu…
6. İshak’ın serasında “dörtte bir” hesabıyla çalışan Muammer ve karısı Ayşe erken ekim domateslerin çiçeğine berber fısfıslarıyla “BGD- Bitki Gelişim Düzenleyicisi” yani tüketicilerin “hormon,” ziraatçıların “forum” dediği sulandırılmış kimyasalı püskürtüyordu…
7. Bir önceki ekimde yetiştirdiği 5 bin kök marulu 300 liraya satan, hemen arkasından gene marul eken Latif Amca, şu sıralar yetişmiş durumda olan marullarına bir yandan görücü gelmesini beklerken diğer yandan Gülsüm yengeyle birlikte marulların arasında çıkan yaban otlarıyla birlikte şu sıralar yeni yeni göveren yabani semizotlarını yoluyorlardı…
**
Ali Hocam’ın şu sıralar kötü kötü rüyalar görüp acaba kimin başına olumsuz bir iş gelmiş endişesiyle sevdiklerini araması ve o sevdiklerinin arasına beni de katıp ne olup bittiğini öğrenmeye çalışması duygulandırdı beni.
Çoktandır yazı yazacak durumda değildim. Esasında bugün de değilim ve önümüzdeki günlerde de çok rahat durumda olacağımı da zannetmiyorum. Buna rağmen biraz yazı yazmak, bir şeyler demek ve demeye çalışmak için kendimi zorladım.
Geçenlerde, daha doğrusu geçtiğimiz aylarda Sayın AnnE’nin roka konulu yazıya düştüğü nota karşılık ben de nezaketen bir şeyler diyecektim, olmadı, kaynadı gitti. Şimdi ne diyeceğimi düşünüyorum ama hatırıma gelmiyor. Galiba “Netice olarak; Roka iyidir, lakin kuru kuru gitmez.” cümlesine bir şeyler diyecektim.
Yine geçenlerde ve yine daha doğrusu geçtiğimiz aylarda bana özel ileti gönderen Sayın ar-de’ye de bir şeyler yazacaktım o an için bunu yapamadım. Sonradan biraz yazdım lakin iletmeye fırsat bulamadım. Yeri gelmişken ona yazdığım yazıyı da buradan iletsem acaba kusuruma bakan olur mu?
Sayın ar de,
Değerli ve övücü yazınız için teşekkür ederim. Aynı zamanda 4 Kasımda yazdığınız iletinize aylar sonra yanıt verdiğim için de özür dilerim.
- Birileri tarafından, hele sadece yazdıklarımla tanındığım birileri tarafından özlenilmek güzel bir duygu.
- Gönderdiğiniz birkaç iletiden anladığım kadarıyla da yazdıklarımı iştahla okuyanlardan biri de sizsiniz. Bunun için de ayrıca teşekkür ederim.
- Kendi efkârımla yazmaya çalışıyorum ve yazarken olabildiğince, elimden geldiğince her kelimesine, her cümlesine özel önem vermeye çalışıyorum. Kalıcı olsunlar istiyorum. Yazdıklarıma akıl verici bir hava sinsin istemiyorum, bundan imtina etmeye çalışıyorum.
- Konulara bir başka açıdan çanak tutarak hevesle “okunabilir” bir yazıyı oluşturmanın kolay olmadığını bildiğim için yapmaya çalıştığım şeyin esasında kendim için bir nevi temize çektiğim bu yazıları “onlar” için de yazdığımı fark etmelerini sağlamaktan öteye geçmiyor.
- Bir yazıdan, daha önce yazdığım yazılara veya daha sonra yazacaklarıma göndermelerde bulunmaya çabalayarak cümlelerin gölgesine bazen bazı anlamlar da gizliyorum.
Yukarıdaki açıklamaları neden yazdığıma gelince, yazdığınız yazıda bu ayrıntıları gördüğünüzü bana hissettirdiğiniz içindir.
Uzun zamandan beri internete erişimim kolay olmuyor. Ev telefonumla birlikte ADSL bağlantımı da iptal ettirdim. (Biraz ekonomik ve biraz da kızımın daha fazla ders çalışması için.)
Bu durum, sanal ve fani alemde neler olup bittiğinden beni uzaklaştırdı iyice. Ayriyeten işlerimin anlatılamayacak kadar gıcık ve sürekli olması, uyumaya bile çok az zaman ayırabilmem bırakın sanal alemi, günlük haberleri bile yorgun ve uykuya meyilli gözlerle yarım yamalak anca izleyebiliyorum.
İnternet erişimimim olmadığını bir tek Ali Hoca biliyor. E-postalarıma bile çok nadir zamanlarda bakıyor, gelen postaların çoğunu (özeller hariç) açmadan silip çıkıyorum. Siteye yazdığım yazıları da bir iki kez denk geldiği için internet kafe’lerden, bazılarını da alışveriş ettiğim dükkânlardan, “birkaç dakikalığına e-postalarıma bakabilir miyim” ricasıyla yanımda taşıdığım taşınabilir diskten kopyalayarak gönderiyorum.
Bu mazeretimi de neden iletinize bu kadar geç yanıt verdiğimi açıklamak için belirttim.
Tüm bunlara rağmen her zaman dediğim gibi ölmez sağ kalırsam ve de fırsatını bulursam yaşadıklarımı yazılarıma aktararak 100 sayısına ulaşıncaya dek yazacağım. 57’de kaldığımıza göre daha epeyce yazacağım yazı olacak demek ama bu yazacaklarımı ne zaman bitiririm işte onu kestiremiyorum.
Birkaç yazı sonrası yazılarımın yanında çektiğim resimleri de becerebilirsem buraya aktarmayı düşünüyorum.
Yazımın başında dediğim gibi sonunda da tekrar “Değerli ve övücü yazınız için teşekkür ederim” diyorum.
**
Yazdıklarımın buraya kadar olan kısmını bilgisayarın tuttuğu tarihe bakacak olursam 28 Mart 2010 tarihinde yazmışım.
O günden bugüne kadar taşınabilir diske aldığım bu yazıyı gene bir punduna getirip gönderememişim.
Birkaç gün önce maydanozları boğan otları temizlerken o gün içinde yaşadığım bir olayı düşünüp, ne zamandır günlüğüme bile bir şey aktarmadığım için hayıflanırken içimden şöyle bir cümle kurmuştum: “Günlük kim, ben kim… Zamanım mı var, dermanım mı var… Arka Bahçeye yazdığım yazıyı bile postalayamadım… Üstelik yakında yazacağım dediğim halde Ali Hoca’ya bile yalancı çıktık, ayıp ettik...”
Bu cümlemi belki de tam bitirmemiştim ki telefonum çaldı. Çömelmiş vaziyetten doğrulup, çamurlu ellerimle telefonumu cebimden çıkardığımda Ali Hocan’ın aradığını gördüm ve suçüstü yakalanmış gibi bir tuhaf oldum.
Gene rüya görmüş, acaba birinin başına kötü bir şey mi gelmiş diyerek telefona sarılmış.
(Bitti)
Yazımı yaklaşık 20 gün kadar önce bitirmiş ama siteye iletememiştim. Bayatlayan bu yazıma bir kez daha göz attım. Birçok satır ile bir iki paragrafı sildim. Silinince bazı yerler, okunması zor bir yazı oldu diye düşündüm.
Ayrıca aklımdan şöyle bir şey geçirdim: “Yukarıda maddeler halinde çıtlattığım başlıkların son durumlarını yazayım bari.”
1. Duman ile Belek haşlanmış tavuk kemikleri ve suyuna doğranmış ekmeklerle karınlarını tıka basa doyurmalarına rağmen yemekten bir saat sonra komşumuz Mevlit’in evinin önünde dolaşan iki piliçten birini sıkıştırıp, yerlerken suçüstü yakalandıkları için hem dayak yediler benden hem de aynı günün akşamında sürgüne gönderildiler. Herhangi bir nahoş olayla karşılaşmamak için yenen pilicin bedeli ödendi.
2. Annem, havalar ısınır ısınmaz Pertek’e gitti.
3. Dereotları, zamanında biçemediğimiz için hızla adam boyuna çıkıp sarı sarı çiçek açtılar. Bu otları tam bir hafta boyunca çizi çizi, yatak yatak kökünden keserek seranın dışına taşıdık. Üzerindeki yenilebilir dalları Naime Hanım ve eşim koparıp koparıp demetledi.
4. Asmalar coştu, üzümler önce çiçeğe durdular, sürgünlerin bazılarını fırtına kırıp dağıtsa da şimdilerde koruk olma yolundalar.
5. Musa Amca’nın torunu Ümit, Acemi Birliğindeki vatani görevini tamamlayıp izine geldi ve bir hafta sonra Usta Birliği olan Cizre’ye şoför olarak görev yapmak üzere gene Musa Amca’nın gözyaşları altında uğurlandı. Geçenlerde tepsiye koyduğu çayı, bir iki gün sonra da bir bardak soğuk ayranı seranın içine girip, taa ayağıma kadar getiren Musa Amca beni çok mahcup etti.
6. İshak’ın serasında “dörtte bir” hesabıyla çalışan Muammer ve karısı Ayşe erken ekim domateslerin çiçeğine berber fısfıslarıyla “BGD- Bitki Gelişim Düzenleyicisi” yani tüketicilerin “hormon,” ziraatçıların “forum” dediği sulandırılmış kimyasalı biraz fazla püskürtmüş olmalılar demek ki, ilk döl domateslerin biçimi çok kaba ve içi boş oldu, bu domatesleri koparıp koparıp seranın dışına attılar. Geri kalanları ise kilosu 30 kuruş ile 80 kuruş arasında satıyorlar.
7. Birincisinde 5 bin kök marulu 300 liraya, ikincisinde de 1900 liraya yerinde satan Latif Amca, gene marul ekti ancak bu kez serasındaki 5 bin kök marulun belki yarısı hastalıklı yetişti, kimisi çürüdü, kimisi sarardı, kalanlarını da 73 liraya satıp serasının üzerine naylon çekip kenara çekildi.
**
Son not: Bu kez Ali Hoca, ayın ilk haftasını beklemeden 29 Mayısta aradı. Üç haftadır cebimde taşıdığım bu gittikçe bayatlayarak tuhaflaşan yazıyı biran önce elimden çıkarmam gerektiğini düşündüm.
-Tasnif Dışı-
Sevgili Emin 6 ay sonra verilen cevap anasayfada yayınlanmayı hak eder :)
Açıklamalar için tüm Bahçe sakinleri adına teşekkür ederim. Yazılarınız hepimizin içinden birşeyler yansıtan ortak dil. Konuşmak kolaydır, yazmak cesaret ister ... Yapamadığımızı yaptığınız için tebrik ederim. Sıkı takipçiniz olarak yüz yazı tamamlandığında hepsini birarada görmek ve kutlamak isterim :)
Antalya (a.a) - 08.09.2010 - Fıkrı Cınokur - Antalya Sus Bıtkılerı Ve
Mamullerı ıhracatcı Bırlıgı (asbmıb) Baskanı Osman Bagdatlıoglu, Ukrayna
Gumruklerınde Yasanan Sıkıntı Nedenıyle Bu Ulkeye Gonderılen Bır Mılyon Dal
Cıcegın Bozulmus Olarak Gerı Dondugunu Bıldırdı.
Bagdatlıoglu Aa Muhabırıne Yaptıgı Acıklamada, Ukrayna Gumruklerınde
Yasanan Sıkıntıların Cozulemedıgını, Bu Sıkıntıların Cıcek Sektorunden Baslayarak
Tum Sektorlerı Etkıledıgın Soyledı. Ukrayna'ya Gonderılen Ancak Gumruk
Ucretlerınde Yasanan Sıkıntılar Nedenıyle ıcınde 1 Mılyon Dal Cıcek Bulunan
Tırların Gerı Dondugunu Belırten Bagdatlıoglu, Sunları Kaydettı:
''ukrayna'da Yasanan Sıkıntı Suruyor. Tırlar Gerı Dondu. 1 Mılyon Dal
Cıcek Bozulmus Olarak Gerı Geldı. ıhracatı Artırmaya Calısırken, Kendılerıne
Hedef Koyan Ve Butun Gucuyle Calısan ıhracatcıların, ıhracat Yapılan Ulkenın
Kendı ıcınde Yasadıkları Sorunlar Ve Gumruklerde Yasanan Sıkıntılarla Moralı
Bozuluyor.''
Ukrayna Gumruklerındekı Sorunun Tum Sektorlerı Etkıleyecegını
Soyledıklerını Anımsatan Bagdatlıoglu, Sozlerını Soyle Tamamladı:
''nıtekım, Ukrayna Gumruklerınde Yasanan Sıkıntı Tum Sektorlerı
Etkılemeye Basladı. Ukrayna'da Gumruklerde Sorun ılk Patladıgında, Bu Olayın
Cıcek Sektorunden Baska Dıger Tum Sektorlere De Yayılarak Gelısecegını
Soylemıstık. Sımdı Yas Meyve Sektorunden Baslayarak Tum Sektorlerde Etkısını
Gostermeye Basladı. Onlem Alıp ıkılı Gorusmelerde Bulunulmazsa Onumuzdekı
Gunlerde Ukrayna'da Cok Buyuk Sorunlar Yasayacagız. ıhracatcımız Zor Durumda
Kalacak.''
Epeydir yazmıyorum.
Daha doğrusu yazamıyorum.
Günlük yazmaktan vazgeçtim, sattığım malların kayıtlarını bile bilgisayarı açıp kaydedemiyorum.
Halimden şikâyetçiyim.
Neden yazamadığımı buraya bir nevi mazeret yazısı olarak aktarmak istemiyorum.
Benim ve ailemin dışında neden yazamadığımı bir tek kadirşinas Ali Hocam biliyor.
Sağ olsunlar, daha önce de yazmıştım, her ay en az bir kere arar, halimizi hatırımızı sorar. Çoğu zaman gördüğü garip rüyaların sevdiklerinin başına kötü bir hal getirdiğini sanır ve hayattalar mı diye yoklama çeker.
Yılbaşı gecesi daha rakımı doldurmadan saat 22 sularında oturduğum çekyatta içim geçmiş ve uykuya gömülmüşüm.
Saat 3 sularında uyandım, televizyon ve lambalar açıktı, kapatmaya üşendim, yeniden yattım.
Saat 5 gibi yeniden uyandım, tuvalete gidip geldim, açık televizyon ile lambaları kapatıp yeniden yattım.
Uykuya doydum.
Hiç telaş etmeden saat 8’den 9.30’a kadar üzerine tereyağı ve kaşar koyduğum ekmekleri kızartarak kahvaltımı yaptım. Sonra bilgisayarı açıp, Antalya Büyükşehir Belediyesi Hal Daire Başkanlığına “Bundan sonra bir daha bize mal getirme” diyerek kibarca kovulduğum komisyondaki alacağım için şikâyet dilekçesini yazmaya başladım. Dört sayfalık dilekçemi bitirdiğimde yazı yazmayı özlediğimi anladım.
Şimdi bu kısa yazımda, yeni yılın bu ilk günlerinde aldığım kararı söylemek istiyorum.
Ne kadar karışık ve sıkıntı verici işlerin içinde olsam da günlük yaşadıklarımın başlıklarını ve kısa özetini yazacağım.
Daha önce verdiğim sözü tutabilmek için Arka Bahçe’ye de en az ayda iki kez yazı yazacak, yaşadıklarımı anlatacağım.
Yeni yılın ilk günü nane kesmeye girmedim seraya.
Dolayısıyla salyangoz da öldürmedim.
Hep merak ederdim bu salyangozları. Ederdim ama merakımı giderecek herhangi bir bilginin peşinden gitmedim.
Küçükken en çok kakasını nasıl yaptığını düşünürdüm. Acaba o kabuğunun ağzı hem baş hem kıç mıdır?
Kendini kabuğundan dışarıya çıkardığında o mızmız, o tembel, o uykucu hayvanın nasılda hızlı, adeta kayarak gittiğini görünce şaşırır, kimse ezmesin diye münasip yerlere taşırdım. Tabi o zamanlar küçüktüm, salyangozların istila edeceği yeşillik seram da yoktu.
Kendisine saygı duyduğum bu şerefsiz hayvanları seradan uzaklaştırmanın tek yolu kepekli tozdan oluşan zehri sulandırarak ceviz büyüklüğünde topaklar hazırlayıp, seranın etrafına birer metre aralıklarla koymak. Nitekim böyle bir uygulamayı geçen yıl yaptım. Özellikle geceleyin hemen hemen koyduğum her bir zehir topağının başına üşüşen 15-20 salyangozun kendi kabuklarını mezara çevirdiklerini görünce hüzünlenip kimyasal savaştan vazgeçtim.
Şimdi damlama hortumlarına yapışanları, toprak üzerinde şekerleme yapanları, nanelerin dallarına tırmanandan, yapraklarını yiyenleri nerede ve hangi konumda olurlarsa olsunlar hemen makasla kırrıtt diye bir ses eşliğinde katlediyorum. Çok efkârlanıyorum ama ekmeğimle oynadıkları için nefsi müdafaa zayiatı sayıyorum.
Yukarıda yazdım ya, “herhangi bir bilginin peşinden gitmedim” diye. Utandım kendimden.
Üşenme, dedim. Kalk, bir zamanlar gazetelerin verdiği şu kitaplığın raflarından bazılarını kıran, bazılarına da bel verdiren ansiklopedilerden herhangi birine bak.
Nitekim baktım, Latince ismi verildikten sonra binlerce türü olduğuyla başlayan bir yazıyı okudum. Ancak en şaşırdığım meziyetini okuyunca bir kez daha şaşırdım. O kısmı aynen yazıyorum. “Salyangoz, yapışkan ve parlak bir mukus (sümük) salgılayan bir karın ayağıyla sürünerek ilerler. Çok yavaş yürüdüğü sanılırsa da hızı saatte 112 m’ye (yaklaşık olarak dakikada 1,85 m) ulaşır.”
Hadi bu gereksiz konuya girmişken bari Büyük Laroussse’den birkaç satır daha yazayım.
“Kafasında, geri çekilebilen dokunaç (boynuzlar) vardır; bunlardan en büyüklerinin uçlarında gözler yer alır; en küçükleriyse dokunma duyusu organlarıdır. Bedeninin alt yüzünde T biçiminde yarılmış ağızda, boynuzsu bir çene, salyangozu bahçelerdeki yaprakların en tehlikeli düşmanı haline getiren pütürlü bir dil (dişlidil) bulunur. Salyangoz, erdişildir: ne var ki kendini dölleyemez ve üreyebilmesi için mutlaka çiftleşmesi gerekir. Yumurtlama deliği başının sağ yanındadır; yumurtalar bir ayda olgunlaşır.
Salyangoz çeşitlerinden çoğu yenebilir. İri türlerin tadını çok beğenen Romalılar kapalı parklarda düzenledikleri kül ya da tahta setlerde salyangoz beslerlerdi. Günümüzde en büyük salyangoz tüketicisi olan Fransa’da özellikle bağ salyangozu (Helix pomatia), H.vermiculata, H.aperta ve H.asperasa türleri yenmektedir.
Salyangozların düşmanı çoktur: bazı kuşlar, kirpiler, kara kurbağaları, birçok böcek.
-Mutf. Haşlanan hayvan kabuğundan çıkarılır, kurbuyonda pişirilir ve kabuğuna yeniden yerleştirilerek üzeri maydanozlu ve sarımsaklı tereyağı ile sıvanır.”
Şu sıralar nerdeyse yaptığım her iki demet naneye karşılık en az bir salyangoz öldürüyorum.
Salyangoz sürüleriyle geçen yıl karşılaşmıştım. O zamanlar serada yoğunluklu olarak roka, biraz da maydanoz vardı. Seranın etrafında da şimdi olduğu gibi bol miktarda ebegümeci vardı. Acaba diyorum, bu saydıklarımın içindeki yeşilliklerin yenilebilir 100 gramında en fazla kalsiyum ebegümeci (249) olmak üzere, roka (205) ve maydanozun (203) olması, nanenin de bunlardan geri kalmadığı ortada olduğuna göre, öldürdüğüm için sinirlerimi bozan, bu şerefsiz hayvan kabuğunu geliştirebilmek için seraya dadanmış olabilir mi?
Benim ki de laf işte. Bu mevsimde ne bulursa ona dadanacak, otların bünyesinde bolca kalsiyum olsa n’olur, olmazsa n’olur. Hayvancağızın bağkuru mu, sigortası mı, maaşı mı var ki canının çektiği yeşilliğe bastırsın parayı alsın.
Ölümü göze alarak veya ölümü aklının ucuna bile getirmeyerek her daim yeşilliği bulunan bu serayı işgal ettiğini bile hesaba katmadan yerleşmiş.
Birkaç salyangozun bir arada olduğu durumlarda, diğerlerine ibret olsun diye birini kestiğimde, kaçan saklanan da yok! Elim değmişken de hepsini ortadan biçiyorum. Sonra da canım sıkılıyor. Allahtan keserken çığlık mığlık atmıyorlar! Belki de atıyorlardır!
Ben en iyisi, kimin işine yarar veya kim bir günde 200 mg kalsiyum almak gayesiyle 100 gram nane tüketir bilmiyorum ama taze naneye ait besin öğelerini de yazıp, yazımı bitireyim.
YENİLEBİLİR 100 GRAM TAZE NANENİN BESİN ÖĞELERİ
KALORİ 65
PROTEİN 4
YAĞ 1,3
KARBONHİDRAT 7,9
KALSİYUM mg 200
DEMİR mg 8
VİT A VE KAROTEN 14000
TİAMİN mg 0,13
RİBOFLAVİN mg 0,26
NİASİN 1
VİTAMİN C 35
ARTIK % 50
POSA g 1,3
-Hadi Bu da Tasnif Dışı Olsun-
Kendimden Alıntı: “Daha önce verdiğim sözü tutabilmek için Arka Bahçe’ye de en az ayda iki kez yazı yazacak, yaşadıklarımı anlatacağım.”
Son yazımın tarihini temel alırsak bir-iki gün sonra bir ay tamamlanacak. Bu Cumartesi yazarım dedim, olmadı; şu Cumartesi yazarım dedim olmadı, derken ay içindeki bütün Cumartesiler tükendi. Hepi topu kaç tane Cumartesi var ki zaten.
Bu cümlemden şu anlaşılır ki doğrudur: “Cumartesi günleri dışında kendi nefsime ayıracağım çok fazla zamanım yok.”
Haftanın her günü Hal’e giden “bir üretici” için bayram mayram hariç gerçekten de durum böyle.
Pazar günü Hal kapalı olduğu için genelde Cumartesi mal toplanmaz. Mal toplanmayınca iş olmaz demek değil bu. İlaçlama, gübreleme, sulama, yabancı ot alma, damlama veya diğer sistemlerde oluşan arızaların giderilmesi yahut bazı bakımların yapılması gibi kuyruğa girip sıra bekleyen işlere meydan okuyup ya da iplemeyip es geçilirse, Cumartesi günü Hal’den geldikten sonra doğrudan üretime yönelik “iş” yapılmaz.
Ancak dolaylı üretime yönelik “iş”lerin ardı arkası kesilmez, o da ayrı bir mesele. Mesela seni Hal’e götüren aracın bakım zamanı gelmiştir.
(Kaput açılınca hemen her şeyin içine, arasına para sıkışmış olduğunu sana tek tek hatırlatacak iş önlüklü servis elamanları ya da özerk tamirciler gözünün önüne gelir. Kızamazsın da, ne derlerse, hazır gelmişken yaptırasın gelir. Servistir, kazıklamak hakkıdır, boşuna mı bekleme salonu yapmış, sana çay ikram eden bayan elaman tutmuş diye düşünerek daha az kazıklanayım amacıyla özerk ustalara uğramışsan; sözgelimi fren balataları sökülür, “Abi, tam zamanında gelmişsin” diye söze başlanır, “Allah korumuş,” “Bir verdiğim varmış da karşı gelmiş” duygusuna kapıldığında ya senden alınan parayla ya da ustasının direktifiyle çıraklardan biri parçacıya gönderilir. Sökülen aynalar tornacıya silime gider. Bu arada antifrizin azaldığı gösterilir, silecek lastikleri de gitmiştir, yağ eksilmiştir, şudur budur derken öğlen başladığın iş hava kararırken bitecek gibi olur, ufak ufak tükendiğini usta da sezinlediğinden artık daha fazla üzerine gelinmek istenmez, aracın şurasında burasındaki bir somunu sökmek ya da kapının bir yerini yağlamak için yine sana aldırdığı spreyin kalanını kendi ellerine sıkıp, hesapta alınan her şeyi layıkıyla kullandığı gösterilerek işçilik ücretinin de hak edildiği vurgulanır...)
Bugün ne yapıp edip bir iki satır yazı yazmayı kafama koymuştum koymasına ama nereden ve nasıl başlayacağımı beceremediğimden, bir şeyler yazayım nasılsa arkası gelir umuduna bel bağladım lakin bu kez de hesapta olmayan konulara daldığımı fark ettim.
Epeyce geçmişte kalsa da bir dönüm karanfilden ne kadar kazanılacağını yazacağımı unutmadım.
Gene Kendimden Alıntı: “Bu konuyu diğer konu kapıları gibi birer birer “şahsı adına kapatmayıp” beni uğraştıran Sayın Master’a teşekkür edilecek ve denilecek ki: “İsterseniz bu konu açık dursun, 18 senedir bu işin içinde sevişen Kemal Beyi yakın takibe alalım, eğer bilgi verecek olursa, bakalım 19 uncu sevişmesinde bir dekardan ne kadar dal karanfil üretecek, ne kadar masraf edecek, kaça satacak ve önümüzdeki Mayıs ayında yani dönem sonunda nasıl “tatmin” olacak?”
Bana bilgiyi verecek olan Kemal Beyin inisiyatifine kaldığım için şimdilik o konu açık duruyor. 2009-2010 dönemi geldi geçti. Şimdi 2010-2011 dönemi idrak ediliyor. Önümüzdeki Mayıs ayında da bu dönem kapanır. Eskiyi yazamadığımıza göre, hiç kimsenin umurunda olmayan bu faydasız “açık konuyu” inşallah günün birinde yazarak kapatırız.
Nasıl olsa konu da kapatılacak açık da çok.
-Gene Tasnif Dışı-
sevgili Emin
numaralı yazılarınızı da tasnif dışı olanları da keyifle okuyoruz. keşke en azından ayda bir sizi burada görsek... ayrıca karanfil konusunda açık olan yerlerle ilgili yorumlarınızı bekliyoruz. benim aklıma başbakan danışmanlarımız ve bazı bakanlarımızın "karadeniz çay ve fındık kıskacından kurtulmalıdır" sözleri geliyor ( fındıkların sökülüp karanfil ekimi önerileri...) bu düşünceyi kasap vitrinlerindeki karanfilli koyunların görüntüsü izliyor zihnimde. tabii siz üretimin içinden daha sağlıklı bilgiler verebilirsiniz. sağlıcakla kalın :)
Ne Çabuk Bitti 28 Şubat.
Bu ay (Şubat) yazacağım iki yazının da konusu belliydi ama uğraştırıcı olacakları için hep geniş bir zamanımda yazarım dedim, olmadı. Genişleyemedim. Yalancı da çıktık üstelik.
Günler neremden giriyor, nasıl çıkıyor gerçekten anlamakta zorlanıyorum. Bu kadar “koştur koştur” bir yaşamın içinde olduğuma ben bile inanamıyorum ki, başkasını nasıl inandırayım.
Hani bir yerlerde teklemek, tökezlemek gibi kötü şeyler de aklıma takılmıyor değil.
Neyse, bari kolay bir yazı olsun, dedim ve kolay olarak ne yazarım diye düşünürken aklıma bu günü, bugün gözüme kulağıma takılanları yazayım; hem de kendime günlük gibi bir şey olur, dedim. Ve bu kararıma şapkamı çıkardım, yüzüme manasız bir gevşeme yayıldı, herhalde içimden tebessüm etmişimdir kendime, kafam üşüyünce kenarları tüylü papağımı tekrar kulaklarımın üstünü örtecek şekilde yeniden taktım.
Yazımın girişi kolay olacaktı, Hal’e gelişimi yazacak, bir iki paragraf Hal’deki halimden bahsedecek sonra kendiliğinden yazı sona erecek, tek sorun yazdığım yazıyı bahçeye gönderecek bir zaman yaratıp ve bir yer bulacaktım, son gün olduğu için (28 Şubat) ne yapıp edip bulurdum da…
“Boş duracağına, boşa çalış” olmaması için durduğum yerden (komisyonun önündeki kulübeye yaslanarak sadece getirdiğim nane kasalarına değil, mal mal her tarafa bakarken) yazımı kafamın içinden yazmaya başladım.
İçimdeki “adam” da bazen bana taktik, bazen fit veriyordu. Ben de bazen ona hak veriyor bazen de itiraz ediyor, kırıldığını “ne halin varsa gör” der gibi olduğunda da gönlünü almak için kıvırıyor, ayar çekiyordum.
“Madem bu günü yazacaksın, saat kaçta ve nasıl kalktığını usturuplu bir dille yazarak başla” dediği zaman, “ O hoo, taa ordan başlarsam yandım, ben kısa olsun, günü değil “ayı kurtaralım” diye çırpınıyorum, sen ne diyorsun…”
“İyi, o zaman Hal’e gelişini yaz.”
Hale gelirken arabamın camlarına düşen tek tük yağmur damlalarından, yağmur bana, geceki hatta dün öğleden sonra başladığı sağanaklıktan ve bir ara hatırı sayılır bir hışımla indirdiği doludan vazgeçtiğini, çiselemeye bile tenezzül etmediği hissini veriyordu.
Yine de bulut bu, belli mi olur sağı solu diye düşünmeden edemedim. Allahtan hava bugün fazla serin değildi. Arabanın göstergesindeki derece 7’yi gösteriyordu. Demek ki, hava, sabah ezanı okunduğunda 1 derece daha soğuyacaktı.
“Fazla uzatma!”
“Tamam.”
Saat 03.09’da Hal giriş kapısındaki oto kapanlarını takur tukur geçtiğimde özel güvenlikçiler bir tenekenin içindeki ateşe ellerini uzatmış, büzük bir şekilde sandalyelerinde oturmuş, giren arabalara pek umursamadan bakıyorlardı, başımı öne eğerek “güya” bir selam verdim ama herhalde selamım selama benzemediği için iplemediler. Ben olsam ben de böyle bir selama karşılık vermezdim.
“Uzatma dedikçe uzatıyorsun.”
“Yahu tamam. Ben de uzatmak istemiyorum ama bir şeyler de demek lazım.”
Benden önce gelip yerleşen kamyon ve kamyonetlerden kiminin arasından, kiminin arkasından temkinli bir şekilde geçip, komisyonun önündeki, bir iki aydır her zaman yerleştiğim yere park ettim. Bizim komisyonun elemanları henüz daha gelmemişlerdi.
“Gereksiz bir cümle, laf gargarası.”
“Ne alakası var. Kolay mı Halde araba kullanmak ve arzu ettiğin yere yerleşmek? Baksana, adam takmış Hamaşı, dağ gibi de yüklemiş, arkayla ne bağlantısı var, ne de lambası… Ama helal olsun, bu haliyle gelmiş ip gibi yerleşmiş. Hem çiftçi olacaksın hem de usta bir şoför. Dur aklıma gelmişken Hamaşı yazayım.”
Hamaş denilen şeyin esas adı römork.
“Yazının gidişinden belli oluyordu, açıklaman yersiz, bilgiçlik taslama.”
“Yersiz olur mu, nasıl dile yerleştiğini de yazacaktım daha…”
Anlatılanlara göre bu yörede, bu aracı yapan firmanın adıymış Hamaş. Römorkun üzerinde HAMAŞ yazıyormuş, römork demekten daha kolay olduğundan okuna, söylene derken adı böyle kalmış, sana yağı gibi.
“Açıkladın da ne oldu? Hem Hamaşı yazan sensin hem de gereksizce açıklayan. Daha baştan römork derdin, bu kadar lafa gerek kalmazdı.”
“Olsun.”
Halde tam 146 tane numaralı bina var, yani bu kadar komisyon; hepsi aktif mi bilmiyorum, bazılarının önü tenha. Bir komisyonda olmazsa olmaz üç cins görevli var: Satıcı, kantarcı ve katip. Adı üzerinde satıcı: komisyona gelen malların satışından; gene adı üzerinde kantarcı: alıcıların ayırdıkları malları indiren, sayan, tartan, ayıran; kâtip ise kabaca parayı alıp fatura kesen kişi, yazman. Elbette bu kişiler sadece bu işleri yapmıyorlar, her satıcı aynı zamanda biraz kantarcı, biraz da kâtip dersem gerisi anlaşılır...
“Bu kadarı yeterli.”
“Doğru diyorsun bu kadarı yeter ama ben bunları yazarken aklıma ne geldi biliyor musun?”
“Bilmiyorum.”
“Kadir Şinas’ın “Avukat olacaktı muhterem” adlı kitabı. O kitabın bir yerinde “Adliyeden insan manzaraları” diye bir başlık vardı. Orada: Hâkimler, Savcılar, Başkâtipler, Kalem Memurları, Mübaşirler, İcra Memurları, Ve Halkımız ile Ve Sekreterler diye alt başlıklar altında yazdıkları geldi.”
“Umarım yazmayı düşünmüyorsun?”
