Tam Sürüm Bilgini Göster : Okunması gerek!
http://www.ntvmsnbc.com/news/364386.asp
Vaktiniz var ise, 30-40 dakikanızı ayırıp okuyun.
http://sondakika.milliyet.com.tr/2006/03/14/son/sondun22.asp
Günün haberi: Washington Times'tan. Dikkatle okunmalı.
http://sondakika.milliyet.com.tr/2006/03/15/son/sonsiy04.asp
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, Şemdinli iddianamesinde Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükünatı'ın da adının geçmesi üzerine biraraya geldiği Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a "bardağın taştığı" mesajını verdi. Özkök'ün "Kendimizi savunmak zorunda kalırsak, bundan başta ekonomi ve AB süreci olmak üzere herkes zarar görür" ifadelerini kullandığı öne sürüldü.
Alti çizili.
Bebeğimi görebilir miyim? dedi yeni anne...
Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu...
Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.
Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu...
Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığı idi;
Ağlayarak: Büyük bir çocuk bana ucube dedi...
Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmıl olsaydı.
Annesi, her zaman ona Genç insanların arasına karışmalısın diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu...
Delikanlının babası, aile doktoruyla oğlunun sorunu ile ilgili görüştü;
- Hiçbir şey yapılamaz mı? diye sordu.
Doktor : - Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir dedi.
Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti bir gün babası :
- Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır... dedi.
Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. Yıllar geçti, bir gün babasına gidip sordu:
- Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım...
Bir şey yapabileceğini sanmıyorum dedi babası, Fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil...
Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi...
Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesı başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavasça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu...
- Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu diye fısıldadı babası...
- ..ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?
Yine sözü bitirmişsin...Bu saatlerime denk geldi okumak..zarif bir burukluk doğurdu.....
Güzel Ramo Hocam;
Ne O?
Sn Master yukarıda vuruyor,
Sen aşağıda..
Buldunuz garibi yüreğine yüreğine vuruyonuz valla.
Hepimiz sürekli suç işliyoruz: Yürürlükte bulunan devrim yasalarına göre şapka giymemek de yasaktır, paşaya paşa demek de!...
Emekli orgeneral Kemal Yavuz geçen gün “bu gidişle Türkiye Cumhuriyeti yirmi sene dayanmaz” demiş. (Az kalsın “Yavuz Paşa” diyecektim de oradan aklıma geldi.)
Kendi fikridir. Biz televizyonda “Amerikan ordusu Bağdat’a giremez çünkü arazi bataklık” diyen, karacı değil havacı paşalar da görmüştük. Amerika batağa saplandı saplanmasına da, o anlamda değil. Eh bu da bir emekli paşa görüşüdür...
Deyip geçemeyiz, çünkü Kemal Yavuz haklı görünüyor.
Ünlü ve yaşlı bir İsveç kültür adamı da (Gunnar Myrdal’ın oğlu Jan Myrdal mıydı yahu, Zülfü Livaneli daha iyi bilecektir) Amerika Irak’a saldırdığı zaman “ölmeden Türkiye’nin bölündüğünü ve Kürdistan Devleti’nin kurulduğunu göreceğim” demişti. Hemen küfür etmeyiniz, üzülerek söylemişti bunu.
Yanılıp da bir Amerikan-İran savaşına girerse Türkiye Cumhuriyeti biter.
Yanılıp da Kuzey Irak’a girerse de, bitmez ama, Amerika bunun bedelini bize öyle bir ödetir ki, 12 Eylül öncesinden beter oluruz ve devlet de gene “biteyazar”... Kıbrıs’a “girince” başımıza neler geldi, otuz üç yıldır yaşadık ve gördük.
