PDA

Tam Sürüm Bilgini Göster : Notlar


alihoca
02-03-2006, 22:33
2 Şubat 2003-Barışa hâlâ şans var
//ABD'yi bu bölgeye getirmemek, Türkiye'yi sıçrama tahtası haline dönüştürmemek, Washington'un emperyal düşlerini boşa çıkartmak gerekiyor. Bu bakımdan, önümüzdeki iki haftayı, hükümetin, savaş tehdidini uzaklaştırmak için verimli biçimde kullanması şart.//
// 'veto' yetkili Fransa ile bu yılbaşında Güvenlik Konseyi üyeliğini devralan Almanya tereddüdü devam eden ülkeler... Rusya ve Çin, duruma göre, bir gevşeyip bir geriliyorlar... Savaşı engelleme için diplomatik manevralara hâlâ ihtiyaç var... //

6 Şubat 2003-Doğrular ve yanlışlar...
//Bir gün "Savaşa hayır" ve "Bizim için bağlayıcı olan BM güvenlik konseyi kararıdır" diye yattık, ertesi sabah "Savaşın başında yer tutmazsak sonunda masaya oturamayız" diye uyandık.//
//İlk doğru, Türkiye "Hayır" dediği ve kolaylık sağlamaya karşı çıktığı sürece, ABD'nin Irak'a yönelik niyetlerini gerçekleştiremeyeceği gerçeğidir…//
//1991'de, kuzeyden ikinci cepheyi Türkiye'nin açması söz konusuydu; Turgut Özal'ın planı dönemin Genelkurmay başkanı tarafından değil ABD tarafından bozuldu. Bugün de, ABD, Türk Silâhlı Kuvvetleri'nin Irak'a girmesini, Kuzey Irak'ta nâzım bir rol oynamasını istemiyor. Güneye kaydırılan birliklerimiz, göreceğiz, orada kalmaya devam edecekler…//
//Bu yüzden, "Savaşın başında yer almazsak paylaşım masasında yerimiz olmaz" görüşü boş bir hayaldir... //

7 Şubat 2003 - Korkularla nereye kadar?
// Başbakan Gül, savaşı önlemek için, bölgedeki beş ülkeyi ziyaret edip en üst düzey yöneticileriyle görüştü; o ülkelerin dışişleri bakanları İstanbul'da toplandı.//
// AB, bir hafta öncesine kadar, hemen her konuda tek ses çıkartan bir siyasî birlikti.//
// Geçen hafta beklenmeyen bir gelişme oldu ve İtalya, İspanya gibi ülkelerin başını çektiği sekiz AB üyesi ülkenin hükümet başkanları, teröre karşı mücadelesinde ABD'nin yanında yer alacaklarına dair bir bildirinin altına imza koydular... //
// Arnavutluk, Bulgaristan, Hırvatistan, Estonya, Latviya, Litvanya, Makedonya, Romanya, Slovakya ve Slovenya'nın dışişleri bakanları, kendilerini 'Trans-Atlantik câmiası' olarak gördüklerini belirtip 'terör şebekeleri' ve 'ellerinde kitle imha silâhları bulunan diktatörler'in tehdidine karşı omuz omuza durma gerektiğini kayıtlara geçirdiler... //
//İnisiyatife ilk başta destek çıkan Arap ülkeleri, şu yakınlarda kendilerini geride tutmayı tercih ediyorlar//
// Savaş lobisinin niyetlerini boşa çıkartmak, bir imparatorluğa dönüşme düşünü Amerika için kâbusa dönüştürmek hâlâ mümkün.//

9 Şubat 2003 - Musibetten hayır
// Türkiye, Washington'un kendisinden istediklerine direnerek de savaşı önleyebilirdi; bu gerçekleşemedi.//
// Başbakan Gül'ün 'barış inisiyatifi', Amerika'nın savaşından rahatsız olan Almanya ve Fransa gibi ülkelere de cesaret vermişti; Berlin ve Paris'ten çıkan savaş-karşıtı tepkiler biraz da Ankara'nın direnişi sayesindeydi... Dünyanın her tarafındaki barışçı eylemler de, "Ankara direnebilir" beklentisinden cesaret almaktaydı. Türkiye'nin kararıyla dengeler değişiyor;//
// Amerikan ve dünya kamuoyunun arkasından çekildiği bir savaşı başlatmak mümkün değildir çünkü. //

10 Şubat 2003 -Sağduyu ve barış umudu
// Fransa, Rusya ve Çin, BM güvenlik konseyinden çıkan 1441 sayılı kararın gereği olarak sunulacak denetleme kurulu raporunu, "Kitle imha silâhlarının varlığı kanıtlanmadı" diye veto edebilir...//
// Bu durumda, Irak konusunda esas sözün sahibi Türkiye olacaktır. Türkiye, daha önce sıkı sıkıya bağlı göründüğü "BM kararı olmaksızın ben yokum" tavrına geri dönerse, ABD ve İngiltere, Irak'a savaş açmakta zorlanacaktır.//

11 Şubat 2003 -Genel manzara
// ABD, tarihin en büyük askerî yığınağını bölgede gerçekleştirdi. Yanında sonuna kadar gitmeye hazır İngiltere ile mahçup destek veren sekiz AB üyesi, on kadar da Baltık ülkesi bulunuyor. //
// Almanya, Fransa, Rusya ve Çin, silâh denetçilerine daha fazla zaman tanınmasından yanalar; ABD ve İngiltere ise onların bu tavrına karşı çıkıyor. Buna karşılık, Almanya-Fransa, AB'yi çatlatan, NATO'yu işlevsiz bırakan bir tavırla Amerika'ya meydan okumaya kadar vardırdılar muhalefetlerini... Cepheleşme sürerse, dünya, 'Irak krizi' yüzünden, savaş çıkmasa dahi, çok farklı bir dünya olacak... //
// Bölgeye yığdıkları ve ay sonuna kadar bir misline ulaşacak askerî varlıklarıyla, savaşı, yeni bir BM kararı olmaksızın da başlatabilirler...//
// Türkiye, yoksa Washington ile Londra gibi, "1441 sayılı karar yeter" mi diyecek? "Hemen savaş" mı diyecek, "Barışa bir şans daha verelim" mi? Daha kestirme bir ifadeyle, Türkiye, ABD ile İngiltere'nin mi yanında yer alacak, yoksa Almanya-Fransa'nın mı? Aynı soru şöyle de sorulabilir: Türkiye, AB üyeliğinde ısrarcı mı olacak, yoksa ABD'nin bölgedeki temsilcisi mi? //

13 Şubat 2003 -Türkiye'nin tarafı
//... ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşmuş ve genel hatlarını bugün de koruyan dünya sistemini bütünüyle çökertmeyi göze almadan Irak'a saldıramaz...//

14 Şubat 2003 -Türkiye'nin kıymet-i harbiyyesi
// Ankara, gelişmelerin pasif bir izleyicisi olarak kalamaz; devler çekişirken o da bu çekişmede taraf tutmak zorunda…Umarım, bayram, devlette stratejik planlama boşluğuna yol açmamıştır.//
//... Almanya'nın Fransa ve Rusya'yı da yanına alarak oluşturduğu 'red cephesi', BM'den çıkacak kararın 'veto' edilmesini de garantiliyor...//
// Ne kadar aksi iddia edilirse edilsin, Türkiye'nin kapsamlı oluru elde edilmeden, ABD, Irak seferini göze alamaz; Türkiye'nin aktif katılımı savaşın olabilirliği için asgari şart... Almanya ve Fransa, kendilerine özgü sebeplerle, ABD'ye karşı çıkarken, Türkiye'nin de "Hayır" diyeceği varsayımına dayanıyorlar...//
//Oysa, Türkiye, savaşın önlenmesinde, Almanya ile Fransa'nın başını çektiği 'red cephesi' ülkelerinden daha fazla etkili olabilecek bir ülke. Avrupa'da bir tek Türkiye'nin "Hayır" demesinin Washington'un savaş planlarını boşa çıkartacak bir kıymet-i harbiyyesi bulunuyor//

16 Şubat 2003 - Global sağduyu
// Türkiye sadece ABD'nin 'emperyal' düşlerine tek başına destek veremeyeceği için değil, BM'deki isyana dolaylı katkısı bulunduğu için de savaşa bulaşmaktan kaçınmak zorunda.//

17 Şubat 2003-Her yol mübah
//Tabloyu doğru okuyalım: Amerikalı savaş planlamacıları, kapalı kapılar arkasında çetin pazarlıkları da içeren yeni yöntemlerle 'uluslararası meşruiyet' arayışlarını sürdürürken, yanlarında kimseyi bulamasalar bile, Irak'a saldırmayı göze alabilecek gibiler..//
//'Nâfile çaba' ile geçireceği her geçen günün zararlarını artıracağını anlayan Bush yönetimine, "Zararın neresinden dönersen kârdır" atasözümüzü öğretmek de Türkiye'nin görevi...//

18 Şubat 2003 - Avrupa, Avrupa, duy sesimizi
// Savaş tamtamları çalınan bir ortamda 'barış inisiyatifi' başlatan Türkiye, savaş konusundaki global duyarlığın zirveye çıktığı şu sıralar, AB'nin Irak politikasını etkileme gücüne sahip... //
// Kopenhag'ta Türkiye'ye beklediğini vermekte ayak sürüyen bu iki ülke, ABD'nin ve AB'yi bölmeyi göze alarak başlattığı zorlama operasyonu sırasında yaptıkları yanlışı anlamış oldular... Türkiye'yi NATO'da 'dışlanmışlığa itme' amaçlı girişim de, yine son anda yakalanan sağduyu ile, boşa çıkartıldı. //
// AB, son Kopengah Zirvesi'nde, 'umursamaz' bir tavır sergileyerek, tatmin etmekten uzak bir noktaya oturttu Türkiye'yi.//
// Brüksel'deki görüşmeler ve sunum, bu hataların telâfisini sağlayacak yolda ilginç bir buluşmayı, getirebilir... AB bu şansı iyi kullanmalı. //

19 Şubat 2003 - AB kapısında Irak'ı konuşmak
//: Başbakan Gül'ün 'barış inisiyatifi', üç aşamalı bir girişim olarak planlanmıştı... Ancak, Türkiye'nin 'Irak pozisyonu'nu Avrupa'nın malı haline getirmesi, Kopenhag'daki yarı-sağır tavırlarını sürdüren Avrupa'nın bellibaşlı ülkeleri tarafından engellendi... //
// Dünde yazmıştım: Her şeyi belirleyecek olan, Türkiye'nin bu hafta alacağı tavırdır... //

20 Şubat 2003 - Nankör kim?
//. İçlerinden biri kendisine dayatılanları sürekli kabule zorlanan iki birim arasındaki ilişkiye 'ortaklık' demek çok zor. ABD, Irak'a dönük âcil ve uzun vâdeli niyetlerini Türkiye ile paylaşmadığı için, ilişki düzeyini 'stratejik' olarak tanımlamak da bayağı sorunlu... //
// Dün, Ak Parti lideri Tayyip Erdoğan'la ...Gazetesi yazarları olarak Irak sorunu üzerinde sohbet ederken, onun da bu tür baskılara muhatap edildiği hemen belli oluyordu.//

21 Şubat 2003 - Cevabı siz verin
//Benzer bir hayal kırıklığını, henüz tek kurşun bile sıkılmamışken, ABD desteğiyle Irak'ın yönetimine gelecekleri günün rüyasını yıllardır gören, bu sebeple her denilene "Evet" deyip durmuş Irak muhalefet cephesi liderleri yaşıyor.//
// ABD'nin, operasyona desteklerini şart gördüğü için yıllardır ilişkilerine özen gösterdiği 'Irak muhalefet cephesi'ni yarı yolda ve üyelerini kalbi kırık bıraktığını öğreniyoruz... Askerî operasyon için şimdilerde kur yaptığı Türkiye de, hele bir "Evet" desin, muhtemelen aynı âkıbete uğrayacak...
Daha başlangıçta 'halayık' muamelesi gören, heves alındıktan sonra 'eş' konumunu kazanabilir mi hiç? //

23 Şubat 2003 - Hey, orada kimse yok mu??
// Colin Powell, Türk hükümetinin, Amerikan askerlerinin Türkiye'de konuşlandırmasına dair yetki isteyen 'tezkere'yi gelecek hafta başında Meclis'e sunacağını da ilân etmiş... Oh, ne âlâ, ne âlâ... //
// ...Gazete yazarları olarak, son 48 saatin büyük bir bölümünü beraber geçirdiğimiz hükümet ve Ak Parti yetkilileri ile Meclis başkanından Amerikan basınının işaret ettiği türden bir gelişmeyi mümkün kılacak bir mesaj almamış oluşumuz...//
// TBMM Başkanı Bülent Arınç, hepimizin gözleri içine bakarak, "Meşru olmayan tezkere Meclis'ten geçmez" dedi. //
// Türkiye'yi dışarıda bırakan bir 'B Planı' bulunmadığı iyice ortaya çıkmışken, hükümet, İMF'li şartlarına bile "Lebbeyk" diyecek biçimde Washington'un suyundan neden gitsin? //

24 Şubat 2003 - Bir adım, bir adım daha...
//"Kana karşı para pazarlığı" biçiminde yansıtmakla yetinmedi Washington ve işbirlikçileri, "Kabul edin, yoksa 'B Planı' geliyor" blöfünü bile kullandılar... Ankara'nın resti görmesi bu ikinci taktiği de işlemez yaptı... //
// Bugüne kadar hemen her yerde sonuç almış olan 'psikolojik savaş' taktiklerini boşa çıkartan bir ustalıkla uygulanan bir politika bu. Bundan sonraki aşamada, beklenti, 'savaşsız çözümü' mümkün kılacak başarının mutlaka yakalanmasıdır. Galiba çoğu gitti, azı kaldı... //

25 Şubat 2003 - Ne savaşı bu?
// Malezya Başbakanı Mahathir Mohamad, 'Bağlantısızlar Hareketi' zirvesi vesilesiyle toplanan işadamları forumunda yaptığı konuşmada şu cümleleri sarf etti: "İslâm Dünyası Irak'a savaşı 'Müslümanlara karşı savaş' olarak kabul edecektir.//

26 Şubat 2003 - Ateştopu
// Hükümeti, sanki elindeki bir 'ateştopu' imiş gibi, Irak'a asker gönderme ve yabancı askerleri Türkiye'de barındırma konusunda yetki isteyen tezkereyi alelacele Meclis'e sevketmeye zorlayan da, besbelli, aynı türden baskılar...//
// Şunu iyi bilelim:
Savaş kararını ilk kim almış olursa olsun, savaşın fiilen başlamasında en büyük pay, TBMM üyelerinin olacak...//
// Dünyayı bir 'psikolojik savaş' alanı gören Washington'daki 'savaş lobisi' ne derse desin, Türkiye bu savaşı durdurabilir... Durdurmalıdır da... //

27 Şubat 2003 - Yazık ki, çok yazık...
// Demokrasi temsilî bir sistem... Belli aralıklarla seçim yapılarak siyasi iktidar oluşur; hükümet, ülkeyi, mevcut hukukî yapı içerisinde, yurttaşların verdiği yetki istikametinde yönetir//
// Ülkeyi dört yıl boyunca yöneten politikacıların şimdiki Meclis'te bulunmamasının da ortaya koyduğu gibi, toplumla bağını koparan siyasî kadrolar, sandıkta tasfiye edilmeye mahkumlar...
Ak Parti iktidarı, daha üçüncü ayında, temsil noktasında patinaj yapıyor... //
// Peki, demokratik olduğunu Washington'daki 'Şahinler'in bile kayda geçirdiği Türkiye'de, AKP milletvekilleri, hangi sebeple, Meclis'e getirilen tezkereye olumlu oy verecek//
// Meclis biraz daha ayak sürüse, tezkere konusu BM Güvenlik Konseyi kararına bağlansa, nefesi tükenmek üzere olan 'savaş lobisi'nin blöfü iyice ortaya çıkacak.//

28 Şubat 2003 - Savaş ertelenebilir
// Cumhurbaşkanı Sezer, önceki akşam, TBMM Başkanı Bülent Arınç'ı çağırarak kaygılarını onunla paylaştı.
Ak Parti yönetimi, iki kanaldan ulaşan mesajlara kulak verip, tezkereyi görüşmeyi, bugün yapılacak Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı sonrasına ertelemeyi yeğlemiş olmalı...
Bu doğru bir tavır; Cumhurbaşkanı Sezer'in kaygısı çok yerinde. //
// Garip olan şu: Benzer durumlarda adının sıkça gündeme gelmesine alıştığımız "Yurtta sulh, cihanda sulh" sözünün sahibi Mustafa Kemal Atatürk, palas pandıras savaşa doğru yol aldığımız halde, şu sıralarda kimselerce hatırlanmıyor. Sloganlaştırılan sözü tartışma alanına taşıyana pek rastlanmıyor..//
//1991 ile 2003 arasında Türkiye'nin duyarlılıkları yönünden fazla bir fark yok; buna karşılık, "Bizim olmayan savaşta ne işimiz var?" diye soran bir sorumlu çıkmıyor. Oysa, Körfez Krizi'nde, dönemin Genelkurmay Başkanı, dönemin Cumhurbaşkanı ile ihtilâfa düşerek istifa etmişti... //

02 Mart 2003 - Sonraki kareye bakalım
// TBMM, tarihî bir oturumda, hükümetin sunduğu tezkereyi geri çevirdi. //
// Türkiye de ABD gibi 'demokratik' bir ülke ve TBMM, 'kuvvetler ayrılığı' ilkesine saygısını tezkere oylamasıyla ispat etmiş bulunuyor. Başbakan Abdullah Gül'ün yapması gereken, ABD başkanı George W. Bush'a, bu gerçeği iletmekten ibarettir... //
// İleride bugünleri yazacak olanlar, TBMM'nin uğursuz bir gidişi durduran cesur üyelerini de mutlaka kayda geçirecekler. //

02 Mart 2003 - Türkiye'nin kararı//
... Garip olan tezkerenin reddi değil, reddetmeye lâyık tezkerenin Meclis'in gündemine getirilmesidir... //
//"Türkiye'nin kararı" ABD'yi iki şıktan birini tercihe zorluyor. //
// Türkiye 'hayır' derse ABD 'B Planı'nı devreye sokar" diyorlardı; ilk şık, bu iddiaya uygun bir tavırla, İskenderun limanında dört dönen gemilerini Basra Körfezi'ne döndürmek veya Ürdün'e yığınak yaparak savaşı oralardan başlatmak...
İkinci şık ise daha 'şık': Irak'a savaştan bütünüyle vazgeçmek... //
// Türkiye bizi yanıltmadı; umarız ABD de yanıltmaz... //

04 Mart 2003 - Güven oyu
// Demirel "İktidar nimetlerinden yararlanan milletvekillerinin, hükümetin önüne getirdiği tasarı ve tezkerelere 'hayır' deme hakları bulunmadığını" ,söyledi…
Başkalarından mülhem olsa da, kendisinin geliştirip uzun yıllar sürdürdüğü bir 'demokrasi' mantığını savunuyor Demirel; oysa, Meclis'in tavrı, epey farklı bir 'demokrasi' anlayışının ürünü... //
// TBMM, tezkerenin reddini sağlamakla, bu 'bize özgü' siyaset anlayışına da karşı çıkmış oldu. //

05 Mart 2003 - Savaş pokeri
// Tezkere Meclis'ten hak ettiği cevabı aldı, ama kafa karışıklığı sürüyor…
Kararın, Türkiye'nin desteğini çantada keklik bilerek dünyayı fethe çıkanların önünü kestiğini, blöflerini açığa çıkardığını, savaş ihtimalini azalttığını pek fark eden yok..//
// Bundan ne anlıyorsunuz? Benim anladığım, Washington'daki 'savaş lobisi' ile birlikte hareket edenlerin, "Savaşa girin, yoksa..." dedikten sonra üzerimize kustukları bütün tehditlerin yalan, bütün söylediklerinin de 'blöf' olduğu... 'Savaş lobisi' ve içimizdeki uzantıları, bu tutum ve davranışlarıyla, dünyanın en büyük gücünü maskaraya çevirmekteler... //

06 Mart 2003 - İhtimal hesabı //
Irak'a saldırı" konusunun en çarpıcı yönü, ABD'nin, bu saldırısını Türkiye'de açacağı kuzey cephesiyle başlatma niyetiydi. Amerikalılar, "Türkiye olmasa da olur" diyorlar ve bir 'B Planı'nın varlığından söz ediyorlardı. Bugün de bir 'B Planı' konuşuluyor, ama epey cılız bir sesle//
// Bu sütunun sürekli okurları biliyor: Türkiye üzerinde baskıların yoğunlaştığı ilk günden itibaren, burada, "ABD'nin Türkiye'siz bir 'B Planı' yok" diye kimbilir kaç kez yazdık. "Bana off-the-record bilgi verenler, 'Ya iki gün içinde karar alırsınız, ya da gemiler güneye kaydırılır' dediler" türü ifadelerin dezenformasyon amaçlı olduğunu da çekinmeden yazdık, söyledik. Şimdiye kadarki gelişmeler, bu görüşümüzü destekliyor... //
// Bu analiz, Türkiye'nin kararında sebatkâr olması durumunda, savaşın ihtimal dışı kalabileceğinin umutlarını da içinde barındırıyor. Her ülkenin eline kolay kolay böyle bir fırsat geçmez; bunun değerini bilmek şart.//

07 Mart 2003 - Yolun yarısındayız
//Tezkerenin ret edildiği günden bu yana Türkiye'de garip bir hava esiyor: Savaşa karşı çıkmanın kötü sonuçları olacağına inanmamız isteniyor. Türkiye'nin çıkarı her şartta "ABD'nin yanında" durmaktaymış... Genelkurmay başkanı Org. Hilmi Özkök'ün son açıklaması da –maalesef– o havayı destekleyici bir çıkış olarak değerlendiriliyor..//
// ABD, Irakla savaşı başlatabilmek için BM Güvenlik Konseyi'nin kapısına gitti; çok ciddi bir muhalefetle karşılaşacağını bile bile... Üyelerini iştahlandırarak, korkutarak sonuç almaya çalışsa da, Güvenlik Konseyi'ni görmezden gelemiyor ABD...
TBMM tezkereyi reddetmekle, Güvenlik Konseyi'nin baskı altındaki üyelerine Washington'un iradesine direnilebileceğini göstermiş oldu. Konsey'in Irak'a yapılacakları içine sindiremeyen üyeleri, daha kolay "Hayır" diyebilirler bundan böyle. //
//'Savaş lobisi'nin tereddütü dünyaya nefes alma imkânı sağlıyor... Lobinin zorladığı savaşın neye mâl olacağını daha iyi görüyor kitleler ve saflarını sıklaştırıyorlar..//

09 Mart 2003 - Budala değilsek...
// Bu kez ikili bir hayırlı sonuç almak mümkün: 'Global 28 Şubat' mantığıyla yürütülen ve bütün dünyayı dize getirmeyi amaçlayan 'post-modern savaş', bizim tarafımızdan daha başlamadan sona erdirildiğinde, sadece Washington'da ipleri ellerinde tutan 'savaş lobisi' gerilemeyecek, Türkiye'deki demokratik yapı da bu davranışla güçlenecek... TBMM 'olgun' bir demokratik kurum olduğunu ispatlayacağı ve Türkiye savaşı durduran ülke haline geleceği için... //

10 Mart 2003 - Tüylerim diken diken
//... Bir başkasıyla elele, kendisine ait olmayan bir eve girip perdeleri çeken eşinin kendisi aldattığına bir türlü inanamayan aptal kocaya benziyor halimiz... İskenderun limanından çıkarak resmen 'üs' olmayan yerlere silâh ve mühimmat taşıyan TIR'larla konteynırları "Dur bakali ne olacak?" hayretiyle izliyoruz... Ne olabilir; böyle giderse, gafletimiz yüzünden savaş patlayacak elbette...//
// Bir yabancı gücün bir ülkenin topraklarında konuşlanması iki şekilde olur: Yabancı güç, bir ülkeye, hukuk çerçevesinde verilmiş izinle girer veya izin alma ihtiyacı duymaz, tecavüz eder... Tecavüz, bütün hukuk düzenlerinde, savaş sebebidir... //
// Basite alınmayacak 'fiilî bir durum' söz konusu. TBMM başkanı Bülent Arınç'a, "Tüylerim diken diken oluyor" dedirten cinsten bir durum//
// Bayram ziyaretine gidilen evin kapısını kırma hakkını kim kimden aldı?//

11 Mart 2003 - Dananın kuyruğu
// Washington Irak'a 17 Mart tarihine kadar ültimatom verdi; aynı süre içerisinde BM Güvenlik Konseyi'nin de bir karara varmasını istiyor. Washington'un Türkiye'den talebi de, 17 Mart'a kadar ikinci tezkerenin TBMM'den geçmesi... //
//Washington'da ipleri elinde tutan 'savaş lobisi'nin sinirlerinin gergin olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Bunun en büyük sebebi, blöfünün TBMM tarafından görülmesi... Ankara'ya birkaç kez mühlet veren Washington, TBMM'nin ikinci tezkereyi geri çevirmesi üzerine, Doğu Akdeniz'de bekleşen gemilerini güneye göndermedi. ABD'nin "Türkiye'siz bir B Planı" olmadığı böylece ortaya çıktı. Oysa, 'savaş lobisi', sanki gerçekmiş gibi, "Tezkere ret edilirse, Kuzey Cephesi olmasa da savaşı başlatacağız" deyip duruyordu.//

12 Mart 2003 - Tayyip Erdoğan, başbakan
// Kendisiyle ilgili her değerlendirmede mutlaka belirtildiği gibi, Tayyip Erdoğan, gerçekten 'karizmatik' bir lider. Bunun kabaca anlamı, insanların, ona, başkalarından daha fazla değer atfetmesi demek. Ancak, Tayyip Erdoğan'da 'doğal karizma' ötesine geçen başka özellikler de kolayca fark edilebiliyor: Kadrocu... Konuları bilenlere danışmanın öneminin farkında... Sorumluluk bilinci yüksek... Risk almaktan kaçınmıyor... Yanlışta ısrar etmediği gibi, doğruyu keşfettiğinde hemen sarılmaktan da çekinmiyor... //

13 Mart 2003 - Tarzan zorda
// Washington, silâh ve ekonomik gücüne güvenerek, dünyayı karşısına alma pahasına, 'İkinci Roma' mâcerasına atılabilir; ancak 'savaş lobisi', bu mâcera sonunda, kendilerini uluslararası mahkeme önünde bulabilirler...//

14 Mart 2003 - Eski hastalık hortluyor
// Sözün kısası, savaş, Amerika'da bazılarının kabul ettirmeye çalıştığı gibi, bir 'Yahudi Planı' değil... //
// İsrail, ABD ile olan özel ilişkisini kullanarak, George W. Bush'a, "BM kararı olmazsa savaşı unut" aklını vermelidir.//

18 Mart 2003 - Savaşın mağlubunu ilân ediyorum
// Eğer dediklerini yapar ve savaşı başlatırlarsa, ilk kurşun atıldığında, ABD ile İngiltere'nin dünyanın gözünde düşecekleri mağlubiyeti ilân edebiliriz.//

19 Mart 2003 - Neden?
// Yeni hükümetin ilk icraatı TBMM'nin reddettiği 'ikinci tezkere'yi yeniden zorlamak olacağa benziyor…
Unutulmaması gereken gerçek şu: Washington ne kadar üst perdeden atıp tutarsa tutsun, çıkardığı tezkereyle savaşı fiilen başlatan Tayyip Erdoğan hükümeti olacak… //
// ABD'nin Türkiye üzerinde ısrarı, 'savaşın nasıl olsa çıkacağını' değil, 'savaşın Türkiye olmazsa çıkamayacağını' ispat ediyor. //
//"Türkiye katılmazsa savaş çıkmaz" tezimizin doğru olmadığını bir an düşünelim. İddia edildiği gibi, ABD, Türkiye'yi 'kara kaşı kara gözü' için seviyor olsun ve Ankara destek çıkmasa bile savaşı başlatabilsin… Böyle bir ihtimalin varlığı Türkiye'nin savaşa taraf olması için gerekçe teşkil eder mi? //
// Hükümet 'ikinci tezkere'de ısrar eder TBMM de "Evet" derse, bu gelişmede payı olanlar, sadece adaletsiz bir savaşı başlatmış olmakla kalmaz, 'uluslararası meşruiyeti' bulunmayan savaşın yol açacağı hukukî sorunların müteselsil sorumlusu haline de gelirler... //

20 Mart 2003 - Tezkere ne anlama geliyor?
// Hükümetin yeni tezkeresi Washington'daki 'savaş lobisi'ne muazzam bir destek teşkil edecek... Hele TBMM'nin tezkereyi onaylaması, 'uluslarararası meşruiyeti' bulunmayan projenin derhal yürürlüğe konulmasına yol açacaktır.
İmzaların ve oyların anlamı budur... //

21 Mart 2003 - Bağdat'a düşen bombalar
// Sabah Bağdat üzerine yağan bombalar, geceye girilirken daha da yoğunlaştı. ABD, savaşı hava harekâtıyla başlatmış oldu.//
// Elbette, Washington "Savaş başladı" dediğine göre savaşın gerçekten başladığını bizlerin de kabul etmemiz gerekiyor. Bu kabulün pratik bir sonucu olması kaçınılmaz: ABD'ye sağlayacağı her yeni kolaylık Türkiye'nin de 'savaşa katılması' anlamını taşıyacak...
Washington, savaşı gerçekten başlatmak için, TBMM'nin kararını bekledi dün bütün gün...
Umarız Türkiye dünkü oylama yüzünden ileriki günlerde pişmanlık duymaz. //

24 Mart 2003 - Gerçek 'modele' doğru
//Evet, savaş bir siyasî sorun olarak ülke gündemine girmeye başladığı günden buyana, hükümet, çok düz bir çizgi izleyemedi. Daha en baştan "Türkiye'nin bu savaşta yeri yok" diyebilmeliydi. Üslerin genişletilmesine, hava koridoru açılmasına izin verilmemeliydi.//
// Türkiye'nin tavrı, hiç kuşkunuz olmasın, hâlâ sağlıklı düşünebilen Batılı çevrelerde ülkemizin değerini artırdığı gibi, esas etkisini bizimle ortak değerlere sahip coğrafya üzerinde gösterecektir.//

25 Mart 2003 -Yol ayrımı
// ABD'nin Irak'a saldırısıyla ortaya çıkan manzara ne? 'Truva atı' olduğu sanılan Türkiye, ABD'nin emperyal heveslerine "Hayır" diyebilmişken, bir hafta sonra AB üyeliği başlayacak Orta Avrupa ülkeleri, haksız ve adaletsiz savaşında, ABD'nin yanına koştular..//
// Türkiye'de geleneksel elitler, şu kısa sürede anlaşıldı ki, hükümeti istedikleri yöne sevk edemediler… Geleneksel etkileme mekanizmalarının nefesi yetmedi, korkutma ve sindirme işe yaramadı, sonunda milletin çoğunluğunun istediği istikamette bir politika benimsendi. Bu olağanüstü önemde bir gelişme..//

26 Mart 2003 - Yiğitliğin altın kuralı
// ABD üniversitelerinde yuvalanmış, Ortadoğu'yu, İslâm'ı ve Müslümanları iyi tanıdığı varsayılan -bazısı bu bölgenin insanı- uzmanların bilgilendirdiği Pentagon, Amerikan askerlerinin, Irak halkı tarafından alkışlarla karşılanacağını sandı.//
//İlk haftası dolduğunda, Pentagon'daki hesaplara tam uymayan bir savaş görüntüsü iyice belirginleşti. Bu, elbette, Amerika ile öteki güçlerin savaşı kaybedecekleri anlamına gelmiyor; ancak, Irak halkının kolay teslim olmayacağına ve bu yüzden savaşın daha da kanlı ve çirkin hale gelebileceğine işaret ediyor..//

28 Mart 2003 - Yalana dayalı haksız savaş
// Irak'a karşı başlatılan savaşta birinci hafta doldu, ikinci haftadan gün almaya başladık... Irak'ın beklenenden çok ileri düzeyde bir direniş gösterdiği ortada; ancak hangi ülke vatandaşı 'işgal' anlamı taşıyan bir askerî operasyona direnmez?//
// Türkiye bu savaştan mümkün olduğunca uzak durmalı. //

30 Mart 2003 - Bu savaş durmalı
//Vietnam'da nice sonra suyüzüne vuran 'gerçekler', arada gerçekleşen 'iletişim devrimi' sayesinde, Irak'ta şimdiden sırıtmaya başladı. Daha da önemlisi, operasyon başında kendilerini 'kurtarıcı' görme eğiliminde olan komutan ve askerlerin, iyice sırıtmaya başlayan 'işgalci' konumu yüzünden, savaşma iştahını da kaybetme ihtimalidir. Yorulma, bezme belirtileri bunun işareti... //
// İkinci tezkerenin reddi ABD'nin istediği güçte bir kuzey cephesi açmasını engelledi, ama Türkiye'deki iktidarı da hareketsiz hale getirdi…ABD ile ilişkilerin bozulacağına inandırılan iktidar, o gün bugündür, öncesinde "Savaş çıkmasın" diye sarf ettiği çabaların asgarisi için şimdi kılını kıpırdatmıyor... Oysa, Türkiye'nin esas şimdi hareketli olmasının zamanı..//

01 Nisan 2003 -Savaş üzerine düşünceler...
// Yanlışlığı yeni yanlışlarla sürdürmenin bir yolu da, iyi gitmeyen savaşı başka ülkelere yaymak olabiliyor. Vietnam'daki kirli savaşta, Amerikalı karar vericiler, her köşeye sıkıştıklarında yeni bir cephe açmayı çıkış yolu olarak gördüler: Kamboçya, Laos... Her 'yenilgi' görüntüsünü 'daha fazla şiddet' takip etti...//

02 Nisan 2003 - Başarı ve mâzeret
//Türkiye kolaylık sağlamasa da olur, bizim 'B Planımız' var" diyorlardı; 'B Planı' denilenin güney cephesiyle yetinmek olduğu anlaşıldı. Plana göre, Amerikan-İngiliz ortak kara ordusu bir hafta içerisinde Bağdat'a ulaşacaktı; bir haftadır çakıldıkları yerden füze ateşiyle yetinmek zorundalar//
// Sonuç, kendisini bir 'savaş makinası' haline dönüştüren ABD ve İngiltere cephesi açısından hiç parlak değil..//
// Biraz 'erken' bulsanız bile yazmadan edemeyeceğim: Eğer ABD'deki askerî tesislerde henüz yoksa, Pentagon dahil her karargâha, şu gerçeğin herkesin göreceği bir levha haline getirilip asılmasında yarar var: "Hiçbir mâzeret başarının yerini tutamaz..."

03 Nisan 2003 - Savaşı İngiltere'de izlemek...
// Amerikan ordusu Bağdat'a yaklaştı, savaş bundan sonra kaçınılmaz biçimde daha da şiddetlenecek... Irak'ta yaşanan trajediler, medyası olan-biteni gizlemeye çalışsa da, İngiltere'yi, bu savaşta 'savaşçı' cephenin yumuşak karnı olarak tutmaya devam ediyor. Savaş cephesi çatlayacaksa, bu, İngiltere'yi cepheden çekilmeye zorlayacak gelişmeler sonucu yaşanacak... //

05 Nisan 2003 - Son kare
// Esas sorulması gereken soru şu: Hükümet nasıl oldu da bu noktaya geldi; Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve arkadaşları, kendi hâne halklarının gözyaşını artıracak bir siyasî tavrı nasıl benimseyebildiler? //
// Üslerin modernizasyonuyla ilgili ilk tezkereyi çıkartan bu hükümetti; o tezkereyi asker bulundurma ve hava koridoru kolaylıkları sağlamayı amaçlayan ikinci ve üçüncü tezkereler izledi..//
// Ağlatması gerekenleri güldüren, kendi hâne halklarını ağlatan bir hükümetin doğru yolda olduğu nasıl söylenebilir? //

06 Nisan 2003 - 'Koalisyon üyesi'
// Irak Savaşı'nda ABD ile 'koalisyon' halinde. Beyaz Saray internet sitesine girildiğinde, 21 Mart 2003 tarihli 'Koalisyon ülkeleri' listesinde yer alan 40 küsur ülke arasında Türkiye'nin de bulunduğu görülecektir.//
// Sadece 'hava koridoru' açmakla sınırlı değil desteği, İskenderun limanından giren gemilerin yükleri TIR'larla Kuzey Irak'a Türkiye topraklarından sevk ediliyor; 'lojistik destek' denilen bu.//
// Hükümetin 'koalisyon üyesi' olmayı tercihi, şimdilerde pek ifade edilmiyor ama, 'Saddam-sonrası Irak' yeniden yapılanırken masada oturma hevesiyle ilgili olmalı.//

08 Nisan 2003 - Doğruya doğru, eğriye eğri
// İran dışişleri bakanı hafta sonu Abdullah Gül'ün misafiri olarak Ankara'daydı; Abdullah Gül, bu hafta içerisinde Suriye'ye gidecek.//
// Aralarında ciddi görüş farklılıkları bulunan Türkiye ile Suriye ve İran'ı beraber hareket etmeye sevk edecek kadar önemli bir amacı var bu mekanizmanın: Kuzey Irak'ta istenmeyen gelişmelerin önünü kesmek... //
// ABD, Ortadoğu'yu düzenleyici güç olma özelliği kazandı. Irak'tan nasıl bir yeni yapı çıkacağına Washington karar verecek; başka hangi hedeflere saldırılacağına da... Durum böyle olduğuna göre, Türkiye, Suriye ve İran'ın arzuları fazla bir önem taşımıyor... //
// Aslında, Washington yönetiminin BM'yi devre dışı bırakması sonrasında, kendisinden 'kopma' beklenen 'Batı' da kalmadı... Herkes, her ülke Washington'a bakıp hizaya geçme çaresizliğinde... //

09 Nisan 2003 - Makûs talih
// Beş aylık serencamını özetlemek gerekirse, hükümetin, bir bölümü anlaşılabilir 'şartlar' yüzünden, ekonomide ve dış politikada yalpalamalar geçirdiği söylenebilir...//
//Dünyanın kaderi, Ak Parti iktidarı döneminde yeniden belirlenecek...
Dünyadaki gelişmeleri olumlu biçimde etkileyemezse bu hükümet, dünyadaki gelişmeler ülkemizi olumsuz biçimde etkileyecektir..//

10 Nisan 2003 - Sona doğru...
// Henüz 'beyaz bayrak' çekilmedi, ama savaşta sona doğru yaklaşıldığı da belli..
ABD ile Irak askerî açıdan birbirine asla rakip olamayacak iki ülke; gücü olan en sonunda güçsüzü yenecekti, yeniyor işte...//
// Irak'a baktığımızda gördüğümüz Amerikan savaş makinasının önünde durabilecek bir güç herhalde dünyada yok...//

11 Nisan 2003 - Savaş yüzsüzleri
// Türkiye'de, daha düne kadar, sözlerine, "Biz de savaşa karşıyız, ama..." diye başlayan bazıları, Firdevs Meydanı'ndaki Saddam heykelinin yıkılmasıyla birlikte, hiçbir şart ileri sürmeksizin "Biz savaşa karşıyız" diyenlere karşı saldırıya geçtiler.//
// Kafası karışan milletvekilleri, oylamanın 48 saat ertelenmesinin sağladığı zaman aralığında Milli Güvenlik Kurulu'nun (MGK) kendilerini rahatlatmasını bekledi. MGK'dan yapılan iki satırlık açıklamanın sebep olduğu hayal kırıklığı tahmin edilebilir.//
// Türkiye, –savaşın aldığı biçime baktığımızda hiç de gerekmediği ortaya çıkan– 62 bin Amerikan askerinin topraklarında konuşlanması dışında kendisinden beklediği her kolaylığı Washington'a sağladı zaten.//

13 Nisan 2003 - İtiraf ediyorum
// Olsun. Ben kendi hesabıma itiraf ediyorum: "Washington'daki savaş lobisinin, kuzey cephesini açamayacağını anlarsa, hesaplarını yeniden gözden geçireceğini düşündüm; bunun da savaşı engelleyeceğini... Yanıldım. Kuzey cephesini açmadan da savaşı başlattı Washington'daki şahinler..."
Benimki mâsum ve -emin olun- kimseye zararı dokunmayan, doğru çıksaydı insanlığa yararlı olacak bir konuda yanılgı...//
// Biz siviliz, askerî konularda yanılmamız doğal… Peki, o zaman, kuzey cephesi için Türkiye üzerinde neden o denli büyük baskı uygulandı?//
// İşte itiraf ediyorum; "Kuzey cephesi açılmazsa savaş başlamaz, Türkiye direnmeli" tezimde yanıldım..//

….