“Ne yalan söyleyeyim, içinden bazı kısımlarını yazsam hiç fena olmaz diye düşünmeden edemiyorum.”
“Ben seni anlamıyorum, hem kısa ve kolay bir yazı olsun diye ortaya atılıyorsun hem de 28 Şubat’ın burada bitmesine sayılı saatler kala, nelerle uğraşmaya kalkıyorsun.”
“Esasında doğru söylüyorsun ama belki o kitabı okumayanlar vardır, alıp okuyacak zamanı olmayanlar vardır. Madem dedik, o halde yazsam fena olmaz, gündeme de uyar.”
“Gündeme bulaşma; gündem kötü, kolla …”
“Eve gidip, o kitabı bulursam ve unutmazsam yazacağım.”
Bizim komisyonun elamanları henüz daha gelmemişti. “Bizim” dediğime göre bu üçüncü komisyonu sahiplenmişim demek ki. Öyle derler, “im-ım” gibi iyelik ekleri isim soylu sözcüklere eklenmişse, o şey neyse artık bir tür sahiplenme söz konusudur.
Bu komisyona mal getirmeğe başladığım 02.12.2010 tarihinden bu güne kadar, saymadım ama 5-6 günü geçmez benden erken geldikleri. Dükkân benimmiş gibi erkenden damlıyorum.
Komisyonun sahiplerini bu saatlerde bir kez gördüm. Onlar saat 8’den sonra gelirler. Ben ise saat 8’de getirdiklerim satılmasa da seraya dönmüş olurum.
Ben geldikten sonra Erol Bey gelir; ona benden başka “bey” diyeni hiç duymadım; sırasıyla komisyonu, lambaları ve dış aydınlatmayı açar, yerdeki dünden kalan veya gece gelip üzerleri brandalı veya naylonlu kasa yığınlarının örtülerini kaldırır, nar arabasının çadırını açar, meydanda gelişigüzel duran iki kantarı uygun yerlere çeker sonra komisyonun önündeki kulübeye girip bu “kantarların taşaklarını” alır, elindeki bu iki askılıklı demir parçasının hangisinin hangisine ait olduğunu, üzerinde hareket ettirilen kantar topunun bulunduğu, kantar kolunun ucundaki tırnağa takar, sınar.
Bazen ona yardım eder ama çoğu zaman bu işleri yapışını izleyerek uykumun iyice açılmasını sağlarım.
Koca kantarlar dışarıda durur ama bu kantarın olmazsa olmaz aksamı yerinden çıkarılır. Çalanlar oluyor demek ki.
Bizim komisyonda, araç üzerindeki malları satan bir “satıcı,” yerdeki malları (araçlardan yere indirilmiş veya büyük tüccarlara satılan ama onlarında aldıkları malı işleyip “çıkma” adı verilen seçilmiş mallardan geriye kalanların komisyona geri verildiği malları satan bir “satıcı,” esasında tek işi o olmamakla beraber muz satışlarıyla ilgilenen biri, komisyon olarak girdikleri kurum ihalelerine, akşamdan eline aldığı sipariş listesinin içeriğine göre, öncelikle kendi komisyonuna gelen mallardan olmak üzere diğer komisyonlardan da mal toplayıp, tasnifleyip, dağıtım yapacağı arabaya yükleyen biri, satılan malların faturasını kesip, para alan, kasa bedeli kesen, kesilen güvence paralarını ödeyen, bazı müstahsillere harçlık veren ve benzeri akçeli işleri takip eden, adına katip denilen bir ön muhasebeci, saat 8’den sonra gelen bir genel müdür ve araçlardan kasa kasa mal indiren, boş kasaları yükleyen, tüccar ardiyelerine araçları kantardan geçirip, götüren, boş kasaları müstahsillerine göre ayırıp bir yerlere yığan ve bilumum ağır işlerin yanında boş zamanları olursa müstahsillerle, bazı müşterilere ve kendileri gibi diğer çalışanlara çay servisi yapan 6-7 kişi ile saat 8’e doğru gelip komisyonda çalışanlara yemek pişiren bir hanım olmak üzere epeyce çalışan var.
Benim gibi malının başını bekleyen, gözlemleyen çok az müstahsil (üretici) var. Çoğu ya aracında uyur ya komisyonun içinde müsait bir yerde. Kimisi de malını önceden komisyonun önüne yığar, çekip gider.
Alıcılar ise bir başka alem. Başta pazarcılar olmak üzere manavlar, lokantalar, toplu dağıtım yapan yemekhaneler, oteller, kurum ihalelerine girenler, başka şehirlere mal yapanlar, büyük marketler, içe ve dışa satım yapan sebze-meyve tüccarları da biz üreticilerin hedef kitlesi.
Bunların da alıcıları farklı farklı.
Kimi erkenci; erkenden gözüne kestirdiği malı alır, ayırır, pazarlık yapar ama fiyat konusunda pek ısrar etmez.
Kimi, hangi fiyatı söylemişsen yarısını teklif eder.
Kimi, üreticiyi, dolayısıyla o üreticinin getirdiği malı ve kalitesini bilir, fazla kurcalamadan alacağını alır, sonraki günler için de siparişini şimdiden verir.
Kimisi bütün komisyonları dolaşmadan beğendiği malı bile almakta tereddüt eder, dönüp, geldiğinde de o mal çoktan birilerine ayrılmış olur; ha bazen şansı yaver gider, beğendiği malı yerinde durur bulur.
Kimi uyanıklar ki, adı üzerinde uyanıktırlar malı ayırtır, kaparo maparo da vermez, daha uygun nitelikte bir mal bulursa onu alır, ayırttığı malı almadan ve arkasından edilen küfürleri umursamadan Hali terk eder; bir dahaki gelişinde “Ya, anam avradım olsun, aceleye geldi, kafamız karıştı, toplayıcı unutmuş, gidince aklımıza geldi, bizim mal burada kalmış” cinsinden cümleler kurarak komisyonla olan köprülerini atmamaya çalışır.
Daha çok çeşitli alıcılar var ama onları yazmaya zaman yetmez. Son olarak bir de benim “ölü sevici” dediğim, atalarımızın da “Ölmüş eşek arıyor ki nalını çeksin” denilen tipler var. Bunlar genelde güneşle birlikte ortaya çıkarlar. Bunlara “süpürücü,” “çöpçü” ve “temizlikçi” denildiğini de duydum. Parçalanmış veya kalmış malların özellikle yerde olanlarına göz dikerler. “Hepsine şu kadar vereyim” diye pazarlığı başlattıklarını gördüğüm zaman benim nutkum tutulur. Üreticinin bu malı geri götüremeyeceğini çok iyi bilirler, hele o mal yeşillikse sorma artık. En sevdikleri gün Cumartesidir. Ertesi gün Hal kapalı olacak, kalan mal taa Pazartesi görücüye çıkacaktır çünkü.
Ölüsevicilerle aşağı yukarı aynı zamanda ortaya çıkan başkaları da var. Bunlar “Filan Öğrenci Yurdundan veya Feşmekan Kuran Kursundan geliyoruz, bize verilecek bir şeyiniz var mı?”sloganıyla birlikte yanlarında iki-üç eli boş kasalı neşvünema çağında gençle, bıyıkları mübarek boyutlarda, orta yaşlarda, temiz giyimli, sakin görünümlü, bir şey verilmediğinde yüzlerini ekşitmeyen, ısrar etmeyen adamlardır. Müstahsilin kalan ve satılması zor görünen mallarına Allah rızası için taliptirler. Düzenli olarak gelirler.
Komisyoncular ya da onların brokerleri, müstahsilin malıyla cennette gerdeğe girmeyi umarak böyle durumlarda genellikle boş kasaları bomboş çevirmezler.
İşte ben yukarıda yazdığım şeyleri o an için kafamda yazarken iyi kötü piyasa devam ediyor, birkaç parça malım da satılıyordu. Ben ne kadar getirdim, kaça sattım mevzularına girmeye içimdeki adamın “Ya, onlara gerek yok” demesi üzerine ben de vazgeçiyorum.
Karşılıklı konuşmalara genelde kibar bir argo veya zarif küfürler eşlik ediyor.
Malı o fiyattan vermek istemeyen satıcı, alıcıya: “Hele sen bi gezele gel.”
Alacağı mala bok atarak, fiyat indirimine gitmeyi düşünen alıcı, satıcıya: “Bu ne lan, mına koduğum beyzbol sopası gibi, böyle patlıcan mı olur, kasaya böyle koyulmuş olmamış, şöyle koyulmuş sığmamış.”
“Bu yarık muzlara kaç yazıyorsun?”
“Sen gidi seni, yarık gördün mü, dayanamıyorsun?
“Bu ne ya! Bu fiyattan alıp kaça satacaz?”
“Senin aklın başında değil, bi gezele, aklın başına gelsin.”
“Otel bağı değil, pazar bağı bunlar, dul karı yastığı gibi.”
“Allahını seversen bi bak, otel bağı mı bu, böyle ufak demet olur mu?”
“Güzel güzel, elen alıp sallarsan büyür.”
***
-Yazı devam ediyor-
Vakit hızla geçiyor, Hal yerleşkesindeki minareden sabah ezanı okunuyordu ama bu ezan merkezdeki Muratpaşa Camiinden yayınlanıyordu; çevredeki camilerden yayılan aynı ezanın erkenci veya gecikmeli sözleri tıpkı Haldeki durum gibi yahut benim bu cümlelerim gibi birbirine karışıyordu.
Ezan okunduğunda aklıma geldi, dün Necmettin Erbakan ölmüştü, acaba bugün Halde ölenin arkasından ne gibi sözler duyacağım diye şartlandırmıştım kendimi. İlginç, o saate kadar hiçbir kimseden konuyla alakalı bir laf duymadım. Belki milletin aklına tıpkı benim gibi ezan okununca düşer, bundan sonra konuşulur diye düşündüm ama ben gelene kadar ve genelleme yapmadan söylemek gerekirse, benim bulunduğum mıntıkadaki komisyon çalışanlarından ya da gelen giden alıcıların hiçbirinden olumlu veya olumsuz bir şey işitmedim.
Denk gelen olmuştur, ben birkaç kez rastladım, herhangi bir sokaktan geçerken birden yakındaki okuldan istiklal marşı okunmaya başlar, bir iki adım atarsın, sonra işin ne olursa olsun, duran insanları gördüğün için sen de durursun yahut sen durduğun için başkaları da durur, bitene kadar beklenir ya!
İşte, birazdan öyle bir şey olacak, gün yeteri kadar ağardı çünkü.
Bizim komisyonun muz satan elamanına yanaşıyorum. “Senin telefonun belli ki çok yetenekli” der demez, “Buyur abi, ne oldu?” diye soruyor.
“Ses alma şeyi var mı?”
“Var.”
“Birazdan hoca dua edecek ya, onu kaydeder misin?”
“Hayırdır?”
“Lazım.”
“Olur.”
Bir süre sonra hoparlörden birkaç haşırtılı huşurtulu ses çıkınca, o sırada kantara muz kasaları yerleştiren elamanın yanına seğirtiyorum, kayda başlasın diye.
Sabah namazı kılınmış, tespih mespih çekilmiş sıra duaya kalmış, hoca sadece camidekilere değil tüm Hal’e hitaben “Hal Duası” okuyacak.
Hep aynı duayı okumuyor, kafasına göre takılıyor, bazen günün mana ve ehemmiyetine binaen sözler de katıyor ama genelde cümlelerin yeri değişse de dua, aynı dua.
Okumaya Arapçayla başladı, Hoca.
Bizimki cebinden telefonu çıkarıp kayda geçtiğinde Türkçe duanın ilk cümlesi kaçtı, o cümleyi de kafama kaydettim.
Tek tük arabalar hariç hareket eden bir şey yok, herkes kendine duracak bir yer seçmiş, kırpışanlar, sağa sola çaktırmadan bir iki adım atanlar, “amin” geçişlerinde sigarasından bir nefes çekip ağır ağır salanlar tabii ki var.
Kimi ellerini uzatarak tam açmış, kimi sanki gökten bir şey gelecek ve yere düşmesin diye avucunu açmış, kimi iki elini birbirinin içine yerleştirmiş, kısacası iki elini aynı şekilde açan yok gibi. Kimi de benim gibi açayım mı, açmayayım mı, açsam kendime ayıp etmiş olur muyum, açmasam aleme ayıp olur mu düşüncelerinin kaldırımında elini göbeğinin üzerinde kavuşturmuş amim mamin demeden beklemede.
Bazı kişilerin öyle iştahlı amin deyişleri oluyor ki aynı zamanda kendini de ele veriyor. Mesela “hastalara şifa” lafı geçtiğinde o kadar yürekten ve yüksekten “amin” diyor ki, anlıyorsun, bunun evinde, yakınlarında birileri hasta veya belki de kendisi hasta.
Bu duanın bitiminden sonra zaten benim seraya dönmek için en fazla bir saatim kalıyor.
Duanın sonu geliyor, Hoca daha vurgulu bir şekilde bizi Fatihaya hazırlıyor:
“Dualarımızın kabulü için, geçmişlerimizin ruhları için ve billllhassaaaa Allah rızası için Elllllll Faaaaaatiha.”
Her yiğidin bir Fatiha okuyuş biçimi var; adlarını şimdi söylemeyeyim, ola ki yakınları herhangi bir şekilde bu yazıyı okurlarsa üzülüp, şaşırmasınlar. Görüş menzilimdeki Feşmekan adam, Filan adamdan önce fatihasını bitiriyor hızla yüzünü mesh edip, elini, henüz fatihasını bitirmemiş dolayısıyla elleri açık ve havada, arkası dönük olan Filanın oturma gurubunu avuçluyor. Mıncıklanan adam ileri doğru irkilirken Fatihası bitmiş olacak ki, elini yüzüne götürüp, dönüyor: “Çarpılacaksın oğlum, çarpılacaksın” diyor.
Bugün getirdiğim malların tamamı iyi kötü satıldı, ayrılmış mallarımı alıcılara teslim eder etmez Halden ayrılacak Büyükşehir Belediyesinin Halk ekmek büfesinden biri kepekli, diğeri normal iki ekmek alıp eve gideceğim.
Her ne kadar Halde bir simit yesem de, uyandığımdan bu yana temizinden 5 saat geçmiş olacak, öğle yemeği yerine geçecek gibi sağlam bir kahvaltı etmem gerek ama şimdi elin telefonundaki bu kaydı “durdur, oynat” tuşlarına basa basa, arabanın içinde dinleyip, yazıya dökmeliyim.
İyi kayıt değil ama yazacağımı yazıyorum.
Hal Duası
Âmin!
Ey yeri ve gökleri yaratan Allahım!
Ailemizin rızkını kazanmak için bizlere sağlık ve afiyet içinde bir pazar daha verdin. Bugün yeni bir gündür, bizleri ve ailemizi bugüne eriştirdiğin için, bizlere verdiğin sağlığa, bizlere verdiğin nimetlere binlerce kez şükürler olsun Ya Rabbi!
Bizler, sevgili Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellemin: “Doğru tâcir, doğru tüccar kıyamet günü peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraberdir” diye müjdelediği kimselerden olmak istiyoruz, bize yardım et, bu söze inanan ve yaşayanlardan olmamız için bize gayret ve kuvvet ihsan eyle Ya Rabbi!
Allahım! Yine sevgili peygamberimiz: “Bizi aldatan bizden değildir” diye buyuruyor. Kardeşlerimizi aldatmayı bizlere nasip eyleme Ya Rabbi!
Allahım, bizler helal ve güzel rızk peşindeyiz, haram karıştırma kazancımıza Ya Rabbi!
Bize nefsimize uyma fırsatı verme!
Ticarethanemizde, alışverişlerimizde dürüstlük hakim olsun, az kazanırsak sen onu bereketli eyle, israftan, sefaletten, ahlaksızlıktan, acizlik ve tembellikten sana sığınıyoruz, işlerimizi kolaylaştır, rızkımızı bollaştır, haramdan uzaklaştır Ya Rabbi!
Bizleri iki cihanda aziz eyle ya Rabbi!
Allahım! Cimrilikten, varlık içinde yokluktan, aldatmaktan ve aldanmaktan, başkasının hakkını yemekten Sen bizleri koru Ya Rabbi!
Bizleri fakirliğin getirdiği şerlerden koruduğun gibi, zenginliğin getirdiği fitne ve şerlerden de koru Ya Rabbi!
Bizleri kanaat sahibi, gözü tok, gönlü zengin, daima hayırlı işlere koşan kullarından eyle Ya Rabbi!
Memleketimizi ve bütün İslam memleketlerini her türlü afet ve felaketlerden koru Ya Rabbi!
Ezan sesini eksik etme ülkemizden Ya Rabbi!
Hastalarımıza şifa, borçlulara borçlarını ödemek nasip eyle Ya Rabbi!
Sana açılan elleri geri çevirme Ya Rabbi!
Çocuklarımızı haram lokma yemeyen, hayırlı birer evlat eyle ya Rabbi!
Allahım, içinde bulunduğumuz bugün yeni bir gündür, bugünü bize ibadetle başlat, mağfiretinle devam etmemizi nasip eyle Ya Rabbi!
Bugün bizlere hayırlı işler yapmayı nasip ve müesser eyle Ya Rabbi!
Bugün yapmış olduğumuz hataları affeyle Ya Rabbi!!
Mahsullerimizi bereketli eyle, rızkımızı bol eyle ve nasibimizi hayırlısından eyle Ya Rabbi!
Dualarımızın kabulü için, geçmişlerimizin ruhları için ve bilhassa Allah rızası için Elllllll Faaaaaatiha.
***
Kahvaltının ardından seraya dalıyorum, işimi erken bitirirsem kafamdaki taslak yazılar ile ajandama temize çektiğim duayı yazacak ve ne yapıp edip, 28 Şubat bitmeden bahçeye aktaracağım.
Öğlen olmak üzere ben telaşla çalışıyorum, seranın içi dün yağan yağmurun hayhuyuna göre bugün çok sakin, hava açık.
Eski plakları çıkarmış, dertli parçalardan oluşanları pikabına yerleştirip, sesini de sonuna kadar açan, kendi kendisine diskjokeylik yapan Musa Amcanın ilk parçası:
“Ah neyleyim gönül gönül senin elinden, her zaman ağlattın, gülemem gayri” oluyor ve benzer içerikte devam ediyor.
Bizim evin önündeki radyodan da karışık kuruşuk türkü sesleri geliyor ama ortama baskın ses Musa Amcanın pikabından yayılıyor.
Bizim radyo ara ara haber veriyor, Erbakan’ın cenazesi etrafında dönen haberler, çoğu.
Musa Amca başka bir dertli türkü daha yerleştiriyor pikaba, haberlerin sesi sönüyor.
Ben özellikle arkamı o tarafa dönük şekilde çalışıyorum ki lafa tutmasın beni, Musa Amca.
Bir sesle irkiliyorum. Nerdeyse seranın ortasına kadar gelmesine rağmen fark etmiyorum; bana doğru bir elinde şekerlik, diğer elinde kulplu bir bardakla çay getirdiğini görüyorum.
“Yav, hem beni eziyorsun böyle yapmakla hem de naneleri.”
“İç şu çayı, zaten kafam bozuk.”
Çayı elinden alıp, böyle yapmakla beni mahcup ettiğine dair laflardan birazını söylüyorum.
Şekerini atıp, karıştıracak bir şey göremeyince takılıyorum: “Sen çaycı olsaymışsın iflas edermişsin, hani, müşterilerin de yok, görünürde. Hem garson da olamazmışsın, hani bunun kaşığı?”
Şeker attığım, üzerinde “Ateşine dayanabileceğin kadar günah işle” yazan vernikli tahta kaşığı uzatıyor.
***
Gün bitiyor, işim yetişmiyor. Yatsı ezanı okunduğunda denizden dönmüş bir balıkçı gibi ıslak, dağ taş dolaşmış bir avcı gibi yorgunum.
28 Şubat bitmeden gene de bilgisayarı açıp, temiz bir Word sayfasına bir süre bakıyorum.
“Olmayacak” diyorum, ”yazsam bile gönderemeyeceğim, iyisi mi, kalsın.”
***
Bu yazı benim bilgisayarımda 10 sayfa olarak görünüyor. İkişer sayfalık beş yazı eder. O niyetle okuna, yalancı çıkmamak için Mart ayı için en fazla bir yazıya söz verip, sözün bundan sonrasını söz verdiğim üzere Kadir Şinas’a bırakıyorum.
Savcılar
Savcılar adliyelerin çok önemli şahsiyetlerinden biridir.
Yargılamanın sac ayağından birini oluştururlar.
Duruşmalarda kürsüde, hâkimlerin yanında otururlar. Aslında avukatlarla aynı hizada olmaları gerektiği gibi bir görüş vardır. Savcılar, hakimlerin yanında oturuyor olmasını ‘Marangozluk hatası’ olarak değerlendirenlerde vardır. Biz bu görüşlere katılmıyoruz.
Savcılarımız, pek konuşmayı sevmezler, suskundurlar çoğunlukla.
Yaz aylarının kavurucu sıcaklarında, tıpkı hakimler gibi cüppelerinin yakasını omuzlarına kadar indirdikleri görülür.
Bazıları ise, kirlenmesin diye, cüppelerinin yakalarını şeffaf naylonla kaplar.
Ama giyim kuşamlarında oldukça özenlidirler. Kunduraları sürekli boyalıdır.
Yargılama süreci içinde en büyük işlevleri, emniyet teşkilatımızın güzide polisleri tarafından hazırlanan dosyalarını imzalayarak dava açmaktır.
Vatandaşlarımız savcılardan çok korkarlar, çarşı içinde karşılaştıklarında yollarını değiştirirler.
Savcılar esasen üç temel hal içindedirler. Sessiz sedasız duruşmaları izlemek, odalarında bir vatandaşı azarlamak, kendilerini ziyarete gelmiş konuklarla sohbet etmek. Başka bir halleri yoktur.
Ve Halkımız
Halkımız hastaneler gibi adliyeleri de sevmez, ama onlarsız da yapamazlar. Adliyeler onlar için lunaparklardaki korku tüneller kadar ürperticidir.
Şahit olmaktan çok korkarlar. Bir olayla ilgili görgü ve bilgilerini hakim karşısında anlatamazlar. İçsel bir dürtü ile yalan söyleyeceklerini zannedip heyecanlanırlar. Heyecanlanınca da doğruyu söyleyemezler. Doğruyu söyleyemeyince bunun hakim tarafından anlaşılacağını zannedip ürkerler, bu seferde kendisini hapse atacağından korkar(lar.)
Onlar için adliyeler, sonu hapishane ile bitecek sürecin ilk basamağıdır. Her hangi bir nedenle yolu adliyeye düşen her kişinin, oradan suçlu çıkacağını düşünürler.
Mahkemelerden gelen sarı zarf içinden çıkan kağıtlardan hiç hoşlanmazlar.
Bu nedenle zarfı bile açmadıkları olur.
İçindeki yazıların kendilerini hapishaneye yollayacağını düşünüp, sarı zarfı bir köşeye atarlar. Hayır atmazlar, bir gün lazım olur diye, saklarlar.
Gerçi zarfı açıp okusalar da, bir şeyler anlamaları mümkün değildir.
Çünkü o evraklarda öyle bir dil ve üslup yer alır ki, okuyup anlama ihtimali sıfırdır.
Halkımız, bakir bir alanı yağmalayıp yerleşim yeri haline getirirken, elektrik ve su bağlanmadan cami yapma refleksleri adliye konusunda kendini göstermez.
Bugüne kadar herhangi bir adliye yaptırma, koruma ve yaşatma derneğinin kurulduğu görülmemiştir.
Halkımız çocuklarının okuyup hakim, savcı ve avukat olmalarını istemeleri yargıya karşı olan sevgilerinden değil, kendilerini çok zayıf hissettikleri bu cenahtan gelecek belalara karşı korunma iç güdüsünden kaynaklanmaktadır.
-Elli sekiz-
Evet, sulamayı her tarafa eşit yapamadığım gibi, kum ve gübrenin dağıtımını da arzu ettiğim gibi yapamamıştım.
Acaba yapacağım fumigasyon işini içime sindirebilecek miydim?
Aldığım zehir bidonunun üzerinde nasıl kullanılacağı tarif edilmişti ama onların tarifine göre yapmak benim için çok güç olacaktı.
Tarifede, toprağın önce sürülüp gevşetilmesi sonra tesviye edilmesi yazılıyor. Çiftlik veya yeşil gübreyi de toprağa gömün, diyor.
Sanırım “karıştırın” diyeceğine “gömün” diye yazmışlar.
Tamam, buraya kadar itirazım yok. Zaten Ali, traktörüne bağladığı patos (kültivatör) denilen aletle, daha önce yıkayıp tavına getirdiğimiz iyi-kötü kumunu, gübresini yaydığımız serayı sürmeye başlamıştı. Yaklaşık 1 metre genişliğinde yatak yapımını da yaparak tesviye işini de halletmiş olduk.
Bu işlemi ekimden 3-4 hafta önce yapın, diyor; ona da tamam.
Tarifenin geri kalan kısmını “yazıldığı gibi” buraya alıntılayayım sonra neden yapamayacağımı anlatayım.
“Toprak 10 cm yükseklikte eşit tavalara ayrılır. Tavaların içi tamamen suyla doldurulur ve her metrekareye 60-125 ml SNIPER FULID gelecek şekilde ilaçlanır. Parsel sırtlarıda 10 lt.lik sulama tenekesine 60-125 ml. ilaç katılarak ilaçlanmalıdır. (Bu ilaçlı su karışım 1 m2 alan içindir.) Seranın bütün duvarlarınada aynı oranda su püskürtülür. Tavalara ilaç verildikten sonra, mutlaka kürekle tavaların içindeki ilaç karıştırılmalı ilaçlama işi bittikten sonra toprak yüzeyi mutlaka naylonla kapatılmalı, böylece gazın uygulama alanı dışına çıkışı önlenmelidir. Sera bu şekilde örtülü halde 15-20 gün bekletilecek 15-20 gün sonra örtüler kaldırılarak salma su ile toprak sulanacak, Tava gelince toprağı havalandırmak için 3-4 günde 2 sürüm yapılacak, bu süre sonunda toprakta ilaç kalıntısı olup olmadığından emin olmak için TERE testi yapılır ve tere testinin sonucuna göre karar verilir.
ÖNEMLİ NOT: Sadece yetiştiricilik yapılacak seranın dezenfekte edilmiş olması yeterli olmaz. Fidelerin yetiştirildiği yastıklarında aynı işlemlere tabi tutulması gereklidir.”
Tüm serayı hangi aletle 10 cm yükseklikte eşit tavalara ayıracağım?
Hadi diyelim traktöre bağlı böyle bir işi yapan alet bulamadım ama üşenmeyerek kürekle, tırmıkla yaklaşık 2 dönümlük serayı elle yapmaya kalktım; peki, bu iş ne kadar zamanımı alacak?
Eğer 60 ml ilaç yeterliyse neden iki katından da fazla olan 125 ml. kullanayım?
60 ile 125’in ortalamasını alacaksam bu işi bana niye hesaplattırıyorsun?
Tavaların içi tamamen suyla dolacaksa (parsel sırtı denilen yer neresiyse artık) tava denilen yerin kenarları da o suyu emmez mi?
Suyla doldurulacak tavalar o suyu emerek çamurlaşacak, o zaman, hem de “mutlaka kürekle” vurgusu yapılarak tavaların karıştırılması nasıl olacak? Kürekle böyle bir çamurun karıştırılması her babayiğidin harcı mı?
Diyelim ki inatlaştın canınla, bu işi yaptın, o topak topak çamurlu toprağın üzerine incecik naylonu nasıl gereceksin? Masaya örtü mü geriyorsun? Çekeceğin naylon her tünel için 10 metre eninde ve 70 metre uzunluğunda bir yer! Toprağın her yanı ilaçlanmış ve çamur içindeyken bu, gazı kaçmasın diye zehirli çamur içinde kaç kişi nasıl yürüyecek, naylon serecek, serdiği naylonların kenarlarını diğer naylonlarla birleştirecek?
Benzer sorulara tarifenin içinden yanıt alamadığım için hiç kuşkusuz aklıma yatacak şekilde bu işi yapacaktım. Tarifeyi yazana haksızlık etmek istemem. Şayet böyle bir ilaca tarifeyi ben yazacak olsaydım özetle şöyle derdim: “Bu zehri dönümüne şu kadar miktarda, toprağa elinizden geldiği kadarıyla eşit bir şekilde nasıl verirseniz verin ve hemen üzerini naylonla kapatıp en az şu kadar gün kapalı tutun.
Bu işlemden amaç, aralıksız, yani dinlendirilmeden ve özellikle yer altı sularıyla sulanan, yoğun bir şekilde ilaç ve gübre alarak evsafını yitirip hastalıklı bir hal alan toprağı arındırmak (dezenfekte etmek.)
Bu işlemin (doğrudur-yanlıştır orasını bilemem) kanser tedavisindeki “kemoterapiye” benzetiyorum. Her kemoterapi alan hasta, nasıl iyileşmiyorsa, hastalanmış bu topraklarında düzeleceğini düşünmüyorum.
8 bidon zehre 480 lira para vermenin yanında sürüm paraları, ince naylon masrafı ve bu işe yönelik diğer masrafları, yetişecek ürünün kalitesiyle çıkaracağımı umarak, elimden geldiği kadarıyla ciddiye alıyorum.
(Daha önce yazmıştım,) “yapılacak işler” listeme baktığımda içimi ekşi ayran tadında bir duygu kapladı.
Öncelikle damlama sistemi ile bu zehri eşit bir şekilde seraya vermek için kafa yordum, durdum.
Hatırlanacağı üzere, hortum satıcısına düşündüğümü anlatmış, çok kısaca ve özetle şöyle bir yanıt almıştım:
— Abi, kusura bakma ama sen bu damlamaları alıp bu işe boşuna sarılıyorsun, benim için hava hoş, ben ne istersen satarım, senin iyiliğin için diyorum, bu işten vazgeç, bu işler sana göre değil.
Bu işlerle uğraşan birkaç kişiye kafamdan geçeni, çizerek anlattığımda da gene çok kısaca ve özetçe şöyle demişlerdi:
— Abicim bunca insan eşek mi? Öyle dediğin gibi olsaydı herkes yapardı. 40 metreden fazlasını kaldırmaz, bu damlama hortumları. Baş taraflara her zaman bol su gider, en sonuna da az. Çünkü gide gide su azalır, tazyiki azalır. Ne yaparsan yap her tarafa eşit damlatamazsın.
2 inçlik kalın boruya sıra sıra delinerek takılan damlama hortumlarının sonunu kıvırıp iple bağlayarak ya da kör tapa takarak kapatmak yerine, hortumun bu ucunu da seranın diğer başına etraftan dolaştırarak taşıyacağım kalın boruya takarsam işin çözüleceğine dair içimde çok az bir endişe vardı. Daha rahat anlaşılsın diye kalorifer peteği gibi bir şey düşünüyordum. Suyu hortumlar içinde dolandıracak ve 70 metre uzunluğunda damlama hortumlarının her iki ucunu bu borulara takacaktım.
Önce evin önündeki yarım evleklik yerde örnek bir düzenek oluşturdum ve bunu şehir şebekesine bağlayarak denedim. Olacak gibi görünüyordu ama işin garibi tüm serayı bu şekilde yapmadan sistemin istediğim gibi çalışıp çalışmayacağını anlamak mümkün değildi.
Sonunda gözümü karartım, eski sistemi yani seranın tam ortasında duran iki ana hortumun, iki küresel vana ile bir seranın öbür yanına, bir bu yanına sulama ve gübreleme yapmamıza rağmen gene de suyun damlama hortumlarının girdiği andan itibaren gittikçe azalan ve seranın sonuna daha az su veren sitemi değiştirmek için kolları sıvadım.
Eğer düşündüğüm gibi olursa tek tuşla iki dönümlük serayı sulamış olmanın yanında seranın başı sonu, sağı solu demeden damlamalar her noktaya eşit damlayacaktı.
İçimdeki endişenin soru öbeği: Bu iş bu kadar kolay çözülecekse neden şimdiye kadar böyle bir şeyi yapmamışlar, en akıllı adam ben miyim? Damlama sistemi ile âlem yeni tanışmadığına göre acaba benim bilmediğim bir şey mi var? Yoksa böyle bir uygulama var ama benim danıştığım kişilerin mi haberi yok?
**
Ali sürümünü tamamladı, yatakların yapımını da yaparak şimdilik işini bitirdi.
Toprağın rengi, milli dere kumu ve çiftlik gübresinin karıştırılmasıyla değişmişti. İçin için iyi bir iş yaptığımı düşündüm.
Dutun daldasına hem çay içmeye hem de hesap görmeye geldik.
Defterimi açıp, tuttuğum kayıtları Ali’ye okumaya başladım:
21 Mayısta üçlü pullukla tek yönlü sürüm.
23 Mayısta kazayağı ile çift yönlü sürüm.
27 Mayısta 4 kamyon kumun taşınması
8 Haziranda çift yönlü kum ve gübrenin toprağa karıştırılması (patos.)
12 Haziranda kazayağı ile uzunlamasına tekli sürüm (patlatma) ve yatak yapımı.
Toplam: 522,250 verilen 250, kalan 272,250 lira.
Tamam mı?
Tamam.
**
Şimdi yapılacak iş, yatak aralarının yani yürüme yolunu kürekle genişletmek.
