PDA

Tam Sürüm Bilgini Göster : Tarih Notları


alihoca
04-05-2006, 23:27
İnşallah diyerek,

Pek Yakında Bu Sinemada,

Mazhi
04-05-2006, 23:58
Büyük bir sabırsızlıkla bekliyoruz Sayın Hocam:friends:-

alihoca
05-05-2006, 00:47
Hadi gaza getirdiniz gene beni..
Başlığını yazayım.


ŞAHBUBA veya Sultan 6. Mehmet Vahidüddin Hazretleri



Eh! başlığın isminde bile kararsızken, yazı kaç ayda biter bilemem ama, hayırlı olsun diyelim artıkın.

AnnE
05-05-2006, 09:21
Amma kastın be Hocam ;

Ben bu arada adamın mezarını basayım da meraklıları beklerken birer Fatiha okusun.

http://i44.photobucket.com/albums/f25/avrogida/vahdettin.jpg

zumbul
05-05-2006, 16:15
Meşhur tarihçi Hammer'in mezarını da bulabilir misiniz?

alihoca
07-05-2006, 14:39
Tamam, ortalık sakinleşti. Bilgisi belgesi olanda, olmayan da, hitabeti güçlü olan da, iyi söven de, her zaman savunan da, her daim muhalif olanda saydı döktü rahatladı. Tartışma ve sahiplenmenin alevlendiği, yazılı ve görsel basında boy gösterip nemalanma yarışı, reyting telaşları da az çok dindi. Ez-cümle, taraflı tarafsız herkes eteklerinde ki taşları döktü. Dilerseniz bu sakin ortamdan yararlanıp, birde biz konuyu birlikte ele alıp incelemeye çalışalım.

Önce Sultan 6. Mehmet Vahidüddin Hazretlerini savunan ilk kitabın, Necip Fazıl Kısakürek tarafından yazılmış olduğunu belirterek başlayalım. Necip Fazıl Kısakürek hakkında kısaca da olsa biraz bilgi verelim. Ülkemizin yetiştirdiği en ünlü şairlerimizden biridir. Şairliğinin yanı sıra felsefeci ve fikir adamı özellikleri ile de ünlüdür. Siyasi fikirleri ile Ülkemizin muhafazakâr kesimini etkilemiş ve halende etkilemeye devam ettiği bir gerçektir. Şair kişiliğine saygı duymakla beraber; 1968 yılında Toker Yayınları tarafından basılan ‘Vahidüddin - Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu’ adlı ünlü kitap hakkında bulabildiklerimize bir göz atalım;

Birinci belge, Ankara Hükümeti’nin Maliye Bakanı Hasan Fehmi Bey’den alınan bir bilgi. İkinci Belge, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin o günlerde Mısır’da basılan bir eseri. Üçüncü Belge, Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu Sultan Yaveri Ali Nuri Bey’in Başyaver Naci Bey’e söylediği. Dördüncü Belge olarak, Kázım Karabekir Paşa’nın İnönü’nün tek şef döneminde toplattırılan Notları’nda kullandığı benzer ifadeler gösterilmekte. Beşinci belge, Necip Fazıl’a göre, bizzat Vahidettin tarafından Mustafa Kemal Paşa’ya verilen Hatt-ı Hümayûn Altıncı Belge olarak, Yoksa halimiz Endülüs’e döner; bir şey yapabilmek için bu kumandanların kıt’aları başında olmaları lâzımdır’ şeklindeki kayıtlara (kayıt hakkında kayıt olmadığını not etmekte yarar var) geçen sözleridir. Yedinci. Belge, Yaveri Ali Nuri’nin İstiklâl Savaşı sırasında Vahidettin’in tavrı hakkında verdiği bilgilerdir. Sekizinci, Belge, Kadir Mısıroğlu’nun ‘Sarıklı Mücahitler’ adlı kitabından alınmadır. Dokuzuncu, Belge Tarihçi Enver Behnan Şapolyo ve gazeteci yazar Tekin Erer ile arasında geçen bir diyalogu vermektedir. Onuncu, Belge Kısakürek’in Mareşal Fevzi Çakmak’ın Çankaya’daki köşkünde Mareşal ve damadı Burhan toprak ile yaptıkları uzun bir söyleşidir.

Kitabı bulup inceleyen bir yazarımız ‘Yasak Kitaplardan Seçmeler’ başlığı altında, yasaklı kitabın dayandığı on maddelik metni, tarihi belgeler adı altında köşesinde yayınlamıştır. Öncelikle bunların hiç birinin; ne Osmanlı Devlet arşivinden, ne tarih kurumundan, ne bakanlık arşivlerinden ne de dış devletlerin sonradan yasağı kaldırılan belgelerden olmadığını-alınmadığının tespitini yapalım. Falancadan alınan bir bilgi, filancanın bir kitabı, birinin diğerine anlattığı ifadeler, kayıtlara geçtiği söylenilip gösterilmeyen, adı, sanı, sayısı, tarihi verilmeyen belge dendiği için belge olduğuna inanmamız istenen belgeler(!), iki kişinin arasında geçen diyalog, uzun kısa söyleşiler, öbürünün kitabından alıntılar olduğunun altını önemle çizelim.

On madde içinde; Mustafa Kemal’in Samsun ve çevresine olan görevlendirilmesine dair bir Padişah Hatt-ı Hümayun’undan bahsedilişi, sanırım gözünüzden kaçmamıştır. Bunun da; aslı ya da kopyası olarak kitapta yer almadığını, şimdiye kadar da her nedense ortaya bir türlü çıkmadığını, çıkarılamadığını belirtmek zorundayız. Hatt-ı Hümayun konusuna tekrar döneceğiz. Geriye ne kaldı(?) diye baktığımızda, tarih bilimi açısından birincil, ikincil önem arz etmeyen, ancak yan, tali, yardımcı kaynaklar olarak nitelendirilebilir.

Bir tarihçinin tarihi olay ve kişilikler hakkında yardımcı kaynaklara dayanarak hükme varıp karar bildirmesi, verdiği kararı doğru ve geçerli kılmaz. Yardımcı kaynakların verdiği bilgilerin(!) şüphe ile karşılanıp teyidi aranmalıdır. Ana kaynak dediğimiz devlet yayın ve arşivleri, meclis karar ve tutanakları, bakanlık arşivleri, dış ülkelerin yasağı kaldırılmış arşiv bilgileri birincil kaynak olarak, meclis, hükümet, padişah bildirgelerinin aynen yayınlandığı gazete ve dergiler ikincil kaynak olarak, olaylar ve gelişmeler ile desteklenen gazete dergi vb haberler üçüncül kaynaklar olarak değerlendirilmelidir.

Değerlendirme sürecinde de yardımcı kaynakların verdiği bilgilerin(!) padişah, hükümet, meclis, bakan, ordu ileri gelenlerinin karar ve uygulamaları ile doğrulanıp doğrulanmadığı araştırılmalıdır. Sadece beyanlara dayalı bu iddiaların; Sultan Vahidüddin Hazretlerine yakınlığı tartışılamaz olan Başkâtip Ali Fuat Bey’in anılarında, Vahideddin’in Millî Mücadele’yi planladığı umudunu veren hiçbir ifadenin yer almayışı gibi, mevcut iddiaları çürütebilecek başka beyanların dikkate alınmayışı gerçek niyetlerin ipuçlarını veriyor olsa gerektir.

Şimdi de gelin, her yönü ile kutsal Anadolu İsyanı ateşinin harlandığı; zaman, koşul, olay ve gelişmelere birlikte bir göz atıp incelemeye çalışalım.

Mustafa Kemal Suriye Cephesinde İstanbul’a dönüşünde, Mondros Ateşkes Antlaşmasını takiben gelişen işgaller karşısında Şişli’deki evinde yakın silah arkadaşları ile yaptığı gizli açık toplantılar yolu ile çareler aramaya başlar. Bu çareler arasında, başlarda hükümet içinde görev alarak çalışmak gibi düşünceler de vardır. Ama yaşayarak görülmüştür ki, Koca Osmanlı’nın nazırları işgal kuvvetlerinin bir yüzbaşısının dahi azarlarına gereken cevabı veremez hale gelmiş.

Anadolu’ya geçmek, halkımızın, yüzyıllardır vere geldiği esarete karşın özgürlük mücadelesine güvenmekten gayrı yol yoktur. Bu arada Kongreler Döneminde defaatle söylenip savunula gelen; ordu yok, silah yok, yiyecek giyecek yok, at araba yok, örgüt yok, para desen zırnık yok. Yokları saymaya kalktığımızda sayfalar alacağı için yok oğlu yok diyelim. Ama düşman çok, dahası düşman Dünya Savaşının galibi olan, o günün süper gücü olan devletler, yani düşman kavi.

Anadolu’ya geçme fikri M.Kemal’de tek yol olarak netleştiğinde, nasıl, ne şekil ve şartlarda gidilmesinin azami yararı sağlayacağı konusuna yoğunlaştığını görmekteyiz. Bunun bile tek başına işlenmesi sayfalar alacağı için kaba hatları ile geçelim. Bu konuda düşünce egzersizleri ve çalışmalar yapılırken, Kazım Karabekir’in Erzurum’da yapılması düşünülen Kongre’ye Mustafa Kemal’i davet ettiğini görürüz. Sıra uygun zaman ve uygun koşulların sağlanmasına gelir. Kafada oluşan ve bugün bile anlaşılması zor olan ‘Ulusal Sır’ dediğimiz reçetenin o günün koşullarında, o günün yetenek ve anlama kapasiteleri ile anlaşılmasının zorluğu dikkate alındığında, açıklayabileceklerinin de sınırlı olmak zorunda olduğu anlaşılabilir.

Efendim, o kadar da değil! Diyecekler için söyleyecek olur isem, Hayır! O kadardan bile beter bir durumdur. Bu kapasite, oran ve çap meselesini anlamanız için, Anadolu’ya geçiş aşamasında teklif götürülen Fevzi ÇAKMAK, İsmet İNÖNÜ, Rauf ORBAY gibi Kurtuluş Savaşımızın önemli şahsiyetlerinin çoğunun gönülsüzlüğü ve mazeret bildirdiği bir ortamdan bahsettiğimiz sakın unutulmasın!

Mustafa Kemal gibi sistematik bir zekâ sahibinin, Anadolu’ya tüm vasıflarından arınıp saklı gizli gideceğini düşünmek onun zekâ ve yeteneklerini kavrayamamakla eş değerdedir. Anlatmak istediğim, doğruyu ya da çareyi bilmenin çözüme ulaşmaya yetmeyebileceğini bilen bir Mustafa Kemal ne yapar? Arayışı ile konuya yaklaştığımızda; çözümü kolaylaştırabilecek şekilde, Anadolu’ya doğru ve güçlü bir konumda gidebilmenin fırsatlarını değerlendirmek olduğu görülecektir.

Burada lider şahsiyetlerin birkaç özelliğine değinmekte sanırım yarar var. Lider aynı zamanda bir kadroya dayanır. Yani gelecekte kuracağı örgütün çekirdeğini oluşturacak kadro olmadan liderden bahsetmek birazdan fazla derecede zordur. Diğer taraftan bir fikri hareket ve fikir tabanı olmadan da liderin gerçek anlamı ile lider olabilmesi kolay değildir. Bir anlamda az ya da çok bir geçmişi olan fikri hareket, kadro, liderin ortaya çıkmasında önemli kavramlar olarak değerlendirilmelidir.

Ayrıca lider dediğimiz yaratığın eğilmez, bükülmez, yemez içmez, hep doğru söyler hiiç yalan söylemez vs bilip bellemenin ve dahi böyle savunmanın, hatta bunu olması gereken baş koşul gösterilip yapılan saldırının yanlışlığı artık anlaşılmalıdır. O günün ve kişilerin anlama kapasiteleri doğrultusunda gerçeklerin bir kısmını gizleyebilir, hatta argo tabiri ile söyleyecek olursak, yağ da çeker, yer yer masum diye adlandırabileceğimiz yalanlarda söyler.

Kafasındaki Cumhuriyet Sırrını, veda ziyareti için çıktığı Padişah huzurunda söylemesini bekleyenler için söylenecek tek şey vardır. Evet, Mustafa Kemal yalan söylemiştir. Merak edenler için de hemen ekleyeyim. Kimi gerçeklerin tamamını açıklamayıp gizlemiş, hatta başka yalanlar da söylemiştir. İşte bulduk tamam, yalan söylemiş, yaşasın! Demeden önce üzerinde durulması gereken, hangi çıkar için yalan söylemek zorunda olduğunu da değerlendirmek gerekir.

Devam edecek olursak, Samsun’da Pontus’u yaratmak isteyen Rumların, kurdukları ve köküne kadar silahlanıp her türü ile eğitilen Çetelerin, savunmasız bölge halkına saldırıları söz konusudur. Amaç hepiniz tarafından bilinendir. Bu saldırılara bölge halkının karşılık vermesini takiben, İtilaf Kuvvetlerinin bölgeyi işgalini sağlamak olarak özetlenebilir. Haber gecikmez; İstanbul'daki işgal kuvvetleri temsilcilerinden oluşan Yüksek Mütareke Komisyonu Sadrazam Damat Ferit Paşa'ya "Önlem almazsanız, biz gereğini yapacağız" emrini iletir.

Etekleri tutuşan Damat Ferit ve Sultan 6. Mehmet Vahidüddin Hazretleri, bölge halkının vereceği karşılıkla çıkabilecek olayları önlemek ve yatıştırmak için, başarıları ile kendini kanıtlamış güçlü bir şahsiyet aramaya koyulur. Burada tabi ki, Harbiye Nezaretinden, Genelkurmay Başkanlığı ve heyetine, Fevzi Paşa’dan Cevat Paşa’ya kadar süren arayış ve pazarlıklarda, Mustafa Kemal’in doğru düğmelere basmadığını, gerekli girişim ve konuşmaları yapmadığı düşünülemez. O günleri değerlendirirken İzmir’in işgali günleri olduğu gözden ırak tutulmamalıdır.

Artık, Necip Fazıl KISAKÜREK’İN kitabında aslı ya da kopyası verilemeyen Padişah Hatt-ı Hümayun’unu ve Türkçeye çevrili haline bir göz atmanın zamanı geldi sanırım.

Osmanlıca Metin;
//‘Yáveran-ı şehriyarîmden Erkán-ı Harbiye Mirlivası Mustafa Kemal Paşa’ya: Harbi Umumînin müttefikîn hesabına zıyaı üzerine tahassül eden vaziyet-i siyasiye, ecdád-ı izámm mülkünü ve makam-ı Hiláfet ve Saltanatımı müşkül ve tehlikeli bir sahaya sürüklediğinden, Hükûmet-i Seniyemin kararı veçhile táyin olunduğunuz mıntıkada ásayişi temin ve merz-i şáhaneme mugayir ahvalin hudûsunu men’ile cümleten def-i sáile bezl-i cehd-ü gayret ederek milletimin masuniyetini tey’id ve mülkümün eyad-ı mütearrizînden tahlisi için yekvücut olarak hareket edilmesini selám-ı şáhanemle asker ve memuîne ve ehaliye tebliğini irade ettim.’ //

Türkçeleştirilmiş olarak verilmiş metin;
//Yaverlerimden Kurmay Tuğgeneral Mustafa Kemal Paşa’ya:
Genel Savaşın müttefikler hesabına kaybedilmesi üzerine doğan siyasi durum, büyük atalarımın mülkünü ve hilafet ve saltanat makamını çetin ve korkulu bir yere sürüklediğinden,
Hükümetimin kararıyla atandığınız mıntıkadan asayişi sağlamak ve şahane rıza ve dileğime aykırı hallerin meydana gelmesini engelleyerek ve topyekûn korkulu şeylerin def’ine cehd ve gayret göstererek milletimin dokunulmazlığını gerçekleştirmek ve memleketimin saldırgan ellerden kurtulmasını sağlamak için tek vücut halinde davranılmasını, şahane selamımla beraber asker ve memurlara ve halka bildirilmek üzere irade ettim!’//

Osmanlıca ve Türkçeleştirilenmiş olarak verilen metinlerin, orijinal belgesi kitapta sunulmayan metinler olduğunu tekrar hatırlatalım. Osmanlıca metnin ikinci paragrafında; ‘milletimin masuniyetini tey’id ve mülkümün eyad-ı mütearrizînden’ kısmının, Türkçeleştirilen metinde sadece ‘memleketimin saldırgan ellerden kurtarılmasını’ olarak anlamlandırıldığı görülmektedir. Milletimin masumiyeti mülkümün saldırgan ellerden kurtarmak şekline çevirdiğimizde, yapılanın en hafif deyimi ile gerçek anlamı yumuşatmak olduğunu fark etmiş olduğunuzu umuyorum.

Çetin ve korkulu bir yere sürüklenmesinden korkulan nedir diye sorduğumuzda ise, atalarının mülkünün vee hilafet ve saltanat makamı olarak ifade edilişinin önemle altını çizelim. Eh, buradan yol çıkarak, hilafet ve saltanat makamı gittiğinde kendisine olacakların bilincinde olduğu da söylenebilir sanırım.

İkinci cümlesinde adı geçen mıntıka sözcüğünün Türkçe, Osmanlıca sözlük anlamlarına bakalım;

Türkçe Sözlük; Mıntıka; Bölge
Osmanlıca Sözlük; Mıntaka; (Mıntıka) Muayyen bir yer. Havali. Taraf. Kısım. Kuşak. Kenar. Yeryüzünde bir kısım. Bölge.

Burada sanki Muayyen kelimesi de önem kazanıyor. Onun anlamına da üşenmeden bir bakalım.

Osmanlıca Sözlük; MUAYYEN; Görülmüş olan, kat'i olarak belli olan, belli, ölçülü, tayin ve tespit olunmuş, kararlaştırılmış
Türkçe Sözlük; Muayyen; 1- Belli, belirli 2- Belirlenmiş, kararlaştırılmış:

Mıntıka sözcüğünün tüm anlamları dikkate alınarak, bu metinlerin her ne kadar aslı ortaya çıkmamış olsa da, bu hali ile değerlendirildiğinde bile görevlendirmenin kısmi-bölgesel amaçlı olduğu görülmektedir.

Şimdi de, Mustafa Kemal’e Samsun’a yola çıkmadan önce veda ziyaretinde, Vahidüddin Hazretlerinin, hiç bir belgesi gösterilmeden söylediği iddia edilen;

//Paşam, şimdiye kadar devlete büyük hizmetlerde bulundunuz.
Artık onlar tarihe karıştı.
Hepsini unutun.
Şimdi yapacağınız hizmet hepsinden önemli. İsterseniz ülkeyi kurtarabilirsiniz//

Daha sonra, hatıratında (1925 yılında San Remo’da başyaveri Avni Paşa’ya dikte ettirdiği );
‘Yunan Üstüne Mustafa Kemal’i ben gönderdim.’ Diyerek Kurtuluş Savaşını sahiplenmeye çalışacağı bu son cümleyi inceleyelim. Bu sözlerin de kendi tek yanlı iradeleri dışında, bir belgeye dayandırılamadığını notunu da ekleyelim.