Bu araştırmada;
Bir fikri hareket içinde;yorumlama,yönlendirme ve yönetme konusunda,mensubu olduğu halk kitleleri kadar hükümet üzerinde de etkili ve yetkili olduğu söylenebilecek bir KANAAT ÖNDERİMİZ’i kendi yazdıkları ile sınırlı olmak üzere ele almaya çalıştım.

Sıcak gelişmeler karşısında;satırlara yansıyan,tarihi etkileyebilme istek ve heyecanını,kırgınlık ve kızgınlığı hatta sevinç,düş kırıklığı ile hüznün izlerini görebilmek mümkündür.

Her ne kadar bir kişiyi incelemiş olsak da,siyasi yelpaze içinde ele alınabilecek tüm kanaat önderlerinin çok farklı yada daha iyi olduğunu da iddia etmediğimin bilinmesini isterim.

Sadece;bilgi,bilinç,seçim ve tercihleri ile her fırsatta hor gördüğümüz toplumumuzu,yönelten Kanaat Önderlerimiz hakkında da genel bir fikir vereceğini umuyorum.

Saygılarımla

AnnE
03-03-2006, 09:45
Hocam ;

Ben bu kanaat önderi tanımından ilk duyduğumdan beri sıtkımı sıyırmışımdır.
TDK sözlüğünde kanaatın anlamına bakarsak :

1 . Elindekinden hoşnut olma durumu, kanıklık, yeter bulma, yetinme,fazlasını istememe, doyum.
2 . Kanma, inanma.
3 . Kanış, kanı, inanç, düşünce

denildiğini görüyoruz.

Bu ''önderler'' 'e politik olarak baktığımızda kelimenin üçüncü anlamını , sosyal olarak bakınca da birinci ve ikinci anlamını kullanmak gerektiğine kanaat getirmekteyim.

Senin Tezkereden Irak Savaşı'nın başlamasına kadar geçen sürede malum kemiksiz müslümanın omurgasızlık süreci ile ilgili akademik derlemene bakınca da bu görülmekte.

Bu herifler , aslında çapsız ve akılsız ve bilimden nasibini alamamış politikacılara yol göstermek üzere koyuldukları işlerde rüzgarın yönüne göre her daim popüler kalmanın yolllarını bulurlar ve o aptallar sayesinde de bunu becermekte bir sorunla karşılaşmazlar.

Bu meslek erbabının toplumu yönlendirdiği yahut biçimlendirdiği hatta yol gösterdiğini söylemek ise bir başka safdilliktir.

Okumayan, düşünmeyen, pragmatist topulmlar, toplumsal yarardan önce ve sadece bireysel yarar peşindedirler.Ve onlar sadece bireysel yarar sağlayacak konu ve kişilerle ilgilenirler.

Musluk kimlerin elinde ise bu kemiksiz önderler onlara kanaat oluşturmaya soyunurlar.

Mesela, adı geçen şahsiyetsiz şahıs Özal, Demirel, Çiller, hatta Ecevit, nihayet Tayyip sürecinde adı geçenlere fikir satmayı pekala becerebilmiş, sosyal açıdan bakarsak da onlar ve onlara servis yapanlar tarafından da gündemde tutulmayı becerebilmiştir.Topluma verdiği nedir sorusu bende cevapsız.

Bu mesele bir yana dünyada en çok duyduğum ve en sevmediğim kelime olan SAVAŞ meselesine gelir isek , en somut tarafı ile , tezkerenin onaylanıp bizim Kuzey Irak ta USA ile ortak olmamızın bize sağlayacağı pragmatik politik yararlar ile toplumun fayda/zararı ayrı bir tartışma meselesidir ki , senin yukardaki akademik derlemenin üzereine burada gölge koyacağı için tarafımda ertelenmiştir.

Sevmediğim yazarlardan birine ait aşağıdaki yazının kanaat önderliği meselesine hoş bir yaklaşım olduğu kanısındayım :

http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=71485&Categoryid=4&wid=1

Ömmes
06-03-2006, 03:12
Hocam "kanaat önderi" lafını görür görmez, benim için bu lafın temsil ettiği kavramla özdeşleşmiş Allah eksikliğini göstermeyesice yazarın çok meşhur yazısından bir iki pasajın bu başlığa layık olduğunu düşündüm. Hatırlarsan bu yazarımız o zamanlar çok müthiş olan ve bugün de aynı müthişliği sürdüren arkadaşıyla beraber başka bir yazarımızla bir "öteki Türkiye" polemiğine girişmişlerdi. Mevzuyu bilmeyenler (sanmam yoktur ama) lütfen yazının tarihine dikkat etsinler.

18 Şubat 2001 Pazar

Yaşasın öteki Türkiye!

... Ajitasyon önce 'Öbür Türkiye' ile başladı, sanki stabilizasyon ortamında gelir dağılımı düzeltilebilirmiş gibi, sanki gelir dağılımı bozukluğu bilinmiyormuş gibi. Sonra devam etti, 'IMF çok kötü' feryatları ile ve Stiglitz destekli. Sonra bir 'globalleşme karşıtlığı' furyası yaşandı. Sonra da IMF emek ve üretim düşmanı feryatları ortalığı sardı. Sonra da bu 'IMF anlaşması zaten gerekmiyordu' safsatası. En sonunda da cari denge açığı büyür, döviz biter, devalüasyon olur, batarız yalanı!

...

Bu hikayeyi biliyoruz. Ama Türk ekonomisi bu sıkıntılardan üç-beş ay içinde kurtuluyor. Ve yılın ikinci yarısı bu nedenle rahatlama ile geçecek. Ama ajitasyon ekibi iş başında! Kasım ayında döviz krizi çıkartılamadı, hiçbir zaman da çıkartılamayacak da, önce 20 Şubat ihalesi tatavası gündeme geldi, bunu bu hafta başarı ile atlatacağız. Ondan sonra temmuz ayında 'döviz kuru rejimi değişikliği dövize hücum ve devalüasyon yaratır' safsatası gündeme gelecek. Turistlerin geldiği dönemde bu sorun tabii ki sorun değil, ama ajitasyon farklı bir şey! Bu tatavalara ek olarak 'koalisyon bozulur, program durur, stabilizasyon çöker, batarız' senaryosu veya 'Bülent Bey stabilizasyon çıkartamaz' senaryosu hep mevcut.

...

Antalya'da CU sigorta şirketinin (rahmetli olduğu için adını yazdım) yıllık toplantısında ... Konuşmacılardan biri de şöyle dedi. 'Başarısız insanlar sadece nereye gitmek istediklerini konuşurlar, ama konuşur, dururlar. Başarılı insanlar ise oraya gitmek için düşünür, taşınır, çözüm üretir ve icraat yaparlar. Şikayet etmezler. 'Bundan daha doğru bir yaklaşım olmaz. O gençlere teşekkür ettim ve onlara 'öteki Türkiye' adını koydum. Aralarında hiç dinozor, ajitatör ve şikayet makinası yoktu. Ekip olarak işlerine bakıyorlardı, başarıya koşmaya da azimliydiler. 'Yaşasın öteki Türkiye' demekten başka çarem yok!

Bu arada o konuşmacının bugün ne işle iştigal ettiğini, ama daha ziyade eski adamların vergi dairesi kapısında görüp yanındaki torununun kulağını çekerek "büyü de şöyle alengirli bi laf et lan hayırsız" diye azarlayacağı türden özlü sözleri (bullshit yeterli olur heralde) dinleyenlerin bugünlere hangi süreçlerden geçerek ulaştıklarını merak ettim.

alihoca
06-03-2006, 10:47
Bilenler bilir;

İdealizm duygusunu yitirip, yitirtenler hakkında bir istida dilekçesi bile veremeyen yarımdan az hoca olarak,şimdiye kadar eğitim öğretime değinmemeye,tartışmalarına ise katılmamaya özen gösterdim.Son yıllarda aynaya baktığımda öğretmen olduğumdan gurur duyacağım işler yap(a)madığım için sağda solda hocayım filan demekten de sakınır oldum.

Konuya evveliyatından başlayalım ki, böylece az da olsa tarihçiliğimizi de ifşa edelim. Aile efradı ile ilgili hallere, azıcık elkızı eli, biraz rakamlar ve çıkarlar girdiğinde hepinizin başına gelenler vakti ile benimde başıma geldi. Gelince de bavulu hazırlamak bize düştü. Hiç unutmam uğurlayıcısız bindiğim otobüs ile eş zamanlı gözyaşları da harekete geçmişti. Sulu gözlülüğümü bir yana koyup devam edelim. İstanbul yolunda, para pul değil huzur dilerken, sağlık dilemeyi unuttuğumu da hatırlıyorum. Dilek dilerken bile yaptığım yanlışın acısını sonradan misli ile çektiğimi de hemen not edeyim.

Yıllarca hakkında ürkünç hikâyeleri dinleyip İstanbul’a indiğimde korkunun tetiklediği bir halimde yoktu. On onbir yaşlarında belediye sinemasında seyrettiğim filmlerinde etkisi ile hep Avrupa düşleyen biri olduğum için, acı gurbet gibi bir önyargım yoktu diyebilirim. Lakin belki gelişimdeki yaralı iç halim, belki bir kış sabahı soğuk puslu Harem görüntüsü karşısında ki hissettiklerimi tahmin edebilir misiniz bilmem? Her ne kadar yaşadığımız bölgenin cin alisi sayılsak da, milyonlar içinde ki çaresiz bir yapayalnız duygusu ile baş etmek hiçte kolay değildi.

Şişli yakınları Kuştepe civarında bir bankacı arkadaşla beraber kaldığımız evi de biraz anlatayım. Ev kirasının bana düşen kısmı o günkü maaşımın yarısı olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı? Roman kardeşlerimizin çiçekçilikle iştigal edenlerinin çoğunluğu oluşturduğu bir sokakta idi dairemiz. O sokakta oturan insanlarımızdan kalan güzel anılar ayrı bir fasıl olsun. Plan proje hak getire diyebileceğim eciş bücüş bir yapının dördüncü katında oturuyoruz. Katımıza ulaşabilmek için ise diğer katların salon, mutfak ve banyolarının kenarından geçiyoruz. Aslında koyun koyuna diyebileceğim bir sıcaklıktan şikâyet ettiğim sanılmasın. Sadece vakitli vakitsiz iniş ve çıkışlarda istenmeyen durumlarla karşılaşmamak için gür sesle öksürerek ve geldiğinizi duyurabilecek ayak sesleri çıkartmamız gerektiğini vurgulamak istemiştim.

Şimdi bunu yazdık diye; Ne gördün? Ne duydun? diye münafık soruları aklınıza getirip günaha girmeyin sakın. Benim ki bana yeter. Sebep olup bir de Sizin günahınızı çektirmeyin bana, lütfen.

Yarısı toz kaplı eski püskülerin yığılmış olduğu çatı katındaki dairemizin, çatı ve kiremit kısmı olmadığı için, yazları kese yapmaya, kışları ritmik damla sesleri ile akmaya çok müsaitti. Bahar ve yazları ile birlikte toz ve sıcağın etkisi ile her türlü haşaratın başmisafirlerimiz olduğunu da eklemeliyim. Öğleden hemen önce ikili eğitim yapan ilk ve son okuluma gitmek için evden çıktığımızda önce soyunup iyice bir silkelenmem gerektiğini de yazmamak olmaz. Bu sayede Karaköy alt geçitte haşarat ilacı satan esnaflar ile tanışmamız, çevremizin gelişmesine katkıda bulunarak sosyalleşmemizi bile sağladığı için nankörlük edip kızmak yerine hafiften şükran duymak bile gerekebilir.

Yüz dönümü aşan arazisi ile köyün ağalarından sayılıp, şehirde lokanta işletmeciliği yapana; paranızın da,malınızın da,mülkünüzün de deyip çıkanın evinde eşyası mı olurmuş?El cevap,olmaz tabii ki.masa yerine portakal sandığı,sünger bir yatak,taşıyıp getirebildiği bir iki çuval kitap,çızgılı Sümerbank pijaması,bir iki alüminyum tas tabak ve bir piknik tüpü neyine yetmez ki…

Şimdi bu satırları okuyan Arka BahÇe Dostlarımın; ulan! bu kadar acındırmaya yardım etmesek de olmaz.Diye düşünenleriniz bile vardır kim bilir.Yok yok,mesele o değil içiniz rahat olsun.O zamanlar içinde bulunduğum ruh hali içinde bırakın yardım almayı,öğrencilerimden başlayarak Ülkemi kurtaracağıma inançlı bir adanmışlıkla,yaşadığım zorluk ve çirkinliklere odaklanmak yerine,insanlara ne katkı yapabilirim arayışında idim.

İki vasıta ile okula ulaşıyormuşum, yatsı ezanında ancak evde olabiliyormuşum, yemek,yiyecek,bulaşık,ütü gibi dertler varmış umurumda bile değildi inanın.Okula giderken,bir gün önceden çitileyip yıkadığım,özenle ütüleyip akşamdan başucuma astığım elbiselerimi,Nuri Leflef boya ile boyadığım pırıl pırıl ayakkabımı giyerken duyduğum heyecanı anlatamam.Wrangler denilen ilk ve son kot pantolonumu çitileyip yıkamanın ne menem illet bir şey olduğu,ancak çitilerken ellerim yüzülünce dank edebilmişti kafama.Garip anamı düşününce ise bir daha kot giyemez olduğumu belirtmeliyim.

Hazine orman arazilerinden kotarılmış çamur çalpak yollardan, paçaya ve ayakkabıya tek çamur bulaştırmamak için geliştirdiğim loğusa yürüyüşü ile okula ulaşmanın, öğrencilerimin karşısında tiril tiril çıkabilmenin hazzı ise bir başka âlemdir. Örnek olacağım diye dim dik yürüyebilmek, oturabilmek, anlatımımı güçlendirecek el yüz mimiklerinin yanında sırıtmadan güzel gülebilmek, ses tonlamaları, sınıf mekânını iyi kullanıp uyutmamak adına gezerek anlatım gibi nice teknikler üstüne çalışırken ne kadar eziyet çektiğimi şimdi tarif etmem bile çok zor.

Emrine sual olmaz ama; Kurban olduğum Allah’ım da vermediğine zırnık koklatmıyor desem doğrudur. Seksen dakikalık blok derslerde öğrencinin dikkatini tekrar toplayabilmek için,şu kart sesimle Şafak Türküsünü biraz olsun iyi okuyabilmek için kaç gece,zavallı komşularımı birini boğazlıyorlar diye yataktan fırlamalarına neden olduğumu şimdi hatırlayamıyorum bile.

Bir idam mahkumunun yazdığı dizeleri okuyan şimdi rahmetli sanatçımız, okuduğu o parçada bir güzel ‘’Anne’m’’ derdi ki,ağlama da göreyim.Öğrencilerim bir yandan ben bir yandan ağlaşır dururduk.Sakarya ve Büyük Taarruz konularında da ‘Kağnılar gidiyordu,Akşehir Üstünden Afyon’a doğru’’ derken o anı ve şairi hissederek okuyabilmenin bedeli de herhalde malumunuzdur.Sevip hislendikleri için mi,yoksa kulaklarına ettiğim işkencenin acısı ile mi ağladıkları konusunun arada bir kafama takılışını es geçelim.

Köy kökenli babaların,dersinde başarılı, davranışında terbiyeli,temiz pak,tutumlu,ailesine yardımcı hale gelen çocuklarının en doğal hakkı olan oyun ve dansı öğretmek ayrı bela idi.Bela çünkü bu meret de öğrenmeden öğretilemiyor.Eh,vatan kurtarmak için oynamaya fırsat bulamayan bu garibe düşen,yirmisinde dans oyun öğrenmek oldu tabii..Onca seneden sonra topa birkaç tepebilmek için kaç kere ayaktan bacaktan olduk diyeyim de spor konusunun daha beter olduğunu anlayın.Saha da düştüğüm hallere ise,okulun Erol TAŞ’ı olduğum için gülemezlerdi bile gariplerim..

Buraya kadar olan kısımda yazdıklarım hakkında ilk uyarıyı yapmamın zamanı geldi sanırım. Mesleğe olan yaklaşımımı anlatmak adına yazdıklarıma idealistlik, saflık salaklık ne derseniz deyin alınmam, gücenmem. Çoktaan pes etmiş biri olarak; sakın ola ki,çok şey başarıp,harikalar yaratmış bir ahvali anlatmak,böbürlenip şişinmek için yazıldığı sanılmasın bize yeter.

Ama araya da gördüğünüz gibi bir yerlere rahmetli Erol TAŞ benzetmesini sıkıştırarak cetvele bir milim daha yaklaşmış da olduk. Hadi gene iyisiniz, her ne kadar uzak bir ihtimal olsa da, erken kurtulma şansınız bile var artık.

İstanbul’un işçi, usta, şoför, zanaatkâr ihtiyacını görmekte olup, iş yeri sahibi esnaf sınıfına atlayamadıkları, bir gecede dikiverdikleri iki gözlük evler de henüz dört, beş katlara dönüşememiş oldukları için fakirdi çocuklarımın babaları. Bize aynen Anadolu’mda oldukları gibi, çocuklarını ‘Eti Senin Kemiği Benim’ anlayışı ve güven ile teslim etmişlerdi. Biz safta ne bilelim bugünün büyük rant sahiplerine dönüşeceklerini, fakirdir okumaktan gayri şansları yok belledik. Hem onlara hem kendimize, yüklendik ha yüklendik.

Kaderimi seveyim. Askerde er eğitim tugayının bin yüz mevcutlu, okumaz yazmazlarının bulunduğu, ali bölüğünde vatani görevimi yaptım. Yaptım der demez de aklıma ‘’Eğitim Zayiatları’’ geldi. İçim cızz etti yine. Hani dönem, zaman mekân uygun olduğu anları ufukta görecek olursak, inşallah bu konuyu işlemek hep içimizde uhdedir. Neyse geçelim, o günlerin gelmesine korkarım ki çok var. Kimisi Türkçe nizani olan, yola çıktığında kara tren gibi görünen bölüğe mikrofonsuz nasıl sesini duyurursun, kanatmadan, yaralayıp berelemeden çok ses çıkaran tokat nasıl vurulur, gibi çoğunluğunuz için duyduğunda ilkel, yaşadığında normal gelebilecek yol ve yöntemleri de öğrenmiş olduk. Bunları meslek yaşamımda kullanmadığımı da söyleyecek değilim.

Sekizinci sınıfları kolejlere giriş sınavlarına çevre okullarla adeta yarışarak hazırlardık o zamanlar. Babası tarafından ablası okutulmayan biri olarak kız çocuklarının eloğlunun eline bakmaması, insafına kalmaması o zamanlar benim için çok önemliydi. Özellikle fakir ama çok da zeki, terbiyeli ve çalışkan kızların dersi dinlemesine, çalışmasına engel olabilecek davranışlarda elimde olmayan kendimi engelleyemediğim bir hassaslığımı tamda burada eklemeliyim.

Yine o zamanlar ilköğretimde disiplin kurullarının okuldan uzaklaşma cezalarını, iki bir etmeden uygulanabildiği dönemlerdi. Son sınıfa bir okuldan ceza almış diğerinde okuldan atılmadan nakil alıp, işçi olup sendikacı yönetimine tırmanan babasının torpili ile okulumuza avdet etmiş bir öğrencimiz vardı. Yaşı bizim çocuklardan üç mü dört mü tam hatırlayamasam da büyüktü deyip geçeyim. Bir iki kez bizim haylazlar ile şiddetli diyebileceğim kavgaları önlemek için karakter rolü kesmem gerektiği içinde hafiften bir tanışıklık oluşmuştu.

Gel zaman git zaman derken, öğretmenler odasına üstü başı, saçı başı dağınık, gözleri kan çanağı içinde bizim garip kızımız, hocaaam diyerek girmez mi? Gülüm ne oldu diyemeden, hıçkırıklar içinde bizimkinin marifetlerini döktürdü garibim. Sınıftan iki üç şahidinde anlatışı ile merdiven altında iki yardımcısı ile kızımızı sıkıştıran esas oğlanımız, kıza bir şeyler yapmış diyelim işte. Çiçeğim salya sümük ağlarken, bizde tellerin kısa devre yapıp sigortaların attığını tahmin etmişsinizdir.

Odaya çektiğim üçlüye, elli santimlik tahta cetvel ile ikişer tane olmak üzere, kol ve bacaklarının yanlarına vurdum. Diğerlerini gönderip esas oğlanımıza da, gelecek üstüne biraz nutuk çektikten sonra onu da gönderdim. Uzatmayayım diğerlerinde çızık olmadığı halde, doktor tespiti olarak teninin hassaslığı ile kolları ve bacaklarında cetvel izleri ince bir çizgi haline gelmiş. Baba, birazda müdür kışkırtması ile hastaneden bir gün iş yapamaz raporu almış. Şikâyet ve soruşturma için gelen şube müdürümüz, hocam böyle olmaz, vurdum diye yazılmaz demesine aldırmadan, olayı ve vurduğumu belirten dilekçemi imzalayıp çıktım. Uzatmayayım yirmi günü bulan soruşturma sonucunda cezamızı alıp dosyamıza koyduk. Böylece de fişlenmiş olarak, yapılan en küçük denetimde ilk önce el atılan, potansiyel suçlu haline dönüşüverdik.

Ziyaret için gelen Babaya ise, kanuni olarak hesaplaştığımızı, özel olarak da hesaplaşmak isterse, okul çıkışında karşı ormanda kısa piknik yaparak görüşebileceğimizi ilettik. Sonrasında ise, inatda bir muratmış diyerek, özellikle hababam sınıfı diye bellenen o sınıfın, yani esas oğlanımızın sınıf öğretmenliğini aldığımı ve benim dersimden en yüksek not olmak üzere on yedi yaşında da olsa ortaokulu bitirdiğini söylemeliyim. Liseye gittiğinde ise nerede ise haftada bir ziyaretime gelir olduğunu da ekleyeyim. Şükür ki yirmi yaşını gördüğünde liseyi de bitirebildi. Şimdi Avrupa, orta Asya yollarında yabancı dil bilen bir uzun yol şoförünün cetvel ile tanışmasının hikâyesi de işte budur.

Buraya kadar olan kısım içinde, amacımın; Efendim cetvel iyidir, tek çaredir çok da yararlıdır demeye çalışmak olmadığını bilmenizi isterim.

Hatta her sınıfta bir iki üç diye başlayıp, herhangi bir şekilde çare ve çözüm bulup önü alınamadıkça, sınıfın büyük bir yüzdesinin eğitim ve öğretimini olumsuz anlamda etkileme noktasına gelen çocuklarımıza, uygulanan cetvelle ölçme metodunun yanlışlılığın da, bilinci içinde olduğumuzu söylememe de gerek var mı bilmiyorum?

Camiamızda her meslek gurubunda bulanabilenden daha az oranda da olsa, dayaktan sadistçe zevk alan bir azınlık içinde olmadığımızı kabul ederseniz eğer; Her daim ve bir son ve sonuç olarak değerlendirilen dayak olayının tüm yönleri ile bilinmesinin gerekliliği ortaya çıkar.

Göreve başladığım yıllara tekabül eden dönem olan 1980’ler de; köy nüfusu toplamının 16 Milyon küsur, şehir nüfus toplamının 25 milyon küsur olduğunu bir istatistikî bilgi olarak not edelim. İlk bakışta çok büyük bir anlam arz etmeyen bu rakamlar ülkemizin tarım toplumu olduğuna işaret eder. Yani göç olgusunun yenice başladığı kent toplumuna dönüşümün ve onun sancılarının henüz tam anlamı ile kendini göstermeye başlamadığı söylenebilir. Tarım toplumlarının da konumuz ile ilgili en büyük özellikleri olarak, gelenek ve görenekler, din ve ahlak anlayışı, geniş aile tipi ve yakın akraba ilişkileri, devletine, kurumlarına bağlılık ve sadakat, büyüklere saygı, küçükleri denetim ve koruma altına alan bir sevgi anlayışı gibi uzatılabilecek özellikleri sıralanabilir.

Tek tek ele alıp incelediğimizde bu özelliklerin tamamen doğru yada yanlış olduğunu ve sağlıklı insan yetiştirebilmekte geçer akçe olduğunu iddia etmeden devam edelim. Seksenli yıllara değin eğitim ve öğretimde ‘eti senin kemiği benim’ diye adlandırdığımız anlayışın egemenliği sürmüştür. Hatta bu yetmiş yıllarda hızlanan ve toplumu siyasi düşman kamplara böldüğü zamanlarda dahi okul, öğretmen ve eğitim öğretim temsilcilerine karşı yaklaşımda aynı anlayış aşağı yukarı egemendi diyebiliriz.

Babasının okulun kapısına gelip öğretmenine ‘eti senin kemiği benim’’ deyip çocuğu teslim etmeden önce ki duruma da, kısaca göz atalım. Köy, kasaba, bucak, nahiye, şehir ve nüfusu yüz binler sınırına varmamış büyük şehirleri de katarak söyleyebileceğimiz; çocuklarımızın aile, yakın uzak akrabalar, komşu, büyükler, yörenin saygınları tarafından sıkı bir denetim ve koruma altında olduğudur. Bunun çocuk üzerinde içki, sigara, kavga, haylazlık, dersten-işten kaytarmak, çalışmamak gibi zararlı diyebileceğimiz alışkanlıklar üzerinde, koruma ve denetim etkisi göstererek bir sınırlama etkisi yaptığı inkâr edilemez bir gerçektir.

Bunun yol ve yöntemleri ve yine sağlıklı nesiller yetişmesini sağladığı konusunda yine ısrar etmiyoruz. Ama çocuk için aileye en yakından en uzak halkaya kadar tembihle başlayıp, kulak çekmeye, enseye bir tokada kadar yapılan her türlü gözlem, uyarı, ihtar aile tarafından saygı ve memnuniyet ile karşılanırdı. Çocuğun yaptığı yanlış bir davranış anında müdahale etmeyen ama uyarı yada şikayet için gelenlere iyi gözle bakılmayan bir anlayış hakimdir desek doğru olur. Aileden, akrabaya ve sosyal çevreye uzanan bu halkalar içinde sevgi, uyarı, kızma, bağırma diyebileceğimiz yol ve yöntemlerin uygulanışı kadar; öpmekten, sevmekten dövmeye kadar olan aşamada uygulanan oran ve dozun önemle altı çizilmelidir. Oranı ve dozu aşmış her seçimin tam aksi etki yaptığını yarardan çok zarar getirdiği, ailemizde, çevremizde ve sınıflarda bol bol şahit olduğumuz-olacağımız gerçeklerdir.

Evde ataerkil bir aile yapısı içinde büyüklere saygı esas olduğu için, büyüklerinin sözünü kesmek henüz moda olmamıştır. Anne babanın bir kaş, göz hareketi, dik ve sert bir bakışın gereken uyarı etkisini yaptığı, bir terbiye anlayışından gelerek sınıfa giren bir öğrencinin, öğretmenini en azından saygı ile dinleyeceği bellidir. Belki sevgi yeteri oranda yansıtılmamış, duyulan sevginin sözcüklere yansıtılmasından utanılıp ayıp sanılmıştır. Hatta bu benim gibi nicelerinde bir yara olarak kalmış da olabilir. Ama bugün için yanlış da olsa, o gün doğru belledikleri için tüm yaşamlarını adeta çocukları için vakfetmiş olduklarına kimse itiraz etmez sanırım. İşte bu anlayışın okula yansıması da, sokakta, kahvehanede, sinemada, düğünde deryada, mesaisini beş buçuk ile sınırlamayan para çıkar gözetmeyen öğretmen anlayışını getirmiştir.

Köyden kasabaya veya bağlı olduğu şehre gelip bekâr evlerinde kalan öğrenciler, gece baskınları ile gözaltında olmuştur. O yaşlarda asri hapishane hayatı olarak nitelediğimiz bu yaklaşımın, öğretmenlerimizin hiçbir karşılık beklemeden gece camlarını dinleyip öğrendikleri yiyecek, ekmek, odun kömür benzeri eksikliklerini cebinden karşılayışlarının ne anlama geldiğini bilmeyene ise, aradan geçen yıllar sanıyorum ki daha iyi öğretici olmuştur. Sigara,zaman zaman içki içerken yakaladıklarında dövdüler, sövdüler de..Anne babası ise, tık demedikleri gibi bir yana, ‘eline sağlık hocam’ dediler.

Eğitimli olmasa da, böylesi gelenek, görenek, ahlak, terbiye anlayışı ile yetişip göç ile İstanbul’a gelen gecekondu mahallesine yerleşen insanların çocukları da bizim ilk öğrencilerimiz oldular. Malum olacağı üzere okula ve bize de ‘eti senin kemiği benim’ anlayışı ile çocuklarını teslim ettiler. Kapıcı, kalfa, bekçi, işçi, tamirci gibi işlerde çalışan elinden emekli fakir insanlardı. Çalıştıkları, gezip gördükleri yerlerde ki insanların hepsinin okumuşluklarını, bilgili ve kültürlü olduklarını gördükçe, ‘amman hocam bu bari okusun öğrensin adam olsun’ diye adeta yalvarırlardı.

Ama gelin görün ki, hepsi o kadardı işte. Aile tüm bireyleri çalışmak zorunda olduğu ve geniş ailenin, yakın uzak akrabaların ilgi, gözetim ve denetimini artık yoktu. Aile büyüklerinin bilip belledikleri değerleri çocuklara verecek zamanları da kalmamıştı. Semt demiyorum, mahalle ve sokaktakileri de bırakın, kapı komşularının birbirini tanımadığı bir ortamda uyarı, koruma ve gözetim mi olur? Anne ve babadan gayri herkesin çocuklara zarar verecekleri korkusunun yaşandığı bir yerde büyüklere saygı, küçüklere sevgi mi olurmuş? Olmadı da netekim.

En önemlilerinden biri de, babanın çalışmasının aile bütçesine yeterli kazancı sağlayamamasıdır ki, buda aile anlayışındaki birçok değerin çocuğa aktarılmasını engellemiştir. Bir ayıp anlayışının, doğruluk, imece diyebileceğimiz yardımlaşmak, hatanın pişmanlığı ile yüzün kızarmasından söz etmek artık zordur. Çalışma yaşamının zorlu koşullarının yanı sıra, iş yerinin uzaklığı ve çocuğun nerede ne yaptığının bilinemeyişi, akraba, eş,dost komşunun olmayışının verdiği tedirginlik,güvensizlik, beraberinde korku ve kuşkuları getirmiştir.

Çocuğun yanında olamamanın verdiği eziklik duygusunun yanı sıra, çocuğun ders konuları ile yakından ilgilenebilecek, psikolojik sorunlarını anlayıp algılayabilecek düzeyde bilgi ve bilinçten yoksunlukla; konuda, derste ve okulda ilgi, istek ve başarıyı hediyelerle, abartılmış övgü, aşırı sevgi gösterileri ile sağlamaya çalışmışlardır. Bunların yetmediğini gördükçe daha ne yapalım diyerek, kızmışlar, kırılmışlar, bağırmışlar ve dövmüşlerdir. Eğer bu yol ve yöntemlerin uygulandığına katılıyor iseniz; bu yol ve yöntemlerle eğitilmiş çocuklara hangi yolla ulaşılabileceğine şimdiden, en azından yazının sonuna değin kafa yormaya başlamanızı rica ediyorum.

Eğitimi; beşikten mezara kadar alınan, bilgi ve görgülerin benimsenerek davranış haline dönüştürülmesi olarak kabaca tanımlayabiliriz. Bu tanımı konumuzla ilintileyecek olur isek, aile çocuğu doğduğu andan-hatta çoğu bilim adamına göre daha anne karnında iken- itibaren başlayan bir eğitim süreci söz konusudur. Bu tarifin gereğini yerine getirerek çocuğunu; örgün eğitim kurumları dediğimiz okula teslim etmeden önce, onu sadece okula değil, sokağından itibaren, çevreye, topluma ve hayata hazırlayan bir öğretim sürecini başarı ile verdiğini söyleyebileceğimiz kesimin, tüm toplumun yüzde birini, ikisini geçemeyeceğini söylesek abartmış olur muyuz? Sanırım buna hepimizin vereceği cevap hayırdır.

Hele hele! ben görmedim o görsün, ben yemedim o yesin, ben giymedim o yesin, ben çok ezildim o bari ezilmesin anlayışı var ya? Doğduğu andan itibaren, okula, oradan yaşama yansıyan ve çocuğun kanına karışmasını sağladığımız en büyük zehir olarak başlı başına incelenmesi gereken bir olgudur kanaatimce.

Yatma, dinlenme ve çalışma saatlerinin programlanması, çocuğun anlama ve algılama düzeyine göre okunacak kitap seçimi, çocuk için uygun televizyon programlarının belirlenmesi gerekir. El, göz becerisi kazandıran, zekâ geliştirilen oyun ve oyuncak seçimi yapmak bir yana dursun; brezilya dizlilerinden başlayarak, magazin ve dedikodu haberleri, salya sümük yerli diziler, şiddet içeren filmlerle çocuğun okul ve öğrenme ortamına hazırlamanın hangi anlamlara geldiği ve nelere yol açacağı malumunuzdur.

Bu noktada izninizle, bir tanım daha verip peşinden bir takım sorular sorarak devam edelim. Öğrenimi; Belirlenen bir amacı gerçekleştirmek için, karar alma süreçlerine dâhil edildiği, zihinsel yeteneklerini kullanarak katıldığı bir öğrenme süreci olarak basitçe tanımlayalım. Buradaki, amaç, bilgi, karar alma aşamalarına katılmak ve zihinsel yeteneklerini kullanmak kısımlarının da altını özenle çizelim. Peşinden sorularımızı sıralayalım.

Öğrenim görmek için okula, öğretmene teslim ettiğiniz ve sınıfta öğretmenin karşısına oturtulan çocuklarınızın; tüm bu süreçlerden sağlıkla geçtiğini, bilgi ve öğrenme dediğimiz kavramların anlam ve önemini kavradığı,toplum içinde dinleme,konuşma,soru sorma,diğer çocuklarla her türlü paylaşmayı öğretildiğini söyleyebilir miyiz?İstek,dilek ve şikayet etmeden önce ödev ve sorumlukların yerine getirilmesi gerektiği çocuğa verilmiş midir?Kırılmayın ama,çok methiyeler düzdüğümüz demokrasi kavramında;ödev ve sorumlulukların yerine getirildikten sonra hak kavramın ve isteminin oluşabileceğini biliyoruz ve bunun bilincindeyiz diyebilecek insan sayısının çok olduğu konusunda tereddütlerim var.

Okul sınıf kapısına dönecek olur isek; İstek ve beklentilerimizin gerektirdiği hiçbir sorumluluğun bilincinde olmadan, bu sorumlulukları yerine getirmeye hazırlanmadan doktor, hâkim vs olması gibi istem ve beklentileri ile okula bırakıveriyor olabilir miyiz? Ekmek almak için bakkala göndermek istediğimizde bile şart koşan çocuğunuza sakız çikolata vb için para vererek bir tür rüşvete alıştırdığımız çocuğumuzu okula teslim ettiğimiz de bir gerçektir sanırım. Buradaki ekmek almak yerine yapmasını veya olmasını istediğimiz şeyler için vereceğimiz hediye kısımlarını kendi verdiklerimize göre istediğiniz kadar çoğaltabileceğinizin farkına vardığınızı sanıyorum.