Mahallenin gençlerinden yararlanmak için seranın üst naylonlarının bir tarafını açıp oluk içlerine yığan Musa, Mustafa ve arkadaşlarına bir yevmiyeden fazlasını önerdim ama onlar 40 lira diye tutturdular, sonunda razı oldular.
Onlar çalışırken yanlarında değildim.
Öğleden sonra 3 sularında işlerini bitirdiler ama benim doğru dürüst kontrol etmememden dolayı yaptıkları işlerin sonucunu görünce çok canım sıkıldı. Yürüme yolundan aldıkları toprağı yeni patoslanmış yatakların üzerine sereceklerine, kürek kürek attıkları bu topak topraklar yatakların üzerini bozmuştu.
Bir de tırmıkla düzeltme işi çıktı, bana.
Gerçekten pişman oldum yaptırdığım bu işten. Her birine 7 lira toplam 21 lira vererek başımdan savdım ama içim içimi yedi.
Ertesi gün, gün boyu, traktörün seranın her iki ucunda dönüş yaparken bozduğu ve mecburen yanlamasına açtığı yatakları uzunlama yatak haline getirmekle uğraştım.
**
Yeni damlama sistemini kurmak en az bir haftamı alacağını öngörünce bu işi ötelemeye karar verdim. Çünkü ilaçlama yaptıktan sonra seranın en az 3 hafta kapalı kalması, naylon kaldırıldıktan sonra seranın yeniden yıkanması, bu kez de zehirden arındırılması, sürülmesi veya tavına gelmesi hepsi başlı başına zaman düşmanı olan işler.
Fide dikiminin Temmuz ayının ortasında yapılacağı göz önüne alınınca iş çetrefilleşiyordu.
Her zorluğu veya engeli aşmaya karşı içimden iyi şeyler geçirmeme rağmen gene aynı içimden yanlış bir iş yapmaya başladığımı ve gittikçe bu yanlış yolun virajlarından savrulacağıma dair kötü şeyler de yaşayacağımı düşünüyordum.
Esasında huzursuz bir istek içindeyim desem hiç yalan olmaz.
-59-
sevgili Emin
yeni bir sistem yaratma düşüncenizi beğendim. içinizdeki endişenin soru öbeği geçerli gibi... ama huzursuz isteğinizin sonunda eyleme geçerseniz ya bir buluş sahibi olacaksınız ya da bir deneyim yaşamış olacaksınız. başarırsanız ne ala ... başaramazsanız aksayanları görüp yeni bir çözüm yaratma olasılığınız var. her durumda sonucu buraya yazmanızı heyecanla bekleyeceğiz :) sağlıcakla kalın :)
Bugün yazı yazacağım.
Yazacağım bu yazının akıcı olacağını düşünmüyorum.
İlgi çekeceğini de sanmıyorum.
Yazımın konusunu belirledim ama sadece o konuya bağlı kalmayacağım galiba. “Galiba” dememin sebebi içine girdiğimiz seçim havasının yüzünden.
Yazımı yazarken bir yandan da “Dadaşım benim,” “Altı sıfıra var mıyız?” diye esip kükreyen Erdoğan’ın Erzurum’daki konuşmasını veren NTV’ye bakıyorum.
Bu yüzden, yazımı yazarken dikkatim dağılıyor.
Şu kadar sene Erzurum’da görev yaptığım için az çok Erzurumluları tanırım, nasıl davrandıklarını, davranacaklarını kestirebiliyorum.
Aynı Erzurumluların Çiller Hükümetleri döneminde, havaalanından neredeyse şehrin girişine kadar yol boyunca nasıl büyükbaş hayvanları gelen parti liderlerine kurban ettikleri gözlerimin önüne geldi, birden.
Neyse, televizyonu kapatıyorum; bende bir hoşgörüsüzlük, tahammülsüzlük başladı galiba Erdoğan'ın konuşmasına dayanamıyorum, içimi afakanlar basıyor, hakkımdan hayırlısı.
**
Konuma geçmeden önce aşağıda, ilgilileri için ilgisini verdiğim yazılara göz atılmasını öneririm.
İlgi: a) “Fındık yerine karanfil yetiştir 101 kat daha fazla para kazan” diyen Tarım ve Köyişleri Bakanlığının 2009 yılında basına dağıttığı yazı ve bu yazıyla beni tahrik eden Sayın Master’ın 21.08.2009 gün ve “Mutlaka Bir Bileni daha vardır” başlıklı gönderisi.
b) Bu konuyla ilgi 5.9.2009 gün ve 251 sıra nolu ilk yazım.
c) 31.5.2010 tarihinden sonra uzunca bir süre bir şey yazmadan Arka Bahçe’den uzak kalınca Sayın Master’ın 8.9.2010 tarihinde gönderdiği ikinci tahrik yazısı.
d) Açıkta kalan bu konuyla ilgili olarak “karanfilimi sıkacağıma” dair 31.01.2011 gün ve 259 sıra nolu yazımın son dört fıkrası.
e) Sayın ar_de’nin bu konu başlığındaki 31-01-2011 gün ve 260 sıra nolu gönderisi.
Yarıda kalan bir konumuz vardı: “Karanfil mi, Fındık mı?”
Geçmiş günlerin birinde, hem de işlerin civcivli olduğu bir zaman aralığına Kemal beyi sıkıştırıp bilgi almaya çalıştım.
Daha önceleri bu konuda birkaç kez girişimlerim olmuştu ancak Kemal beyden bilgi almak öyle kolay bir iş değil. Bu kez öyle olmadı, baktım anlatacak gibi iyice sırnaştım, kâğıt kalem aldım. O hızlı hızlı anlattı, ben ağır ağır not aldım, olmadı.
Kemal beyin hafızası çok sağlam, onun bu yeteneğine hayranım. Lakin o kadar hızlı ki, onun bu hızından da gıcık kapıyorum
Yumuşakça ve alttan alıcı bir tonla :“Bak Kemal bey, benim de işim çok ve senin hızına yetişecek gücüm de yok. En iyisi madde madde yazayım, sen böyle anlatırken benim tuttuğum notların çözümü çok zor olacak, ne dersin, ha?” dedim.
Beklemiyordum ama “Olur” dedi.
Kâğıdın arkasını çevirip şöyle bir başlık yazdım:
“2009-2010 Ekim Dönemi Kemal Bey’in 4 dönümlük (dekar) karanfil serası için”
1. Karanfil Fidesi: 100.000 adet. (Dönüme 25.000 adet.) Tanesi 10 kuruştan 10.000.-TL
2. Sürüm: pullukla, kazayağıyla ve patosla toplam 8 sürüm. Her işin dönüm başına yapımı 30 liradan olunca 8x30x4(dönüm)= 960.-TL
3. Fumigasyon: (İlaç ve sıcaklık ile toprağı dezenfekte etmek) için ince naylon: 700 TL
4. Fumigasyon için kullanılan ilaç: 20 bidon, 90 liradan 1.800.-TL
5. Samra (Çiftlik gübresi): (“Dönüme 1 kamyon hesabıyla iki yılda bir atıyoruz” diyor.) Kamyonu 700 liradan 2.800.-TL (Bu yıl için 1.400.-TL)
6. Ağ ipleri: Beyaz ağ ipi 25 kg x 6 liradan=150.-TL, siyah ip 200 kg x 3,6 liradan 720-TL Her iki ipin toplamı:870.-TL
7. Damlama borular, yağmurlama sistemi: (“Beş yılda bir yenileriz abi” diyor.) “4.000 lira damlamaya, 2.000 lira yağmurlamaya para verdim bu sene” diye devam ediyor sözlerine. Ben de “O zaman bu parayı 5’e bölüp yazacağız” diyorum. Toplam 1.200 TL
8. Sera üst örtüsü: (“Tek yıllık olan naylondan alıyoruz ama iki yıl kullanıyoruz” diyor.) 1000 kg x 4,5 liradan eder 4.500.-TL Bunun da bir yıla düşen miktarı 2.250.-TL.
9. Sera Kirası: Yıllık dönümü 2.500 liradan 10.000.-TL
10. Elektrik gideri: “Aylık 150 liradan aşağı hiç fatura gelmedi” diyor ve ekliyor “sen bunu 12 ayla çarp.” 1.800.-TL
11. İşçilik: “Dalbaşıcılarla bu sene 3,5 kuruştan hesap gördük. 480.000 dal üzerinden 16.800.-TL
12. Sleeve: (20 daldan oluşan karanfil demetlerinin koyulduğu plastik poşet) 25.000 adet. Tanesi 6 kuruştan 1.500.-TL
13. Lastik: 30 kg x 9 liradan eder 270.-TL
14. Ulaşım: Kesilen karanfillerin işletmeye getirilmesi ve malzeme nakilleri ile diğer işler için 1.200.-TL
15. Gübre ve ilaç: 14.000.-TL
16. Sera Demirlerin yıllık bakımı, kaynak işleri, kısaca seranın bakım onarımı: 250.-TL
17. Gölge tozu: 200.-TL
18. İlaçlama motorunun bakım onarımı: (“Bu sene en az 300 lira vermişimdir” diyor.)
Kur ortalaması 1,440.-TL, satılan karanfilin ortalaması da 7,7 sent.
Şimdi yukarıdaki rakamları kimse toplayıp bölmez, iyisi mi ben söyleyeyim. Bu masrafların toplamı 69.900 lira ediyor. Tabi bu rakam 4 dönümlük bir yer için.
Dönüme düşen gider toplamı 16.375.-TL.
480 bin dal karanfilin ortalama ihraç fiyatı üzerinden yani 7,7 sentten 36.960 $ x 1,440 (Ortalama döviz kuruyla) =53.222.-TL. Bu tutar 4 dönümlük yer için, bir dönümün yıllık getirisi 13.305 lira ediyor.
Bu rakamı görünce şaşırıyor ve “Abi bu durumda zarar etmişsiniz!” diyorum.
“Bu sene öyle oldu” diyor.
Gelir toplamı: 13.305.TL
Dönüme düşen masraf:16.375 lira
Zarar: 3.070.-TL
Bir süre düşünüyorum, bu rakam nasıl artıya geçer, diye. Benim yerime Kemal Bey yanıtlıyor.
“Eğer yer kendinin olursa, işçiliğini kendin yaparsan kâra geçersin.”
Yer kirası 2.500 lira ve bir dönümlük 120 bin dal karanfil işçilik ücreti 4.200 lira. Toplam 6,700 lira.
Düşersek zararı bu miktardan 3.630 lira yıllık karımız olur. En az aileden iki kişi işçilik yaparsa, bu iki kişinin aylık gelirleri 303 lira olur. Adam başına düşen miktar da aylık 151,5 lira eder.
Berbat bir durum! Hadi diyelim ki adamın iki dönümlük yeri olsun. İki kişi en fazla iki dönümlük yerde işçilik yapabilirler. Fazlası için gene adam ayarlamak zorundalar. O zaman da bu rakamları ikiyle çarpmak gerek.
Yani, bu durum eğer benim yaklaşık iki dönümlük seramda gerçekleşmiş olsaydı ve işçiliğini kendim yapsaydım bu üretimin sonunda yıllık gelirim 7,260 lira olacaktı.
İşçiliğini yapacağımı da hiç zannetmiyorum.
Karanfil ekmemekle iyi bir karar vermiş olduğumu düşündüm.
**
Bu bilgiyi aldım ama uzun süre temize çekip netleştiremedim. Bu arada içinde bulunduğumuz sezonun da sonuna yaklaştığımızı görünce iyice saldım, bu yeni dönemi de yukarıdaki gibi tane tane yazayım, böylece iki yıllık bilgiyi birden vermiş olurum, daha anlamlı olur diye düşündüm.
Derken iki hafta kadar önce gene punduna getirip Kemal Beyi, tekrar kâğıda kaleme sarıldım.
“2010-2011 Ekim Dönemi Kemal Bey’in 4 dönümlük (dekar) karanfil serası için”
1. Karanfil Fidesi: 100.000 adet. (Dönüme 25.000 adet.) Tanesi 8 sentten 8.000.-$ (Ortalama Dolar Kuru 1,500 liradan 12.000.TL)
2. Sürüm: pullukla, kazayağıyla ve patosla toplam 8 sürüm. Her işin dönüm başına yapımı 35 liradan olunca 7x35x4(dönüm)= 980.-TL (Geçen yıl 8 sürüm işlemi bu yıl 7’ye inmiş. Patlatma yaptırmamış bu sefer)
3. Fumigasyon: (İlaç ve sıcaklık ile toprağı dezenfekte etmek) için ince naylon: 700 TL
4. Fumigasyon için kullanılan ilaç: 24 bidon, 80 liradan 1.920.-TL (İlacı değiştirmiş dolaysıyla miktar da değişmiş.)
5. Samra (Çiftlik gübresi): (“Dönüme 1 kamyon hesabıyla iki yılda bir atıyoruz” diyor.) Kamyonu 700 liradan 2.800.-TL Bu yıl için 1.400.TL
6. Ağ ipleri: Beyaz ağ ipi 25 kg x 6 liradan=150.-TL, siyah ip 200 kg x 3,75 liradan 750-TL Her iki ipin toplamı:900.-TL
7. Damlama borular, yağmurlama sistemi: (“Beş yılda bir yenileriz abi” diyor.) “4.000 lira damlamaya, 2.000 lira yağmurlamaya para verdim bu sene” diye devam ediyor sözlerine. Ben de “O zaman bu parayı 5’e bölüp yazacağız” diyorum. Toplam 1.200 TL
8. Sera üst örtüsü: (“Tek yıllık olan naylondan alıyoruz ama iki yıl kullanıyoruz” diyor.) 1000 kg x 4,5 liradan eder 4.500.-TL Bunun da bir yıla düşen miktarı 2.250.-TL.
9. Sera Kirası: Yıllık dönümü 2.500 liradan 10.000.-TL
10. Elektrik gideri: Aylık 170 lira çarpı 12 = 2.040.-TL
11. İşçilik: “Dalbaşı ücreti bu sene 3,35 kuruştan. 388.000 dalın ederi 13.000.-TL
12. Sleeve: (20 daldan oluşan karanfil demetlerinin koyulduğu plastik poşet) 20.000 adet. Tanesi 6 kuruştan 1.200.-TL
13. Lastik: 16 kg x 10 liradan eder 160.-TL
14. Ulaşım: Kesilen karanfillerin işletmeye getirilmesi ve malzeme nakilleri ile diğer işler için 1.400.-TL
15. Gübre ve ilaç: 14.000.-TL
16. Sera Demirlerin yıllık bakımı, kaynak işleri, kısaca seranın bakım onarımı: 250.-TL
17. Gölge tozu: 200.-TL
18. İlaçlama motorunun bakım onarımı: 300 lira.
Gene yukarıdaki rakamları toplayıp, bölelim. Masraf toplamı 63.900 lira. Tabi bu rakam 4 dönümlük bir yer için. Dönüme düşen gider toplamı 15.975.-TL.
388 bin dal karanfilin ortalama ihraç fiyatı üzerinden yani 7,94 sentten 30.807 $ x 1,500 (Ortalama döviz kuru) 46.210.-TL. Bu tutar 4 dönümlük yer için, bir dönümün yıllık getirisi 11.552 lira ediyor.
Dönüme düşen masraf:15.975 lira
Zarar: 4.475.-TL
“Abi bu ne ya? İki yıl üst üste zarar etmişsiniz!” diyorum.
İnanasım gelmiyor.
**
Doğrusu bu detayda bir yazıyı taa iki sene kadar önce karar verdiğim zaman böyle bir sonuçla karşılaşacağımı düşünmüyordum. Sadece o malum yazıda bahsedilen rakamların gerçekçi olmadığını ortaya sermekti niyetim.
Peki, bu iki ekim döneminde de zarar yazan örneğin dışında acaba tüm karanfil ekenler gerçekten zarar etmişler mi? Yoksa sadece tam 20 yıldır bu işi yapan Kemal Bey mi zarar etmiş?
Hiç kafa karıştırmadan şöyle bir önermede bulunursak:
1.Ekim yapacağı alan kendisinin olmalı.
2.Serası bakımlı olmalı, dolaysıyla onarım giderleri azalacaktır. (Zor iş)
3.Eğer bir karanfil yetiştiricisi kendi fidesini kendi üretirse fideciye vereceği para yarı yarıya azalır ama çok da kaliteli bir fide yetiştirmiş olamaz. Bu işin de kendine göre eziyeti ve giderleri var.
4.Hiç işçi çalıştırmazsa ki mümkün değil, gene zaman zaman gündelikçilerle iş yapmak zorunda. Örneğin fide dikimini, ağ örümü ve diğer birçok işte adama ihtiyaç duyacaktır.
5.Fumigasyon yapmazsa bu kalemden de belki bir iki ekimliğine kâra geçer ama yorgun ve hastalıklı seralarda sağlıklı ürün alabilmek için bunu yapmak zorunda.
6.Çiftlik gübresi kullanmazsa, bozulan alet ve araçları kendi onarırsa, çift sürümünü pullukla sürüm ve patos olarak iki seçeneğe indirirse…
7.İlaç ve gübreden bir miktar çalarsa giderleri azalır ama bu kez de üretimi azalır.
8.En önemlisi bir dönümden en az 125 bin sağlıklı dal kesebilmeli.
9.Ve son olarak satış ortalamasını 10 kuruşun altına düşürmezse.
İşte bunlar olursa o zaman en az 12,500 liralık bir gelire karşılık bu paranın yarısı kadar da gideri olur.
Ve tabiî ki en önemli kriter de, bana göre bu işi yapanın 3 dönümden daha küçük bir serası olmaması lazım.
Yani neresinden bakılırsa bakılsın bu işler küçüklerin işi değil.
(Büyük işletmelerin elbette kazançları olacaktır. Çünkü onlar aynı zamanda
ürettiklerini pazarlayacak nitelikteler.)
Küçük bir üretici için diyelim ki 3 dönümlük sera kendiliğinden kurulu olsun; ilacı gübreyi Tarım Bakanlığı bağışlasın, işçiliği kapı komşu Allah rızası için yapsın, Allah da o yıl hiçbir engel çıkarmasın, lastik çalıntı, sleeve buluntu olsun, elektrik kaçak ürünlerde saçak saçak olsun, kısacası at ağanın, göt ağanın olsun ve cebimizden bir kuruş bile masraf çıkmasın…
Kazanılan para kemiksiz, sinirsiz lokum gibi et olsun ve satar satmaz ürünleri, para hemen cebimize dolsun.
İşte o vakit bir yılda alacağımız para gene de Tarım Bakanlığının dediği gibi: “Hesaplamalarımıza göre, düz arazide fındığını söküp serada karanfil gibi kesme çiçek yetiştiren üreticinin, dekar başına net kârı 25,6 bin liraya çıkıyor” demenin iler tutar bir yanı yoktur.
Ama şuna eminim, bu bilgileri bana veren Kemal Bey ve ortağı da dahil, hatta fındık yetiştirenlerin çoğu diğer seçimlerde olduğu gibi bu seçimde de AKP’ye oylarını verecektir.
-LX-
sevgili Emin
eğer üretici kasabın vitrinindeki koyunsa, karanfil de kasabın; elinden alınan yaşamına ses çıkarmadığı-karşı duruş ve çaba sergilemediği için çiftçinin yakasına taktığı teşekkür çiçeğidir ...
az önce sandık başından geldim . trakyanın kırmızı oylarını şimdiden kırmızı içerek kutluyorum. ülkem için hayırlısı olsun .
Düşüncelerimde “huzursuzluk” bulutları fink atıyor, çoktandır.
Kendi kendimi, kendi vesayetim altında tutuyor olmaktan bitap düşmüş durumdayım.
Şöyle arada bir efelenerek bir şeyler yapmak, hızlanmak istiyorum ama olmuyor, yapamıyorum.
Hayatımın çoğu zamanında değişik ve bir o kadar da karmaşık şeylerin peşinden gitmişim.
Etrafımda gördüğüm veya tanıdığım birçok kimsenin kolay kolay göze alamayacağı şeyleri yapmanın hayhuyu içerisinde geçirmişim zamanımı.
Bu böyle olsa daha iyi olur, daha lezzetli olur, daha zevk verici olur, daha sağlam…
Daha kırıcı olur, daha çarpıcı olur, daha işlevsel, daha bilmem ne olur dediğim içindir ki; bazen gözleri dolu dolu, bazen burnunun kanatları titrerken burun direği sızlayan biri oluyorum, bazen de sinirden ya da heyecandan eli ayağıyla birlikte sesi de titreyen biri.
***
Yukarıdaki cümleleri neden yazdığımı soracak olursanız, verecek yanıtım yok.
***
Yeni bir döneme giriyorum.
1 Ağustos 2011 tarihinde yaklaşık iki dönümlük nane serasına “Roundup Turbo” adlı Belçika malı bir ot ilacını (zehrini) atarak işe başladım.
Zehri atarken tarif edemeyeceğim kadar duygusallaştım, kötü oldum. Sanırsın kendimi ilaçlıyorum. Yemyeşil fışkıran nane yapraklarının üzerine püsküren zehirli su zerreciklerini bedenlerinde hangi akla hizmet dolaştıracaklarını, bu dolaşım sürecinde ne gibi acı çekeceklerini merak ettim.
İlk iki gün görünürde olumsuz bir şeyleri yoktu ama bugün öyle mi ya…
Bir hafta daha bekleyeceğim, kuruyup kararmasını.
Sonra?
Sonrası tam olarak belli değil. Önce kuruyanları nasıl tahliye edeceğimi düşünüyorum. Damlama hortumlarının kaldırılması, sürüm ve toprağın duruma göre işlenmesi ve yeniden damlamaların döşenmesi işlerinin adından bir şeyler ekilecek, dikilecek.
Geçirdiğim üretim yıllarının hepsinde de çok yoruldum, bu sezon daha az yorulacak bir üretimin içinde olmalıyım diye kafa patlatıyorum.
**
Bir ay önce Antalya’nın yapış yapış sıcağından Erzurum’un efil efil esen dağlarına gittik, ailecek.
Görülmesi gereken dostları, yerleri gezdim, yaşanmışlıklarımı aklıma geri çağırdım.
Sadece düşüncelerimde değilmiş anılarımda da “huzursuzluk” bulutları fink atmaya başlayınca tat almakta zorlandım.
**
Ayhan abime sitem ettim şaka yollu:
“CHP’den bir milletvekili çıkaramayacak mı bu şehir?”
“Ben elimden gelen desteği yaptım, çıkarırdı çıkarmasına ama Bağımsız aday işi bozdu.”
“Neyse, en azından tulum çıkarmasına engel olmuşsunuz. Televizyondan izledim, gaza getiriyordu sizleri, ‘Dadaşım benim’ diyerek.”
**
Her ne kadar Cahit Can’ın “Ben Dadaşım” adlı şiirinde Dadaşlığa başka damardan girse de bu şiirinin nakarat kısımlarında şöyle der:
Ben Erzurumluyum, dadaşım dadaş!
Benim ile oyun olmaz arkadaş!
**
Sünnet konvoylarının biri çıkarken Abdurrahman Gazi türbesine, düğün konvoylarından biri yokuş aşağı iniyordu.
Korna çalarak hızla inen araçların önüne odun, taş, el arabası gibi şeylerle barikat kurup, bahşiş koparmaya çalışan gençleri, çocukları görünce içim cız etti.
Adeta ölümü göze almışlardı. Gene de bahşişi alamamanın kızgınlığıyla yolun kenarına çekildiklerinde bir sonraki konvoyu nasıl hesaba getiririz diye kendilerini bileyledikleri kesin.
Kimdir bu Gazi?
Kısaca:
Peygamber’in Orduları Erzurum’u fethediyormuş. Alemdarı, sancaktarı, bayraktarı olan Abdurrahman’ın kafası bir düşman kılıcı ile kesilmiş, yere düşmüş.
Kellesini koltuğuna alan bu mübarek zat, elinde bulunan İslam'ın Sancağı’nı Palandöken’in en tepesine dikmek için dağa doğru koşmaya başlamış.
Dağın bu mevkiine geldiğinde dağda bulunan çocuk, kadın, çoban her kimse onun bu haline şaşırıp kalmışlar.
“Ula hele bakın adamın kafası yerinde yok” diye birbirlerine bağırırken adama nazar değmiş, olduğu yere düşmüş.
Düştüğü yere türbesi yapılmış. Türbenin yanına bir süre sonra cami yaptırılmış.
Hatta Marifatname sahibi Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleriyle oğlu Mehmet Sakir ve yeğeni Yusuf Efendi Abdurrahman Gazi tekkesinde zaviyedarlık vazifesi yapmışlardır.
Neden Abdurrahman Gazi’nin türbesine gitmeden edilemez, düğünler?
Bu sorunun cevabını vermek hem kolay hem de zor, hem de gereksiz.
Ancak bu türbenin kapısında yazılanların ne derece gerçeği yansıttığını bir başka açıdan kurcalayacak olursak o zaman sözü bir başkasına verelim.
Bu konuda İbrahim Hakkı Konyalı şöyle yazıyor:
"Eskiden beri maneviyat sömürgecileri büyüklüğü mânada ve ruh yüceliğinde değil azametli maddede araya gelmişlerdir. Bir Mum-i Abin kaynağının başına seksen adım uzunluğunda bir mezar yapmak ve baş ve ayakuçlarına muazzam taş sütunlar dikmek suretiyle avam avcılığı yapmışlardır, insanların boyları, bosları, cüsseleri onbinlerce asırdan beri malumdur. Avam istismarcılarının gönül ve kalp değil de göz doyurmak ve doldurmak suretiyle menfaat sağlamaları da pek yeni değildir. İstanbul Yuşa tepesindeki Hergül’e nispet edilen mezar hiç de Belam’ın mezarından küçük değildir. Yagan köyündeki Yağan Paşa’ya atfedilen mezar da böyledir.
Tarihin birçok devrinde “Boz Eşekçi”ler var olmuştur.
Hikaye malûm:
İran’da şöhretli bir şeyh varmış. İran’ın uzak bir köyünden bir delikanlı onun, dergahına gitmiş, senelerce şeyhe hizmet etmiş, nihayet irşat iznini almış, bir boz eşeğin sırtına kitaplarını ve nevalesini yüklemiş, köyüne dönüyormuş, burada irşat vazifesini yapacakmış. Aşılması zor bir belde eşeği ölmüş. Şeyh namzedi yolda kalmış. Hemen eşeği olduğu yere gömmüş, üstüne hörgüçlü bir mezar yapmış, yolcuları, kervanları beklermiş, bunlar yaklaşınca eline bir kitap alır, diz çöker okumaya başlarmış. Kendisine soranlara da burada yatanın (Boz Baba) hazretleri olduğunu söylermiş. Gelip geçenler kendisine o kadar çok ihsanlarda bulunmuşlar ki boz eşeğin üstüne bir türbe, yanına bir zaviye yapmış… Burası az zamanda bir kasaba haline gelmiş, mürşidin şöhreti de baştanbaşa İran’ı tutmuş.. Bir gün İran’daki şeyh, gideyim bizim dervişi göreyim demiş, ziyaretine gelmiş… Yiyip içtikten, hoş beşten sonra müridinin kulağına eğilmiş:
-Bu Türbede kim yatar? demiş. Aldığı cevap kısaca şu:
-Boz eşek!...
Şeyh:
Mehmet, demiş, bizdeki de onun babası!...”
Yazar, 35 sayfa boyunca Abdurrahman Gazi’nin halk arasında bilindiği veya inanıldığı gibi gerçektende Hazreti Peygamber’in sancaktarı olup olmadığını araştırmalarıyla anlatır.
Sonunda:
“Abdurrahman Gazi kimdir? Kitabımızın birkaç yerinde delilleriyle tekrar ettik ki Abdurrahman Gazi, Hazret-i Peygamber’in eshabından ve alemdarlarından değildir. Kim olduğu, ne vakit yaşadığı, ne vakit öldüğü hakkında 20.nci asır ilminin istediği vesikalardan mahrumuz….”
Sonra Eshapdan meşhur olan bütün Abdurrahmanların ne yaptıklarını anlatır ve son cümle olarak konuyu şöyle bağlar:
"Eğer bu istismar kasdiyle (Abdulvahaf Gazi) gibi uydurulmuş bir zat değilse muahhar asırların (Abdurrahman) adlı bir bahtiyar mevtadır.
Allah rahmet eylesin.”
İbrahim Hakkı Konyalı, Abideleri ve Kitabeleri ile Erzurum Tarihi, Aralık 2010 (ERZURUM 2011 UNIVERSIADE, Başbakanlık Tanıtma Fonunun Desteği ile Yayınlanmıştır.)
-Zaman bulursam devamı olacak-
Erzurum’da görülmesi gereken dostlarımı görmüş ve yaşanmışlıklarımı hatırlamaya çalışmıştım ama doğrusu anılarımdan da bir tat alamamıştım.
**
İki gün boyunca, gece gündüz, tam gün Ayhan abiyle birlikteydik. O işyerinde günlük işlerle uğraşırken ben de onunla konuşmadığımız zamanlarda bürosundaki kitaplara dalıyordum.
Bir ara bana laf sokmaya başladı:
“Hani sen yalan söylemezdin!”
“!?...”
“Peygamber Efendimizin bilmem kaç tane hanımı var demiştin! Yirmiden fazlaydı galiba?”
“Doğrudur, demişimdir; aklımda kaldığı kadarıyla 23 demiş olabilirim.”
“Ulan Teyyo, öyle bir şey yok, iftira etmeye utanmıyor musun?”
Böyle başlayan sohbetimsi sözler uzadıkça gıcık verici bir hal aldı.
Beni sıkıştırmasına gerek olmadığını, internette bir sürü mübarek sitelerinin varlığından dem vurarak oralarda araştırma yaparsa benim dediğim rakamlar civarında bir sayıya erişeceğini önerdimse de o tutturmuştu bir kere.
Neredeyse 20 yıl önce söylediğim bir konuyu şimdi niye deşelemeye çalıştığını doğrusu anlayamamıştım.
“Hayırdır, şimdi bu konu nereden geldi aklına? Peygamber Efendimizin yolundan gitmeye mi karar verdin?” diyerek bu kez de ben laf soktum.
***
Esasında böyle mübarek günlerde bu tür konuların yazılıp konuşulması çok tuhaf gözükmese de içerik olarak hayırlara vesile olacak sonuçları doğuracağına pek inanmam.
Ayhan abimle hukukumuz farklı olduğu için ona söz verdim: “Muhtemelen o listeyi İlhan Arsel’in Şeriat ve Kadın adlı kitabından almışımdır, döndüğümde bulup buluşturup sana gönderirim, hiç merak etme” dedim ve konudan uzaklaşmaya çalıştım.
***
Verdiğim bu sözü yerine getirmek için “Şeriat ve Kadın” adlı kitabı buldum ve başladım sağından solundan, yanından yöresinden okumaya. Bu sıcak havalarda kitap okumak hiç zevk vermedi. Gözüme ilişen ve ilgimi çeken bir yerinden başlayınca bu kitapta neyi aradığımı unutup, daldırıp gidiyordum.
Uzatmayayım, ilgili yeri buldum ve buradaki bilgileri yazmak için kitabın arasına bir kağıt yerleştirdim ama aşağı yukarı iki hafta sonra o kağıdı yerinden çıkarabildim.
***
Hazır bu konuya dalmışken, bari Diyanet’in internet sitesine girip biraz bilgi devşireyim dedim.
Böyle nizalı konularda konuşurken, insanın sırtını dayayacağı nispeten sağlam yerlerin olması lazım.
Tabii ki Diyanet, İlhan Arsel ağzıyla ve mantığıyla konuşacak değil.
Diyanet, bu konuyu işlerken nelere dikkat etmemiz gerektiğini “arif olana” anlatıyor:
“Dolayısıyla onun evlilikleri değerlendirilirken dönemin siyasal, sosyal ve kültürel şartları gözönünde bulundurulmalıdır. Çünkü kendi döneminde dostlarından ve düşmanlarından hiç kimse onu bu uygulamasından dolayı eleştirmemiştir.”
İlgili yazıda, hanımlarının isimlerini sıralamadan önce “Hz. Peygamber on bir hanımını bir arada nikahı altında bulundurmuştur; vefatı esnasında ise nikahı altında dokuz kadın vardı” dedikten sonra:
“Hz. Peygamber'in hanımlarının isimleri şöyledir” deyip yan yana ama numaralandırmadan yazmışlar.
(Ben de bu listeyi alt alta ve numaralandırarak yazdım ki, İlhan Arsel’in kitabında ki isimlerle karşılaştırma yapmak kolay olsun.)