Ülkenin bir kısım aydınlarını; Vahidüddin Efendi’nin söylediği iddia edilen ‘İsterseniz ülkeyi kurtarabilirsiniz’ sözünü dayanak göstererek, Sultanı Kurtuluş Hareketinin gerçek başlatıcısı olarak sunmuşlardır. Hatta bir adım öte giderek söylenecek olursa, Padişahı Ülke Kurtuluşu için görevlendirdiği Komutan tarafından aldatılan, yaptığı büyük iyiliği örtülüp gizlenen, hakkı yenen mazlum olarak gösterilmeye çalışılmıştır.

Öncelikle tespit edilmesi gereken; Pontus Çetelerinin girişimleri üzerine, Samsun ve çevresinin İtilaf Devletleri tarafından işgalinin önlenmesi amacı ile görevlendirme yapılmış, bu görev için veda ziyaretinde bulunulmuştur. Ayrıca Mustafa Kemal ve seçilen kadronun görevlendirme emirlerinin, İşgal kuvvetlerinin kontrol ve izni ile boğazdan geçişi sağladığı unutulmamalıdır. Özellikle İngilizlerin askeri ve diplomatik konulardaki hassaslığı düşünüldüğünde, Ülkenin bütününü kapsayan bir görevlendirmeye olur vermeyeceği anlaşılabilir. Diğer taraftan yine kendileri tarafından verilen metnin ‘tayin olduğunuz mıntıka’’ olarak yer aldığı düşünülür ise, aynı yazı veya kitapta dahi kendi iddiaları ile çelişildiği tespit edilmektedir.

Efendim, hayır Ülkenin Bütününü kurtarma görevi verilmiştir. Dendiği zaman, cevap verilmesi gereken soru şudur. İzmir’in İşgali’ne ‘Bak kadınlar gibi ağlıyorum’ demekten başka hiçbir tepki vermeyen, hatta işgal sırasında İzmir’i savunmak ile görevli ordunun kışlada hapsedilmesine göz yuman Vahidüddin Hazretleri, nasıl olur da, Ülkenin Bütününü kurtarmak istemiş olabilir acaba, diye?

Oysa o çok hakir görülen Türk Halkının, daha İzmir’in işgali gerçekleşmeden aylar önce;

// Manisa Halkı İleri gelenleri, 25 ve 28 Ocak 1919 tarihinde Düşmanların, akıbeti cidden müthiş olacak olan hazırlıklarına karşı Ayan Meclisi Başkanlığına çektikleri telgrafta;

“elimiz kolumuz bağlı olarak ölmek niyetinde değiliz. Irz ve namusumuzun muhafazası neye bağlı ise, bu hususta hiç bir şeyi ihmal etmeyeceğiz. Daha sonra kadın gibi ağlamaktansa, erkek gibi ölmeyi tercih ederiz.”//

Diyerek, Vahidüddin Hazretleri’ne gereken cevabı vermiş olduğunu görüyoruz.

Tekrarlayacak olursak; iddia edilen sözün söylendiği ortamı yaratan, bu ortamda bu insanları buluşturan ve verilen görev sahası dikkate alınarak değerlendirildiğinde; işgal kuvvetleri temsilcilerinden oluşan Yüksek Mütareke Komisyonu tarafından iletilen "Önlem almazsanız, biz gereğini yapacağız" emrinin bu ortamı yarattığı, bu insanları bir araya getirdiği ve bu görevin verildiği görülecektir.

Kurtarmak deyiverince de, bilinmesi gereken bir başka gerçeğin, Mustafa Kemal’e verildiği iddia edilen hatt-ı hümayunda;

//Genel Savaşın müttefikler hesabına kaybedilmesi üzerine doğan siyasi durum, büyük atalarımın mülkünü ve hilafet ve saltanat makamını çetin ve korkulu bir yere sürüklediğinden//

Satırlarında Padişah Vahidüddin Hazretlerine, İstanbul’un işgali sırasında halkın karşı koyması karşısında yine işgal kuvvetleri temsilcilerinden oluşan Yüksek Mütareke Komisyonu tarafından bildirilen, ‘Payitahtın Osman oğullarının elinden alınabileceği’ tehdidinin ne kadar etkili olduğu, nasıl iç korkulara yol açarak, onu işgalci kuvvetleri ile işbirliği noktasına götürdüğü, daha sonra aldığı ve alacağı kararlarda görülecektir.

Vahidüddin Hazretlerinin, Hicaz’daki ikameti sırasında, Mekke’de, İslâm âlemine yayınlamış olduğu ilk beyannamesinde;

// İzmir’in ve ülkenin bazı yerlerinin işgalinden kendisinin sorumlu olmadığını, üstelik Mondros Mütarekesi’ni imzalayan heyetin başında Rauf Bey’in olduğunu hatırlatılıyordu. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa’yı, o sırada kumandası altında bulunan ordunun büyük kısmını esir vererek, Toros tepelerine sığınmış olmakla suçluyordu.//

Suçlamaları ne de kolay yapıvermiş değil mi? Mustafa Kemal’in, Toros tünellerinin stratejik açıdan son derece önemli olduğunu, elde tutulması gerektiğini ve terhis işlemlerinin geciktirilmesi konusunda Harbiye Nezaretine gönderilen raporları, bu tavsiyeye rağmen Harbiye Nezaretinin 1918 yılı Mart ayından itibaren Yıldırım Ordular Grubu emrinde bulunan 3, 26, 54. tümenleri dağıttığını biliyoruz. Mevcut belgelerle suçlamalardan kurtulduğumuza şükredelim en iyisi.

Yine aynı hatıratın hatalarım başlığı altında,

//mütareke hükümetlerine, başta Ferid Paşa olmak üzere Tevfik, İzzet, Ali Rıza ve Salih Paşalar gibi milletin ve devletin kalburüstü isimlerine talihimi bağlayarak aldanmam.//

Diğerlerinin yanında Damat Ferit’e talihini bağlayarak aldanmış olduğu bildirilmektedir. Hadi, kendi beyanıdır deyip kötü söz etmeyelim. Lakin onca tarihçinin, Damat Feri Paşa’nın tam tamına beş kez Sadrazamlık Makamına getirilişinin, masum bir aldanmışlık hali olarak, nasıl yorumlayabildiklerini anlamak çok zor. Hadi birincide aldandın, iki, üç, dört, beş defa da aldanmak olmaz ki! Demeyi bırakın, bunu akıllarına dahi getiren hiç kimsenin olmayışını garipsememek mümkün değil.

Şimdi, tarihe ışık tutan araştırmaları ile ünlü Dr Bilal Şimşir’in ‘İngiliz Belgelerinde Atatürk. 1919–1938’ isimli eserinin 3. cildine bir göz atalım. İstanbul’daki işgalcilerin başı, İngiliz Yüksek Komiseri Sir Rumbold’un, Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği gizli raporda;

//‘Vahdettin’le 2 saat konuştuk. Tercümeyi elçilik tercümanı Mr. Ryan yaptı. Vahdettin, Ankara liderleri diye söz ettiği kişilerin ülke ile kan bağı dâhil hiçbir bağları olmadığını söyledi. Mustafa Kemal’den, geçmişi bilinmeyen Makedonyalı bir ihtilalci diye söz etti.

‘Onun kanında her şey olabilir. Bulgar, Yunan, belki de Sırp kanı taşır. Zaten kendisi de Sırp’a benzer. Bunların hepsi Arnavut, Çerkez olup hiçbiri Türk değildir.’//

İngiliz Devlet Arşivlerinden elde edilmiş bu vesika da, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarına ‘Bulgar, Yunan, belki de Sırp kanı taşır. Türk değildir’ deyişi Size bir şey hatırlattı mı? Dileğim, bu iftirayı bugünlerde dahi, açık ya da örtülü hala ısrarla söyleyenlere kimden miras kaldığının anlaşılmış olmasıdır. Diğer taraftan Mustafa Kemal’in kullandığı ‘hayın’ lafı karşısında Vahidüddin’i savunanların çokluğuna karşın, boynunda ilmikle Anadolu’da kurtuluş Savaşı veren Mustafa Kemal ve Arkadaşlarına söylenen bu sözlerin, savunulmak bir yana gündeme dahi getirilmeyişine ne demeli bilmiyorum.

alihoca
07-05-2006, 17:21
Araştırmacılığının yanı sıra, maişetini sağlamak için tarihin magazinel yönü ile de iştigal eden, kimi tarihçilerimiz; Mustafa, Padişah Vahidettin’in kendi hatıralarını aramış bulmuş, okumuş ve karar verip, kanaat bildirmişler.

//Her şeyin bittiği bir anda tahta çıkmış ve iktidarı Bebek ile Aksaray arasında kalan birkaç semte sıkışmış çaresiz bir padişahtır. Hain değildir, hatta ben memleketini sevdiğinden şüphe bile etmem. Ama birşeyler yapmaya çalışırken büyük hataları da olmuştur fakat bu hataların ihanet çizgisine getirilmemesi lâzımdır.

‘İhanet’ ifadesi devlet adamları için kullanılabilir fakat hükümdarlara böyle bir yafta yapıştırılamaz; zira hükümdarlar, hükmettikleri toprağın çocuğu iseler, başlarında bulundukları devletin kendilerine Allah’ın bir lütfü, bir inayeti olduğuna inanır ve devleti hususi mülkleri olarak görürler.
Dolayısıyla, bir hükümdarın devletine, yani kendi mülküne ihaneti, aklı başında bir aile reisinin durup dururken evini yakması yahut esnaftan birinin, meselâ bir bakkalın hiçbir sebep yokken dükkânını ateşe vermesi gibidir ve mantık dışıdır.//

Padişahın her şey olup bittikten sonra, iki gözü iki çeşme ağlayarak yaptığı tek taraflı beyanları karşısında, yufka yüreği dayanmamış inanmış.

Koca Padişah Kendi Mülkünü satar mı? Devlet adamları için ihanet kullanılabilir. Onlar için normaldir amma hükümdarlar, kendilerine Allahın bir lütfu olan hususi mülklerini asla satamaz. Hükümleri ile ilgili olarak; monarşinin modern bir yönetim sayılabildiği orta çağ anlayışında bir anlamda anlaşılabilecek bu zihniyetin, yirminci yüzyılın başlarında demokratik devletlerin boy attığı bir ortamda, bu anlayışı doğal saymanın, doğal sayılıp sayılmayacağı asıl tartışılması gereken olabilir.

Devamında; Kaçmamış hicret etmiş. ‘Gerçi malûm sebepler yüzünden dinine, vatanına ve milletine arzu ettiği kadar hizmete vakit ve imkân bulamamış ise de, asla ihanet etmemiş’miş.

Asla İhanet etmeyen Padişahın, 30 Mart 1919’da, Damat Ferit aracılığıyla, İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe’a ulaştırmış olduğu: ‘Osmanlı İmparatorluğu’nun 15 yıl müddetle İngiliz sömürgesi olması’nın kabulü’ bildirgesinde, memleket sevgisini görebilene, ‘helal olsun’ demekten başka elimizden bir şey gelmiyor.

//‘Şimdi burada zelil ve sefil bir halde kalmaktansa, Anadolu’da at sırtında olmalıydık.’//

Sürgün olduğu yerde söylediği bu söz üstüne, ‘Gitseydin Efendim!’ diyorsanız diye, hemen yazalım. Aslında gitmeyi düşünmüş. Amma velâkin, bu fikrine Dünürü Sadrazam Tevfik Paşa karşı çıkmış.

// ‘Böyle bir avantüre giremezsiniz. Biz, Mustafa Kemal Paşa ile haberleştik. Zaferden sonra, size bağlılığını bildirecek. Onun istemediği, sadece Damad Ferid Paşa’dır. //
Galip gelirse zafer sizin, Allah göstermesin yenilirse de bu yenilgi onun hesabına olacaktır./

İyi mi? Galip gelirse ballı çörek, mağlup gelirse, nasılsa elinin altında hazırda vermiş olduğu idam fermanı hazır. Urun kellesini! Bu zihniyetin Vahidüddin Hazretleri için nerede ise bir gelenek olduğu, birinci Dünya Savaşı Yenilgisi ile ilgili olarak 24 Kasım 1918’de Daily Mail Gazetesi muhabirine verdiği beyanatta da görmek mümkündür.

// Osmanlı Devletinin harbe katılması âdeta bir kaza neticesidir. Eğer siyasî vaziyetimizle coğrafi durumumuz ve millî menfaatlerimiz ciddî surette nazarı dikkate alınsaydı, vuku bulan teşebbüsün asla makul olmadığı açıkça anlaşılırdı. Maalesef o zamanki hükümetin basiretsizliği bizi bu badireye sürükledi ve felâketimize sebep oldu. Eğer ben Makam-ı saltanatta bulunsaydım, bu elim vak’a katiyyen husule gelmezdi. //

Burada ilan edilen suçlu, İttihat ve Terakki Hükümeti ileri gelenleridir. Ama ne hikmetse, o zamanın makam-ı saltanat sahibi, Sultan Reşat Ağabey’in adının şahit olarak bile listeye alınmayışı tesadüf olmasa gerek. Et tırnaktan ayrılmaz misali, birazcık zayıf karakter iması ile geçiştirilir. Dahası koskoca Makam-ı Saltanat Sahibi Sultan Reşat’a, sanki o makamda süsmüş gibi, hiçbir tarihçinin de ilişmediği görülür.

Ayrıca, avantüre giremezsiniz uyarısına, Padişahın can simidi gibi sarılışına bakılır ise, pekte işine gelmemiş denemez herhalde. Hatta hatıratını incelediğimizde buna kendisinin çok bel bağladığı, ‘devleti kuran ve halis muhlis Türk olan Osmanoğulları’nın memleketten sürgün edilip Hilâfetin ortadan kaldırılacağına asla inanmak istemedim’ satırlarından, her ne olursa olsun kendisine zeval gelmeyeceğine olan inanmışlığın getirdiği, şaşkınlık ve düş kırıklığının izleri ile birlikte görmek mümkündür.

Eh, artık iki halde de Payitaht garanti ve galip iken; Anadolu’ya çıkmayışını, biraz anlayışlı olup mazur görmelisiniz. Onu beceremiyorsanız, hiç değilse mazur görenleri mazur görmeyi denemelisiniz. Onu da beceremeyip; kendini feda edip, paratoner görevi yaptığı, İngilizlerin kötülüklerine göğsünü siper ettiği, vatanı kurtarmaya çalıştığı iddiaları için,

//İngiliz Amiral Calthorpe'un yardımcısı Amiral Webb,
İngiliz dışişleri bakanlığına yazdığı 19 Ocak 1919 tarihli raporda şöyle diyordu:

"Halife elimizin altında bulunduğu sürece, İslam dünyasında bir denetleme aracına sahibiz demektir. Halife-padişah (Vahdettin) bizi buraya (İstanbul'a) yerleştirmek istiyor." //

Böylesi belgelerde, sadece Anadolu Türk’ünü değil tüm İslam Âlemini mahkûm etmekten çekinmediği, paratonerlik görevinin sınırlarının, Topkapı Sarayı ile sınırlı olduğu gibi bir izlenime asla kapılmamalısınız.

Yıl 1922 Aylardan Haziran, Kurtuluşun ufukta göründüğü günlerde; İstanbul Pera Palas’da karargâh kurmuş Komutan Yüzbaşı Amstrong'a, Türklerin Padişahı ve Müslümanların Halifesi unvanı ile Şehzade Sami eliyle Sultan Vahidüddin Hazretleri’nin bir mesajı iletilir.

//"Mustafa Kemal ve arkadaşları ihtilalcidirler. Bunlar sizin ve benim düşmanlarımdır. Asidirler. Türkiye'yi yalnız siz kurtarabilirsiniz. Ben sizin dostunuzum. Ne isterseniz size vermeye hazırım. Hâlbuki siz Ankara'dan bir şey alamazsınız. İsterseniz saltanatı ve hilafeti kurtarabilirsiniz. Bana yardım için 4 milyon sterlin borç veriniz. Size mal vererek bu borcu öderim.

Ankara'yı tanımayın, barışı benimle yapın. Propaganda yapmam için uçak, adamlarımı korumam için bir savaş gemisi verin. Bursa'ya gider herkesi etrafıma toplarım. Halk benim davetime koşar. Boğazları açık tutarım. Halife olarak sizin lehinizde çalışırım. Çünkü siz müminlerin savunucususunuz. Onlar da size bağlı uyruklar olarak kalacaklardır. Ankara'dakiler katil adamlardır. Moskova'nın tesiri altındadırlar. Söylediklerinin hiçbiri yapmazlar." //

Belgenin hangi zaman ve ortamda söylendiğini anlamak için; Haziran 1922 tarihine kadar ki, gelişmelere ise satır başları ile bir göz atalım. Sakarya Zaferi Kazanılmış. Sovyetler Birliği ile Kars ve Moskova Antlaşmaları ile Doğu Sınırımız çizilmiş. İtalyan’lar işgal bölgelerinden Ankara ile yapılan antlaşmalar gereği çekilmiş. Suriye sınırının Hatay dışında Ankara Antlaşması ile çizilmiş olduğu tespit edilecektir.

1922 Haziranında zaferin eli kulağında iken, memleketini seven bir Padişah’ın Şehzadesi eli ile iletilen bildirgesinde kurtuluşa duyulan sevinci okumak varken, bu satırları okumanın, dahası bu satırları memlekete yapılan bir iyilik olarak yorumlayabilmenin zorluğu ortada iken, bunu başarabilenleri kıskanmayıp kutlamak gerekebilir.

Bülent Efendi’nin malum beyanatlarına gelecek olursak; eniştesi Vahidüddin Hazretlerinin Ulviye kızına damat seçilmiş. İşin garibi, Padişah kızı olduğu için eniştenin damatlıktan kovulma(boş olmak) gibisinden biten bir izdivaç söz konudur. Devamında bir sürü teyze, hanım, köy kent projesi ve dahi yetmiş yıl kullandığı erika marka daktilo makinesi gibi her bir şeycik var. Bilgi belge adına ise;

// Mustafa Kemal Paşa ‘Azizim Sezai Bey’ hitabından sonra ‘Memuren - yani, görevli olarak- Anadolu’ya hareket ediyorum’ diyor ve annesi Zübeyde Hanım’a bıraktığı bir senetten ve senetle ilgili olarak yapılacak işlerden bahsediyor. Paşa, mektubu ‘Dokuzuncu Ordu Kıtaatı (kıt’aları) Müfettişi Mirliva (tuğgeneral) Mustafa Kemal’ diye imzalamış.//

Görevlendirme ile bilinenlerin yanında; imzasında, sadece görev konumu ve yerinin belirtilmiş olması büyük buluş olarak verilmiş. İyi de, buda biliniyordu, dediğinizde, evraka, evraka diye çığlıklar atılarak kopartılan onca kıyametin gerisindeki mantığı çözmeye başlamışsınız demektir. Kim bilir, hiçbir şey söylemeyen bir söylemenin, ne denli önemli olabileceğine güzel bir örnek bulmuş da olabilirsiniz.