Hediye ve vaatleri bir yana koyarsak asıl konumuzla ilintili olanın, yapmasını, olmasını istediklerinizi bir istek olarak çocukta uyandıramadığınız ve bilinçli bir gönüllükle katılım sağlayamadığınızda ne yaptığınızın çok daha önemli olduğunu söylememe bilmem gerek var mı? Kızıyor, kırılıyor, küsüyor, dövüyor ve cezalandırıyorsunuz gibi Sizleri itham altında bırakacak suçlamalar yapmadan devam edeceğim.

Şimdi çocuğumuzun okulun, sınıfın kapısından içeri girme zamanı geldi sanırım. Yine şikayet babında yazmadığımı not ederek, nasıl dinleyip söz alacağını, tuvaleti nasıl kullanacağını, temizlik kurallarını, öğretmene abi , amca denmeyeceğini, sırasında oturan arkadaşlarını itmemesi gerektiğini, bağırmaması gerektiğini ailenin öğrettiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz demektir. Denebilir ki hiç bilende mi yok? Var ama burada söz konusu olanın çoğunluk olduğu da unutulmamalıdır. Üç dört yaşından itibaren okul ve sınıf ortamına hiçbir hazırlık yapmadan ‘okuyacak benim oğlum, doktor olacak’’tan başka bir şey verildiğinden, o kadar da emin olmayın derim. İlk günden üç aya kadar olan dönemde ‘ben anneme eve gidecem’’ diyen öğrenci sayılarını tahmin etmeye de kalmayın.

Ana sınıfından lise sona kadar olan dönemde; sadece göz bebeğine bir bakışın gerekli uyarı etkisi yaptığı kaç öğrencimiz var sanıyorsunuz? Bakışı geçelim. Yavrum önüne dön, konuşma, gülme, arkadaşına vurma, kitabın hani, defterini getir, not al gibi konularda yumuşak söz ile uyarısının gerekli etkiyi yaptığı kaç öğrencimiz var dersiniz? Ne kadar ilkel olsa da diyelim ki bağırdınız. Peki, tersinden soralım öyleyse; Göz, söz ve bağırış ile yüzü utançla kızaran öğrencilerimizi dövecek sapık öğretmen sayısı kaçtır Sizce?

İstenmeyen davranışlar var diyelim. Bir, iki, üç, beş söz uyarısı yaptınız oğlumuz tınmadı. Ailesini uyardınız olmadı. Hadi okulunuzda hazır ve nazır olsun, rehber öğretmeniniz de gerekli görüşmeleri yaptı yine olmadı. Köyde kasabada yoktur ya, şehrinizde ki rehberlik ve psikolojik danışma servisine gönderdiniz. Hatta veliniz, benim çocuğum deli mi ki oraya götüreyim? İtirazını da yapmamış olsun. Rehberlik servisi de, gereken görüşmeler sonrasında, yaşıtları ile sınıf ortamında kalmasında bir mahzur görmedi. Oda yarar sağlamadı, veli, öğrenci ile karşılıklı taahhütler içeren sözleşme yaptınız. Bana mısın demedi. Öğrenci Davranışları Değerlendirme Alt-Üst Kurullarının da şimdiye değin okuldan uzaklaştırma dahi veremediğini de kendi değerlendirmenize alın lütfen. Verildiğini henüz görmemekle birlikte, uyarı, kınama gibi cezaların da sene sonu öğretmenler toplantısında affedileceğinin altını hemen çizelim.

İşte tam burada, eğitim öğretim yılının başlangıcında yıllık planda belirleyip, günlük planda gösterdiğiniz konuyu işlemeniz gerekirken; hiperaktif adını verdiğimiz, sayısını da abartmayalım, kırk beş kişilik sınıfta beş öğrencimize, sus, yapma, etme, vurma, dinle, gülme diye belirli fasılalarla yaptığınız uyarılar yapıyorsunuz. Ama bu arada adı sanı duyulmayan, gazeteler de şikâyetlerini hiiç okumadığınız, çalışan, ön hazırlıklarını yapmış, konunun hazırlık çalışmalarını yapmış, öğretmenini gözlerini ve kulaklarını koca koca açarak dinleyen, bilgi için istekli ve aç öğrencilerimize ne olduğunu, onlara ne yaptığımızı hiç düşünen var mı?

Defter kitap getirtebildiğimiz öğrenci sayısı azınlığa düşmek üzereyken; Olmaz ya böylesi güzel çocuk sayısı yirmi olsun. O beş hiperaktif öğrencimizin dersi kırk kere bölüp, çıkardığı gürültü sırasında dersini dinleyemeyen öğrencilerimizin velilerinin bu duruma seyirci kaldığını ve hiç ama hiçbir müdahalede bulunmadığını, söylememe bilmem gerek var mı? Peki, demokratik ortamlarda haklarını kazanan, haklarını araması gereken, örgütlenmesi ve şikâyet, dilekçe ve kamuoyu baskısı oluşturması gereken, örgütlü tepki vermesi gerekenler bu öğrencilerimizin velileri değil mi idi?

Sınıf başarı düzeyine göre ayarlanan sorulara ve terbiye ve çalışkanlığı da göz önüne alınarak, alınan-verilen beş-pekiyi gibi notları düşünerek, nasılsa benim çocuğum çalışkan diyerek, çoktan doktor önlüğünü çocuğunun üstünde hayal ettiği çocuğunun, sınıfta katledilen haklarının bilincinde olan veli sayımız çok değil inanın. Şikâyet eden, dilekçe yazan, gazetelere telefon eden, telgraf çeken, e-mail atan velilerimizin çalışkan çocuklarımızın velileri olması gerekmiyor mu?

Ama istem yerine sadece okula ve öğretmene havale edilmiş bir beklentiden öteye giden hiçbir davranış olduğunu maalesef ki söyleyemiyoruz. Hatta veli toplantılarında çocuğunun ders dinlemesini engelleyen, döven saldıran çocukların velilerine karşı ortak bir tavır sergileme aşamasına gelebilmenin daha çok uzağında olunduğu da bir gerçektir. İşte burada;

Ödev, görev ve sorumluluklarını yerine getiren çocukların velilerinin, çocuklarının haklarını aramak kadar doğal bir istemleri olamazken, kimdir azınlık olduğu halde çıkardığı gürültü ile çoğunluk sanılıp, çoğunluğun haklarını gasp edercesine şikâyet mekanizmasını kullanan dersiniz?

İlköğretim okullarında bahsi geçen öğrenci davranışlarını değerlendirme alt-üst kurulları dediğimiz kurulların, bugün için önlem, uyarı, ceza olarak gereken ve arzu edilen eğitim öğretim ortamını sağlayamadığını da bir gerçek olarak tespit edip, sınıf geçme ve değerlendirme sistemine de kısaca bir göz atalım. Hadi bu sefer gerçekten kısa bir cevap olsun.

İlköğretim için; On iki dersten on ikisi zayıf olan, eğitim öğretim takviminde belirlenen yüz seksen gününden; ben diyeyim atmış, siz deyin yetmiş, öbürünüz desin seksen gün, okula gelmemiş bir çocuk velinin isteği ile sınıf geçmek geçirilmek zorundadır.

Bir müfettişin sözü ile trafik ışığının kırmızı ve yeşil ve sarısını bilen öğrenci dahi sınıf geçebilir. Bugün ki tarih olarak; ilköğretim son sınıfta adını soyadını doğru olarak yazamayan öğrencimize diploma düzenlemek zorunda olduğumuzu da not edeyim. Hiç boşuna oraya gönderseydiniz, şöyle yapsaydınız demeyin. Gönderdik de,yaptık da ama ortaya çıkan sonuç bu maalesef..

Liseler için bunun üç aşağı beş yukarı, çok da farklı olmadığı da bir o kadar gerçektir desem ne dersiniz? Siz en iyisi diplomalı cahiller gibi tazecik bir kavramına kendinizi hazırlayın. Hadi bir adım daha ileri götüreyim. Hani beğenmediğimiz dayaklı sopalı ve her türlü yokluğun diz boyu olduğu bundan otuz, kırk yıl öncesinde okuyup kendi tabirleri ile ‘kapı gibi’ ilkokul diploması alanların, bugünkü liseliler düzeyinde iyi matematik, tarih biliyor olmalarını nasıl bir açıklama getirebiliriz bilmiyorum.

Peki, gözünüz gibi baktığınız, beraber çalıştığınız ve unuttuklarınızı tekrar öğrenmek ve öğretmek zorunda kaldığınız çocuğunuzun yanında, beş, on dersten sürekli kalan(pardon geçen olacaktı) çocuğun, birden sekizinci sınıfa kadar oturduğu böylesi bir ortamın; çocuğunuzun geleceği için taşıdığı anlamı ele almama gerek yok sanırım. İşte bu ortamda kırk kişilik bir sınıf düşünün, altıncı sınıftan itibaren çalışkan sayısı yirmiden sekizinci sınıfa kadar ona, beşe düşüyor diyeyim durumu artık anlayın. Hala anlayamaz iseniz bir beş sayfa daha yazar ananızı ağlatırım haberiniz olsun.

Şakası bir yana bizi en çok yıpratan ve üzeni söyleyelim. Sayıları ilk sınıflardan iki üç diye başlayıp gittikçe artan sayıda olan hiperaktiflerin (rehberlik servisinin taktığı ad bu, benim günahımı almayın sakın) ; temiz, terbiyeli, çalışkan öğrencilerimizin ders çalışmasını engelleyen, rahatsız eden, pislik yapan, döven, sıkıştıran tavırlarına karşı, laf, söz, kaş, göz, bağırma, yönetmelik gereği iş ve işlemler, yol ve yöntemler sonucunda çare bulamayışımızdır.

Sözün özü geldiğimiz bu son nokta bizim çaresizliğimizdir. Çaresiz kaldığınız sorunlar karşısında ne yaparsınız? Boş ver dersiniz. Diyorlar. Bana ne dersiniz. Merak etmeyin bana ne, aman başıma bela almayayım diyenler de var. Alırım maaşımı bakarım keyfime dersiniz.Aramayın hiç boşuna onlardan hep vardı zaten.

Bak şimdi! İçime atar üzülürüm diyenleriniz mi var? Onlardan ömür denilen yolun yarısında kanser olup, vücudunun yarısını çoktan masada bırakmış olanlar hiçte az değil haberiniz olsun. Ben size bir öğretim yılında, sınıfından gereken sessizliği sağlayamayıp, dersin işlenişine başlayamadığı için ağlayarak sınıfından çıkan öğretmen sayısı olarak en az beş sayısını vereyim. Gerisini Siz düşünün.

Korkmam üstüne giderim, uğraşırım, didinirim boğuşurum diyenlerimiz olabilir. Onlar da bu uğraşlarının bir zamanı ve yerinde; enn sonunda gelecek için en umutlu oldukları çocuklarına yapılan bir pislikte aynı çaresizliği tadar, bir şey yapamamanın, becerememenin verdiği kızgınlık noktasında kendini kaybeder. Alır cetveli eline, ölçülmek istenenleri ölçer. Ve ölçülenlerden çok küçük olsa da bir azınlık, yıllar geçmesine rağmen, ölçüyü ve ölçeni kin nefret ve küfür ile anmaya devam eder.

Garip olan şudur ki; Herhangi bir nedenle rahatsız edilen, hakkı elinden alınan, ağlayan ya da ağlatılan çocuk yada ailesi ise; bu ilkel olarak adlandırdığımız müdahalesi nedeni ile öğretmene duyulan kin, nefret ve edilen küfürlerden habersizdir. Ya da daha doğru bir şekilde söyleyecek olur isek; haberli ama kayıtsızdır.

Gördüğünüz gibi sayfalar dolup taştığı, sabrınızın bittiği, soranı da söyleyeni de diyerek, Sizleri isyan ettirmeyi başardığım halde. Son ve sonuç denileni kabullenip başarılardan hiç söz etmediğim halde.Karidorun, sınıfın ortasında dövülen öğretmenler,bıçaklanıp öldürülen idarecilere değinmediğim halde. Sürekli değişen Milli eğitim politikaları, eğitimde akademik başarı düzeyinin gün geçtikçe düşmesi ve nedenleri, siyasi-dini kadrolaşma, benzeri binlerce soru ve sorunlar, oluşan ön yargıların ne olduğu, neden olduğu konusunda söylenecek o kadar çok şey kaldı ki.


Eksik kusur için affınıza sığınıyorum.

Saygılarımla.

AnnE
06-03-2006, 12:03
Sayfanın üzerinde şu yazıyor :

Arka BahÇe Forumu > Arka-BahCe.org > Dünya Hali > iç-dış politika > Notlar


Bu >>> lara bakınca bu forumda yazı yazmanın, yazmak yetmezmiş gibi okumanın ne kadar zor birşey olduğu ortada.

Hocam, memleketin hallolması mümkün olamayan eğitim meselelerini kendi tecrübelerine dayanarak öyle bir vermiş ki ; yazı sistem eleştirisinden ziyade Hocam'ın özeleştiri, mahcubiyet, pişmanlık, ifiraf, düşkırıklığı hatta vasiyetine dönüşmüş.

Problemin başladığı yer eğitim POLİTİKALARI tanımlaması bence.Bir tanımlamanın içine POLİTİKA lafı girince bu memlekette hemen değişkenlik, değiştirilebilirlik geliyor.Oysa ki eğitim kavramı bir sistem-strateji sorunudur. Yani, karar vericilerin yetkileri ikincil düzeyde kalmalıdır.

Türkiye'de 1945 lerden beri , yani Tevhid-i Tedrisat'ın sulandırılmaya başlanıldığından beri ne yazık ki eğitim sistemi , politikacıların oyun, hatta rant sahası haline getirilmiştir. Öncelikle öğretmenlerin kültür seviyesi sürekli ve iradi olarak aşağıya çekilmiş, meslek, sadece ''verilmiş'' işini yapan memurlar kitlesine dönüştürülmüştür. Yorum yapması sakıncalı olan öğretmenler yorum yapamayacak bir altyapı ile mesleğe salınmışlardır.En iyi tarih öğretmeni , Osmanlı'nın başarılı dönemlerini ve Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimleri'nin tarihlerini bilenler olması tercih edilmiştir. Bugün hemen hemen hiçbir tarih öğretmeni ne Osmanlı ne Kurtuluş Savaşı ve Devrimler sürecinin sosyal yapısı hakkında 3 satır konuşabilecek birikime sahiptir.Zaten ihtiyacı da yoktur.Bu ona ilave bir sosyal ya da ekonomik statü sağlayamayacağı gibi , başını-kariyerini derde sokma riskini de beraberinde taşır.(istisnaların istatistiki sonuçları değiştirmeyeceğini hatırlatarak, Hocam'ı üçüncü sigma seviyesinde, çan eğrisinin dışında tutmak gerektiğini hatırlatmama gerek olmamakla beraber , üç sigma meselesini başka bir zaman tartışmak üzere not alıyorum.)

Bu ülkenin Milli Eğitim Bakanı dün şöyle birşey yumurtladı :

'' Darwin'in Evrim Teorisi'ni öğretiyorsak , çocuklarımız bunun karşı teorisi olan ''Yaratılış Teorisini de'' öğretmek gerekir.

Düşünebiliyor musunuz, Van'ın bağrından çıkıp '' MİLLİ '' Eğitim'im herbirşeyinin başında karar alma hakkına sahip bu YOBAZ bile olamayan ''adam (?)'' Yüce Rabbi'nin ona kutsal kitaplarda ''TARTIŞILMAZ'' bir şekilde sunduğu Yaratılış'ı ''TEORİ'' , yani tartışılabilir, doğruluğu eleştirilebilir, yanlışlığı ispatlanabilir birşey olarak sunarak , sistemi BİLİMDIŞILIĞIN dibine itmeyi mazur gösterebiliyor. Kutsal Kitap'ı tartışılabilir gibi lanse ederken, TAKİYYE'nin en sağlamını yaparak biyoloji dersine bile DİN eğitimi çakmaya çalışıyor.

Düşünebiliyor musunuz , İstanbul Milli Eğitim Müdürü'nü İstanbul'da yaşayan herkes tanır.Nerden mi ? kar yağan akşamlarda Haberturk'te ertesi gün okulların kapandığını anons ettiği için.

Düşünebiliyor musunuz , İstanbul'da her veli çocuklarının gittiği okulların Müdürlerini tanır.Nerden mi ? kayıt günü kömür,gaz,badan parası için önce onun odasına uğramak zorunda olduğu için.

Düşünebiliyor musunuz ; İstanbul'da her özel okul velisi bir banka memurunu tanır.Kayıt için Öğrenci işlerinden önce okulda bir oda verilmiş olan banka yetkilisine kredi hesabı için uğradığı için.

Düşünebiliyor musunuz ; bu ülkede en yüksek ÖSS puanı ile girilen yerler büyük üniversitelerin Matematik öğretmenliği bölümleridir.Orayı bitiren çocuklar özel ders vererek köşeyi döneceklerini zannettikleri için.

Düşünebiliyor musunuz ; o en yüksek puanla girilen bölümü bitiren öğrenciler, özel dershanelerde en az iki sene maaşsız olarak STAJYER kadrosunda çalıştırılırlar.

Düşünebiliyor musunuz; bu ülkede kendi kendini seçtirerek Cumhurbaşkanı olmuş birisi, otuz kişinin idam fermanını zevkle imzaladığını söylerken , işkencehanelerde binlerce kişiyi öldürüp ya da fizken yada ruhsal olarak sakat bıraktığını hatırlamamacasına, 26 yıl sonra bile öğretmenlerin ülkeye ne kadar büyük kötülükler açtıklarını, karşısındaki saman olarak yetiştirilmiş 600 zavallı çocuğa anlatıp onların ,yandan yapımcı tarafından başlatılan alkışlarına maruz kalabiliyor.

Düşünebiliyor musunuz ?

Düşünmeyin daha iyi.

alihoca
06-03-2006, 13:28
Güzel AnnE'm;

Sistem ve strateji hakkında,mesleği hakkında her ne kadar yapamadıklarımdan ötürü mahcup bir vaziyette isem de, konu hakkın da bir iki kelam edebilirdim haklısın.

Ama söz konusu eğitim politikaları ve sistem sorunu olunca; uzun süredir beni gittikçe rahatsız etmeye başlayan, deyim yerinde kanserojen bir hücre gibi vücudu sarmakta olan, suçu başkalarına yükleyiverip suçluluk duygumuzdan kurtulup rahatlamak gibi bir kolaycılığa dönüşmekte olduğunu gördüğüm içindir.

Gözlemim odur ki, yolda, sokakta, toplantılarda yapılan tartışmaların aynı anda öğretmen odalarında da yapılmakta olduğudur. Buraya kadar bir yanlışlık olmadığı gibi, sorumluluk duyarak düşünmek ve çare üretmek gibi gayet insancıl demokratik hak ve görevler olduğunun da farkındayım.

Ama olması gereken, sadece bu olmadığı gibi çözüme en küçük katkı sağlamadığı da bir gerçektir. Öğrenci, öğretmen, veli olarak yapmamız gereken hiç bir şey kalmamış gibi davranmamız asıl beni rahatsız edendir. Sınıfta,yolda,sokakta,evde,aile bireyleri arasında yapmamız gerekenleri yapmayıp,sadece şu an değiştirilmesine en küçük dahi katkı sağlamadığını bile bile sistem eleştirisi getirmenin,kendi yap(a)madıklarımızın suçluluk duygusundan kurtulmak dışında bir yararı olduğunu inanmıyorum.

En basitinden başlayalım. Devletin bu günkü mevcut halini hemence geriye dönerek çözüm sağlayamayacağımızın bilincinde olduğumuzu bir yere not edelim. Hani deyim yerinde ise 'bana bir koca lazım, o da bugün lazım' örneğinde olduğu gibi yapalım.

Azınlık ve istisna olduğu kaydı ile, kayıtlardaki para konusunda alınan astronomik rakamları da bir kenara koyduğumuzda söylenebilecek şudur. Devletin eldeki ekonomik olanakları ile; yetersiz kadronun maaşları, elektrik, su, kömür, doğalgaz giderleri dışında ödeme ve karşılama gücü olmadığını ve ne kadar konuşursak konuşalım, ne kadar sızlanıp, şikayet edersek edelim anında bir çözüm olamayacağı gerçeğini de teslim edelim.

İşte o zaman yıllık bazda en az üç hademe ve temizilik araç ve gereci, tamirat araç gereçleri, eğitim öğretim malzemeleri gibi yüzlerce ihtiyacı için bugün veliden alınan, bir öğrenci için yıllık bazda kırk yeni lira ile karşılamak zorunda oluşumuz bilinmelidir. Şimdi bu kadarcık parayı bile verenlerin oranı yüzde kırkları geçmediğini söylesem ne dersiniz?

Bir paket maltepenin aylık tutarı kadar bile para veremeyecek oranda fakir öğrenci sayısının yüz kişilik bir okulda on sayısını geçemeyeceğini garanti ederim. Geriye kalan elli kişinin, o on öğrenci için sağladığımız yardımlar için sıra kavgasına girdiğini de bilmenizi siterim. Üstelik elli yeni liralık yardımlar için saç baş kavga edenlerin içinde bir,iki katlı olmak üzre evi,katı olan sayısının ise mübalağasız yirmi olduğunu duysanız ne yapardınız?

Televizyon ve gazetelere yansıyarak okullar hakkında oluşan genelleme ve yanlış kanaatlerin, okullarda nihayetinde çocuklarınıza yansıyacak olumsuzluklara yol açtığının da artık bilinmesi gerekiyor. Efendim yolsuzluk yapıyorlar dediğimizde, sadece dediğimiz için bu sorunun çözülemeyeceğini de bilmemiz gerekir. Bu bilinçle aynı zamanda, okul ale birlikleri toplantılarına katılıp, bilinçli birer yurttaş gibi haklarımızı aramanın, hesap sormanın gereklerini yerine getirmemiz gerekir.

Efendim çocuğum çalışıyor, öğretmen zayıf veriyor diyen velimizin, Kurtuluş Savaşı Döneminden Sakarya Savaşı Konusunu sorduğumda velimiz.'

Aaa alihocam ben ne biliyim, dediği zaman, Senin bilmediğin konuda öğrencinin dersine çalıştığını, konuyu anladığını nerden bileceksin? Soruma ise ama bilmem ki kitabını açıp okurken görüyorum. Demenin yeterli ve bir cevap olamayacağını hepimiz biliyoruz sanırım. Şimdi çıkıp bu yaştan sonra fen, matematik mi öğreneceğiz diyenler olabilir.

Onlar da lütfen;
Çocuğunu Robert Kolej kazandırabilecek bir kapasiteye ulaştıran,
Sn GEMİCİ ve Eşleri Hanımefendiye,

NEDEN sadece eleştiri, sızlanma ve şikayet yerine , çalışıp,öğrenip çocuklarına öğrettiklerini bir sormalarını salık veririm.

Diyeceğim şudur ki, Güzel AnnE'm,
Senin haklı tespit ve yorumlarının yanında en azından düzeltebileceklerimizden başlayarak ucundan kıyısından,azından çoğundan bir başlangıç yapmanın zamanı da gelmiştir. Bunu en azından çalışan, istekli, gayretli, bilgi peşinde çocuklarımızın zayıf olup hiç çalışmayan öğrencilerle aynı sınıfta, üstelik rahatsız edilerek, çalışmaları engellenmesi için, dilekçe, mektup, medya için e-mail gibi küçücük çabalarla başlatabileceğimizi düşünüyorum.

En azından çocuğu ile hiç ilgilenmeyen, çocuğu beş-on zayıflı başarısız velilerin, çocuğu hiperaktif öğrenci velilerinin kullandığı kadar-cık olsun;

Çalışanın, terbiyelinin, dövülenin, takdirlik olanın, ağlatılanın HAKLARININ farkında ve bilincinde olması ile başlatabileceğimize inanıyorum.

En azından, karne ve kayıt dönemlerinde bizim başarılı öğrencilerimizn yanına on zayıflı öğrencilerin oturmasını hangi hakkaniyet anlayışına dayandırıyorsunuz,çalışanın,başarılının KUL HAKKI yok mu? diye gazetelere telefon,e-mail gönderebilir, kamuoyu oluşturabiliriz gibi geliyor...

Saygılarımla.

AnnE
06-03-2006, 14:24
Hocam kızacak ama olsun ;

1. Hiçbir eğitim sistemi, okulda öğrenilmesi gerekenlerin sorumluluğunu veliye yükleyemez.Tam tersi, okulun/öğretmenin öğreteceği bilgiye, vereceği eğitime, veli tarafından müdahale edilmesi ya öğretmeni ya da veliyi devre dışı bırakır.

2.Velinin görevi,öğrenciyi ''öğrenim''görebilecek bir kıvama getirecek ''eğitimin'' verilmesidir.Bu bile öğrencinin okulda alacağı temel eğitim ile karıştırılmamalıdır.

3. Hiperaktivite-öğrenim güçlüğü-sosyal uyumsuzluk-konsantrasyon eksikliği gibi sorunlar konusunda eğitmen/rehber öğretmen (?) eğitimleri kesinlikle eksiktir.Yoksa , daya bütün ''haylaz'' çocuklara Ritalin'i hepsi kuzu gibi (mal gibi ?) ders dinlesin.

4.Öğrencilerin zeka/çalışkanlık/algılama yeteneğine göre sınıflandırılarak ''GENEL'' eğitim verilmesi çözüm yerine problemlileri problemli olarak kalmaya iter.

5.Veliler Sakarya Savaşı'nı bilmek/hatırlamak zorunda değildir.Tıpkı öğretmenlerin O velinin evindeki problemlerin detayını bilmek zorunda olmaması gibi.

6. Robert Kolejde 100 öğrenci 15.000 USD/yıl maliyeti ile okur.O yıl sekizinci sınıftan 700.000 öğrenci ''MEZUN'' olur.

7. Bu yazıyı okuyup da Sakarya Savaşı konusunda 3 cümleden fazla edebilecek kimsenin olmaması hiç de ayıp değildir.

8. Benim eleştirim aslında sistemle ilgilidir.Somut problemler hakkında minör önermeler yapmak beni aşar.Zaten burasının da bunun yeri olduğundan emin değilim.

9. Hocam hiç umutlanma , öğrenci kalitesi her geçen sene daha da bozulacak.


10. Geleceği DERT edinme yeteneğini kaybetmemiş bir öğretmenin rahat uyuma şansı yoktur.

11.Çünkü gelecek onun öğrencileri için asla daha iyi değildir.


12. .

Ömmes
06-03-2006, 14:42
Ah benim canım babayiğit hocam,

Yazı da denemez artık, manifestonu veya sn Anne’nin tabiriyle vasiyetini daha da pek çok kereler okuyacağımı bilmelisin. Bu iş 30 santimlik tahta cetvelin tahta mı cetvel mi olmasından çıktı, ve zannımca da cetvel de olsa nihayetinde tahtadır, ve ellerin dert görmesin diyeyim ve sen de bunu yürekten söylediğimi bil hocam.

Gelgelelim,

Hemen tümü, iyi olduğu söylenen okullarda geçmiş 20 yıla yakın eğitimin, akabinde sizler kadar olmasa da kendi çapında bir iş hayatının ardından gelen şu terketmişliğinde, mesleksizliği ve vasıfsızlığıyla barışmış bir insan olarak, inan çok saygı duyduğum öğretmenlik mesleğinin doğasına (artık doğası mıdır, bizim görüp görüğümüz müdür) dokunmadan, seni ve senin gibi çok sevdiğim bir kaç öğretmeni kırmadan, başka bir kaçının hatırasına saygısızlık etmeden, en başta Türk toplumu ve bilhassa ailesi üstüne seninki gibi kibarca olamayacağından korktuğum hoyrat bir kaç söz söylemeden, yazdıklarına yeni bir açılım getirmem çok zor.

Benim aslında demek istediğimi şu sendikacının oğluyla ilgili hikayade anlatmışsın. Eğitim görme mefhumu sınıfta bir eğitimcinin karşısında oturan çocuklara bir takım bilgiler vermesine mi dayanıyor? Eğitimcilerin kendileri bunun için mi yetişiyor? Bir matematik öğretmeninin hayatı önce kendi derslerini, sonra da sınıfta anlatacağı dersi çalışmakla mı geçiyor? Ya da senin gibi bir tarih öğretmeninin? Şimdi ben gitsem garajlardan bu senin oğlanı / adamı bulsam, ve ona sorsam, sınıfta bir eğitimcinin sana bilgi vermesi üzerine kurulu şu Türk eğitim sistemi sana ne verdi, senin aklında ne kaldı desem, adım gibi eminim (eminim çünkü kendi hayatımdan biliyorum) aklında tek kalan senin 50 santimlik cetvelinin akabinde kendisiyle yaptığın konuşma olmuştur. O katrilyonluk bütçelerden onun payına düşe düşe senin o gün onu insan yerine koyarak karşına alışın ve ona söylediklerin düşmüştür. Sen bunu yapmak zorunda mıydın? Bir eğitimci olarak evet, ama Türk eğitim sistemi bunun karşılığında sana para ödemedi. Bunu aynı sistemin en şanslılarından ve herkese nasip olmayacak bir eğitim güzergahından geçmiş birisi olarak söylüyorum sana. Benim dahi aklımda kendi Ali hocalarımın münferiden bana öğrettikleri bir kaç davranış dışında bir şey kalmadı. Üstelik o davranışlar da bugünün harikulade ve her türlü övgünün üzerindeki Türk toplumunda hiç bir boka yaramadığı gibi, sürekli ayak bağı oldu, ama onların doğru olduğunu bildiğimden gururla taşımaya devam ederim.

Gibi gibi ... diyeyim bunun ötesini yazmaktansa huzurunda tek ayak üstünde rakımı içerim daha iyi olur gibime geliyor.

Gelelim senin cetveli niye en lüzumsuz bir yazıdan cımbızlamış olmana, onu da tabii ki biliyorum, seni bildiğim gibi, lakin bu mevzu hakkında senin de benim de yapabileceğimiz pek bir şey olmayabilir. Belki birileri yardımcı olabilir, gelecek günler gösterecektir.

alihoca
06-03-2006, 16:56
Can AnnE'm;

Haddine mi düşmüş Güzel AnnE'me kızmak. Olsa olsa, o da belki anlatamadığı için, beceriksizliği için kendine kızar ancak.

Sn Gemici örneği için söyleyecek olur isem, robert kolejin bahse konu parasını yememek içmemek koşulu ile verebilecek insan sayısının kaç olabileceğine de bir ihtimal tanımak lazım.Hatta kendi adıma yüreğimden geçeni söyleyeyim dilersen. Centin hesabını yapan biri olmama karşın; Eğer ikiz cadılarım Robert Koleji kazansın o parayı gerekir ise dilencilik ederek bulacağıma şerefim üzerine Seni temin ederim.

Ayrıca konuyu yakinen bilmeme rağmen hiç üşenmeden Sevgili Gemici'ye telefon ettiğimde; Robert Koleje girebildiği puanla, Galatasaray Lisesine ve seçeceği herhangi bir Devlet Fen Lisesine de rahatlıkla girebileceğini teyit etti. Yani devlet fen liselerinde yıllık dolar vermeden görülebilecek bir eğitimi hak edebilecek bir bilgi düzeyine ulaştırmaktan söz etmek istemiştim.

Bugün bu koşulları okus pokus yapıp düzeltemeyeceğimizi benden daha iyi bildiğine inanıyorum. Yukarıda ki yazıyı çok fazla bilimsel terimlerle boğmamaya özen göstermeye çalışırken dahi eğitim, öğretim,öğrenim tanımlarına basitçe değindim.Anlatmaya çalıştığım eğitim dediğimiz kavram sadece örgün eğitim kurumları ile sınırlayamayacağımızdır.

Ukalalık yapmış olmamak adına azıcık değindiğim, daha anne karnına ilk düştüğünde başlayan bir eğitim süreci söz konusudur. Bu sürecin ancak ölüm hali ile son bulduğu ise bir başka gerçektir.

Anne baba sakarya savaşını bilmek zorunda değil dersen de,hadi haksızsın demeyeyim. Ama öğrenme süreci için de bir ön hazırlık olan, hazırbulunuşluluk ve tekrar, pekiştirme aşamasının önemini de anlamak zorundayız. Aksi halde öğretmenden haftalık çalışma takviminde ayrılan seksen dakika ile Sakarya, Büyük Taarruz ve Mudanya Ateşkes Antlaşmasını öğrenciye öğretmesini, hatmetmesini beklemek, sadece beklemek olur. İşlemek dersen haklısın. Zaten işlenen-işlenmekte olan konunun, kazanılmış bilgiye dönüşerek öğrenildiği ve kalıcı olabilmesinin sağlanıp işin okulda bittiğini-biteceğini sanmak yanlış olur.

Orada ayrıca veli için, Sakarya Savaşını bilmez ise derken, anlatmayı beceremediğim bir başka husus şudur. Ana sınıfından başlayarak öğrenci belirli bir çalışma; sorumluluğu, biçimi, zamanlama, planlama, alışkanlık ve en önemlisi bilginin, öğrenmenin, başarmanın tadına varıncaya kadar aile bu çalışmaya eşlik etmelidir demek istemiştim.

Bahse konu süreç sağlıkla geçildikten sonra artık; Sn Gemici'nin oğlunun derslerine yardım oranı artık minimuma inecektir. Hatta belli bir yerden sonra oğlum-kızım artık yeter noktasına olayın taşındığını meslek hayatımda yaşadığım yüzlerce örnekte gözlemlediğime inanın lütfen.

Günlük okulda kalınan altı ayrı öğretmenin girdiği altı saati ve uyku için dokuz saati çıkardığımız zaman bu çocukların ne yaptıkları ve ne yapmaları üstüne cevaplar aranması gerekir.

Hiperaktiflik konusunun bilimsel tanımlamaları tamam. Ama burada ki en azından İstanbul ve diğer şehir merkezleri için eksiklik, rehberlik servisleri, psikolojik danışmanlar değildir. Hatta İstanbul'da öğrenme güçlüğü vb sorunlu öğrenciler için, uzman okulların ve yine uzman eğitim kadrosunun da mevcut olduğunun altını çizeyim. Ama burada velilerimizin çoğunluğunun bu okullara benim oğlum deli değil gibisinden türlü nedenlerle göndermek istemeyişidir.

Okul ve sistem her ne ise; bugün arkadaşını döven, çalışmasını engelleyen, çığlık atan, hırsızlık yapan, yazılılarda sürekli boş kağıt veren, defter, kitap getirmeyen, ders işlenirken sürekli konuşan, devamsızlık için sürekli idari izin yazmak zorunda kalın öğrenci velilerini her dilediğinin olduğu bir yer halindedir.

İstisnasız söyleyeyim. On-on iki yaşanda sadece bir-iki çocuk her türlü rehberlik, danışman, idari tedbire rağmen bir öğretmeni esir alabilmektedir. Öğretmeni boş verdim inan, kaderini seveyim çeksin.

Ama o sınıftaki çalışan, terbiyeli, okumak, öğrenmek, bilgi peşinde çocuklara ve onların bir anlamda katliamına ciğerim çook yanıyor bilesin.

Bunca yazdıktan sonra, beni yine işletiyor olabilir mi? gibi hınzır bir düşünce de aklıma gelmedi desem yalan olur.
Yine dolduruşa geldimse de idare edin artık.

Sağlıcakla kalman dileği ile.