1. Hatice bint Huveylid
2. Sevde bint Zem'a;
3. Aişe bint Ebû Bekir;
4. Hafsa bint Ömer;
5. Zeyneb bint Huzeyme
6. Ümmü Seleme
7. Zeyneb bint Cahş
8. Cüveyriye bint Hâris
9. Reyhâne bint Zeyd
10. Safiyye bint Huyey
11. Ümmü Habîbe bint Ebû Süfyan
12. Mâriye
13. Meymûne bint Hâris
***
Gelelim İlhan Arsel’in (6. Baskı İstanbul 1990) “Şeriat ve Kadın” adlı kitabın 300 ve 301 nci sayfasındaki bilgilere:
“Her ne kadar İbn Sa’d ve ona Hişam bin Muhammed’ten gelen haberlere göre Haris, Muhammed’in 15 kadınla evlendiğini ve 13’ü ile zifaf olduğunu bildirmekle beraber Taberi’nin belirtmesine göre Muhammed’in evlendiği kadınların sayısı 23’ü bulmaktadır. Bunlar şunlardır;
1. Hüveylid bin Esed bin Abdul’Uzza’nın kızı Hatice
2. Ebu Bekir’in kızı Ayşe
3. Zam’a bin Kays bin Abdişems bin Abdi Vedd el Vudd bin Nasır’ın kızı Sevde
4. Ömer bin Hattab’ın kızı Hafza
5. Ebû Umeyye bin Mugire'nin kızı Ümmi Seleme
6. Harîs bin Ebû Zirâr'ın kızı Cuveyre
7. Ümmi Habibe
8. Cahs bin Ribab'ın kızı Zeyneb
9. Ubeyd bin Ka'b'ın kızı Safiye
10. Hârîs bin Hûz'un kızı Meymune
11. Rifaa'nın kızı Neşat
12. Amr'in kızı Şenba
13. Cabir'in kızı Gaziye
14. Numan bin Esved'in kızı Esmâ
15. Beni Kurayza'dan Zeyd'in kızı Reyhane
16. Kıbt kavminden Marya (cariye olarak kullanmıştır, İbrahim adındaki oğlu bu kadından olmuştur.)
17. Huzeyme kızı Zeyneb
18. Dihye bin Halife Kelbî'nin kız kardeşi Şerafi
19. Zayba'nın kızı Aliye
20. Kays bin Ma'di Ker'b'in kızı Kutayle
21. Şurayh'ın kızı Fatma
22. Huzeyl bin Hubeyre'nin kızı Havle
23. Hazrec'in kızı Leylâ
24. Yezid'in kızı Umre."
"Bütün bu kadınlar arasında Marya ve Reyhâne Muhammed'in odalıklarından sayılır. Gâziyye'yi, zifaf gecesi yaşlı bir kadın olduğunu anladığı için, derhal boşamıştır. Şenba adındaki kadını ise, zifaf olacağı zaman hastalığı tuttuğu için koynuna almamış ve fakat bu sırada oğlu İbrahim'in ölümü üzerine Şenba "Muhammed Tanrı elçisi olsaydı oğlu ölmezdi" diye konuştuğu için derhal boşamıştır. Esmâ'yı da, sırtında lekeler gördüğü için boşamıştır.
Bütün bu yukardaki evliliklerini Muhammed, 25 yaşında iken evlendiği ve kendisinden 15 yaş büyük olan Hatice'nin ölümünden sonra yapmıştır."(*)
(*) Bu hususlar için bk. Taberî age, (1966), II, sh. 834-848.
Evli bulunduğu karılarının sayısı hakkında ayrıca bk. Sahih-i Buharı Muhtasarı..., XI, sh. 284-289.
***
“Şimdi böyle günlerde bu türden yazılar yazmanın yeri ve zamanı mı?” diye bir soran çıksa ne diyeceğim!?
Bulanık suda balık avlanmaz mı?
-devamı olacak-
Erzurum’da Ayhan abimin bürosunda oturuyorum.
“Sünnet düğünü” için gelmiştik.
Süreyi biraz uzatarak Antalya’nın sıcağına ne kadar geç dönersek kârdır diye düşündük.
Ben özellikle fırsat yaratarak düğün evi kalabalığından kaçıp, Ayhan abiyle buluştum.
Adam, işadamı olunca birlikteliğimizin önemli bir kısmı işyerinde geçti. Mekân işyeri olunca gelen giden çok oldu. Yer yer konuşmalara kulak kabartsam da arada sırada da kendimle baş başa kalmayı tercih ediyor, büroda bulunan sehpanın ve rafların üzerindeki dergilere, kitaplara, kataloglara ve yerel gazeteye dalıp gidiyordum.
Palandöken Gazetesine göz atarken şöyle bir başlıkla karşılaştım:“İsmail Ağa Cemaati davası sonuçlandı”
Haberi okumaya başladım.
“Erzincan Cumhuriyet eski Başsavcısı İlhan Cihaner'in başlattığı ve Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal'ın yürüttüğü 'İsmail Ağa Cemaati' davasında 16 cemaat üyesi 'Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek' suçundan yargılandığı davada beraat ederken, 14 sanığa 'Yasalara aykırı eğitim kurumu açmak' suçundan 5'er ay hapis cezası verildi.”
Okumaya devam etmedim.
Daha doğrusu haberin devamını değil de okuduğum yeri bir kez daha okuduktan sonra durup düşünmeye başladım.
“Bu yazıyı okuyan ne anlar?” diye sordum kendime.
Savcının biri bir dava başlatmış, bir başka savcı da devam ettirmiş ve işte o dava sonuçlanmış; diye anlar.
Hafızamı yokladım.
Hiza ve istikamete sokamayacağım kadar karışık kuruşuk olaylar, konular kafamdan geçti.
Televizyona servis edilen İlhan Cihaner’in makamında tartaklandığı görüntüler ilk başta gözümün önüne geldi. O görüntüler bile net değildi. Sanırım bir iki polis gözaltına almak için çırpınıyordu…
O görüntülerden kurtarıp kendimi başka ne hatırlıyorum diye yoğunlaştım hafızama.
Bu adama açılan bir dava vardı, çardak mı ne yaptırmıştı lojmana?
Yüksek mahkemelerde ifadesinin alındığını hatırladım.
Yine karışık kuruşuk bu savunma süreci sonunda adamcağızı görevine iade edilişini ama bakmakta olduğu dava dosyasının da elinden alındığını…
Konunun detaylarını ise hiç hatırlamadığımı anladım.
Sonra, bu başsavcının bir nevi rütbesi sökülerek savcı yapıldığını ve bir yerlere tayin edildiğini…
Ama nereye tayin edildiği aklıma gelmedi.
Sonra, seçim zamanı gelince emekliliğini istediğini ve CHP’den aday olduğunu ve seçildiğini…
Ama nereden seçildiğini hatırlamadım.
“Ulan” dedim kendi kendime “ben eğer bu kadar sığ bir şekilde hatırlıyorsam, çevremdeki insanların, eşimin, dostumun bu konuyla ilgili doğru dürüst hiçbir şey gelmez akıllarına.”
Çünkü dünyaları farklı!
Peki, hatırlamak zorundalar mı?
Değiller!
Herkesin bir dünyası var.
Hastası olan var, borcunu düşünen var, işini düşünen var, dersini düşünen var, dizileri düşünen var…
Var oğlu var!
Bu arada bir parantez açıp yukarıdaki tespitimi doğrulayan bir şey anlatayım.
Düğün evi kalabalıktı. Sünnet çocuğunun yatağına takısını takan salona geliyor, yemek, tatlı, içecek gibi ikramlardan sonra biraz havadan sudan sohbetlere takılıyordu. Diğer şehirlerden gelen akrabalar ise ara sıra balkona çıkıp sigara içtikten sonra salona dönüyordu. Bir ara hareketlilik azaldı ama salon yine tıka basa dolu. Konuşmalar zaman zaman siyasete girip çıkıyordu. Bu girip çıkmalar genellikle ve çoğunlukla hükümetin ne kadar iyi şeyler yaptığına ve başbakanın ne kadar mükemmel bir adam olduğuna yönelikti.
Benden küçükleri kendimden soğutmamak, büyükleri de küstürmemek için ha bir de her ne kadar aileden sayılsak da neticede düğün evinin misafiri olduğumuzu hatırda tutarak beni ifrit eden konuşmaları duyup, duymazlıktan geliyordum.
“Duble yollar” methiyesi yapılırken, tutamadım kendimi “Yapacak tabii” dedim sert bir tonla, “kesintisiz 9 senedir iktidarda, yapacak tabii, hem babasının parasıyla mı yapmış yoksa yol yapımında kazma mı sallamış, abartmayın, şişirmeyin bu kadar, yol yapmayacak da ne yapacak, görevi zaten” diyerek elimde olmadan konuyu alevlendirmiş oldum.
Ev sahibine ayıp oldu ama artık yapacak bir şey yoktu, tartışma dövüşme tonunda devam ediyordu.
Benim gibi düşünen ve susan sadece bir kişi vardı, o da ara sıra birkaç kelam etti ama nafile…
Birilerini ikna etme gibi bir düşünce ve gayretin içinde çok uzun süreden beri uzak durduğumdan olacak, esasında rahattım.
Pek hoş ve doğru değil ama “Kim hangi taş büyükse kafasını ona vursun” deyip geçiyorum.
Ancak tartışmalar, Ergenekon’dan Balyoz’a, vanminüt'ten, dış politikaya, referandumdan, seçim konuşmalarına kadar her konuda dallandı, budaklandı, yapraklandı…
Bir ara “cemaatler” konusuna girildi.
İşte o sırada bir punduna getirip okuduğum haberin de etkisiyle: “Cihaner’i bilirsiniz!?” dedim.
O koca kalabalıktan “bu konuyu az bucuk biliyoruz” anlamına gelen bir işaret göremeyince, sezemeyince “hani Erzincan Başsavcısıydı, cemaatlerle ilgili bir dosya hazırlamıştı da, bu hükümet elinden dosyayı almıştı ya?” diye sorumu açtım.
I ııh, konunun farkında olan yok!
İşte o cevabı bekleme kısa süresi içinde, bir gün önce kendimi eleştirdiğim an geldi aklıma.
Yukarıda yazmıştım aynı cümleyi yineleyeyim.
“Ulan” dedim kendi kendime “ben eğer bu kadar sığ bir şekilde hatırlıyorsam, çevremdeki insanların, eşimin, dostumun bu konuyla ilgili doğru dürüst hiçbir şey gelmez akıllarına.”
Hem bir gün önce kendi kendime yaptığım değerlendirmemde haklı çıkmıştım hem de bu konuyu niye çok az hatırlıyorum diye kendime haksızlık etmiştim.
(Devam edecek)
arkası yarın ... teşekkürler :)
( bu arada : "üyemizin posta girişi doludur. eski mesajlarını silmeden yeni özel mesaj alamaz." uyarısı yüzünden mesajınızı cevaplayamadım. bir süre sonra tekrar deneyeceğim )
Evet, var oğlu var!
Herkesin kendine göre işi var, gücü var.
Bu yaşam meşgalesinin üstüne üstlük “unutma” gibi çoğu zaman meziyet olarak gördüğüm özelliklerimiz var.
“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.”
Yani “İnsanın hafızası unutma ile özürlüdür.”
Bunama seviyesinde değil belki ama normal unutmanın bir iyi bir şey olduğunu düşünürüm. O yüzden yukarıdaki özlü sözü gölgelemek için demiyorum ama unutmanın bir eksiklik, hata, günah, özür, kabahat gibi bir şey olduğuna inanmıyorum.
Belki de çok unutkan biri olduğum için böyle düşünüyorumdur. Hele eşimle ilgili birçok özel günleri veya verilmiş sözlerimi unuttuğumu ve bu unutmalarımın bedelini nasıl ödediğimi…
Elbette unutulmayacak, unutturulmayacak konularımız, değerlerimiz, şeylerimiz de olmalı.
Kaldı ki bazı şeyleri unutmak istesek bile unutamıyoruz!
İşte o yüzden, ben de elimden geldiğince unutkanlığımı bastırmak için fırsat ve zaman buldukça yazmaya ve okumaya çalışıyorum.
Her neyse, şimdi gene okuduğum “habere” geri dönüp kaldığım yerden konuyu kurcalamaya başlayayım. Bu yazıları yazmamın nedeni de “o yarım sayfalık haberi” okuduğum zaman kendi içimde yaşadığım sıkıntılı dakikalar değildi. Ne dakikası, saatlerce sürdü belki.
Beni sıkan, ruhumu sıkıştıran sadece unutkanlığım da değildi, haberin yalınlığı da değildi…
Sanırım 25 Eylül 2011 tarihinde, tam gününü unuttum şimdi, (bak unutmak gene karşıma çıktı. Hani derler ya: “akşam ne yediğimi unuttum” diye, benim durumum da o hesap,) Flaş TV’de izlediğim bir programdan ötürü bu yazıları yazıyorum.
Neyse, o güne dönecek olursam; “haberi” satır satır okudum. İçimden konuştum, bazı kelimeleri kendimce değiştirip cümleleri yeniden kurdum, dalgamı geçtim, sorular sordum, kısacası konuyu ve haberi iyice anlamaya çalıştım.
“Erzincan Cumhuriyet eski Başsavcısı İlhan Cihaner'in başlattığı ve Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal'ın yürüttüğü 'İsmail Ağa Cemaati' davasında 16 cemaat üyesi 'Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek' suçundan yargılandığı davada beraat ederken, 14 sanığa 'Yasalara aykırı eğitim kurumu açmak' suçundan 5'er ay hapis cezası verildi.”
Erzincan’da başlatılan dava Erzurum’da hem de özel yetkileri olan bir Ağır Ceza Mahkemesinde devam etmiş.
Halla halla, başlatılan bu dava neredeyse bütün cemaatleri kapsıyordu! Unutmuşum demek ki, ya da yanlış hatırlıyorum.
Sanık sayısı da azmış! Benim aklımda yüzlerce sanığın olduğu kalmış.
Bu sanıkların bazıları Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya bazıları da yasalara aykırı eğitim kurumu açma suçundan yargılanmış. Olabilir! Koca cemaat bu, herkesin suçu aynı olacak değil ya? Ancak en ağır suçtan yargılananlar beraat, daha hafif suçtan yargılananlarsa koskoca 5 ay ceza almışlar!
“Erzurum Özel Yetkili 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılan sekizinci duruşmada karar açıklandı. Tutuksuz sanıkların hazır bulunmadığı duruşmada, avukatları Lokman Okumuş ile Alparslan Sarcan yer aldı. Mahkeme Başkanı Mustafa Karatay, sanık avukatlarından son sözlerini istedi. Cumhuriyet Savcısı Ender Karadeniz, savcının esas hakkındaki görüşü doğrultusunda karar verilmesi gerektiğini bildirdi.”
8 duruşmada bu iş bitmiş, güzel.
Ne güzel! Sanıklar hem tutuksuz hem de mahkemeye bile gelmemişler!
Vay be, kırk kişiye iki avukat yetmiş! Bir avukatın dava ücreti ne kadar acaba? Sözgelimi ben avukat olsam ve bu davaya da 20 bin liraya baksam, her müvekkilim bin lira verse olur biter. Sanıklarında bu vesileyle ekonomik durumları sarsılmamış olur.
Hayret, hâkim avukatlardan son sözlerini sormuş. Yazının gidişinden onlar ne demiş son söz olarak anlamadım.
Cumhuriyet Savcısı Ender Karadeniz, savcının esas hakkındaki görüşü doğrultusunda karar verilmesi gerektiğini bildirmiş. Osman Şanal değil miydi bu davanın savcısı? Belki izindedir, belki başka bir yerlere atanmıştır.
“Mahkeme, 3'ü kadın 16 sanığın Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçunu işlediklerinin sabit olmadığını bildirerek, ayrı ayrı beraatlerini uygun gördü. Sanık Adem S., Cemal G., Bahattin U., İsa K., Cenk D., Şevket G., Ahmet Bahadır A., Kadir Naci G., Zükarneyn C., Fatih K., Yunus M., Mümtaz T. ve Murat S.'nin ise yasalara aykırı olarak eğitim kurumu açmak suçunu işlediklerini sabit bulan mahkeme, TCK'nın 263. maddesi uyarınca 11 kişiyi önce 6, daha sonra indirim uygulayarak 5'er ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına karar verdi.”
Bu da güzel! Beraat edenlerin isimleri bile basına verilmemiş. Gerçi bu sanıkların kimler olduğunu, ne iş yaptıklarını filan ben zaten bilmiyorum, basında masında da rastladığımı hatırlamıyorum. Genellikle, insan beraat etse de mahkemelik olması, hele hele gözaltına alınması, tutuklanması bir kara leke gibi görülür yaşadığı çevrelerde.
Ceza alanların isimleri belirtilmiş ama soyadları basından esirgenmiş, bu da güzel. Bunların suçları mahkemece sabit görülmüş olsa da eşleri var, çocukları, akrabaları, kapı komşuları, seveni, sevmeyenleri var.
Yazının akışında bir hata var sanki. 14 kişinin isimleri sayılmış ancak 11 kişin önce 6 sonra 5 ay ceza aldığı belirtilmiş. Gazeteye ya yanlış yazılmış ya da 3 kişi için farklı bir ceza verilmiş.
“Sanıkların daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamaları, kişilik özellikleri, duruşmadaki tutum, davranışlarını dikkate alan mahkeme, hükmün açıklanmasını 5 yıl süreyle erteledi. Denetimli süresi içinde kasten yeni bir suç işlemedikleri takdirde açıklanması geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararlaştırıldı.”
Valla ne diyeyim “güzel” demekten başka.
Yazıdan 8 nci duruşmaya katılmadıkları belli ama demek ki önceki duruşmalara sanıklar gelmişler, tutumları ve davranışları da mahkemenin çok hoşuna gitmiş.
Bu kadar yaygara hepi topu 6 aylık bir ceza için miymiş? Acaba kanunun öngördüğü en düşük ceza mı verilmiş? Olabilir, bizim kanunlarımızda bazen, örneğin “3 yıldan 5 yıla kadar,” ya da “7 yıldan az olmamak üzere” gibi hükümler olur…
6 aydan 1 ay ıskonto yapılmış ve 5 aya inmiş, güzel!
Hükmün açıklanması 5 yıl ertelenmiş, anlamadım. Hüküm verilmiş zaten. Acaba hüküm giymişlerin 5 aylık cezaları mı 5 yıl sonrasına ertelenmiş? Muhtemelen öyledir.
Haa! Anladım galiba. Yazının son cümlesinde belirtiliyor. 5 sene boyunca bir denetim altında olacaklar, eğer bir kasıtlı bir suç işlerlerse bu 5 aylık cezayı yatacaklar. İşlemezlerse verilen bu hüküm de ortadan kalkacak, üstelik dava da düşmüş olacak.
Sen sağ, ben selamet!
Sıradan bir vatandaş olarak ben bu haberi böyle okudum, bu kadarıyla yorumlayabildim ama fazlasıyla gerildim.
Acaba bu haberi Palandöken Gazetesi gibi diğer gazeteler ve televizyonlar da verdiler mi? Vermiş olabilirler diye düşündüm ancak verseler de sanırım bu yerel gazetede sunulduğu kadardır.
Televizyon izleyecek durumda değildim, çok uzun süredir gazete mazete de okumuyorum. Bir iki aydır İnternette bazı gazetelere bakıyor, birkaç değer verdiğim köşe yazarını okuyorum ama bu okumalarımı 5 sene önceki okumalarımla karşılaştıracak olursam “onda biri” diyebilirim.
Fırsat bulursam bu davayla ilgili çıkan haberleri internetten araştıracağım, dedim kendi kendime.
**
Konuyla ilgili merakımı gidermek için internetten bulduğum Hürriyet Gazetesinin şu haberini araya sıkıştırıp konuya devam edeyim.
Yalnız bu haber davanın sonuçlanmasıyla ilgili değil 21 Şubat 2010 tarihinde yazılmış.
Tüm ülkeyi sarsan yargı krizinde gözler, İsmailağa Cemaati’ne yönelik soruşturmayı başlatıp tutuklanan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner ile onu tutuklatan Erzurum Savcısı Osman Şanal’ın bu soruşturmaya ilişkin yaklaşımlarına çevrildi.
İsmailağa Cemaati soruşturmasında iki savcı arasındaki yöntem ve yaklaşım farkları şöyle:
GİZLİLİK FARKI
İlhan Cihaner İsmailağa Cemaati’ne yönelik soruşturmayı 2 Kasım 2007’de başlattı. 20 ile yayılan, İstanbul’a kadar uzanan soruşturma, cemaatin kreş görünümünde, “Sübyan Mektebi” adıyla 4-6 yaş grubu için kaçak din eğitimi kurumu açmak, yasadışı örgüt kurma, bu örgüte üye olma, yasadışı yardım toplama, cinsel saldırı ve Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçlamalarıyla yürütüldü. Gizli soruşturmada örgütün içe kapalı yapısı, keskin hiyerarşisi nedeniyle iletişim tespitleri esas alındı.
Osman Şanal İsmailağa Cemaati’ne yönelik başlatılan soruşturmanın valilik ve bakanlıktan gizlenerek yürütüldüğünü, yetki aşımı olduğunu öne sürdü.
KOLLUK FARKI
İlhan Cihaner Cemaate yönelik soruşturmayı, jandarmanın çevre köylerde okul öncesi çocukların ailelerinden alınıp izinsiz eğitim verildiği istihbaratı üzerine jandarmaya verdiği talimatla başlattı, ilde de cemaatle bağlantılı isimleri takibe aldığını savundu. Cemaatin emniyetle bağlantısını dinleme sırasında tespit ettiklerini belirtti.
Osman Şanal Başsavcı Cihaner’in il merkezinde soruşturmayı polis yerine jandarmayla yürütmesinin görevi kötüye kullanma suçu olduğunu öne sürdü.
ŞÜPHELİ FARKI
İlhan Cihaner 1.5 yıl süren soruşturma sonunda 23 Şubat 2009’da 26 kişi gözaltına alındı, 9 şüpheli tutuklandı, toplam şüpheli sayısı 235’e ulaştı.
Osman Şanal Sert yetki tartışmaları sonrası dosya görevsizlikle kendisine gönderildi. 235 kişiden 16’sına dava açtı, 9 şüpheli serbest bırakıldı. Tutuklu kalmadı.
KANUN FARKI
İlhan Cihaner Soruşturmayı “Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler.. iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” diyen TCK 220 uyarınca yürüttü.
Osman Şanal Kendisine bu örgütün silahlı olduğuna dair bir ihbar mektubu geldiğini gerekçe gösterip “Yetki bende” diyerek dosyayı Cihaner’den aldı. 16 sanık hakkında TCK 309’dan, “Anayasa’yı ihlal” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle dava açtı. Ağır suçlamaya rağmen 9 kişi bırakıldı.
GENİŞLEME FARKI
İlhan Cihaner Yürüttüğü soruşturma 20 ile yayıldı. 26 kişinin alınıp 9’unun tutuklandığı günlerde gözaltı talimatı verdiği kişi sayısı 69’du. Bu 69 kişi içinde cemaatin İstanbul’daki liderleri Mahmut Ustaosmanoğlu, Cübbeli Ahmet, Yeni Şafak Gazetesi’nin sahibi Ahmet Albayrak ve işadamı Mehmet Çelik de vardı.
Osman Şanal Erzincan’dan dosyayı aldığında soruşturma Erzincan-Erzurum boyutuyla sınırlı tutuldu, diğer illere yönelik işlemleri durdurdu.
YÖNTEM FARKI
İlhan Cihaner İhbar mektupları yerine istihbari bilgileri soruşturma için esas aldı. İsmailağa cemaatinden sonra Fethullah Gülen cemaatine yönelik soruşturmayı da aynı yöntemle başlattı.
Osman Şanal Hem İsmailağa cemaati hem de daha sonra başlatılan Gülen cemaati dosyalarını isterken her iki istemine kendisine gelen örgütlerin “silahlı olduğu” iddialı ihbar mektuplarını gerekçe gösterdi.
YETKİ FARKI
İlhan Cihaner Benzer istihbari bilgileri baz alarak bu kez Fethullah Gülen Cemaati, Süleymancılar ve Menzil tarikatına yönelik soruşturma başlattı. Bu kez iletişim tespitinden önce Türkiye çapında bu gruplarla ilgili yürütülmüş takip ve soruşturma dosyalarını yazışmalarla istedi.
Osman Şanal Gülen cemaati hakkında kendisinin de soruşturma yürüttüğünü öne sürdü, dosyayı istedi. Hatta Erzincan’da Gülen cemaatine mensup kişileri gözaltına aldırıp bıraktı. Cihaner, “Bu gözaltılar benim soruşturmamı deşifre etti” itirazı yaptı. (Hürriyet)
Bu haber ne derece doğrudur, yanlıştır bilemem ama unuttuğum birçok konuyu bu haberle biraz daha netleştirmiş oldum.
İnternetten konuyla ilgili sayfaları araştırırken ne görsem beğenirsiniz; HSYK’nın son atamalarıyla Osman Şanal Antlaya Cumhuriyet Savcısı olmuş!
Bu yazdıklarımdan “kıllanıp” seramı serime geçirmesin? Olur mu, olur!
(Devamı Fırsat Bulursam Olacak)
Birkaç haftadır içimde oluşan yazma isteğimi boğup duruyordum. Daha doğrusu bölük pörçük yazdığım konuyu biran evvel tamamlama arzusuyla doluydum. Ancak şu sıralar yaptığım işin yoruculuğundan ötürü de öyle ha deyince yazı yazacak durumda olamıyordum.
Derken, işimin yoruculuğunu biraz azalttım ve tam yazmaya zaman ayıracağım zamanı bulmuştum ki, arka arkaya can sıkıcı haberler gündeme oturdu.
Sel felaketiyle başlayan haberleri şehit haberleri izledi.
6 polisin şehit edilmesi, ardından 24 askerin, onun ardından 1 askerin, 3 askerin derken ve sonunda Van Depremi…
Şimdi, gündemin çok hızlı değiştiği böyle günlerde yarım bıraktığım konuya dönersem, “birkaç” ama “çok kıymetli” okuyanın olduğunu bildiğim bu yerde, bana ne derlerdi?
İlle de bir şey yazacaksam konusu deprem olsun dedim ama bu kez de ne diyeceğimi, konuya nereden gireceğimi bilemedim.
Deprem, kime tam olarak ne hissettirir, neyi yaşatır az çok kestirebilsem de, genelleme yapabilecek kadar ileri düzeyde bir değerlendirme yapamayacağımı biliyorum.
Ancak şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim: Nasıl her kafadan başka bir ses çıkıyorsa, her vicdandan da başka sızı ve sızıntılar çıkar, çıkacaktır da benim tanıdığım ülkemde. Aksine inanamam!
Deprem öncesiyle, deprem anı ve sonrasıyla geçmişte duyduğum, gelecekte duyacağım sözler, görüntüler, hayatta kalma ve ölüm öyküleri, yorumlar, isyanlar, küfürler, dualar, tevekküller, inlemeler, kısacası hiçbir şey artık beni şaşırtmıyor.
Demek istediğim şu: Depremle ilgili olan ve olacak olan ne varsa ne “hoş görebiliyorum,” ne “hor görebiliyorum.”
“Olabilir, mümkündür” diyerek her şeye (tevekkül etmek değil ama) “kabullenir” bir adam olmuşum.
Yazdıklarım “salakça” gelebilir, okuyana; bana da “salakça” geliyor.
Diyelim ki, enkazdan mucize bir kurtuluş olmuş, elbette çok seviniyorum, hem de kendim kurtulmuşum gibi oluyorum ama sevincim çok kısa sürüyor, o kişiyi bundan sonra bekleyen belalı yaşamı düşünüyorum hemen. Dolayısıyla sevincimle üzüntüm kafa kafaya çarpışıyor.
Gene diyelim ki, yardım malzemeleri yağmalanmış, yukarıda dediğim gibi “şaşırmıyorum,” hemen, bir iki saniye içinde ana avrat düz gidiyorum ama belki daha ettiğim küfrü bile tamamlamadan “yağmalamayıp da ne yapacak” cinsinden bir duyguyla karşı çıkıyorum, dengeye gelip “kabulleniyorum.”
Hükümet adamlarının demeçleri, ziyaretleri öyle…
Bilim adamlarının söylemleri öyle…
Televizyoncuların yorumları, haberleri; gazetelerin manşetleri, köşe yazarları öyle…
Deprem konusunda her şey bana tanıdık geliyor, bildik geliyor sanki.
Çok sık, ağlamaya ihtiyacım varmış gibi oluyorum. Yerli yersiz ağlıyorum. Ağlamalarım da kısa sürüyor.
Belli ki ben, depremlerdeki halet-i ruhiyemi ne yapsam anlatamayacağım. Kendim anlamıyorum ki, başkasına nasıl anlatayım!?
***
Buraya kadar yazmıştım yazımı, iki gün önce.
Bekledim, göndermedim, Arka Bahçeye.
Karar veremiyordum.
Kızım aradı, Ankara’dan. Konuşurken, okulda toplanan yardımları anlatmaya başladı ve ekledi: “Baba ne oldu biliyor musun? Gelirken verdiğin kitabı ara ara okuyordum, geçen gün okuduğum makale deprem üzerineydi, Van’daki depremi anlatıyordu” der demez, hemen “O kısmın fotoğrafını çek bana e-posta ile gönder” dedim.
İsteğime anlam veremediğini düşünüyorum.
Gönderdiği resimler okunmuyordu.
Bir gün daha geçti üzerinden.
Bu kez “Üşenme, otur yaz öyle gönder” dedim.
Bir gün daha geçti üzerinden.
Nihayet, gönderdi ama yazmamış. Üşenmiş.
Anlamaz bilgisayar işlerinden, muhtemelen okuluna götürmüştür ve teknik destek almıştır birisinden.
Mecburen gelen dosyayı açıp yeniden yazdım, yazıyı.
Aşağıdaki yazı Seha L. Meray’ın “Su Başını Devler Tutmuş” adlı kitabından alınmıştır.
Okuyanlar ne düşünecek acaba? Şaşıracaklar mı, yoksa benim gibi ne diyeceğini bilemeyecekler mi?
SÜREKLİ DEPREM
Bir büyük deprem geçirdi yurdumuzun bir bölgesi: Van dolaylarında, Muradiye, Çaldıran, pek çok köy yerle bir oldu. Binlerce ölü, yaralı karda kışta açıkta kalan binlerce yurttaş!
Halkımız, bütün yurtta, kanayan gönlünü Van bölgesine açtı: Bağışlar yağdı, yağmakta. Dünya ulusları bir insanlık örneği daha verdiler; her ülke elinden gelen yardımı yapma yarışına girişti.
Ne ölçüde, nasıl bir tutumla sarılmakta yarsı deprem bölgesi halkının? Basında, depolar dolduran yardım haberleri var. Başka haberler de: Halkın süregiden sıkıntısından, örgütlenme, eşgüdüm bozukluklarından, izi yok alan yardım kamyonlarından, çalınan yardım eşyasından, donan çocuktan, kopeklerin parçaladığı cesetlerden, yardım nesnelerini “ucuza kapatmak” için akbabalar gibi üşüşen kapkaççılardan, biletsiz diye THY uçağına alınmayan yaralılardan da söz etti gazeteler.
Anlaşılmaz başka haberler de yok değil: “Kural dışılık tanımaz” havalara bürünen Türk Hava Yolları biletsiz diye deprem yaralısı almazken, Meksika'dan dönen Cephe Hükümetinin bir Devlet Bakanının buyruğu ile, İstanbul -İzmir uçağını, yolcularıyla birlikte, Ankara'ya yollamakta kurallara bir aykırılık görmez! Şaşılacak bir başka haber de şu: O her kara günde, her yere olduğu gibi, Van deprem bölgesine de ilk koşan, ilk yardım elini, ilk sıcak lokmayı, ilk çadırı, ilk battaniyeyi, ilk kanı ulaştıran -yardımlarını aralıksız bol bol sürdüren- üstelik, yardım işlerinde yüz yılı aşan yaşamıyla uzmanlaşmış tek kurul olan Kızılay’ımız, nedendir bilinmez, “devre dışına çıkartılmış”!
Dış basında neler yazılmıyor, yabancı radyolar neler söylemiyor deprem yardımlarıyla ilgili yolsuzluklar, aksaklıklar, halka ulaşmayan yardımlar konusunda! Deprem acıları yarı sıra yara içinde bıçak çevirircesine, bir de dışa yansıyan bu olumsuz görüntü var.
Bu eleştirilere Cephe yetkililerinin tepkisi bekleneceği gibi oldu: Yardım “pekâlâ” yapılmış bölge halkına; daha iyisi de yapılamazmış! Bakın ne diyor İmar ve İskân Bakanı: “Meselenin birinci safhasında on gün için yapılacak her şey yapılmıştır. Meselenin ikinci safhasında da yapılmakta olan her şey devam edecektir”. Neyi gösterir bu sözler? Her şeyden önce, bir “anlayış” biçimini: Yetkili Bakanın, “yapılması gerekli her şey”den ne anladığını! Depreme uğramış halkımıza Cephe ortaklarının verebilecekleri bu işte! Daha iyisini beklemek, istemek boşuna!
Sayın Başbakan da böyle bir anlayış içinde değil mi? “Depremin 15. gününde ilk yapılması gereken şeylerin tümü yapılmıştır” diyor: diyor da, nasıl yapılması gerektiğine, nasıl yapılmış olduğuna değinmiyor bile! Yardımların ulaştırılmasında, dağıtılmasında ortaya çıkan aksaklıklara ilişkin eleştirilere tepkisi şöyle: “Böylesine büyük bir felaketin açtığı yarayı sararken yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaşıp ulaşmadığı tartışmasının gerçek dışı boyutlara ulaştırmak ve birtakım hassasiyetler yaratmaya çalışmak haksızlıktır ve insafsızlıktır. Memleketimizin aleyhine yapılan ve iftiraya dayanarak bir propaganda yapılmasına vesile olmak sadece haksızlık ve insafsızlık değil, aynı zamanda ayıptır”. Sonra şunları ekliyor: “Kesinlikle beyan ediyorum: İnsan gücü içerisinde yapılabilecek her şey yapılmıştır.”