Zarar yok, devlet kurmak bizim “hobimiz”, on yedincisini kurarız. Yeni bir devlet kurup da altmış yıl içinde dört kere anayasa değiştirmiş, üstelik sonuncusunu da sağından solundan kurcalayıp tırtıklamış bir ülke olarak, bizde çare tükenmez! Her halk devletsiz de yaşar, biz yaşayamayız. Devleti yoksa Türk de yoktur. Yunan halkı Osmanlı yönetiminde dört yüz yıl dilini de, dinini de korudu, biz bağımsız devletimizde bile korumakta zorlanıyoruz... Fakat kurarız bir yenisini, derme çatma da olsa.
Sonuçta, devletin batması demek, kayıp kıta Atlantis gibi sulara gömülmesi demek değildir ya... Dedem doğduğunda İkinci Abdülhamid’in, amcam doğduğunda Mehmet Reşat’ın, babam doğduğunda Vahdettin’in tebasıydı; Osmanlı devletiyle birlikte ölmediler, nüfus kâğıtları değişti!
Fakat yeni kuracağımız devlet daha “derli toplu” ve daha “küçük” olabilir ha...
Artık buna kim kaçıncı cumhuriyet derse der, halayık becerildikten sonra kapıya kol demiri vurmanın da, cumhuriyetlere numara vermenin de yararı yoktur.
Böylece Avrupa Birliği’nin, dilinin altından daha on yedi yıl önce çıkardığı ve fakat bu fakirden ve emekli başsavcı Vural Savaş’tan başka kimseciklerin farkına varmadığı bakla, ünlü “Antalya önerisi” de gündeme gelir: “Geri kalmış olan doğu bölgelerinizi bırakın, daha gelişmiş olan batınızı, yani Marmara ve Ege’yi birliğe alalım!”
Sevres Antlaşması gereğince Orta Anadolu’ya “hapsedilmiş” bir Türkiye yerine, “batısı kabul edilmiş” yeni ve yarım bir Türkiye... (Kusura bakmayın, şunları “Sevr” ve “Lozan” şeklinde yazarsam kendimi Refii Cevat Ulunay gibi hissediyorum.)
Kürt’e toprak, Ermeni’ye de milyarlarca dolar tazminat vermiş “alil” bir Türkiye... Devekuşu gibi kafayı kuma gömmeyi sevmiş, kendi gerçekleriyle yüzleşmeyi sürekli ertelemiş, buna ancak çok zorlanınca ucun ucun yanaşmış bir Türkiye’nin amansız faturası! Osmanlı İmparatorluğu’nu 1923 yılında Lausanne’da tasfiye ettiğini sanmış, fakat şimdi kendisine “son pürüzler” de temizletilmiş bir Türkiye...
Yutacak mıyız bu zokayı?
Yutmayacağız. Peki ne yapacağız, gargara mı?
Hepimizin naçiz vücudu bir gün elbet toprak olacak da, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacak mı? Yerlerde sürünen bir ekonomi, okkalı bir dış borç, yetersiz sermaye birikimi, olmayan bir soluyla, berbat eğitim ve sağlık hizmetleriyle, ne doğulu ne batılı saçmasapan yaşama biçimiyle, yıkılmış ve yerine yenisi konulamamış ahlak düzeni, daha doğrusu düzensizliğiyle, herbiri “birer Ogün Samast” olmaya gönüllü milyonlarca işsiz, bilgisiz, becerisiz, kafasız, vahşi ve barbar lumpenproleteriyle nereye kadar gidecek bu ülke? Ne kadar gidecek?
Emekli orgeneral Kemal Yavuz “yirmi yıl” diyor. Bu iyimser bir tahmin mi, kötümser bir tahmin mi?
Haa, aranızda, “ben vapura biner Samsun’a giderim, apoletleri de söker sağa sola telgraf çekerim” diyen varsa görelim bakalım.
Akşam
07/02/2007 Engin Ardıç
Babası öldü.
> Yetim büyüdü.
> Üvey evlat oldu.
> Tutuklandı.
> Hapse atıldı.
> Sürüldü.
> İşsiz kaldı.