Ayrıca, diğer değerlendirmelerde olduğu gibi hazinenin hepsini götürmeyişi, masum ve mazlumluğuna yetmiş de artmış bile. Böylece yüreğin yufka olmasının yanı sıra, akrabalık ilişkilerinin de Vahidüddin Hazretlerini anlamak ve onu haklılamak için yeterli bir sebep olabileceği anlaşılmış oluyor.

21 Şubat 1921 Tarihli Londra Konferansında; ‘İlk sözü Tevfik Paşa'ya vermek isterler. İnönü buna kızar. Tevfik Paşa sözü alıp, 'Bugün halkın iradesini Ankara temsil etmektedir. O nedenle İsmet Paşa'nın konuşması gerekir' deyişi hakkında, yer Londra ve katılanlar içinde Padişah olmadığı düşünülür ise Londra Konferansının sonuçsuzluk üreten sonucu sonrasında, Vahidüddin Hazretlerinin yapacağı itirazın kıymeti harbiyesi tartışmalı hale gelir. Ayrıca bir monarşist(Sultana bağımlı) olmasına rağmen, Tevfik Paşa’nın aynı zamanda Anadolu Kurtuluş Hareketine olan yakınlığı, nedense dikkate alınmamıştır.

//“İstanbul'da Tevfik Paşa Hazretlerine
Türkiye ile ilgili bütün meselelerin çözümünde ve her türlü dış ilişkilerde başvurulacak tek yer, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümetidir. İstanbul’daki herhangi bir heyetin, hiçbir bakımdan meşru ve hukuki bir durumu yoktur. Bundan dolayı, böyle bir heyetin kendine hükümet adını vermiş olması, milletin hâkimiyet haklarına açıkça aykırıdır ve bu ad altında memleket ve milletin hayatı ile ilgili konularda, dışarıya karşı kendini muhatap göstermesi uygun görülemez. Heyetinize düşen vatan ve vicdan görevi, derhal gerçeğe ve duruma uyarak, millet ve memleket adına meşru ve muhatap hükümetin Ankara'da olduğunu kabul ve ilân etmektir…//

Mustafa Kemal’in T.B.M.M Başkanı sıfatı ile yazdığı bu telgraf uyarısı dikkate alınarak, Tevfik Paşa’nın söylediği sözün sadece bir gerçeğin (nihayet) tesliminden başka bir şey olmadığı anlaşılacaktır. Bir diğer husus Sultan Vahidettin Hazretlerinin hatıratında, // Aynı zamanda dünürü olan ve sadaret makamına getirdiği Tevfik Paşa’yı şahsına ve makamına karşı kötü niyet besleyen “Kemalistler” e yardım etmekle// suçlayışı, Bülent Efendi Hazretleri tarafından unutulmuş olsa gerektir.

Evet, magazinel tarihçimizin de tavsiye ettiği gibi, tarih dediğimiz bilim dalında, verileri akıl ve mantığa vurmak bir yöntem olarak kullanmak mümkündür. Ama aslolan bir başka gerçek; tek kişinin verdiği beyanlar ile tarihi hükümler verilemeyeceğidir. Bu beyan ve niyetin, daha sonra alınan karar ve uygulamalarda teyit edilerek doğrulanıp doğrulanmadığının aranmasıdır.

Şöyle ki; Havza’dan başlayarak gittiği her yerde Mustafa Kemal’e uzatılan her telgrafta ‘İstanbul’a Dön’ talimatı neden verildiğinin peşine düşülmelidir. Gönderdim diyen, ya da mazlumluk ispatı peşinde olanlar bu soruya mantıklı cevaplar vermelidir. Bu yetmez ise, Elazığ Valisi Ali Galip’e Erzurum yolunda ‘İstanbul’a dönüşünün sağlanması ve emre itaatsizlik halinde, derdest edilerek İstanbul’a sevki sağlanmalıdır’ telgraf emri ile 15 Kolordu Komutanı Albay Kazım’a ‘Mustafa Kemal’i derhal tutuklayıp İstanbul göndermesi, direnmesi halinde öldürme yetkisi veren’ telgraflara açıklama getirilmelidir.

Erzurum Kongresi öncesinde;

//Erzurum'da telgraf makinesi başında Padişah'ın başmabeyincisiyle saatlerce tartışılır. Mabeyinci adeta yalvararak: "Ne olur İstanbul'a dönün. Gelmek istemiyorsanız, izinli olarak Anadolu'da kalın ama görevi bırakın...//

Mabeyincinin Padişahtan habersiz, kendiliğinden telgraf başında yazışamayacağı dikkate alınınca, aynı Padişah neden görevi bırakmasını istemektedir? Bunun Ülkenin kurtuluşunu dileyen bir anlayışın göstergesi olarak alınması mümkün olabilir mi? Olur a, olabilir diyenleriniz için devam edelim.

Zavallı ve çaresiz diye nitelenip tüm günahları bağışlanıveren Sultan Vahidettin Hazretlerinin kendi imza, mühür ve onayı ile verdiği bir başka buyruğa bakalım.

//Harbiye Nezareti-Divan-ı Harp
DOSYA No : 70

PADİŞAH BUYRUĞU
Mehmet Vahidüddin
ONAY
“Kuva-yı Milliye adı altında çıkardıkları fitne ve fesatla, anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek şehirleri yakıp yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların tertipçisi oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan, Üçüncü Ordu Müfettişliğinden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, Eski yirmi yedinci fırka kumandanı miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey, Eski yirminci kolordu kumandanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile Eski Washington elçisi ve Ankara milletvekili Midillili Alfred Rüstem ve sıhhiye eski müdürü İstanbullu Doktor Adnan Bey ile Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni Halide Edip Hanımın, ayrıntıları 11 Mayıs 1336 (1920) tarihli ve 20 numaralı karar tutanağında yazılı olduğu üzere, Mülkiye Ceza Kanunu’nun kırk beşinci maddesinin birinci fıkrası delaletiyle elli beşinci maddesinin dördüncü fıkrası ve elli altıncı maddesi uyarınca, sahip oldukları askeri ve mülki rütbe ve nişanlarla, her türlü resmi unvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, halen firarda bulunmaları dolayısıyla kanun hükümleri gereğince mallarının haczedilerek, usulüne göre idare ettirilmesine dair İstanbul bir numaralı sıkıyönetim mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçirildiklerinde tekrar yargılanmak üzere tasdik edilmiştir.

Bu Padişah Buyruğu’nu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlidir.24 Mayıs 1336 (1920)//

Görüldüğü üzere fermanda askeri, mülki rütbe nişanlarının kaldırılması ve var olan mallarını haczedilmesini takiben, sadece ve sadece idamlarını istiyor. Efendim, öldürmeden yakalayabilirseniz de şöyle bir tekrar yargılayıveririz. Padişah Buyruğu sonuna eklenen bu tekrar yargılama cümlesinin önemini, bu cümleye can simidi sarılanları okudukça daha iyi anlamanız mümkün olacaktır.

Şeyhülislamın elinden çıkıp Zat-ı Şahanelerince onaylanan fetvaların, halkımız tarafından İslam’ın şartı bilinip bellendiği bir bilinç ortamını not edip devam edelim. İstenilen fetvayı vermeyerek görevinden alınan Şeyhülislâm, Haydarızâde İbrahim Efendi’nin yerine geçen, Şeyhülislam Dürrizâde Abdullah Efendi'nin 11 Nisan 1920 Tarihli Fetva-yı Şerife'sine bir göz atalım:

//… Dünya düzeninin sebebi olan ve kıyamet gününe kadar Ulu Tanrı'nın daim eyleyeceği İslâm Halifesi Hazretleri'nin veliliği altında bulunan İslam memleketlerinde bazı kötü kimseler anlaşarak ve birleşerek ve kendilerine elebaşılar seçerek Padişah'ın sadık uyruklarını hile ve yalanlarla aldatmakta, yoldan çıkartmaktadırlar. Padişahın yüksek buyrukları olmaksızın asker toplamaktadırlar. Görünüşte askeri beslemek ve donatmak bahaneleriyle, gerçekte ise mal toplamak sevdasıyla, şeriata uymayan ve yüksek emirlere aykırı bir takım haksız ödemeler ve vergiler koymakta ve çeşitli baskı ve işkencelerle halkın mal ve eşyalarını zorla almakta ve yağmalamaktadırlar…

Böylece, hükümet merkezini tek başına bırakmak, Halifenin yüceliğini zedelemek ve zayıflatmak suretiyle yüksek Hilafet katına ihanet etmektedirler… Bu işleri yapan yukarıda söylenmiş elebaşılar ve yardımcıları ile bunların peşlerine takılanların dağılmaları için çıkarılan yüksek emirlerden sonra bunlar, hala kötülüklerine inatla devam ettikleri takdirde işledikleri kötülüklerden memleketi temizlemek ve kulları fenalıklardan kurtarmak dince yapılması gerekli olup, Allah’ın “öldürünüz” emri gereğince öldürülmeleri şeriata uygun ve farz mıdır” ? Beyan buyrula. Cevap: Allah bilir ki olur.

Böylece Padişahın ülkesinde savaşma kabiliyeti bulunan Müslümanların adil Halifemiz Sultan Mehmet Vâhdettin Han Hazretlerinin etrafında toplanarak savaşmak için yapacağı davet ve vereceği emre uymak suretiyle adı geçen asilerle çarpışmaları dince gerekir mi? Beyan Buyrula. Cevap: Allah bilir ki gerekir.
Bu takdirde, Halife Hazretleri tarafından sözü edilen asilerle savaşmak üzere görevlendirilen askerler, çarpışmazlar ve kaçarlarsa büyük kötülük yapmış ve suç işlemiş olacaklarından dünyada şiddetle cezayı, ahirette de çok acı azâbı hakk ederler mi? Beyan Buyrula. Cevap: Allah bilir, ederler,

Bu takdirde, Halife askerlerinden asileri öldürenler gazi, asilerin öldürdükleri şehit sayılırlar mı? Beyan buyrula. Cevap: Allah bilir ki, sayılırlar.

Bu takdirde, Padişah'ın asilerle savaşmak için verdiği emre itaat etmeyen Müslümanlar, günahkar ve suçlu sayılıp şeriât yargılarına göre cezalandırılmayı hak ederler mi? Beyan buyrula. Cevap: Allah bilir ki, ederler. Dürrizâde El-Seyid Abdullah". //

Bu iki emrin bir tek ortak noktada birleştiğini tespit edebiliriz. Anadolu’yu işgal eden İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan Kuvvetleri için tek kelime kötü söz yoktur. İşgal kuvvetleri Dost Güçler olarak yorumlanmış olsa gerek ki; asi Mustafa Kemal ve çapulcu Kuva-yı Milliye Birlikleri tek düşman olarak gösterilmiştir.

Devletin resmi yayın aracı olan Takvim-i Vekayi ve Peyam-ı Sabah gazetelerinde yayınlanan ve sadece bir tek Kur’an Ayetine dayandırılan bu fetvanın Padişahın izni ve yüksek oluru ile yayınlanmış olduğun ekleyelim. Bir de buna "Emir-i Sultani'ye itaat etmeyen Müslümanlara ceza tehdidinde bulunan’’ fetvaları dâhil edin, üstüne de halkın dini bilgisizliği nedeni ile bu fetvaların Allah’ın emri sanıldığını katın ve şöyle arkanıza yaslanarak bir tahmin yapın bakalım.

alihoca
07-05-2006, 18:09
Bu fetva ve yaratacağı vahim sonuçların daha iyi anlaşılabilmesi için, Çarlık Rusya’sının Türk ve Kafkas Kökenli Halklara uyguladığı Tehcir ve Kıyımlara da değinmek yararlı olacaktır. Ermeni Tehcirini soykırım(Genocid) olarak kolayca kabule hazır insanlarımızın kısaca özetleyeceğimiz bu kısmı dikkatle okumaları yararlı olabilir.

1768 Yılında başlayan Osmanlı-Rus Savaşının, 1774 Yılında Rusya’nın Osmanlı için bedeli ağır zaferi ile sonuçlanmıştır. Sonrasında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması, Rusların Ortodoksların hamisi sıfatı ile Osmanlı tebaası üzerinde söz hakkı kazanmalarına yol açmıştır. Bu beraberinde Rusya’nın izlemiş olduğu Panslavizm politikası nedeni ile Rum, Bulgar Ayaklanma ve ayrılıklarını getirecektir. Rumların bu başarısı ise daha sonra ayrılıkçı Ermeni Hareketlerini başlatacaktır.

Osmanlı Sınırlarında Rum, Bulgar hele Ermeni İsyanları ortada yokken gelişen bir başka vahim olay vardır. Bu olay Çarlık Rusya’sının izlediği tehcir ve kıyım politikasıdır. Osmanlı Rus Savaşı daha bitmeden, 1771 yılında Rusların Kırım’ı işgali ve 1783'in Nisan ayının sonlarında, Çar Büyük-Deli Petro’yu Baltacı’dan Kurtaran II. Yekaterina'nın Kırım'ın Rusya'ya ilhakı ile zorunlu göçün devlet politikasına dönüştürüldüğü bir süreç başlatılmıştır. Bu Süreç Çarlık Rusya’sında Kırım Tatar Türkleri ile başlayıp Kafkas Kökenli Halklara kadar süren bir tehcir, kırım, kıyım politikasıdır.

1853–1856 Kırım Savaşında kaderin bir garip tecellisi olarak ilk fotoğraf makinesinin şahitliği ile bu savaş ve sonrasında Tatar Türklerine uygulanan zulüm belgelenir. Bu zulmün Avrupa basınında yer alması ile tarihte namı diğer Lambalı Kadın 5 Kasım 1954 İstanbul Selimiye Kışlasına yaralı çadırlarına ulaşır. Hasta ve yaralılara sunduğu bakım ve sevgi ile hastabakıcılık mesleğine öncülük edecek olan Florance Nightingale’in Kırım Savaşı sonuçlarına tanıklık etmesi ne garip tesadüf değil mi?

Yıl 1897’yi gösterdiğinde, Bağımsız Kırım Hanlığı Döneminde yaklaşık İki milyon olan Tatar nüfusunun 186.000 e düştüğü sayımla tespit edilir. Bu tespitin öyle her kaynakta faklı farklı rastladığınız şişirme rakamlardan olmadığını da ekleyeyim. Hemde, yetip ve bitse canınıza minnet. Kırım tarihi ve sonrasına paralel olmak üzere aynı zulüm ve tehcir politikasının, Kafkas Kökenli Halklara da istisnasız uygulandığı vereceğimiz örneklerle görülecektir.

Kafkasya’ya 1768’de ilk Rus akınları ile zulüm eşzamanlı olarak başlatılmıştır. Ta ki, 2 Temmuz 1864 tarihinde Grand Dük Çar'a ‘Kafkasya'da yenilmemiş bir tek aşiretin bile kalmadığı’ çekilen telgraf ile bildirildiğinde "Kafkas Göçü" gittikçe artan bir ölçüde hız kazanmıştı. Tarihte 93 Harbi diye adlandırılan 1877–78 Osmanlı-Rus Savaşı ile aralıksız devam eder.

Öyle ki; Çar 2. Aleksandr'ın "ya size gösterilen topraklara gider yerleşirsiniz veya en kısa süre içerisinde bu toprakları terk eder Osmanlı'ya göç edersiniz" sözü ile uygulanan zoraki iç göçün asıl amacının dış göç yani çok bilinen ismi ile tehcir olduğu anlaşılacaktır. Bu tehcir politikasını 1908 tarihi sınırlandırıp Kırım ve Kafkas Tehcirine, Panslavizm Politikası gereğince izlenen Balkan Göçlerini de eklediğimizde ulaştığımız sayı beş milyondur.

Daha önce başlamasına rağmen Kırım Savaşı baz alınarak bakıldığında elli yıla yakın bir zamanda, Osmanlı’nın kabul ettiği göç miktarı ise iki milyona ulaşmaktadır. Burada dikkate alınması gereken bu tehcir politikası ile kırım ve kıyıma uğrayan insan sayısının ulaştığı boyuttur. Yaklaşık bir rakamla beş milyon insanı yerinden yurdundan canından eden bu zulümü hiç dillendiren olmaması ne garip değil mi?

Ana konumuz olmadığı için daha fazla uzatmadan söylenecek şey, aslında tehcir politikasının Çarlık Rusya’sı ve 1908 tarihi ile sınırlı olmadığıdır. 1930 ve daha sonra 1944 Stalin Sovyet’inde; yıkılan Çarlık Rusya’sından devlet politikası olarak sürdürülmüş olan biricik miras oluşuna dikkatinizi çekerim. Şimdilerde kimi Rus Büyükelçilerinin yapılan toplantılarda Türk İşadamı ve Aydınlarını Ermeni Soykırımı ile suçluyor oluşunun, Sizlerde yaratacağı çağrışımları, doğrusunu söylemek gerekir ise merak etmiyorum desem yalan olur.

Osmanlı, iki milyonu bulan bu göçerleri; Amasya, Adana, Adapazarı, Balıkesir, Bursa, Biga ve Çanakkale, Çankırı, Çorum, Eskişehir, İzmit, İçel, Konya, Samsun, Sinop, Sivas, Tokat, Trabzon, Yozgat ile Halep, Şam, Amman ve Kıbrıs'a yerleştirmiştir. İşte şimdi, Kafkas kökenli halkların Osmanlı Sarayı ile tarihten kaynaklanan ilişkilerine değinerek konumuza tekrar döneceğiz.

Çerkeslerde Orta Çağda yerleşip süregelen ve batılı anlamı ile feodalitenin tanımını zorlayan ve daha çok kast sistemine yakınlığını söyleyebileceğimiz acımasız bir feodalite söz konusudur. Erkek egemen toplumda erkek kadın üzerinde sonsuz diyebileceğimiz bir hakka sahiptir. Erkek çocukların aileden alınıp başka aileler eli ile katı kurallara bağlı olarak yetiştirilerek, bireyselliğin körleştirilerek toplum kurallarına bağımlılığın sağlandığı göze çarpmaktadır. Katı kuralara bağlı kan davaları ile ünlü savaşçılar yetiştirmenin yanı sıra, güzelliği ile ünlü Çerkes kadınları Ortaçağdan başlayarak bütün Dünya saraylarında prenses, cariye, odalık, dadı, halayık olarak boy göstererek ün kazanmışlardır.

Osmanlı Padişahlarının da Kafkas kökenli cariyeleri saraylarına kuruluş döneminden başlayarak aldıkları görülür. Halayık, dadı hanım, hanımağa, hanım sultan gibi, hangi statü ile saraya alınmış olur ise olsun, zamanla saray da güç ve etkinlik sahibi oldukları tespit edilecektir. İstanbul’un en zengin konaklarında da bu güzellikleri ile aranılır olduklarını not edelim. Takdir edersiniz ki; Padişahlara olan bu yakınlıkları ve baş döndüren güzellikleri ile saray entrikalarında da yerlerini almışlardır.