Sözcüklerin anlamını yitirir gibi oluyor kişi, böylesine “beyanlar” dinlerken. Bugüne dek, bir yetkili çıkıp da, “hassasiyet yaratmadan”, yardımların gereksinme duyanlara gereği gibi ulaşıp ulaşmadığı tartışmasını “gerçek içi boyutlarını” açıkladı mı? “Gerçek içi” hangi yolsuzlukları, hangi savsaklamaları, kimlerin yaptığı, böylelerine nasıl davranıldığı ortaya konuldu mu?
Demek, aksaklıklardan yakınmak, daha iyi, dürüst, etkin bir örgütlenme, bir yardımlaşma düşünmek istemek, “insan gücü dışında” işlerle uğraşmak Cephe yetkililerinin gözünde. Hep Cepheciler kaç kez söylediler: “Deprem, takdir-i ilâhi”; “Allaha teslimiyetten başka yapacak şey yok!” Sayın Başbakanın sözleri şunlar: “Allah’ın felâketini rejime, devlete “fatura eden” var mı? Yakınılan, yardımın aksaklıkları, yolsuzluklar, eksiklikler, kayırmalar, böylece halkının bir kez daha su yüzüne çıkan yoksulluğu. Bunlar –rejim, devlet bir yana- ancak ve yalnız Hükümete “fatura edilir bir demokraside; Anayasamıza göre “sosyal” niteliği olan devletimizin yürütme organı sorumlu tutulur bu işlerden. Ama herkesin anlaması gerek: Bu Cephe ortaklığı işbaşındayken, daha iyisi, daha çoğu beklenilemez onlardan. Yapabildikleri bunlar!
Halkımızın bir kesimi depremden kıvranırken, bir Başbakan Yardımcısı birkaç Bakanla birlikte, yurdumuzun en önemli sorunu olarak, Hac yolculuğuna çıkmayı görür; aynı işi yapmaya niyetlenen bir başka Başbakan Yardımcısının –gitmekten vazgeçmesiydi- 18. yolculuğu olacakmış. Kimbilir, belki de haklılar: Hac, günahlarını temizlermiş kişinin; yeni doğmuş bebek gibi, günahsız olurmuş insan Hac’tan sonra. Bakanların görevli gidip gitmedikleri bile tartışılmakta Meclis’te; yolluk, gündelik alıp almadıkları sorulmakta. Ya Diyanet İşleri Başkanının o televizyon konuşmasına ne demeli? Nasıl da isterdik yanlış, ya da eksik duymuş olmayı: Yalnız “ölmüş babaları, kocaları, oğulları” Tanrı’nın rahmetine lâyık görmedi mi? Ölmüş anaların, karıların, bacıların, kız yavruların sözünü etti mi?
Bakın ne yazdı Orhan Duru, deprem bölgesindeki gözlemlerini anlatırken: “Bir defa bölge halkı, deprem olmasa da depremden çıkmış gibi yoksul bir yaşam sürüyor… Yardım malzemesi sadece depremden zarar görenlere verilecek. Oysa, depreme uğramış olsun olmasın, halk o düzeyde yoksul ki gelen yardım malzemesinden bir pantolon olsun, bir palto olsun, ne olursa olsun, bir şeyler almaya çalışıyor. Sadece bu da değil. Van çevresindeki illerden gelenler bile var buraya… Belki yardım kendilerine akmasa bile, damlar diye…”
“Gerçek içi boyutlu” bir başka olguya da tanık olmuş Sayın Duru: “Depreme uğrayıp da yardım görenleri, depreme uğramadığı halde çok yoksul bir yaşamı olan vatandaşlar kıskanıyor”! (Milliyet, 7 aralık 1976). Bu gözlemin korkunçluğunu duyacaklar mı, son on yıldır “fukaralıkla mücadele” sözlerini ağızlarından düşürmeyenler, eleştirilere kulak tıkayıp, “her şey yapıldı” diyebilenler? Yoksa Duru da ,”ayıp” mı, “haksızlık” mı, “insafsızlık” mı ediyor?
Van bölgesi depreminden sonra da, Cephe yetkililerinden, her depremden sonra dinlemeye alıştığımız akıl verişleri dinledik. Sanki depremle, hem dünya, hem yurdumuz ilk kez karşılaşıyor! Bir Başbakan Yardımcısı, Bayram mesajında, “Bilindiği gibi, zelzele âni bir hadisedir” gibilerden “bilimsel” açıklamalar bile yaptı! “Misal olarak”, “bilindiği gibi”, “alınması mümkün tedbirleri” sıraladı! Peki, bunlar bilinir de, şimdiye dek bu önlemleri almak aklına gelmez mi Hükümetin? Erzincan’dan buyana, Varto’da, Gediz’de, Burdur’da, Bingöl’de, Kars’ta, Denizli’de aynı açıklamaları dinlemedik mi? “Demirbaşa kayıtlı” sanki bu açıklamalar!
Lice depremi üzerine televizyonda, bilim adamlarının söylediklerini, tüyleriniz ürpermeden dinleyebildiniz mi? Doğru izleyebildimse konuşmaları, ülkemizin yüzde 92’si deprem bölgesiymiş; nüfusumuzun yüzde 95’i bu bölgede yaşarmış, “Aktif” deprem alanı, ülke yüzölçümünün yüzde 41’i nüfusun yarısından çoğu (yüzde 51’i) bu bölgede; büyük endüstrinin yüzde 91’i, barajların, yüzde 31’i de. Son on yılda, 11 binden çok yurttaş ölmüş deprem yüzünden; 67 bin konut yerle bir olmuş! Depremlerde, can yitiği Doğu’da Batı’dakinden 7,5 kat, yapısal yıkıntı 2,5 kat daha büyükmüş!
Bunlar da son depremden önce bilinmekteydi yetkililerce, bilinmeyen, bütün bu veriler eldeyken, Hükümetlerin ne yaptıkları bu on yıl boyunca; “sabır, sabır, sabır”, “kader, kader, kader”, “tevekkül, tevekkül, tevekkül” öğütlemesinden başka.
“Ayıp” konulara mı değiniyorum; ben de, farkına varmaksızın? “Haksızlık” mı, “insafsızlık” mı etmekteyim bilmeksizin? Dedim ya, sözcükler anlamını yitirirse – Lockheed, sunta, haksız vergi iadesi, halkımızın sürekli yoksulluğu gibi konulardan utanma duymayız da- böyle konular “ayıp” gelebilir kimimize!
Böyle gelmiş ama böyle gider mi? O her şeyi yıkan, yerle bir eden, canlar alan deprem, yalnız kimi politikacıların – onların anlayacakları dille söyleyeyim- “iz’anını, vicdanını” sarsmıyor, titretmiyor bile! Ne var ki, her gün gerçekleri biraz daha iyi olan halkımızın oyları bir ilk seçimde, yaratacağı siyasi depremle, yerlerinden eder böylelerini. Bir eli yağda, bir eli balda olanların, halkımıza insanca davranılmasını istemeyi yadırgamaları, “bir lokma, bir hırka” anlayışından ötesiyle bilinçlenmeyi “gerçek dışı”, “insan gücü ötesi” saymaları, sürüp gitmez çağımızda. Olsa olsa, tarihimizin bir “ayıp” lekesi olarak kalır belleklerde. (Cumhuriyet, 21 Aralık 1976)***
***
Yıl 1971’di.
Daha doğrusu tarihin 1971 olduğunu bilmiyordum.
Sınıfımı geçersem, bana bisiklet alacağını söylemişti, Şubat tatilinde, ablam.
19 Mayıs törenlerinden sonra okullar kapandı kapanacaktı, tatil geliyordu. Dört gözle okulların kapanmasını bekliyordum, aklım fikrim bisikletteydi. Çevremde hiç kimsede yoktu bisiklet. Belki, çarşı merkezinde bir iki yerde görmüş olmalıydım, hatırlamıyorum. Elimi bile sürmüş değildim böyle bir alete. Korkuyordum aynı zamanda bisikletten; süremem, üzerinde duramam, deviririm diye.
Büyükanneme kovayla su getiriyordum. Sanki sendelemiştim. Dışarıdaydık, evin önünden geçen eğreti bir asfalt yolun kenarındaydık, bana “Yere yat, yere” diye bağırıp, kendisini yere attı büyükannem, salâvat getirerek.
Bir şey anlamadan bende çömeldim. Çömeldiğimiz yerde hafifçe sallandığımı hissettim. “Zelzele oluyor” dedi, okuduğu duaların arasında. Ne çok dua okumuştu.
“İnşallah bişey olmamıştır kimseye, acaba nerede oldu?” diye bana değil kendi kendine sorup duruyordu.
Sonra neler oldu, neler duydum hatırlamıyorum. Televizyon yoktu, gazete okumuyorduk, radyomuz da yoktu.
Kim haber verdi, ne oldu, nasıl oldu, ne zaman gitti bilmiyorum ama dayım Bingöl’e gitmiş.
Hiçbir şeyden haberdar değildim. Ancak evimizde tuhaf bir durum olduğunu hissediyordum. Kaygılı bir bekleyişmiş meğer bilmiyordum.
Annem hamileydi.
Derken, iki üç gün içinde dedemlerin evlerinin önü kalabalıklaşmaya başladı.
Hani şu Yemen Türküsü var ya: “Havada bulut yok bu ne dumandır, Mahlede ölü yok bu ne şivandır…”
Bahçede toplanan kapı komşu uğuldayarak ağlıyorlardı. Aynı ağlama ve kalabalık biraz ilerimizde yolun karşısındaki komşu evin bahçesinde de vardı.
Hiçbir şey anlamıyordum. Hiçbir şeye kafam basmıyordu.
Bana kimse bir şey söylemiyordu. Benim sorularıma da anlamlı bir şey söyleyen yoktu.
Gözler yoldaydı.
Sonra annem delirdi.
Zaten deliydi, zırdeli oldu.
Damdaydık. Nereye gidecekse, koşuyordu, kaçıyordu, yerlere atıyordu kendini. Yerlere çarpıyordu bedenini. Damın topraklarını tırmalıyor, eşeliyor; üç beş kişi elini tutunca ayaklarıyla vuruyordu, ayaklarını tutuyorlar, bu kez başını vuruyordu.
Ne dediği anlaşılıyordu, ne yaptıkları. Onu böyle debelenir gördükçe sonunda ben de ağlamaya başlamıştım ve niye ağladığımı da bilemediğim için daha içli ağlıyordum.
Evin kapısının önündeki ağaç direğe iple bağladılar annemi.
Artık ayakları bağlı, elleri bağlıydı. Arada sırada bayılıyordu, kolonyalarla, sularla ayıltılınca tekrar başlıyordu bağırmaya, çığlıklar atmaya ve kafasını direklere vurmaya.
Etrafıma bakınıyordum, ağlamayan yoktu.
Arabalar yanaştı, çığlıklar çıldırdı.
Tabutlar indirildi.
Tabutun biri dedemlerin bahçesine, diğeri komşuların evine doğru omuzlandı.
Bahçedeki birbirine çok yakın olan fındık, dut ve zerdali ağaçlarının arasına çarşaflar gerildi; kazanda sular ısıtıldı. Bahçedeki herkes uzaklaştırıldı.
Çok görmek istiyordum ablamı, herkese yalvarıyordum. “Korkarsın” diyorlardı, göstermiyorlardı.
Sonunda, yıkanmadan önce, ağlamalarıma dayanamayan biri, bana sadece “ayak parmaklarını” gösterdi, ablamın.
Depremde yıkılan Bingöl Yatılı Ebe Okulundan kaç kişi enkazdaymış? Şimdi de bilmiyorum ama aynı okulun öğrencisi, Pertekli ve aynı mahalleden iki kız, Kıymet ve Şahver ölmüştü.
Evde hiçbir fotoğrafı yoktu ablamın. Belki de vardı birileri annem görmesin diye ortalıktan kaldırmıştı.
Ben ablamı hep o ayak parmaklarıyla hatırladım. 20-25 yıl sonra bana siyah beyaz bir resmini akrabalarımız gösterdiğinde çok tuhaflaşmıştım.
Yeni bir kız kardeşim oldu. Adını Kıymet koydular ama ben ona hep “Gül o” diye seslendim.
Eğer ölmeseydi ablam, belki de “annesinin doğumunda” ebelik yapacaktı.
Bunları yazmama da geçen gün NTV’de fonda dönen deprem resimlerinden birinde gördüğüm, yarısı beton kolonlarının arasında kalan kırmızı bir bisiklet hurdası sebep oldu.
'' Atlar hazır efendim !!
Seha L. Meray'a saygıyla
Son birkaç yazımın sonunu “fırsatını bulursam devam edecek” diye bağladığım konuyu bu yazımda tamamlamak istiyorum.
Genellikle seramda yaşadıklarımı yazdığım bu yerde zaman zaman serimden geçen veya serime takılanları da yazıyorum.
Gerçi, her aklıma geleni, her kafamı kurcalayan konuları yazacak olsam elimden kalemi düşürmemem gerekir. Allahtan böyle bir saplantı içine girmiyorum.
Lakin her geçen günle birlikte kargaşa içinde debelendiğimi düşünmeden de edemiyorum.
Kargaşa deyince aklıma Sayın ar_de_'nin sözü geldi, şöyle diyor:
“Okudukça sorularım, sordukça cevaplarım, cevapladıkça kıyaslarım, kıyasladıkça kargaşam artıyor...”
Kargaşa, karmaşa diyerek bu sözün üzerine, oldum olası bana nedense hep karışık kuruşuk gözüken “Kanun Hükmünde Kararname-KHK” konusuna işte şimdi girebilirim.
Bu cümleden de anlaşılacağı üzere sıkıcı bir yazı olacak.
Uzun bir yazı olacağı da belli.
Hem sıkıcı, hem de uzun olunca tatsızlığından yenmeyecek bir şey olacak.
Üstelik hukukçu olmayan birinin hukuki konularda yazı yazmaya soyunması da ayrıca bir eziyet; yazana da, okuyana da.
“Kanun Hükmünde Kararname” derken daha isminde bir meymenetsizlik olduğu ortada değil mi?
Yasal dayanakları büyükten küçüğe sıralarsak genel olarak Kanun, Tüzük, Yönetmelik diye gider. Şimdi bu sıralamada Kanun ve Tüzük’ün arasına KHK diye bir şey yazarsam olur mu?
Bana göre olmaz ama mevzuatlar sıralanırken öyle yapılıyor. KHK, Kanunsa ki, benim dememe gerek yok kanundur; öyleyse kanunların içinde sıralanmalıdır, ayrıca bir başlık, ayrı ciltler altında toplanmasının ne manası var?
Acaba herkesin iyi kötü bildiği kitabi lafları etmeden bu konuda neler diyebilirim?
Bir devleti devlet yapan sacayağından bahisle yasama, yürütme ve yargı diye kuvvetler anlatılır.
Bazen, bu üç kuvvet birleşerek bazen de ayrılarak devlet devletliğini yapar.
Makbulünün bu kuvvetlerin birbirlerine fazla bulaşmadan, fazla eyvallah etmeden ama birbirlerini fazla da göz ardı etmeden “kuvvetler ayrılığı” ilkesinde buluşmasıdır.
Ancak çevremdeki insanlarla ara sıra böyle konulara değinen sohbetlerde, bu durumun öyle çok fazla önemsendiğini söyleyemem.
“Kuvvetler birliği”nin daha iyi bir şey olduğunu söylemeseler de hali hazırdaki uygulamaları rahatsız edici bulmadıklarına göre mesele az çok anlaşılır olmaktadır.
Bu kuvvetler meselesinin mevcut Anayasadaki durumuna bakıyorum:
“MADDE 7- Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.”
Valla ne yalan söyleyeyim, bu kadar net, bu kadar kısa ve bir o kadar da anlaşılır bir madde olamaz diyesim geliyor. Eğer bir hüküm maddesinin ardından “ancak”la başlayan “kıvırma” cümleleri devam etmiyorsa bana göre (o hükmün doğruluğu, yanlışlığı veya hukuka aykırılığı bir yana) çok açıktır, çok anlaşılırdır.
İki cümlelik bir madde! Gerçi bu maddeye odaklandığımda, ikinci cümleyi, yani: “Bu yetki devredilemez” demeyi neden yazmışlar acaba diye düşünmeden edemiyorum. Vardır bir hikmeti!
İkinci kuvvete göz atalım:
“MADDE 8- Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.”
Madde tabak gibi ortada, ayrıca yorum yapmaya gerek yok gibi gözükse de Cumhurbaşkanının bu maddeye yazılmasını ben tam olarak anlayamıyorum.
Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Sadece yürütmede değil, yasama ve yargı ile ilgili de görevleri var. Görevi var diye böyle ilkesel maddelere yazılması o yüzden bana pek anlaşılır gelmiyor. Yazılacaksa yasamaya da, yargıya da yazılması gerekir gibi bir kıyaslama yapıyorum.
Neyse, gelelim üçüncü kuvvete:
“MADDE 9- Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.”
Görüldüğü üzere, anayasaya arka arkaya yazılan maddelerle, bu bir devleti devlet yapan ilkeler gayet net ve “gargara” yapılmadan açıklanmış. Sanki benim gibi kafası az basan biri tarafından okunduğunda, kolay anlaşılabilsin diye kaleme alınmış.
Şimdi odaklanmak istediğim bu KHK konusuna yeniden dönüyorum.
İster istemez gene Anayasaya göz atmadan olmayacak.
Anayasanın 87 nci maddesinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri sıralanırken araya “Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek” cümlesiyle kapı aralanmış.
Ola ki, benim gibi biri hemen:
“Hayda! N’oluyor lan? Hani “Bu yetki devredilemez” diye daha 7 nci maddede üstüne üstlük bir vurgu yapmıştınız!” diye şaşırıp sersemlemişken; hazır, tavuk sersemken tutulur misali bu “devredilemez yetkinin” nasıl devredileceği tane tane, bir güzel ve serinkanlı bir biçimde açıklamışlar.
MADDE 91- Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verebilir. Ancak sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasî haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez.
Yetki kanunu, çıkarılacak kanun hükmünde kararnamenin, amacını, kapsamını, ilkelerini, kullanma süresini ve süresi içinde birden fazla kararname çıkarılıp çıkarılamayacağını gösterir.
Bakanlar Kurulunun istifası, düşürülmesi veya yasama döneminin bitmesi, belli süre için verilmiş olan yetkinin sona ermesine sebep olmaz.
Kanun hükmünde kararnamenin, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından süre bitiminden önce onaylanması sırasında, yetkinin son bulduğu veya süre bitimine kadar devam ettiği de belirtilir.
Sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde, Cumhurbaşkanının Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun kanun hükmünde kararname çıkarmasına ilişkin hükümler saklıdır.
Kanun hükmünde kararnameler, Resmî Gazetede yayımlandıkları gün yürürlüğe girerler. Ancak, kararnamede yürürlük tarihi olarak daha sonraki bir tarih de gösterilebilir.
Kararnameler, Resmî Gazetede yayımlandıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulur.
Yetki kanunları ve bunlara dayanan kanun hükmünde kararnameler, Türkiye Büyük Millet Meclisi komisyonları ve Genel Kurulunda öncelikle ve ivedilikle görüşülür.
Yayımlandıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmayan kararnameler bu tarihte, Türkiye Büyük Millet Meclisince reddedilen kararnameler bu kararın Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte, yürürlükten kalkar. Değiştirilerek kabul edilen kararnamelerin değiştirilmiş hükümleri, bu değişikliklerin Resmî Gazetede yayımlandığı gün yürürlüğe girer.
Hal böyle olunca, insan ne diyeceğini şaşırıyor. Hadi, “insan”ı katmayayım bu cümlenin içine; sadece ben şaşırıyorum diyeyim, çünkü bu anayasayı yazanlar da, yürürlüğe koyanlar da insandı, onlar şaşırmadıklarına göre…
Seçim sonrası sürekli, en önemli önceliğimiz olduğu söylenen yeni sipsivil anayasa yapıldığında herhalde bu konu düzenlenir! Düzelir demiyorum, yeniden düzenlenir diyorum!
Esasında demek istediğim KHK anayasaya aykırıdır, şöyle yanlıştır, böyle anlamsızdır filan değil; bizatihi anayasanın kendi maddeleri birbirlerine aykırıdır.
Her şey bir yana, neticede KHK, sırtını anayasaya dayamış, gücünü de buradan almakta.
Sıkıntı, bu işin içimize sinip sinmemesinde!
KHK’lerin varlığı benim içime sinmiyor!
Hele hele “Kanun Hükmünde Kararname” olan ismini hiç hazmedemiyorum.
Bana göre bu ad yerine “Kestirmeden Hazırlanmış Kanun” dersek buna, psikolojik olarak bir engeli aşmış oluruz.
Benimkisi şu hesap: “Her şeyimiz olmuş, bir fıstığı yeşil kalmış!”
Burhan Kuzu’nun bu son KHK furyasına neden olacak Yetki Kanunun Meclis Genel Kurulunda görüşülmesi sırasında yaptığı konuşmanın giriş bölümünden kısa bir alıntı:
“Değerli arkadaşlar, kanun hükmünde kararnameler konusu kamu hukukunun ve anayasa hukukunun en çetrefilli konusudur. Bu mesele benim doktora tezimdir aynı zamanda söylemesi ayıp. Dolayısıyla, beş yüz sayfalık emeği olan bir çalışma yayınladım.
Fransa'nın başına yıllarca sıkıntı çıkarmış, hep tartışılmış, iki yüz yıldan beri Fransa bunu kaldırmak için çabalamış ama bir türlü kaldıramamış. Demek ki bu bir ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Evvela bunun altını çizmemiz lazım. Benzer görüşmeler Almanya'da gerçekleşmiştir, benzer tartışmalar İtalya'da vardır. Gerek olağanüstü hâllerde gerek normal dönemlerde kanun gücünde kararnameler kurumu hep olmuş.
Tabii, tartışmanın temeli nereden kaynaklanıyor? Kuvvetler ayrımına yer veren modellerde bu tartışma çok doğaldır. Yasama kanun yapar, yürütme bunları uygular, yargı da aradaki ihtilafları çözer.
Şimdi, getirdiğimiz kurum ya da dünyada tartışılan bu kurum, bu iki yetki arasında orta bir yerde bulunuyor. "Decret-loi" dedikleri "kararname-kanun" şeklinde iki taraflı olan bir işlem türü bu aslında. "Decret" (kararname) kelimesi yürütmenin işlemi olmasından kaynaklanıyor, "loi" (kanun) kelimesi de kanun muhtevasına sahip olmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla da yasama diyor ki: "Ben bu yetkiyi sana vermem." Yürütme diyor ki: "Benim ihtiyacım var." Hasılı bu tartışmalar hep yaşanmış.”
Bilindiği ve yaşanıldığı gibi, 5 Nisan 2011 tarihinde Meclis tatile girmeden, 6 ay içinde onlarca KHK çıkarmak için bir Yetki Kanunu çıkarıldı.
Çıkarılan Kanunun adında da anlaşılacağı üzere, (kapsamı) mezhebi geniş!
“Kamu Hizmetlerinin Düzenli, Etkin ve Verimli Bir Şekilde Yürütülmesini Sağlamak Üzere Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Teşkilat, Görev ve Yetkileri ile Kamu Görevlilerine İlişkin Konularda Yetki Kanunu”
Adı böyle olan kanunun maddeleri kim bilir nasıldır?
Okunsun ve anlaşılsın diye değil, şöyle bir göz atılıp, kalınlığı görülsün diye bu kanunun sadece 1 nci maddesini aşağıya alıyorum. Madde içindeki numaralar kafa karıştırıyor ama sonuç olarak hepsi 1 nci madde!
Bu madde üzerinde söz alan milletvekiline Allah sabır versin demekten başka ne diyebiliriz!
MADDE 1- (1) Bu Kanunun amacı, kamu hizmetlerinin düzenli, süratli, etkin, verimli ve ekonomik bir şekilde yürütülmesini sağlamak üzere;
a) Kamu hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki dağılımının yeniden belirlenerek;
1) Mevcut bakanlıkların birleştirilmesine veya kaldırılmasına, yeni bakanlıklar kurulmasına, anılan bakanlıkların bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşlarıyla hiyerarşik ilişkilerine,
2) Mevcut bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların bağlılık ve ilgilerinin yeniden belirlenmesine veya bunların mevcut, birleştirilen veya yeni kurulan bakanlıklar bünyesinde hizmet birimi olarak yeniden düzenlenmesine,
3) Mevcut bakanlıklar ile birleştirilen veya yeni kurulan bakanlıkların görev, yetki, teşkilat ve kadrolarının düzenlenmesine, taşrada ve yurt dışında teşkilatlanma esaslarına,
b) Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin çalışmalarında etkinliği artırmak üzere, bunların atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usûl ve esaslarına,
ilişkin konularda düzenlemelerde bulunmak üzere Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermektir.
(2) Bu Kanuna göre çıkarılacak kanun hükmünde kararnameler;
a) Kamu hizmetlerinin bakanlıklar arasındaki dağılımının yeniden belirlenmesine ilişkin olarak,
1) 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda,
2) 24/5/1983 tarihli ve 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanununda,
3) 27/9/1984 tarihli ve 3046 sayılı Bakanlıkların Kuruluş ve Görev Esasları Hakkında 174 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile 13/12/1983 Gün ve 174 Sayılı Bakanlıkların Kuruluş ve Görev Esasları Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Kaldırılması ve Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında 202 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanunda,
4) 10/10/1984 tarihli ve 3056 sayılı Başbakanlık Teşkilatı Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanunda,
5) 8/1/1985 tarihli ve 3143 sayılı Sanayi ve Ticaret Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunda,
6) 21/5/1986 tarihli ve 3289 sayılı Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunda,
7) 9/12/1994 tarihli ve 4059 sayılı Hazine Müsteşarlığı ile Dış Ticaret Müsteşarlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunda,
8) 1/5/2003 tarihli ve 4856 sayılı Çevre ve Orman Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunda,
9) 27/10/2004 tarihli ve 5251 sayılı Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunda,
10) 10/11/2004 tarihli ve 5256 sayılı Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü Teşkilât ve Görevleri Hakkında Kanunda,
11) 1/12/2004 tarihli ve 5263 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü Teşkilât ve Görevleri Hakkında Kanunda,
12) 13/12/1983 tarihli ve 180 sayılı Bayındırlık ve İskan Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede,
13) 13/12/1983 tarihli ve 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede,
14) 8/6/1984 tarihli ve 217 sayılı Devlet Personel Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede,
15) 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu, 926 Sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu, 2802 Sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu, 2914 Sayılı Yükseköğretim Personel Kanunu, 5434 Sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu ile Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması, Devlet Memurları ve Diğer Kamu Görevlilerine Memuriyet Taban Aylığı ve Kıdem Aylığı ile Ek Tazminat Ödenmesi Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede,
16) 7/8/1991 tarihli ve 441 sayılı Tarım ve Köyişleri Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede,
17) 2/7/1993 tarihli ve 485 sayılı Gümrük Müsteşarlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede,
18) 19/6/1994 tarihli ve 540 sayılı Devlet Planlama Teşkilatı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede,
19) 25/3/1997 tarihli ve 571 sayılı Özürlüler İdaresi Başkanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede,
20) Diğer kanun ve kanun hükmünde kararnamelerin görev, yetki, merkez, taşra ve yurt dışında teşkilatlanma esasları, kadrolar, bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların bağlılık ve ilgilerine ilişkin hükümlerinde,
b) Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin, atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usûl ve esaslarına ilişkin olarak;
1) 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda,
2) 27/7/1967 tarihli ve 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanununda,
3) 23/4/1981 tarihli ve 2451 sayılı Bakanlıklar ve Bağlı Kuruluşlarda Atama Usulüne İlişkin Kanunda,
4) 23/6/1981 tarihli ve 2477 sayılı 23/4/1981 Tarih ve 2451 Sayılı Kanunun Kapsamı Dışında Kalan Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Atama Usulüne İlişkin Kanunda,
5) 11/10/1983 tarihli ve 2914 sayılı Yükseköğretim Personel Kanununda,
6) 22/1/1990 tarihli ve 399 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Personel Rejiminin Düzenlenmesi ve 233 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararnamede,
7) Diğer kanun ve kanun hükmünde kararnamelerin memurlar, işçiler, sözleşmeli personel ile diğer kamu görevlilerinin atanma, nakil, görevlendirilme, seçilme, terfi, yükselme, görevden alınma ve emekliye sevk edilme usûl ve esaslarına ilişkin hükümlerinde,
yapılacak değişiklik ve yeni düzenlemeleri kapsar.
Hakikaten insan, daha doğrusu ben ne diyeceğimi şaşırıyorum. Son dönemlerde böyle “baba” maddeler hazırlanmasının tadına vardılar. Bu şekilde davranarak sadece kanunların Genel Kuruldan hızlı geçmesine neden olunmuyor aynı zamanda muhalefetin maddelere yönelik itirazlarını yaparken çok iyi hazırlanmamalarını da sağlıyorlar. Bir taşla iki kuş değil, bir küme kuş vurulmuş olunuyor.
Gene son yıllarda birbirinden bağımsız ve alakasız Kanun değişiklikleri “Torba Yasa”larla ve yukarıdaki gibi kalın maddelerle döşeyerek Genel Kurula getirilmesi alışkanlık haline getirildi.
Okuyanın dikkatini çekti mi bilmem, şu değiştirilmesi düşünülen ya da planlanan kanunlar maddeler halinde sıralanmış ve sanki “Ulan, ne olur ne olmaz, unuttuğumuz, gözden kaçırdığımız bir şey olabilir” edasıyla yahut “ şu kanunların da adını açık seçik yazıp eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmeyelim şimdilik” dercesine; 20 nci sıraya da “Diğer kanun ve kanun hükmünde kararnamelerin…” diye başlayan cümle yazılmış.
Böylece dibi bucağı olmayan bir yetki alınmış.
Bu Maddede adı “diğer”le başlayan kanunları ve KHK’ları bir yana bırakıp sadece adı, sanı, numarası belli olanlarda yapılacak değişikliklerin, acaba kaç madde olacağını şöyle biran için aklımdan geçirdim ve hemen geçirdiğime pişman oldum.
Ancak sadece ben değil, muhalefette aklından geçirmiş ama onlarda işin içinden çıkamamışlar.
MEHMET ŞANDIR (Mersin) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öncelikle saygılar sunuyorum.
Tabii, işte, ne kadar konuşursak konuşalım sonuçta imam bildiğini okuyor. Dün söylediklerinizi bugün söylüyoruz, kendiniz telaffuz etmiyorsunuz ama tavrınızla diyorsunuz ki: "Dün dündür, bugün bugündür. Biz bu yetki yasasını çıkartacağız, isteseniz de istemeseniz de." Bu bir dayatma. Ama şu sorunun cevabı yok, yani getirdiğiniz kanunun gerekçesinde, ortaya koyduğunuz gerekçede söylediğiniz bir şey var, diyorsunuz ki: "Kamu yönetimini hantal yapısından kurtaramadık. Kurtarabilmek için gerekli hukuki düzenlemeleri yapamadık." Bu bir güçsüzlük ifadesidir, bu bir acziyettir, bu bir başarısızlığın ifadesidir, itirafıdır. Bence bu yetki yasası anayasal olabilir, geçmişte kullanılmış olabilir ama tek başına iktidar olan AKP için, Türk milleti karşısında bir başarısızlık belgesidir, bir başaramamanın itirafıdır. Öncelikle bunu kabul edeceksin.
İkinci husus, hukukçu kimliklerinize söylüyorum, gerçekten Anayasa'ya aykırı arkadaşlar. Bu kadar geniş kapsamlı bir yetki yasası olmaz.
Şimdi, Milliyetçi Hareket Partisi Grup ARGE'si bir çalışma yapmış, bu kanunla, bu yetki yasasıyla ne kadar sayıda kanunda değişiklik yetkisi alıyorsunuz? İnanınız ki toplamaya imkânım olmadı ama muhtemel, iki bin maddelik, yani Türk hukuk mevzuatının çok önemli bir kısmını kapsayan, kişisel hakları da kapsayan, yani Anayasa'nın 91'ine göre değiştirilememesi, yetki alınmamasını amir olan, kişisel hakları da kapsayan... İşte, buraya tek tek çıkarttık, yani 657'den tutun, işte 14 tane kanun, 9 tane kanun hükmünde kararname, bunlardaki değişiklikler, maddeleri alt alta sıralarsanız iki binin üstünde kanun maddesinde değişiklik yapma yetkisi alıyorsunuz.
Yazdıklarımın sıkıcı olduğunu taa başından söylemiştim; yalnız okuyana değil, yazana da ıstırap veriyor.
Gene diyeceklerimi diyemeden uzun bir yazı içine gömülmüş oldum. Yoruldum.
Halbuki yazımı, KHK konusuna değinerek Cübbeli Ahmet Hoca’ya getirecek onun Flaş TV’de yaptığı sohbetlerin birinde neden çok sevindiğini anlatacaktım ve böylece bir türlü sonuna numara koyamadığım yazılara son vermiş olacaktım.
Nasip değilmiş.
sevgili Emin, cübbeli ahmet hoca nın sizi sevindiren sohbetini nasıl merak ettim anlatamam ... yazının sonunu çok enteresan bağlamışsınız. bir sonraki yazınızı koca bir bahçe heyecanla bekliyor :) ( ayrıca yazınız değil maalesef içeriği ıstırap verici )
Uzattıkça uzattım ve yazarken zorlanmaya başladım.