> (Şöyle yazıyordu o sıkıntılı günlerde kaleme aldığı günlüğüne: Harcamalarım
> fazla değil, zira gelirim hep az.)
> Hastalandı...
> Böbreklerinden.
> Vuruldu...
> Göğsünden.
> Mesleğinden atıldı.
> İdama çarptırıldı.
> Kardeşleri öldü.
> Çocuğu olmadı.
> Boşandı.
> Karaciğeri iflas etti.
> Evet...
> Mustafa Kemal Atatürk bu.
> Evladı olmayan bir yetimin, duygularını anlatın... Anlatın ki, o yetimin,
> evlatlarımıza bıraktığı hediyenin kıymetini anlasın evlatlarımız.
> Cumhuriyet, çocuklara anlatıldığı gibi, folk lorik bir müsamere coşkusundan
> ibaret değil çünkü... Anlatın ki, kökeninde barınan derin hüznü kavrasınlar.
> İşte liste yukarıda.
> Kısacık ömründe bir insanın başına ne felaket gelebilirse, gelmiş... Bunu
> anlatın.
> Direnen...
> Teslim olmayan ruhu anlatın.
> Korkmasınlar engellerden.
> Korkmasınlar yalnız kalmaktan.
> Korkmasınlar işsizlikten.
> Korkmasınlar parasızlıktan.
> Korkmasınlar alçaklardan.
> Korkmasınlar doğrulardan.
>Yürek dediğin...
> Sadece organ değil arkadaş.
> Bunu anlayın!!!
.....
> Izmir kurtulmus, çok tatli bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler...
> Trene binerler ve kompartimana çekilirler. Ertesi gün, yaveri, Atatürk'ün
> kompartimaninin kapisini çalar. Atatürk, yorgun, bitkin bir halde kravatini
> yikamaktadir. Yaveri: 'Pasam bu ne hal, hiç uyumadiniz herhalde; niye
> böylesiniz', der. 'Çocuk, kompartimanima yastikla battaniye koymayi
> unutmussunuz, kolumu yastik yaptim agridi, setremi battaniye yaptim üsüdüm,
> uyumadim kalktim', der. Yaveri: 'Aman Pasam! Birimize haber vereydiniz;
> hemen size bir yastikla battaniye getirirdik', der. Ve bir ülke kurtarmaktan
> dönen komutan tarihi bir cevap verir:'Geç fark ettim, hepiniz en az benim
> kadar yorgundunuz, hiç birinize kiyamadim. Önemli olan benim uyumam degil;
> milletimin rahat uyumasi'.
ATAMIZ SAYESINDE NE KADAR RAHAT UYUYORUZ KI; HALA UYANAMADIK ?
Postayı gönderen birde not düşmüş:
Bir sürü saçma maili 10 kere birilerine gönderip dileklerinizin gerçeklesmesini bekleyeceginize, lütfen bunu iletin !!!!!!!!