AnnE
07-03-2006, 09:15
ARKABAHÇE HASTANESİ
PSİKOSOMATİK ARAŞTIRMA KLİNİĞİ

Hasta Adı : Ali Hoca

Teşhis : Futurafobia ( gelecekten korkmaca)

1. Cetvel ( her sabah sınıfa girince ilk önüne gelene )
2. Rakı-2x70cc ( acil Anne ile beraber)
3. Dilekçe örneği ( Emekli Sandığı'na )
4. Passiflora ( aklına estikçe bir şişe dibine kadar)
5. Para ( yeni Nasrullahlarda batıracak kadar)

Diyet : Ne yersen ye

http://www.tlcsem.com/images/crazyteacher150x130.jpg

AnnE
17-03-2006, 12:04
http://www.milliyet.com.tr/2006/03/17/yazar/altan.html

"Yer" yuvarlağındaki kara parçaları, 200 devlete bölünmüş durumda. Her devletin içinde yaşayanlar; tüm okyanusları kendi akvaryumlarından ibaret sanan birtakım saf ve sevimle balıklar...
Oralarını buralarını koparıveren politikacılar da; akvaryumun, kocaman dikey kanatlı sinsi "melekkanatları"yla, sarı üstüne siyah çizgili, hergele "tetrazonlar"ı...
***
200 devlete bölünmüş gibi görünen "yer" küresi; gerçekte 2 sınıftan ibarettir:
"Kentlilerle, köylülüğü aşamamışlar"...
İsteyenler, böyle bir ayrışmayı; "zenginler, zengin olmaya çalışanlar ve yoksullar" diye de değerlendirebilir...
***
Sarsıntıları, Türkiye'de de gün günden daha çok hissedilen, güçlü bir ırgalanmanın içindeyiz.
18. yüzyılın bitimiyle, 19. yüzyılın başlarında; "mutlakiyet monarşileri" depreme uğramaya başlamıştı...
20. yüzyılın başlarında; "yer" küresi hem "bağımsızlık" hareketlenmeleriyle, hem de "yer" küresini denetimleri altına almaya kalkan, güçlü devlet bloklaşmalarıyla ırgalanmaya başladı...
21. yüzyıl, "dünya vatandaşlığı" rotasında, bambaşka bir kimlikle hazırlıyor depremlerini... Avrupa vatandaşlığı, yeni rotanın ilk adımı...
***
Gelelim biz yine Türkiye'mize...
Türkiye'de henüz, "devlet" kavramının doğru dürüst bir tanımlaması bile yerli yerine oturmuş değil...
Mutlak bir monarşinin hükümdarı 14. Louis:
- Devlet benim, diyordu.
Tıpkı bugünkü Türkiye'de, Hazine'den geçinmeli kamu görevlilerinin; vatandaşlarla karşılaştıklarında:
- Biz, devleti temsil ediyoruz, demeleri gibi...
***
18. yüzyılın çizelgesinde, okyanusların kullanımıyla birlikte; Avrupa'da, aristokrat olmayan halk yığınlarının zenginleşmeye başlaması sayesinde, "devlet" kavramının tanımlaması da, değişmeye başladı.
"Devlet", artık kentleşmeye başlamış "millet"in; "yargı", "yasama", "uygulama" organlarının sacayağı üstünde çemberlenmiş bir örgütlenmesiydi.
***
Tüm dünya işçilerinin birleşmesini öneren "enternasyonalizm"in, kabartmaya başladığı dalgalarla; "devlet", "işçi sınıfını sömüren burjuva sınıfının mülkiyet bekçisi" olarak da, tanımlanmaya başladı.
Türkiye, dışarıdan aldığı kavramları; oligarşik bir yapının egemenlerine, güçlü bir otorite sağlayacak doğrultuda kullanıyor ve erişmek istediği "çağdaşlık"a da bir türlü merdiven kuramıyordu.
Türkiye'ye göre "devlet"; sanki Hazine'den geçinen kesimdi; çıplak hayattan geçinenler de "millet"ti.
***
Çarşamba akşamı Oğuz Haksever'in, NTV'deki "Karşı Görüş" programında "şiddet" konusu işleniyordu...
Konuşmalarında kimseye usulca politik sinyaller göndermeyen, üst düzey uzmanlar vardı programda...
Prof. Özcan Köknel; "şiddet"in yaşanılan ortamdan, aileden, kendine bir "kimlik" arama tutkusundan nasıl serpildiğini ve bir türlü "gelişmiş, hümanist bir insan kimliği"ne erişemediği için de, güdükleşmiş bir ilkellikten fışkırdığını, bir oya işler gibi işliyordu.
***
Prof. Yılmaz Esmer, toplumda benimsenmiş ve onaylanmış şiddet eylemleriyle, bazı yönetici kesimlerin "suç" dışı sayılan şiddet eylemlerinin; genç kuşakların da kendince benimsedikleri ortak bir "şiddet" vitrini oluşturduğu üstünde duruyordu.
Ve "yargı birliği"nin önemini, kibarca şıngırdatıyordu.
***
Az sayıdaki gerçek hukukçulardan biri olan Turgut Kazan, "hukukun egemenliği" sağlanmadan, şiddet eylemlerine çözüm bulmanın zorluğunu, hatta imkânsızlığını; rüzgârsız bir bayrak gibi öne uzatıyordu. Hukukun Türkiye'deki politikacılar tarafından nasıl göz ardı edildiğini ve Adalet Bakanlığı'nın bütçeden sadece binde 8'lik bir pay aldığını hatırlatıyordu.
***
Prof. Arus Yumul, ulusal gelir dağılımındaki uçurumlaşmalarda arıyordu "şiddet"in tümörlerini...
***
Doç. Nevzat Alkan ise, ceza sisteminde derinleştiriyordu, "şiddet"in zehir ve panzehirini.
***
Oğuz Haksever'in, "Karşı Görüş" programında işlenen "şiddet" konusunun kayıtları; Cüneyt Özdemir'in "5n1k" programındaki "rüşvet" konusunun kayıtlarıyla birlikte, tüm lise ve üniversitelerde sık sık yayımlanması gerekli bir önemdeydi.
***
Politikacılar ne söylerse söylesin, Türkiye'de de bir çalkantı dönemi başlamış görünmede...
İran'ı da 21. yüzyılın, Başkan Bush'un "yeni Ortadoğu planlaması"nı çok aşan, köklü sarsıntıları beklemede...
Türkiye'nin "kışla" parfümlü siyaset ile "cami" parfümlü siyaset arasındaki, söylem salıncaklanması; İran'ın yaşayacağı ürkütücü bir filmle birlikte, çok değişik bir yaylaya çıkacak.
***
Enseyi karartmayın ve "statüko"culuğa aşırı lehimlenmeyin, şayet ilerideki yaşlarda üzülerek içinizi çekmek istemiyorsanız...

alihoca
19-03-2006, 22:08
Avrupa Vatandaşlığı ve sonrasında bir adım daha atarak Dünya Vatandaşlığına evrilecek olan bir aşamadan geçtiğimiz söylenmiş. Ama hangi şekil ve pozisyonda geçmekte olduğumuza ve asıl önemli olan gerçekte hangi şekil ve pozisyonda geçmemiz gerektiğine değinilmemiş. Hatta vatandaşlık kavramının anlamını ve gereklerini düşündüğümüz de; gerçek Avrupalıların bile, tam anlamı ile bir türlü Avrupa Vatandaşı olamadığını da sanırım unutuyoruz. Ama ideal olarak bir güzellik olduğunu da inkâr edemiyorum.

Ayrıca yarı feodal diyebileceğimiz toplumsal özelliklerimize, statükoya ve her zamanki aile alışkanlığı ile devleti öpücüklere boğulmuş. Lakin burada da köy toplumunda kent toplumlarına geçişimizin nasıl olması gerektiğini söylenmemiş. Öyle ya, bir anlamda; kent toplumuna geçmek için Avrupa'nın üç-dört yüzyıllık bir aşamada gerçekleştirdiği aşamalardan bizim de geçmemiz gerekir. Burada kısmi bir zaman ve koşullar sorunu olsa da, kabul ediyorum doğrusu da budur.

Aslında bu güzel yazıyı başlı başına bir inceleme konusu olarak satır satır ele almak mümkün ise de, biraz birazcık kolaycılık yaparak ve çiçek böceklerden ayrıştırarak, en önemli gördüğümüz birkaç konuya değinmekle yetinelim. En baştan başlayarak eskilerin muasırlaşmak dediği, AVRUPALILAŞMAK kavramından başlayalım.

Bu yazıyı okuyanlar olarak, hadi hep birlikte AVRUPALILAŞMAK denince, aklımızda beliriverenleri not edelim. Yok yok, Avrupalılaşabilmemiz için gerekenlerin yazıda anlatılmadığını bende anlayabildim merak etmeyin. Ayrıca, Ülke, toplum ve devlet olarak yapılmaması gereken tüm kaka iş ve eylemlerimiz sıralandığı için, bunları yapmaz ya da aksini yaparsak Avrupalılaşacağımızı sizin gibi bende fark etmiş bulunuyorum.

Buradan yola çıkarak Avrupalılaşabilmek için yapacaklarımızı gruplandırabiliriz sanırım. Vitrine, Avrupa’da siyasi olarak devletin şekillenişi 18 yy.dan başlatılarak anlatılmış. Monark Lui ve ortaçağ anlayışı bugünkü halimizle benzeştirilip adeta ayıplanarak yasama, yürütme, yargı kuvvetleri ile devletin örgüt yapısını oluşturmuş. Sonrasında kentleşen toplumun siyasi, sosyal, hukuki, mimari, eğitim, kültür ve benzer alanlarda ulaştığı aşamalar çağrışım yolu ile de olsa bir ideal olarak verilmiş.

Yazının büyük bir çoğunluğun da ise asıl amaç olarak, toplumda görülen şiddet nedenleri, olası sonuçları ile işlenerek görevi tamamlamanın huzuruna erilmiş. Hiç bir itirazım olmadığı gibi haklı tespitler olduğunu da teslim ediyorum. Bir küçük ama’cık da olsa eklemek gerekir ise, yine ve her daim serzenişte bulunduğu konular için çare üretmek yerine, nereden, kim tarafından, nasıl olacağı bilinmeyen bir ‘Enseyi Karatmayın’ beklentisi ile olası korkular yatıştırılmak istenmiş.

Aydın dediğimiz kelime ve kavramın sadece eleştiren, yeren, her daim kibar yada kaba söven anlamı güzel Ülkemizde pek de revaçta olduğu için yazılan yada yapılanların hoş karşılanması gerektiği ortadadır. Toplumun en önünde bir model olarak duran aydının akla yakın, uygulanabilir, günümüz gerçeklerinden kopuk olmayan çare ve çözüm sunması gibi bir sorumluluk anlayışı gelişmediği için olanlar son derece normaldir.

Hatta bu anlayışın gerekliliğini iddia etmek bile nerede ise ayıp karşılandığı bir ortam ve algılama mevcuttur. Çare, çözüm dendiğin de en revaçta olanın, ayakları yere basıp basmayışının zerrece önem taşımadığı, zaman ve koşul uygunluğunun hiç tartışılmadığı, gerçekleştirilebilir olup olmadığının hiç önem arz etmediği ayrıca gerekli veri, bilgi, belgeye dayanıp dayanmadığını aramak dahi nedense akıllara gelmez. Olay, olgu ve kavramlar ele alınırken, tarafsız bir gözle ve tüm yönleri ile anlamaya çalışmak yerine, en başta amaçlar belirlenmiş, ön yargılar kuşanılmıştır demek abartı olmaz.

Konumuza dönelim. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum? Muasırlaşmak veya Avrupalılaşmak deyince tarihler yaklaşık olarak 18 yüzyılın sonları ve genellikle 19 yy.dan başlatılır. Ve 20 yüzyılda ulaşılan, yukarıda vitrin olarak verdiğim siyasi, sosyal, bilimsel ve benzeri her türlü gelişmeler bir beklenti ve ideal olarak sıralanır.

Varılan sonuçları değiştirmek gibi bir büyük iddiamız olmadığını da not ederek, bu noktada en azından tarz ve yaklaşım olarak farklı bir bakış ile olayları tekrar ele almayı deneyelim.

İlk tespit olarak; yukarı da vitrin olarak verdiğimiz tüm gelişme ve değişimler, en başta ekonomik gelişmelere, nedenlere ve aktörlere bağlı olduğunu vurgulayalım. Ekonomik gerek ve nedenler için hazırlanan uygun koşullar, kılıflar ve düzenlemeleri bilmenin konunun özünü yakalamamızı sağlayacağını da ekleyelim.

Öncelikle belirlenmesi gereken, vitrinde verdiğimiz 18-20 yy Avrupa’sında ki her türlü gelişme bir başlangıç değildir. Geçmişi yüz yıllara dayanan, ne, nasıl ve nedenleri gibi tüm aşamaları ile bilinmesi gereken bir sonuçtur. Bu tespitin altını çizerek ve anlaşılmasının konumuz açısından son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Çok kaba detayları ile 18 yüzyılın ikinci yarısı ve 19 yüzyılda ortaya çıkmaya başlayan sanayileşmeyi ve kentleşmeyi sağlayan nedenlere bakalım.

Gerek Altanların gerekse aynı familyadan diğer aydınlarımız tarafından;
18–19 yüzyıl Avrupa’sında monarşilerin yıkılması, yeni devlet yapılanmaları, bağımsızlık hareketlenmeleri, sanayileşme, kentleşme ve işçi hareketleri ve hatta dini alandaki reformları bir sonuç olarak sık sık kullandığı malumumuzdur. Toplumun tüm siyesi, sosyal, dini aktörleri bir sonuç ele alınırken tüm değişimin anası diyebileceğimiz baş aktörü "devlet "işçi sınıfını sömüren burjuva sınıfının mülkiyet bekçisi" olarak da, tanımlanmaya başladı.’’ Gibisinden satırlar ile nedense adeta geçiştirilir.

Oysa siyasi, sosyal, dini gelişmeleri sağlayan kentleşmeyi değişen üretim biçiminin bir zorunluluğu olarak yaratan, yazarın ‘Avrupa'da, aristokrat olmayan halk yığınlarının zenginleşmeye başlaması sayesinde’ diye belirttiği halk yığınları değil, doğuşu ve ortaya çıkışı Haçlı Seferlerine kadar giden Burjuva Sınıfıdır. Avrupa’da halk yığınlarını zenginleşmesi ise; ticari burjuvazinin tüm sisteme egemen olup, egemenliğinin emperyalizm aşamasında diğer dünya halk yığınlarının sömürgeleştirilmesine ulaşarak, elde ettiği emek ve artık değer sömürüsünü zenginlik olarak Avrupa’ya akıtması sayesinde olabilecektir.

Böylece ticari burjuvanın ilk ortaya çıkışının, nedenleri dini sanılan Haçlı Seferleri ile değil tamamen ekonomik olan baharat yoluna egemenlik için yapıldığını da söylemiş olduk. Ekonomik nedenler ile yapılan haçlı seferleri sonucunda ise, henüz etkin olmamakla beraber gelecekte, nerede ise tüm tarihi belirleyecek olan (önceleri Akdeniz ile sınırlı olan) ticaret burjuvazisinin doğuşunu da dillendirmiş olduk. Haçlı seferleri ile Türk ve Araplardan elde edilen hazır bilgi birikiminin gelecekte coğrafi keşiflerin ve reform ve Rönesans hareketlerinin alt yapısına etkisini vurgulamakta yarar var.

Ticari burjuvanın her yönden gelişiminin en büyük destekçisi olan ve kapitalizm aşamasında tek sınıfa dönüşen faiz-banka sisteminin geçmişi ise nerede ise tüm dinler kadar eski olduğunu söylemek gerekebilir. Her ne kadar başlangıçta kilise ve monarklar tarafından sürekli hor görülmüş ise de, haçlı seferlerinin bile finansörleri oldukları tespit edildiğinde sonuçta ulaşacakları gücün boyutlarının ipuçları elde edilebilir.

Manga Carta ile başlayan yasama ve yargılama gücünün monarkın elinden sınırlanarak alınışına sıkça değinilmekle beraber, monarkın ve kilisenin mülkiyet hakkına getirdiği sınırlamalar ve mülkiyet özgürlüğü için Fransız İhtilaline kadar geçen zaman da ödenen kanlı bedeller konusuna gereken önemin verilmeyişi manidar olsa gerektir.

Hemen sonraki aşama Coğrafi Keşifler aşamasıdır. Hepimizin bildiği gibi her türlü yeraltı yer üstü hammadde, emek ve artık değer için köleleştirilen uluslar, ürün ve pazarlar elde edilen sömürgeler yolu ile Avrupa’nın egemenliğine geçti. İnka’lar, Aztek’ler, Kızılderili’ler, Zenciler ve köleleştirilmesi bir yana tüm tarihi mirasları da yok edilerek Amerika, Afrika, Avustralya, Güney Doğu Asya’nın istisnasız tüm zenginlikleri Avrupa’ya akmaya başladı. Musluğun en başında ise Orta Çağ Avrupa’sında hiçbir gücü, itibarı, saygınlığı olmayan ticaret burjuvazisi olduğunu tespit edelim.

Tahmin edeceğiniz gibi şimdiki aşama Avrupa’ya akan tüm zenginliğin yarattığı gelişme ve değişimlerdir. Daha doğru bir deyimle mülkiyet ve üretim biçimi en başta olmak üzere onun bir gereği olarak sistemin reorganizasyonudur. Dikkat edilir ise Afrika’dan Amerika’ya emek gücü-köle transferi aşamasında beş milyona yakın insanın sadece o günkü gemilerin sağlıksız koşullarında seyahati sırasında yok edilişi gibi, K.Amerika’da Kızılderili, Orta ve Güney Amerika’da İnka ve Azteklerin sonları gibi, Avrupa’da ki değişim ve gelişmelerin ne pahasına olduğu konusuna hiç değinmiyoruz.

Avrupa’da 15-16 yüzyılda gelişen coğrafi keşiflerin sonucunda, orta çağ Avrupa’sının kral ve soylular, kilise ve derebeyler gibi mevcut egemenlerin aynı kalacağını düşünmek yada hiçbir güç kullanımı ve destek olmadan kendiliğinden reformların, rönesansın başladığını sanmak sanırım en büyük yanılgıdır. Tüm orta çağ boyunca süren faizin haram kabul edilişinin ilk reform hareketleri sonucunda ortaya çıkan mezheplerde, faizin haram olmadığının bir genel ilke olarak açıklanışının;
Ticari burjuvazi ile banka ve faiz cephesinin bilinmeyen gücünü gösterdiği kadar, sistemin gerçek efendilerini de anlamamızı kolaylaştıracak, bir az bilinen olarak önemle not edilmesi gerekecektir.

Hatta bu önemli not, devlet yönetiminde dinin ve dini aktörlerin etkisizleştirilmesine yol açan ama inanç özgürlüğü olarak sunularak kitle desteği sağlanan değişimin gerisindeki ana kaynağı bir nebze de olsa görmemizi sağlayabilir gibi geliyor.

18 yüzyıla yaklaşıldığında, yaklaşık iki üç yüzyıla varan Dünya talanı sonucunda Avrupa’da maliyeti sıfır emek gücü, maliyeti sıfıra yakın altın, gümüş gibi diğer madenler ve her türlü hammadde, sömürgelerin aynı zamanda bir doğal pazar olduğunu da düşünür isek o da varların arasında sayılabilir. Tabiî ki bunların ticari burjuva sınıfında bir büyüklük ve gücü malum olan bir sermaye birikimine yol açacağını da eklediğimizde değişimin ipuçları da aşağı yukarı ortaya çıkar.

Böylesine basitleştirerek dahi, var olanları verilen ve sonucu istenen bir sorunun cevabı da sanayileşmek olacağı görülmektedir. Her türlü bilimsel gelişmenin yanında büyük sermayenin bizde lonca diye bilinen üretim biçimini yerle bir edeceği, büyük işletmelerin büyük emekçi kitlelerine ihtiyaç duyacağını saptadığımız da ise kentleşmeyi başlatmış olacağımız aşikârdır.

İşte bu aşamada, üretim biçiminin farklılaşması ile ortaya çıkan bu gelişmenin tüm mülkiyet ilişkilerini ve dolaylı ya da doğrudan siyasi, sosyal, kültürel ve diğer alanlardaki tüm değişimleri yeni baştan yaratmıştır denilebilir.

Buraya kadar yazılanların dahi Avrupa’da ortaya çıkan değişimlerin, motor gücünün haçlı seferleri ile ortaya çıkan ticari burjuvazi ve onun ana kaynağının da sınırları tüm Dünya olarak verebileceğimiz bir Dünya Sömürüsü olduğunu iddia etmek sanırım yanlış olmaz.

Bugünün Avrupa’sında ki gelişme adı verilen değişimlerin farklı bir cepheden incelediğimizde; ister sahiplik, ister yaratıcı motor güç, ister mal oluş bedelleri olarak böyle bir tabloya ulaşmak sanırım mümkündür. Bunu aklımızın bir yerine not etmeyi unutmadan; Avrupa’yı bu noktada bırakarak ve Osmanlı’yı hiç karalamadan Cumhuriyet Dönemine geçelim.

// Türkiye'nin "kışla" parfümlü siyaset ile "cami" parfümlü siyaset arasındaki, söylem salıncaklanması//

Burada ki, kışla ve cami parfümünün en azından olumlu olarak kullanılmadığını söylemek doğru olacaktır. Doğruyu teslim etmek için söylenmesi gereken; Avrupa’nın aksine, Türkiye’de Cumhuriyet’in ister yapılış, ister gerisindeki güç olarak asker kökenli olduğudur. Buna da bir tespit olarak itirazımız yok. Ama olumsuzluk olarak her ifade edilişinde, Cumhuriyete ve onun tüm gereklerine eğer karşı değil isek, eleştiriyi yapana düşen;

Kazanımlarını bir kenara bıraksak bile Cumhuriyet kimler tarafından nasıl kurulacaktı?
Asker parfümlülerin alternatif güçleri kimlerdi?

Sorularına açık, akla yakın, bilgi ve belgeye dayanan cevaplar vermesi en azından bir aydın sorumluluğudur.

Efendim bu cümle bugün için kullanılmıştır. Doğrudur. Cumhuriyetin daha kuruluşunda bir anayasal görev olarak asker parfümlülere bırakılmadığını kabul edelim kabul. Daha 1945’lerde başlayan çok partili siyasi hayata geçiş ile iktidar olanların önünde asker parfümlüleri yok sayalım. Peki olur.

1955’de ‘Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz’ diyebilen iktidarların Cumhuriyeti koruyup kollayacağı söylenebilir mi?

Sorusuna bilgi ve belgeye dayanan akla yakın cevaplar vermesi, bir aydın sorumluluğu gereği değil midir?

//"devlet", "işçi sınıfını sömüren burjuva sınıfının mülkiyet bekçisi" olarak da, tanımlanmaya başladı.//

Sadece bu tespitten yola çıktığımızda bile; Cumhuriyetin Kuruluşu aşamasında sağlayan ve devlete egemen güç olarak bir burjuva sınıfının olmayışına ulaşabiliriz. ‘Köylü Milletin Efendisidir.’ Sloganı gerisinde yatan gerçek nedenin, az ya da çok sermaye birikimi yapabilmenin biricik yolu olduğu anlaşılacaktır. Öküzü yerine karısını karasabana takan köylünün üreteceği artık değerden başka hiçbir kaynağı, gücü olmadığı da, Ülkemiz için o günlerin bir acı gerçeği olduğu görülecektir.

Dünya’da bugün sadece sanayileşme ve askeri, ekonomik güç elde etmek olarak baktığımızda birçok Ülke sayabileceğimiz halde, bunu cumhuriyet ve demokrasi kazanımlarının eş güdümünde gerçekleştirebilen Ülkelere Avrupa Ülkelerinden başka neden örnek bulamayışımız üstüne cevaplar aranmalıdır.

Sonrasın da sanıyorum ki; tüm eksik ve kusuru ile seksen yılda cumhuriyet ve demokrasinin tüm kurum ve kuruluşları ile oluşturulmayışına söverken daha insaflı olunacaktır.

Avrupa’nın sanayileşme aşamasına ulaşmak için geçirdiği evreler, neden ve bedelleri bir yana sağladığı sermaye birikiminin büyüklüğünü ve kendisine gerekli düzen değişiklikler için ulaştığı gücün boyutlarını iyice bir sindirmeliyiz. Kötülemek için olmasa da, sonrasında bugünün Avrupa’sının medeni, çağdaş, muasır her birikim ve kazanımının BEDELLERİNİN neler olduğunu, NE PAHASINA olduğunu tekrar tekrar düşünmeliyiz.

En nihayetinde, Vitrinde görüp çook beğendiğimiz; siyasi, sosyal, kültürel, bilimsel gibi her alanda ki gelişimleri yaratan ekonomik neden ve aktörleri, Ülkemizde nasıl ve hangi yöntemlerle inşa edeceğimiz üstüne çalışmaya başladığımız da, inanıyorum ki çare ve çözüm ufukta belirecektir.


Saygılarımla

AnnE
21-03-2006, 11:25
http://www.milliyet.com.tr/2006/03/21/yazar/dundar.html

Terör neden birden patladı?


Komplo teorilerine pek inanmam; ama bazen siz inanmasanız da teori ne yapıp ediyor, sizi inandırıyor.
Bugün Güneydoğu konulu bir teori için veriler sunacağım.
Değerlendirmek size kalmış.
***
Dün arşive girip baktım:
Güneydoğu'da aralıkta olay olmamış.
Ocakta da olmamış.
Şubatta da olmamış.
Buna hepimiz seviniyorduk, ama içten içe de endişeleniyorduk. Çünkü aslında silahların tamamen gömülmediğini, sadece "bir süre için" sustuğunu biliyorduk.
Peki niye susmuştu? Sadece bölgede kış şartlarında eylem ya da operasyon yapmanın zorluğu nedeniyle mi?
Yeniden başlamak için ne bekliyordu?
Bu soruların yanıtını ararken şubat sonundan itibaren çığ gibi patladı olaylar... Ve her gün bir çatışma haberiyle uyanmaya başladık.
Beklenen neyse, devreye sokulmuştu belli ki...
***
Son 3 aydan bazı gelişmeleri peş peşe hatırlayalım:
8 Aralık'ta FBI Başkanı Robert Mueller Ankara'ya geldi.
Ondan 4 gün sonra da CIA Başkanı Porter Goss geldi.
İkisi de askeri ve sivil istihbarat yetkilileriyle görüştüler. İki ülke arasında teröre karşı işbirliğinin konuşulduğu, Türk tarafının ABD'den Irak'ta PKK ile etkin mücadele istediği yazıldı.
Ardından 19 Aralık'ta NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Schreffer geldi.
Ondan 4 gün sonra MGK Genel Sekreteri Yiğit Alpogan, ABD'de Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile görüştü. "PKK'nın Kuzey Irak'taki varlığının ABD tarafından seyredildiğinden" yakındı.
Ardından ABD Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, "PKK ile mücadele konusunda Türk kamuoyundaki öfkeyi anlayışla karşıladıklarını söyledi, somut sonuçlar almaya kararlıyız" dedi.
Şubat başında Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir'in 12 günlük ABD gezisi başladı.
1 Mart'ta Irak Başbakanı İbrahim Caferi Ankara'ya geldi. Irak Devlet Başkanı Talabani'nin eleştirdiği bu ziyarette Caferi, Başbakan Erdoğan'a, "ABD Irak'ta işi beceremedi. Barışı ancak siz sağlayabilirsiniz" diyerek Türkiye'nin müdahalesini istedi.
***
İşte Güneydoğu, bu trafiğin ardından patladı.
Caferi'nin müdahale istediği gün Cizre'de tabur komutanının aracı saldırıya uğradı; 1 er şehit oldu, 1 çavuş yaralandı.
24 Şubat'ta Mardin Dargeçit'teki operasyonda 8 PKK'lı öldürüldü.
4 Mart'ta İzmir'de PKK, polis lojmanına bomba attı.
6 Mart'ta Batman'da polis otosu tarandı: 4 polis şehit oldu.
9 Mart'ta Van'da canlı bomba 3 kişiyi öldürdü, 8 kişiyi yaraladı.
10 Mart'ta Şırnak'taki operasyonda 2 asker şehit oldu, 5 asker yaralandı.
12 Mart'ta Şırnak'ta bir şehit daha verildi.
16 Mart'ta Erzincan'da düşen helikopterde 5 asker şehit oldu.
***
"Amma da yazıyorsun" denilebilir, ama gördüğünüz gibi yazan ben değilim; kronoloji...
Bir savaş tehlikesini püskürtmemizin yıldönümünde Türkiye, yine Irak bataklığına çekilmek isteniyor.
Yarın "Bu saldırılara daha ne kadar göz yumacaksınız?" diyecekler; "Girmedik, hata ettik" dedirtecekler; kamuoyunun tezkereyi reddettiren 1 Mart direnci kırılacak.
Bugün Nevruz'a bu tabloda giriyoruz.
Bundan böyle olup bitecekleri bir de bu gözle okumakta büyük yarar var.

can.dundar@e-kolay.net

alihoca
21-03-2006, 23:29
Tevellüdü bizim kadar eski olanlar, tüm hatası ve günahları ile 1980 öncesini az çok bilirler. Sadece bilmekle de kalmaz ucundan kıyısından bu hata ve günahlara iştirak eylemişlikleri vardır. Efendim, hiç mi istisnası yoktu? Derseniz diye hemen ekleyeyim; arım balım peteğim diyen ve bizlerin sev genç dediğimiz küçük bir kesim de vardı. Bunların büyük bir kesimi de tuzu kuru diyebileceğim zengin çocukları idi. Babalarından ‘olum bırak, it kopuk biri birlerini yesinler nene gerek’’ gibisinden tembihli olduklarını tahmin etmişsinizidir. Akıllı çocuktular; azıcık sıkıştırıverdin mi? O saat, ülkücü, devrimci, akıncı oluveriyorlardı.

Ben asıl bizim saflardan ve saflıklardan hatırlayabildiklerimi yazayım dilerseniz. Efendim bilenler bilir, asker ve polise sermayenin bekçileri filan denirdi. Anlayacağınız dost kuvvetlerden sayılmaz ve iyi bir gözle bakılmazdı. Yani karşı saflardaydık. O zamanlar polise ötmemek, yiğit gibi dosdoğru olmak gibi değerler vardı. Ötmemek neyse de karşı olduğumuz polise dosdoğru olmanın ne menem bir şey olduğunu, ne o zaman, ne de şimdi hala anlayabildiğimi söyleyemem. Anlayamadığım gibi anlatamadığımı da nakledeceğim örnek olayda görülecektir.

Bir gün eğitim enstitüsü çıkışında olay patladı. Olay patladı diye çok kolay yazıverdiğime bakmayın. Bu tür olayların ve iki kitlenin karşı karşıya gelişinde, yaşananları bilmeyenler ne denli dehşetengiz sahneler yaşandığını tarif ile anlamaları çok zordur. Az çok güreşten anlayanlar için güreş öncesi peşrev kısmına hafiften benzetebiliriz. Farkı ise bir kere spor için, ödül için yapılmayışıdır. Nam, şan, ün, alkış kısmı ise, güreşteki gibi güreşten hemen sonra tahsil edilemeyişidir. Eğer bok yoluna gitmemiş ve sağ salim kuşatılmış bölgenizde ki korunaklı alanlara ulaştıysanız, atılan sloganlar arasında okşayan gözler ve sözlerle yürüyüşünüz bile değişirdi. Alimallah kendinizi Ülkeyi kurtardım havalarına girerdiniz desem inanın.

İki kitlenin karşı karşıya geldiği anlar, önce denizli horozları gibi kabarmalar ve el kol hareketleri başlardı. Sonra kitleyi gaza getirmek için sıra slogan atmaya gelirdi. İşte bu safhada korkudan işemek üzere olanlar bile havaya girer cenge hazır hale getirilirdi. Okul çıkışı olduğundan ağır silahlar yerine, gizlice zulalardan falçatalar, bıçaklar, sopalar, taşlar meydane çıkardı. En son biri birlerine, koşmak ne kelime adeta coşup şahlanarak bir girişirlerdi ki, bugün görseniz yonana vuruyor sanırdınız billahi.

Efsanede ki Gordion Düğümünden beter halde biri birine sarılıp sarmalanarak yumağa dönüşen kalabalığı, pek tabii ki ancak jandarmanın dipçiği ayırabilirdi. İşte bu arada bizimkiler ‘Jandarma biz..’’ diye başlayan marşı söylerdi ki, inen dipçik sayısını azalttığını en azından ben hiç görmedim diyeyim. Gözünü sevdiğim dipçiği yiyen cemseye nasıl atıldığını bile anlayamazdı. Haliyle cemsenin içinde sağ sol kalmaz kardeş kardeş oturulurdu. Arada birbirine hömermeye kalkanın akıbetini söylemeye gerek yoktur umarım. Karakola gelince önce fişlenme yapılır yine sağ sol diye ayrılmış olan koğuşlara dağılım olurdu.

İşte o gün, cemseden inilip, sağcı solcu olanların fişlenmesi sırasında sıra bana gelince; çavuş ‘Sen necisin?’ diye sordu. Bende, komutanım ben sağcı solcu değilim. Okuldan çıkışta kavga kopunca kaçamadım, arada kaldım. Yanlarında kaldığım Dayım burada olduğumu duyarsa beni öldürür, dedim. Şöyle baştan aşağı tekrar beni süzen çavuşun, boynu bükük masum halimden etkilenip ‘salın şu garibi’ demesi ile kurtulmuş olduk.

Gel velâkin, o gece jandarmaya aslanlar gibi solcu olduğunu söyleyen bizimkilerin önce saçları sıfıra vurulmuş, sonra eski bir Kırıkkale tüfeğinin dipçiğinden geçirilmiş, en son da sabaha kadar istiklal marşı söylettirilmiş. Tabii söylerken şaşıranları neyin beklediği malumunuzdur. Sabah okula gidiş için toplandığımız bölgeye gidince, suratları görmeyin gitsin. Hem askere polise karşıyız diyorsunuz, hem de heriflere yiğitçe doğru söylemekten bahsediyorsunuz. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu gibisinden laflar ettiysem de, olmadı bizimkilerle bir iki hafta küsüştük.

Kış gününün ortasında zemheri soğuklarında cıs cıbıldak kafalarla titreyerek dolaşırken, ‘Yav Size ne oldu’ diyenlere ise, Hişt kahramanlarımıza böyle şeyler sormaya utanmıyor musunuz? dediğimde ki hallerini ise hiç yazmasam daha iyi.

İşte o zamanlar da, kitlelerini temsil eden en aydınlanmışından kürt kardeşlerimiz ile ayrılık gayrılığımız yoktu. En azından orta ve batı Anadolu’da ortak eylemler, dayanışma falan yapıldığı için öyle bilirdik diyeyim. İstisnasız tüm sol fraksiyonlar için ‘halkların kardeşliği’ anlayışı ortak bir tavırdı dersem inanın. Tabii ki bizde ortak amaç ve alınyazısına sahip kardeşlerimiz görerek her yerde baş tacı ettik. Hiç ayrımcılık yapmadık, yapılmasına da müsaade etmedik.

Gel zaman git zaman ortak toplantı filan derken yolumuz güneydoğu illerine düştü. Gittiğim onca yerlerde misafir edildiğimiz evlerde yaşayan anne, baba, dede diyebileceğimiz büyükler yani halk dediğimiz kesimler arasında, ne Türk’e ne Türkiye’ye ne de devlete küfür yoktu. Üniversiteli yazmış, okumuş oğullarının misafirleri gelmiş diye kümeslerindeki son tavuklarını kestiler yedirdiler. Yatmadıkları yün yatakları altımıza, işlemeli nakışlı bembeyaz çarşafla kaplanmış yorganları üstümüze örttüler. Fakirliklerine bakmayıp, Anamıza babamıza verilmek üzere kaçak çay gibi hediyeler sıkıştırdılar kolumuza desem inanın.

Neyse konumuz, o zamanların deyimi ile,halk yığınları değil deyip devam edelim. Mardin, Kızıltepe, Nusaybin gibi yerlere göğsümüz kabara kabara gidiyoruz ki sormayın gitsin. Amma velakin gittiğimiz her yerde hava bir acayip, herifçioğulları her yere Türklerin yedi sülalesine sinkaf eyleyen, belim gibi kalın, boyum gibi büyük harflerle yazılar yazmışlar. Tabiidir ki her gördüğümüzde bizde de renk hafiften değişmekte. Okumuş yazmış lider taifesine, bu ne iş falan diye sorduğumuzda, Size değil canııım, emperyalist devlete falan deseler de, haliyle yazılar tüm Türklere yazıyor bunları da sempatizanlara Siz yazdırıyorsunuz, diyemediğimiz için ayrıca bozuğuz. Diyar-ı Bekire gelince, daha garajda pasaport sorulunca, bizimkilerden birinin onca eğitimle bastırdığımız Türklük damarı tutmaz mı? iş koptu tabii ki.

Şimdi hal böyle iken, bizim gurubun aynı hızda geriye döndüğünü, söylemeye gerek var mı? Dönüyoruz ama hiçbirimizden çıt çıkmıyor.İlk konuşan patlayacak durumları yani. Sonraları onca eleştiri özeleştiri süreçleri falan yaşansa da ve pek belli etmesek de, sanki bir şeyler koptu gitti içimizden. Halkların kardeşliği falan sloganlarını atarken bile sanki sesimiz daha bi cılız çıkmaya başladı.Ne kadar kanımızın saf ve deli deli aktığı zamanlar olsa da, artık lider aydın taifesinden söylenenler şüphe süzgecinden geçirilmeye başlandı desem doğrudur.

Peki bunca yazıyı yazmak aklıma nerden esti kısmını da yazayımda, Siz de kurtulun bende.. Güzel AnnE’min yazısını alıntıladığı Can Dündar sevdiğimizin, doğu ve güneydoğu üstüne her yazısını okuduğumda; gençlik yıllarımda ki halkların kardeşliği sloganı atarken ki saf halim aklıma geliverir. Ayrılıkçı ırkçı örgüte bir kez kahrolsun diyemeyen kürt aydınlarının yazıp yaptıkları için mahkeme salonlarında yargılanışlarına sürekli destek verirken gördüğümde ise içim cız eder. Onca oturup, yiyip, içip söyleştiği kürt aydınlarına neden ‘lanet olsun apo ve pkk’ diyemiyor ve yazamıyorsunuz? Diye neden sormazlar ki? Sorusu ise, kafamda cevapsız takılı kalır.


Saygılarımla

AnnE
22-03-2006, 10:50
Ali Hocamla birbirimize girmek üzere ön hazırlıklarımı yaparken şu yazının da okunmasında fayda telakki ediyorum.
Hocamla aynı düşünmediğimiz gibi görünen konularla alakalı olarak şimdilik şunu söyliyeyim ki : '' Yettim Hocam ! ''

Aydın Kimdir?

Öztin Akgüç (Cumhuriyet, 01.05.2005)


Aydın sözcüğünü sık kullanırız. Bazı kişileri ''aydın'' olarak nitelendiririz. Aydınların toplu bildirilerine, açıklamalarına, yazılarımızda konuşmalarımızda yer veririz. Bu tür bildirileri anlamaya, yorumunu yapmaya çalışırız. Peki, ''aydın kimdir?'' . Aydın sıfatının genel kabul görmüş, tüm öğelerini içeren bir tanımı var mıdır? Aydın olmanın ölçütleri (kriterleri) nelerdir? Aydın konusunda tipik örnek oluşturabilecek kişiler kimler olabilir? Bu kişilere bakarak, onları örnek alarak aydın olmanın ayırt edici ölçütleri oluşturulabilir mi?

Belki vardır ama ben, eski bir deyişle ''efradını câmi ağyarını mâni'' bir aydın tanımı bilmiyorum. Ayırt edici tüm ortak özellikleri, nitelikleri içeren bu karşı yabancı öğeleri dışarıda bırakan bir aydın tanımı.. Böyle bir tanımı geliştirebilmek için bir aydında bulunması gereken nitelikler, öğeler ile bulunmaması gereken davranış biçimlerini, belirlemeye çalışayım.

* Eğitim... Ciddi ve yeterli eğitim herhalde aydın olmanın ön koşullarından biridir ama yeterli koşulu değildir. Eğitim almış, diploma sahibi hatta akademik dereceleri, unvanları olan kişilerin tümünü aydın olarak nitelendiremeyiz; bu, yanlış ve yanıltıcı olur.