“Bir şeyler yazmam gerek” düşüncesi kafama çöreklendiğinde, gerilmeye başlıyorum.
Önce yazıya nasıl başlayacağıma, içimi ne kadar açacağıma, eteğimdeki taşların ne kadarını dökeceğime karar vermeye çalışıyorum.
Bu durum çok zamanımı alıyor ve sazına akort yaparken telini koparan acemi adamın şaşkınlığına benzer bir hale düşüyorum.
Sadece bu açmaz değil, bir de yazımı nasıl bitireceğimi düşünüp, geriliyorum.
2012 yılındaki bu ilk yazı için de aynı gerilimi yaşıyorum.
Çünkü: Erzurum’a gittiğimde görüp, yaşadıklarımla; Antalya’ya döndükten sonra kafamı kurcalayan konuları harmanlayıp bir şeyler yazmak istedim ve bir türlü tamamlayamadım.
“Boz Bulanık” başlığıyla 04 Ağustos 2011 tarihinde başladığım yazının dibine “Zaman bulursam devamı olacak” diye not düştüm. Sonra “Bulanık Su” başlıklı yazıyı, ardından “Hafıza-i Beşer”i, onun da peşinden “Nisyan ile Maluldür” ü, daha sonra “Yara İçinde Bıçak Çevirircesine”yi ve son olarak “Kanun Hükmünde” adlı tam 6 uzun yazı yazmama rağmen mevzuyu kapatamadım.
187 günde, diğer bir deyişle 6 ayda konuyu bağlayamamışım. Ben gerilmeyeyim de kim gerilsin!
Bu yazıya başlamadan burada yazdıklarıma şöyle üstünkörü bir göz gezdirdim.
Sevgili ar_de_’nin son notuna baktım, bir sonraki yazımı tüm Bahçe’nin heyecanla beklediğini yazmış. Bu yargıya nasıl varmış bilemiyorum. Bildiğim bir şey var kii Sayın ar_de_’nin yazdıklarımı didik didik okuduğudur. Onun yazacaklarımı heyecanla beklediğine gerçekten inanıyorum.
Benim herhangi bir şeyi yazarak anlatma gereksinimim elbette kedi ruh sağlığım için önemli ama belki daha önemlisi yazdıklarımın okunmasıdır.
Bir yazıyı okumak, ille de yazanı ve okuduklarını anlamak anlamına gelmez. Belki de gelebilir, çok iddialı laflar etmek istemem. Kendi adıma, doğrusu çok fazla anlaşılmak da istemem!
Anlaşıldığım an, o konuda diyeceklerim bitmiş olur! İşin yoksa yeni konu ara!
Yine yazdıklarıma bakarken Sevgili AnnE’nin kısa ve öz hatırlatmasıyla karşılaştım. ''Atlar hazır efendim !!” “Seha L. Meray'a saygıyla” demiş.
Tabii ki ilk kez okumuyorum AnnE’nin bu yazısını ancak ilk okuduğumda farklı düşünmüştüm, şimdi okuduğumda çok daha farklı düşünmeme neden oldu.
Seha L. Meray’ın bu yazısında kendini bir halt sananlara göndermeler var.
Hele yazının içinde bir “Deli Yazar” var ki, kendimi o sandım. Belki de Sevgili AnnE bana bu deliyi hatırlatmak istemiştir diye düşündüm ve dosdoğru söylemek gerekirse çok hoşnut oldum.
Şimdi, LX’ten sonra kuyruğuna bir türlü rakam koyamadığım bu yazı da dahil 7 tane yazının ardından bundan sonra inşallah kısa bir süre içinde yazacağım 8 inci yazının sonuna “Altmış bir”i koyacağımı umarak sözü Seha L.Meray’ın “Su Başını Devler Tutmuş” adlı kitabındaki “Atlar hazır efendim” başlıklı yazıya bırakıyorum.
“ATLAR HAZIR EFENDİM”
Almanların güzel bir deyimi var: Tiyatro oyunlarında önemsiz roller için “Atlar hazır, efendim-rolü” (Die Pferde sind gesattelt-Role) diyorlar. Hani, Kont ya da Baron, konuklarıyla önemli konular konuşurken, kapı açılır, uşak girer içeriye: Atlar hazır, efendim” der, çıkar. Ya da, baş oyuncu zile basar, uşak gelir, “Buyrun efendim der; baş oyuncu “Bize çay getir” buyurur; uşak bir şey demeden ya da çok çok “Başüstüne, efendim” diyerek, ayrılır sahneden. Çayı getirir az sonra, yine bir şey demeden çıkar. Öteki oyuncular görmezler bile onu; seyirciler farkına bile varmazlar. Böyle rolde olanlar, bir daha ya son perdede, konuklara şapkasını, paltosunu almak için görünürler, ya hiç görünmezler oyun boyunca.
Bu küçük roller, genç oyuncular için “sahneye alıştırma”, “ısındırma” rolleridir. Seyirci kalabalığından ürkmemek, sahne ışıklarından gözleri korumak alışkanlığı verir. Kendini bilen oyuncu, ne yaptığını bilir bu rollere çıkarken; ölçülü davranır, bir şeyler öğrenmeye çalışır, kasılmaz, aşırılığa kaçmaz, “rol kesmez”. O birkaç sözcüğü söyleyip, sahiplerine bırakır oyunu. Bir çıkar, beş çıkar böyle rollere, yeteneği varsa usta oyuncu olur ileride.
Ama kimileri, yaşam boyu böylesine rollere çıkarlar da, kendilerini en büyük oyuncu sayarlar. “Atlar hazır, efendim” der, başka bir şey demez ama, hem oyunda, hem oyun dışında, o oyunun her şeyi kendisiymiş, yazar da onun için bu oyunu yazmış havalarına bürünür. “Ben olmasam…” kasıntılarına kaptırır kendini; seyircilerin bakışlarını, alkışlarını baş oyunculardan çalmak için neler yapmaz, nasıl çırpınır! Bütün bunları yapar ve… seyirciler, “Amma da berbat etti rolünü!” derler sonunda.
Yalnız tiyatroda değil, başka pek çok alanda böyleleri var. Yetenekleri “Atlar hazır, efendim” demekten öteye gitmese de, o alandaki baş oyuncuların rolünü kıskanır böyleleri. Kıskanıp da, bunu bir gizli yara gibi içinde taşıyacağına, baş oyuncular gibi davranma, onlar gibi konuşma sevdalarına düşer. Şu da olur kimi zaman: baş oyuncu ya da önemli oyunculardan biri, özürü yüzünden gelmemişse bir akşam oyuna, onların yerine çıkar sahneye “Atlar hazır, efendim” oyuncusu. Sonra dinleyin, seyredin artık onu, katlanabilirseniz. Bilsin bilmesin her konuda “Bana kalırsa…” diye başlar, neler saçmalamaz, geçici rollerin havasından çıkamayıp! Sen kim oluyorsun ki, sana kalsın?” diyen de pek olmaz çoğu zaman.
Sanırım, politikada da belli oluyor oyuncuların çapı; biraz zaman alsa da belli oluyor, kimler büyük oyuncu, kimler “Atlar hazır, efendim” rolünde. Gerçek büyük oyuncular, ucuz “rol kesmek” heveslerine kapılmazlar; her oyunu oynama gönüllüsü de değil böyleleri. Kendilerine de, politika sanatına da, seyirciye de saygılı olurlar. Oyun iyi olmalı sanat değeri bakımından; yutturmaca olmamalı; seyirci de umduğunu, beklediğini bulmalı, aldatılmamalı.
Ünlü kemancı Heiftz şöyle demiş: “Bir gün çalışmazsam, ben farkına varırım; iki gün çalışmazsam, karım fark eder; bir hafta çalışmazsam, dinleyicilerim; bir yıl çalışmazsam, o zaman belki eleştiriciler bile anlarlar.” Politikacı büyük virtüozlar da böyle oluyor galiba: Bir değer düzeyi, dürüstlük çizgisi koyuyor kendisi için; aşağısına katlanamıyor; kimseyi de katlandırmak istemiyor. “Atlar hazır, efendim” rolü sunulmuşsa kendisine, ya daha başından, “Ben böyle role çıkmam” deyip, çıkmıyor; ya da rolü neyse, küçük büyük, rolünün hakkını verip, çekiliyor sahneden.
Kimileri oyun gereğini aşan zoraki bir birleşmenin karşılığı içinde; her biri kendini baş oyuncu sanır: gerçekten baş rol kimin, ikinci roller kimlerde, efendi kim, uşak kim, hırsız hangisi, polis rolünde kimler oynuyor, bilmek, görmek istemezler. Sanki sahne yalnız kendisi için kurulmuş, seyirciler yalnız onu görmeye gelmişler; ne söylese, parmağını oynatsa, alkış, alkış, alkış gelecek! Dünyanın en önemli lafını edercesine, bir “Atlar hazır, efendim” derler ki, kırılır seyirci gülmekten, oyunun en dramatik yerinde. Atlar değil, “kurtlar hazır” dese de böylesi, sonuç aynı; başka sözü olmadığını herkes bilmekte!
Bir başkası, o deli fıkrasını anımsatır davranışıyla: Bir deli, kağıt kalem istemiş, roman yazmak için. Vermişler; yazıp durmuş günlerce; kağıt yetiştirmekte güçlük çekmişler. Sonra “Bitti, alın okuyun” demiş deli-yazar. Okumuşlar: Bir güzel başlıyor roman. Komşu köyde iki aile yaşarmış; kan davası varmış aralarında. Birinin kızıyla, ötekinin oğlu birbirlerine delice vurgun. Ama aileler var arada. Gençler karar vermişler: oğlan kızı kaçıracak bir gece. Bir at bulmuş delikanlı; gece kızın evine gelmiş gizlice; atmış kızı atın sırtına…
Buraya kadar nefis bir roman, iki yüz sayfa boyunca. Sonu şöyle fıkranın: delikanlıyla genç kız başlamışlar kaçmaya, dağ taş aşarak. Bir dereye gelmişler. Delikanlı ata “Dah!” demiş; gitmemiş. Sonra birkaç yüz sayfa geliyor, o bitmeyen romanda: “Dah!” dedi, gitmedi at; “Dah!” dedi, gitmedi at; “Dah!” dedi, gitmedi; “Dah!” dedi, gitmedi; “Dah!” dedi, gitmedi; “Dah!” dedi, gitmedi; “Dah!” dedi, gitmedi; “Dah!” dedi, gitmedi; “Dah!” dedi, gitmedi; “Dah!” dedi, gitmedi; “Dah!” dedi, gitmedi…
Böyle politikacılar da var. Ya konuşmalarının başında bir “Dah! dedi, gitmedi at” tutturup, hep onu söylerler; ya da bir-iki doğru dürüst laf eder gibi yapıp, sonra ardı gelmez “Dah! dedi, gitmedi” yinelemelerine kaptırırlar kendilerini. Aslında bunların çapı, “Atlar hazır, efendim” rolü ölçüsünde de ondan. Nesi var, nesi yok dağarcığında, bu kadarcık işte böylelerinin.
Asıl acınacak olanlar, kendilerini büyük rollere hazırlamış olsalar da, gücü bu çapta oyun kaldıramayanlar; böyleleri, başarılı başka büyük oyuncuları bir türlü çekemezler çoğu zaman. Onların yanında ikinci role çıkmaktansa, kumpanya değiştirmeye kalkışırlar. Dolaşmadığı kumpanya da kalmaz böylelerinin ne oyun oynandığına bakmadan. Her kumpanyanın da baş oyuncuları olduğunu neden sonra görürler. Her yeni kumpanya, oyunlarında böylelerine verdikleri sözü bir yana atıp ya sıradan bir rol, ya da “Atlar hazır, efendim” rolünü verir. O zaman böyle rollerde bir kıskançlık kemirir içini, kumpanya değiştirenin. Başroldekinin ayağını kaydırma derdine düşerler, yeni katıldıkları kumpanya içinde. Kendileri parlayamayacaksa, başkaları da parlamasın, oyun “yatsın” isterse, umurlarında mı? Ya da tutamazlar kendilerini: Yeni kumpanyada, küçük rolleri içinde, baş roldeki oyuncu havalarına girer de, büyük laflar etmeye kalkışınca, bir güldürürler ki seyircileri! Güler seyirciler, ağlanacak hallerine.
Kimileri, “baş ol da, istersen soğan başı ol” sözü uyarınca, kendi başlarına kumpanya kurmaya özenirler. Kurarlar da. Batırırlar kumpanyalarını çok geçmeden, seyircisizlikten.
Dost sanatçının dedikleri –çok başka düzeyde söylenmiş olsa da- böylesine uygun düşüyor:
Yanar döner,
döner
Dönersin de dönersin
İstemezsin dursun
Bir kez durdu mu
Yoksun ki
Kül mü, toz mu, ne?
O güçsüz omuzlarına, “Atlar hazır, efendim” rollerinden daha ağırını alma heveslilerine de biçilmiş kaftan şu sözler – dost sanatçı bambaşka düşünceler içinde olsa da:
Koydun da koydun
Yükledin de yükledin
Taşır mı
Çeker mi, çöker mi
Durup düşünmeden…
Nasipleri –yetenekleri oranında- hep küçük oyunlar oynayıp, kendilerini baş oyuncu sayma düşlerinde olanların başlarına gelen, dost başından ırak ola: “Atlar hazır, efendim” deseler de her oyunda, bir de bakarlar ki bir gün, efendileri otomobile, uçağa atlamış, uzaklaşmış. Baş başa kalmış atlarıyla, başkalarına at sunmakla kendini binici sanan. Artık yapacağı, seyirci uğramaz, boş tiyatrolarda, boş sahnelerde ya da aynalar karşısında oynamak oyununu, avunmak için. Avutabilirse kendini…
(Cumhuriyet, 16 Ekim 1975)
Yanlış anlaşılmak iyidir. Gec anlaşılmak daha iyidir.
yazmak da iyidir ama yazabilmek icin bissürü sey lazım.
Sanırım, yaştan mıdır nedir ; yazma kaabiliyeti mi desem istegi mi desem kayboluyor.
Gecen gün baska bir mecrada bir Pakistanlı'nın '' ülen bu yahudilerden bi sürü adam cıkıyor da müslümanlardan neden cıkmıyor '' diye nette gezen bir yazısıyla ilgili bir yazı yazdıydım, dilim damagım kurudu yazana kadar.
Yazmak aslında için dökmek, kusmak bir nevi.Ama ortalıkda o kadar kusturucu şey var ki.
sevgili Emin, “Yara İçinde Bıçak Çevirircesine” yazınızın 1. bölümünü "benimle benzer duyguları olanlar varmış" hissiyatıyla okudum. 2. bölümünü okurken Seha Meray ı merak edip küçük bir internet araştırması yaptım "aydın bir akademisyen" olduğunu öğrendim. (yaş itibarıyla Seha beyin yazdığı tarihlerde henüz okuma-yazmam yoktu ) 3. bölümde "kırmızı bisiklet duygusallığı"yla tam bir salya-sümük durumum vardı:cry:
siz her zamanki emeklerinizle yazınıza Seha Meray ın yazısını eklemişsiniz, AnnE de ( benim gibi bıdı bıdı yapacağına ) tek bir cümle yazarak sizi yorumlamış. yazıyı didiklemek başkaaaa, okuyup-anlayıp-aynı çizgide yorumlamak başka.ikinize de helal olsun :) ( AnnE nin tabirini temel alırsak; ikinizin de onca kusturucu karşısındaki kusmalarınız çok hoş :D )
arkası yarınları ve haftalık çizgi romanları beklemeyi bilen ve seven biri olarak ve de nitelikli yazılarınızın takipçisi olarak ; bahçede aşağı yukarı benim genel düşünce yapıma sahip pek çok insan olduğunu düşünerek çoğul yazıyorum.
Ahmet beyin o tv kanalındaki sohbetlerini merak edip internetten bir iki kısa bölümünü gülümseyerek izlediğim için sizi "sevindiren" kısmı merak etmemden daha doğal bir şey olamaz :confused: ben işi biraz şakaya vursam da eminim siz konuyu mutlaka ciddi ve önemli bir noktaya bağlayacaksınız ki; bu sebepten "o yazınızı merakla beklemek" durumu hala geçerliliğini koruyor.
o yazıyı beklerken AnnE nin yorumuna cevaben önümüze koyduğunuz "“ATLAR HAZIR EFENDİM” yazısı 1975 te yazılmış. 2012 itibarıyla hala her paragraftaki tanımlamaları eşleştirebileceğimiz sanatçılarımız-gazetecilerimiz-politikacılarımız var maalesef :cry:
"Bu ülkede çok dert var, konu bitmez” derler. 50 sene önce ne derdimiz varsa hala aynı... " demiş karikatürist Erdil Yaşaroğlu. lütfen anlaşılmaktan ve yeni konu aramaktan korkmayın. kaynak neredeyse sonsuz gibi ...
sağlıcakla kalın :)
Bugüne kendimi şartlandırdım, dört dörtlük bir yazı yazmak istiyorum.
Ne kadar iddialı bir başlık ve ardından kurulan bu ilk cümle!
Ne haddime!
Sanki yazmayı becerdim de, bir de üstüne üstlük dört dörtlük yazı olacak!
Aşağı yukarı 15-20 gündür bir şeyler yazma krizine girdim. Kriz kelimesini özellikle seçtim çünkü; "yazmam lazım, yazmam lazım" diye günün belirsiz saatlerinde aklıma takılıyor bu istek.
Tamam da, ne yazacağımı bilemeden böyle sayıklamak çok anlamlı değil. Sadece sayıklamış ya da arzulamış olmanın ötesine geçmiyor.
Bilmiyorum belki birçoklarında oluyordur; acıkırsın, için kıyılır ama ne yiyeceğine bir türlü karar veremezsin, zaten içinden bir şeyler hazırlayıp yemek şöyle dursun, var olanları da canın çekmez, çiğnemeyi bile dişlerine eziyet sayarsın, sonra miden kasılmalarını o öğün için erteler. Günün veya yaptığın işlerin hayhuyu içinde bir sonraki öğün zamanına kadar o gereksinim fısalır.
Son iki gündür bu yazma açlığının doruğuna çıktım. Aman, yazayım da ne yazarsam yazayım, yeter ki yazayım seviyesine geldim.
Dün yazacaktım, olmadı. Ayak bağı olacak işleri aradan çıkarmam gerektiğini düşündüm. O türden işlere zaman ayırdım, şükür onları da hallettim ve bugün için artık ne bir engelim ne de yazmaktan kaçacak bahanem var.
Uykumu da tam almışım. Kahvaltımı bitirdiğim de saat 9 olmuştu. Hiç kaçarım yok, yazacağım. Kafamı toplamak için kendimce şeyler yapıyorum.
Hem üşendim hem de gerek görmedim yeniden demlemeye, kahvaltıda içtiğim çayı bir saat kadar sonra yeniden ısıttım. Elime aldığım kulplu cam bardaktaki çayla seraya girdim. Bir yandan çayımı yudumluyorum, diğer yandan dün gübreli su verdiğim ve ilaçlama yaptığım ürünlere bakıyorum.
Bir gören olsa "adamdaki keyfe bak" veya "ilgiye bak" diye söylenir. Oysa ben ne yazacağımı düşünüyorum.
İçim açılacak yerde bezgin bezgin eve girdim. Bir bardak daha çay doldurdum, televizyonu açtım, Cumartesi olduğundan mı, yoksa başka nedenlerden mi, dolaştığım kanallarda izlemeye değer bir şey bulamadım ama çayım bitene kadar da TV8'de, gazetelerden dangıl dungul haberlere yorum yapan Seda Akgül’ün sunduğu Erken Baskı adlı programı izledim. Sonunda bilgisayarı açıp gazete manşetleri ile birkaç yazarın köşe yazılarını okudum.
Nerdeyse öğlen olacak ama ben daha temiz bir Word sayfası açmadım.
Bu arada aklıma bizim hanım geliyor, niye beni bu saate kadar aramadı. Onlar Ankara'da ben buradayım. Avea'nın bilmem ne paketine, bilmem şu kadar lirayla katılmış; sabah 5, akşam 5 arası tüm Avealılarla bir ay boyunca bilmem kaç dakika görüşme yaptığı için onu ben aramıyorum, o beni arıyor, önce hayatta olup olmadığımı anlıyor sonra başlıyor benden rapor almaya, o işi ne yaptın, bu iş nasıl oldu, ne yedin, ne sattın, kim geldi, kime gittin, ne aldın falan filan...
Neyse bugün gecikmeli de olsa aradı, içinde bulunduğum durumu, dün yaptığım işleri ve görüştüğüm kişi ve konuları anlattım ama yazı yazma krizi içindeyim diye bir konudan bahsetmedim. O da çıktı aradan.
Nihayet bir boş sayfa açtım, sayfanın adı da ekranın hem altında hem üstünde "Belge1" diye görünüyor. Bu kez bu isme takıldım, biran önce adını belirleyip yazacaklarımı kaydetmek için bir başlık düşünmeye başladım.
Gündemdeki dört artı dört artı dört yasasından etkilendiğimden olsa gerek boş sayfanın başına "dörtdörtlük" diye bitişik bir söz yazdım, nasılsa bu kelimenin altında kırmızı dalgalı bir çizgi çıkacak ve ben hatalı yazdığımı bildiğim için bu dosyayı kaydettikten sonra ayrı ayrı yazarak düzeltecektim ama böyle kırmızı bir çizgi çıkmadı, şaşırdım. Dosyayı kaydettikten sonra TDK'nın Yazım Kılavuzuna baktım; doğru biçiminin "dört dörtlük" olduğunu gördüm. İyi de Microsoft neden bu işe müdahale etmedi? Bir süre programın ayarlarında bir terslik mi var diye oyalandım, sonra kendime kızarak vazgeçtim, oyalayıcı işlerden.
Bayat çayı ısıtmak için mutfağa geçtim. Ekran öyle açık dururken kapının önüne çıktım. Çay ısınana kadar her tarafa bakındım durdum. Yazı yazacağım aklımdan çıkar gibi olmuştu.
Üzerinde sapsarı limonlar olan ağaca baktım, uzunca bir süre. Yeni çiçeklerini patlattı patlatacaktı, eski yaprakların çoğu dökülse de ağaç yemyeşildi, yeni yapraklar da kahverengi ile haki karışımı bir renkte fışkırmış, boyları bir parmak boğumu kadar olmuştu. Ben bunlara bakarken birden ağzımdan 79 diye bir ses çıktı. Meğer aynı zamanda ağaçtaki limonları sayıyormuşum. Sabah kahvaltıya çıkardığım zeytinlere sıkmak için bir tane limonu kopardığım geldi aklıma. "Demek ki" dedim, "sabah onu koparmasaydım 80 tane limonum olacaktı."
İşte o arada nasıl olduysa kendime gelir gibi oldum ve dedim ki: "Hay sıçacam ağzıma. Şu halime bak. Bir yazı yazacaksın, kıçın kır, otur yaz, ne yazacaksan yaz, bu ne seremoni böyle."
"Ağzıma sıçam" diye küfür edince de aklıma birden kadirşinas "alihoca" geldi!
Birkaç ay önce alihoca'yı aramıştım. Sanırım başka yazılarımda bahsetmişimdir; her ay olmasa bile yinede o sürelere yakın bir zaman dilimi içinde alihoca'yı ararım, telefonla. Hal hatır faslından sonra ne yapıp ne ettiğimizi dilimiz döndüğünce birbirimize anlatırız. İşte bu görüşmelerin birinde, ben içinde bulunduğum durumu, ektiğim ürünü ve o ürünün iş yükünü, getirisini götürüsünü onun isteği üzerine istemeden istemeden anlatırken şaşırmış ve o yumuşak konuşmalarını elden bırakmadan birden öfkelenmiş ya da acımayla öfkesini karıştırarak bana mealen şöyle demişti:
"Eminim, senden çok çok özür diliyorum ve rica ediyorum. Lütfen, bırak bu sera mera işlerini. Yol at, çek at içindekileri de. Git seranın taa ortasına da sıç! Bırak gitsin, ne olacaksa olsun lütfen..."
Onun bu özlü ve yerinde olan sözlerini tutmadım ama o an için çok rahatlamıştım.
İşte şimdi, hazır aklıma alihoca gelmişken bir arayıp, halini hatırını ve uzunca bir süredir hasta olan annesinin durumunu sorayım dedim.
Aradım, cevap vermedi.
Yarım saat kadar sonra o aradı, uyuyormuş. Saat olmuş öğlen, ama o uyuyormuş.
Konuşmamızın ardından ben yine yazmak için bilgisayarın başına geçtim. Düşün babam düşün. Bir türlü giriş cümlelerini bulamıyorum. Daha önceki yazılarıma dönüp baksam, bir çıkış yolu bulacağım belki ama özellikle o yazılara da bakmıyorum. Bu ne kabızlık anlamadım. Öyle sağ dirseğim masada, elimin içiyle de ağzımı avuçlamışım burnumdan soluyorum. Sol elimin parmaklarının ucuyla da masaya vurarak tıptıptıpırıp gibisinden ritmik sesler çıkarıyorum. Gözümde karşımdaki yarı sıyrık tül perdesinin aralığından komşunun serasının içinde, bir iki hafta önce diktiği tagetes fidelerinde. (Çiçekçilerin çelenkte veya ayaklı sepet dedikleri şeylerde sadece kafaları kopartılarak kullandıkları, parlak sarıyla turuncu renkte top top çiçekleri olan bir çiçek; bizim oralarda kadife derler adına.)
Ellerimle yaptığım tıpırtıyı kesince birden mutfaktaki garip sese kulak kesildim. Hızla mutfağa gittim. Bir saat kadar önce ısıtmak için altını yaktığım demlik isyan ediyor, çok kızmış su, kızgın su olmuş demliğin lülüğünden ocağın üzerine püskürüyor, brülör gözlerine sıçrayan damlalarda düzensiz aleve neden oluyor. Bir nevi, suyla ateş kavga ediyorlardı.
Bu kızgın su içeren demlik ne çok bana benziyor, tıpkı ben. Kızgın olmasına kızgınım ama kabımdan taşıyor muyum, kaçıyor muyum, beni kızdıranları söndürmeye mi çalışıyorum belli değil.
Çok kızgınım çok. Yukarıdan aşağıya, soldan sağa, yandan öbür yana, verevinden çaprazına...
Önceleri küskündüm, sonraları üzülmeyi iş edindim kendime, üzülürken ısındım, ısındım da ısındım, kaynamaya başladım. Şimdilerde kaynama noktasını çoktan geçmişim, kim bilir kaç derece olmuşum, kızmışım kızacağım kadar, buhar olmaktan tırsıyorum, küskünlüğüm biboka yaramadı bari kızgınlığım bir işe yarasın istiyorum ama biliyorum o da boşa gidecek, hayıf olacak.
Daha açayım; kime ve neye, nelere kızgın olduğumu. Benim dışımdakilere geçmeden önce kendime kızgın olduğumu baştan söyleyeyim.
Cumhurbaşkanına kızgınım, Cumhurbaşkanını halkın seçecek olmasına da kızgınım, gel seni seçelim deseler bile, bu halka da kızgınım.
Başbakana kızgınım, bakanlarına kızgınım, başbakanlarının ağzının içine bakan milletvekillerine hayda hayda kızgınım.
Meclis Başkanına da kızgınım, Komisyon Başkanlarına da, çıkardıkları kanunlara da, (KHK) Kestirmeden Hazırlanan Kanunlara da.
Akepe'nin zaten vıcık vıcık tereyağlı olan ekmeğine yağ süren Mehepe'ye de kızgınım.
İktidarın anladığı dilden konuşmayan ya da halkın anlayacağı dilden konuşmayıp, en fazla kibarca laf sokuşturmaya kalkan Cehepe'ye de kızgınım.
Daha hangi birini sayayım; Bağımsız mahkemeler mi diyeyim, Sendikalar mı diyeyim, Basın mı diyeyim, Televizyonlar mı diyeyim, Üniversiteler mi diyeyim, dibi bucağı yok ki kızgınlığımın.
Bu kızgın ruh halimle gene kendime bayat ama dilimi damağımı yakacak kızgınlıkta bir çay doldurup dışarı çıkarken karşıma dikilene de: "Çekil git ulan başımdan, bir de senle uğraşamam" dedim ve kovdum. "Ayrıca bugün iki satırlık bir yazıyı yazamadığım için kendime katmerli kızgınım" diye söylenerek eyvanın ucuna kadar gittim.
Hem çayın hem de kendimin biraz soğumasını bekledim.
Kışın kestirdiğim dut ağacının yerden yüksekliği yaklaşık 70-80 santim olan ve eski kasapların et kütüğünü andıran "kos"un üzerine sıçrayıp çömeldim, kös kös düşünmeye başladım.
Beni böyle kesik dut kosunun üzerinde biri görse, bu adam kafayı yemiş edasıyla ya gülerek ya da acıyarak bakacağı bir biçimde otururken az önce kovduğum it de gelip tam karşıma, eyvanın ucuna uzandı, bakışmaya başladık.
***
Bölüm 1
8 Mart Dünya Kadınlar Gününde bir akşamüzeri Düden Şelalesi ile Isparta Yolu arasındaki bir bölgede Emin'le karşılaştık. Ürettiği mallardan 6 kasasını Halde satmak yerine, tabii aynı zamanda komisyon kesintisi, hal rüsumu, stopaj ve KDV gibi şeylerden kurtulmak için Ispartalı bir manava bu yol üzerinde vermiş evine dönüyormuş, beni gördüğünde.
Ben de iki bisikletli çocuğun ardından yolun kenarından koşuyordum.
Bu birden durdu ve: "Bu it sizin mi çocuklar" dedi.
"Yok amca, deminden beri peşimizden geliyor, bizim değil" dediler.
"Erkek mi?"
"Yok, amca. Kancık, kancık"
"Başka kardeşleri var mı?"
"Bir tane daha var, o aşağıdaki ağacın yanında."
Arabasından indi, yanıma geldi, zaten ben iki büklüm çömelmiştim, ensemden tutup kaldırdı, arabasının arkasındaki kasaların içine koydu.
Arabasını döndürdü ve çocukların tarif ettiği ağacın altına gitti, oralarda biraz arandı ama eli boş döndü. İlk kez arabaya biniyordum, içim bir tuhaf oldu, pustuğum kasanın dibinden doğruldum, kasayı devirerek ağlamaya başladım, nere gideceğimi şaşırmıştım, temiz havaya ihtiyacım vardı. Bir yandan ağlıyor diğer yandan da arabandan çıkacak bir delik arıyordum.
"Kasayı mı devirdin, şerefsiz?"
Ağlaya ağlaya koltukların altından arabanın ön koltuğuna kadar geldim. Emin önce sevindi bu kaçma mücadeleme ama onun bulunduğu taraftaki açık pencereye doğru seğirtip kaçmaya çalışınca belimden yakaladı ama az daha araba yoldan çıkıyordu. Bir süre bir eli direksiyonda bir eli ensemde devam ettik yola, ben bağırmaya devam ediyordum. Sonra beni ön koltuğa fırlattı. Zaten içim allak bullak olmuştu daha fazla dayanamadım ve içimde ne var ne yok hepsini kustum. Koltuğun her tarafı battı, paspaslara kadar kusmuğum aktı, çıkardıklarımın bir kısmında gözüm kaldığı için yeniden yalamaya başlamıştım ki, "Hay ağzına sıçtığımın iti, sıçtın arabanın içine" dedi ve arabayı durdurarak beni gene kasaya koydu ama bu kez kasaya sağlı sollu iki kasa geçirerek kaçmamı tamamen engelledi.
Tanışmamız böyle oldu.
Çok zayıftım ve 3 gün boyunca bana verilen sütlü ekmekleri yerken bile tüm bedenim zangır zangır titriyordu. Üç gün boyunca akşamları aldığı evin değişik yerlerine de kafama göre çatlayınca artık bir daha akşamları beni eve almadı.
Bol süte doğranmış ekmekler, yoğurda doğranmış ekmekler, çorbalara, yemek artıklarına doğranmış ekmekleri bir hafta boyunca gözüm doyana kadar yedim, yediklerimi geğirerek çıkaracak gibi olmadan yayvan yalağımdan başımı kaldırmıyordum. Bir hafta içinde üç kez Emin'in deposu ile evi arasında yerlere değişik kıvamlarda çatladım. Bu son çatladığım çok pis kokuyordu, benim bile içim havalanmıştı yaparken.
Sadece yemeğe değil sevgiye, ilgiye ve oyuna da ihtiyacım vardı, zaman zaman bunları da veriyordu ama kerhen. Bir ara beni yanına çağırdı, çağırmadan gittiğim zaman çok fazla alaka göstermiyordu, başından savacak türdendi bana dokunuşları ama bu kez çağırmıştı, çağrıldığım zaman ilgisi daha çok oluyordu ve kuyruk sallayarak, kıvırtarak gidip önüne boynumu koydum, sağ ayağımı tokalaşmak üzere havaya kaldırdım. Tuttuğu ayağımla beni öyle bir kendine doğru kaldırdı ki, sevinçten uçuyordum ta ki birkaç saat önce çatladığım boka burnumu sokup, sürttürerek ve arkasından suratıma iki tokat yedikten sonra bu sevincimin ne kadar boş olduğunu anladım. Çığlık çığlığa ağlayıp kaçacak yer ararken nereye ve nasıl gittiğimi anlamadım bile.