buena vista
08-02-2008, 17:46
7.0 Yetmedi mi...
Bir hafta önce türban protestoların sırasında "7.4 yetmedi mi?" pankartını açan sevgili kardeşime seslenmek istiyorum bugün... 20 bin insanın acısı ve cenazesi üzerine politika yapmaya kalkan "o güzel insana" bir çift sorum var. Ey mantosu uzun, aklı kısa kardeşim benim. 7.0 yetmedi mi? Senin okuduğun gazeteler yazdı mı bilmiyorum ama Amerika'nın, hani o gavur ve Hıristiyan Amerika Birleşik Devletleri'nin, hani o Siyonistlerle iş birliği yaptığı için her yerde bayrağını yaktınız ABD'nin Los Angeles şehrinde 7.0 büyüklüğünde bir deprem oldu bacım... Neredeyse bizimkine yakın bir deprem. Bizde ayni şiddetteki bir deprem 20 bin kişi olup 20 bin kişi sakat kalırken, gavur, Hristiyan ve Siyonist dostu Amerika'da sadece 2 kişi yaralandı güzel ablam.Şimdi türbanlı başını ellerinin arasına alıp düşünüyor musun acaba? Sakarya gibi muhafazakar bir bölgede Allah binlerce Muslumanı öldürerek cezalandırıyorsa eğer, Hristiyanlara ve Siyonist dostlarına niye kıyak geçiyor? Seks shoplarıyla, porno filmleriyle tüm dünyaya "seks", "uyuşturucu" ve "günah" ihraç eden bu ülkenin Allah katında ayrıcalığı ne olabilir ki güzel annem? Oysa adım gibi eminim Sakarya'da, Gölcük'te hayatlarını kaybedenlerin çoğu ölmeselerdi eğer sabah ezanı ile birlikte camilerin yolunu tutacaklardı. Üç aylarda oruç tutacak, Ramazan'da devrilmeyen minarelerin ışıklarıyla birlikte senin ağzına adı bile yakışmayan Allah'ın adı ile birlikte oruçlarını açacaklardı. E nooldu şimdi? 7.0 yetmedi mi güzel ninem? Eğer her coğrafya olayını, her doğal afeti bilimin ve aklın süzgecinden geçirmeden böyle yorumlarsan bu ülkenin yarısı her deprem felaketinden sonra dinsiz olur güzel hala kızım...Fay hattında 10 katlı binalara izin veren şapşal belediyecilik anlayısını, deniz kumundan inşaat yapan edebiyatçı muteahhitleri, depreme dayanıklı konut üretme çabalarını, hırsızları, uğursuzları bir kenara bırakıp her şey ilahi kudretin intikamı olarak açıklarsan bu deprem 10 yıl sonra gene aramızdan binlerce "dinsizi" alır gider güzel amca kızım... Beynin var mı bilmiyorum, betonların altında inleyerek can veren 20 bin insanı, kadını, çocuğu ve bebeği bir kalemde günahkar diye silip atan kuş beynini türbanın altında görmek mümkün olamıyor cünkü ama bence bu yazıyı oku ve bütün gece uyumadan düşün.Allah'ın kullarına böyle cezalar verebileceğini hala düşünüyorsan da git Hristiyan ol...Çünkü senin bu mantığına göre Allah onları daha çok seviyor. "Gavurlar" hem senden daha zengin, hem de evleri tepelerine yıkılmıyor.Gani MUJDE------
[Bir hafta önce türban protestoların sırasında "7.4 yetmedi mi?" pankartını açan sevgili kardeşime seslenmek istiyorum bugün... 20 bin insanın acısı ve cenazesi üzerine politika yapmaya kalkan "o güzel insana" bir çift sorum var. Ey mantosu uzun, aklı kısa kardeşim benim........Sakarya gibi muhafazakar bir bölgede Allah binlerce Muslumanı öldürerek cezalandırıyorsa eğer, Hristiyanlara ve Siyonist dostlarına niye kıyak geçiyor?
Beynin var mı bilmiyorum, betonların altında inleyerek can veren 20 bin insanı, kadını, çocuğu ve bebeği bir kalemde günahkar diye silip atan kuş beynini türbanın altında görmek mümkün olamıyor cünkü ama bence bu yazıyı oku ve bütün gece uyumadan düşün.Allah'ın kullarına böyle cezalar verebileceğini hala düşünüyorsan da git Hristiyan ol...Çünkü senin bu mantığına göre Allah onları daha çok seviyor..........
Keşke mümkün olsa da çok çok çok daha iri puntolarla yazılabilse...ve yazılanları en körler bile görebilse......
Görebilirler mi acep..????