Uzatmadan söylenecek olan, Kafkas kökenlilerin göç aşamasından, yerleştiği toprakların seçimine ve daha sonrasında, saray, ordu ve devlet içinde görev alırken, sarayla olan bu tarihi yakınlık önemli rol oynamıştır denilebilir. Kısaca, Anadolu’ya yerleşen Kafkas kökenlilerin; Padişah ve Saraya tehcir ve kıyım acısından tutarak, iş, aş ve aşktan kaynaklanan sevgi ve bağlılıklarını tespit edip özetlemiş olduk.

Bu açıklamalardan sonra şimdi, konuya kaldığımız yerden devam edelim. Vahidüddin Hazretleri’nin ‘Bursa'ya gider herkesi etrafıma toplarım.’ deyişinde, Adapazarı’ndan Bursa, Balıkesir, Biga’ya uzanan yay ve çevresinde yerleştirilen Kafkas kökenlilerin kendisine olan bağlılıklarına duyduğu güveni görmek mümkündür. Bunun tespiti ile de, el yazması Padişah Hatt-ı Hümayunu yanında, yine onaylı Şeyhülislam Fetvasının, İngiliz, Yunan uçakları ve çeşitli işbirlikçiler eliyle Anadolu’nun her köşesine ulaştırılması aşamasına gelmiş olduk.

Bu fetvaların ilk etkileri Biga’dan, Balıkesir, Bandırma, Bursa, Adapazarı, Düzce, Bolu, Gerede yayı üzerinde görülmüştür. Bu bölgelerde Kuva -yı Milliye Hareketini içten yıkabilmek için; Teal-i İslam Cemiyeti, Kızıl Hançerciler, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Asker-i Nigehban (Bekçi-Gözcü) Cemiyeti gibi zararlı cemiyetlerin birleştirilerek Cemiyet-i Muhammediye adlı derneğin kurdurulmuş olduğunu görüyoruz.

Bu isyan bölgesinde Padişahın yanında yer alanların çoğu gibi, Balıkesir’e yerleşmiş bir Çerkes Ailesinden Ahmet Anzavur’un devreye sokulduğunu görüyoruz. II. Abdülhamid zamanında Jandarma subaylığı yapmış, Bakırköy karakol kumandanlığında ve Kütahya ve Konya'da görevlendirilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Sonrasında sonra Binbaşı olarak emekli edildiği için çiftliğine çekilmiştir.

Biga’nın Yunanlılar tarafından işgalini takiben, Yunan saflarında faaliyete geçtiğini görüyoruz. Anadolu Kurtuluş Hareketine katılanları Bolşeviklik(Komünist) ile suçlayarak bölgede kurulan zararlı cemiyetlerden Cemiyet-i Muhammediye’nin üyesidir artık. Aksilik ya! Burada Memleketin Kurtuluşu için Mustafa Kemal’i görevlendirip bahtiyar olduğunu hatıratında açıklayan, Vahidüddin Hazretlerinin sahne aldığını tespit ediyoruz.

Kendi el yazması Hatt-ı Hümayun ve yine kendisinden onaylı Şeyhülislam Fetvaları ile katmerli idam fermanlarının daha buğusu üstünde iken; Saraya çok sayıda kız verip sağladıkları maddi manevi çıkarlar ile kendisine sadakatle bağlılıkları söz konusu olan, Balıkesir, Bursa, Adapazarı ve Düzce Civarlarının ileri gelenleri saraya davet edilir. Bu insanların dinine olan bağlılıkları bilindiği için yapılan gizli toplantılarda Kur’an üstüne bağlılık yeminleri alınır.

Bu aşamada Ankara Cephesinde neler olmuş bir bakalım. Milli Meclisin Kuruluş günlerine rastlayan ve Anadolu’yu cayır cayır yakmaya başlayan bu gelişmeler üzerine özellikle halkın ayaklanmalara olan katılımını engellemek için Mustafa Kemal ve T.B.M.M’nin aldığı karşı önlemelere bir göz atalım.

//25.04.1920 Tarihli T.B.M.M’Sİ Bildirgesi;

…Biz vekilleriniz, Ulu Tanrı ve Yüce Peygamber adına yemin ederiz ki, Padişah ve Halifeye isyan sözü bir yalandan başka bir şey değildir. Ve bunun amacı Vatanı savunan güçleri aldatılan Müslümanların elleri ile yok etmek ve Ülkeyi sahipsiz ve savunmasız bırakarak elde etmektir.

Hint’in, Mısır’ın başına gelen durumdan kutsal Vatanımızı kurtarmak için İngiliz casuslarının sizi aldatmak üzere uydurdukları yalanlara inanmayın. İzmir’ini, Adana’sını, Urfa ve Maraş’ını kısaca düşman salgınına uğramış bölgelerini savunanları, din ve uluslarının şerefi için kan döken kardeşlerinizi arkadan size vurdurmak isteyen alçakları dinlemeyin ve onları Millet Meclisi’nin kararı üzerine cezalandırılacak olanlara yardım edin.

Taa ki din son yurdunu kaybetmesin! Taa ki Ulusumuz köle olmasın. Tanrının laneti düşmana yardım eden hainlerin üzerine olsun ve kutsal yardımı, Halife ve Padişahımızı, Ulusu ve Vatan’ı kurtarmak için çalışanların üzerinden eksik olmasın.//

//24.04.1920, Mustafa Kemal’in T.B.M.M. Başkanı seçildikten sonra yaptığı konuşmalardan;

… Ulusun genel yönetimini eylemli olarak yüklenmek, Ülkenin ve Hilafetin kurtuluşunu doğrudan doğruya sağlamak görev ve yetkisi ile kurulmuştur.

İnşallah cihan padişahımız olan Efendimiz Hazretleri’nin sağlık ve esenlikle her türlü yabancı boyunduruğundan kurtulmuş olarak yüce tahtlarında sürekli kalmalarını, Tanrının lütfundan yakarırım.//

Bu minvalde yapılan konuşma, bildirge, önerge ve dergilerde yazılan yazılara ek olarak, Müftü Mehmet Rıfat Efendi ve çevre illerin müftülerince de onaylanan Ankara Fetvası yayınlanır.

//Dünyanın nizamının sebebi olan İslâm Halifesi Hazretlerinin halifelik makamı ve saltanat yeri olan İstanbul, mü'minlerin emirinin (Padişahın) rızasına aykırı olarak müslümanların düşmanı olan düşman devletler tarafından fiilen işgal edilerek, İslâm askerleri silahlarından uzaklaştırılıp, bazıları haksız olarak şehit edilmiş…

Yine Halife'nin rızası olmadığı halde, Osmanlı toprakları olan İzmir, Adana, Maraş, Antep ve Urfa taraflarına düşmanlar saldırıp oradakileri müslüman olmayan uyruklarımızla el ele vererek İslâmları toptan yok etmeye, mallarını yağmalamaya ve kadınlarına tecavüze, müslüman halkın bütün kutsal inançlarına hakarete kalkışmışlardır.

Anlatılan şekilde hakarete ve esirliğe uğrayan Halifelerini kurtarmak için, ellerinden geleni yapmaları bütün Müslümanlara farz olur mu? Cevap: Tanrı (Allah) en iyi bilir ki, olur…

Halifeliğin gasbedilen haklarını geri almak için düşmanlara karşı açılan mücadelede ölenler "Şehit", kalanlar "gazi" olurlar mı? Cevap: Tanrı (Allah) en iyi bilir ki, olurlar...//

Bu alıntılarda ilk bakışta biraz çelişki gibi görünen bu konuşma, öneri ve bildirgeler konusunda yorum ve açıklamayı Mustafa Kemal’e bırakalım.

// Ulus ve ordu, Padişah ve Halifenin hayınlığından haberli olmadığı gibi, o kata ve o katta bulunana karşı yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağlarıyla içten bağlı ve uysal. Ulus ve ordu, kurtuluş yolu düşünürken bu atadan gelen alışkanlık dolayısıyla kendinden önce yüce halifeliğin ve padişahlığın kurtuluşunu ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavrama yeteneğinden yoksun... Bu inançla bağdaşmaz görüş ve düşüncelerini açığa vuracakların vay haline! Hemen dinsiz, vatansız, hayın, istenmez olur.//

//Hükümet Kuruluş Aşamasında;
Baylar, Meclise önerdiğim önemli bir konu da, hü¬kümet kurma sorunu idi. Bu sorunun ve bununla ilgili önerimin o zaman için ne denli önemli olduğunu iyi bilirsiniz.

Gerçek, öz olarak, Osmanlı Devletinin ve halifeliğin yıkıldığını ve ortadan kalktığını düşünerek, yeni temellere dayalı, yeni bir devlet kurmaktı. Ama durumu olduğu gibi söylemek, amacın büsbütün yitirilmesine yol açabilirdi. Çünkü genel eğilim ve düşünüş, daha padişah ve hali¬fenin özürlü sayılacak bir durumda bulunduğu yolunda idi. Dahası, Mecliste, İlkin halifelik ve padişahlık katı ile bağlantı kurma ve İstanbul Hükümeti ile uzlaşma arama akımı baş göstermişti.

İstanbul’daki koşulların, halife ve padişah ile, ne açık ve ne de özel ve gizli görüşmeye elverişli olmadığını açıklamaya çalıştım. Böyle bir görüşme ile ne anlamak istediğimizi sordum. Ve “Ulusun, bağımsızlığı ve yurt bü¬tünlüğünü sağlamaya çalışmakta olduğunu haber ver¬mek için ise, bu gereksizdir. Çünkü padişah ve halife olan kişi de bundan başka bir şey düşünüp isteyebilir mi? Bunun karşıtını, kendi ağzından işitsem inanmam; bunun yüzde yüz zorlama ve baskı altında söyletildiğini kabul ederim.” dedim.

Bizi suçlamak için çıkarılmış olan fetva¬nın uydurma olduğunu ve İstanbul Hükümeti buyruk ve bildirimlerinin yorumlanması gerektiğini söyleyerek, yufka yürekli ve kıt düşünceli kimi insanların yol açmak istedikleri sarsaklığı gereksiz gördüğümü açıkladım.//

Bir yandan işgal kuvvetlerine, diğer yandan ayaklanan Muhammediye ve Halife orduları alan birliklerin katliamlarına karşı dini, askeri önlemler geliştirilmiştir. Bu günlerin, düzenli ordu kurma kararının daha yenice alındığı günler olduğunu tespit edildiğinde; tam teşekkülünü tamamlayamamış ordu birlikleri ve mevcut Kuva-yı Milliye Birlikleri ile sorunu çözmeye kalkmanın yaratacağı zorlukları sanırım anlaşılacaktır.

İşgale ve halife ordularının yarattığı ayaklanmalara iki cephede birden dini askeri yöntemlerle savaşırken, aynı anda da Mecliste alınan kararlar ile geleceğin siyasi temellerinin atıldığını da görmekteyiz. Bunu Mustafa Kemal’in Nutuk’taki kendi ifadelerinde görmek mümkündür;

//Şunu bilginize sunmak istiyorum ki, hükümet kurmakla ilgili bir öneride bulunmadan önce, duyguları ye görüşleri göz önüne almak zorunluluğu vardı. Bu zorunluluğa uymakla birlikte, asıl amacı saklı tutan önerimi bir önerge biçiminde Meclise sundum. Birtakım karşı görüşler ileri sürüldü ise de kısa bir tartışma sonunda kabul olundu.

1- Hükümet kurmak zorunludur. 2- Geçici olduğu bildirilerek bir hükümet başkanı tanımak ya da bir padişah vekili ortaya çıkarmak uygun görülemez. 3- — Mecliste beliren ulusal iradenin, yurt yazgısına doğrudan doğruya el koymasını kabul etmek temel ilkedir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin üstünde bir güç yoktur. 4- Türkiye Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme yetkilerini kendinde toplamıştır. 5- — Meclisten seçilecek ve vekil olarak görevlendirilecek bir kurul hükümet işlerine bakar. Meclis başkanı bu ku¬rulun da başkanıdır. 6- — Padişah ve halife, baskı ve zordan kurtulduğu zaman, Meclisin düzenleyeceği yasaya uygun olan durumunu alır.//

Ankara cephesindeki bu gelişmeler, yıllardır süre gelen konunun, bir başka tartışma alanını oluşturmaktadır. Şöyle ki, Mustafa Kemal’in yukarıya alıntıladığım Meclis zabıtlarına geçen konuşmaları, mecliste kabul görerek yasalaşan önergeler, vekillerin sunduğu tekliflerin kabulü ile İrade-i Milliye Dergisinde yayınlanan Padişaha bağlılık konuşma, mesaj ve yorumların halktan gizlenen gerçekler olarak yorumlanmasıdır.

Gerek Ankara Fetvasında, gerekse Mustafa Kemal’in verilen kurtuluş mücadelesini Halife Efendimize bir isyan olmadığını deklere ederken, diğer taraftan meclisin kabul ettiği önergelerle, gelecekteki Cumhuriyetin siyasi temellerinin atılıyor oluşunun halkın aldatılması olarak algılandığını görüyoruz. Ki alıntısını yukarıya aldığım sözleri ile Mustafa Kemal amacını halktan gizleyişini, Nutuk’da nedenleri ile birlikte söylemiş olduğunu görüyoruz.

Ayrıca, Mustafa Kemal’in yaptığı konuşmalarda ve meclisin önerisi ile yayınlanan mesajlarda, Padişaha bağlılık, ondan alınan ilham ve Padişahın masumiyetine olan inancın açıklanmasının yanı sıra, padişahın Anadolu Kurtuluş Hareketini desteklediğini bildiren açıklamaların; Vahidüddin Hazretlerinin gerçekte Anadolu Kurtuluş Hareketine verdiği gizli desteğin ipucu olarak gösterilip, Onun masumiyetinin birer delili olarak sunulduğunu görmekteyiz.

İşte burada, Padişah ve İstanbul Hükümeti Cephesine dönelim. Ve alınan karar ve uygulamaların, yapılan açıklamaların bu masumiyet iddiasını destekleyip desteklemediğini inceleyelim.

Kurulan Kuva-yı Muhammediye(Kuva-yı İnzibatiye) adlı ordunun başına geçirilen Ahmet Anzavur’un, bizzat Vahidüddin Hazretleri tarafından Mirmiranlık(Paşalık) nişanesi ile görevlendirildiğini görüyoruz. Akabinde Karesi(Balıkesir) Mutasarrıflığına tayin edilir. Bununda Anzavur’un da Biga, Balıkesir’den başlayarak Padişah ve Halife tarafından Kuvâ -yı Milliye’yi tedip ve tenkille görevlendirilmiş olarak görevine başladığı anlamına geleceğini takdir edersiniz. Görev aşkına bir göz attığımızda ise;

//…Eğer Kuvâ-yı Milliye denen teşkilâta silâhla karşı koyarsanız, onların haracından kurtulduğunuz gibi tekrar askere gitmekten de kurtulursunuz. Siz burada bir müddet dayanın; ondan sonra Padişah İstanbul'dan ordu gönderecek, onların hepsini imha edecektir." Deyip koynundan çıkardığı Kur'an ile Padişah Ferman’ını çıkararak: "Kuvâ-yı Milliye’ye iltihak edenler idam edilecektir.’’ Emrini okuyup halkı bu teşkilâta katılmamaya Kur'an üstüne yemin ettiriyordu.’’

.“Yunan Ordusunun, halife ordusu sayılması gerekir... Asıl kafaları koparılması gereken mahlûklar Ankara’dadır... Kim milliyetçilerle birlikte Yunan’a karşı giderse, şer’an kâfirdir. //

Gibi nice söylev ve beyanatlarla halkı Kuva-yı Milliye’ye karşı kışkırtmaya and içmiş olduğu anlaşılabilir.

İngilizlerin altın ve silah desteği ile kuşanan beş bin kişiyi bulan Anzavur Birlikleri, Kızıl Hançerciler ve Gavur İmam Lakaplı Eşkıya Fevzi iki bin kişilik silahlı kuvvetleri ile Balıkesir ve Kirmasti’ üzerine yürüyüp ele geçirirler. Kazandıkları başarılar ile şımararak, Bandırma girişinde başta Şehzade Cemalettin olmak üzere, Kaymakam ve şehrin ileri gelenleri tarafında tören ile karşılandıkları görülür.

Halife Ordusu olarak kutsal(!) görevlerini ifa ederken, alaylarına sancak verilerek ödüllendirilmesi yetmemiş gibi bizzat Vahidüddin Hazretleri tarafından // 16 Kuva-yı İnzibatîye gazisini! Mecidiye nişanıyla taltif ettiği// tespit edilmiştir.

Özetle, Anzavur ve ona bağlı birlikler Biga’da ele geçirilen, şehir, kasaba ve köylerde Kuva-yı Milliye taraftarlarına karşı büyük bir katliama girişirler. Katliam Biga ise sınırlı değildir maalesef ki, Bayburt'un Şeyh Eşrefi, Yozgat'ın Şeriat Hâkimi Hafız Şahap'ı, Bolu ve Gerede olaylarının Kör Ali hocaları, Konya ve Bozkır ayaklanmalarını hazırlayan Zeynel Abidin hoca’sı bölgelerindeki Kuva-yı Milliye taraftarlarından asker, subay, gönüllüsü demeden kıyıma giriştikleri bir acı gerçektir.

Öldürülen binlerce Kuva-yı Milliye taraftarının yanı sıra, kendisine bağlı küçük bir müfreze ile Rumeli sahillerine ulaşarak, İtilaf Devlerinin Rumeli’deki Akbaş Cephaneliğini ele geçirerek Lapseki’ye silahları nakletmeyi başaran Köprülü Hamdi Beyin yakalanıp işkence edilerek ölmesi Anadolu’da derin bir nefret dalgasını yaratır.

Atatürk’ün, Nutuk’da üzüntüsünü şu cümleler ile ifade ettiği görülür,
// Efendiler, hemen aynı günlerde Anzavur, Balıkesir ve Biga havalisinde oldukça mühim vaziyetler ihdasına muvaffak olabilmişti. Başına külliyetli miktarda adam toplamıştı. Karşısına gönderilen henüz pek körpe ve çok az miktardaki mili kuvvetler ile Biga'da kanlı bir muharebe oldu. Anzavur galip geldi. Kuvvetlerimizi dağıttı. Top ve mitralyözlerimizi gasbetti. Askerlerimizi ve zabitlerimizi esir ve şehit etti. Akbaş Kahramanı Hamdi Bey de bu şehitler arasında idi. //

Biga, Adapazarı, Yozgat, Çorum, Konya gibi belli başlı isyanların, Anadolu Kurtuluş Hareketine mal, can ve zaman maliyeti olarak bedeli ağır sonuçlara yol açtığı tespit edilmelidir. Diğer taraftan, bu ayaklanmanın bastırılması sırasında Milli Kuvvetler içinde görev alan ve Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Batı Anadolu'da gerilla faaliyetlerine, 1919 yazında Anzavur liderliğinde başlayan, yine bir Çerkes olan Ethem’in ön plana çıkması kaderin bir garip cilvesi olarak ilginçtir.

alihoca
07-05-2006, 18:23
Şimdi de, Vahidüddin Hazretlerinin başrol aldığı iş ve eylemleri burada keserek tartışma yaratan sözlere geçelim.