Bir iki saat küs kaldım, akşam acıkınca küslüğümün faydasız olduğunu anladım ve çekinerek de olsa yılışmaya başladım. Bana pas vermedi ama yemeğimi suyumu gene esirgemedi. Sabah baktım bana karşı serinliği devam ediyor, öğlene doğru aynı mıntıkaya inadına gidip gene çatladım, bu da pis kokuluydu. Bu davranışımın bedelini daha fazla boka burnumu sürttürmek ve dört tokat olarak gördüm. Aramız bozulmaya başlamıştı.
Birkaç kez de o görmeden gidip serasına çatladım. Sonradan gördü ama onlar için dayak yemedim ancak seraya her girmeye çalıştığımda beni kovaladı, azarladı.
Evin merdiven kenarına bir gece yağmur yağdığı için gidip çatladım. Bu kez dayağımı plastik bir boruyla yedim ve gerçekten canım çok yanmıştı, belki bir saat ağladım. Aynı yerlere işediğim zaman o kadar kızmıyordu ama görünce bağırmaya başlıyor, çişimi yarıda kesip uzaklaşıyordum.
Dayaklarım bununla sınırlı kalmadı, kapısının önündeki koltuğa çıkıp yattığım zaman da ya terlik, ayakkabı gibi şeyler fırlatıyor ya da sarı süpürgeyle vuruyordu. Bir keresinde fırlattığı ayakkabı tekinin topuğu kafama geldi, feleğim şaştı, koltuktan yere düşercesine atladıktan sonra etrafımda bir iki tur daha döndüm, birkaç saat kendime gelemedim. Her dayaktan sonra ağladığımı ve küstüğümü söylememe gerek yok.
Benim bu koltuklar üzerinde yattığımı görmese bile dayak atıyordu ama o zaman süpürgeyle yapıyordu. Tüylerim ve kıllarım koltuğun süngerine yapışıyor, yakayı oradan ele verdiğimi düşünüyorum çünkü ne zaman eline süpürge alıp koltuğu süpürdüğünü görsem dayak yiyeceğimi anlıyorum ve bir süre gözden ırak oluyorum.
Laf aramızda ben ara sıra gene koltukların üzerine çıkıp yatıyorum. Gerçi bana yaptığı yatak çok hoş, büyük ve derin bir plastik leğenin içine süngerli bir minder koymuş, gömülüp yatıyorum, herhangi bir şikâyetim yok ama gene de gözüm koltukta.
Üç kez bende kene temizliği yaptı, cımbızı olmadığı için kargaburnu ile parmak aralarımdan kulağımın içine kadar ne kadar irili ufaklı kene varsa hepsini aldı, kimisini canlı kimisini pense içinde patlamış olarak. Pirelerim çoğalınca da bitkilerdeki yaprak pireleri için kullanılan mavi bir toz ilaçla pudraladı, beni. İlacın kokusu midemi havalandırıyordu ama şu sıralar artık koku moku yok, kaşınmam da kesildi. Sadece tüylerim mavileşti, mavi kutik oldum.
Son bir hafta içinde bol miktarda haşlanmış tavuk kemiği yemeğe başladım. Aynı yemeği iştahla yerken son birkaç gündür canım çekmiyor, benim yemeğe tenezzül etmediğim ve yalağımda bıraktığım bu tavuk kıymıklarını yan komşumuz Mevlit amcanın keneli abi itleri akşamları gelip çalıyorlar. Abi itler gelince kapının önündeki koltuğun altına saklanıyorum.
İlkinde 6, ikincisinde 13, en sonuncusunda da 18 tane kene temizliği yaptı. Bana kızıyor, neden Mevlit'in itlerinin ve keçilerinin bağlı olduğu mıntıkaya gidiyorum diye. Ne yapayım, canım sıkılıyor hep aynı yerde dolaşmaktan. Sonunda eczaneden alınan Keneson diye bir tozla her tarafımı buladı. Bu toz da pis kokuyor ve sanırım aynı zamanda tüy de döküyor; kafamda, yüzümde birçok yerim ala bula oldu.
Dün sabah bana haşlanmış tavuk kırpıntılarına doğramış olduğu yemeği verdi, biraz ağırlaşmıştı, bozuk kokuyordu, bir kez yaladıktan sonra bir daha ağzımı vurmadım, yemeğimi değiştirir sandım ama inat edip başka bir şey vermeyince bu sabaha kadar gıdım gıdım içim almasa da yedim. Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin! Dün o bozuk yemeği yediğim yetmiyormuş gibi bu sabah da kıymalı salçalı bir yemeğin üzerine dökülmüş bozuk sütle, bulamaç haline gelmiş yemeği önüme dayadı. Onu da yemeyince bana: "Sen bilirsin, istersen yeme. Ben seni hayata hazırlıyorum, sanma ki böyle sırtımı sağlam bir kapıya dayadım, hayat hep böyle sürecek. Yarın çöp kovalarında sana özel hazırlanmış dürüm döner bulacağını mı sanıyorsun? Bağlanmak istemiyorum, o yüzden de bak seni bağlamıyorum. Özgürlüğünün ve gençliğinin tadını çıkarabildiğin kadar çıkar. Şimdiden komşular mırın kırın etmeye başladılar bile. Kancık olduğun için iyice gıcıklarına gidiyorsun. Senin yüzünden yarın buraları erkek itler dolduracakmış, hele bir de doğum yaparsan... Zaten seni dün Mevlit'in tavuklarını eselerken görmüşler. Ufak ufak götün kalkmaya başladı" dedi.
Çok bozuldum, öğlene kadar koyduğu yemeğe ağzımı sürmedim ama belki akşama doğru yerim.
Bugün ona daha fazla yılıştım, yürürken ayaklarına dolanıyordum, bir iki kez yanlışlıkla ayağıma bastı, çığlık attım ama kabahat bende olduğu için fazla kafaya takmadım. Yanlış bir günde sevgi gösterileri yapıyorum galiba, çünkü hiç yüz vermediği gibi çok kızgın bugün. Allah sonumuzu hayreylesin.
Daha önce onu bu ağaç kütüğünün üstünde hiç görmemiştim. Benim gördüğüm üç, belki daha fazla çıkmıştır. O orada olunca ben de gidip onu seyrediyorum. İyi bir şey olsaydı oraya ben de çıkardım, yaptığına bir anlam veremedim, dangalakça bir şey ya da ne yaptığının kendisi de farkında değil.
Eve girdi çıktı, girdi çıktı. Onun evden her çıkışında ayaklarına dolanmayı da iş edindim bugün. Bazen koltukta birkaç dakikalığına oturuyor, o zaman ben de ayaklarının yanına uzanıyor, kuyruğumu betona ritmik bir şekilde vurarak tap tap tap yapıyordum, bir ayağımı da onun ayaklarının üzerine koyuyordum. Yine de bugün ona yaranamadım.
***
Bölüm 2
Sadece başlığını yazabildiğim yazı için başlayamadığım yerden devam etme kararlılığı içindeyim.
Öncelikle gelen yazılara "selam verme" yerine geçmesi için bir şeyler yazmalıyım.
"Yanlış anlaşılmak iyidir. Geç anlaşılmak daha iyidir," diye söze başlamış Sayın AnnE.
Yanlış anlaşılmanın neresinin iyi olduğunu tam kavrayamadım ancak geç anlaşılmaya biraz aklım yatıyor.
"Yazmak da iyidir ama yazabilmek için bissürü şey lazım."
"Vallaha doğru diyorsun" demekten başka bir şey gelmiyor şuan aklıma bu cümlesi için. Ve o "bir sürü şey lazım" derken "bir sürü şey" anlatıyor esasında.
"Sanırım, yaştan mıdır nedir; yazma kabiliyeti mi desem isteği mi desem kayboluyor."
Bu sözüne gene şuan ki düşünceme göre şöyle bir karşılık versem bu yazı için yalan olmaz: Acayip bir biçimde yazma isteğim var ama işte hepsi o kadar. Yazma yeteneğimin olduğunu ise hiç sanmıyor, biri dese bile inanmıyorum zaten. Geriye yaş kalıyor ama bunun çok fazla engel olacağını, sorun çıkaracağını pek sanmıyorum.
"Gecen gün başka bir mecrada bir Pakistanlının ''ülen bu Yahudilerden bi sürü adam çıkıyor da Müslümanlardan neden çıkmıyor'' diye nette gezen bir yazısıyla ilgili bir yazı yazdıydım, dilim damağım kurudu yazana kadar."
Dili damağı kurutan o yazıyı okumak isterim arka bahçede.
"Yazmak aslında için dökmek, kusmak bir nevi. Ama ortalıkta o kadar kusturucu şey var ki."
Yazma eyleminin tarifini yapmak benim açımdan çok külfetli bir iş. Sıralamaya kalksam zaman alır. Kendi adıma diyorum ki yazmak; kimi zaman evet, kusmaktır ama her zaman değil. Yalnız son yazdıklarımda kusmayı beceremesem de böğürmeye çalıştığımı söylesem yalan olmaz. İyi de kus kus, nereye kadar, böğür böğür nereye, ne zaman kadar.
Gelelim Sayın ar_de_'nin yazdıklarına.
"... AnnE de ( benim gibi bıdı bıdı yapacağına ) tek bir cümle yazarak sizi yorumlamış. yazıyı didiklemek başkaaaa, okuyup-anlayıp-aynı çizgide yorumlamak başka. ikinize de helal olsun (AnnE nin tabirini temel alırsak; ikinizin de onca kusturucu karşısındaki kusmalarınız çok hoş)
arkası yarınları ve haftalık çizgi romanları beklemeyi bilen ve seven biri olarak ve de nitelikli yazılarınızın takipçisi olarak; bahçede aşağı yukarı benim genel düşünce yapıma sahip pek çok insan olduğunu düşünerek çoğul yazıyorum.
Ahmet beyin o tv kanalındaki sohbetlerini merak edip internetten bir iki kısa bölümünü gülümseyerek izlediğim için sizi "sevindiren" kısmı merak etmemden daha doğal bir şey olamaz ben işi biraz şakaya vursam da eminim siz konuyu mutlaka ciddi ve önemli bir noktaya bağlayacaksınız ki; bu sebepten "o yazınızı merakla beklemek" durumu hala geçerliliğini koruyor.
...
Lütfen anlaşılmaktan ve yeni konu aramaktan korkmayın. kaynak neredeyse sonsuz gibi."
Satır satır karşılık versem yazı uzayacak. Yazdıkları her zaman olduğu gibi beni yazmaya itekliyor, bu yüzden ona ayrıca teşekkür ediyorum.
Konu ve kaynak bolluğuna gelince...
Evet, kaynaklar sonsuz ve dilin kemiği de yok, kemiksiz dilin damağı kurusa da konuşmalar da, yazmalar da bitmez yeter ki "yazacak" olsun.
Merak ettiklerine gelince; şöyle bir ara başlık açmam gerekiyor:
Cübbeli Ahmet Hoca Neden Çok Sevindi?
Sevinir tabii, ben de Cübbeli veya Takkeli Emin Hoca olsam ben de çok sevinirdim. Her açıdan çok sevinirdim. Gerçi yazık oldu, sevincini kursağında koydular hocanın. Sen misin başka hocalara çaktırmadan laf sokan.
"Nisyan ile Maluldür" başlıklı yazımda konuyla ilgili Hürriyetin internetteki sitesinden devşirdiğim bir haberden alıntı yapmıştım.
Konuya kısaca yeniden değinelim.
Yarım yamalak hatırladığımız veya okuduklarımızdan aklımızda kalanlara göre: Eskiden Erzincan'da Başsavcılık yapan şimdi CHP'den milletvekili olan İlhan Cihaner 2007 yılında okul öncesi çocuklara yani 4 ile 6 yaş arasındakilere yönelik olarak yaslara aykırı olarak diğer bir deyişle Kaçak Kuran Kursu veya dini eğitim kursu açılması gibisinden bir iddiayla soruşturma başlatmıştı.
Dinine çok düşkün olan vatandaşlarımız yürütülen soruşturma veya açılan davalardan çok, "Kaçak Kuran Kursu" adına kahrolmuştu; küfretsen o kadar yaralamazdı!
Bu gizli soruşturmalar kapsamında İsmailağa Cemaatinden Mahmut Ustaosmanoğlu ve hepimizin çok iyi tanıdığı ya da tebessümle izlediği Ahmet Mahmut Ünlü, bilinen adıyla Cüppeli Ahmet Hoca ile yine meşhur isimlerden İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş da bu soruşturma kapsamındaki sayısı 238 olan sanıklardandı.
Ben yine kestirmeden gideyim ve bu konuda hükümetimize kızan, kusan ve böğüren dolayısıyla Hürriyet gazetesindeki yazılarına 1 Nisan 2012 (Dün) tarihinde son yazısını yazan Özdemir İnce'den çok çok önce uğurlanan Tufan Türenç'in eski bir yazısından alıntı yapayım.
"Erzincan komedisinde perde indi...”
“Böyle bir komedi ancak ve ancak hukuk devleti olmayan ülkelerde yaşanır.
Olay şöyle...
2007 Kasım’ında Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner, kaçak Kuran kursu işleten İsmailağa cemaati için soruşturma başlatır.
Soruşturma ilerledikçe cemaatin kirli çamaşırları da ortalığa dökülür.
Cihaner’e Ankara’dan “Bu işin üzerine gitme” diye uyarılar gelir.
Başsavcı aldırmaz, işini yürütür.
Bunun üzerine Erzurum Özel Yetkili Savcılığı’na imzasız bir ihbar mektubu gönderilir.
Mektupta İsmailağa cemaatinin silahlı suç örgütü oluşturduğu bildirilir.
Böylece cemaati kurtaracak, İlhan Cihaner’i ise kodese tıkacak tezgâh başlatılmıştır.
Erzurum savcılığı terör örgütü ihbarı üzerine İsmailağa cemaati dosyasını “Bu benim alanıma girer” gerekçesiyle Cihaner’den ister.
Cihaner vermemekte direnir, ancak eninde sonunda dosya alınır ve anında 238 şüpheli, savcılık tarafından 16’ya indirilir.
Bir süre sonra hazırlıklar tamamlanınca Cihaner Ergenekon şüphelisi olmakla suçlanır ve makamı basılarak CD ve evraklara el konur ve gözaltına alınır.
Erzurum’a götürülen Cihaner sorgulandıktan sonra tutuklanıp cezaevine kapatılır.
Cihaner için yaratılan suçlar şunlardır: Ergenekon terör örgütüne üye olmak, resmi evrakta sahtecilik, iftira ve tehdit.
Cihaner başsavcı olduğu için yasalara göre yargılama Yargıtay’a alınır ve savcı tahliye edilir.
Yargılanması tutuksuz olarak sürdürülür.
Bu komedinin en ilginç yanı, İsmailağa soruşturmasının şüphelilerinin telefon konuşmalarıdır.
Konuşmalarda şüpheliler dosyanın Erzurum’a alınmasını müjde olarak karşılarlar.
Çünkü şüphelilere, İsmailağa dosyasının kapatılacağı fısıldanmıştır.
Anayasa değişikliğiyle yeniden oluşturulan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu da bu komedide yerini alır ve Başsavcı Cihaner’i Adana’ya düz savcı olarak atar.
Komedinin son perdesinde de komediye devam edilir.
Özel Yetkili Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davanın, 26 Ekim’deki gizli duruşmasında savcının esas hakkındaki mütalaası bir hukuk devleti adına yüz kızartacak vahamettedir.
Dosyayı sahte bir ihbar mektubuyla Erzincan Savcılığı’nın elinden alan Erzurum Savcılığı, şüphelilerin terör örgütü oluşturduklarına dair bir delil bulunmadığını belirterek hepsinin beraatlarına karar verilmesini ister.
Yani İsmailağa cemaatini kurtarmak için Cihaner’e atılan iftiralar böylece açığa çıkar.
Karar ocak ayı içinde yapılacak davada verilecek.
İşte size artık bir hukuk devleti olmayan Türkiye’de oynanan bir hukuk komedisinin öyküsü.
Şimdi Cihaner’e iftiralar atarak tezgâh kuranlar ve onu Adana’ya düz savcı olarak atayanlar, herkesi bırakın ama çocuklarının yüzlerine nasıl bakacaklar?
Her biri Türk hukuk tarihinin siyah sayfalarında yer alacaklarını biliyorlar mı?
Dilerim 2011’de, Türkiye’de böyle utanç verici komedilerin sahneye konduğu dönem sona erer.
Bütün okurlarıma mutluluk ve sağlık dolu yıllar dilerim.”
Bu alıntı geçmişin bir bölümünü özetledi ancak devamındaki bazı şeylerden de eski yazılarımda biraz bahsetmiştim. Benim anlatmaya çalıştığım konu şu:
Sağ olsun bağımsız mahkemelerimiz davayı kapatmıştır.
Cüppeli Hoca zaten davanın daha başında bu işten sıyrılmıştır.
Kısacası: "Ne it girmiş, ne ziyan olmuştur" derler ya, aynen öyle...
Ecevit, Bahçeli ve Yılmaz üçlüsünün ortaklaşa kurduğu hükümet, Diyanet İşleri Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki 633 Sayılı Kanunda bazı değişikler yapmışlardı. Şöyle bir hüküm koymuşlardı Ek-3 üncü maddeye:
“İlk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri dışında, Kur’an-ı Kerim ve mealini öğrenmek, hafızlık yapmak ve dini bilgiler almak isteyenlerden ilköğretimi bitirenler için Diyanet İşleri Başkanlığınca Kuran kursları açılır. Bu kurslardaki din eğitim ve öğretimi kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcilerinin talebine bağlıdır.
Ayrıca ilköğretimin 5’inci sınıfını bitirenler için tatillerde ve Milli Eğitim Bakanlığının denetim ve gözetiminde yaz Kuran kursları açılır.
Kuran kurslarının açılış, eğitim öğretim ve denetimleriyle bu kurslarda okuyan öğrencilerin barındığı yurt veya pansiyonların açılış ve çalışmalarına dair hususlar yönetmelikle düzenlenir.”
İşte böyle bir kanun maddesine aykırı bir biçimde kurs açarsan suç işlersin.
Cihaner'in başlattığı ama elinden bir şekilde alınan soruşturmanın iddianamesi hazırlanmış ve davası da tamamlanmış, tutuksuz yargılanan ve suçlu bulunan çok az kişi birkaç aylık ceza almış, ceza paraya çevrilmiş ve bir daha yapmayın diye de bu sembolik ceza da ertelenmişti.
Ama bu dava, bizlerden daha fazla Müslüman olan hükümetimizi ve doğrudan cennete gidecek olan Cemaat üyelerini çok derinden yaraladığı için derinden derinden giderek Kestirmeden Hazırlanmış Kanunlardan (KHK) birine bir hüküm koymalarına neden oldu.
"Kanun Hükmünde" başlıklı yazımda belirttiğim bir "Yetki Kanunu" konusu vardı, KHK çıkarmak için alınan, yeki kanunundan bahsediyorum.
Hani Anayasanın 7 nci maddesinin: "Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez” demesine rağmen yine aynı Anayasamızın KHK çıkarma yetkisini verdiğinden öğüre öğüre bahsetmiştim ya...
İşte o zaman alınan bu yetki yasasıyla hiç Komisyonlara uğramadan, Genel Kurula indirilmeden, tartışılmadan kısacası millete duyurmak için yaygara koparmadan çıkarılan bir sürü KHK ile ne güzellikler yapılmıştır, Allah bilir.
Kaç KHK çıkardıklarını bilmiyorum ama hükümetlerinin bu son yetki yasasıyla kaç tane KHK çıkardıklarını sorsan Akepe milletvekilleri de bilemezler.
Bakın, Karar Sayısı 653 olan şu KHK'nın başlığı ne kadar güzel!
"EKONOMİ BAKANLIĞININ TEŞKİLAT VE GÖREVLERİ HAKKINDA KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME İLE BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME"
İnsaf, hakikaten insaf, KHK'de bile tek bir kanun adı yok, "Bazı" diye cümleye başla yeter. Bu kadar mı hızlı ve tasarruflu onulur, pes! Şapka çıkarıyorum!
Bir sürü maddesi var, doğal olarak bu KHK'nın.
Konumuzu ilgilendiren 15 nci maddesi.
"MADDE 15 – 633 sayılı Kanunun ek 3 üncü maddesi ile geçici 13 üncü maddesinin altıncı fıkrasının son cümlesi yürürlükten kaldırılmıştır."
Maddede bile tasarruf yapılmış, sadece Kanunun numarası yazılmış 653 denerek. Kanunun adının; Diyanet İşleri Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun olduğunu bile belirtmeden.
Ne oldu şimdi?
Şöyle oldu; Kanunun belirttiği yönetmeliğe göre yaz tatilinde 12 yaş, kış tatilinde de 15 yaşından küçük çocukların gidemediği Kuran Kursları için yaş sınırı kalkmıştır. Bebeğin ismini koyup, kulağına ezanı da okuduktan sonra gidebilirsin.
Sadece bu kadar mı?
Hayır, değil! Bu kursları ya Diyanet açacaktı ya da MEB'nın denetiminde olacaklardı. Allaha daha yakın ve cennete gidecekleri kesin olan cemaatler için bundan daha sevindirici bir şey olabilir mi?
Cüppeliler, takkeliler, "iki gözü iki çeşme" ağlayanlar sevinmesin de ben mi sevineyim.
Bizlerden daha iyi Müslüman olduklarını ve dolayısıyla cennete gidip; bal, şarap ve süt ırmaklarından tas tas içtikten sonra hurilerle sefa sürecekleri zannımca daha garanti olan başta, eskiden çok ağlardı, içim parçalanırdı ama son zamanlarda ağladığına dair herhangi bir görüntüsüne rastlamadığım Gülen ve onu sevenlerin oluşturduğu camianın yanında diğer mübarek cemaatler, dernekler, STÖ'ler bu haberi birbirlerine sevinçle müjdelediler.
Mesela Zaman Gazetesi 18.09.2011'de şöyle yazdı:
"Kur'an kurslarında 12 yaş sınırı kaldırıldı
Türkiye, 28 Şubat sürecinde hayata geçirilen antidemokratik uygulamalardan bir bir kurtuluyor.
...
Cami ve Kur'an Kursları Federasyonu Genel Başkanı Recep Kıyak, yasağın yürürlükten kaldırılmasının yerinde bir karar olduğunu söyledi. Kıyak, "Türkiye büyük bir yanlıştan döndü. 12 yaş sınırlamasından sonra Kur'an kursları boşalmıştı. Öğrenci sayısı yüzde 70 azaldı. Çok kötü günlerdi. Çok şükür bu uygulama sona erdi. Kurslarımız artık eski cıvıl cıvıl haline kavuşacak." şeklinde konuştu."
Diyanet işleri Başkanlığı da internet sitesinde şöyle diyordu:
"653 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile ilgili zorunlu bir açıklama
Tarih: 18.09.2011
633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’da değişiklik yapan 653 sayılı Kanun Hükmünde Kararname, 17/09/2011 tarihli ve 28057 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Söz konusu Kararname ile ilgili aşağıdaki açıklamalara ihtiyaç duyulmuştur:
1) 633 sayılı Kanunun Ek 3 üncü maddesinin kaldırılması ile Kur’an-ı Kerim ve mealini öğrenmek, hafızlık yapmak, dini bilgiler almak isteyenlerin, zorunlu temel eğitime devam ederken, dershane, sanat ve spor etkinliklerine ilişkin çeşitli kurslara devam edebildikleri gibi bu kurslara da katılabilmelerine imkân sağlanmıştır. Söz konusu yaş sınırlamasının kaldırılmasına dair düzenleme, öğrencilerin kesintisiz zorunlu temel eğitimi ihmal edeceği sonucunu doğurmamaktadır. "
Geldik yazının sonuna.
4 artı 4 artı 4 ile taçlandırılan bu gayretleri, çalışmaları alkışlıyorum.
Kesmez ama bence Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığına bağlanmalıdır.
Koca Bakanlık hiç Başkanlığa bağlanır mı demeyin, neden olmasın. Başkanlığın adını Din Bakanlığı yaparsın, Milli Eğitimin de "Milli"sini kaldırıp Din Eğitimi Başkanlığı yaparsın, olur biter. Neyse, o da olur inşallah!
Bir sayfada toplu gösteremediğim bu yazıyı kesintisiz okuyana da büyük geçmiş olsun diyorum.
(Eh artık bir iki ay yazmasam bile olur.)
***
Bölüm son
-Altmış bir-
12 Nisan 2012 Perşembe günü, önceki günlerden devreden kızgınlık ve sinirlerime ek olarak günün getirdiği öfkelerimle birlikte serada çalışıyordum.
Yoldan ayrılan bir motosikletli genç seranın yolundan eve doğru gelmeye başladı. Ya su, ya elektrik ya da posta için geldiğini düşünüyordum.
Motorunun heybesinden zarf gibi şeyler çıkınca posta kuryesi olduğunu anladım ve getirdiği zarfları bırakıp gideceğini düşünerek fazla iplemedim ta ki gencin adımı seslenerek "mahkeme" demesine kadar.
Gergin bir şekilde imzalanacak yerleri imzalayıp tebliğ zarfımı aldım.
Motorlu gencin ne zaman gittiğini bile anlamadan zarfın üzerindeki bilgileri okudum. Adım, adresim, babamın adı, anamın adı, doğum tarihim ve TC kimlik numaram bi güzel ve dosdoğru yazıyordu yazmasına ama zarf Antalya 13.İcra Dairesinden geliyordu.
Salavat yerine geçecek şekilde "Kim ulan bu mına koduğum, beni icraya veren" deyip, zarfı açtım.
Üç avukatlı AVEA İletişim Hizmetleri A.Ş.miş.
GSM No, Fatura No, Son Öd.Tr. ve F.Asıl Alacak Tu. Başlıkları altında 4 adet fatura bilgileri sıralanmış.
Asıl alacak tutarı, matbu evrak masrafı, karmaşık faiz hesapları diğer şu, bu gibi bilgileri okuduktan sonra tebliğin sonundaki yazıları okumaya başladım.
Sadece borcu değil avukatlık ücreti ve takip giderlerini 7 iş günü içinde ödemem veya itirazım varsa yapmamı isteyen, itiraz filan etmezsem mal beyanında bulunmamı yoksa disiplin hapsi ile tazyik olunacağımı, cebri icraya devam edileceğini anlatan kısmı da okuduktan sonra düşünmeye başladım.
Evet, AVEA'dan bir mobil hat almıştım ama bu hattın kazığını yiyerek aylar önce kapatmıştım. İşi gücü bırakıp, "Peki, bu nasıl kapatma" diye söylenerek eve girdim, sağı solu kurcalamaya başladım. Evrak arıyordum, dekont olur, sözleşme olur, yeter ki işe yarayan belge olsundu.
Bende hiçbir şey kolay kolay kaybolmaz ama arandığı zamanda kolay kolay bulunmaz, öylesine sağlam saklarım yani.
Birden, faturaları bankadan yatırdığım aklıma geldi. Seradaki işi tamamen boş verip, bu işe daldım, bankanın internet sitesine girip hesap hareketlerimi didik didik etmeye başladım.
Neyse, çok şükür, bazı kayıtlara ulaştım, ödenmediği söylenen dört faturadan üçünü ödemişim ancak birinin rakamı tutmuyordu. Tutmayan rakam ise eksik değil fazla yatırılmıştı.
"Hazır bankanın sitesindeyken, sorgulayayım, bakalım başka faturam var mı?" dedim ve ekrana gelen bilgiyle şaşırıp kaldım. Son ödeme tarihi 15.04.2012 olan kabarık bir faturaydı gördüğüm.
Tekrar seraya dönüp yetiştirmem gereken işlere daldım ama bir yandan da bu durumu nasıl çözeceğimi düşünmekten dolayı iki kat fazla yoruldum.
Yarın olsun hayrolsun, işlerin arasında uygun bir zaman dilimi bulup önce bankaya uğramalıyım, oradan alacağım dekontlarla birlikte bir itiraz dilekçesi yazarım, olayın bir kısmını böylece çözerim.
İyi de, olayın bir kısmını çözerim ya geri kalan kısmı?
O an için kafama takılan üç soru vardı:
1. Kapattığım hat nasıl olur fatura yazmaya devam eder?
2. Bu faturalardan neden haberdar değilim? Niye adresime icra tebligatı geliyor da, faturalar gelmiyor veya e-posta adresime gönderilmemiş?
3. İki faturayı tam ödemiş görünüyorum ama neden üçüncü faturayı fazla ödemişim?
Bazen bir haber izlerim, örneğin herhangi bir yerde sel olmuş, insanlar sele kapılmışlar... Bir trafik kazası görüntüsü, yanlış tedavi yüzünden akıl almaz sonuçlar, kap-kaç olayları, ev yangını, kaza kurşunu, dolandırıcılık, kredi kartlarından çekilen paralar, sahte kimliklerle kurulan firmalar, haberin yokken gelen vergi borçları, trafik cezaları, tutuklanmalar falan filan...
Eskiden bu tür biçimsiz ve belalı olaylar hep başkasının başına gelir, benim başıma gelmez duygusu olurdu bende. Şimdilerde bendeki o duygudan neredeyse eser kalmadı.
Hani, sakınan göze çöp batar misali olmaya başladı, sanki her şey.
"Hele, AVEA bayisine gidip hattı kapattıktan sonra bana verilen o kapatma belgesini, evi altüst etme pahasına bir bulayım, gerisi Allah Kerim" diyerek o geceyi geçirdim.
-62/a-
Sayın Emin tam Türkiyeme yaraşır bir olay gelmiş başınıza ,devamını merakla bekliyorum ama esas düşünülmesi gereken ya evrakları saklamasaydınız ya da banka yolu ile ödemeseydiniz ne olurdu veya dahada acısı kimbilir evrağını saklamayan kaç kişi şu an bu durumla uğraşıyor sorusu.
Yazdıklarınız bana zaten çok tanıdık gelmekle beraber son faturayı neden fazla ödediğiniz konusunu tam çözemedim:) Esas mazaratta oradan çıkacak gibi sanki, görelim bakalım.
Ertesi günü işin gücün içindeydim. Hangi işi yapacak olsam dün gelen icra tebliğini ve içeriğini düşünmeden edemiyordum.
Hep uygun bir zaman dilimi bulup, hele şu evrakları hayırlısıyla bir elime alayım diyordum.
Gerçi en azından üç faturayı ödemiştim. Bu durum beni kısmen rahatlatıyordu, bankadan bunların alıtını alırdım. Sırf bunlar için bankaya bile gitmek ağırıma gidiyordu, neden olsundu ki böyle bir şey, bu kadar sıkışık zamanımda. Bir açıdan bankaya da gitmem gerekiyordu; şu kredi kartlarından alınan üye aidatı altındaki paraya itiraz için Tüketici Derneklerinin internete koyduğu örnek dilekçeleri doldurmuş, bankadaki bir memura durumu anlatmıştım iki-üç ay önce. Bana "dilekçeye gerek yok ben talebinizi alayım, size dönerim" demişti ama belli ki sırtını dönmüştü. Bu vesileyle bu dilekçe konusunu dillendirip, gerekirse "madem öyle, ben de bankanızdaki hesaplarımı kapatıyorum," diye tavır takınmaya kendimi ikna etmiştim.
Banka işi kolaydı ama ödenmemiş görünen bir faturam vardı, ayrıca son ödeme tarihi 15 Nisan olan kabarık bir fatura daha vardı. Onları nasıl aşacaktım?
Önce bu hattı kapattığıma dair Avea bayisinden aldığım bir belge vardı, onu bulmalıydım.
Sonra İcra Dairesine borcun bir kısmına itiraz dilekçesi yazmalıydım, üstelik bunu, bana verilen o 7 iş günlük süre içinde yapmalıydım.
Ayın 13'ü Cuma günü, böyle iş güç içindeki düşüncelerle bitti.
Benim için her gün iş günü, Allahtan devlet için hafta sonu iş günü değil.
Cumartesi günüm de piç oldu. O günde evraklarla ilgili bir arama yapamadım.
Geldik Pazar gününe.
Fasılalarla arama yapmaya başladım. Aradığım yerleri bir daha arayıp, vakit kaybıyla birlikte gerginliğimi iyice artırıyordum.
Nihayet, öğlene doğru altüst ettiğim evin hiç ummadığım bir yerinde kapatma kâğıdına rastlayınca bokunda boncuk görmüş deliler gibi sevindim.
Çay molası verdim, kafamı toparladım, İcraya yazacağım yazıyı aklımdan geçirmeye başladım. Üstelik o fazla yatırdığımı düşündüğüm faturanın bana gelmiş olanını da bulmuştum.
Bu işin ceremesi neyse çekecektik artık. İcra Dairesi aracılığıyla Avea'ya mealen şöyle laflar edecektim:
Şu, şu faturalar ödenmiş, işte makbuzu; şu tarihli olana siz şu kadar demişsiniz, ben bunu fazlasıyla yatırmışım ama bir yanlışlık olmalı; bana gelen faturanız bu kadar, oysa icra tebliğinde belirttiğiniz rakam daha düşük; dolayısıyla ben doğru olanı yapmışım, bana gelen fatura bedelini yatırmışım, yanlışlık sizde; haklısınız, şu faturayı ödememişim ama demek ki elime ulaşmamış, yoksa yatırmaz olur muyum, bunları yatıran onu da yatırır; ancak ben hattı kapattığım halde, faturalar çıkmaya devam ediyor, bu ne iş? Aha işte kapatma belgem; bu İcra tebliğinde bu faturalar henüz yok ama uyanmasam bir icrayla da o faturalar için utanmadan yakama yapışacaksınız!