* Genel kültür... Ciddi, yeterli bir eğitimin genel kültür vermesi de gerekir. Ancak ülkemizde gözlendiği gibi eğitim almak, diploma almakla genel kültür sahibi olmak çok farklı olgulardır. Genel kültür sahibi olabilmek için güncel olaylar dışında sanat etkinliklerini izlemek, felsefi akımları bilmek, ülkede ve dünyada siyasal, ekonomik, toplumsal gelişmelerle ilgilenmek gerekir. Dünya edebiyatının önde gelen eserlerinin en azından bir bölümünü okumamış, tiyatroya gitmemiş, klasik Batı ve/veya Türk müziği konserlerini sık aralıklarla izlememiş bir kişi, aydın olarak nitelendirilemez. Bu kriter, çok katı, çok seçici gibi gelebilir. Ama genel kültürü olmayan bir aydın düşünülemez. Sanat etkinliklerinin izlenmesi de gösteri, gösteriş amacıyla değil, görev olarak değil; anlayarak, zevk alınarak yapılmış olmalıdır.

* Toplumsal etkinliklere katılım... Bir aydın toplumsal etkinliklere katılmalıdır. Bu etkinlik, sanat alanında olabilir, düşünce yayma alanında, eğitim alanında olabilir, toplumsal amaçlı bir sivil toplum örgütünde görev alma biçiminde olabilir. Aydın kişinin bir şekilde toplumsal etkinliklere katılması ve katkıda bulunması gerekir...

* Sorgulama ve özeleştiri... Aydın kişinin önsel kabulleri yoktur; olayları, gelişmeleri, zaman zaman kendi davranışlarını, değer yargılarını da sorgular. Aydın özeleştiri yapabilmeli, yanlış ve eksiklerini görebilmelidir. Aydın kişi, sorgulamadan, irdelemeden görüş açıklamamalı, sorumsuz davranmamalıdır.

* Hoşgörü... Aydın kişi hoşgörü (müsamaha, tolerans) sahibi olmalıdır. Cinsiyet, ırk, ten, etnik veya sosyal köken, din, siyaset, düşünce, kanaat, ulusal bir azınlıktan olma ayrımı yapmamalıdır. Davranışları itibarıyla insancıl, hümanist olmalıdır.

* Sertliğe, zorbalığa karşı olma... Aydın kişi, barıştan yanadır; kaba güç kullanımına, zorbalığa karşıdır. Ancak barıştan yana olmak, savaşa karşı olmak, zorbalara, yayılmacı güçlere boyun eğmek şeklinde anlaşılmamalıdır. Zorbalığa karşı olmak, gerektiğinde zorbalarla savaşımı de gerektirir.

* Özverili davranma... Aydın, inançları, amaçları doğrultusunda maddi, manevi özveri gösterebilen kişidir. Aydın, hep kendi çıkarını kollayan, homo economicus bir tip değildir. Başkalarını kandırmaya çalışmaz. Şarlatanlık yapmaz. Özellikle bilgi, kültür, varlık konusunda paylaşmacıdır. Çıkar uğruna bazı çevrelerin sesyayarlılığına soyunmaz.

* Tutarlılık... Aydın kişinin açıkladığı, savunduğu düşüncelerle, davranışları ve yaşam biçimi aynıdır. Bir aydın, ele verir talkını kendi yutar salkımı anlayışında olamaz. Ortama, koşullara göre sık sık fikir, görüş değiştirmez, esen yele göre yelken açmaz. Mevlana 'nın deyişiyle olduğu gibi, göründüğü gibi davranır. Savunduğu görüşlerle çelişkili davranış, yaşama biçimi yoktur.

* Alçakgönüllülük... Alçakgönüllülük bir erdemdir, aydın olmanın da vazgeçilmez koşuludur. Aydın kişi, küçük dağları ben yarattım edası içinde olamaz; insanlara, çevreye küçümseyerek yukarıdan bakmaz, yüksekten atmaz. Hele hele bazı çevrelerin ayırtısına kapılarak, büyüklük kompleksine kapılmaz, yalakalık yapmadığı gibi, kendisine yalakalık yapılmasından da hoşlanmaz.

* Özsaygı... Aydın kişinin çevresine olduğu gibi kendisine de saygısı vardır. Özsaygısını yitirecek davranışlar içine girmez, saygınlığını, onurunu korur; bunun için gerektiğinde savaşım da verir.

Yukarıdaki erdemlere, özelliklere, niteliklere başkaları da eklenebilir. Görülüyor ki aydın olma, bu kimliği taşıma kolay olmadığı gibi, örnekleri de bol değildir. Aydın sıfatı, ağırdır, beraberinde yükümlülükler, sorumluluklar getirir. Bu nedenle aydın sıfatı kullanılırken sakıngan (ihtiyatlı) olunmalıdır. Aydın olmanın kerameti kendinden ya da yakın bir çevreden, bir klik, hizip, çıkar grubundan aktarılmış (menkul) olmamalıdır.

AnnE
22-03-2006, 10:58
ATİLLA İLHAN ile yapılan bu söyleşi Cumhuriyet Gazetesinin 26 Ekim 2000 tarihli sayısından alındı;

Peki aydın kimdir, aydın olmanın kriteri ne?

Aydın, aydınlık bir tip demek. Her şeye kendi metoduyla bakabilen, kendi metoduyla değerlendirebilen demek. Bir de metodu değil, inancı olan adam var. İnançla bilinç arasındaki fark bunda. Metod sahibi aydın, bir bilinç aydınıdır. Bu bilinciyle hükmediyor, metodunu uyguluyor, bir sonuç çıkartıyor, bu sonucu herkesle tartışabiliyor. İnancı olan aydın inancının içinde hapis, inancını tartışamıyor. Zaten inanç tartışılamaz. Onun önyargıları, genel kabulleri var. Bu onaya attığı şeyleri tartışamazsın. Bir hocamız vardı. Adam Müslüman'dı. Hâlâ da çok saygı duyarım. Konuşmalarımız sırasında iş bir defasında dine intikal etmişti. Bana "Bunu seninle tartışamayız" dedi. "Niye hocam" diye sorunca "Çünkü bunun için önce inanmak lazım" dedi. O inanıyor, ama ben inanmıyorum onun düşüncelerine. Ben onun tarzında bakmıyorum meseleye.

AnnE
22-03-2006, 11:03
Aşağıdaki yazı www.kongar.org sitesinden alınmış, Emre Kongar 'a aittir ;


EMRE KONGAR

2003 YILINDA TÜRKİYE'DE AYDIN OLMAK



Bir zamanlar, özellikle 1961 Anayasası'nın getirdiği özgürlük ortamı içinde, 1960'lı ve 1970'li yıllarda "Aydın kimdir?", "Aydının işlevi nedir?" gibi sorular tartışılırdı.

Sanat ve edebiyat dergileri bu konularda soruşturmalar düzenler, dosyalar yapar, ünlü yazarlarımız görüşlerini ve yorumlarını bildirirdi.

Bu dönemlerde Aydın kavramı çevresinde odaklaşan yorumlar, daha çok "sorgulama" ve "bağımsız olma" eksenlerinde ortaya çıkardı.

O dönemin görüşlerinin ortak noktalarından hareketle, 1960'lı ve 1970'li yıllar için, "Aydın, içinde yaşadığı toplumu, bağımsız bir görüş açısıyla sorgulayan kişidir" biçiminde bir tanım yapabiliriz.

Tabii buradaki "bağımsızlık" kavramı çok önemliydi.

Bu "bağımsızlık", sadece mevcut toplumsal ya da ekonomik veya siyasal iktidardan değil, aynı zamanda toplumun egemen ideolojisinden de bağımsızlık biçiminde algılanırdı.

Ayrıca "Aydının", savunduğu, ait olduğunu düşündüğü ideolojiyi ya da felsefeyi eleştirme ve yorumlama hakkının olduğuna da işaret ederdi bu "bağımsızlık" kavramı.

Bu anlamdaki "sorgulama" ve "bağımsızlık" nitelikleri o dönemin "Aydınlarına" önemli bir saygınlık kazandırmıştı.

İçlerinde Abdi İpekçi gibi gazeteci ve köşe yazarlarının, Cavit Orhan Tütengil ve Bedrettin Cömert gibi bilim insanlarının bulunduğu "Aydınlar", düşünceleriyle, önerileriyle, toplum için çok önemli olan bir "kamuoyu liderliği" işlevi yapıyorlardı.

Zaten bu yüzden 1970'li yılların terör ve cinayet ortamında genellikle, kendilerini "Demokrat" olarak niteleyen aydınlar öldürülmüştü:

Çünkü bağnazlığın, dogmatizmin, şiddetin ve terörün en dayanamadığı şey, "bağımsız akıl" ve "demokratik eleştiriydi".

Aydınların bu saygınlığı bu gücü, siyaset adamlarının ağzını sulandırırdı.

Bütün siyaset adamları aydın desteğini yanlarına almak için büyük çabalar sarf ederlerdi.

Ama "Aydının" bağımsız kimliği, bu çabaları genellikle önlerdi.

Aydınları, kendi amaçları ve çıkarları için en başarıyla kullanan siyaset adamı Turgut Özal olmuştu.

Kimi zaman bizzat kendisi, kimi zaman en yakın çalışma arkadaşı olan Adnan Kahveci, özellikle gazetelerde köşe sahibi olan "Aydınlarla" yakın ve sıcak ilişkiler kurdular; onlara gece yarıları telefonlar edip dertleştiler, kimi zaman da kendi adlarına temsil görevleri vererek devlet işlerinde yararlandılar.

Bu yozlaşma, Özal öldükten sonra da devam etti.

Şimdi zaten medyanın, toplumun bütün kesimlerini denetim altına alan egemenliği çerçevesinde "Bağımsız Aydınların" mevcut sistemin dışında seslerini duyurma olanakları pek yok.

Böylece, neredeyse, televizyon yorumculuğu ve köşe yazarlığı, günümüzdeki "Aydın" kavramıyla eş anlamlı hale geldi.

Bu yorumculara ve yazarlara baktığımızda ise çok garip bir durumla karşılaşıyoruz:

Bunların dediklerine ve yazdıklarına göre, neredeyse "iktidardan bağımsız olmak" ve "sorgulayıcı davranmak" artık bir "suç oluşturuyor".

Genellikle hem iktidara bağımlı olan hem de geniş kitlelerin anti demokratik özlemlerine dalkavukluk derecesinde ödün veren bu "Sözde Aydınlar", kendileri gibi düşünmeyenlere, neredeyse küfür edercesine hakaretler yağdırıyor, düşünceden çok duyguya, gerçeklerden çok dedikodulara dayanan söz ve yazılarla saldırıyorlar.

2003 yılı Türkiye'sinde "Gerçek Aydın" olmak neredeyse, artık olanaksız.

Üslupta küfür ve hakaret, içerikte iktidar dalkavukluğu ve geniş kitlelerin anti demokratik eğilimlerini okşamak, 2003 Türkiyesi'ndeki "Sözde Aydınların" en önemli özelliği.

Şimdi bir de bu iktidar, "Gerçek Aydınların" en önemli ortamı olan Üniversiteleri de tümüyle denetime aldı mı siz o zaman seyreyleyin seviyeyi!

alihoca
23-03-2006, 22:37
Güzel AnnE'm;

Alıntısını yaptığın yazar ve düşünürlere saygılı olduğumu not edeyim. Tanım ve tarifleri görünce, bizim güçük yalçının yıllar önce okuduğum beş ciltlik ''Aydın Üzerine Tezler'' adlı kitaplarını (kitap ne kelime mübareklere tuğla demek daha doğru olur.) hatırladım. Kafamı kaldırıp rafa bakınca bile canım sıkıldı ki, sorma gitsin. Araştırma sonunda elde edilmiş gıdım kadar farklı bilgi için, yüzlerce sayfa okutturan mı desem, sokuşturan mı desem? Bir taktiği vardı ki, düşününce bugün bile darallar geliyor.

Neyse,
Senden gelen başım gözüm üstünedir bilirsin.

Lakin; başlangıç için ön hazırlık mealinden alıntıları görünce, münevver, mutasavvıf, aydın diye başlayıp, entelektüel ve entelijansiya tanımlarına kadar uzanarak, sonuçta ise ''Sanat sanat içindir.'' anlayışına benzer bir noktaya gideceğiz, gibi bir kuşkuya kapılmadım desem yalan olur.



Hadi hayırlısı..

AnnE
27-03-2006, 10:18
Ülkenin üçüncü büyük Sanayi kentinde köylülüğü tercih et(tir)mek.

http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=74290&Categoryid=4&wid=108

Üzgünüm... (Necati Doğru)

Oda, "Şiir de yaş deriye benzer.... Ne tarafa çekersen o tarafa gider..." diye yazıyordu. Köylülük de yaş deriye benzer... Nereye çekersen oraya gider. Köylülüğün yaş deriye benzediğini, mutlaka o şair de biliyordu. Fakat; "Orada en güzel kadın toprak... Neredeyse doğuracak, doğuracaktı..." diyen şiirlerini köylülerin toprağa hasretinden yola çıkarak yazdığı için "bu sevimsiz yaş deri benzetmesini" köylüler için söylemeye gönlü elvermezdi.

Bir plaket yaptırdılar.
Şairin adını yazdılar.
Köy meydanına toplandılar.
Çınar ağacına çaktılar.
Büyüktü şair... Çok tanınmıştı...
Sadece büyük değildi.

Köylüden yana bir şairdi; "Onlar ki havada kuş, toprakta karınca kadar çokturlar... Cahil ve çocukturlar..." diye başlayan ve dünyanın başka hiç bir dilinde bu kadar güzeli yazılmamış; "Köylüyü, işçiyi, insanı, emeği, alın terini, vatan sevgisi ile vatan hasretini" yükseltip yücelterek destanlar kaleme almış ve köylülerle işçileri işaret ederek; "destanımızda sadece onların maceraları vardır" demiş bir şairdi.

O, onlar için destanlar yazdı.

Onlar, ona bir çınar ağacının gövdesinde bir isimlik yeri çok görmediler. Koydular ismini. Sonra yaptıklarından korkup söktüler. Duysaydı böyle yaptıklarını, kesinlikle gönüllenmez; "canınız sağ olsun..." derdi. O şair 43 yıl önce yurtdışında ölmüş, köylülerle işçilerin iktidarı demek olan komünizmi savunduğu için 'vatan haini'ilan edilmişti. Adını anmak yasaklanmış, ona sahip çıkanlar lanetlenmişti. Bu şair, Türkiye vatandaşlığından atıldığı için Moskova mezarlığına gömülmüştü. 43 yıl önce ölen bu şair, ismini köydeki çınar ağacına koymaktan korkan köylülere vasiyetini bırakmıştı.

"Yoldaşlar,
ölürsem o günden önce yani
Anadolu'da...
köy mezarlığına
gömün beni...
Ve de uyarına gelirse
Tepemde de bir çınar olursa
taş maş da istemez hani..."

Onu sevenler, bir kampanya başlattılar ve Anadolu köylerindeki çınar ağaçlarına isimini yazma inceliğini, hakbilirliliğini, yüceliğini gösterdiler. Bursa'nın Merkez köylerinden Seçköy'ün muhtarı da bir ay önce; "Nazım Hikmet bu ağacın altında yatıyor" yazılı bir pirinç plaka yaptırdı ve köy meydanındaki çınar ağacına çaktırdı.
Çok değil 30 günde...
100 yıllık şartlanma, koşullanma, kara damga, lanetleme, yattığı mezarından hortladı. "Bu plaket bu çınar ağacında çakılı durursa köyümüzün adı komüniste çıkar, müslümanlığımız elimizden gider" diye korkulara düştüler.

Köyün muhtarı... Çaktığı keserle...
Söktü şairin adını...

Oysa bu şair "Vatan Haini" damgasından arındırılıp temizlenmiş, ilkokul kitaplarına şiirleri konmuş, Moskova'daki mezan Türkiye'ye getirilip bir köyde bir çınar ağacının altına konulsun diye Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne yasa teklifi bile verilmişti.

Köylülük...
Yaş deriye benzer...
Nereye çekersen...
Oraya gider...
Ne AB'ye girişler...
Ne DGM'lerin kalkması...
Ne düşünce hürriyeti...
Ne yurttaşlık bilinci...
Ne birey hakkı...
Ne laiklik...
Ne demokrasi...
Bu korkuyu silemezmiş. Ben de Bursa köylülerinden bunu öğrendim. Üzgünüm...

alihoca
27-03-2006, 11:07
Ne diyeyim Güzel AnnE'm;

Köy Enstitülerini kapattıranlar utansın!
Kapattırmak isteyenlere direnemeyenler de tabii ki..

Bir gün, bir gün diye erteleyerek tembelliğimizden şu güzelim konuyu bir türlü işleyemeyen bendeniz de, utancımdan kıpkırmızı olsam yeridir..

buena vista
02-04-2006, 13:53
YENİ bir nisan ayına dün girdik. Bir başka deyişle "Ermeni soykırımı" iddialarının mevsimi geldi.

Ama son bir yıl içinde bu konuyla ilgili bazı gelişmeler oldu.

Gelişme deyince aklınıza Dışişleri Bakanlığımızın bu konuda yeni bir şeyler yaptığı gelmesin.

Bireysel olarak çaba gösteren bir avuç diplomatımızı hariç tutarak söyleyelim. Oradan bir şey beklemek beyhudedir.

Dediğimiz gelişme, herkesin görebileceği kadar açık ve basit:

Türkiye’deki üniversitelerden bilimsel tarafsızlığını kaybetmemiş olanlar biliyorsunuz son aylarda "Ermeni soykırımı" konusunu ele alan uluslararası sempozyumlar düzenlediler. Buna İstanbul Teknik Üniversitesi öncülük etti. İstanbul Üniversitesi onu izledi. Bu konferanslara Ermeni tezinin en önde gelen Türk ve Ermeni savunucuları ile başka uluslara mensup bilim adamları da çağrıldılar.

İlginçtir... Ermeni tezinin ne Türk savunucuları bu toplantılara katıldı, ne de Ermeni diasporasının veya Ermenistan’ın önde gelen militanları gelip de "Biz şu kanıtlara dayanarak sizin (veya atalarınızın) o suçu işlediğinizi söylüyoruz" diyebildiler.

Çünkü kanıt diye ortaya neyi çıkarsalar, onun çürütüldüğünü ve çürütüleceğini artık biliyorlar. Bunu da birkaç üniversitemizin inisiyatifine ve birkaç sivil toplum örgütünün işbirliğine borçluyuz.

Dediğimizin son örnekleri dünkü Hürriyet’te vardı.

Hürriyet’in New York Temsilcisi Doğan Uluç’un bildirdiğine göre Birleşmiş Milletler’de düzenlenen "Soykırım" konulu bir toplantıda Ermeni fanatizminin temsilcileri, iddialarını ispatlamak için bazı kanıtlardan söz edince müdahale eden Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, "Dediğiniz gizli belgeleri görenler olduğunu söylüyorsunuz. Kim görmüş bunları? Nerede belgeler?" diye sorunca balonları patlamış. Çareyi Ataöv’ü susturmakta bulmuşlar.

Benzeri bir olay İstanbul Üniversitesi’nin düzenlediği sempozyumda da yaşanmış, İngilizlerin Osmanlı’yı suçlayan meşhur Mavi Kitap’ını 2001 yılında yeniden yayınlayan Ara Sarafyan, kitaptaki örneklerin propaganda amaçlı yalanlarla dolu olduğunu gerekçeleriyle anlatan E.Büyükelçi Şükrü Elekdağ’ı yanıtlayamamıştı.

Biliyorsunuz Başbakan Tayyip Erdoğan, Ermenistan’a, "Gelin sizin ve bizim tarihçiler tüm belgeleri incelesin, gerçeği ortaya çıkartsın" önerisinde bulununca da cesaret edip, "Biz varız" diyemediler.

Geçenlerde iki emekli Büyükelçimiz Gündüz Aktan ile Ömer Lütem’in Los Angeles’ta Türk tezini anlatmak amacıyla konuşmalarına bile, oradaki Ermeniler engel oldular. Toplantıyı yaptırmadılar.

Bu nisan ayında Amerika’daki PBS isimli kanalda "Soykırım" konulu bir belgeselin ardından iki tezin savunucularının 25 dakikalık bir programda konuşmasına da, ifade özgürlüğü deyince mangalda kül bırakmayan Amerikalılar ve Ermeniler engel oldular.

Görüldüğü gibi, sağlam bilgi, güçlü kanıt sonuç almaya yetiyor.

Demek ki bizim yıllardır üstümüze çöken uyuşukluğu terk edip, gerçeklere dayanan ama savaş mantığıyla olaya giren aydınlara ihtiyacımız var.
Oktay Eksi (Hürriyet)

alihoca
02-04-2006, 20:58
//Fransa'nın başkenti Paris'te yapılan 10. Abant Platformu toplantısının ikinci gününde, Türk ve Fransız aydınlar arasında "Kemalizm" tartışması yaşandı.

Ali Bulaç'ın Avrupalı aydınlara yönelik,

"Bizi Avrupa süzgecinden geçiriyor, din adına yaşadığımız acıları hiç sormuyorsunuz. Bizim için biçtiğiniz tek model 'Kemalist modernleşme'.Bu tavrınız beni hayal kırıklığına uğrattı"

Eleştirisine yanıt

Fransız Alexandre Adler'den geldi.
Adler,

"Sizde bugün Avrupalı olmanız isteğini oluşturan padişah veya halife değil Mustafa Kemal'dir.
Onun idealleriyle Osmanlı sonrası yeniden bir devlet kurdunuz.
Size Atatürk'ün resmi önünde diz çökün demiyorum, ama modern Türkiye'yi bugüne getiren Mustafa Kemal'dir"

dedi. //

Sağı, solu, önü arkası Atatürk ve Atatürkçü Düşünce Sistemine saldırırken bir yabancı, üstelikde bir Fransızın bunları söylemesi doğrusu ilginç..

İkinci Cumhuriyetçi Aydınlara duyursak mı ne?

Master
02-04-2006, 22:26
Sevgili Alihoca'm, hep başka bir tebessümün ardına gizlenmeden, bir olgunlukla,
onurun dönüşümsüz beraberliğini taşıyıp,küçümsemedim ama içerledim desemde başka yanlışlara pencere açacaktı,sadece başka bir kinin küsmüşlüğünü taşıyan zorluklarına bakıp, bakıp üzüldüm...evet sadece üzüldüm... 1.Cumhuriyet bitti de 2.simi başladı.........!!?Zamanın Öğretileri HİÇ bitmedi ki....

alihoca
02-04-2006, 22:48
Güzel Üstadım;

Dün akşam boğazın sularına biraz geriden bakarak, Ege Efesinin hafiften acılığını, sonrasında bir yudum aldığımız şeker gibi Tekirdağ ile test ederken söylediğimiz gibi,

Ne olurdu sanki?

Kumandası dışarda olan AYDIN denilen yaratık bin yıllık Anadolu Kardeşliğini kara sağlı hançerleri ile tam da sırtından vur masaydı? Birlikte gülüp birlikte ağladığımız ve Millet- i Sadıka olarak adlandırıp en üst mevkileri güvenle teslim ettiğimiz,

Dindaşı olup da, düşman mezhepten olan Bizans'ın; on binlerce kıyım ve zulmünden inancını kurtardığımız bu toprağın insanı Ermeni Halkı bizzat kendi aydınları tarafından kandırmasalardı?

Ne olurdu sanki?

Şimdi, kanlı kara saplı bıçakları ile toprak olup giden Ermeni Aydınlarına son sorgucu,


Kardeş kanından gayrı?
Türk ve Ermeniden gayrı kaybeden oldu mu?
Kendinizden sonra gelecek tüm kuşakları emperyal güçlere oyuncak etmekten gayrı,

Ne geçti elinize?

Diye soruyor mudur ki?

Kimbilir! Kurban olduğum sormaktan başka şeyler de yapıyordur belki de.

AnnE
03-04-2006, 11:02
Güzel Üstadım;
Ne olurdu sanki?
Kumandası dışarda olan AYDIN denilen yaratık bin yıllık Anadolu Kardeşliğini kara saplı hançerleri ile tam da sırtından vur masaydı? Birlikte gülüp birlikte ağladığımız ve Millet- i Sadıka olarak adlandırıp en üst mevkileri güvenle teslim ettiğimiz,

Dindaşı olup da, düşman mezhepten olan Bizans'ın; on binlerce kıyım ve zulmünden inancını kurtardığımız bu toprağın insanı Ermeni Halkı bizzat kendi aydınları tarafından kandırmasalardı?
..........................
Diye soruyor mudur ki?
Kimbilir! Kurban olduğum sormaktan başka şeyler de yapıyordur belki de.

Hocam ;
Cümleye,maddi temellerden yoksun ve hatta tamamen öznel tespitlerle başlayıp,ondan sonra da su katılmamış bir öznellikle yoğurulmuş ve YANLIŞ bir tarih genellemesiyle devam edersen insanın aklına soru sormaktan birşey gelmiyor.
Yine soralım, zira aynı soyutlama düzeyinde gitmeyecek tartışmaların biryere varabilmesi ne yazık ki mümkün değil :
1. Kumandası dışarıda aydın ne demektir?Yukarlarda birkaç kişiden yapılmış alıntılardaki ve dünya üzerindeki bütün diğer tanımlamaların hiçbirinde aydının '' bağımsızlığından ve nesnelliğinden '' başka birşeyden bahsetilmez.Dolayısı ile dışarıdan ya da İÇERİDEN, yani emperyal güçlerden direkt olarak ya da dahildeki iktidar-menfaat sahiplerinden kumanda alan AYDIN tanımlaması olamaz.AYDIN ; halkın korkularından beslenen İÇ yada DIŞ menfaat odaklarına KARŞI olabilendir.Ve bu KORKULARIN aslında KORKULACAK şeyler olmadığını bilir ve anlatmaktan KORKMAZ.

2. Binyıllık ANADOLU KARDEŞLİĞİ'ni hangi AYDIN hançerlemiştir ?
Bedrettin'i çarmıha geren hünkarlar mıdır bu aydın ?
Henüz koltuk altı bile kıllanmamış doksanbin çocuğu Sarıkamış'ta donuk bırakan ''Turan'' Paşaları mı ?
6-7- Eylül'de it kopuk takımını kışkırtıp yağmalattığı KARDEŞLER in Telaviv'e , Paris', Atina'ya temiz donlarını bile toparlayamadan kaçmasını sağlayan ''Demokrat''lar mı ?

3. Kimdir Millet-i Sadıka tanımını yapmaya cüret edenler ?
Ülkeye ülke demekten aciz, vatanı kendi tapulu ''mülkü'' sayan ''hünkarlar'' mı ? Onların yoketme tehditi altında ''SADIK'' kalmaktan başka çaresi olmayan bu toprağın insanlarına '' millet-i Sadıka'' diye hakaret edenler mi AYDIN ?Yoksa o hünkarların işgali altından kurtulmak için bağımsızlık mücadelesi verebilmişler mi kaka çocuk? Yoksa bunu becerememiş olanlar mı ONURSUZ bir SADIK ?

4. Bütün Ermenileri TAŞNAKçı, bütün Türkleri SUSURLUKçu, bütün kürtleri PKK cı kabul ederek başlayabilecek bir tartışma, bunların ASLA böyle kabul edilemeyeceğini söyleme cesareti olanları DIŞARDAN BESLENEN yaftasını yapıştırmayı mı zorunlu kılar ?

Üzgünüm Hocam ; ben Susurlukçılarla aynı sepette olmak istemediğim gibi, bütün Ermenilerin Taşnakçı, bütün Kürtlerin PKK cı sayılarak başlayacağı bir tartışmada yokum.
Çünkü ben bu vatanın geçmişten beri üzerimize yapıştırılmış soyut-tartışmasız öcülerinden korkmuyorum.Bunları üzerimize yapıştırmış olanlardan korkuyorum. Kendim için değil, yarını yaşayacaklar için.Zira, o KORKULARDAN BESLENENLER, nasıl ki bütün ermenileri kendilerine benzetmeyi başarmaya başladılarsa ; nasıl Kürt vatandaşlarımızı süratle şovenizmin kucağına atmaya başladılarsa, nasıl Türklük, ''kökeni ve dini sabit'' bir tanımlamaya gidiyorsa , kimse bana kimin nereden beslendiğini anlatmasın.

Kimseye anlatamasam da ben yemiyorum, kalsın...

alihoca
03-04-2006, 14:31
Güzel AnnE'm;

Bahse konu yazının tek öznesi Ermeni Ayaklanmasını yaratan AYDINLARDIR.

- Kafkas Cephesi ve Enver Paşa
- Şeyh Bedrettin Destanı,
- 6-7 Eylül Olayları ve bunlara sebep olup, çanak tutanlar da değil,
- Susurluk ve Baş Aktörleri,

Yazının konusu DEĞİLDİR.

Kafalardaki, olması gereken ve bir ideal olarak saf, teorik aydın tanım ve klişesi ile beklenen ve istenen aydın, varsa bile bu yazının konusu DEĞİLDİR.

Ermeni ve Türk Halkından akan kan için kullanılan tabir ise KARDEŞ kanıdır.

Naçizane bildiklerim içinde,
Öncelikle, Ermeni Sorunun başlangıcı Tehcir Kanunu ve 14 Mayıs 1914 tarihi değildir diye biliyorum. Ermeni Kalkışması başta Rusya olmak üzere sırası ile İngiltere, Fransa, ABD kışkırtma ve yönetimi altında gerçekleşmiştir. Para, silah, eğitim, dini, siyasi, sosyal destek ve kışkırtma olarak olarak düşünüldüğünde buna başka faklı bir ad verilir ise en azından öğrenmek isterim.

Efendim, onlarında Ulus, vatan, devlet olabilme haklarıdır ve bu hakka dayanarak ayaklanmışlardır. Deniyor ise; Ulus, millet, vatan, devlet olabilmenin kimler için doğal hak mücadelesi olup, olmadığı üstüne bilgilendirilir isem sevineceğimi söyleyebilirim.


Saygılarımla

AnnE
03-04-2006, 15:07
Kızmaca yok Hocam ;

İlle de ve önce tespitleri doğru yapacağız.

1.1. Aydın ve Önder işlevlerini karıştırmamak gerekir.Mesela , Ermeni sorunu deyince ; doğuda Ermenistan zaten var.Bizim meselemiz, Misaki Milli sınırları içinden pay istenmesine karşı çıkmak.Sanırım herkes eski SSCB sınırları içindeki , bugün ''bağımsız'' Ermenistan la bir sorunumuz olmadığınınn, sorunumuzun birtakım Ermeni kliklerinin toprak ve tazminat talepleri olduğunda hemfikir. Bu konunun TERORİZE edilmesi bir aydın sorunu değildir.Bu noktada aydın fonksiyonu, tarihsel ya da güncel mesele hakkında '' bağımsız'' analiz yapmaktır.Meseleyi diğer herhangi bir boyutta ( siyasi,askeri,ekonomik) değerlendirmek ve aksiyon almak, ayrı bir güç, ayrı bir önderlik işidir.

1.2.Mesela Türk Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti sürecinin baş mimarı Atatürk'ün ÖNDERLİĞİ'nden bahsedilir.Onun zamanının iyi bir AYDINI olması tali etkendir.

1.3. Her aydının ÖNDER olması beklenemez.Ama ÖNDER olan aydınlar, artık TARAF oldukları için onların belirleyici özelliği AYDIN olmaları değil, yaptıkları ÖNDERLİKtir.

1.4. Aydın, bir meseleyi kaşıdığı zaman ( ki doğası icabı kaşıyacaktır) ; herhangi bir menfaat sahibinin, bu kaşıma sürecini, pratik süreçte ele alıp onu (aydını) rakip ilan etmesinin soruna bir faydası yoktur.( Tıpkı bizdeki Tehcir/soykırım tartışması gibi.)

1.5. Sanırım bir şeyi açıklayabildim.

2.1.Türkiye Cumhuriyeti'nin VATAN tanımı MİSAK-ı MİLLİ tanımında NET olarak tanımlanmıştır.Nasıl ki , Osmanlı 'nın ULUSLAŞAMAMA ve dolayısı ile YOK OLMA sürecinde, ULUSLAŞABİLMİŞ topluluklar VATAN larına sahip olabilme haklarının mücadelesini vermiş ve ''başarmışlarsa'' , MİSAK-I MİLLİ nin tanımlanması ve TÜRK ULUSUNUN VATANI'nı KURTARMA VE KURMA süreci de o kadar DOĞAL VE HAKtır.

2.2. MİSAK-ı MİLLİ nin ve ULUSU ve TOPRAĞI ile BÜTÜN Türkiye Cumhuriyeti'nden , etnik ve '' ulusal'' hak arama yolları , tarihin doğası gereği kapalıdır.

2.2. Ama politik durum, asla tarihsel sürecin tartışılmasına engel değildir.Tarih tartışmalarının şu ya da bu yönde doğruluk taşıması, mevcut POLİTİK durumu sadece ETKİLER ; BELİRLEMEZ.

2.3. Son yüzelli yıldır, POLİTİK süreci belirleyen itici güç bilimi kullanan aydın tavrı değil, tam tersi, bilimi istediği gibi kullanan emperyal güç yani GÜÇ olmuştur.

2.4. Güç olmanın temelinde kuru ajitasyon değil GÜÇ sahibi olmak ve GÜCÜNÜ (varsa) kullanmayı bilmek yatar.

3.1.Şimdilik bu kadar.

4.1. Ne zaman içecez ?

Master
04-04-2006, 08:41
Artık rejimi korumalıyız

Nur BATUR http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4196941.asp?m=1&gid=69


Emekli Danıştay Başkanı Ender Çetinkaya’yla Türk siyaset ve yargı hayatının son 46 yılını konuştuk. Türk yargısının zirvesindeki bir yüksek hakim, ilk kez Türk yargı sistemini böylesine açık yüreklilikle yargılıyor. Kurulan düzmece mahkemelerde, politikacıları ve gençleri ipe gönderen hakimler adına utanç duyduğunu dünyaya ilan etti. Söyleşide, bir yüksek hakimin, Türk siyasetiyle, yargısıyla ve demokrasisiyle içten hesaplaşmasını okuyacaksınız. Çetinkaya, bu söyleşiyle 20 yıl görev yaptığı Danıştay’a da veda etti.

ÇETİNKAYA’ya birçoklarının kafasındaki soruyu da sordum: "Laik Cumhuriyetin geleceği tehlikede mi?" Yanıtı oldukça düşündürücü:

15 sene önce bugünkü dünyada büyük değişimleri yaşarken rejim etkilenmez. Çok hassasiyet gösteriliyor diye düşünüyordum. Ama bugün endişe etmek gerekir. Oruç tutanlar ve örtülenler fazla olunca acaba ’inançsızlar diye baskı altına alırlar mı’ endişesi doğmaya başlandı. Olur demiyorum ama hiç tereddüt yokken bunu düşünenler çoğaldı. Belki de bir gün türban takanlar niye taktık diyecekler, ama diyecekleri nokta gelinceye kadar başka bir nokta gelir mi? Ondan endişe etmek gerekir. Onun için rejimin kendisini koruyacak refleksleri de olması gerekir. Bunun özgürlükle de ilgisi yok. İnanç demek aynı tip örtünmek demek de değil. Örtünürsün ama her türlü örtünürsün. Laiklik, dinsizlik de değildir. Laiklik olmazsa dindar ibadetini rahatlıkla yapamaz. Başörtüsünü örtemez. Haklarını kullanarak laik düzeni yok etmeye devletin müsaade etmesi de beklenemez.

Türbanlı ama parkta el ele

DANIŞTAY sokaktaki türbanı yasaklıyor mu? Çetinkaya "Hayır" dedi:

"Türban diye bir sorun yoktu. Başörtüsü vardı. Annelerimiz başörtü takardı. Ablam 75 yaşında üçgen gibi bağlar. Başörtülü gelirsem yanlış anlarlar diye Danıştay’a bile gelmedi. Başörtümü çıkarıp geleyim dedi. Ben de abla sen nasılsan öylesin dedim. Ama bunu bir ideoloji haline getirildi. Devletin koyduğu kaideler var. Bu kaidelere saygı göstermezsek devlet olmaz. Danıştay’da çalışan ve kapıdan girmeden türbanını çıkaranlar var. Ona kimse neden sokakta türban takıyorsun demiyor. Ama zorlarsanız yarın öbür gün ’niye takmıyorsunuz’ diye takanlar takmayanlara baskı yapar. İdeoloji olduğuna da inanmıyorum. Türban örtüyor, ama herkesin yaptığı şeyleri de yapıyor. Akşamüstü Necatibey’in oradaki parka gidin bütün türbanlılar el ele tutuşmuşlar. Sigaralarını içiyorlar. İdeoloji olduğunu büyük bir kısmı kendisi de bilmiyor. Belki ailesi, destek gördüğü kimseler söylüyor. Yüzde 100 kendi fikri olarak takan da büyük yekün tutmaz.

İmam hatibi ideolojiye döndürdüler

KÖYDEN benim arkadaşlarım da imam hatipe gittiler. Babası okusun bana külfet olmasın diye bakıyordu. Ama hepsi benim gibi oldu. Sonra bu okulları kadro gibi değerlendirmeye başladılar. Böylece ideolojiye döndü. İmam hatiplerle bütün meslek liselerini aynı kategoriye sokmak yanlış oldu. Velilerin büyük kısmı imam hatiplilerle birleşti. Aynı safta bir araya geldiler ve güçlendiler.

Bağımsız olsaydık o savcı giderdi

ÇETİNKAYA’nın 21. Yüzyıl’daki Türk yargı sistemiyle ilgili gözler önüne serdiği tablo üzüntü verici. "Bağımsız değiliz" diye sözüne başlayan Çetinkaya ve Türkiye’yi sarsan Şemdinli iddianamesini hazırlayan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya’yı açıkça yargıladı: "Eğer bağımsız olsaydık Van Savcısı öyle iddianame tanzim etmezdi. Tanzim ettiği zaman faturasını ağır öderdi."
Çetinkaya’nın "Bağımsız yargı" formülüne gelince, işte formül:

Yüksek Mahkemeler kendi üyelerini seçmelidir.