Cumhuriyet Halk Partisinin 15–20 Ekim 1927 Tarihleri arasında gerçekleşen, 2. Kurultayı gerçekleştirilir. Mustafa Kemal bu kurultayda altı gün ve toplamı otuz altı buçuk saat süren bir konuşma yapmıştır. Daha sonra bu konuşma metni ve belgeler Nutuk adı ile kitaplaşmıştır. Nutuk’da, Vahidüddin Hazretleri’nin adı, belgeler kısmı hariç olmak üzere, on dokuz yerde geçmektedir. Tartışma yaratan hayın sözünün geçtiği yerlere de bir göz atmakta yarar olabilir.

//1- Padişah ve Halife olan Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini düşlediği alçakça önlemler araştırmakta.
2-Harbiye Nazırı, bu sözü söylediği dakikada yalnız bir kişinin güvenini kazanmış bulunuyordu. O kişi de, devlet başkanlığını kirletmekte olan hayın Vahdettin’di.
3- düşmanların elinde oyuncak olan Vahdettin’in
4- … gösterişli bir san kazanabilmiş bir alçağın, onuru çok yüksek olan soylu bir ulusu nasıl utanacak bir duruma düşürebileceği kendili¬ğinden anlaşılır.
Gerçekten, neden ve nasıl olursa olsun, Vahdettin gibi özgürlüğünü ve canını kendi ulusu içinde tehlikede görebilecek kertede aşağılık bir yaratığın bir dakika bile olsa, bir ulusun başında bulunduğunu düşünmek ne acıklıdır! Şuna kıvanabiliriz ki bu alçak, alçaklığını, atalarından kalma padişahlık katından Türk ulusunca atıldıktan sonra tamamlamış bulunuyor. Türk ulusunun bu öncelikli dav¬ranışı elbette övülmeye değer.
Beceriksiz, aşağılık, duygu ve anlayıştan yoksun bir yaratık, kendisini kabul eden herhangi bir yabancının kanadı altına sığınabilir…//

Bu aşamada, üstüne bunca fırtınalar kopartılan hıyanet, ihanet ve ihanet etmek kelimelerinin Türkçe sözlükten anlamlarını da verelim.

İhanet; 1. Hıyanet, hainlik 2. Evlilikte, sevgide aldatma, sadakatsizlik. 3. Gerektiğinde yardımda bulunmama, bir kimsenin güvenini yok etme.
Hıyanet;1- Kutsal sayılan şeylere el uzatma, kötülük etme veya karşı davranma, hainlik, ihanet. 2- Güveni kötüye kullanma, aldatma, vefasızlık. 3- Vefasız
İhanet Etmek ise; 1. Hainlik, kötülük etmek. 2. Karı, koca birbirini aldatmak.
Vatan Haini; Vatanın yüksek çıkarlarını hiçe sayarak onun aleyhinde iş gören kimse.

Osmanlıca Sözlükte ise;
Hain; 1- Emanete hıyanet eden. 2- İyiliğe karşı kötülük eden,
Hıyanet; 1- Kendine olan inanı, güveni kötüye kullanma. 2- Sözünü tutmayıp oyun etme.

Şeklinde açıklandığını görmekteyiz.

Mustafa Kemal Atatürk’ün kullandığı bu sözlere karşı, yapılan savunmalarda sürekli olarak ‘padişah vatanı satmaz, satmamıştır’ diye kullanılmasına karşın, hayın kelimesinin satmak gibi bir anlamını bulamadığımızı küçük bir tespit olarak not edelim. Belki akıllara takılır diye de, Nutuk’da; satmak ya da bu anlamı çağrıştıracak ‘Peşkeş’ gibi kelimeler olmadığını, kullanılmadığını belirtmek faydalı olabilir.

Vahdettin Hazretlerine hain kelimesini ilk yönelten kişinin Mustafa Kemal olmadığını;
// O hain, yalnız vatana ihanet etmedi. Hanedanımızın şerefi ile de oynamıştır. Artık vatandan da, hanedanımızın sicilinden de kovulan bu adamdan bahsetmeyelim. Yazık ki benim babam, bu adamın amcasıydı, bunu bile düşünmedi.//

Diye açıklama yapan Veliahd Abdülmecid Efendi olduğunu, her nedense unutulan ve hiç gündeme getirilmeyen ikinci bir not olarak ekleyelim.

Konumuzun ulaştığı bu noktada, Sultan Vahidüddin Hazretlerini savunanların, Mustafa Kemal’e verdiği kısmi görev nedeni ile Kurtuluş Savaşının gerçek başlatıcısı, Ülkeyi terk ederken hazineyi yanında götürmeyişinin ve parasız pulsuz, aç biilaç kalışının, masumluğunun en büyük kanıtı olarak sunulduğunu gördük. Mustafa Kemal’in bir Osmanlı Generali oluşunun dahi, Padişahı aklama çabaları içinde değerlendirişini tespit ediyoruz. Hatıratında işlediğimiz kendi değerlendirmelerinde de, tüm yanlışların görevlendirdiği beceriksiz ve art niyetli devlet adamlarının suçu olarak ifade edişinin de, hoş görü ile karşılanıp yorumlandığı söylenebilir. Diğer yandan Vahdettin Hazretlerinin karar ve uygulamalarını İşgal Kuvvetleri tarafından uygulanan baskının doğal ve normal sonucu olarak görülüp değerlendirildiğini görmekteyiz.

Mustafa Kemal’in hayın sözünü en hafif deyimi ile haksız olarak değerlendirenlerin yanında, bu sözün dayanağı olarak sunduğu belgeleri tarihi bir belge olarak görmeyenlerde vardır. Vahdettin hakkında söylenen hiç bir ithamı tarihsel bir kaynak olarak kabul etmiyorum diyebilecek kadar ileri gidenlerin de çıktığını görmekteyiz. Bunun Üniversitelerimizin Profesörlük düzeyinde ulaşmış hocalarımız tarafından seslendirilişinin, taşıdığı mana ve önem ortadadır.

Vahidüddin Hazretlerini anlayabilmek ve hoş görebilmek için, günün zorlu koşullarının büyük bir özen ve ihtimamla değerlendirildiğini görmekle kalmıyoruz. Vahidüddin Hazretlerinin kişisel zaaflarının, çaresizliğinin, zayıflığının hoş görü ile karşılanıp, bu özellikleri ile yaptığı hataların şefkatle karşılanmasının bir gereklilik olduğunu öğreniyoruz. Hain kelimesinin taşıdığı anlamı acımasız bularak, bir insanın yapabileceği hiçbir şeyin onu vatan haini yetmez noktasına kadar taşınabildiğini tespit ediyoruz.

Vahidüddin Hazretlerinin hain olmadığını söylenirken, bir padişah olarak ondan kahramanlık beklemenin yanlışlığını öğrenmiş oluyoruz. Gazete köşelerinde 1918–1922 yılları arasındaki koşullarda, ne hain olunabilir ne kahraman diyerek, savunmayı adresi meçhul gönderme boyutuna taşındığı gözlemliyoruz. Hain diyebilmek için hukuki kararlar gereklidir diyebilen Tarih Kurumu Başkanları ile karşılaşıyoruz. Düşmanla işbirliği yaptığı açık olan başta Mareşal Petaine olmak üzere Vichy Fransa'sı yetkililerine bile bugünün Fransa’sında hain olarak bakılmıyor, mertebesine ulaşıldığını tespit ediyoruz.

Veliahd Abdülmecid Efendi’nin hain kelimesini ilk kullanan oluşunun, doğal akrabalık hakkı olarak görülebileceği anlaşılmıştır. Vahidüddin Hazretlerinin Mustafa Kemal hakkında //Onun kanında her şey olabilir. Bulgar, Yunan, belki de Sırp kanı taşır. Türk değildir.// deyişinin, Padişahların en doğal hakkı olarak değerlendirilmesi gereği ortaya çıkmıştır.

Osmanlı Arşivleri, Tarih Kurumu Arşivleri, Genelkurmay, T.B.M.M Arşiv ve Tutanakları, İngiliz Dışişleri Arşivleri, Üniversitelerimizin Arşivleri ve seksen yıldır yapılan araştırmalar sonucu elde edilen tüm belgelerin bir tek suçlamayla, resmi tarih suçlamasıyla, çöp kadar değersiz olduğunun acı gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalıyoruz.

1968 Yılında Necip Fazıl KISAKÜREK ile başlayarak, Tarik Mümtaz GÖZTEPE’YE, Yılmaz ÖZTUNA’YA Yalçın KÜÇÜK’E, Murat BARDAKÇI’YA, Vehbi VAKKASOĞLU’NA, Bülent ECEVİT’E ulaşan bu süreçte, yüzlerce alaylı yazar, mektepli onlarca profesör, bu mücadeleyi bilinçle sürdürmüş ya da bilmeden müdahil olmuşlardır.

Gelinen son nokta, Vahidüddin Hazretlerine hain kelimesini kullanmanın yasaklanması ile zirve olarak nitelenebilir. Teslim etmek gerekir ki bu bir zaferdir. Ve hiç şüphesiz ki zaferler şans ve tesadüfle kazanılamaz. Zafer ancak sistemle, sabırla, inatla verilen bir mücadelenin sonunda kazanılır.
Onca yazar, bunca değerli Profesör, Tarih Kurumu Başkanları, Eski de olsa Başbakan, Milli Eğitim Bakanları, Vahidüddin Hazretleri için hain değildir, vatanseverdir, büyük vatan dostudur dediği bir ortamda bize söz düşmez. Kazananın olduğu yer de mağlubu da açıklamak, ilan etmek gerekir.


O günün koşullarında; Vahidüddin Hazretlerine HAİN diyen Mustafa Kemal ATATÜRK HATALIDIR.





Saygılarımla
alihoca

alihoca
07-05-2006, 18:24
Eğer, tarih yazanların, tarih yapanlara sadakatsizliği alışkanlık boyutunu aşıp, kadrolaşma temayülü gösteriyorsa, bunu insaf davetiyeleri ile önlemek mümkün olmayabilir. alihoca

Ramo
08-05-2006, 23:56
Sevgili Ali hocam,
Bir çok kaynaktan özenle seçilmiş,bu güzel tarihsel bilgiler için çok teşekkürler.
Bir milleti,millet yapan bütün değerler gibi ortak tarih,paydamızın da nasıl alnından vurulduğunu,nasıl sırtından bıçaklandığını,kalleşce hemde kendi çocukları,insanları tarafından bıçaklandığını bir güzel anlatmışsın diline sağlık.
Geçmişden gelen bir hesabı kesmek için,Din elden gidiyor yaygaraları ile başlayıp feryada figana dönüşen bu vicdansız saldırı,malesef bu topraklarda yanan Anadolu ateşini söndürecek gibi.O kadar hain,o kadar sinsi ki,Bir dönem tek dişi kalmış canavar diye seslenilen,emparyalist ağabeylerinide yanına alarak.
Dil birliğimiz,
din birliğimiz
Kültürümüz,
sevgilerimiz,
birer birer yıkıldı.
Ortak neyimiz varsa parçaladılar,törpülediler.Zincirlediler.
Tarih de yıkılan kalelerden biri.
Ne diyeyim?
Sol yanımızdaki koca cevahir sağolsun.Bir gün aşka gelirde yeniden yakar.19 Mayıs Ateşini...

bikmisbroker
09-05-2006, 03:11
> Zeytinin teri ve Köy Enstitüleri
>
> Arabamız su kaynatmasa durmayacaktık, o sıcak yaz günü Balıkesir'in
>Savaştepe ilçesinde. Yola çıkmadan önce arabaya bakım yaptırmış, hararet
>sorunu olduğunu söylememe rağmen arıza
> bulamamışlardı. Dağda su kaynattıktan sonra motorun soğumasını
>bekleyip ancak Savaştepe'ye kadar gidebilmiştik. Birlikte yolculuk ettiğim
>eşim ve kızımın da canı sıkkındı. Günlerden pazardı ve her yer tatildi.
>Sanayi sitesinde arabaya baktıracak birilerini aradık,
> bulamadık. Can sıkıntısı ve çaresizlik içinde söylenirken tamirci
>aradığımızı duyan birileri aracılığıyla tanıştık Hüseyin amcayla.
>
> Elinde küçük bir alet çantası vardı. Yardımcı olmak istediğini
>söyledi. Motora yaklaştı, sesini dinledi. Kontağı kapatıp tekrar açtı.
>Hiçbir yere dokunmadan uzun uzun motoru ve çalışmasını izledi. "motorun
>soğutma sisteminde sorun görmediğinden" söz etti.
> Bir süre daha bakındı. Sonra "buldum galiba" diye haykırdı.
>
> "Herşey normal görünüyor ve su kaynatıyor ise araba su eksiltiyor
>demektir. Muhtemelen kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur. O takdirde
>döşemelerin ıslak olmalı" dedi. Gerçekten de onca uzmanın çalıştığı
>servisin bulamadığı sorunu kısa sürede görmüştü. Arabanın kalorifer sistemi
>su kaçırıyor eksilen soğutma suyu yüzünden araba
> hararet yapıyordu. Kalorifer sistemini devre dışı bırakıp geçici bile
>olsa su kaçağını önleyip sorunu çözdü, Hüseyin amca.Teşekkür edip borcumu
>sordum. Arabanın camındaki tıp armasın gösterdi;
>
> -Doktor musun?
>
> -Evet.
>
> -Bizim hanımın yıllardır geçmeyen ağrıları var. Gelip bakarsan
>ödeşiriz. Ben de hanıma doktor götürmüş, gönlünü almış olurum. Hem de
>çayımızı içer soluklanırsınız.
>
> Hep beraber, Hüseyin amcanın evine gittik. Tek katlı bahçeli şirin bir
>evdi. Hanımının şikayetlerini dinleyip, muayene ettim. Çoğu yaşlılığa ve
>menopoza bağlı yakınmaları için tavsiyelerde bulunup iki de ilaç yazdım.
>Kadıncağızın yüzü güldü. Teşekkür etti. Çay
> hazırlamak için izin istedi. Bu arada ilkokul çağındaki kızım boş
>durmuyor odaları karıştırıyordu. Bir şey kırıp dökmesin diye yanına
>gittiğimde evin bir odasının duvarlarının kitapla dolu olduğunu gördüm.
>Şaşkınlığım daha da artmıştı. Muhabbet ilerleyince, tamirci sandığım
>Hüseyin amcanın gerçekte emekli ilkokul öğretmeni olduğunu
> 39 yıl devlet hizmetinde Ege'nin köylerinde çalışıp emekli olduktan
>sonra Savaştepe'ye yerleştiğini anlattı. Çocuklarının okuyup büyük şehre
>gittiğini burada hanımıyla baş başa yaşadığından dem vurdu.
>
> -Neden buraya yerleştin?
>
> -Ben okumayı, yazmayı, hayatı burada öğrendim. Sizler bilmezsiniz,
>unutuldu gitti. Ben Savaştepe köy enstitüsünün ilk mezunlarındanım. Hasan
>Ali Yücel maarif vekili iken ilk köy enstitüsü burada açıldı. Burada
>öğrendim ben hayatı, bir şeyler öğretmenin nasıl mutluluk verdiğini.
>Ayrılamadım buralardan.
>
> -Peki bu tamircilik işi nereden çıktı?
>
> -Dedim ya, bilmezsiniz sizler, köy enstitüsü mezunu olmanın ne demek
>olduğunu? O zamanın okulları sanırsınız. Halbuki orada bu toprağın
>çocuklarına okuma yazmanın yanı sıra çiftçiliği, hayvancılığı, inşaat
>yapmayı, yemek yapmayı, bozulanları tamir etmeyi, örgü örmeyi hatta az
>buçuk hekimlik yapmayı bile öğrettiler. Hayatı öğrendik ve öğretmen olup
>hayatı öğrettik çocuklara.
>
> -Yani elinizden çok iş geliyor.
>
> -Köy enstitülerinde bilmeyi, öğrenmeyi, düşünmeyi soru sormayı,aklını
>kullanmayı öğretiyorlardı. Zaten bu yüzden yaşatmadılar ya...
>
> Bu arada çaylar geldi. Çayın yanında ekmek peynir ve zeytinden
> oluşan kahvaltı da hazırlamıştı Hüseyin amcanın hanımı. Emekli
> olduktan sonra zeytinciliğe başladığını sofradaki zeytinin de kendi
>ürünleri olduğundan söz etti.
>
> -Zeytinin hikmetini bilir misin? Meyveleri ile karnımızı doyurmuş,
>yağını çıkarmışsız. Kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile ısınmışız.
>Giderek ona benzemişiz.
>
> -Nasıl yani?
>
> -İnsan da doğanın meyvesi değil mi?
>
> Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa doğru tutup;
> -Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan.
>Çoğunu sıkıp yağını çıkarıp posasını da sabun yapıyoruz. Yani heba olup
>gidiyor. Bir kısmını sofralık ayırıyor selede tuza yatırıp acı suyunu
>atmasını buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz.
> Veya salamura yapıp olduğundan daha şişkin gösterişli hale
>getiriyoruz. İnsanlara da böyle yapmıyor muyuz? Okullarda okutup okutup
>hayata hazırladığımızı sanıyor ya şişiriyor ya da buruşturup atıyoruz
>insanları.
>
>
> "Sizin köy enstitülerinde yaptığınız da böyle bir şey değil miydi"
>diye soracak oldum. Hanımına baktı gülüştüler.
>
> -Hurma zeytini bilir misin?
>
> -Bilmem. Hiç duymadım.
>
> -Egenin bazı yerlerinde olur. Ağaç aynı ağaçtır ama her yıl kasım ayı
>sonu gibi denizden karaya esen rüzgar ile zeytin ağaçlarına bir mantar
>bulaşır. Bu mantar zeytinin terini giderir, acısını dalında alır. Dalında
>olgunlaşır zeytinler. Toplandığında yemeğe hazırdır anlayacağın.
>
> -Eeee.
>
> -Köy enstitüleri de böyleydi. Dalında olgunlaşan zeytinler gibi
>insanları oldukları yerde yetiştirmeye, onların bilgilerini de diğer
>insanlara bulaştırmayı amaçlamıştı. Doğup büyüdüğü ortamda
>olgunlaştırıyorlardı, insanı. Hayata hazırlıyorlardı.
>
> Sustuğumu görünce. Hanımından boşalan bardakları doldurmasını rica
>etti.
>
> "işte bu yüzden, öğrendiklerimin zekatını vermek, zeytinin terini
> hatırlatmak için buradayım, doktorcum, unutulsun istemiyorum" dedi.
> Kitaplığından çıkardığı iki kitabı kızıma hediye etti. Vedalaştık.
> Arkamızdan bir tas su döküp, uğurladılar.
>
> Dr. Mehmet Uhri
>
> mehmetuhri@...
>
> Not: Bu yazı, emekli öğretmen Hüseyin Kocakülah ve köy
> enstitülerine emek verenlerin anısına ithaf olunmuştur.
>
>

dentist
10-05-2006, 21:53
Sayın Alihoca ;

Büyük bir emek eseri olduğu her kelimesinden belli olan yazınızı zevkle ve sindirerek okudum , okumak haliyle insanın zamanını alıyor ve de biz okurken bu kadar zamanımız alan yazının hazırlanması ve yazılması ne kadar zaman almıştır allah bilir, emeğinize sağlık.