Şimdi kafamda oluşan bu cümleleri daha ağırbaşlı sözcüklerle yazmalıydım.
Ekleyeceğim belgelerin fotokopisini yarın bankadan alıp, bu işi bir an evvel halletmeliydim. Yoksa bugün, yarın, şu gün derken maazallah süreyi bir geçirdim mi, yandım. Tüm borcu kabul etmiş sayılacağım ve sevişe sevişe ödemek zorunda kalacağım.
Bankacıya kolaylık olsun diye şu ödediğim faturaların tarih ve diğer bilgilerini alayım, bir de şu son ödeme tarihi 15 Nisan 2012 olan faturanın bilgisine bir kez daha göz atıp, hatta onun ekran alıntısını bilgisayara kopyalayıp çıktısını alayım diye bankanın internet sitesine girdim.
Ödediğim faturaların da çıktısını alabildiğimi görünce önce sevindim ama bankadan almanın daha iyi olacağına karar verdim.
Fatura ödemeleri bölümüne gelip telefon numarasını yazdım, ekranda ödenecek fatura yoktur gibisinden bir yazıyla karşılaştım!
Nasıl olur, daha iki gün önce adımın ve soyadım baş harflerini yazıp, diğer harflerin yıldızlarla (****) perdelendiği fatura bilgisini görmüştüm. Şimdi niye yok, nere gitti? Bugün ayın 14'ü, günü de geçmedi ki! Tamam, günü geçen faturaları göremem, eyvallah ama daha ayın 15'ine gelmedik!
Birkaç kez denedim, ı ıhhh yok. Böyle bir fatura yok!
Sevineyim mi, üzüleyim mi karar veremedim!
Kararsız olmak iyi bir şey olmadığından ben de endişelenmeye karar verdim.
Kafamı toparlamak için uzunca bir süre mola verdim.
Kafam zaten top olduğu için mola süresince toparlanmak bir yana sorularım daha da çoğaldı.
Seraya girdim, ne emek verdiğimi bir ben bilirim, yetiştirdiğim ürünlere bakarak yürüyorum. Ürünler de "ne edip edip, bizi bir an önce buradan çıkar sat, yoksa başına öyle bir bela oluruz ki, icradan beter olursun" dercesine bana bakıyorlar.
Hale götürsem bir dert, götürmesem iki.
Tanıdığım pazarcılara telefon ediyorum, satış garantili mal götüreyim bari, hiç değilse geri getirmemiş olurum. Hiç biri istemiyor, "valla abi, satılmıyor, zor, mal şişti, kimse yüzüne bakmıyor, dünden kalan malı elimden çıkarmaya çalışıyorum" gibisinden cümleler kuruyorlar.
Güneyliler Lokantasının satın almacısını arıyorum. O da gönülsüz. Üşeniyor, hazırladığım malı gelip seradan almaya; anlıyorum ama anlamazlıktan geliyorum. Fiyat konusunda kendisi ne verirse razı olduğumu bildiği halde böyle tavır takınıyor. Sonunda kerhen siparişini veriyor yarın sabah için.
O siparişleri hazırlamak için seraya girmeden önce bir kez daha internetin başına çöküyorum.
İcra tebliği, hat kapatma yazısı ve fatura olmak üzere üç kâğıt var önümde.
Ezberimde olmadığı için bu kâğıtlarda yazan numaraya bakarak yeniden yazıyorum.
Yok, arkadaş, yok!
Ödenecek fatura bilgisine rastlanmadı gibisinden bir ileti çıkıyor karşıma.
Bir kez daha ama son kez denemek geçiyor içimden.
Tesadüfen mi, Allah tarafından mı, yoksa Şeytan mı dürtüyor bilmiyorum ama bu kere önümdeki bu üç kâğıttan bir diğerine bakarak yazıyorum numarayı.
Gözlerim parlıyor! Aha, işte var! Son ödeme tarihi Nisan 15, tutar; 152,48.
Halen uyanamıyorum!
Kusuru, bankanın yazılımında arıyorum. Kafam kayış atmış ayırdına varmıyorum. Yeniden yazarken belgedeki numaraları, son dört rakama gelince uyanır gibi oluyorum, numaraları ekrana yazmayı yarıda kesip, masada ki yakın gözlüğüme uzanıyorum.
Bir icra tebliğindeki numaraya, bir benim kapatma yaptığım kâğıttaki numaraya, sonra faturadaki numaraya bakıyorum.
"Hay mınıskim! Ulan bu numaralar farklı ya!"
İşte ancak o vakit anlıyorum ki; bu üç kâğıtta bir üçkâğıt; bu numaralarda bir numara olduğunu!
-62/b-
........, son dört rakama gelince uyanır gibi oluyorum, numaraları ekrana yazmayı yarıda kesip, masada ki yakın gözlüğüme uzanıyorum.
Bir icra tebliğindeki numaraya, bir benim kapatma yaptığım kâğıttaki numaraya, sonra faturadaki numaraya bakıyorum.
"Hay mınıskim! Ulan bu numaralar farklı ya!"
İşte ancak o vakit anlıyorum ki; bu üç kâğıtta bir üçkâğıt; bu numaralarda bir numara olduğunu!
-62/b-
Sayın Emin'in yazısı bu kısımla özetlenebilir sanırım. Yukardaki özete bakarak şunları söylemek mümkün.
1-Emin görme ile ilgili yaşına bağlı sorunlar yaşamakta ve gözlük kullanmaktadır.
2-Elindeki 3 ayrı evraktan birinde farklı bir telefon numarası geçmektedir ama anlaşılan o ki sadece son 4 rakam farklıdır.
Haliyle insanın aklına acaba Emin zamanında 2 ayrı telefon hattı almış ve birini kapattırırken diğerini unutmuş fikri geliyor ama bu fikirde yukarıdaki yazılara bakınca biraz mantıksız geliyor çünkü ilk 2 faturalar aynı rakamlardan oluşmaktaydı. Tesadüfen bile olsa iki ayrı telefon hattına aynı faturanın peşpeşe gelme ihtimali çok zayıf.
3-Emin'in yazısının bitiriş cümlesine bakarakda bir yorumda bulunmak gerekirse (aslında esas yorumu ondan bir önceki cümleye yapmak lazım ama neyse :)) telefon firması Emin'e olmayan bir numara üzerinden ki sanırım mükerrer deniyor bu olaya faturalar yollamamış ve dava aşamasına kadar olay gelene kadar beklenilmiştir.
Olayın bundan sonraki gelişimini merak etmekle beraber Eminin elindeki ödenmiş faturalar ve kapatma evrağı belkide artık çok şey ifade etmeyecek gibi duruyor.
Yazı ola hayrola görelim bakalım.
Valla ne yalan söyleyeyim, böyle bir yazı çıksaydı karşıma okumazdım.
Cümleye vallahla başladım ama bir açık kapı bırakmak için şöyle kıvırabilirim: Belki okurdum ama öylesine okurdum, okumuş olmak için okurdum ya da yazan kişiyi tanıdığım için ayıp olmasın diye okurdum, desem de olurmuş.
Hadi diyelim okudum ama sonunu merak etmez, "ne olacaksa olsun, bana ne" der, geçer giderdim.
Diş doktorlarını yakından ilgilendiren bir mevzu da yok ortada.
Gerçi dolaylı olarak olabilir; dişinden tırnağından artırdıklarını bu tür hesapsız kitapsız, birden bire ortaya çıkan olaylar karşısında harcarken insan sıkıntıdan dişini sıkar, duruma göre muhatabına diş bileyebilir, filan... Sonuç? Hemen olmasa bile ileride dişçinin yolunu tutabilir...
İlle de okumak isteyenden bana ne.
Ben kendime soruyorum, iyi hoş da, okumak istemediğim bir şeyi niye yazıyorum? Hem de uzattıkça uzatarak!
Saflığıma değil safdilliğime verin.
Neden yazdığımı bilmiyorum, kısacası bilinçsiz yazıyorum.
Ben yine 62'ye harf ekleyerek, okumak istemediğim bu türden konuyu yazmaya devam edeyim.
İcra tebliğini alalı 3 gün olmuştu.
Durumu tam olarak anlamak istiyordum. Hemen hemen herkesin yapacağı şeyi yaptım ve AVEA'nın Müşteri Hizmetlerini aradım.
Böyle yerleri arayanların çok iyi bildiği yönlendirme eziyetlerini yaşadım. Şunu istiyorsan 1'e, bunu istiyorsan 2'ye... 9'a kadar yolu var. "Yeniden dinlemek için sıfıra basınız"
Artık hangi tuştan sonra "müşteri temsilcisi" lafını duydumsa... Bastım.
Konuştuğum kişi adının Filiz olduğunu söyleyince, daha kolay ve bol bilgi almak için "Filiz Hanım" diyerek lafa daldım.
Kayda alınan sohbetimiz sonunda icra takibine konu olan 5012344766 nolu telefonun adıma kayıtlı olduğunu, 29.08.2011 tarihinde açıldığını ve 30.11.2011 tarihinde de kullanıma kapatıldığını öğrendim.
İyi, güzel de bu bilginin bana ne faydası var şimdi?
Kullanmadığım ve varlığından haberdar olmadığım bir telefon hattım var ve de benden para isteniyor.
Bu durumda yapılacak çok fazla şeyler olabilir ama en yalın şekilde iki şey vardı:
Birincisi çok kestirme bir yol. Gideceksin icra dairesine, "çıkarın şu dosyayı, para yatırmaya geldim" diyeceksin; için yansa da, kanına dokunsa da aklına her düştükçe edeceğin küfürlerle zamanla kızgınlığını serinleterek olayı geçiştireceksin. Hatta sebep olanları Allaha da havale edebilirsin. Nasılsa günün birinde Yüce Divan kurulmayacak mı? Elbet o Yüce Divan'da Ticaret Mahkemesi gibi bir mahkeme, Hakim Zebaniler ve Savcı Melekler gibisinden görevliler vardır. Yoksa yok mudur? Koca cehennemde 19 melek görev alacakmış...
Bizim memlekette yeri geldiğinde söylenen bir ilenme vardır: "Allah seni/onu icra etsin veya Allah icra ede" derler. Ben de öyle deyip geçebilirim.
İkinci yol ise kestirme bir yol değil, uzun ve virajlı. İtiraz edeceksin. Ondan sonra "vay sen misin itiraz eden" diye sana tecavüz etmeye kalkanlara, anlatsam gözünüzde canlanır mı bilemem, bir elini önden, diğer elini de arkadan apış arana alıp parmaklarını birbirine kenetleyerek kasacaksın kendini, yani vermemek için ne gerekiyorsa öyle direneceksin.
Hangi yoldan gideceğime henüz karar vermedim ama merakımı gidermek için biraz daha kurcalamam gerektiğine inanarak AVEA'nın İnternet Sitesine girdim.
"Değerli müşterilerimiz, Avea'nın servis ve ürünleriyle ilgili her türlü görüş ve önerilerinizi bize iletebilirsiniz" diyen ekrana adımı, soyadımı, telefonumu, E-Posta adresimi yazdıktan sonra çoktan seçmeli "Talep Tipi" kısmına da "Bilgi almak istiyorum" dedim ve bana yazmam için ayrılan 1200 karakterlik alana derdimi özetleyerek sığdırıp, gönderdim.
Göndermesine gönderdim, hatta hemen olmasa bile yanıt vereceklerine de inandım ama verilen yanıtın derde derman olacağı şöyle dursun biboka yaramayacağına da adım gibi emindim.
Bu arada kafama takılan başka şeyler vardı. Kendimce iz sürüyordum: "Ulan, acaba şöyle bir şey yapmış olmasınlar??!!...
-62/c-
Tam tarihini hatırlamıyorum, hem hatırlasam ne olacak; geçen yıl, bir gün telefonum çaldı, açtım. Konuşan bayandı, TTNET'ten aradığını söyledi.
Aklımda kaldığı kadarıyla; bir kampanya başlattıklarını, ilk üç ayı 1 GB'a kadar beleş olan sonra bilmem hangi tarifeye göre devam edecek olan bir şeyler söyledi. Gönderecekleri modemin de beleş olduğunu, hatta ilk üç ay içinde bu kampanyadan ayrılsam dahi modemin bende kalacağını, beni aramalarının nedeni ise tamamen sistem tarafından şanslı müşteri oluşummuş!
İlgimi çeken bir konu değildi esasında ama öyle anlattı ki kızcağız, anlattıkları içinden bir tane bile olumsuz konu yoktu. Acaba doğru anladım mı diyerek, anlattıklarını baştan anlatmasını istedim. Üşenmedi tane tane anlattı bu kez.
Hakikaten hiçbir kötülük bulamadım. O yüzden de inanmadım. "Böyle milleti işletiyorsunuz" deyip daha lafımı bitirmemiştim, "Numaraya baksanıza, TTNet'den arıyorum sizi. Karar sizin" dedi ve devam etti...
Hiç gereksinimim yokken bu teklife "Evet" dedim.
"Evet" dedikten sonra hafif bir pişmanlık yaşasam da, bu pişmanlığımı giderecek mazeretler ürettim. Belki hoşuma gider, kullanışlı ve yararlı bir şey olur, kullanırım. Baktım ki iyi bir şey değil, nasılsa üç aylık deneme süresi var, geri veririm. Nasıl olsa bana giren çıkan bir şey yok.
Bir iki gün geçti mi, yoksa bu konuşmanın ertesi günü mü ne, telefonum çaldı, kayıtlı olmadığı için kimden olduğunu anlamadım, Halden pazarcı esnafıdır diye düşündüm, değilmiş. Bir modem talebimin olduğunu ve adresime getirdiklerini ancak yolu karıştırdıklarını ve nasıl geleceklerini soruyordu, birisi.
Tarifimizi yaptık ve adamın biri çıkıp geldi, arabasıyla.
Buyur ettik, oturduk evin önündeki masanın etrafına. İkramlarımızı yaptık, konuştuk dereden tepeden. Esasında kızıyla damadınınmış, bu bayi, kendisi yardım olsun diye böyle işlere gidiyormuş, esasında inşaat müteahhitliği yapmış zamanında.
İşin en ilginç tarafı da, bizim Kırcami' de kirada oturduğumuz, 11 katlı Şefika Hanım Apartmanını bu adam yapmışmış. Şaşırdık, tabii.
Bir ara, "Apartmandaki ev sahipleri sizden pek iyi bahsetmiyorlar" anlamında laflar edince, coştu...
Anlattı da, anlattı.
Sıkılmıştım.
Kalkıp gideceği yok gibiydi.
Üff nihayet, sözleşmeyi çıkardı; biz de kimliğimizi çıkardık.
Sözleşmedeki boşlukları ben mi yazdım, o mu yazdı, şimdi tam olarak hatırlamıyorum. İmzaladık, okumaya gerek görmediğimiz sözleşmeyi.
Kimliğin fotokopisi gerekliymiş!
Yanında getirdiği fotoğraf makinesiyle masaya yatırdığı kimliğimizin önlü arkalı fotoğraflarını çekti.
Çok akıllıca buldum, bu yaptığı işi. Hatta ona da söyledim. "Az çok başımıza ne geleceğini bildiğimiz için tedbirli dolaşıyoruz" gibisinden karşılık verdi.
Adamı uğurladık.
Bir süre sonra "TTNET ADSL aboneliğiniz referans gösterilerek bir adet TTNET Mobil hattı alınmıştır. Bu işlem bilginiz dışındaysa 4440375 müşteri hizmetlerini arayabilirsiniz" diye bir mesaj geldi.
Hattımız kullanıma açılınca birkaç kez kullandık. Çok yavaş çalışıyordu.
Bulunduğumuz yerde çekim alanı sıkıntısı vardı. Seraya gelen bazı tanıdıklarımın diğer servis sağlayıcılara ait modemlerinde de aynı yavaşlık olduğunu görmüştüm.
Ancak elektriklerin kesik olduğu zaman yavaş da olsa kullanılabilir, internetle olan herhangi bir işimizi görebilirdik. Çünkü mevcut modemimiz kablosuz olduğu için elektrikle çalışıyor.
Unutur munuturuz, üç aylık süreyi geçiririz, en iyisi biran önce bu aleti geri verip hattımızı kapatalım dedik. Dedik ama günler gelip geçti. 62 gün sonra (tesadüfe bak, bu yazının numarası da 62, bu işte bir uğursuzluk var, 62'den tavşanda yapılır) kapattık.
Kapatmadan önce modemin kutusunda yazan TTNet Müşteri Hizmetlerini aradım. Birkaç arama sonrası meramımı anlatacak birini buldum. İade edeceğimi söyledim. Talebimi aldı ama ayrıca sistemde ödenmemiş iki adet faturadan bahsetti!
Ne faturası? Hani beleşti, bedavaydı? Fatura varsa bana niye göndermiyorsunuz? gibi cümlelerle karşılık veriyorum...
Bu faturalar yapılan bağlantılarla ilgili değilmiş, zaten kotayı aşmamışım, bunlar aylık bilmem ne vergileriymiş, ayrıca kapatma işleminden sonra bir fatura daha gelecekmiş, faturalardan AVEA sorumluymuş, estek köstek...
Ödedik mecburen, bir iki gün içinde de bir AVEA Bayisine gidip hat kapatma işlemini de yaptık. "Bu modemi de alın, ileride buna da bir kulp takıp parasını istersiniz" dedim ama bayi, modem onların olmadığı için alamayacaklarını söyledi.
Sonradan ama bu kez adresime gelen kalın faturayı da ödedim.
Modem kutusunda ve çekmecemde öylece duruyor. Her gördüğüm de değişik duygulara kapılıyorum.
Bir önceki yazımın sonunda "Ulan, acaba şöyle bir şey yapmış olmasınlar?!" diyerek kendimce iz sürmeye çalışıyordum ya!
"Acaba, kimliğimin fotoğrafını çeken bu müteahhit..." diyorum ve düşünüyorum.
-62/d-
sevgili Emin; evet ille de okumak istiyoruz, siz yazın :)
her ne kadar siz yazdıklarınızı beğenmeseniz de 62 no'lu yazılarınız beni benden aldı. bu seri hangi harfte bitecek bilmiyorum ama farklı firmalarla yaşadığınız farklı deneyimler ve sonlarına yazdığınız "acaba şöyle olmasın?"lar bende agatha christie-ahmet ümit okurken yaşadığım heyecanı uyandırdı, yemin ederim bu gidişle bu 62 serisi başlı başına bir bölüm olacak yazıların içinde :) bu arada bu yaşadıklarınızı yaşamamış bir insan yok etrafımda ( ben dahil ). sizin yazılarınızın dışında yıllardır leman dergisini de takip ederim. 62 nolu yazıları okuyunca ister istemez aklıma Atilla Atalay ın yazı kahramanı Sıkılhan Öflan ın hikayeleri geldi. bilmiyorum araya bu yazıyı eklemek uygun olacak mı? ama şu noktada bir arsızlık yapasım var kusura bakmayın :)
- Alo Velihan biy. Nurcall ben buyrun size nası yardımcı olabilirığm… konuşmalarımız şirket politikası geree banda alınmaktadı… Bankamızda bulunan bi liralık hesabınızı kapamak istiyo mışsınz dooru mıdı Velihan Bey… kapatamazsınız. Call Centerimizden sizi defaatle arar kafanızı mikeriz. Bıyrın size nası yardımca aloabilirim…
- Bak Nurcall, Call Centerİnizin gazabına niyçün uğradığımı bilmiyorum. Sorun şu ki: yanlış adamın kafasını mikiyosunuz. Yüz keredir söölüyorum ben Velihan Bey diye birisi diilim…
- Kimsiniz peki. Anne kızlık soyadı? Doom tarihiniz günayyıl olarak.
- Adım Sıkılhan Öflan.
- Size sinema pakadı verlim mığ? Sıkılah biy. Kridi Kartı? Avantaj olarak üç film artı, ailenizden bi kişiyle Darfur seyahati çekılış hakkı, ilkonbin kişi fitbol topu ayfon melodusi, kazoz kapaa. Bizden bişi alıcaksınız. Artı, hesabınızı kapatamazsınız, dijital platform üyeliklerinden çıkamazsınız, hiç bişeyi iptal ettiremeaz vazgeçemazsınız, azınıza zçarız…
- Açık sözlülüğünüz için teşekkür ederim…
- Edicaksınız tabi. Üstüne bi de size şirin gözükmeye mecbur diiliz Sıkılhan. İşin adını koyalım. Yolucaz seni. Hiç bişi almazsan da bişiyimize abone olmasan, biyerimizde hesap açmasanda bize para ver, göt!… Biz o parayla dazlak beyaz gömlekli kemik çerçeve gözlüklü kravatorlar ve ağzında denizanası olan gerizekâlı karılar besliycez, lazım bize… Tüketicen ulan godoş!
- Ta.. Tamam Nurcall Hanım. Eee ayda üç lira. Yani öğrenciyim daha henüz… Yani üç lira yollıyım ben size. Call Centeriniz düşsün yakamdan…
- Hiç yoktan iyidir. Ödemeleri aksatma oyarız, faiz işletiriz.Bizden haber bekle Sıkılhan, hadi kapa şimdi. Ya da kapama hatta kal, dakka başı kontör kazanıcaz sırtından. Kapama oyarım. Kapama melodi dinletcez sana!
Valla ne yalan söyleyeyim, böyle bir yazı çıksaydı karşıma okumazdım.
Cümleye vallahla başladım ama bir açık kapı bırakmak için şöyle kıvırabilirim: Belki okurdum ama öylesine okurdum, okumuş olmak için okurdum ya da yazan kişiyi tanıdığım için ayıp olmasın diye okurdum, desem de olurmuş.
Hadi diyelim okudum ama sonunu merak etmez, "ne olacaksa olsun, bana ne" der, geçer giderdim.
Diş doktorlarını yakından ilgilendiren bir mevzu da yok ortada.
Gerçi dolaylı olarak olabilir; dişinden tırnağından artırdıklarını bu tür hesapsız kitapsız, birden bire ortaya çıkan olaylar karşısında harcarken insan sıkıntıdan dişini sıkar, duruma göre muhatabına diş bileyebilir, filan... Sonuç? Hemen olmasa bile ileride dişçinin yolunu tutabilir...
İlle de okumak isteyenden bana ne.
........................................
Konu öyle bir konuki meslekden ve durumdan bağımsız olarak ilgimizi çekmemesi mümkün değil. Güzel memleketimde hergün birilerinin bir diğerine bu tür oyunlarla giydirmesi söz konusu olduğu için her vakit hem dikkatli olmakta hemde daha önce giyinip kuşananların başına gelenleri dikkatle öğrenmekte fayda var diye düşünüyorum.
Böyle yerleri arayanların çok iyi bildiği yönlendirme eziyetlerini yaşadım. Şunu istiyorsan 1'e, bunu istiyorsan 2'ye... 9'a kadar yolu var. "Yeniden dinlemek için sıfıra basınız"
Artık hangi tuştan sonra "müşteri temsilcisi" lafını duydumsa... Bastım.
Konuştuğum kişi adının Filiz olduğunu söyleyince, daha kolay ve bol bilgi almak için "Filiz Hanım" diyerek lafa daldım.
Mesleğim gereği çalışırken insanları biraz olsun rahatlatmak önemli olduğu için genelde insanların mesleklerini öğrenir ve konuyu bu minvalde tutarak hastamı en azından bildiği bir konuda konuşturmaya ve kendine güvenini yüksek tutmaya çalışırım.
Geçenlerde gelen bir bayan hastam ile konuşurken kendisinin bir bankanın telefon bankacılığında çalışmakta olduğunu öğrendim haliyle hem çalıştım hemde merak ettiğim soruları sordum.
Mesela adınızı öğrenen kişiler daha sonra tekrar direk size ulaşmaya çalışıyorlarmı veya daha da önemlisi soyadınızı öğrenmeye çalışıyorlar mı diye sordum. Önce gülümsedi sonra açıkladı, hergün sabah işe başlarken o günkü isimlerimiz bize bildirilir dedi. Nasıl yani? dedim. Yani hergün başka isimle görev yapıyoruz ve soyadımızda olmuyor dedi.
Bu olayı Emin'in bundan sonraki başına gelecek olaylarda bakış açısını biraz olsun değiştirebilmek açısından kayda geçiriyorum.
Aklımda kaldığı kadarıyla; bir kampanya başlattıklarını, ilk üç ayı 1 GB'a kadar beleş olan sonra bilmem hangi tarifeye göre devam edecek olan bir şeyler söyledi. Gönderecekleri modemin de beleş olduğunu, hatta ilk üç ay içinde bu kampanyadan ayrılsam dahi modemin bende kalacağını, beni aramalarının nedeni ise tamamen sistem tarafından şanslı müşteri oluşummuş!
İlgimi çeken bir konu değildi esasında ama öyle anlattı ki kızcağız, anlattıkları içinden bir tane bile olumsuz konu yoktu. Acaba doğru anladım mı diyerek, anlattıklarını baştan anlatmasını istedim. Üşenmedi tane tane anlattı bu kez.
Hakikaten hiçbir kötülük bulamadım. O yüzden de inanmadım. "Böyle milleti işletiyorsunuz" deyip daha lafımı bitirmemiştim, "Numaraya baksanıza, TTNet'den arıyorum sizi. Karar sizin" dedi ve devam etti...
Hiç gereksinimim yokken bu teklife "Evet" dedim.
Bu yaşıma geldim bende hala bu tür olayları gördüğüm zaman bak ne güzelmiş böyle hemen alalım dediğim bir çok vaka ile karşılaşıyorum. Ama ne yazıkki bu tür olayların cezasız kaldığını hiç görmedim .
Gerçi alakası yok ama geçenlerde Carrefour un bir kampanyasını gördüğümde şaşırmıştım. Kocaman yazılarla yazmışlardı market kısmının girişine ''3 al 2 öde'' .
Yazıyı görünce biraz düşündüm Carrefour aslında eskiden böyle yapmazdı ve bedava kısmı hep ön plana çıkarırdı.
Sonrasında olması gereken yazı gözümün önüne geldi ve kendimi topladım. ''3 ün 1 i bedava'' . Bize yakışan kampanya sanırım bu olmalıydı.
Kimliğin fotokopisi gerekliymiş!
Yanında getirdiği fotoğraf makinesiyle masaya yatırdığı kimliğimizin önlü arkalı fotoğraflarını çekti.
Çok akıllıca buldum, bu yaptığı işi. Hatta ona da söyledim. "Az çok başımıza ne geleceğini bildiğimiz için tedbirli dolaşıyoruz" gibisinden karşılık verdi.
Gözünü sevdiğim teknoloji böyle birşey işte. Hatta ve hatta şu an başımıza gelenler üstün teknolojiyi kullanarak gelmedilermi başımıza.
Bir önceki yazımın sonunda "Ulan, acaba şöyle bir şey yapmış olmasınlar?!" diyerek kendimce iz sürmeye çalışıyordum ya!
"Acaba, kimliğimin fotoğrafını çeken bu müteahhit..." diyorum ve düşünüyorum.
Hem vallahi hem de billahi merak ediyorum de haydi Emin.
Hem Sevgili dentist'e hem de Sevgili ar_de_'ye özellikle bu 62 numaralı yazılarımda gösterdikleri alakadan dolayı yürekten teşekkür ediyorum.
İnceden araya laf sokup selam göndermeye kalktım ama denk mi geldi yoksa psikolojik midir, ya da başka bir şey midir bilemiyorum, diş ağrılarım tuttu. Ciddi söylüyorum.
Yakın olsam muayeneye gelirdim.
Senelerdir burada elimizden geldiği, dilimizin döndüğü kadarıyla iyi kötü bir şeyler yazar dururum. (Yalan da değil, seneler olmuş.) Her yazıma arka arkaya karşılık verilmesi neredeyse ilk kez başıma geliyor.
Yazdıklarımın can kulağıyla okunmuş olması, beni gerçekten mutlu etti.
Mutsuz olayları solurken, teneffüste mutlu olmak bana epeyce moral verdi.
Uzunca bir süreden beri Sayın ar_de_ özel iletileriyle ve zaman zaman yazdığım konulara içinden geldiği gibi karşılık vererek beni yazmaya iştahlandırıyordu, sağ olsunlar; bu son yazılarıma da öyle baştan savma da değil, harbi harbi didikleyerek, çözümlemeler yaparak yani emek vererek Sayın dentist'in de katılmasıyla moral lokumum çifte kavrulmuş oldu.
Benim için, yazdıklarımın altına "okuduk" anlamında imzasını bırakan Arka Bahçelilere de elbette teşekkür etmek boynumun borçudur ama yazdıklarıma üşenmeyip, yazılarıyla karşılık verenlere karşı teşekkür etmek sanki icra tebliği edilmişçesine bir borçtur.
Düşünüyorum, evet; yerli yersiz düşünüyorum ama düşüncelerim beni herhangi bir kıyıya çıkartmıyor.
Düşünmeden de edemiyorum. "Düşün düşün, boktur işin" sözünü doğrulamaya çalışıyormuşum gibime geliyor.
Daha işin başındayım.
Sadece elimde somut olan bir icra tebliği var.
İcra tebliğini aldığım ilk gün yaşadığım duygularımla aradan geçen 3-4 günlük sürede oluşan duygularım arasında elbette değişiklikler oldu ama her halükarda değişmeyen bir şey vardı; o da salakça ve safça "böyle bir işin neden gelip beni bulduğu" kıvamında dimağıma takılan kekremsi bir tadın etkisiyle asık suratla dolaşmaktı.
Oysa olan olmuştu artık, bundan sonra yapacağım şeyleri düşünüp ve ne yapacaksam yapmalıydım.
Zaten iki yolum var demiştim, o yoldan birinde yürümeliydim!
Bazen kafamı her türlü karmaşık düşünceden kısa bir süreliğine de olsa uzaklaştırabiliyordum. İşte o zamanda da şöyle bir açmazla yüz yüze geliyordum: Uğraşmak, mücadele etmek, kafa tutmak, hesaplaşmak beni ürkütmüyor, ancak bu işleri yaparken harcayacağım zamana ve emeğime acıyorum.
Esasında kendimi tanıyorum; zor olana, karmaşık olana karşı meyleden bir yapım var. Fakat daha kocamadım ama ilerleyen yaşımdan veya tadını tecrübe ettiğim kazıklardan olsa gerek artık "yorgunu yokuşa sürmek" istemiyordum.
Doğrusu, itle dalaşmaktansa çalıyı dolaşmak daha ehven bir davranış olacaktı benim için. Batmazdım ya, başımın gözümün sadakası olsundu, vereceğim para.
Sanki hiç haksızlığa uğramamışım?
Sanki daha önce hiç aldatılmamıştım?
Her zaman hakkımızı layıkıyla savunmuşuz, bir bu kalmışmış!
Çoğu zaman "la havle" deyip geçip gitmişiz...
"Aferin ağzım" deyip susmuşuz.
Sabırlı olduğumdan değil, hoşgörüsü bol olan biri olduğumdan değil; genellikle gözüm kesmemiş ya da götüm yememiş, o yüzden mücadele etmeye değer bulmamışım.
Mücadeleye değer bulduklarım da sanki sonuç çok mu mükemmel olmuş?
Züğürt avuntusu kıvamında bir şeyler elde etmişim, hepsi o kadar.
Kabakla taş hikâyesi gibi bir şey. Taş kabağa çarpsa da vay kabağın başına, kabak taşa çarpsa da vay kabağın başına.
(Ben böyle düşünüyor ve o anki duygularımı yazıyorum ama okuyan da zannedecek ki bu adam herhalde aşılamaz bir kale zapt edecek.)
Düşünce musluğumu kıssam da açsam da sızdırmaya, tıp tıp damlatmaya devam ediyordum.
İstiyorum ki karar bardağımı taşıran o son damla biran evvel düşsün de bu durumdan sıyrılıvereyim.
Bu 3-4 gün içinde ne bulanık suyum durulmuş, ne karar bardağım dolmuştu. Bu sızdırmalarım devam ettikçe huzur da bulamayacaktım.
Gündüz düşündüklerim yetmezmiş gibi yatakta da sağa sola dönmekten bitap düştüm.
Bir dalabilsem şu uykuya...
Sonunda düşünce musluğumu söküp yerine kör tapa takmaya karar verdim.
Bu kör tapa şu işe yarayacaktı:
Çeşitli olaylardan dolayı bilirim, "icra" işini ciddiye almak gerekir, şakası yoktur o işin. İster ödeme yapmayı kabul et, istersen etme. Her iki halde de o 7 günlük süreyi dikkate almakta büyük fayda var. Zamanında ödeme yapmamakla veya itiraz etmemekle sana yüklenen işi kabullenmiş sayılırsın, karşı tarafın elini güçlendirirsin, çilingirden tut taksiciye, icra memurundan hamalına, yediemin deposundan bilmem kimine kadar birçok kişiye ekmek kapısı olursun...
İcracılar gelmeden önce İcra Dairesine gidip ödememi yapacağım, sonra da hem onlara hem de kendime epeyce bir süre söverek bu işten kurtulmuş olacağım.
Lanet olsun!
-62/e-
Telif Hakları vBulletin v3.5.4 © 2000-2012, ve
Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
Tercüme Eden :
.