Şimdi anladığımı teyit etmek gerek...İŞTE SİYASET...(..):
Çalışan kadın aldatır", diyen imama vaaz yasağı
http://www.milliyet.com.tr/2008/02/08/son/sonsiy25.asp?prm=0,4238695958349
Bu sütunda vatandaşlık kültürümüzün ve hukukunun gelişimi üzerinde bir tartışma açmak niyetindeyim. Zira bu konu Türk milletinin tarihi serencamını ele almadan anlaşılacak gibi değildir. Şunu peşinen belirtmek gerekir; Türk vatandaşları birçok üçüncü dünyalı ve Müslüman ülkelerin vatandaşlarından çok daha bilinçli, ısrarla daha anayasal ve demokratik haklarının peşinde koşan bir toplum meydana getirir.
1980’lerin başında bir Arap ülkesinde yaptığımız bir seminerde, 1960’larda Türkiye de bulunan bir Sudanlı diplomat salondaki Arap aydınlara; “Benim bundan 15 yıldan evvel gördüğüm Türkiye’nin köylüleri dahi, bizim bürokratlarımız ve okumuşlarımızdan çok daha ötede demokrasi ve vatandaşlık bilincine sahipti” demişti. Bu bir abartma değildir; tarihin ve toplumun bilançosunu çıkarırken olumsuz ve olumlu yönleri bir arada ele almak zorundayız.
Yukarıda sözü geçen Büyükelçi Diyap’ın söylediği bu söze başka boyutları da eklemek lazım. Balkan ülkelerinde dahi uzun bir zaman Türk aydınının serbest fikirli delidoluluğundan hasetle bahsedilirdi. Demek ki sorun sadece özgürlük değil, özgürlükleri kullanacak mantık, bilgi ve sorumluluktur. Hiç şüphesiz ki şu son olanlara bakınca ülkemizin yakın tarihinde çarpık bir gelişmenin olduğunu yadsıyamayız.
Reaya kavramı
Türk imparatorluğunda Romalıların “populus” dedikleri kalabalık kitle, “reaya” deyimi ile karşılanır. Reaya bir çoban tarafından idare edilen bir topluluk, daha doğrusu bir sürüdür. Hiç şüphesiz kelimenin Eski Ahit denen Tevrat ve Yeni Ahit denen İncil’den gelen bir anlamı vardır; Allah’ın yolladığı resuller kitleyi aydınlatır ve sevk eder. Burada İslam toplumunun yöneticisi olan imam ve Batı’daki dux aynı anlamdadır.
Bu anlamda reaya, iki kategorinin yani yöneten ve yönetilenin ilkidir. Yöneten sınıf ise Osmanlı imparatorluğunda “askeri-milites”tir. Şüphesiz, bu sınıfın mutlaka savaşçı olması şart değildir. Bir Türk Osmanlı veziri gibi bir Rum veya Ermeni patriği veya başhaham veya bir Müslüman kadı veya gayrimüslim bir voyvoda bu sınıfa dahildir. “Reaya” da yine her din ve dilden yönetilen kimsedir.
Reaya için ikinci bir dikey ayrım, millet kavramıyla karşılanır. Bu milletin asıl karşılığı dini cemaattir.
Reaya yani Roma’daki populus zümresi toplumun bütün zenginliğinin ve varlığının esasıdır. Osmanlı siyasi düşünürü Kınalızade’nin devlet teorisinde bu durum bir fasit daire ile ifade edilir. Buna daire-i adalet denir.
Reaya bol ürün verir ve bu sayede asker çok alınır. Asker ise kuvvet demektir. Mevcut zenginliği korur, yaptığı savaşlar ve fetihlerle daha çok zenginlik getirir. Ama zenginliği üretecek reayanın hayatını korumak ve çalışmasını sağlamak için adalet gereklidir. “Lustitia est fundamentum regnorum-Adalet mülkün temelidir.” Buradaki mülk sadece idare değil, ama aynı zamanda zenginlik ve devlet demektir.
Osmanlı üçüncü Roma’dır. Devlet teorisine göre; Allah yetkiyi sadece hükümdara vermiştir. Burada Allah’ın inayeti “gratia dei” ile iktidara sahip olan bir başka şahıs veya zümre yoktur. Yani ırsi bir aristokrasi (soylular) ve ruhani zümre yoktur. Bu durum İslam kadar Yahudilik için de söz konusudur. Adaletin aksi durum zulümdür, zulümden kaçınmak gerekir. Zulüm dinin emrince devlet sisteminden uzak olmalıdır.