Yazınız konu itibari ile bana çok yakın olmasada müsade ederseniz ve de konuyu dağıtmış olmazsam yazının içinden çok beğendiğim iki cümleyi buraya aktarmak istiyorum. Tekrar soylemem gerekirse seçtiğim cümleler konunun anafikrinden uzak olsa bile öğretici ve özlü cümleler.

1-Bir tarihçinin tarihi olay ve kişilikler hakkında yardımcı kaynaklara dayanarak hükme varıp karar bildirmesi, verdiği kararı doğru ve geçerli kılmaz. Yardımcı kaynakların verdiği bilgilerin(!) şüphe ile karşılanıp teyidi aranmalıdır.

Bu tür bir cümle kurarak araştırmayı insanlara sunmak onlara bir fikri empoze etmekten çok daha iyi ve olaylara objektif bakış imkanı sunuyor.

2- Lider aynı zamanda bir kadroya dayanır. Yani gelecekte kuracağı örgütün çekirdeğini oluşturacak kadro olmadan liderden bahsetmek birazdan fazla derecede zordur. Diğer taraftan bir fikri hareket ve fikir tabanı olmadan da liderin gerçek anlamı ile lider olabilmesi kolay değildir. Bir anlamda az ya da çok bir geçmişi olan fikri hareket, kadro, liderin ortaya çıkmasında önemli kavramlar olarak değerlendirilmelidir.

Ayrıca lider dediğimiz yaratığın eğilmez, bükülmez, yemez içmez, hep doğru söyler hiiç yalan söylemez vs bilip bellemenin ve dahi böyle savunmanın, hatta bunu olması gereken baş koşul gösterilip yapılan saldırının yanlışlığı artık anlaşılmalıdır. O günün ve kişilerin anlama kapasiteleri doğrultusunda gerçeklerin bir kısmını gizleyebilir, hatta argo tabiri ile söyleyecek olursak, yağ da çeker, yer yer masum diye adlandırabileceğimiz yalanlarda söyler.



Önemli bir tespit yazı veya hatırlatma her ne dersek diyelim güzel iki paragraf ... ve ondanda ötesi günümüz olaylarına veya yapılmak istenen işlere uyarlanması çok mümkün.


Tekrar emeğinize sağlık....

alihoca
10-05-2006, 23:46
Sn Dent,
Güzel İnsan;

İtiraf etmem gerekir ise, bu konu beni üzen, çok yaralayan bir konudur. Özellikle Tarihçiliği konusunda çok değer verdiğim Hocalarımızdan bir kaçının basına verdiği beyanatlarda kullandıkları cümleler, seçtikleri dilin incitici olduğunu söyleyebilirim. Yalan olmasın ama bu konu ile ilgili her beyanatı, çıkan her kitabı değil ise de kitap içeriğini, tartışmayı yakından izlemeye çalıştım diyebilirim. İnternette de dişe dokunur tüm açıklama ve tartışmaları taramaya çalışmıştım.

Diyeceğim konu ile ilgili kitapların yanısıra, kayıtlı bir arşivim önceden vardı. On günü aşkın bir süre bu konuya tekrar dalmış gitmiş olduğum içinde foruma pek katılamamıştım anlayacağın. Yani bir Dost çıkıpta, hocam totu topu on üç word sayfasını bu kadar zaman da mı yazdın, ayıp dese de haksız diyemeyeceğim.

Kabaca az çok şekillendi deyip, ''Tarih Notları'' başlığını açtığımda konu 21 sayfa halinde hazırdı. Ama kendi yorumlarıma daha az yer verip bilgi ve belgelerle konuyu işlemek ve çok keskin olan dili biraz yumuşatayım derken 'Amma Kastın' hocam zıılgıtı gelince, acele etme de göreyim. Alel acele orasını kes burasını yumuşat derken gönderdim kurtuldum. Derken renklendirme de kullandığım kırmızı yerlerin sırıttığını gördüm. Okudukça farkedebildiğim bazı eksiklikler de kaldı maalesef.

Ama en azından, hain ya da mazlum kahraman hiç farketmeden kendi tarafından bakanların sadece kendi pencerelerinden verdikleri bilgi ve belgelerin(maalesef ki çoğunluğu kişisel yorum) dışında, her iki tarafın söz,eylem, bilgi ve belgelerini karşılaştırmaya çalışan derli toplu ve ilki Arka BahÇe'ye ait olan bir inceleme olmasını amaçlamıştım.

Biraz eksik kusur kaldı anlayacağın. Dostlarımız mazur görür ise, kısmetsee daha sonra zaman zaman tamamlamaya çalışırız İnşallah.

Bak, bir mikrofon uzattın neler döküldü. En iyisi kısa kesmek galiba.

Bu fırsattan yararlanarak, okuyan, görüş bildiren tüm Dostlara teşekkürlerimi sunuyorum.
Saygılarımla

Süvari
13-05-2006, 11:12
Ellerinize sağlık hocam.

Bu yazdıklarınız birçokları için okumaya bile korkulacak yazılar malesef günümüzde.
Ancak bizim için bir hazine olacaktır.

alihoca
19-05-2006, 17:09
Bu günlerde;

İçinde, darbeler, örgütler, çatışmalar, katiller, tanklar, tüfekler olan, söz, yazı ve iddialardan geçilmiyor.

Bende de, 3 Kasım Seçimleri sonrasında yazıp daha önce paylaştığım ve arada bir bahsini ettiğim ''Sebep-Sonuç İlişkisi Açısından; 12 Eylül ve 28 Şubat'' adlı bir inceleme yazısı var.

Eğer okumayan Dostlarımız var ise; bugün gündemi oluşturan, kimi iddialar, kafalardan geçip söze yazıya dökülen istem ve beklentiler ya da sıcak gelişmelerin, izlerini ve ipuçlarını demiyeyim de, biraz benzerlerini okumak isterler belki dedim.

Kimbilir belki de, bu incelemeyi bıraktığımız yerden başlayarak tekrar ele almak isteyen bir müslüman çıkar.

alihoca
19-05-2006, 17:23
12 Eylül Dönemi ve Yeşil Kuşak Politikası,

Demokratik, Laik ve Çağdaş devlet düzenini yıkmayı amaçlayan köktendinci hareketleri anlamak için,
Nato ve Varşova Paktlarının getirdiği soğuk savaş dönemi hatırlanmalıdır. Bu dönemin politik uygulama ürünlerinden olan, ABD kaynaklı yeşil kuşak politikası ve bunun Türkiye uygulamasının bilinmesi gerekir.

Yeşil Kuşak Politikasının kısaca amacını yazacak olursak, Sovyetler Birliğinin,
Müslüman Türkî Cumhuriyetler, Afganistan, Pakistan, İran, Irak, Türkiye olmak üzere İslami karakterli rejim ve hareketlere verilen destek ile çevrelenip kuşatılmasının sağlanmasıdır, diyebiliriz. Daha sonra bu politikanın Afrika’nın Müslüman toplumlarına da uygulandığını görmekteyiz.

İran ve Afganistan,
Fransa’da adeta misafir edilen, olası gelişmeler ve alternatif stratejiler için yedekte tutulan Ayetullah Humeyni, 1979 Yılında yine aynı yeşil kuşak politikası gereğince İran Devrimini gerçekleştirmesine göz yumulmuştur. Sovyet yayılmacılığına engel olması için oluşturulacak olan, islami yeşil hattın bir ayağı böylece geçekleştirilmiştir.

Aynı Dönemin ilginç ve sonucu tam kestirilip hesap edilemeyen gelişmesi ise,
Sovyetler Birliğinde M.GORBAÇOV’un Glasnost (Açıklık) Politikası ile başlayan B.YELTSİN’in Perestroyka (Yeniden Yapılanma) Politikası ile devam eden bir sürecin devam ediyor oluşudur. Sovyetlerin Afganistan İstilası ile başlayan gelişme karşısında, ABD tercihini dini karakterli Afgan Mücahitlerine yine aynı politika gereğince her türlü destek olarak kullanmıştır. Bu desteğin ABD medya-sinema tekellerince (Rambo filmleri) kahramanlaştırılıp pazarlanması dahi bize, izlenen politikanın boyutunu gösterebilir.

Dünya gelişmeleri ile paralel götürebilmek için içeriye dönüp, değişimi anlamak için kısa bir hatırlatma turu atalım.

1960’lı yıllar sonrasında gelişen, radikal sağın (öncesi de olmakla beraber) başta ve en güçlüsü Ülkü Ocakları, diğeri (henüz tedrisat sürecinde ve gelişmekte olan)Akıncı Ocakları olarak iki kola ayrıldığını görürüz. Bu iki kol radikal solun ve dolayısı ile Sovyet yayılmacılığının Türkiye’de gelişmesinin önünde engel, sivil vurucu güçler olarak çıkarıldığı bir gerçektir. Ve yer yer Akıncı Ocakları dâhil olmak üzere diğer İslamcı örgütlenmeler, Komünist tehdit olarak algıladıkları eylemlerde Ülkücüler ile güç birliğine gitmişlerdir. M.Ş. EYGİ gibi yazarlarda, ABD karşıtı eylemler için, yazdıkları gazetelerin köşelerinden polis kuvvetlerine yardımcı olunmasını tavsiye ile yönlendirmişlerdir. Radikal Partiler ve Tarikat yapılanması için, yurt dışı (Libya ve Suudi Kaynaklı Aramco-Rabıta) petro dolar desteğini, konuyu çok fazla dağıtacağı nedeni ile bir yana bırakılacak olursa,

12 Eylüle kadar olan dönemde,

—Merkez sağ partilerin oy uğruna dini değerleri kullanıp, tarikat yapılanmaları ve akıncı ocaklarına örtülü-gizli,
Ülkü Ocaklarına ise açık destekleri görülür.
—Devletin kolluk kuvvetleri ve özellikle TSK’nin yapısı gereği bu iki tercihten seçimlerini örtülü-gizli olarak ta
olsa Ülkü Ocakları adına kullandıkları çok da iddialı olmayan bir gerçektir.
—Büyük sermayenin, ona bağımlı medyanın, büyük sendikaların bu iki güç arasına tercihleri de aynı istikamette
olduğu söylenebilir.

Radikal Sol için ise, küçük bir tespit durumun vahametini gözler önüne serer sanırım. 11 Eylül 1980 Tarihine kadar devasa bir tehlike olarak gösterilen, Sovyetlerin destekleri ile her an komünizmi Türkiye’ye getiriverecek diye korkulan-korkutulan sol örgütlenme, 12 Eylül sabahı tek eylem koyamayacak hale getirilivermiştir.

Sülo Babada bu işi anlamamış olsa gerek ki,12 Eylül askeri savcılarına,

//
—Ülkenin çoğunluğunda örfi idare sürerken,
(Sıkıyönetimde İlleri sivil değil Askeri Komutanların yönettiğini hatırlayalım.)
12 Eylül sabahı terör nasıl bitmiştir. Bir gecede ne değişmiştir?//

Diye yönelttiği sorunun halende cevapsız kalması dikkat çekicidir.

1980 Öncesi Dönemin kötü çocuk olarak damgaladığı solcular hak etti desek bile, dönemin korunup kollanan öz evladı olarak, Ülkücü Gençlerde adeta tu kaka ilan edilmiştir. Ordu ve kolluk kuvvetlerince himaye edilip, Dönemin Siyasi liderlerince ‘Bana ülkücüler adam öldürüyor dedirtemezsiniz’ diyerek adeta dokunulmaz kılınan Ülkücüler, artık ihtiyaç fazlası ve kullanım dışı görülüp, garanti kapsamından çıkarılarak, mahpusluk çekmek zorunda kalmışlardır. Kaderin cilvesi olarak olsa gerek, solcu gençlerle aynı koğuşları paylaşmak ve daha kötüsü aynı işkence uzmanlarının meslek hünerleri karşısında, solcularla birlikte oluşturdukları koroda ve acı ile bağırmak zorunda bırakılmışlardır.

M.YAZICIOĞLU’nun daha sonradan söylediği gibi, her iki tarafın da aslında ülkesini seven ve –akıllarınca- Ülkelerini korumaya kurtarmaya çalışan Anadolu çocukları oldukları gerçeğinin geçte olsa anlaşılmasını ise, kazanç olarak not düşelim. Tertemiz ve yüreği vatan sevgisi ile dopdolu diyebileceğimiz, sağ veya sol yönlendirmeli, Anadolu Çocuklarından bu sözde vatan kurtuluşu savaşında 5.000 can verildiği ise toplumsal belleğimizden asla silinmemelidir.

1980 ve sonrasının (12 Eylül Askeri Yönetimi, askerin daha fazla yıpratılmaması için bu politikasını yapılan seçimler ile Sivil Hükümet tarafından da izlenmesini sağlama yolunu seçmiştir.) ‘Asker ve Sivil Cunta’ diye de adlandırılan dönemdeki politika değişiminin Cumhuriyetin hiçbir döneminde görülemeyen bir biçim aldığını görmekteyiz. Görülemeyen olarak yapılan tanımlama, yeşil kuşak olarak adlandırılan ABD kaynaklı bu politikanın uygulayıcılarının bizzat 12 Eylülü gerçekleştiren TSK Komuta Konseyi oluşu ile ilgilidir. Merhum T.ÖZAL’IN ( yerelde kullanılan politik sloganı ile Türk İslam Sentezi ) ölümüne değin bu politikanın kesintisiz uygulanması, elbirliği ile sağlanmıştır.

Amaç, ılımlı ve düzen ile uyumlu, işbirliği içinde bir İslami hareket oluşturmaktır. Böylece sol ve dolaylı olarak da Sovyet yayılmasının önüne set çekebilmektir. Uygulamasını ise, seksen öncesi illegal olarak faaliyet içinde olan, tarikat yapılanmasının üzerindeki örtünün kalktığını, legalite kazandırıldığı, iade-i itibar verildiğini, bununla da kalmayıp desteklendiği bir dönem olarak incelemeye devam edelim.

Netekim Paşamız(Sn EVREN) 12 Eylül Müdahalesinin halk desteğini sağlamak için çıktığı yurt gezilerinde ise ayetlerle süsleyerek yaptığı konuşmalarda, müslüman gençleri adeta teşvik, taltif ve destekleyerek cesaretlendirmeye başlamıştır. Her ne kadar yanlış olarak nitelemesem de, ilk ve orta öğretimde din dersinin zorunlu tutulmasının, aynı paşalarımızın eseri olduğunu hatırlatalım. Adeta modanın değiştiğini ve rüzgârın başka taraftan estiğini söyleyebiliriz. Orta öğretimde sosyoloji, felsefe gurubu derslerinin haftalık ders saati sayılarının sınırlandırılması, bu derslere o yıllarda okullarda kadro fazlası olarak alınan İlahiyat kökenli öğretmenlerimizin sokulması. Sayısı mantar gibi artan Kuran Kursları, İmam hatip okulları, yurt dışındaki tarikat okullarına varan destekler söz konusudur.

Bu dönemde, Farsça ve Arapça, İslam devrimi hedefli binlerce kitap dilimize çevrilerek, gençlerin (Buna özellikle 12 Eylül Zindanlarında ki Ülkücü Kadroları da dâhil ettiğimizde, ürünlerinin sonradan alındığı anlaşılacaktır.) teorik eğitiminde kullanılmıştır. Ordu ve polis öncelikli olmak üzere devlet içinde kadrolaşma hız kazandırıldı. Tarikat liderleri bile, artık siyasi liderlerin ziyaretleri ile şereflendirilir olmuştur. Kimi tarikat kuruluşlarının ve yayın organlarının düzenlediği görkemli törenlere katılabilmek, çağrılı olarak davet edilmek resim vermek için yarışılır olmuştur.

1983 Yılında iktidar olan Merhum T.ÖZAL'IN İslami bankerlik kuruluşlarının (imtiyazlı çalışmasını sağlayacak olan) kararnameyi imzalamakla işe başladığını görüyoruz. Buda Merhumun neden çook sevildiğini gösterir gibi sanki. Ayrıca bunun özellikle yurt dışından toparlanan dövizlerin istismara açık bir şekilde kullanılmasının yolunu açtığını görüyoruz. Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızdan hiçbir hukuki değeri olmayan belgeler ve sözde kar-zarar ortaklığı senetleri ile toplanan paralar ve bu paraların gayrı resmi yollardan transferleri yasal soruşturmaları güçleştirdiği bir gerçektir. Dini motifleri kullanarak para toplama işinde, dini-milli dernekler, Camii, Kuran Kursları ve hocaların(kimi zaman eski imamların) kullanıldığı tespit edilmiştir.

Sadece Almanya’da yaşayan vatandaşlarımızın bir araştırmaya göre yıllık tasarruflarının toplamının iki milyar Euro olarak tahmini, sorunun hangi, ekonomik boyutlara taşınmış olabileceğinin ipuçlarını verebilir.

Aynı dönemde islami sermayenin yapılanması, aracı kurum, faizsiz bankacılık ve holdingleşen sanayi olarak devlet, hükümet teşviki ve belediye desteği ile çığ gibi büyümüştür. TÜSİAD’IN karşısına, iki bin üyesi ile MÜSİAD’IN rakip olarak çıkarılması, büyümenin ulaştığı noktaları anlamamızı sağlayabilir. Kurucu başkan Sn Erol YARAR ve Ali BAYRAMOĞLU’NUN yaptığı bazı konuşmalar nedeni ile DGM’de yargılanıyor olması bir başka ilginç göstergedir. Asya Finans, İhlâs Finans, Yabancı Sermayeli Faisal Finans, Kombassan, Endüstri Holding, Sayha Holding, Jet Pa, Yimpaş gibi çok uzatılabilecek örnekler ve bugünkü durumları olayın kavranmasını kolaylaştırabilir.

Sn K.EVREN ve Merhum T.ÖZAL Dönemlerinin öz evlat olarak kayrılıp kollanan, desteklenen masum müslüman çocuklar olarak nitelenen eylemli örgüt yapıları, artık büyümüş ve olgunlaşmıştır. Kendilerine direnebilecek solcu ve ülkücü gençlerde hapiste olunca, meydanın özenle boş bırakılmasından sonsuz yarar sağlamışlardır denebilir.

Kendilerini silahlı eylem düzeyine ulaşmamış olarak gören tarikat örgütlenmeleri, sayıca fazla olmalarına ve ulaştıkları ekonomik güce rağmen, erken bir huruç-kalkışmanın tehlikeli olacağını düşünmektedirler. Devlet mekanizması içine sızma ve ele geçirme taktikleri bizzat liderlerinin konuşma kasetlerinden bilinmektedir.