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu bağımsız hale getirmek için her yüksek yargı organı, kurula kendi adayını seçmelidir. Kurulda Adalet Bakanı kalabilir ama müsteşar çıkmalıdır.

Halen Adalet Bakanı’na bağlı olan teftiş heyeti ve özlük işleri tamamen kurula bağlanmalıdır.

Kurul bütünüyle Adalet Bakanlığı dışındaki bir binaya taşınmalıdır.

Cumhuriyet Savcısı mahkûm ettirmek için uğraşan bir kurum olmamalıdır.

Sağlam delillere dayanarak iddianame tanzim etmelidir. İddia ve savunma makamı eşit olmalıdır.
+++++ ++++ +++++

Minik SÖZ : Ben Master olarak çok anlattım : Artık rejimi korumalıyız

alihoca
04-04-2006, 21:38
Güzel AnnE’m;

Analara kızmak haddim değildir bilirsin.

Tespitlerin illaki doğru yapılmasına katılıyorum.

Bu bağlamda önder nerden çıktı bilmiyorum ama öncesi ve bilgi birikimi ile kadro-aydın olmadan liderin ne kadar lider olabileceği ayrıca bir tartışma konusu adayıdır. Aydın ve önder tanımlarını, saf teorisel tanımlamalar ile istem ve beklentilerin karıştırılmamasının yararlı olacağı da doğrudur.

Tehcir ve Sonrasında gelişen olayları milat olarak alıp kaşıyan kişinin, öncelikle AYDINLIĞI tartışmalıdır. Ermeni toplumun tarih sahnesine çıkışından başlayarak incelemeyen dil, din, tarih, siyaset, kültür bazında olay ve gelişmeleri kavrayamadan, 1914 Tehciri hakkında yargı bildirmek, saf teori bazında dahi; ölçülü kuşkuculuk, farklı kaynak, görüş ve yorumları araştırmak gibi bilimsel ölçütler kullanması gereken aydının, tanımı ile çeliştiği anlaşılmalıdır.

Tarihi olayların akışı içinde Ermeni konusunun bir SORUN olarak çıkışında ya da adlandırılışında, Doğumuzdaki Ermeni Cumhuriyeti ile Misak-ı Milli Sınırlarının tali etkenler olarak incelenmesi neyse de, başat karakterler olarak temel alınması tek kelime ile yanlıştır.

On birinci yüzyıl başlarında Türklerin Anadolu’ya gelmesinden önceki Anadolu Tarihini ve bu tarihi süreçte; Kürt- Ermeni – Med – Pers - Sasani ve özellikle Bizans(Rum)- İlişkilerini ve bu ilişkilerin getirdiği ister siyasi, dini, ister ekonomik nedenlerle başlayan çatışma ve savaşların getirdiği kıyım ve zulümlerin öncelikle bilinmesi gerekebilir. Hemen sonrasında Türklerin Anadolu Halkları tarafından nasıl karşılandığı, nasıl bir yönetim oluşturdukları ve bu yönetimin, bilgi, belge bazında önceki dönemleri karşılaştıran tarihçi yorumları gözden geçirilmelidir.

Bizans’ın Ermeni kıyımını bilmenin kendimizi rahatlatmaya yönelik olmadığı açıktır. Ermeni aydınları tarafından dahi hakkı teslim edilen, Osmanlının Ermenilere sağladığı dini, ekonomik, siyasi, sosyal statünün bilinmesinin; nedeni ve gereğini her ne kadar anlayamıyor olsam da, Ermeni Toplumuna Millet-i Sadıka derken, hissedilecek mahcubiyet ve utanç duygusunu bir nebze de olsa azaltabilir sanıyorum.

Diyeceğim, korkuların korkulacak şeyler olmadığını anlatmaktan korkmadan, Tehcir ve sonrası olayları kaşıyacak aydın, bir olay ve olguyu ele alırken sadece son ve sonucu inceleyerek hüküm bildirmekle görevini tamamlamanın gönül rahatlığına erişemez, erişmemelidir. Tek başına ele aldığımızda bile, katliam gibi basitçe kullanıverilen kelime ve kavramların tüm kök ve kökenleri üstüne bir araştırma yapmalıdır. Türkçeden seçtiği, seçeceği kelimelerin değişik anlamları, yabancı dillerdeki karşılıklarını ve bu anlamların kendine değilse de koca bir Ulusa maliyetinin neler olabileceği üstüne, elini vicdanı üstüne koyarak düşünmelidir.

Tarihsel sürecini tamamlayarak tarihin tozlu arşivlerinde kalan devletler ele alınırken, bugünün koşul, kavram ve gelişen değerleri ile incelemek, yargı bildirmek düşülen en sık hatalarımızdandır. Altı yüz yıl hüküm sürerek nerede ise tüm Dünya’yı etkilemiş bir Devletin, kuruluş, gelişme, duraklama ve parçalanma dönemleri gibi, her dönemini ayrı ayrı ve özelikle çağdaşı olan ülke ve koşullar doğrultusunda değerlendirilmelidir.

Padişahlık, dini monarşi ve monark yönetim anlayışı, bugünün ulaşılan Çağdaş Demokratik Devlet anlayışının penceresinden ele alınarak, eleştiri ve yer yer suçlamaya tabii tutulmasının en azından adil olmayacağı ortadadır. Bu tür bakış ve değerlendirmenin 14. yüzyılın hemen başından 17. yüzyıl sonlarına kadar çağının en çağdaş, adil ve modern yapılanmasını anlamamızı engelleyeceğini bilmeliyiz.

Bu devlet yapılanmasının duraklama döneminde ortaya çıkan Fransız İhtilalinin ve onun getirdiği hürriyet, demokrasi ve ulus devlet anlayışının daha yarım yamalak diyebileceğim bir ölçütte oluşabilmesi için dahi, Fransa'da bir koca yüz yıl geçmesini beklemenin yetmediği, yüz binler ile ölçülebilecek can verilmesinin gerektiğini de hatırlamalıyız.

Ermeni Aydınları kadar, Avrupa Güç Odaklarının Osmanlıya dayattığı hürriyet, eşitlik, milliyetçilik kavramlarının ortaya çıkabilmesi için; Coğrafi Keşifler, Asya, Amerika, Avustralya’da elde edilen sömürgeler ve bu sömürgelerden milyonların kanı canı pahasına elde edilen zenginliklerle Avrupa’nın finanse edilmesi gerekmiştir. Doğal bir hak mücadelesi görülerek Osmanlı’ya dayatılan milliyetçilik ve bir model olarak Ulus Devlet kavramının Avrupa’daki finans kaynağı, ‘ birçok millet ve medeniyetin yok olmasıdır.’ demenin doğru veya yanlışlığı üstüne de kafa yorulması yararlı olabilir.

Her ne kadar genelleme içeriği tartışmalı olsa da, Ermeni Konusunda bir değerlendirmeye; yanlış tarih genellemesi diyebilmenin de asgari müştereklerini, tarih biliminin bir gereği olarak yerine getirmeye özen göstermeliyiz. Tanım ve kavram karmaşasına düşmeden, ilgi ve alakasız konularla konuyu boğmamaya özen göstererek, teorileri yaşanmış örneklerle pekiştirerek, incelenen olay ve olguyu başlangıcından itibaren, neden, gelişme ve sonuçlar bilgi ve belge bazında ortaya konulmalıdır.

Örneğin korkulardan beslenenler Ermenileri kendilerine benzetmeyi başarmışlardır demenin, kimlik ve adres olarak şüpheye meydan vermeyecek şekilde Ermeni Ayaklanmasının nedenlerini ve bu ayaklanmada Osmanlının suçluluğunun tarihi bilgi ve belgelerle ispatı gerekir diye korkarım. Kim bilir belki de kanıt ararken, iddiamızın tam aksi ile yüzleşebiliriz.

Bir olay ve olgunun tarihsel sürecini nedenleri ile başlangıcından sonuna kadar öğrenmek, bize eğitim ve ticaret ile kurulan ilişkilerden, Avrupa’da; kah gelişen olaylardan, kah gelişen kurumlardan etkilenen ve etkilenmesi sağlananların kimler olduğunu öğretecektir. Önce beslenip, desteklendikleri sonra yüz üstü bırakıldıkları Rus Çarı, İngiliz, Fransız, Amerikan kapılarında kimlerin yalvar yakar olduğu bilindiğinde, inanıyorum ki sorduğumuz soruların cevaplarını bulmuş olacağız.

Emperyal güç odaklarının her zaman ve koşulda yerli işbirlikçileri olduğuna tarihin tanıklık ettiği bilinmeli ve unutulmamalıdır. Sadece Anadolu’da otuzu aşkın etnik köken bilindiğinde kimlerin, hangi ölçütler ile Ulus olabilme mücadelesini bir doğal hak olarak tanıdığımızın kriterlerini sıralamalıyız.

Her ne kadar başlangıç, nedenler, gelişimler bilinmesi zorunlu ise de, sadece bir sonuç olarak Ermeni Tehcirini ele almaya kalksak bile, bu konuyu kaşımadan önce;

Bizans’ın Ermeni Sürgününü, İlki Rus Çarı ile ikincisi Stalin Rusya’sında devam Türk Sürgününü, Cezayir’de Fransızların kıyım ve sürgünlerini, İspanyol, Fransız, İngilizlerin milyonlara vardırdıkları Afrika kökenlilere uyguladıkları Göç ve Tehcirleri, İngilizlerin Aborjin Kıyımları, Belçika’nın Kongo’da yaptığı kıyımlar, Norveç’in Samilere uyguladıkları Hıristiyanlaştırma süreçleri ve benzerleri en azından hakkaniyet açısından kaşınarak bunlara neden katliam suçlaması getirilemeyişine akla yakın cevap bulmalıdır.


Diğer taraftan,
Kafamızdaki,yüreğimizdeki tanım ve teorideki olması gereken aydının ne olduğu hepimizin malumudur. Lakin saf teorideki oysa, hatalıları, sevaplıları, günahlıları ile aydın bilinip bellenen mevcut da budur.


Her kısmı farklı konu ve kavramlar içerdiği için şimdilik bu kadar.


Buluşup oturmayı bir başarırsak kaç günde o masadan kalkarız bilemiyorum ama Sana uygun olan her zaman benim için uygundur haberin olsun.

Master
05-04-2006, 17:28
05.04.2006 18:07:50 -KADDAFI'DEN AFRIKALILARA CAGRI:
''ESKI SOMURGECILERDEN TAZMINAT ISTEYELIM...''

DAKAR (A.A) - 05.04.2006 - LIBYA LIDERI MUAMMER KADDAFI, AFRIKA
ULKELERININ ESKI SOMURGECILERDEN TAZMINAT TALIP ETMELERINI ISTEDI.

DAKAR'DA SENEGAL MILLET MECLISINDE MILLETVEKILLERINE HITABEN
KONUSAN KADDAFI, ''BAGIS ISTEMIYORUZ, EL ACMIYORUZ, BIZLER DILENCI
DEGILIZ. SADECE BIZLERDEN CALDIKLARINI GERI ISTIYORUZ'' DEDI.

SOMURGECILERIN AFRIKA'NIN ELMAS, ALTIN, MANGANEZ VE NICE
ZENGINLIGINI CALDIGINI SOYLEYEN LIBYA LIDERI, ''TAZMINAT TALEBIMIZ,
BIZI SOMUREN ULKELERIN DE YARARINA OLACAK. TAZMINAT ODEYEMEZLERSE
BASKA YOL BULURLAR'' DEDI.

OZELLIKLE FRANSA'NIN, ''GECMISIN IZLERINI SILMEK VE HIC KAPANMAYAN
YARALARI TEDAVI ETMEK'' ICIN SENEGALLILERE BORCU OLDUGUNU VURGULAYAN KADDAFI, ITALYA'NIN LIBYA'YA TAZMINAT ODEMEYI TAAHHUT ETTIGINI ANLATTI.
KADDAFI, SOMURGECI ULKELERIN SOMURDUKLERI ULKELERDEN OZUR DILEMESI
GEREKTIGINI DE SOYLEDI.

KADDAFI, SENEGAL'IN BAGIMSIZLIGININ 46. YILDONUMU TORENLERINE
KATILMAK ICIN DAKAR'DA BULUNUYOR.

KADDAFI'NIN MECLISTEKI KONUSMASI 80 DAKIKA KADAR SURDU.
(AFP-EGE-IO)


18:--AA--

Minik Söz : Tamam KADDAFI, KADDAFI, ama yiğidi öldür durumu ;)

Ramo
05-04-2006, 22:35
Bir grup Avrupa Parlamentosu milletvekili, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a Diyarbakır olayları ile ilgili bir kınama mektubu gönderdi. Çıkan olaylarda tüm sorumluluğun devlet yetkililerine ve askere yüklendiği mektupta müzakerelerin askıya alınabileceği tehdidi de yer aldı.
Avrupa Parlamentosu’na (AP) üye 46 milletvekili tarafından imzalanan mektupta, Türkiye’de en az 18 milyon Kürt’ün bulunduğu ve Türkiye’deki Kürtler’in kendi kültürel, sosyal ve siyasi kimliklerine dair temel haklardan mahkum bırakıldığı savunuldu.
ABHaber’in yayınladığı mektupta, Ankara Hükümeti’nin Kürtlerin kimliğini reddettiği de ifade edildi.

"KÜRT SORUNUNA ASKERİ ÇÖZÜM OLAMAZ"
"Kürt sorununa askeri bir çözüm getirilemeyeceğini şiddetli bir biçimde vurguluyoruz" denilen mektupta sorunun şiddetten uzak, siyasi ve müzakereye dayanan bir biçimde çözülmesinin istendiği belirtildi.
AP milletvekilleri, Kürt nüfusun haklarının tanınması konusunun, Türkiye’nin AB üyeliği için bir şart olduğunu ifade etti.

MÜZAKERELER DURDURULUR TEHDİDİ
Mektubu imzalayanlar arasında Türkiye’nin Avrupa Birliği ile müzakerelere başlamasını savunan isimlerin de bulunduğunu belirten AP milletvekilleri, "Komisyon’un ve Konsey’in Türkiye ile müzakerelere başlandığı sırada, Ankara’nın insan hakları ve demokratik prensipler konusunda bir ihlali halinde müzakerelerin durdurulabileceğini vurguladığını" aktardı.
Mektupta, "Türk yetkililerin ve ordunun Kürt nüfusa yönelik tek taraflı ihlallerini sürdürmesi halinde Birliğin ilgili adımları atmak zorunda olduğu" ifadeleri yer aldı.

"ANKARA’YI VE ORDUYU KINIYORUZ"
"Diyarbakır’da pek çok masum sivilin ölümüne neden olan Ankara’yı ve Türk ordusunun ve devlet otoritesinin yerel görevlilerini kınıyoruz" denilen mektupta bütün taraflara "hiçbir koşul öne sürmeden silahları bırakma" çağrısında da bulunuldu.
Birer kopyasının AB Dönem Başkanı Avusturya Başbakanı Wolfgang Schüssel, Avrupa Parlamentosu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn ve Avrupa Parlamentosu Başkanı Josep Borrell’e gönderildiği mektupta son olarak Avrupa Birliği Dönem Başkanlığı ve Komisyon’un ilgili girişimlerde bulunması ve böylece Ankara ile Kürtler arasında resmi, siyasi ve yapıcı bir diyaloğun başlamasını sağlaması istendi.

İSTANBUL OLAYLARINDAN VE PKK’DAN BAHSEDİLMEDİ
14 PKK’lının öldürülmesi sonucunda başlayan Diyarbakır
olaylarında sorumluluğun Ankara’ya ve orduya yüklendiği mektupta olaylar sonrasında İstanbul’da yaşanan ve çok sayıda masum insanın ölmesine neden olan bombalı ve molotof kokteylli saldırılara değinilmemesi ve PKK’dan bahsedilmemesi dikkat çekti.

Devamı:http://www.milliyet.com.tr/2006/04/05/son/sonsiy15.asp

Minik yorum: Karıncanın kardeşi var...

janus
06-04-2006, 12:02
:;dedektif GOOGLE İZLİYOR...
Google’ın hangi kullanıcı bilgilerini topladığı ve onları
kullanarak neler yapabildikleri konusunu
tartışan güzel bir Sıkça Sorulan Sorular bölümü var. IP
adresleri ve cookieler gibi tanımlayıcıları kullanarak,
kullandığınız her arama anahtar kelimesini kolaylıkla
indeksleyebilirler. Eğer bir gmail kullanıcısıysanız, çok
daha fazlasını yapabilirler. Hayır, bu verilerin hiçbirini
silmiyorlar...



http://www.riskcenter.com.tr/risknews/ic.asp?menu=1&sayi=216&kat=2

Master
07-04-2006, 14:11
http://i43.photobucket.com/albums/e397/suvari123/capture9.jpg

Mazhi
08-04-2006, 02:02
İran ve Irak sınırına askeri sevkiyat...

ANKARA Milliyet

Hakkari'nin Şemdinli İlçesi üzerinden İran ve Irak sınırına çok sayıda askeri birlik sevk edilmeye başladı.
Sevkiyatın, terör örgütü PKK'nın eylemlerini arttırdığı bir dönemde yapılması dikkat çekti. Sınıra bir süre önce Kayseri ve Bolu'dan getirilerek yerleştirilen askeri birliklerinden sonra, dün de çok sayıda zırhlı araç sevkiyatı yapıldı. Yüksekova çarşı merkezinden geçen çok sayıda tank, top ve zırhlı araç, Şemdinli İlçesi istikametine konvoy halinde götürüldü.
Konvoyun Kuzey Irak sınırında bulunan Derecik Beldesi bölgesine gideceği iddia edildi. Yetkililer, kış şartları nedeniyle sınır bölgesinden çekilen askeri kuvvetlerin, eğitim şartlarının düzelmesiyle yeniden bölgeye kaydırıldığını belirtti.
Ancak yerel kaynaklar, gerek yurt içindeki kırsal bölgeler gerekse büyük kentlerdeki terörist faliyetlerine hız veren PKK'ya yönelik kapsamlı bir operasyonun yakında başlayabileceğini dile getirdi. Aynı kaynaklar, özellikle İran'da PKK unsurlarına yönelik operasyonlar neticesinde yasadışı örgüt üyelerinin gruplar halinde İran sınırından Türkiye'ye geçiş yapmasını önlemek amacıyla İran ve Irak sınırına kuvvet kaydırıldığını belirtti.

Ramo
08-04-2006, 22:19
ABD Kürt devleti peşinde"

Eski Jandarma Genel Komutanı Emekli Orgeneral Şener Eruygur, ''ABD, gerçekte programını adım adım uygulamak ve kendisine destek olacak bir Kürt devleti oluşturmakla meşguldür. Boş vaatlere kanarak, ABD'nin bizi Irak bataklığına çekme oyunlarına gelmemeliyiz'' dedi.

Emekli Orgeneral Eruygur, Türkiye Emekli Subaylar Derneği'nin (TESUD) ''Birlik'' dergisinin son sayısında yer alan makalesinde, Irak'taki gelişmeleri ve Türkiye'ye etkilerini değerlendirdi.

Irak'ta 15 Aralık 2005'te yapılan seçimlerin ABD'nin, Kürtlerin ve Şiilerin ''fiili denetimi'' altında yapıldığını ve seçimler sırasında ''baskı uygulandığını'' savunan Eruygur, şunları kaydetti:

''Bu seçimin Irak'ı bütünleştirmekten çok, bölünmeye götüreceği açığa çıkmıştır. Her aşamada Irak'ta etnik ve dini bölünme ve halk arasında farklılık derinleşiyor. Nitekim, seçimler sonrasında eylemler artmış ve bugün daha çok insan teröre kurban olmaya başlamıştır.''

Birçok yerde oy kullanması engellenen Türkmenlerin seçime üçe bölünerek girdiğini belirten Eruygur, 3,5-4 milyon Türkmen nüfusun bu seçimde 60 bin seçmenlik marjinal bir azınlık konumuna geldiğini öne sürdü. Eruygur, şöyle devam etti:
http://www.sabah.com.tr/siy100.html

Ömmes
10-04-2006, 15:20
Çocuktan aldık haberi
10/04/2006

Döndük çocuklara baktık yine. Oradakiler, sokaklara dökülmüş bağırıyor,ateşler yakıyor, savaşıyor. Buradakiler, okullarında birbirlerini bıçaklıyor, haraca kesiyor, yaralıyor. Küçük tecavüz çeteleri kuruyor, gece sokaklarında tinerle tütsülenip geleni geçeni soyuyor, girip çıkmadıkları evbırakmıyorlar. Karşılarında hep birlikte kalakaldık.

Hükümet yetkilileri çocukların denetlenemez ayaklanması karşısında çaresizlik içinde basını suçluyor. Abartılı buluyor dökümü çıkartılan hikâyelere ayırılan yeri. Bir sorunla yüz yüze geldiğinde yüzleşmeme gayretiyle sorunun görülüp saptanmasını hatta konuşulmasını yasaklayan geleneksel Doğu Otoritesi işbaşında, doğal olarak. Suçüstü yakalanmaya hiç tahammülü yok. Saldırganlığı sınırsız. Mazeretleri yüz kızartıcı, herkesi aptal yerine koyan safsatadan ibaret.

Öte yandan basın, olan biteni yansıtmaya can atarken zor zamanda hiç direnmeden biat ediverdiği bu tehditler karşısında sahte bir şaşkınlık diline sarılmış: "Çocuklarımıza ne oluyor?"

“Tanrım, bu günleri de mi görecektik. Batı'ya benzedik” çığlıkları arasında gerçekleri gargaraya getiriyorlar. Çocukların evden, akıldan, okuldan dışarı uğramalarının nedenlerine bekçilik edenler öfkelenmesin, kafalarına birkaç brifing daha vurmasın diye.

Uygar liberal şehirli bir kesim bu 'patlayıveren' şiddetin temeline inerken 'Kurtlar Vadisi'nin Polat'ından daha iyi bir beslenme çantası sunamıyor, açıklamalarında. Şiddetin televizyon tarafından körüklendiği, dolayısıyla bir modernite sorunsalı olarak kaçınılmaz olduğu üstüne kesilmedik ahkâm kalmadı. Meğer şimdi sıra Türkiye toplumuna gelmiş. Batılılaşmanın elbetböyle de bir sorunu oluyormuş.

Dizilerin gücünden tutun eğitimin yetersizliğine dek birçok çekmece çekiliyor da nedense kimsenin niyeti yok, bu memlekette onlarca yıl sürmüş ve yeniden hortlatılmış bir iç savaş yaşandığından söz etmeye. Seferberlik dili bir an olsun yürürlükten kaldırılmadan yaşıyoruz nicedir. Buçocuklar nasıl bir memlekete doğdu, neler yaşadı, neler işitti, neler hissetti, hâlâ merak etmeden, bir kıytırık macera dizisinin arkasına saklanmayı uygun görüyorsak, bu çocuklardan çoktan vazgeçmişiz demektir.

Bir uyuz hikâyesi

Anlamayı sevmesek de hayatın tokmağı kafamızdan inmiyor. Dünya Sağlık Günü'ne denk geldi. Şırnak Cizre'de yaklaşık 10 bin öğrenci uyuz hastalığına yakalandığı için okullar iki gün tatil edildi. Bu salgının nedenleri üstüne rivayet muhtelif değildi elbet. Şehrin şebeke suları incelendiğinde 'koliform' bakterisi bulunmuştu: zaten bir aydır şehir şebekesinin onarımı nedeniyle sular akmıyordu. Eczanelerden uyuz ilacı bulmak çok zordu. İlçedeki eczanelere gelmiyordu. Belediye Başkanı'nın sözleri, bu uyuz salgınını tarihsel perspektifine oturtuyordu: "İlçemiz iki yıl sonra 100yaşına giriyor. 98 yıldır su klorlama tesisatı kurulmamış." Sağlık Hakkı Hareketi Derneği Yönetim Kurulu üyesi Dr. Mustafa Sütlaş, "Yöredeki insanlar fırsat eşitsizliğinin kurbanı olarak sağlık hizmetlerinden yoksun. Sorun uyuza yakalandıkları anda ilgili bilgiye, yetkiliye ve tedaviye ulaşamamalarında. Sağlık hizmeti devlet tarafından eşit, ücretsiz ve ulaşılabilir olarak sağlanması gereken bir hizmet, temel bir hakken, Türkiye'nin bir kısmı bu hizmetten yoksun" demiş.

Ağzımızda yüz yıllık bir klişe gibi geveleyip durduğumuz '30 bin can alan terör olayları' sırasında en çok canı yanmış, en büyük acılarla kavrulmuş topraklardan biri Şırnak. Savaşın durup soluklandığı o uçucu dönemin nasıl hayat adına değerlendirilemediğine çarpıcı bir örnek değil mi, binlerce uyuz çocuk? Başı okşanacak, elinden tutulup dünyayla barıştırılacak çocukların sağlığını korumak konusunda bile en ufak bir hassasiyet göstermemiş olanlar, büyük şehirlerimizde çocukların hırçın haydutlara dönüşmesine şaşırıp kalmamızı isteyenler. O çocukların bir kısmı Ora'dan gelenler. Birkısmı, Ora'dan gelenlere tahammül gösteremeyenler. Ora'dan gelenler, büyük şehirlerde küçük birer casus gibi, hayata karışamadan, yoksulluktan ve elinden çok çektiği hoyratlıktan yakınmaya bile fırsat bulamadan hayatta kalmaya çalışıyor. Güvence inşaatları paramparça. Ya Ora'da kalanlar?

Ora'nın çocukları

Diyarbakır'da öldürülen çocuklar kimdi? Tutuklananlar kim? Buradaki kapkaççı, tinercilerin akrabaları.

Onlar da kundakçı, terörist, savaşçı. Başbakanımız, aşinası olduğumuz nadan üslubuyla onların ana-babalarına bağırıyor, tehditler savuruyor. 'Kadın da çocuk da olsa güvenlik güçlerimiz terörün maşaları için gereken her türlü müdahaleyi yapacak' diyor, 'Çocuğunuza sahip çıkın' diye haykırıyor.

Öldürülen PKK militanlarının cenaze törenleri sırasında beşi çocuk 10 kişinin ölümüne neden olan olaylara karıştıkları iddiasıyla gözaltına alınan 199 çocuktan 91'i tutuklandı. Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi Başkanı avukat Cengiz Analay, savcılık ifade tutanaklarına da geçen işkence ve kötü muamele olaylarını anlatıyor: "Yaşları 12-18 olan tüm çocukların yakalama esnasında öldüresiye dövüldükleri, götürülürken döve döve İstiklal Marşı okutulduğu, götürüldükleri ilgili birimlerde ellerinin arkadan kolibandı ile bağlanması suretiyle soyuldukları, ardından soğuk suyun altına sokuldukları, beton üzerine uzandırılarak saatlerce dövüldükleri, birçok hakaretle karşılaştıkları, dört gün boyunca yemek verilmediği, verilen bir parça kuru ekmeği de tükürmek suretiyle vermek gibi ve daha saymakla bitiremeyeceğimiz birçok insanlık dışı fiiller tespit edilmiştir. Çocukların büyük çoğunluğunun doktor raporu var, işkence-darp izleri mevcut, savcılık ve sorguda serbest kalanların resimleri alındı, vücutlarındaki izlere ilişkin tutanaklar tutuldu."

Sizce de o küçük haydutlar hak ediyor mu böylesi bir muameleyi?

Onları sokaklara süren ana-babaları düşünsün dediğinizi duyar gibi oluyorum. Barış istemiyor muydunuz?

O çocuklar da ortalığa dökülmüş, düstursuzca varoluşlarının hesabını soruyor. Onlar, kendi yoksul varoluşları içinde acıların en büyüğüyle yaralanmış çocuklar. Onların içine doğmuş bulunduğu dünya, kendini ancak şiddetle ifade edebileceğin bir yarı cehennem. Onların başına gelen, insan insan olalı bir çocuğun başına gelebilecek en korkunç şey. O çocukların gözleri önünde defalarca anaları, babaları dayak yedi. Aşağılandı. İşkenceden geçti. Çocukların gözleri önünde babalarına dayak atar analarını tekmelerseniz, savaş duygusundan ne siz, ne sizin çocuklarınız, ne de o çocuklar kurtulabilir. O çocukları doğdukları andan itibaren seferberlik koşullarına mahkûm edip, savaş esiri muamelesi gösterirseniz, onlar da savaşçı olacaktır. Ah, Rosa Luxemburg dememiş miydi: "İç savaş, sınıf savaşının bir başka adıdır, o kadar."

Kaybedecek hiçbir şeyleri kalmamış. Olmamış zaten. Ölümü akıllarından geçirmiyorlar belki. Çevrelerinden o kadar çok insanın öldüğünü gördüler, işittiler, tanık oldular. Ama kendilerine yakıştıramıyorlar hâlâ. Hayatı kendilerine yakıştırmaya imkânları elvermiyor zaten.

Mardin Kızıltepe'de babasıyla birlikte vurulup öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz için de çocuğun da terörist olabileceği ve teröristin hak ettiği muameleyi görmesi gerektiği üstüne fikir üretenler olmuştu.

O çocuklardan vazgeçersek, onları şefkatle iyileştirip yatıştırmazsak kapımızı ölüm tutmuş demektir.

Çocukların canları bu kanlı satranç tahtasına sürülmüşse bir kez, hiçbir hamle kaybettiğimiz hayatı geri getiremez.

Bu yazıyı da hepimiz farklı okuyacağız. Babaları gözleri önünde dayak yemiş, itilip kakılmış, belki acıyla yalvartılmış insanlar farklı okuyacak. Babaları güçlü olanlar farklı. Çocuklardan alıyoruz yine haberi. Onlar hayatlarını oynuyor. Biz ne yapacağız?

alihoca
10-04-2006, 23:05
//PKK Kuruluş Bidirgesinden;

- ‘Kürdistan’ın tüm zengin kaynaklarını, sularını, toprak ürünlerini çılgınca sömüren Türk burjuvazisi, kendi ekonomisini canlandırmaya hizmet ettirmektedir. Kürdistan halkının karşı karşıya olduğu düşman gücünün azgın karakterinden ve halklar düşmanlığından kaynaklanan bu uygulamalarınkarşılığı da gerektiği gibi verilmelidir.’

- ‘PKK hareketinin ortaya çıkışını kavramak, Kürdistan gerçeğini de kavramak için zorunludur. Halkımız, bin yıllık acı ve öfkesini ulusal bağımsızlık savaşında bir silah olarak düşmana çevirmelidir.’

- ‘Kürt uluslaşması... ekonomik, sosyal, kültürel, siyasi ve askeri alanlarda, Türk sömürgeciliğiyle dişe diş bir mücadele vermekten geçer.//

.....

// İstanbul Emniyet Müdürlüğü bünyesinde 1998 yılında Organize Suçlar Bürosu'nu kuran polis müdürü Adil Serdar Saçan;

Uyuşturucudan beyaz kadın ticaretine, silah kaçakçılığından kapkaça, otoparkçılıktan, çay bahçesi işletmeciliğine kadar pek çok alandan beslenen mafya, etnik bir değişim yaşıyor.

Bu tespiti yapan uzmanlar, Karadeniz kökenli mafya grupları zayıflarken onlardan boşalan yerleri Kürt kökenli mafya grupları doldurmaya başlamıştır.'Günde ortalama on eylem yapılıyor. Sokaklar mafyaya teslim edildi. Mafya da ayrılıkçı Kürtçü gruba teslim edildi.

Otopark mafyası, kapkaç mafyası, dilenci mafyası, pazarcı mafyası, otogar mafyası, hal mafyası, bölücü Kürtlerin elinde.
Tahtakale, Polonya pazarı yine aynı grubun elinde' dedi.//

// İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah;
'Sokaklarda kadın pazarlayan o gençlerin neredeyse tamamı Güneydoğu Anadolu Bölgemiz'in bazı yörelerinden sistemli ve örgütlü bir şekilde İstanbul'a ve diğer büyük şehirlerimize gelen, getirilen çocuklar.'//

// Hollanda Polis Teşkilatı Başkanı Johan Van Kastel;
'Yakaladığımız uyuşturucu satıcılarının hemen hepsinin Türkiye'de aile bağı var. Çoğu bir aşiretin üyesi. Kürt organize suç şebekeleri sadece uyuşturucu ile değil insan kaçakçılığı ve haraç toplama işinde de Hollanda'da suç işliyorlar'dedi.//

//Almanya'da uyuşturucu ve organize suçlarla mücade için özel olarak kurulan ZKA'nın (Zollkriminalamt) yaptığı bir araştırma;
Araştırmaya göre bu suçu işleyenlerin,
Yüzde 4'ü Mardin, yüzde 4'ü Diyarbakır, yüzde 2'si Birecik, yüzde 2'si Gürpınar, yüzde 2'si Iğdır, yüzde 2'si İdil doğumlu. //

// PKK'nın Kürt kökenli suç örgütlerini kullandığını dile getiren eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan;
'Bugün Türkiye'deki mafya hareketine bakıldığında bundan PKK'nın önemli bir pay aldığı gözlenmektedir.

Adi suçların bile giderek siyasi suçların etkisi altına girmesi tesadüf değildir. Kürt kökenli mafya hareketleri son dönemlerde tekrar güçleniyor. Dolayısıyla PKK da güçlenmeye başlıyor. İkisi birbiriyle bağlantılı bir olaydır.//

// DİYARBAKIR başta olmak üzere Doğu ve Güney-doğu’da olanları, Gemlik, Bozüyük, Trabzon, Mersin ve İstanbul’da denenen kalkışmalar üstüne,

DEHAP Genel Başkanı Tuncer Bakırhan;
‘3-5 taşla geri çekilmemiz mümkün değildir. Daha büyük mitinglerde, daha büyük eylemlerde buluşacağız’ //


Nasıl ki;
Asıl amacı Şeriat Devleti Kurmak olanların ‘TÜRBANI’ bir siyasi simge olarak bayraklaştırmaları karşısında,
Laik, Demokrat Ulus Devlet yanlısı Ülkücü Hareket yanlılarının türban olayını, bir DİN VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ mücadelesi sanıp sahiplenmeleri,

Ne kadar büyük tehlike ise,

pkk denilen ırkçı bölücü hareketin verdiği, Türkiye Cumhuriyetini yıkma mücadelesi karşısında,

Çağdaş Laik, Demokratik SOL unsurların, bu yıkıcı bölücü hareketleri, sadece insan hakları mücadelesi sanarak destek vermesi de,

Bir o kadar TEHLİKELİDİR.



Not;
İran; ‘Şahı Devirdik’ diye sevinen solcu-devrimcilerin mezarları ile doludur.

Ramo
11-04-2006, 21:41
İki liseli arkadaş, liseyi bitirdiklerinde yurt dışında eğitimlerine devam etmek üzere yıllardır harçlıklarını biriktirmişler ve Liseyi bitirdiklerinde Milli Eğitim Bakanını ziyarete gidip, yurtdışında okumaya gönderilmelerini talep etmişler.

Ancak, Bakan gençlerden birini dışarı çıkartmış ve içerdekine,
- Seni gönderebilirim, ama arkadaşını gönderirsem dedikodu olur 'oğlunu gönderdi derler' onun için onu gönderemem demiş.

Bu durum dışarıdaki öğrenciye de söylendiğinde, arkadaşına,
- Madem öyle, benim biriktirdiğim parayı da sen al, hiç olmazsa biriktirme amacımı kısmen gerçekleştireyim, der ve yıllardır fedakarlıklarla biriktirdiği tüm parayı arkadaşına verir.

Evet, bu Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali YÜCEL dir.
Dedikodu olmasın diye göndermediği oğlu ise,
bugünün ünlü şairi Can YÜCEL dir.

Bu gerçek hikaye henüz bitmedi.

Arkadaşı, İsviçre'ye gider ve burada tıp eğitimi alır. O kadar başarılı olur, o kadar başarılı olur ki, dünyada O'nun adını duymayan bir tıp adamı kalmamıştır.

Bu profesör Türk olduğunu her fırsatta haykırmış, kendi icat ettiği, tasarladığı ameliyat aletlerine; Ayşe, Ceylan, Leyla, Eşek Semeri gibi Türkçe isimler vermiş ve konusundaki her tıp adamı bu isimleri kullanmaya başlamıştır.

Tahmin edeceğiniz üzere bu kişi Türkiye de bir hastane açmak istemiş ama Türk Bürokrasi duvarını aşamamış ve halen bunu gerçekleştirememiştir.

Oysa İsviçre; ülkede 60 yaşını aşan doktorlara ameliyat izni verilmemesine karşılık iki sene üstüste yasalarını değiştirerek ona bu hakkı tanımıştır.

Evet arkadaşlar Bu ünlü cerrah sonunda Türkiye de takdir edildi ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez, TBMM tarafından "Onur Madalyası"
aldı.

Bu kişi; Profesörlerin Profesörü, Profesör GAZİ YAŞARGİL di.

Hikaye hala bitmedi,

Ünlü şairimiz Can YÜCEL'in oğlu, Yeni Can YÜCEL doktor olarak mezun oldu ve babası onu can arkadaşı Gazi Yaşargil'e gönderdi.
O da onu beyin cerrahı olarak yetiştiriyor.

Şu an Doç. Dr. Yeni Can YÜCEL...

Master
13-04-2006, 09:56
13.04.2006 10:45:26 Cad'da Isyanci Gucler Baskente Ulasti

Cad Devlet Baskani Idriss Deby'yi Devirmeyi Amaclayan Isyanci Gucler, Baskent N'djamena'nin Bazi Bolgelerine Girdi.

Gorgu Taniklari Ve Yabanci Diplomatik Kaynaklara Gore, Bu Sabah
Kent Disinda Baslayan Catismalardan Sonra, Isyancilardan Bir Grup, Kentin Kuzeydogu Bolgesine Girmeyi Basardi.