Allah’ın bir emaneti
Bütün padişah emirnamelerinde eyalet görevlilerine Allah’ın bir emaneti olan reayaya baskı yapmamak, onu mali yönden soymamak emredilir, aksi takdirde cezalandırılacaklardır. Unutmayalım bir yönetici, Roma’daki konsülün veya Avrupa’daki baronun dokunulmazlığına sahip değildir. Bu nedenlerle çok kolay ve sık cezalandırılmış, azledilmiş, hatta idam edilmişlerdir. Buna karşılık hükümdar, reayanın idaresi için dictatur olabilir. Dictaturun karşılığı İslamda istibdaddır.
Bir kişinin her şeye hükmetmesi yani despotluğu gayri kanuni değildir. Hatta bir meziyettir. Müstebit ve istibdadı kınayanlar 19 ve 20’nci yüzyılın Jön Türkleridir. Bunlar İslamın toplum teorisinden değil, Fransız ihtilalinden esinlenmişlerdir.
Reaya Müslüman ya da gayrimüslim olsun şehirde ata binemez, silah taşıyamaz ve vergi vermek zorundadır. Angarya ve paraya dayanan bu vergilerin dine göre miktarlarında fark vardır. Cizye (yani Roma’daki capitatio; Sasani İmparatorluğu’nda gezit, Bizans’ta kephaletikon denen vergi) Osmanlılarda gayrimüslimlerden alınır.
Gayrimüslim reaya birbirinin dinine geçiş yapamaz. Mesela Yahudi ve Hıristiyanlar birbirinin dinine geçemez; bir kompartımandaki gayrimüslimlerin nüfusunun artması istenmez, ancak Müslüman olabilirler. Gene erkekler, Müslüman veya gayrimüslim, yabancı tebaadan gelin alabilir. Ama yabancı ülkeye gelin gönderilemez. Yerli Müslüman kadın gayrimüslim erkekle evlenemez. Gayrimüslim reaya askerlik yapamaz, cizye öder. Ama 19’uncu asırda bu değişti. Gayrimüslimler de subay ve nefer oldu. Mesela, Paskalya’da donanmamız Hıristiyan neferlerin eve gitmesi için limanlarda demir atardı.
Şüphesiz Türkiye yönetimi, bilhassa Tanzimat Fermanı’ndan beri idare hukuku ve ceza hukuku alanında Batı hukukundan getirdiği uygulamalar, mahkeme sistemlerinin değişmesi, öbür yandan gayrimüslim uyrukların ruhani reisler ve kiliselerin yönetiminden sivil kuruluşlara doğru kaymalarıyla büyük değişiklik geçirdi. Tanzimat devri bütün Türk tarihinde ve İslam dünyasında yeni bir dönem açtı, bunun üzerinde duracağız.
Türkiye tarihinde, bütün Rusyalar Çarı olan müthiş Ivan’ın kurduğu tipte bir “okhrana” yani sözde “koruma” adlı terör örgütü yoktur. İşin garibi, gerçek anlamda kurulan siyasi polis teşkilatı bu imparatorluğun son 10 yılında ortaya çıkan ve devletin değil, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir yan örgütü olan Teşkilat-ı Mahsusa’dır.
Bizim tarihimizde siyaseti, yıkıcı faaliyetleri izlemekle görevli ilk polis örgütünü de Sultan II. Abdülhamid değil, ondan çok evvel Tuna vilayetinin yani bugünkü Bulgaristan’ın valisiyken Mithat Paşa kurmuştur; elhak çok başarılı olmuştur, siyasi polisle hürriyetçiliğin çatışır bir yanı yoktur. Demokrasi dediğiniz asayiş ve tehlikesizlik ortamında yükselir.