Diğer taraftan Hizbullah ve benzeri silahlı örgütler artık palazlanmış, yer yer ordu içine sızılmış ve hatta nihai hedefler için eylemler konulmaya başlanmıştır. Diyarbakır’da Vahdet Kitabevinde başlayan örgütleşme sonrasında, Menzil(Fecir Gurubu) ve İlim Gurubu olarak şekillenen örgüt yapıları ile gelişimine devam etmiştir. Örgüt ileri gelenlerin İran’da teorik ve silahlı eğitim gördükleri artık ispatlanmış gerçeklerdir.

Hizbullah, İslami Hareket, Vasat, İbda-c,Kaplancılar Partiya İslamiya Kürdistani (pik) gibi taban ve güç elde etmiş olanları bilinen örneklerdir. Batıya açılma kapısı olarak Bolu, Düzce ve Bursa’yı kullandıklarını görüyoruz . Hizbullah örgütüne yapılan baskınlarda ele geçen belgelerde,

''PKK ve radikal örgütlerin temizlenmesinin ardından bölgedeki tek hâkim güç haline geleceğiz. İzleyen süreçte halkı da ayaklandırmak suretiyle devlete başkaldırarak iktidarı elde ettikten sonra İslami bir Kürt devleti kuracağız.''

Amacın tereddüde yer bırakmayacak şekilde, açıkça ifade edildiği tespit edilmiştir.

Camii ve Kuran Kursları örgüte adam kazandırma alanları olarak değerlendirilmiştir. Doğu bölgemizdeki, okuma yazma oranın düşüklüğü ve aşiret-akrabalık bağları, bu yapının kısa sürede sayıca yaygınlaşmasını sağlamıştır. Teorik eğitimini, silahlanma evresini dış destek ile aşabilen örgütler acımasızca denebilecek eylemleri koyabilecek güce erişmişlerdir. İslamcı yazar Konca KURİŞ’İN kaçırılıp günlerce işkence sonrasında, İran Düğümü ile bağlanarak, diri diri gömüldüğü olay bu örneklerden sadece biridir. Batman, Diyarbakır ve diğer doğu illerinde görülen, güpegündüz arkadan ve kısa mesafeden vurulan bir satır veya başın arkasına tek el ateş gibi yöntemlerde, gücün pervasızlığı dikkat çekicidir. Bir başka cevapsız kalan soru ise anılan yapılanmanın Pkk adlı ayrılıkçı örgüte karşı kullanılıp kullanılmadığı, korunup korunmadığıdır.

Buraya kadar olan örnekler bile,
12 Eylül ile başlatılıp 1990’lı yılların ilk yarısına kadar, Dinin; dönemin egemenleri ve siyasiler tarafından kullanılıp işlendiği, yönlendirildiği, politik amaçlar tarafından kullanıldığı, dinsel temaların siyasi simgeler olarak bayraklaştırıldığı bir dönem olarak anlaşılmasını sağlar.

Bu noktada tekraren,
Bu boyuta ulaşan bir politikanın, genç Cumhuriyetimizin hiçbir döneminde, devletin izlediği bir politik tercih olarak, uygulanmadığının altını çizmek istiyorum.

ABD önderliğinde, Batı Dünyasının uyguladığı Yeşil Kuşak Politikasından kaynaklanarak oluşan, tehdit, tehlike ve yanlışı önlemek adına ilk müdahalesi, Irak Lideri Saddam Hüseyin’in İran’a karşı Savaşa kışkırtılması ve on yıl sürecek bir savaşta onu desteklenmesidir. Bu tercihinde daha sonradan bir başka tehdit doğurduğu hepinizin malumudur.

28 Şubat Süreci;
1990 yılların ikinci yarısı ise, bize hem Dünya da, hem Türkiye versiyonunda izlenen politikanın, gerekçelerinin Sovyetlerin Dağılışı ve çöküşü ile ortadan kalktığı, daha önce izlenen politikaların ise yeni tehditler doğurduğunu göstermektedir.

İran’da şekillenmesine izin verilen köktendinci rejimin ‘Rejim İhracı’ amaçlı,
ABD ve Batı Dünyası için Anti Kapitalist,
İsrail için Anti Semitizm,
Filistin’de Hamas ve Hizbullah Örgütlerine eğitim, silah ve para desteği,
İran Liderliğinde İslam Birliği oluşturma,
Suudi Yönetimine muhalif hareketlere para ve silah desteği,

Ve benzeri politikalar izlemeye başlaması, yeşil kuşak politikasının ilk yanlışı ve sonunu getiren bir ilk olması bakımından önemlidir. Bu yanlışa sonradan, Afganistan’da desteklenen taleban örgütünün tam bir batı düşmanı rejim doğurması bir başka örnek olarak eklenmiştir. Aynı yanlış örneğin, zincirin bir başka halkası olarak,11 Eylül felaketinin baş aktörünü Dünyaya takdim ettiği unutulmamalıdır.

28 Şubat öncesine baktığımızda ise:

Başbakan ve Hükümet liderinin rejimi tehdit sayılan, meydan okuma olarak adlandırılabilecek uygulamaları söz konusudur. En göze batan örnek olarak, Sn Başbakanımız ERBAKAN’IN Başbakanlık Konutuna tarikat liderlerini görkemli mercedesleri ile davet ve misafir edilişleri gösterilebilir.

Nihayetinde konuya verilen önem ve hassasiyet, gelişen örgütlenme ve eylemleri ile siyasi İslamcı köktendinci hareket, MGK’da en büyük tehdit olarak birinci öncelikli olarak (Dünya’daki gelişmelere paralel olarak) ilan edilmiştir. İlan edilmiş diyorum çünkü artık bir devlet politikası olarak (Batı Çalışma Gurubu gibi )gerekli yapılanma ve uygulamalara başlanmıştır.

Gelişme ve uygulamalarını yazdığım buraya kadar bölüm için, şimdiye kadar yapılan bilinçli-bilinçsiz, her kesimden, yanlışları veya gerçeklerin nasıl çarpıtılışını ele alalım.

Önce bir tespit yapalım,
28 Şubat Kararları eğer, bir tehdit ve tehlikeye karşı haklı bir müdahale ise(-ki öyledir) , Türkiye’nin 28 Şubata gelmesini sağlayan gelişmeleri yaratan güçlerin başında da 28 Şubat Müdahalesini yapanlar geldiğinin artık bilinip kabul edilmesi gerekmektedir.

Acı gelen, kabul edilemez gelen, itiraf dahi edilemeyen ya da, sözde mağdurlarının da, timsah gözyaşları dökerek inkâr ettikleri ve hedef şaşırttıkları da budur.

Bu tespitin gözlerden kaçmasına-kaçırılmasına yardımcı olan unsurlara bakacak olursak,

—Büyük Sermaye ve ona bağımlı medyanın da şimdiye değin gerekli eleştiriyi getirmemeleri,
—Merkez sağ ve sol partilerin yanlışı tespit etmekten uzak yaklaşım sergilemeleri, aksine bundan siyası çıkar
peşine düşmeleri,
—Aynı partilerin siyasi partiler ve seçim kanunu değiştirmeyerek, lider partisi konumlarından elde ettikleri
çıkarlardan vazgeçmeyip, Türk Ulusunu adeta seçeneksizliğe mahkûm etmeleri
—Sol Aydınların zor olan, alternatif demokratik çözümler üretmek ve demokratik çözümlerde ısrar etmek
yerine, bu müdahaleyi savunmaları, övmeleri, asli-kronik yanlışları olan kolaycılığı seçmeleri,

Burada bir parantez açarak, kolaycılığın bugünkü bedeline bir örnek verelim,

//Oktay EKŞİ-Hürriyet.10.07.2003
Alarm sesleri...
Kısaca... İşbaşındaki acemi kadro Türkiye'nin geleceğini mahvediyor.
Ne yapılır? Meşru yoldan ayrılmaksızın bu kadro nasıl tasfiye edilir bilemiyoruz. Ama bu cehalet, bu acemilik ve bu duyarsızlık Türkiye'nin kaderine hükmettiği sürece, biliniz ki çok ciddi bir tehlike içindeyiz.’’

‘Ne yapılır? Meşru yoldan ayrılmaksızın bu kadro nasıl tasfiye edilir bilemiyoruz.//

Sn Oktay EKŞİ’NİN Basın Konseyi Başkanı sıfatı ile düştüğü, çözümsüzlük ve çaresizliğin boyutu kendi satırlarında görülebilir. Türk Aydının kronikleşen kolaycılık hastalığı ile alternatif çözüm ve çare üretme yeteneklerinin adeta dumura uğradığını göstermesi bakımından önemli görüyorum.

Devam edelim,
—Ülkücü Aydınların aynı kolaycı anlayış ve fırsatçılıkla iktidarı hedef göstermeleri,
—Merkez muhafazakâr aydınların konuyu İnsani, Dini Haklara bir müdahale olarak ve iktidarın gasp edilmesi
olarak görüp, sanıp radikal sağın ekmeğine yağ sürmeleri,
—Radikal Hareket ve Partilerin ise tamamen bir hakkı elinden gasp edilen, masum rolüne soyunmaları ve bu
mazlum rolünü başarı ile oynamalarıdır.

Bugün dahi görülemeyen ve anlaşılamayan, bu müdahalenin yarattığı ortamdan yararlanarak oynanan mazlum rolünün, bugünkü iktidarın yaratılmasına sağladığı katkının büyüklüğüdür.

Sn B.ARINÇ’ın,
(Zaman Gazetesinde çıkan söyleşisinden)
//İKTİDARDA NE YAPACAĞIMIZI;
30 yıl boyunca... Ama iktidarda ne yapacağımız konusunda fazla bir hazırlığımız olmadığını gördük. Kriz senaryolarımız yoktu. Krizler karşısında ne yapacağımız bilmiyorduk. Olsaydı herhalde uygulanırdı.//

Sözlerini de dikkate alarak,
İktidarları döneminde yaşanan krizlerde ekonomik alternatifsizlikleri kendi (eski)bakanları tarafından itiraf edilen bir partiyi, iktidardan indirerek masum rolüne soyunmalarını sağlamış oldular. Böylece de halkı, hakkı elinden alınan mazlum olduklarına inandırabilmeleri mümkün kılınmıştır.

Gerekçeleri doğru ama yapılış şekli ve yöntemi, izlenen yolu hatta zamanlaması ile yanlış olan bu müdahale, sonuçta islami karakterli bir iktidarı günümüze taşımıştır. Ancak alternatifi yaratılamayan, doğru seçenekleri oluşturulamamış bir müdahale diye adlandırılabilir. Üç dört yıl geçmeden yapılış amacına aykırı olarak, 363 Milletvekili ile tek başına iktidar getirmiş olması bile,
sebep ve sonuç ilişkisi olarak tek başına ele alındığında dahi ‘28 Şubat Sürecinin’ izlenen yol ve yöntemleri ile tekrar değerlendirilmesi gerektiğini gösterir.

alihoca
19-05-2006, 17:29
//Diğer taraftan,
Yazımın konusunu, amacını oluşturan, üzerinde hiç durulmayan farklı gelişmelerde vardır. İnceleyeceğimiz bu bu gelişmeleri; günlük politik çıkarlara kurban edilmiş, seksen yıllık demokrasimizin bugünü ve geleceği için taşıdığı anlam ve önemi anlaşılamayanlar olarak nitelemek mümkündür.

Demokratik Sahipleniş:
Susurluk Kazası ile ortaya çıkan çarpık tablo ve tarikat örgütlerinin yapılanma ve eylemleri karşısında,
Zamanın moda deyimi ile beşli inisiyatif adı verilen demokratik kitle örgütleri hiç de boş durmamıştır. Aksine o zamana kadar hiç eşi ve benzeri görülmediği üzere birlikte tavır almaya başlamıştır. Türk iş-Disk-Tobb-Tüsiad-Tesk, hep birlikte basın toplantıları ile tepki koymuşlardır.

Burada sorulmayan ama sorulması gereken hayati soru şudur.
Cumhuriyet Tarihimizde sürekli olarak birbirlerine aldıkları tavır ile düşman kardeşler diyebileceğimiz bu sivil toplum kuruluşları, tek amaçta birleşebilmeyi ve ortak karar ve eylem koymayı ne zaman başarabilmişlerdir?

Önemli, çünkü bu girişimler o zamana kadar başarılamamış, Ulusumuzun Demokratik Evriminde en önemli yapı taşlarındandır.

Bunlarla da kalınmamış, hatırlanacağı üzere medyada bile halkı aydınlatan ve hükümeti uyaran yayınlar, TV programları ile eylemler başlatılmıştır. Medyanın desteği ile tüm yurda yayılan ışık kapama eylemleri artırılarak yönlendirilebilirdi. Hepimizin hatırlayabileceği Taksim meydanında halkında katılımı sağlanarak, kitle örgüt temsilcileri ve asker kesim kol kola yürümüşlerdi.

Halkın demokrasiye aracısız sahip çıkışının örnekleri olarak küçümsenmemelidir. Bunlar yüzyılı bile bulmayan demokrasimizin ilk örnekleridir.

Yetmez denebilir!
Her an şeriat tehdidi vardı denebilir!

İmam hatiplerin siyasallaştırılması, yurt örgütlenmeleri ve fakir çocukların seçilerek askerleştirilmesi, yaz kampları ile teorik ve pratik eğitimden geçirmeler, tesettürün bayraklaştırılarak simgeleştirme girişimleri, camilerin şeriat propagandası için kullanılması gibi örnekler de çoğaltılabilir.

Ama fikri temellerinin atıldığı kırk yıl öncesinden iktidar oldukları güne kadar,
ABD, AB, Siyonizm ve Anti Semitizm, Kapitalist Bankacılık-Rant Sistemi ve Faiz, Laisizm karşıtı politika ve söylemleri ile halktan oy, bağış yolu ile para ve güç alanların, İktidarları döneminde hiçbir alternatif politikaları olmadıkları anlaşılmıştır. İsrail ile ilişkilerin kesilmesi bir yana, ticari ve silah antlaşmalarının yenilenmediği görülmüştür. MGK Toplantılarında TSK den atılacak personele hiç (Sonradan inkâr yolunu seçmiş olsalar da attıkları imza basına sunulmuştur.) tereddütsüz imza koymuş olduklarını da hatırlatalım. Meclis Kürsüsünden ‘Kanlı mı, Kansız mı ?’ söylemi ile birlikte, en sert gösterisi Başbakanlık Konutuna -görkemli mercedesleri ile- tarikat liderlerini davettir.

Unutulan bir başka şey, devletin güvenlik güçlerinin tümünün denetimi siyasilerin-hükümetin elinde olmadığıdır. Örnekleri görüldüğü üzere bakanlardan habersiz birçok jandarma tutuklamaları olabilmiş ve savcılara teslim edilerek gereken yapılmıştır. Aklı başında kim askerin savunma bakanlığına tam bir itaatle bağlı olduğunu söyleyebilir? Yine bilindiği üzere ‘jitem’ denilen jandarma istihbarat örgütü hükümet kontrolü dışındadır. Bağımsız yargı halen denetim dışıdır.

Gereken yapılamaz mıydı?
Kim itirazını dirence ve ayaklanmaya götürebilirdi?

Tankların yürüyüşü karşısında korkmadan tankın önünde durabilen B.YELTSİN gibi liderleri mi vardı?
MGK Toplantılarında kendini inkar denilebilecek kararlara itirazsız imza atıp, dışarıda imzalarına bile sahip çıkamayan lider ve bakanları mı?
Sakallarını acelece kesen kamu çalışanları mı?
Bir Muhtıra ile yıkılabilen bir hükümet mi?
Yurt dışına kaçabilmek için birbirini ezen tarikat ileri gelenleri mi?
Yoksa yurt dışına kaçan milletvekilleri mi?
Ya da kaçtığı yurt dışından ‘Mesih’ olarak dönen milletvekilleri mi?

Tüm bunların, gerekeni yapmak için bir engel olmadığı, olamayacağı açıktır. İşte burada gereken olarak vurgulanıp yapılması istenenleri örnekleyerek devam edelim.

Laik ve Çağdaş Cumhuriyet karşıtı örgütlenme ve eylemleri halkın görmesini sağlamak adına,

—Cumhurbaşkanlığı Denetleme Kurulunun etkin olarak kullanılması,

—Her ne kadar Başbakanlığa Bağlı olsa da, Cumhurbaşkanı ve TSK Komutasının devreye girmesi ile MİT Teşkilatı, İslami Hareketlerin amaç ve eylemlerinin deşifre edilmesinde kullanılabilirdi.

—TSK Komuta Konseyi Basın ve Medya ile birlikte hareket sağlanarak, Basının özellikle Cumhuriyet Karşıtı faaliyet içinde olan Tarikat Okulları, Kuran Kursları Eğitimleri, Amaçları su üstüne çıkarılabilirdi.

—Üniversite yönetimlerinin TSK den gelebilecek her türlü teklife açık olmadıkları söylenemeyeceğine göre, aynı işbirliği onlar ile de yürütülebilirdi. Şimdiye değin Üniversitelerin büyük çoğunlunu oluşturan ama örgütsüz-sahipsiz oldukları için, sessiz çoğunluk halinde kalan Üniversite öğrencilerinin Çağdaş Laik Türkiye’nin savunulmasında gönüllü katılımları sağlanabilirdi.

—Özellikle JİTEM en aktif bir biçimde kullanılarak medya işbirliğinde halka yansıtılan baskınlar tertiplenebilirdi.

—Emniyet Teşkilatının elindeki mevcut ve elde edeceği bilgi, dokümanlar halkın dikkatine sunulabilirdi.

—Refah Denetiminde olmayan Bakanlıklar yolu ile halkın bu yönde uyarılıp uyandırılışı sağlanabilirdi.

Benzerleri sıralanabilecek yol ve yöntemler bulmanın hiçte zor olmadığını düşünerek,

En anlaşılabilir hali ile,
Ulusun Demokratik Rejimine sahip çıkma yeteneğinin kazandırılmasına rehberlik ve önderlik edilmesi gerekirdi.

Her felakette çözümü demokratik olmayan(Darbeler) çarelerde arama alışkanlığı ve kolaycılığını, adeta bir uyuşturucu gibi zerk etmek yerine;

Ulusun, baba harçlığı hediye gibi cebine koyulan demokratik haklarının, değerini anlayabilmesi ve sahiplenebilmesi için Cumhuriyet için mücadele vermesi sağlamalıydı. Bunun Cumhuriyetin bekası için hayati derecede önemli, tek çözüm olduğu görülmeliydi.

Elbette bunu yapabilmek için önce 12 Eylül Harekâtı ve sonrasında izlenen politikalar için TSK’nin bir özeleştiri yapması önceliklidir. Siyasal İslamı, doksanlı yılların ikinci yarısında MGK Kararları ile birincil tehlike ilan etmeden önce, bu tehdidin yaratılmasına katkılarının tespit edilmesi gerekir. Türk Ulusunun rejimine sahip çıkışını sağlayabilecek, demokratik yol ve yöntemlerin belirlenip izlenmesinin, bir politika ve eylem biçimi olarak neden seçilmediğinin, cevaplanması gerekecektir.