Kentin, Catismalarin Surdugu Bu Bolgesinde Parlamento Binasi
Bulunuyor. Kent Merkezinden De Dumanlar Yukseldigi Gozleniyor.

Kent Cevresindeki Isyanci Guclere Karsi Helikopter Saldirilari
Duzenlenirken, Hukumet Gucleri Ayrica, Isyancilari Puskurtmek Amaciyla Tank Ve Havan Saldirilari Duzenliyor.

Baskentte Bulunan Fransiz Savas Ucaklarinin Da Catisma
Bolgelerinde Uctugu Gozlenirken, Bunlarin Catismalara Katilip
Katilmadiklari Belirsizligini Koruyor.

-aa-

Minik Not : 30 nolu mesaj ;)

buena vista
16-04-2006, 09:33
ANKARA

Çembere alınmak isteniyor AKP hükümeti... Bir yıl sonrasının cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça bir telaştır gidiyor:
"Bu takiyeci iktidarın gizli gündemi var, Türkiye'yi İslamileştirmek istiyor" diyenler...
"Bu iktidar, AB falan derken Türkiye'yi böldürecek, Kıbrıs'ı satacak" diye bağıranlar...
"PKK azıyor, bu iktidarın umurunda değil, devlet nerede?" diye feryat edenler...
"Bu iktidar, bir de Çankaya'yı ele geçirdi mi, her şey bitti!" diye kendilerini oradan oraya atanlar...
"Aydınlanma'nın, modernleşmenin şanlı öncüsü" diye askere üstü örtülü örtüsüz darbe çağrısı yapanlar...
Ortak hedef malum:
Her ne pahasına olursa olsun, AKP'nin yolunu kesmek... Güneydoğu'da yangını büyüterek, Türkiye'yi istikrarsızlaştırarak, askeri müdahale yolunu açarak, bir erken seçim ile AKP hükümetini etkisizleştirmek, mümkünse devirmek... Böylece, Türkiye'yi Avrupa Birliği rayından da çıkarmak...
Tehlikeli bir oyun!
Oyunun farkında AKP.
Paçayı da kaptırmak istemiyor.
AKP'nin önde gelenleri, kurmayları öncelikle gizli gündem konusunu reddediyorlar. Takiye yapmadıklarını belirterek, gerçekten gizli gündemleri olsa, "Türkiye'yi 17 Aralık'a, 3 Ekim'e getirmezdik, Türkiye'yi bu kadar kararlılıkla AB yolunda yürütmezdik" diyorlar.
Merkez Bankası ve Hamas konusundaki yanlışlarla eleştirilere kulak veriyorlar. Ancak, gerek Merkez Bankası Başkanlığı olayını ya da Hamas'ın Ankara ziyaretini 'gizli bir anayasa'nın uygulanması olarak göstermenin gülünç olduğunu söylüyorlar.
Güneydoğu'da yangına gelince:
PKK ile mücadele, ama daha çok demokrasi hedefini göz ardı etmeden...
Bu nokta hep vurgulanıyor.
Ya olmadık bombalar patlar, rezil provokasyonlar sergilenir de, AKP bir yerde kendi iradesi dışında terör tuzağının içine çekilebilir mi? Böyle bir ihtimal yok mu sorusu bir ölçüde yanıtsız kalabiliyor.
Güneydoğu konusunda iyi niyetli, akıllı, gerçekçi değerlendirmeler yapılıyor.
Ama bir de siyaset gerçeği var:
Özellikle Ankara'dan bakınca, siyasetin seçim havasına girdiği görülüyor. Böyle olunca, bir iktidar partisi olarak AKP'nin, Güneydoğu ve Kürt sorunu dahil neyi, neden yapacağı ya da yapamayacağı konusu daha anlaşılır hale geliyor.
Bu açıdan örneğin Güneydoğu konusunda daha milliyetçi bir söylem... "AB, Türkiye'yi böler!" veya "AB, Kıbrıs'ı sattırır!" sloganları bazı çevrelerde prim yaptığı için, MHP ile CHP de böylesi söylemlere sarıldıkları için, seçim öncesi Güneydoğu, AB ve Kıbrıs konularını arka plana iten bir tavır...
Yine kamuoyunda prim yapacağını bilerek arada bir TÜSİAD'a çatmak, büyük medyaya bindirmek... Olmayacağını bile bile türban, imam hatip ya da YÖK konusunda bazı çıkışlar...
Seçime hazırlık mı bunlar?
Bir yanıyla öyle...
Önde gelen bir AKP kurmayına şöyle bir soru sordum:
"Merkez Bankası ısrarınız ya da Hamas'ın Ankara ziyareti, özellikle 'beyaz Türkler'in kafasında soru işaretlerine yol açtı. Ekonomi ve AB konularında sizi destekleyen, özellikle 3 Ekim'le birlikte heyecan duyan bu çevreler, son zamanlarda fazlasıyla tedirgin... Gizli gündem, gizli anayasa soruları zihinlerini kurcalamaya başladı."
Yanıt ilginçti:
"AKP'nin kamuoyunda parti olarak meşruiyeti açısından bu çevrelerin, 'beyaz Türkler'in hiç şüphesiz önemi var. Ancak oy açısından aynı şeyi söylemek mümkün değil."
Yalnız bu yanıt bile Türkiye'nin seçim dönemine girdiğini, bu dönemde -belki ekonomi hariç- her şeyin 'oy havuzu'nu göz önünde tutarak ayarlanacağını gösteriyor.
Altı gündür Ankara'da AKP'nin, yani 'iktidar kulisi'nin havasını anlatmaya çalışıyorum. Döne dolaşa hep aynı noktaya gelmek mümkün:
Cumhurbaşkanlığı seçimi...
Bir başka deyişle Çankaya savaşları başlamış durumda.
Evet öyle.
Eğer oyun yanlış oynanırsa, daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, özellikle AKP tarafında bir Tayyip Erdoğan, bir Abdullah Gül hatalı hamle yapar, yanlış topa vururlarsa, Türkiye için çok şey demek olan 'istikrar'ın içine edilir, yazık olur.
İyi pazarlar!

h.cemal@milliyet.com.tr

Ömmes
25-04-2006, 01:17
İSRAİL GÜNDEMİ

İSRAİL GÜNDEMİNDE BUGÜN
24.04.2006 PAZARTESİ

OZEL HABER:

YEDIYOT AHRONOT
YAZARI: OFER PETERSBURG
TERCUME: RAFAEL SADI

IRAN'I YENIDEN INSA EDEN ISRAILLILER.

ISRAILLI MUHENDISLER IRAN YONETIMININ DAVETI UZERINE 3 HAFTA IRAN'DA CALISTILAR.

Belki bu bilim kurgu gibi duyulacak ama Israilli Uzmanlar bu gunlerde Iran'a gogusledigi aci depremlerde meydana gelen hasarlarin onarilmasinda el vermekteler ve yardimci olmaktadirlar.

Daha bu hafta 3 Israilli Muhendis Tahran'dan donduler. Israil'in en buyuk dusmani olan Iran'da 20 gun gecirdikten sonra. Ekibin bas'i YEDIYOT AHRONOT'A Iranlilarin kendilerini SICAK BIR SEKIDLE KARSILADIKLARINI, Tahran'li Yahudiler ile duygusal bulusmalarini ve Nukleer Santral cevresindeki ziyaretlerini anlatti.

Nukleer Proje, Uzun Menzilli Fuzeler, Soykirim Inkarciligi - bunlar son aylarda Tahran asiri yonetimiden duymaya alistigimiz konulardir. Iran Devlet Baskani Ahmedinecad her firsat'ta Israil'i suclamaktan ve hatta yok etmekten geri kalmamaktadir. Ancak buna paralel olarak ta son depremlerde hasar goren ulkesini onarmakta Israil Beyin Guc'unden yardim almaktanda geri kalmamaktadir.

Son olarak 3 Israilli Alt Yapi muhendisi danisman Resmi makamlarin daveti uzerine hasar goren alt yapi ve yollarin onarimi ile ilgili olarak Iran'i gizlice ziyaret ettiler. 3 uzman danisman Hamursuz bayrami nihayetinde Israil'e donduler ve Yediyot Ahronot'a "Aleni olarak Israil ile Iran arasinda mevcut olan catisma ile iki ulke arasindaki ticari isbirliginin derinligine sasirdik". Iki ulke arasindaki ticari iliski yillik 10 milyonlarca dolari geciyor.

Bizleri buyuk bir sicaklikla karsiladilar. Refakatcilerimiz tarafindan herhangi bir dusmanlik hissetmedik.

Bu iliski bu sekilde gerceklesiyor, hem'de ilk kez degil: Iranlilar calismayi evvelce ortaklarindan birinin Israil Devlet kurumunda calismis olan bir Hollandali sirket'e siparis ediyorlar. Hollandali sirket Alt Yapi ve Yol hasar Onarim konusundaki Isralli Uzman dansimanlari ve muhendisleri davet ediyor.
Ki bu alt yapilar 70'liyillarda Israilli sirketler tarafindan insa edilmistir mesela SOLEL BONEH gibi, Ayetullah Ihtilali oncesi tabii. Bundan 3,5 yil once Iran Tarim Bakanligi BUSHEHR SERIDI Mustesar Yardimcisi GIZLI bir iadei ziyarette bulunmus ve Israil'den stok yenileme ve tarim araclari alimi gerceklestirmistir.

Israillilerin son gezisinin amaci sadece DANSIMANLIK idi. Ozellikle hasar gormus olan bazi koprulerin nasil kuvvetlendirilecegi, bazi su ve kanalizasyon altyapi tesisatlarinin ne sekilde onarilabilecegi ve hasarli kara yollarinin onarimi ile ilgili danismanlikti. Israilli uzmanlar Israil pasaportlarini Hollanda da teslim ettiler ve Hollanda'dan aldiklari OZEL gecis belgesi (lese pase) ile yolculuklarina devam ettiler. Bu gecis belgelerinde Israilli olduklari belirtilmemekteydi.

TAHRAN'A VARIS:

Bizi ayri bir kapidan cikardilar..

Son 15 yil icinde Irandaki 5inci ziyareti olan Ekibin Basindaki Uzman (47) Hollandadan ara istasyon yaptigimiz bir ulke'ye uctuk ve oradan da Tahran'a devam ettik. Tahran hava alaninda bizi Iran Hukumetinden biri karsiladi ve bizi ayri bir kapidan cikartti. Orada bize kalis suremiz kadar vize ve oturma musadesi verildi. Ve cikista da bu oturma musaadesini iade ettik.

Hava alanindan bizi Yahudi mahallesine yakinolan cok lux bir otel'e yerlestirdiler. Iran Guvenlik Servisine bagli bir gorevli surekli olarak bize refakat etti. Bu benim Tahran'i ilk ziyaretim degil. sabahina Deprem'den zarar gormus olan bolgeleri ziyaret'e ciktik. Bu gezi esnasinda Israil'in bu ulkede gerceklestirmis oldugu devasa alt yapi projelerinin buyuklugunden ve mukemmeliginden kendimizi alamadik. Bugun bile calismalarin izlerini gormek mumkundur. Depremde ozellikle ust gecitler ve bazi kopruler hasar gormus ve bunlarin kuvvetlendirilmesi onarilmasi gerekmektedir. Oraya bizim yapmis oldugumuz projelerin planlari ile donatilmis olarak gittik ki bu planlarin tamami halen Israildedir. Bir kac sene once deprem'den sonra, o zamanin Alt Yapi bakani olan ARIEL SHARON'un talimati ile Iranlilar'a Israil'in gerceklestirmis oldugu alt yapi insaatlarinin planlarinin bir kismini ilettik.

Son yillarda Iran ile ticari iliskilerde degisik konularda gelisme mevcuttur. Bu iliskilerin basinda TARIM gelmektedir. Iran Israil'den ucuncu ulkeler araciligi ile Pamuk isleme makinelerinin parcalarini almaktadir. Sebze tohumlari, domates ve Cherry domates tohumlari, biber, salatalik tohumlari ile su filtreleme cihazlari almaktadir.

BUSHEHR'DAKI ZIYARET

Size surpriz hazirladik...

En duygulandirici an aslinda baska nedenlerden dolayi masetlerde olan BUSHEHR SERIDINE yaptigimiz ziyaret idi. Bu bolgede Israilli Tarim Uzmanlari tarim seralari kurulmasindan dansimanlik gorevlerinde bulunmuslar. Ingilizce konusan refakatcimiz burada Bushehr'da bir sey daha var, ama bu size surpriz olacak dedi.

20 gunluk gezimiz suresince geceleri Tahran'da geceleri gezmeye de ciktik. Liderlerinin ortmek istedigi Asiri Islami goruntuye ragmen, Tahran'in gece hayati az cok BATILI sehirlerin gece hayatini andiriyor.

Diskoteklere giden bircok genc var, ki aralarinda pecelerini ve uzun eteklerini indiren genc kizlar JEANS ile dans ediyorlar. Bizi her yerde Hollandali diye takdim ettiler.

Bundan bir hafta onceki Hamursuz bayrami SEDER gecesini 26 bin kisi kalan Musevi Cemaati uyeleri ile birlikte kutladik. Her ne kadar bu konuda aciklikla konusmadiysak ta Onlar bizim Israil'den oldugumuzu biliyorlardi. Masada Hamursuz (Matsot Shmurot) ve seder gecesi masada olmasi gereken her sey vardi. Masada yeterinden fazla yemek ve Kidush icin sarap bile vardi.

Yahudiler orada hayatlarini rahatsiz edilmeden yasiyorlar. Ticari hayatlarini idame ediyorlar, ve sinagoglari var. Tabii ki yeni Devlet baskaninin goreve gelmesinden sonra durum oldukca gergin. Devlet'in sinagoglar icin ozel korumalari mevcut. Maalesef bizim resim cekmemize musaade etmediler. Bu nedenle elimizde resimler mevcut degil.

Memleket'e bayram ertesi donusumuz ile birlikte Israilli Resmi yetkili ile iki gorusmemiz oldu ve bizden genel durum degerlendirmesi aldi. Onumuzdeki aylarda benim tekrardan donmem sozkonusu ve bu kez atik su aritimi ile ilgili bir danismanlik olacaktir.

Master
25-04-2006, 11:35
Kimine göre Drakula, kimine göre Robin Hood, diktatörleri deviren Soros Milliyet'e konuştu:
'AKP, İslami bir ülkenin en demokratik partisi'

George Soros, 30 yıl önce 5 parasız çıkmış yola.
Bugün 75 yaşında ve 11 milyar dolarlık bir servetin sahibi...
Ancak New York'ta buluştuğumuz 5. caddedeki evi hiç de dünyanın en zenginlerinden birinin evine benzemiyor.
Klasik bir zevkin şıklığını taşıyan bu ev, gösterişli eşyalarından ziyade duvarlardaki kıymetli resimleriyle göz kamaştırıyor.
Onu beklerken bir apartmanın en üst katındaki dubleks evi geziyorum.
Pencereden Central Park ve göl görünüyor.
Evdeki yardımcısı yatı ya da uçağı olmadığını söylüyor.
Zaten onu diğerlerinden ayıran da bu.
O parasını dünyayı değiştirmeye harcıyor.
Az sonra kolunda bir sargıyla geliyor.
Küçük bir operasyon geçirmiş, ama yine de neşeli.
Parasıyla dünyanın dört bir yanında hükümetler devirdiği söylenen bu adamın alışageldiğimiz kapitalistlerden üç farkı var. Onu dinlerken hayretler içinde kalmamıza yol açan üç fark:
Bir: Daha çocuk denecek yaşta Faşizm ve Komünizmle tanışmış.
İki: Bir kapitalistte hiç alışmadığımız bir şekilde konuşurken sürekli "iki Karl"a atıf yapıyor: Popper ve Marx.
Üç: Adaşı ve hasmı George Bush'tan ve Amerika'nın yeni muhafazakârlarından söz ederken bir işçi lideri kadar devrimci bir üslup kullanıyor.
Bu özellikler "liberal"liğin solculuk sayıldığı Amerika'da, onun "aşırı solcu" sayılmasına yol açıyor.
Oysa işin aslı, o akıllı bir kapitalist.
Vahşi kapitalizmin ve baskıcı rejimlerin piyasaya da zarar verdiğini görüyor ve sistemi ayakta tutmanın, Açık Toplum'dan geçtiğine inanıyor.
Sonuçta onun amacı da kârını maksimize etmek.
Ama bunu amaçlarken, mazisinin ve gençlik düşlerinin de etkisiyle dünyaya çok daha geniş bir perspektiften bakıyor, değişime yatırım yapmaya itiyor ve bu da onu diğer sermayedarlar arasında "devrimci" bir konuma yükseltiyor.

O, tek kişilik bir sivil toplum örgütü.
Aynı zamanda "küresel değişimin finansörü" olarak tanınıyor. Söyleşinin başında "Size ne diye hitap etmemi istersiniz" diye soruyorum:
"Finansman gurusu". "Global hayırsever". "Tuttuğu altın olan Midas". "Açık toplum filozofu". "Bilgisayar çağının Robin Hood'u"
Memnun gülümsüyor:
"Hepsi birden. Çünkü bu, iyi bir seçme."
Bunun üzerine madalyonu ters çeviriyorum:
"Ya şunlara ne dersiniz:
"Tayland halkının kanını emen Drakula". "Malezya ekonomisinin mezar kazıcısı". "Çin'in timsahı".
Gülüyor.
"Her pozitifin bir de negatifi vardır. Bu kadar çok işe girdiğinizde sevilmemeyi de göze almalısınız" diyor ve ekliyor:
"Ama gurur duyduğum bir şey var: Hem Bush hem Putin benden aynı oranda nefret ediyor."

Bir Macar Yahudisi
"Bu kadar çok düşman kazanmak için bunca para harcamaya değer mi" diye soruyorum:
"Bunları düşman kazanmak için yapmıyorum ki..." diyor, "Benim siyasi bir idealim var: Açık Toplum... Bu amaç için savaşırken, buna karşı çıkanlarla çatışma da kaçınılmaz olur".
"Çoğu işadamı servetini yat, uçak almaya ya da kanser araştırmalarına harcarken siz dünyayı değiştirmeyi seçtiniz. Neden?"
"Sanırım bu, içinden geldiğim hayatla ilgili..." diyor ve anlatmaya başlıyor:
"1930'da Macaristan'da bir Yahudi olarak doğdum. Babam bizi kaçırmasaydı Almanlar tarafından öldürülebilirdim."
Naziler Budapeşte'ye ulaştığında George Soros 13 yaşındaymış. Babası Tivadar Soros tehlikeyi önceden sezmiş. Bu öngörü onun, yüzde 70'i katledilen Macar Yahudilerinden biri olmasını önlemiş. Belki de bugünkü öngörüsü, babasından miras...

Popper'le tanışma
Savaştan sonra Ruslar gelmiş ve George, 14-16 yaşlarında komünizm tecrübesini yaşamış. Baba Soros, Naziler gibi Rusların da özgürlük getirmeyeceğini erken görmüş.
Demir Perde inmeden Londra'ya taşınmışlar. George, 17 yaşında Londra'da prestijli London School of Economics'e girmiş ve orada hayatını kökten değiştirecek filozofun öğrencisi olmuş:
Karl Popper...
Popper, "Açık Toplum ve Düşmanları" kitabında "Aklımızı kullanıp hem güvenliği hem özgürlüğü sağlamanın bir yolunu bulmalıyız" diyordu. Bu felsefe, Soros'u derinden etkiledi:
"Okulda onun kitaplarının ve Açık Toplum felsefesinin etkisi altına girdim. Bu felsefe başarıma büyük katkı yaptı. İşin komik yanı, bunlardan hem para kazanmakta hem o parayı harcamakta yararlandım".
Nasıl?
"Popper, 'mutlak doğru' diye bir şey olmadığını ve düşüncelerin insanlara zorla kabul ettirilemeyeceğini söyler. Oysa klasik ekonomi teorisi tamamen mutlak doğru varsayımına dayanır. Ben işe başladığımda piyasayla ilgili farklı görüşlere sahiptim ve bu görüşler o pazarda para kazanmama yardımcı oldu. Aynı fikirler daha sonra paramla Açık Toplum'u desteklememi de sağladı."

Tırmanış
O yıllarda küçük işlerde çalışarak okul parasını çıkarmaya çalışıyordu.
1956'da okulu bitirip New York'a göçtü.
1961'de Amerikan vatandaşı oldu ve borsa spekülatörlüğüne başladı. Kur değişimlerinden para kazanma hüneri sayesinde hızla zengin oldu. İyi yatırımı kötüsünden ayırma sezgisiyle müşterilerine doğru tüyolar veriyor ve risk alarak kazandırırken kazanıyordu.
Uzmanlık alanı, dalgalanan global markette çabuk ve büyük oynamaktı. Parasını ona emanet edenler yüzde 30 civarında kazandılar. 80'lerin başında "dünyanın en büyük para işletmecisi" ilan edildi.
1992'de bir gün İngiliz pound'unun değerinin düşüşe geçtiğine karar verdi. 10 milyar dolarlık bir spekülasyona girişti. Tek bir günde 1 milyar dolar ve bir unvan kazandı:
"Bank of England'ı çökerten adam."
Bu başarı onu global bir şöhrete dönüştürmüştü. Artık 60'ını aşmıştı. Faşizmi de Komünizmi de görmüştü. Çok risk alıp iyi para kazanmıştı, Şimdi bu parayla ne yapacağını düşünmenin vakti gelmişti.
O süreci şöyle anlattı: "İş yaşamımın ilk 30 yılında aklım fikrim para kazanmaktaydı. Gerekenden fazlasını kazanınca 'Bu kadar parayı ne için kullanmalıyım' diye düşündüm. Tüm insanlığa katkısı olacak bir şey bulmalıydım". O zaman ilk gençlik düşü aklına düştü: Okulda öğrendiği iki sözcük: Açık Toplum...


'Devirmiyor, devireni destekliyorum'
Diktatörler sizden korkuyor, çünkü siz gelince onlar devriliyor. Değişimi tetikliyor musunuz, yoksa kokluyor musunuz?
Değişim halktan gelmelidir. Elbette vakıflarımızın demokrasi talebine katkısı olabilir, ama halk desteklemedikçe bu hiçbir işe yaramaz.

Ama muhaliflere para vererek değişime önayak oluyorsunuz.
Hayır. Ben değil, oranın halkı önayak oluyor. Biz onlara destek veriyoruz. Gürcistan örneğini alalım. Orada Şevardnadze yolsuzlukla mücadele için iyi bir plan yaptı. Vakfımız buna destek verdi. Ancak yolsuzluğun odağında polis vardı ve Şevardnadze'nin hayatı polisin korumasındaydı. Bu yüzden plan uygulanamadı. Bazıları hükümetten desteği çekip ona karşı örgütlendiler ve kazandılar. Seçimde sandık başında sayım yaptık ve gerçek seçim sonuçlarını ortaya koyduk. Ve halk hükümetin açıkladığı sonuçlara değil, vakfımızınkine güvendi. Değişime katkımız bu oldu. Rejimin devrilmesinden sonra polise makul bir gelir sağlanması, yolsuzluğun önlenmesi için yeni hükümete destek verdik. Bu, yeni rejimin en görünür başarısı oldu. Ve ben buna katkı sağladığım için gurur duyuyorum.

Sırbistan, Ukrayna, Gürcistan, Kazakistan. Sırada neresi var. Hangi toplum açılacak?
Ukrayna daha bağımsız olmadan biz vakfımızı kurmuştuk. Bağımsızlığını ilan edince danışmanlar sağlayarak yardımcı olduk.
Korkarım Kırgızistan örneğinde devrim, olması gerekenden erken geldi.
Çünkü henüz kurumlar çok zayıf. O yüzden Ukrayna, Kırgızistan gibi yerlerde demokratik rejimlerin başarılı olamayacağından endişeliyim.
Bence demokratik devrim sadece bir başlangıçtır, sonuç değil. Bu değişim sürecinin sonuca ulaşması için Batı daha aktif rol almalı. Bu konuda baskı yapıyorum.


Türk zenginleri idealist
Türkiye'nin bölgedeki pozisyonu?
Türkiye'yi çok takdir ediyorum. Çünkü çok açık fikirli ve ileri görüşlü bir liderliği var. Bu özellikle Türkiye'nin kapitalist sınıfı için de geçerli... Çünkü benim bildiğim kapitalistler sadece daha fazla para kazanmanın peşindedir. Türkiye'de ise bir grup zengin var ki, ülkelerini kale ediyorlar. Türkiye'de vakıf kurmamızın temelinde de bu var. Vakfımızın proje gelirinin çoğu Türk sermayesinden geliyor. Bu da çok memnuniyet verici.

Müşterilerinize Türkiye'de yatırım önerir misiniz?
Türk ekonomisini yakından izlemiyorum, çok içerden bilgi veremem. Ama genel planda çok olumlu görüyorum.

İş hayatındaki başarınızın sırrı nedir?
Yanlışımı kabullenmek... Bu, beni eleştirel düşünceyle tanıştıran Karl Popper'in etkisidir. Düşüncelerimi her defasında yeni baştan değerlendirmemi, yanlışsam pozisyon değiştirmemi sağladı. Yanlışta ısrar etmek yerine, onu düzeltmek yeteneği kazandırdı.

"Ahlaksız" bulduğunuz bir sistemden para kazanıp kazandığınız parayı o sistemi düzeltmeye harcıyorsunuz. Bu bir vicdan aklama çabası mı, Robin Hood olma kaygısı mı?
Kapitalizm "ahlaksız" değildir, "ahlakdışı"dır. Bu şu demek: Piyasa, ahlaki yargılarla işlemez. Orada insanlar, dürüst olanı yapmaya değil, para kazanmaya çalışır. Piyasa kamusal değil, kişisel yararın peşindedir. Rekabet eder ama elinden gelse rekabeti ortadan kaldırabilir de... Bu açıdan ahlakdışıdır. Kaynakların adilane dağılımı için piyasalara bel bağlayamazsınız. Özgürlük, demokrasi, hukuk düzeni gibi evrensel ilkeler, piyasanın insafına bırakılamaz. Barışı sağlamak, çevreyi korumak, adaleti gözetmek, hatta piyasa mekanizmasını garantiye almak için bile piyasa dışı, siyasi bir bakış açısı gerekir. Piyasayı denetlemezseniz, kaybedebilirsiniz. Çünkü Karl Marx'ın dediği gibi kapital daima yoğunlaşma eğilimindedir ve rekabeti sağlamazsanız tek bir gücün eline geçebilir.

Siz sınırın iki yanında da yer alıyorsunuz.
Evet, hem piyasa yarışında onun kurallarıyla oynayan bir katılımcıyım hem de o kuralların geliştirilmesine kafa yoruyorum.

Gücünüz de buradan mı geliyor?
Hayır. Bence benim o kadar büyük gücüm yok.

Ne kadar var?
Biraz finansman gücüm var, ama bu devede kulak sayılır. Mesela Macaristan'da kurduğum Açık Toplum Enstitüsü, yılda 3 milyon dolar harcıyor. Bununla ne yapabilirsiniz ki?.. Ama benim ideallerim var ve bu ideallere inanan insanlar var. Beni etkili kılan asıl bunlardır.

Türkiye'nin bugünkü yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
"Türkiye, her zaman stratejik öneme sahipti. Turgut Özal'la buluştuğumuz bir akşam yemeğini anımsıyorum. Türkiye'nin bütün komşularını şöyle bir saymıştık: Balkanlar, Rus cumhuriyetleri, Kuzey Asya, Akdeniz... Böyle bakınca Türkiye'nin nasıl stratejik bir yerde bulunduğu daha iyi anlaşılıyor. Daha önemli bir ülke düşünemiyorum bile...
Şimdi Türkiye çok olumlu bir istikamette Avrupa'ya yaklaşıyor. Ben bu yönelimi içtenlikle destekliyorum. Maddi, manevi her tür desteği vermeye de hazırım. Çünkü bunun Türkiye için olduğu kadar Avrupa için de çok önemi olduğuna inanıyorum. Hıristiyanlardan oluşan bu birliğin bir İslam ülkesini içine alması da bir açıklık alametidir.
Ancak Türkiye'nin tam üye olabilmesi için pek çok şeyin değişmesi lazım; sadece Türkiye'de değil, Avrupa'da da...

Diyelim 10 yıl sonra Türkiye tam üyeliğe hak kazandığında, Avrupa Birliği diye bir şeyin kalmaması mümkün mü?
Bu da gündemdeki bir sorun... Çünkü Avrupa Birliği belli bir noktaya kadar gelişti. Belli ki bazı ekonomik engellerle karşı karşıya... Bir kez gerilemeye başlarsa bunun nereye kadar gideceğini tahmin edemeyiz. Ben Avrupa Birliği üyelerinin bunca yatırım yaptıkları şeyin dağılmasına izin vermeyecekleri konusunda ihtiyatlı bir iyimserlik içindeyim.


Soros'un AKP analizi
"AKP, İslami bir ülkenin en demokratik partisi. Ve bu çok olumlu bir şey. İslami demokrasinin başarılı olması için elden gelen her şey yapılmalıdır. Türkiye diğer İslami ülkelerden farklı bir tarihe sahip olmasına rağmen yine de İslam dünyası için çok değerli bir örnek olabilir Can Dündar

AnnE
02-05-2006, 11:52
Göründü memleketin iç yüzü, çöktüyse temel.
Şimdilik harice karşı yüzümüz olsa dahi
Yüzümüz yok bakacak kabrine ecdadımızın.
Tükürür zannederim çehremize, vatanın tarihi.

(1943)

Neyzen Tevfik

Ömmes
03-05-2006, 23:32
CEMAAT MENSUBU ÜLKÜCÜ NASIL OLUNUR?

Hem AKP'li hem ülkücü nasıl olunamazsa, hem ülkücü hem de Fethullahçı olunamaz!!! (bana mesajlar atıp ağızlarına geleni sayanlara)

Cemaatle ilgili belgeleri sunduğumuzdan beri bazı Türk Milliyetçileri "ben aynı zamanda cemaat mensubu bir ülkücüyüm" diye kestirip atıyor. Ben de bir zamanlar cemaat mensubu bir ülkücüydüm. Talebelerle ilgilenecek kadar vazifem de vardı. Bir gün insanların ibadetleri ve puanları sorulunca bana ablalar tarafından, şirke girmeye başlayacağımı anladım. Başbuğ'un vefatına attıkları kahkahalar zaten bir çoğundan nefret ettirmişti. Ama dedim ki onlar şahsi, fikrin- hizmetin özü farklıdır. Çetele ve puanlama olayı gözümü açtı, bu fikir enaniyetle dolu.

Zaman Gazetesi'ni takip ettikçe yeni nesilde ülkücü yetişmemesi için nasıl bir gayret sarf ettiklerini gördüm. Herkül Milas gibi bir adama, Etyen Mahçupyan gibi bir Ermeni'ye yazı yazdırıp ülkücülere sövdüren cemaatin içindeki ülkücüler davaya ihanet ediyorlar. Hiç bunlara tepki gösterdiniz mi sayın nurcu-ülkücüler?

Hem Türk milliyetçiliği – Turan - Türk-İslam ülküsü diyeceksiniz, hem de "milliyetçilik hastalıktır" diyen bir alçağın yazılarını 300 bin kişiyle beraber okuyacaksınız. 300 bin kişi o yalan ve Türk-İslam düşmanı gazetesini alarak bu Herkül tanrısına destek vermektedirler. Acaba tek bir nurcu ülkücü Zaman Gazetesi'ni böyle yazılardan ötürü bir kez eleştirdi mi? Kaç yazı yazdınız Etyen-Herkül ve diğerlerinin Türk-İslam düşmanlığına karşı? Bana gelen mesajın yüzde biri onlara gitmemiştir eminim. Boş yere "ben ülkücüyüm" demesin Fethullahçıların hiç birisi.

Bir ülkücü davasına saldıran olacak, "Vatanı verelim - Kıbrıs'ı atalım - Kerkük'ü satalım" diyecekler ve o ülkücü kılını kıpırdatmayacak. Nurcuyu eleştiren ülkücüye gazel okuyacak.

Suçu nedir nurcuyu eleştirenin? Hizmet evlerinde kalırken imanının yargılanmış olması mı, Başbuğuna hakaret edilmiş olması mı, "ülkücüler zavallıdır, dinsizdir" laflarını işitmiş olması mı? "Vatanını nurcular yahudilerle işbirliği yapıp satıyor" diye milleti uyarması mıdır?

Hizmet evlerinde kalırken siyasete bulaşmış olmamak maksadıyla sadece risalelere yöneldim. Cemaatte siyaset yoktur prensibine ben uydum onlar uymadı. Kendime hep "onlar risaleyi temsil etmiyorlar ben işime bakarım dedim". Aynı anda okuldaki ülküdaşlarım beni azıcık uyardılar ama ben işimin sadece risalelelerden bir şey öğrenmek olduğunu söyledim, Fethullah Güleni savundum-aramızda ayrılık olmadığını anlattım onlara, hata yapanların kişisel tavrıdır dedim. AMA O SAVUDUĞUM ADAM, ÜLKÜCÜLERE - ŞEHİTLERE KATİL KÂFİR DİYOR, BİR MASON KADINA VERDİĞİ RÖPOTAJDA. Hiç başka biri yok muydu Fethullah Gülen'le konuşacak?

Ülküdaşlar beni anlayışla karşıladılar, hem teşkilatta hem cemaatte görev aldım. Cemaat görevim sırasında istenen çetele bağları kopardı. Terk ettim evi. Cemaate kötü laf etmedim yine de yıllarca. Yaşattıkları üzüntüleri de bilinç altıma attım. Ama son dönemde Zaman Gazetesi'nin bize ettiği kötülüğü yemin ki komünist Ecevit yapmadı. Türk Milletini vatansız bırakmaya yönelik her faaliyeti destekledi. Büyük Orta Doğu Projesi, Kıbrıs'ın Amerikan üssü olması, Irak savaşında Amerika'nın desteklenmesi, MHP'ye oy verilmemesi propagandası, 1980 öncesinin ülkücülerine katil- kafir denmesi, şehidlerimizi cehennemlik göstermeleri...

Cemaatin sadece ve sadece Tayyibi desteklemesi ve MHP'ye düşman olması cemaatte kalanların ülkücü davaya nasıl ihanet ettiklerini göstermektedir. Ülkücü birisi AKP'ye mi oy verir? Türklük ve İslamlık kavramlarının turizm tanıtımlarından dahi kanunla çıkaran AKP ve onu meydana getiren cemaatte hiç bir ülkücünün yeri yoktur.

Cemaatten burs alıp evlerinde kalıp, ağız kokusunu çekmek ve yahudi ödülü alan gazetelerini okumaktansa, açlıktan ölmek daha iyidir. Allah bu haçlı işbirlikçilerinden kurtulmak isteyenin rızkını fazlasıyla verir kimsenin şüphesi olmasın.

Cemaatte kalanların bir demde onları terk edemeyeceklerini iyi biliyorum, beyinler din kullanılarak kirletilince tutkululuk kolay geçmiyor. Cemaat evlerinde kalanlara diyorum ki; Bir defa da Zaman gazetesinin sitesine "ülkücü ve vatan düşmanlığı yapmayın" diye yazı yazsınlar. Aksi halde hiçbirine hakkımız helal değildir. BENİ ELEŞTİRENE KADAR CEMAATİNİZİN VATAN SATMASINI ELEŞTİRİNİZ. (sakın cemaat vatan satmıyor demeyin, kanıtları bu sitede mevcut) VATAN GİDERKEN ÜLKÜCÜ SADECE TESBİH ÇEKMEKLE YETİNEMEZ.

"Ya ülkücü olun ya komünist olun" sözü ile "ya ülkücü olun ya fethullahçı olun" sözünden daha geçerli olanı ikincisidir. Birincilerin neci olduğu bellidir, ikinciler ise hiç bir belgeye-eleştirimize cevap veremeyip sadece kardeşlik senfonisi okumaya devam etmektedirler. Ne olduklarını kendilerine dahi itiraf edemeyen insanlardır. Türkiye vatanından kopacak her toprak, Amerika'ya gidecek her destek hizmet evlerinden çıkmaktadır. Filistinlilerin kâfir ilan edilip İsrail'in övülmesi kabahati de bunlara aittir.

Rabia Kadir
rabikadir1971@yahoo.com

alihoca
04-05-2006, 10:10
Sn Rabia KADİR'İN biraz gecikmiş ama haklı tespitleri hakkında,

İlgili konuya //Sebep-Sonuç İlişkisi Açısından, 12 Eylül ve 28 Şubat// Adlı inceleme yazısında biraz değinmiştim.

//1980 ve sonrasının Asker ve Sivil Cunta(12 Eylül Askeri Yönetimi,askerin daha fazla yıpratılmaması için bu politikasını yapılan seçimler ile Sivil Hükümet tarafından da izlenmesini sağlama yolunu seçmiştir.) diye de adlandırılan dönemdeki politika değişiminin Cumhuriyetin hiçbir döneminde görülemeyen bir biçim aldığını görmekteyiz . Görülemeyen olarak yapılan tanımlama, yeşil kuşak olarak adlandırılan ABD kaynaklı bu politikanın uygulayıcılarının bizzat 12 Eylülü gerçekleştiren TSK Komuta Konseyi oluşu ile ilgilidir. Merhum T.ÖZAL’IN ( yerelde kullanılan politik sloganı ile Türk İslam Sentezi ) ölümüne değin bu politikanın kesintisiz uygulanması, elbirliği ile sağlanmıştır.

Amaç, ılımlı ve düzen ile uyumlu, işbirliği içinde bir İslami hareket oluşturmaktır. Böylece sol ve dolaylı olarak da Sovyet yayılmasının önüne set çekebilmektir. Uygulamasını ise, seksen öncesi illegal olarak faaliyet içinde olan, tarikat yapılanmasının üzerindeki örtünün kalktığını, legalite kazandırıldığı, iade-i itibar verildiğini, bununla da kalmayıp desteklendiği dönem olarak incelemeye devam edelim.