Memur hakimiyeti
Türkiye tarihinde 1520’ler Macaristan’ındaki György Dozsa başkanlığında olduğu gibi ya da aynı dönemdeki Alman köylü isyanları gibi örgütlü köylü ayaklanmaları da yoktur. Celali isyanları çoğu zaman eşkıyaların peşine takılan köylüler veya medrese talebeleri ve bir müddet sonra hepsinin başına geçen devletlu paşaların başkaldırısına dönüşmüştür. Kanlı bir şekilde bastırılan hareketler de bir daha tekrarlanmamıştır.
Türk halkı uzun ve meşakkatli bir yoldan geçti. Bununla birlikte mevcut fakirlik ortamı; sefalet ve açlık derecesine inmedi. Topraktan kopuş yanında kırsal alanda zenginleşme ve kanun hakimiyeti ise esas itibarıyla II. Dünya Savaşı sonrasıdır. Lakin Tanzimat döneminden beri bu alanda başlayan değişmeleri gözden kaçırmamalıdır.
Türkiye’de kıt olan toprak değildir, ekilen toprak az olmuştur. Nihayet zirai toprakların çoğuna sahip olan devlet; herhangi bir feodal bey veya baron değildi. Elbette üretimi kontrol eden zümrelerle bizzat üretenlerin konumu farklı idi. Demek ki kontratlar sistemiyle ortaya çıkmış bir hiyerarşi yoktu. Başka bir deyişle Türkiye’nin son altı asrında bir aristokrasi yoktu ve bu yapısal özellik 14’üncü asır sonundan beri fethedilen Balkan ülkelerine de bulaşmıştır. Osmanlılık memur hâkimiyetidir.
Nazari olarak herkes memur olabilirdi. Tabii o kadar kalabalık bir görevli yani Osmanlı deyimiyle “askeri” sınıf mevcut değildi. Rekabet ama kontratlara dayanmayan bir belirsiz statü kavgası bu memurlar sınıfını başkaldırı veya kastlaşmaktan uzak tutmuştur.
Bir tımarlı ne tayin beratıyla ilk anda kesinlikle bir yere yerleşebilirdi ne de o toprağa tasarruf hakkını muhakkak elde tutabilirdi. Küçük tımarlar evlada geçse de vezir ve sancakbeyi hasları ırsi değildi; görevle sınırlıydı. Bu gibi arazi gelirleri doğrudan miras konusu olamaz ancak vakıf statüsüyle evlada gelirden bir hisse bırakılabilirdi.
Ümitsiz bir durum
Mülkiyet elde olmadığı için paşaların çocuklarının bu sabit gelirleri enflasyon karşısında eriyip gitmiştir. Başlangıçta kastlaşmaya kalkanlar, Fatih Sultan Mehmet’in emriyle cellada verildi. Sokullu Mehmed Paşa’nın nepotist yani aileci idaresi bizzat vezirin başını yedi. Köprülüler çok uzun devam edemediler. Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’nın yeğenciliği sona erdi. Daha evvel Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin akıbeti de malum. Tanzimat’ta bir aristokrasi kurması mümkün olan Mustafa Reşit Paşa dahi bunu beceremedi.
Türkiye tırmanan insanların imparatorluğuydu. Lakin tırmandıkları yeri kuşaklar boyu elde tutamadılar. Köyden gelen devşirme vezirin torunları İstanbul’un kenar mahallelerinde eriyip gittiler. Bu Balkanlar’da da benzer biçimde tezahür etti. Demokrasi için iyi ama siyasi kültür, kurumlaşma, gelenekleşme için son derece de ümitsiz bir durum. Türkiye demokrasisinin en önemli kusuru ve sorunu bu; kendini nasıl gösterdiği ve nasıl çözülebileceği üzerinde duracağız.
Telif Hakları vBulletin v3.5.4 © 2000-2009, ve
Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
Tercüme Eden :
.