Bunları yazan biri olarak sanılmasın ki,

1940 Yılından bugüne izlenen politikalar ile bilinçle oluşturulan bataklıkta, hiçbir kurumun tertemiz kalamayacağını bilmediğim sanılmasın. Cumhuriyetin tüm kurumları ile adeta bir deformasyon sürecine sokulduğu, amaç ve ülkülerden saptırıldığı bir ortamda, TSK’nin de hatasız kalabilmesi mümkün değildir. Batı demokrasilerinin bin yıl süren kanlı evrim süreçleri ile bugünün sadece yazılı değil, yazısız demokratik kural ve reflekslerinin oluştuğu unutulmadan, En az bozulan kurum olmasına rağmen yaptığı hatalar ile aynı zorlu öğrenme sürecini yaşadığını söylemek doğru olur. Demokrasinin hazır bir elbise olarak alınıp hemen her bünyeye uyuvereceğini sanıp, bin yıllık batı toplumlarının devlet ve toplum yapılarında görülen anlayış, uygulama, bilinç, kurumsallaşma, demokratik tepkiyi istemek, bilgisizlikten başka bir şey değildir.

Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Ulusunun bir demokratik evrim sürecini yaşayarak kendi demokratik değerlerini ve kendi özgün yapısını oluşturma sancılarının çekildiği bir dönem yaşadığımız bilinerek hareket edilmelidir.

Bu başlık altında getirilen eleştiri ve yorumlar,
AB Uyum paketleri bahane edilerek yapılan, amacı TSK’nin tamamen izole edilmesine yönelik, yetki ve görevlerindeki tırpanlama girişimleri ile karıştırılmamalıdır.

Yanlışların tespit edilerek, aynı yanlışların tekrarını önleme girişimidir. Doğru politikaların oluşturulmasına gücümüz yetmese de, en azından gerçeğin daha fazla çarpıtılmasına karşı çıkma çabasıdır. Amaç, çağdaş, laik demokrasinin güvencesi olan TSK’nin iyi niyetle ama yanlış sonuca varabilen eylemlerinin, demokratik sürece yaptığı olumsuz etkilerinin ortaya çıkarılmasına katkı sağlamaktır. Bunlardan elde edilecek dersler ile Türk Ulusunun demokratik bilinçlenme ve sahiplenme refleksi kazanmasına etkin bir önderlik yapabilmesini sağlamaya dönüktür.

28 Şubattan bugüne değin,
Yeminli ve bağımlı basın, yayın ve medya organlarında,
Kendilerini hakları elinden alınan masum, TSK’ni de zorba olarak, -hala- göstermeye çalışanların, bir anlamda TSK komuta kademesinin izlediği politikalar sayesinde, 365 sayı ile tek başına iktidar olduğu gerçeğini artık teslim etmeleri gerekir.

Sebep ve sonuçları ile birlikte incelendiğinde, oynanan taktiksel mazlum rolünün, dökülen timsah gözyaşlarının ne denli aldatıcı olduğunun görülerek anlaşılması umudu ile.//


Saygılarımla

bikmisbroker
20-05-2006, 21:35
ERMENi SOYKIRIM MASALINI Curuten Belge ve yazilar ile DOLU bir web sitesi..

Ozellikle YURT disinda yasayan Turk vatandaslarinin bulunduklari bolgelerdeki yoneticilere, milletvekillerine, Kamu yoneticilerine Ermeni Soykirimi iddialarina karsi anti-tez olarak sunabilecekleri, kaynak gosterebilecekleri bir WEB sitesi.
http://www.tallarmeniantale.com/

Ingilizce olarak hazirlanmis, incelemeye deger 5 YILDIZLIK bir web sitesi..Hazirlayanlari tebrik ediyorum...

dentist
05-10-2006, 11:48
http://www.mapsofwar.com/images/EMPIRE17.swf

Master
05-10-2006, 12:08
Şık öte'si tşk ederim dentist

Master
11-12-2006, 10:24
93 Muharebesi diye anılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, nelere ve nelere mal olmuştur eski Rumeli Türklerine...
Babaannem o savaşta 7 yaşındaymış.
Bağlarını, bahçelerini ve "belki bir gün döneriz" diye anahtarını sundurmanın üstünde sakladıkları dayalı döşeli evlerini bırakarak; bir sabah vakti arabalarla İstanbul'a doğru düşmüşler yollara...
***
Yazık ki, o göçü eski Zağra Müftüsü Raci Efendi'den başka bir yazan olmamıştır.
Raci Efendi'nin harika bir Türkçe ile yazılmış iki formayı aşmayan kitapçığı ise, Türk edebiyatında sadece bir tek kişinin dikkatini çekmiştir; Recaizade Mahmut Ekrem'in...
Yıllar sonra Yahya Kemal, bir mahalle bakkalının camekânında Raci Efendi'nin sararmış kitapçığından bir tanesini görünce; Recaizade Ekrem'in bu kitaptan "Talim-i Edebiyatı"nda söz ettiğini anımsayarak hemen almıştır kitabı...
***
93 Muharebesi'nde Rumeli'den İstanbul'a göç edenlerin bir bölümü Bergama'ya yerleştirilmişti. O yüzden babaannem Bergama'da büyümüş, yine bir göçmen çocuğuyla Bergama'da evlenmiş, babam da Bergama'da gelmiş dünyaya...
İslimyeli Hacıgözümler ailesinin, savaşla un ufak olduktan sonra, Bergama'da yeniden biçimlenmeye çalışan parçacıklarının çektikleri sıkıntılarla yaşadıkları serüvenler, benim de çocukluğuma görünmez damgalar vurmuştur.
***
Kara bir yokluğun tutumlu olma titizliği; küçücük bir kahve paketinin dahi sicimini özenle çözüp, avucunun 4 parmağı üstünde güzelce sardıktan sonra, ucunu da ip yumağının beline sıkıca bağlama ve paket kâğıdını da doğru dürüst katlayıp kaldırma alışkanlığını pekiştirerek, kuşaklardan kuşaklara da yansıttığı için; hâlâ daha hiçbir ipi ve hiçbir paket kâğıdını kolay kolay atamam.
***
Uzun süre doya doya beyaz peynir yiyemememe de; sabah kahvaltılarında her beyaz peynire uzanışımda, babaannemin hiç aksamayan uyarıları neden olmuştur:
- O kadar peynir alınmaz, kurt yapar.
Ve ben her lokma ekmekle ancak nohut kadar beyaz peynir yeneceğini sandığımdan; ilk gençliğime kadar bu kurala uymayanların, peynir yemesini bilmediklerini düşünürdüm.
***
93 Muharebesi'yle başlayıp sonu gelmeyen savaşların yığdığı sıkıntılar; bizim kuşağın ev içi eğitimlerinde de, birçoğumuzun ruhsal yapısına korselik etmiştir.
Taksiler, lokantalar, büyük mağazalar, şık, güzel, pahalı şeyler; "bize göre değil" hududunun ötesindeki bir dünyaya aitmiş gibi gösterilmiştir bizlere...
Bu koşullanma, savurganlıkla tutumluluk ölçülerinden çok; kendini iyi şeylere layık görmeme gibi,bir yaşam sönüklüğü getirmiştir çoğumuza...
Böyle bir programlanmanın, zevk ölçülerini de kısırlaştırması yüzünden; en az olanaklarla dahi bir yaşam estetiği kurulabileceğini, zamanında görememiş; estetiği dahi, "bize göre değil" hududunun ötesinde bırakmışızdır.
***
Babaannem, hiç gerek yokken, peynirin ancak nohut kadar yeneceğinde inatlaşıp durmasa; yeni ayakkabılarımın fiyatını her zaman çok bulup, "Oh babam" diye suçluluk uyandıran hoşnutsuzluklar göstermese; küçücük bir odanın da bir tutam papatya, üç dört ilginç kartpostal, renkli temiz bir masa örtüsü, kullanılan sevimli bir semaverle, şipşirin olabileceğinin yaşam kıvraklığını estirebilseydi; küskün ve kül renkli bir ortamdan kaynaklanmış ürkek acemiliklerin burukluğu; çocuklukla ilk gençliğimizi, o kadar yalnız ve öksüz bırakmazdı.
***
93 Muharebesi'nin acılarını, yarım yüzyıl sonra dahi ödemeye, farkına varmadan hep birlikte devam ettik.
Sade babaannem değil; annemin babası da, aynı savaşın gazabına uğrayarak, önce Kırım ve sonra Varna'dan kopup gelmişlerdendi.
Anılarını anlatmayı sevmezdi ama, katıldığı savaşlarda patlattığı topların gümbürtüsü, sabahtan akşama yankılanır dururdu köşkünde.
Mavi gözlerini devirerek, bağırmaya başladığı zaman, herkes kaçacak delik arardı.
***
Ben ilk torunu olduğum için, beni çabucak yetiştirip, adam etmeyi koymuştu kafasına.
Daha okula başlamadan bana uzun pantolonlu, yelekli takım elbiseler diktirmiş, kravat bağlatmaya başlamış ve 5 yaşındayken de kerrat cetvelini ezberletmeye kalkmıştı.
Kerratı yeterince öğrenemediğim için de, önce bir odaya kilitlemiş, sonra da bacaklarımdan tutup, ikinci katın penceresinden aşağıya sarkıtmıştı.
Canı biraz fazlaca tez bir adamdı rahmetli...
***
35'inde içkiden ölmüş kocasıyla, peş peşe yitirdiği 4 evladının yasından bir türlü kendisini kurtaramayan ve dünyaya buzlu bir cam gerisinden bakan, Doksan Üç Muharebesi'nde arta kalmış, çilelere dirençli stoik bir babaanne ile; katılmadığı savaş kalmamış, öfkeli bir büyükbabadan başka; bir de anneannemin yedi göbek İstanbulluluktan gelme, yumuşak ama bencil ve kulisçi kişiliği arasında; hangi ütüye göre ütüleneceğimi şaşırmanın yanık buruşukluğunu, ayrıca yaşamın kendisi de ütülemeye kalkınca; doğal olarak tepemden dumanlar çıkmaya başladı.
***
Durup dururken içimin kararıverdiği, yaşamın tadını şaklatmaya karşı gereksiz yere üşenme duyduğum ve gençliğimin nasıl çarçur olduğunu düşündüğüm zamanlarda:
- Ah, derim; ah o gözü kör olasıca 93 Muharebesi...

Not: 22 yıl önce yazılmış bir yazı... "Kullar ve Sultanlar"dan... Çetin ALTAN

AnnE
27-03-2008, 10:51
4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında bir dilekçeyle soruldu:
“9 - 10 Kasım 2007 tarihleri arasında ülkemizi ziyaret eden Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın Cumhurbaşkanı ile yakınlarına verdiği iddia edilen hediyelerin niteliği, değeri ve bu hediyeler hakkında nasıl bir işlem yapıldığı” konusunda bilgi istenilmektedir.


CEVAP :

Kamu görevlilerine verilen hediyelerin bedellerinin tespiti ve kayda geçirilmesi konusundaki düzenlemeler hakkında ilgi dilekçenizde atıfta bulunduğunuz 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu, 657 Say›l› Devlet Memurlar› Kanunu, Mal Bildiriminde Bulunulmas› Hakk›nda Yönetmelik hükümleri Cumhurbaşkanlarını kapsamamaktadır.
Diğer taraftan, Cumhurbaşkanlarına verilen hediyelerin kaydedilmesiyle ilgili olarak yapılacak işlemleri belirleyen herhangi bir hukuki düzenleme de bulunmamaktadır.
Devlet başkanlarının yabancı ülkeleri ziyaretleri sırasında muhataplarıyla hediye teatisinde bulunmaları bütün dünyada kabul gören yerleşik bir protokol kuralıdır. Söz konusu hediye teatisi genellikle Devlet başkanlarının huzurunda ve iki ülkenin resmi protokol görevlileri arasında yapılmaktadır. Devlet başkanları arasında milletlerarası protokol ve nezaket kuralları çerçevesinde teati edilen bu hediyeler Devleti temsilen Cumhurbaşkanlarının şahsına verilmekte olup bugüne kadar görev yapan Cumhurbaşkanlarımızın, verilen bu tür hediyelerin kayda geçirilmesine ilişkin standart ve yerleşmiş bir uygulamaları bulunmamaktadır.
4982 sayılı Kanun uyarınca bilginizi rica ederim.”

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı M. Emin Kuz

Master
04-11-2008, 11:09
İngiltere Büyükelçisi Percy Loraine'in Londra'ya özel bir kuryeyle gönderdiği ve üzerine " 40 Yıl Boyunca Açıklanmayacak" damgası vurulan mektubu

Telgraf No: 608


İngiltere Büyükelçiliği



Ankara, 25 Kasım 1938



Aziz Lordum,

Size Mösyö Kemal Atatürk'ün ölümünü bildiren 194 sayılı telgrafı çok derin üzüntüler içinde sunmuştum.



2. Bu belgeye ek olarak, Büyükelçiliğimiz Müsteşarı tarafından hazırlanan ve Kemal Atatürk'ün geçmişteki kariyerini içeren belgeyi sizlere sunma onuru yanında, bu yazımda, Atatürk'ün yaptığı işleri övmekten çok, onun kişiliği ve bu ülke insanına ne ifade ettiği konusuna değinmeye çalışacağım. Hiç şüphesiz toplum bilimciler ve tarihçiler onun çalışma hayatı ve yaptıklarıyla ilgilenip ayrıntılı bir çalışma yapacaklardır. Ancak bunların çok azı, Atatürk'ün gerçek kimliğini öğrenmeden hazırlanacaktır ki; onu tanımadan yapılacak değerlendirmeler kuşkusuz yanlış olacak ve yanlış yönlendirmelere neden olacaktır.



3. Bu bilginin toplanmasında, ben belki de ayrıcalıklı bir konuma sahiptim. Her ne kadar, rahmetli Cumhurbaşkanı ile çok nadir karşılaşmış olsam da, bu görüşmeler diğer diplomatik temsilciliklerinkine nazaran daha sık ve daha uzun olmuştur. Bütün bunlar bir yana, görevimin ilk günlerinden itibaren Atatürk beni bir dost gibi görmüş, benimle görüşmekten memnun olmuş, görüşme fırsatı doğduğunda bundan hoşnut kalmış, karşılıklı konuşmalarımız esnasında ilgi ve dikkati asla azalmamıştır. Galiba, onun yeteneklerini ortaya çıkartan becerikli yaklaşımlarım vardı, bu yüzden olsa gerek görüştüğümüz konu hakkındaki fikirlerine ya da o konu ile ilgili sunduğu sonuca karşı çıktığımda benim bu tavrıma direnmezdi. Dolayısıyla, kendi özel kimliğini bana, diğer yabancılara gösterdiğinden daha fazla gösterdiğine inanıyorum.



4. Doğrudan edinilen tecrübelerimi sağlayan kişisel görüşmelerimiz dışında, onu çok yakın dostlarından ve hatta aramızdaki dostluğu gördükten sonra benimle onun hakkında konuşmaya hiç çekinmeyen Kabine'deki bazı Bakanlardan da birçok kez dinleme fırsatım oldu.



5. Atatürk'ün müstesna ve takdire şayan bir şahsiyet olduğunu söylemek pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak gerçekten müstesna ve takdire şayan bir kişiydi, neden bu niteliklere sahip bir şahsiyet olduğunu açıklamaya çalışmalıyım.



6. Sanırım bunu temelde "çift karakterlilik" olarak açıklayabiliriz. Bu ülkede nefret uyandıran ve yasaklanan H.C.Armstrong'un Grey Wolf (Bozkurt) adlı kitabını okuyan çoğu insan, çok yetenekli; inatçı bir enerjiye sahip, ancak insafsız, itici tavırları olan, serkeş mizaçlı, gem vurulmamış zevkleri, ahlak dışı ihtirasları olan; dahası, dostluğu tanımayan bir adamın portresiyle karşılaşmaktadır. Bu tesbiti doğrular görünecek kanıtları toplamak hiç de zor olmayacaktır; ancak şahsen ben, bir insanın bu şekilde tanıtılmasını tamamıyla yanıltıcı buluyorum.

Gözle görülen bir dizi kural dışılığı sadece ayrı karakterlilikle anlatabileceğime inanıyorum. Sadece şu veya bu savaşı kazanarak, şu veya bu kanunu çıkararak, harf devrimi yaparak ya da fes giyilmesini yasaklamak veya ülkeyi laik kılarak değil, yüzyıllarca acı çekmiş, ruh karartıcı yönetimler yaşamış bir ırkın dehasına güvenerek, sadece artık kölelik çekilmemesi gerektiğine inandığı için çok sayıda kuvveti harekete geçirip, -bir insanın büyüklüğünün ve sıra dışı görüşünün kanıtı sadece iyiliği ile ölçülebilir- on beş yıl gibi kısa bir sürede bu insan bir çok iyi şey yapmıştır. Gerisi ayrıntıdan ibarettir; sadece dedikoducu zihniyetin üzerinde duracağı ancak bir tarihçinin gerektiği kadarını vereceği ayrıntılar.



7. Atatürk'ün dinamik enerjisi üzerinde durmama gerek yok, bu enerjinin dayanılmaz gücü, Türk ırkının tarihinde şimdiden önemli bir sayfa olarak yer almıştır. Ancak ben, pek bilinmeyen bir başka özelliğine değinmek istiyorum: Bu da; Atatürk'ün doğuştan gelen, belki de farkında olmadan tıpkı sütün kaymağını hemen ayıran aletler gibi, faydasızı faydalıdan ayırma yeteneğiydi.



8. Atatürk'ün tüm karakterinde veya en azından mevcut şeklinde, bazı çelişkilerle karşılaşılmaktadır. İddia edilen acımasızlığı, onu tanıyanların çok iyi bildiği gibi, vatandaşlarına duyduğu sevgiyle uyuşmamaktadır. Tensel günahlar ve geçici ilişkilere duyduğu varsayılan zevklere karşın, toplumda kadının rolü kavramı, halk devrimlerinde en çarpıcı savunmayı ortaya koyduğu kadın hakları ve önemi ile bağdaşmamaktadır. Zira bir iki sene içinde çokeşliliği yasal olarak ortadan kaldırmış ve istedikleri takdirde harem kadınlarına bile devletin liberal mevkilerinin açık olduğunu ortaya koymuştur. (Kimi zaman toplum içinde de olsa) özel hayatını tanımlayan ve göz ardı edilmiş resmiyeti, giyiminin kusursuzluğu, olağanüstü tavırları ve resmi görevlerdeki asaleti ile garip bir çelişki yaratmaktadır. Sadece bir kaç büyük adam daha rahat ve daha güvenli hissetmenizi sağlayabilir; sanırım yok denecek kadar azı da gerektiğinde sizi bu kadar rahatsız hissettirebilir.



9. Atatürk, Batı'da "yes-men " ve uzun süredir Türkiye'de "evetçi" olarak bilinen tarzdan hoşlanmıyor, bu tür insanları aşağılıyordu. Ahmak ve dalkavuklara tahammülü yoktu. Aslında belki de en çok sömürücüleri sevmez, açgözlüleri hor görürdü. Bir insanın onun için çalışıyor olması fikrine hoş bakmazdı. Kend