Netekim Paşamız(Sn EVREN) 12 Eylül Müdahalesinin halk desteğini sağlamak için çıktığı yurt gezilerinde ise ayetlerle süsleyerek yaptığı konuşmalarda, müslüman gençleri adeta teşvik, taltif ve destekleri ile cesaretlendirmeye başlamıştır. Her ne kadar yanlış olarak nitelemesem de, ilk ve orta öğretimde din dersinin zorunlu tutulmasının aynı paşalarımızın eseri olduğunu hatırlatalım.Adeta modanın değiştiğini ve rüzgarın başka taraftan estiğini söyleyebiliriz .Orta öğretimde felsefe gurubu derslerinin ders saati sayılarının sınırlandırılması,bu derslere o yıllarda okullarda kadro fazlası olarak alınan İlahiyat kökenli öğretmenlerimizin sokulması.Sayısı mantar gibi artan Kuran Kursları,İmam hatip okulları,yurt dışındaki tarikat okullarına varan destekler söz konusudur.Farsça ve Arapça, islam devrimi hedefli binlerce kitap dilimize çevrilerek, gençlerin(Buna 12 Eylül Zindanlarında ki Ülkücü Kadroları da dahil ettiğimizde, ürünlerinin sonradan alındığı anlaşılacaktır.) teorik eğitiminde kullanılmıştır.Ordu ve polis öncelikli olmak üzere devlet içinde kadrolaşma hız kazandırıldı.Tarikat liderleri bile ,artık siyasi liderlerin ziyaretleri ile şereflendirilir olmuştur .Kimi tarikat kuruluşlarının ve yayın organlarının düzenlediği görkemli törenlere katılabilmek,çağrılı olarak davet edilmek resim vermek için yarışılır olmuştur.//

Yani konunun başlangıcı 12 Eylül Zindanlarına kadar gider.

Burada asıl önemli olan bir başka husus var.

Bir DEMOKRAT olarak;Ülkücülere yapılan Irkçı-Faşist nitelemesi ve yaklaşımın dışında,

Böylesi bir durumdan çıkarılacak vazife nedir?

AnnE
11-05-2006, 09:48
CAN DÜNDAR
Miliyet 11 Mayıs 2006

Yüzümüzün ağardığı şafaklar


Hatırayı, Sunay Akın'ın o nefis sahne sohbetinde dinlemiştim:
19. yüzyılın ortalarında Osmanlı, Fransa'nın borç tuzağına düşmüştür.
İstanbul'daki Fransız elçisi Marki de la Valette, bunun kibriyle "makam kayığı"na bir çift kürek daha taktırır. Böylece normalde elçilik kayıklarının 5'le sınırlandırılan kürek sayısı 7'ye çıkar.
Oysa 7 kürek, sadece saltanat kayıklarında kullanılmaktadır.
Elçilik kayığı Boğaz'a çıktığında herkes onu saltanat kayığı sanıp selamlar.
Saray, Paris'in para musluğu kesilecek diye görmezden gelir bu saygısızlığı...
Lakin Osmanlı'nın Paris'teki elçisi, aileden diplomat olduğu kadar Tercüme Odası'ndan yetişme bir aydın olan Ahmet Vefik Paşa'dır.
O, alttan almaz.
III. Napoleon'un beyaz renkli at arabasının aynısından bir makam arabası yaptırır kendine... Paris sokaklarında onunla turalar. Fransızlar, saygıyla selamlar "imparatorlarını"...
Fransız hükümeti "Arabayı kaldırın" diye uyarır İstanbul'u...
Cevap, Ahmet Vefik Paşa'dan gelir:
"Siz kayığı kaldırdığınız gün, ben de arabayı kaldırırım".
Bu restleşmenin ardından önce İstanbul'daki kayık kıyıya çekilir, ardından da Paris'teki beyaz araba...
* * *
Fransa-Türkiye ilişkileri hep sorunlu oldu ve sorunlar genelde böyle restleşmelerle çözüm buldu.
Ama günümüzde diplomasi, diplomatlara ait bir ayrıcalık olmaktan çıktı. Artık medya da, işadamları da, aydınlar da uluslararası ilişkilerin etkin aktörleri durumundalar.
Türkiyeli 9 aydının önceki gün Fransız kamuoyuna hitaben yayımladığı bildiri, bu işlevin bariz bir örneğidir. Aynı zamanda da her daim referans alınacak kıymette, yüz ağartıcı bir belgedir.
Bildirinin önemi şurada:
Bu 9 aydın, "1915 vahşeti"ni inkâr etmeyen, hatta bu inkâra karşı çıkan isimler...
Bir kısmı bu konudaki yazılardan dolayı "vatan haini" ilan edilip yargılandılar.
Oysa bu bildiriyle "Böyle bir soykırım olmamıştır" diyenlerin düşünce özgürlüğünü savunuyorlar.
Neden?
Çünkü, soykırım inkârını cezalandıracak "böyle bir yasa tarihi ve ortak belleği sorgulama sürecine zarar verecektir. Dünyada ve Türkiye'de bu sürecin sürdürülmesi çabalarını daha da zorlaştıracaktır. Fransa'da özgür tartışmayı engellemesinin yanı sıra Türkiye'de benzer ve çok daha güçlü bir etki yapacaktır".
* * *
Geçen yıl Erivan'a gittiğimizde bizim gibi hisseden, düşünen Ermeni aydınlarıyla karşılaştık. Ama hiçbirinin yukarıdaki bildirinin altına imza atacağını sanmıyorum.
Oysa 9 imza arasında "Soykırım olmuştur" diyenler çoğunlukta... Demek ki farklı bir yargıya sahip olmak, bir aydına, karşı görüşün yasaklanmasına razı olma hakkı vermiyor.
Aydın, bu kez de karşı görüşün ifade hakkı için savaşa koyuluyor.
Kendi ülkesinde canı pahasına savunduğu düşünce özgürlüğünü, yandaş fikirli başka bir devlete de harcatmıyor.
Fransızları kendi inançlarıyla vuran bu çıkış, Türkiye için yüz ağartıcı bir şafaktır. Ve eminim, diplomatik salvodan ya da iktisadi boykottan çok daha etkili olmuştur.
Türkiye, bu bildiriyle demokratikleşmede kat ettiği yolu ve farkını ortaya koydu.
Şimdi Fransız kayığı kıyıya çekilse de, 9 aydın hep o atlı, beyaz arabada olacaklar.

Master
11-05-2006, 11:33
11.05.2006 12:22:24 Belcika'da, Valon Liberaller Sozde Soykirim Konusunda Yeni Bir Yasa Tasarisi Sundu
Belcika'da Valon Liberal Parti'nin (mr) Bazi Uyeleri, Ermeni Soykirimi Iddialarina Iliskin Tartismalari Yeni Bir Yasa Tasarisiyla Tekrar Gundeme Getiriyor.

Bruksel Hukumetinde Koalisyon Ortagi Olan Mr'in Senatorlerinden
Francois Roelands Du Vivier Ve Christine Defraigne, Senatoya
Sunduklari Yeni Yasa Tasarisinda, Yahudi Soykirimina Iliskin Yasa
Kapsamina Sozde Ermeni Soykiriminin Da Alinmasini, Sozde Soykirimi
Tanimayanlara Bir Yila Kadar Hapis Ve 5 Bin Avroya Kadar Para Cezasi Verilmesini Onerdi.

Belcika Parlamentosu, Gecen Yil Ayni Donemde, Benzer Icerikli Yasa
Tasarilarini Ve Cesitli Degisiklik Onergelerini Tartistiktan Sonra
Rafa Kaldirmisti.

Mr Ve Valon Yesiller'in (ecolo) Girisimleriyle Sunulan Ve Sozde
Soykirimi Kabul Etmeyenlere Para Ve Hapis Cezasi Ongoren Tasarilarin 2005 Yili Haziran Ayinda Reddedilmesiyle, Konuya Iliskin Mevcut Yasanin Eski Halinde Kalmasi, Sadece Uluslararasi Kurumlarda Taninmis Soykirimlarin Dikkate Alinmasi Kararlastirilmisti.

Senato Adalet Komisyonundaki Yogun Tartismalarda, Mr Ve Ecolo
Disindaki Tum Partiler, ''hukuki Acidan Yanlis Bir Adim Atildigi'',
''tarihi Olaylarin Degerlendirme Ve Yargilanmasinin Belcika'ya
Dusmedigi'', ''belcika'daki Turk Toplumunun Uyum Ve Tepkilerinin
Dikkate Alinmasi Gerektigi'', ''ankara Hukumetinin Attigi Son Olumlu
Adimlarin Gormemezlikten Gelinemeyecegi'' Gibi Unsurlarda Uzlasma
Saglamislardi.

Belcikali Siyasetcilerin Bu Tasarilari Reddetmesinde Turk
Toplumunun Ve Sivil Toplum Orgutlerinin Demokratik Tepkileriyle
Belcika Siyasetine Atilmis Bazi Turk Asilli Politikacilarin Da Etkin
Rol Oynadiklari Dikkati Cekmisti.

Tartismalar Sirasinda ''bilimsel Arastirma Geregi'' Uzerinde Duran
Ve Konunun ''hassasiyetine'' Deginerek ''siyasi Yetkisizlik'' Ifade
Eden, ''bir Soykirimin Olup Olmadigina Biz Karar Veremeyiz'' Diyen
Senatorlerin Sayisinda Artis Oldugu Gozlemlenmisti.

Tasariya Karsi Cikan Senatorlerin, Ozellikle ''hukuksal Acidan
Sakincalar Ve Karsilasilacak Olasi Sorunlar'' Uzerinde Durduklari,
''fikir Ozgurlugu'' Unsuruna Degindikleri Dikkat Cekmisti.

Ermeni Yandasi Bazi Politikacilar, Gecen Yilki Tartismalarin
Ardindan Tasarinin Tarihe Gomuldugunu, Bundan Sonra Belcika'da
Soykirimdan Soz Edilemeyecegini Soylemisler Ve Konuyu Farkli Yasalar Cercevesinde Tekrar Gundeme Tasimayi Deneyeceklerini Ifade Etmislerdi.

Mr, 17 Aralik 2004'te Yapilan Ab Zirvesinden Once De Turkiye'nin
Ab'ye Katilim Muzakerelerinin Baslamasi Icin Soykirim Iddialarini
Tanimasinin Onkosul Olmasini Oneren Bir Aciklama Yapmisti.

Senatoya Bu Ay Basinda Sunulan Yeni Tasariya Iliskin Tartismalarin
Ilgili Komisyonlarda Onumuzdeki Haftalarda Baslatilmasi Olasiligindan Soz Edilirken, 8 Ekimde Yapilacak Yerel Secimler Ve Turk Toplumunun Tepkileri Nedeniyle Gorusmelerin ''bir Sure'' Ertelenebilecegi De Ileri Suruluyor.

-aa-

bikmisbroker
11-05-2006, 14:23
Halil Lütfi

Cumhuriyet'in ilk yılları...
Tan Matbaası'nın sahibiydi.
Bab-ı Ali'nin gördüğü "en cimri" patrondu.




Bir gün Cemal Kutay'ı köfteciye götürür Halil Lütfi...
Kutay'ın ağzı kulaklarında... Kolay değil, cimri patron yemeğe
götürüyor. Yerler, içerler. Sonradan gerçeği öğrenir Kutay...
Meğer köfteci, Lütfi'nin kiracısıymış... Özel anlaşma yapmış,
"hesabın yarısını öderim" diye.




Vala Nureddin anlatıyor...
"Sirkeci'deki Hüdadan Lokantası'ndayım. Baktım, Halil Lütfi bir masada
yemek yiyor. Şaştım tabii... Garsonu çağırdım, sordum, 'Nasıl kıyıyor
paraya?' Garson gülümsedi... Meğer, lokanta sahibi Halil Lütfi'nin
arkadaşıymış... Yemeğini sefertasıyla getirir, orada ısıttırırmış... Sadece
su ve ekmek parası ödermiş..."




Tahir Kutsi Makal da, Halil Lütfi'nin yanında çalışan
gazetecilerden... Hokkaya batırmış kalemini, düşünüyor, ne
yazayım diye... O sırada Halil Lütfi gelir, "Niçin
yazmıyorsun?" diye sorar... Makal, "düşünüyorum efendim" der...
Bu cevabı duyan Halil Lütfi basar fırçayı, "Önce düşün, sonra
kalemi hokkaya batır! Bak mürekkep boşuna kuruyor, yazık."




Türkiye'nin gelmiş geçmiş en önemli polis muhabirlerinden
Doğan Katırcıoğlu anlatıyor...
Bir yaz günü. Evinin çatısında tamirat yapacak Halil Lütfi.
Usta gelir, anlaşırlar. 5 lira... Usta çalışır, bitirir.
Parasını almaya gelir. Halil Lütfi "bak evladım" der ustaya,
"bu zarfın içindeki 5 lira senin. Ama şimdi değil... Kış gelsin. Çatı
akmazsa, paranı alırsın."




Cebinde akrep vardı Halil Lütfi'nin... Ama mangal
yürekliydi... Başı "hükümet"le derde girenlere bile kapısını
açardı korkmadan...
Biri de Aziz Nesin.
Hapisten çıkınca, iş verdi ona...


Evet, pinti adamdı Halil Lütfi... Ama harbi adamdı aynı
zamanda... Kimseye borçlu gitmedi bu dünyadan göçerken... Ve
müthiş bir iş yaptı gitmeden... Malı mülkü çoktu. Çocuğu
yoktu. Kiracısı olan bir ailenin oğlunu evlat edindi...
Her şeyini ona bıraktı.
Atatürk sevgisini de...


Çünkü müthiş Atatürkçü'ydü...
O da Selanikli'ydi.
Bir gün Gar'da karşılaştı Gazi'yle... Dedi ki Gazi, "Yahu
Lütficiğim, bak matbaan var, zenginsin, neden hâlâ 3'üncü mevkide seyahat
ediyorsun?"
Lütfi cimriliğine yakışır şekilde, yapıştırdı cevabı, "4'üncü
mevki yok ki efendim, ne yapayım..."
Gazi kahkahayı patlattı, "Senin soyadın Dördüncü olsun" dedi.


Hani şimdi AKP'liler tarafından mahkemeye verilecek olan 82 yaşındaki Fethi
Dede var ya...
İşte o Fethi Dede, bu Halil Lütfi'nin evlatlığı...
Fethi Dördüncü.

Yaşlı diye Erbakan'ı kurtaranlar, aynı yaştaki bir adamı içeri tıkmaya
çalışıyor.




Çağrım bütün Bab-ı Ali'ye...
Bu yaşlı adam, soyadı Mustafa Kemal tarafından konulmuş, onlarca yurtsever
gazeteciye iş vermiş, bu kadar cimriyken gariban bir ailenin çocuğunu evlat
edinip, tüm servetini ona bırakacak kadar gönlü bonkör, Atatürkçü bir basın
patronunun "emaneti" bize...
Sahip çıkın kardeşim.



Meryem'in notu:Gazetelerde çıkan haberlere göre hapse tıkmaya
çalışmalarının adı da "ona haddini bildireceğiz" cümlesi!!!!

AnnE
19-05-2006, 10:25
19 Mayıs 2006 Ece Temelkuran MİLLİYET

'Dini bütün Polat'lar' için: 19 Mayıs!


Arkadaş, kaçıp gitmek geliyor içimden" dedi Ayşe. Ayşe avukat. "Adam avukat yahu!" diye ekledi sonra. Hayretinde haklıydı. Bugüne kadar hep "cahil, meczup, akli dengesi yerinde değil" diye geçiştirilen, "münferitleştirilen" aşırı dinci ve aşırı milliyetçi saldırganlar zamanla tahsillerini tamamlamış ve nur topu gibi, üniversite tahsilli, işinde gücünde katil zanlılarına dönüşmüşlerdi.
Alparslan Arslan, iki hafta önce bu köşede yazdığım gibi Türkiye'de tek meşru varoluş durumu olan "dini bütün Polat Alemdar'lardan" biri olarak "mahallenin sevgilisi delikanlılardan" biriydi. Önceki gün Danıştay'a girip türban kararını veren Danıştay 2. Dairesi'nde kurşun sıktığında sadece "hassasiyetlerinde" biraz ileri gitmiş biriydi! Bu açıklama Ayşe'yi sakinleştirmeye yetmedi: "Baro'dan arkadaşlar yürüyüş düzenleyecekler Anıtkabir'e. Gideyim tamam ama yaşayan biri kalmadı mı gideceğimiz? Bu kadar mı çaresiziz?"
En çok pohpohlanan, en geçerli kimliğin "dini ve milliyetçi duyguları olan genç Polat Alemdar'lar" olmak sayıldığı bir ülkede, öyle olmayanlar olarak biz, çaresiz miyiz?

Ağca benzerliği
Saldırgan Alparslan Arslan, dün verdiği ifadesinde herhangi bir örgütle bağlantısı olmadığını, eylemi tek başına tasarlayıp gerçekleştirdiğini, Müslüman ve Ülkücü olduğunu söyledi.
Bu sözler, neredeyse sıralanışı bile aynı olmakla tıpkı bir zamanlar Mehmet Ali Ağca'nın söylediklerini anımsatıyordu. Varsayalım ki Ağca doğru söylüyordu, hakikaten de herhangi bir örgütle bağlantısı yoktu.
Peki o zaman yıllar sonra Türkiye'ye geldiğinde, yanlışlıkla tahliye edilirken cezaevinin kapısına siyah Mercedes'leriyle gelip kurbanlar kesen, davullarla zurnalarla bayram edenler kimlerdi?
İstanbul Üniversitesi'nde geçen hafta solcu çocuklara pervasızca saldıran, siyah takım elbiseli adamlar kimlerdi? Onları seyreden polisler kimlerdi?
Geçen hafta Metin Uca'ya "Çatlı'nın adını ağzına almayacaksın" diyerek falçatayla saldıranlar kimlerdi? Ne zaman Kürtlerle ilgili yazılar yazsam "Kanında boğulacaksın! Adresinin .... olduğunu biliyoruz!" diye mesajlar gönderenler kim? Kimdi "Bana 'Ülkücüler adam öldürüyor' dedirtemezsiniz" diyen vaktiyle?
Saldırganın "Allahuekber" diye bağırarak kurşun sıkmasından ürküp "Soruşturmada sürpriz sonuçlar çıkabilir" diyerek Alparslan Arslan'ın sadece "dini bütün" değil, aynı zamanda ülkücü çıkmasıyla rahatlamaya çalışan hükümet mensupları kimlerdi? "İslamcı terör demek kanıma dokunuyor" diyen kimdi?
Bunlar kimlerse şimdi başları göğe erdi; yıllarca meşrulaştırdıkları insan tipinin en dört başı mamur örneği var karşımızda: Üniversite mezunu, aşırı dinci, aşırı milliyetçi, mahallenin sevgilisi, kafası bozulunca Danıştay'a giren "Müslüman Türk genci"!

Biz kimiz?
Ayşe'yi sakinleştiremiyorum bir türlü. Kafası müthiş bozuk Ayşe'nin. "Çaresiz miyiz biz?" diye soruyor. "Darbe mi hazırlanıyor?" diye öyle kendi kendine, komplocu bir şeyler düşünmüş yüksek sesle kuaförde, haberi aldığı anda.
Kuaför demiş ki "Gelsin askerler yahu!" Ne diyeceğini bilememiş Ayşe. "Ne yapacağız?" diyor şimdi durmadan. 19 Mayıs Gençlik Bayramı'nda, biz artık orta yaşa doğru ağır ağır yol alırken, çocukluğumuzdan beri içinde dönüp durduğumuz kısır daire yeniden mi başlıyor en baştan diye düşünüyor şimdi?
Biz, hep bizi temsil eden adamlardan daha akıllı, daha eğitimli, bakış açısı daha geniş olduk biz. Doğrusunun demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet, vicdan olduğunu bildik hep.
Ülkemizin ve halkımızın "münferit" saldırılarla nice kadersiz uçurumlara yuvarlandığını gördük. Her seferinde sokaklarda sloganlarla yürüdük.
Ve şimdi kafamız bozuk yine. Söyle Ayşe, biz bu kez de mi bütün bu gürültünün geçip gitmesini bekleyeceğiz sessizce?

http://www.milliyet.com.tr/2006/05/19/yazar/temelkuran.html

alihoca
14-04-2007, 00:46
Önüme, arkama, sağıma soluma bakıyorum. Dinliyorum. Gazeteleri ve köşe yazarlarımızın yorumlarını okuyorum. Televizyonda askeri, siyasi lider ve yorumcuları izliyorum.

Tayyip ERDOĞAN’IN Cumhurbaşkanı olmasına karşı mısınız?
Tayyip ERDOĞAN’IN Cumhurbaşkanı olmasını engelleyebilmek adına her bir şeyi yapmaya hazır ve nazır mısınız?

Gibisinden iki soru sorsam adeta bir koro şeklinde 'EVEET' diye bir cevap yükseleceği ayan beyan ortada.

Tamam, bütün millet haksız olamayacağına göre haksız olanın ben olduğumu da kabulleniyorum. Ama birbirinin peşi sıra zıpkın gibi kafama çakılan soru ve olasılıklara bir türlü engel olamıyorum.

Yapılan beyanlar, açıklamalar, yorumlar ve gösteri yürüyüşleri sonrasında,

Tayyip ERDOĞAN’IN son dakikada televizyona çıkıp Cumhurbaşkanı olamıyorum demesinin milleti sevinçten havalara, borsaları tavanlara fırlatacağı bir ortamın;

Tek kurtuluş olduğundan emin miyiz?
Daha da doğrusu bunun bir kurtuluş olduğundan niye bu kadar eminiz?

Bunun adeta beş yıllık iktidar dönemi boyunca tüm yapılanları unutturabileceğinin farkında mıyız?

Bunun bir zamanlar bir şiir için hapse girip oradan; masum, mazlum ve kahraman olarak çıkışı gibi bir sonuç üretme olasılığı hiç mi yok?

Yine farz edelim ki;
Sn ERDOĞAN yapacağını söylediğimiz açıklamanın ardından Cumhurbaşkanlığı Adaylığına İstanbul Belediyesi Başkanlığına gösterdiği gibi bir başkanı aday olarak açıklamış olsun. Yine farz etmeye devam ederek bu aday da türbansız eşi ile Vecdi GÖNÜL olsun.

Bu mu kurtuluş?

Vecdi GÖNÜL’ÜN Cumhurbaşkanlığı makamında Sn Tayyip ERDOĞAN’IN yapacağı istisnasız tüm icraatlarını aynen onun istediği şekil ve şartta yapmayacağını nasıl ve nereden çıkarıyoruz?

Hadi şöyle söyleyeyim,
Her söylediğini yapacak olan birini Cumhurbaşkanı olarak seçtirip, yönetimi altında tek ses olan AKP'nin başında kalmasının varsa gizli-açık amaçlarını gerçekleştirmesini engelleyip engellemeyeceğini iyice bir düşündünüz mü?

Yok, yok, farz-ı misalimize devam edelim.

Partisinin başında kalan AKP ve Tayyip ERDOĞAN alacağı yüzde 27-29 oy oranını da alamamış olsun. Hatta olmaz ya azınlık larak muhalefete düşmüş farz edelim. Mevcut liderleri ile dört parti meclise girmiş olsun ve AKP muhalefet kalsın.

Seçim galibi olarak bu dört partinin herhangi bir iki ve tümü, koalisyon oluşturup Hükümeti kurmuş olsunlar.

Kurtuluş diye gözlediğiniz bu mu?

Otuz beş yıldır tek ve en iyi bildiği muhalefet olan bir zihniyetin yanı sıra Tayyip ERDOĞAN'ın hangisi olursa olsun Hükümeti ve onun Bakan ve Başbakanını çiğ çiğ yemeyeceğinden dilli düdük edip edemeyeceğini hiç düşünen oldu mu?

Hadi biz, ben edemeeez diyeyim.
Kurulacak olan hangi parti yada hükümet olursa olsun; iç politikadan dış politikaya, ekonomiden tüm alanlara kadar planı, programı, tüzüğü vs ile yapabilecekleri nelerdir?

Eline yüzüne bilmem neresine bulaştırıp Ülkeyi bin beter krizlere gark etmeyeceklerinden emin misiniz?

Hadi bir kişi de olsa 'eder' dedi diyelim.
Sonraki seçim hatta seçimLERİN nasıl sonuçlara gebe olacağını düşünen biri var mı?

Felan feşmekan diye uzayıp giden daha onlarca soru ve ihtimali bir kenara bıraksak bile,

Neymiş efendim;

Hem de bu koşullarda!
Hem de bu konjonktürde!
Hemi de Dünya'da ki bu yapayalnızlığımızla!

Pkk için Kuzey Irak'a Kandil'e operasyon yapılması şartmış.

Ülkemin çıkarı bir yana, bu istek Tayyip ERDOĞAN’ DAN olsa seçim ve oya tahvil gibi sonuçları ile hadi anlaşılabilir desek öneri onun değil.

Uluslararası alanda yol açacağı tüm felaketler bir yana bırakılsa bile,

Kişisel kurumsal yada Ulussal ego tatmini dışında, bu operasyonun PKK'ya vereceği zararın boyutları ile bir tahribat ve sonlandırma gibi bir sonuç üreteceğine nasıl ulaşıyoruz?

Yıllar ve otuz diyebileceğimiz giriş çıkış ve vuruşların sağlayıp sağlayamadıkları nelerdir?

Zararı asgariye, karı azamiye çıkarabileceğimiz bir sonuç için uygun ortam, zaman ve zeminleri hazırladık mı?

Böylesi bir operasyonun PKK etkisi dışında Barzani ve Talabaniye ve onların tüm Dünya'daki konumlarına etkisi etraflıca hesaplandı mı? Bu oprerasyonda bir iki üç ABD Askeri ile başlayabilecek bir çatışmanın üretebileceği sonuçlar iyice bir etüt edildi mi?

Vs vs...

Tüm toplum toptan cinnet geçirmeyeceğine göre;
ARKABAHÇE HASTANESİ
PSİKOSOMATİK ARAŞTIRMA KLİNİĞİ
Hasta Adı : Ali Hoca
http://www.tlcsem.com/images/crazyteacher150x130.jpg
En iyisi ben sessiz sakin hasta koğuşumun rahatlığına döneyim.

dohol
14-04-2007, 01:03
Sayın Alihoca ;

Bu yazı sonrası gerçekten bakış açımı değiştirdiniz desem yalan olmaz , bazen bir konuya atgözlüğü ile bakabiliyoruz ya da öyle bakmamız isteniyor sanırım.

Benim şahsi görüşüm devlet büyüklerimiz ya çok etraflıca araştırıyorlar ve böyle davranıyorlar ya da , ya da malesef bir başıbozukluk sözkonusu ki bu seçenek olmasın umalım.

Sizi Piyasalar kısmındada yazarken göreceğiz artık sanırım hayırlı uğurlu olsun.....

Saygılarımla.

alihoca
01-05-2007, 22:02
Anlayabildiğim kadarı ile AKP ve Sn Tayyip ERDOĞAN, Cumhurbaşkanı adayımız Sn Vecdi GÖNÜL diye açıklamış olsaydı,

CHP Anayasa Mahkemesine başvurmayacak,
TSK uyarı yapmayacak,
TÜSİAD erken seçim istemeyecekti.

Tandoğan ve Çağlayan Mitingleri yapılmayacak halkımız pazar gününü dinlenerek ve eğlenerek geçirecekti.

Eh! Böyle olunca da piyasalarda kısmi kriz yerine bayram havası esecekti.

Allah bilir ama hiç kimse de; Laik, Çağdaş, Demokratik Türkiye Cumhuriyeti tehdit ve tehlike altında çığlıkları atmayacak ve adeta piyasalar borsalar derken güllük gülistanlık yaşayıp gidecektik.

Hadi, geçmiş zaman olasılıkları üzerine kafa yormaya gerek yok deyip bunları bir kenara bırakalım.

Şimdi bir bakalım neler oldu. Tayyip ERDOĞAN kendi yerine Abdullah GÜL'Ü aday göstererek bir anda, feragat eden, demokratik mağdur, ahde vefalı, sahabeyi gözeten, makamda gözü olmayan vs gibi bir pozisyonla kenara çekildi.

Sn Abdullah GÜL'Ü ödüllendirmiş gibi gözükürken aslında aslanın ağzına atıverdi sanki. Sn Bülent ARINÇ'ı ise ister parti içinde ister dışında çıbanbaşı ve tüm kötülüklerin anası bir pozisyonla başa bırakıverdi.

Hadi bunlar da, hiç aklına gelmemiştir günahını almayalım diyelim.

Devamı ile inatlaşma sürdü ve şimdi, başlayan Cumhurbaşkanlığı Seçiminin birinci tur oylamasını Anayasa Mahkemesi iptal etti. Yürütmenin de durdurulduğunu dikkate alırsak, yarından başlayarak Cumhurbaşkanlığı Seçilme süreci yeniden başlatılacak ve seçim süreci üçüncü tur oylama ile sonlandırılacak.

Burada şeytan hiç aklınıza ''traktör ile şehre giden ağa ve fakir köylünün yolda yedikleri nanenin'' hikâyesini getirmiyor mu?

Neyse şeytana uymamakta yarar var deyip devam edeyim.

Sonrasında eğer tüm partiler desteklerse (güya) AKP'NİN istemediği erken seçime Haziran Ayı itibarı ile gidilecek. Böylece demokrasimiz kurtuluverecek.

Yok olmadı. Tam da istenilen ve umulan gibi devam edeyim dilerseniz. Cumhurbaşkanlığı seçimleri erken seçim sonuna ertelenecek.

—Alternatiflerimiz ve pırıl pırıl seçeneklerimiz hazır,
—Siyasi partiler ve seçim yasalarımız gıcır gıcır,
—Harıl harıl çalışacak, kapı kapı dolaşacak, yepyeni cengaver sivil toplum kuruluşlarımız hazır,
—YÖK, Hocalarımız ve Üniversitelerimizin bilinç fışkıran şikayet değil mücadele andı içmiş gençleri yay gibi gerilmiş beklemekte,
—Yazılı görsel basın yayın organlarımız aylardır yıllardır yaptığı gizli-açık araştırmalar sonucunda elde ettiği tüm yolsuzluk, kadrolaşma ve karşı devrim çalışmaları ile ilgili belgeli-görüntüler basım ve yayım için düğme basmayı bekliyor.
—Jitem başta olmak üzere istihbarat örgütlerimiz; tarikatların başta ekonomik kaynakları, örgütün finansal dayanakları, en küçük tereddüt bırakmayacak şekilde gerçek yüzlerini belgeleyerek halkımızın vicdanında mahkum edilmeye hazır ve nazır hale getirilmiş.
—Yazarçizer, aydın takımımız Nurlarda Yatası Uğur MUMCU'YU yattığı yerde çatlatacak araştırmaları ile tarikat-siyaset-ticaret şeytan üçgenini har vurup harman savuracak belgeleri her gün peşi sıra yayınlayarak halkta derin bir şok etkisi yaratarak büyük uyanışı gerçekleştirmek için can atıyor.

Halkımız da saftır salaktır ama nihayetinde eşek değil ya yağdıracak oyları ve laik demokratik cumhuriyetimiz kurtuluverecek.

Bu manzara karşısında bize de ‘Hadi, gazanız mübarek olsun.’ demek düşüyor galiba.

meraklı
02-05-2007, 20:01
Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare, cumhuriyet idaresidir. 1924-Atatürk

Her ne kadar politikadan anlamasam da, takip ve gözlemlerim daima yarım ve yamalak pozisyonda zihnimde yer etmişliğinin dağınıklığını toparlamaya gayret ediyorsam da bilinçli olduğumu zannettiğim ve çenemin düşmesini engelleyemediğim konulardan biridir; iktidar ve muhalefet...

Halil Cibran'ın bir sözü vardır; "yürüyenlerle yürümeyi severim,durup yürüyenlerin geçişini değil."

Bu laftan anladığım tek şey; iktidar koltuklarında işgaliyet yaratmakta olanların varlığından sebeb, baktığım ve görebildiğim yegane hareket, işgaliyet yaratan kişilerin buraya gelene kadar ne kadar sistemli, düzenli ve disiplinli bir çalışmayla sahip olduğudur.

Bıkmaksızın, hep yürümeyi hep ilerlemeyi- kendi hedefleri doğrultusunda , Türkiye'mi nasıl parça parça satıp, nasıl bir karadul misali ağ kurup ürediklerini gördüm.

Sonra da kendi özümüze döndüm; bekleyen, bakan, konuşan ama herhangi bir hareketi gereksiz sayan halkımı gördüm...nihayetinde yumurta kapıya dayanıp da "açarsan kırılırım, açmazsan çalarlar "misali yapılan -birleşmiş cumhuriyet mitingi nin getirilerini gördüm....Dedik ki gerektiği anda ve yerde tek vücut da oluruz, tek ses de...

Ama hani Atatürk'ümün Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir. dediği gibi, yaşarken tüm bunların olmaması için zamanında hissedip harekete geçebilmek olmaz mıydı...?

Yarım hazırlıkla, yarım tedbirle taarruz, hiç taarruz etmemekten daha fenadır. (1922-Atatürk)

Yaniiii.....önce sen tüm fikirlerini, ürettiklerini ve planladıklarını önüne koy, sonra başkasını suçla.....


Eeee ....sonra??...

Pardon nerden nereye geldim...iktidardı muhalefetti derken oturup kendi suçluluğumu tartışmaya açtım...Ama....???



Saygılarımla

meraklı
02-05-2007, 20:39
Ey Güzel alihocam,

Gene damardan zerkettiğiniz "acizlik mi, acizane mi", "yaptırım mı, yaptırdık mı" ları hatırlattınız bana....


Vecdi Gönül aday gösterileydi belki de bunlar yaşanmazdı, dediğiniz gibi...RTB yapmış bir büyüklük(!) yerini ABDullah a bırakmış...Ne çare..heyhaaatttt...

Al işte gene dayanamadım, çenem düşmeye görsün:))

Bir ara gözüme çarpan bir paragraf ilişmişti, aktarmadan geçemeyecem yine...

Sevgili Güzin Abla,

Ben çok fazla erkekle çıkamayan bir genç kızım. Bir genç bana ilgi duydu ve konuşmaya başladık, sonra buluştuk ve beni evine ailesi ile tanışmaya davet etti. Gittim ama ailesi evde yoktu. Sonra bana kola ikram etti, kendisi de içti. Ama yanımda bir anda uyuyakaldı...Acaba ben çok mu sıkıcıyım..:(

Güzin Abla nın cevabı;

Hayır kızım ,sen ancak Allah ın bir sevgili kulusun..:))

Ne alaka mı...canım anlayın işte o alaka....kalın sağlıcakla:friends:-

alihoca
02-05-2007, 22:29
''1930’lu yıllarda Ankara Ulus’ta ki Atatürk Heykeline bütün vatandaşlar selam verirdi.''

Televizyonda bunu söyleyen bir Türk Büyüğümüzün mahdumu, devamında ‘yani şimdi bunun nesini, neresini anlatayım, öyle gülünç ki’ diyor yâda demek istiyor.

Şimdi ilk bakışta hakikaten doğru dememek mümkün mü? Hayır. Hani günümüzün en ulusalcısı bile dillendiremese de ‘ayıp etmişiz hakikaten’ diye en azından içinden geçirir desem doğru bir ifade olur sanırım.

Oysa çok değil üç beş yıl öncesinde meclise halkın oyları ile seçilmiş, o zamanki isimleri ile mebusların, saltanatın kaldırılmasına rağmen, İstanbul’da şartlı olarak seçilmiş halifeye saltanat nişanesi olan doru(beyaz) at hediye edişlerini beyefendiye sorsak;

Geleneksel hale gelen altı yüzyıllık alışkanlıkla açıklamaya kalkar. İlginç olan, bu açıklama en azından o günkü bakışı anlamak babında doğru bile denilebilir.

Peki, bir önceki olayın o günün eğitim, bilinç ve bakış açısı ile bir açıklaması yok mudur? Vardır. Tabii ki asıl amaç anlamak olsa, yani amaç ‘üzüm yemek’ olsa, vardır. Yakın yâda uzak demeden tarihi olayları incelerken (hüküm vermek için değil, anlamak için yapılanından) bugünün, oluşmuş ve yerleşmiş değerleriyle değil, o günün koşullarını dikkate alarak bakmamız gerekir ise eğer;

Altı yüz yıl kul-teba anlayışı sonrasında kurulan Genç Cumhuriyetin, eğitim ve bilinç düzeyleri malum bireylerinden nasıl bir davranış biçimi bekleyebiliriz ki?

Diğer tarafta da peder hazretleri ‘Rönesans’tan, matbaanın keşfinden, okyanus açılımlarından, endüstri devriminden ve sınıf bilincinden yoksun olan "biz"...’ diyerek önemli bir saptama yapıyor. Hah, bende şimdi sizler gibi ‘’ne güzel, hay yaşa! Yazan ellerin dert görmesin.’’ dedim. Hatta bu önemli saptamanın öncesinde, Ülkemiz demokrasisi üzerine ‘ Camii’ parfümlü Başbakan ve ‘Kışla’ parfümlü siyaset gibi dokundurmalara da hak verdim.

Hani dillerden hiiç düşürülmeyen ‘Evrensel demokrasi’ ilkeleri ile hiç bağdaşmayan ve Dünyanın çağdaş demokratik ülkelerinde görülmeyen bir durumda oluşumuzu da -kafama kakıp duruşları sayesinde- tasdik ettim.

Sağ olsun, diğer mahdumu da ‘Kışladan’ gelen muhtıra-uyarı sonrasında nasıl akıl edilip, nereden bulunup buluşturuldu ise o dakikada bağlandığı televizyon kanalında, spikerin sorusuna; demokratik sürece yapılan ve çağdaş demokrasilerde asla görülemeyecek olan TSK müdahalesini kınayıp ayıpladığı için utancımdan kıpkırmızı kaldım.

Bu arada önemli diyerek hakkını verdiğim pederlerinin saptaması aklıma takıldı. Rönesans’tan, matbaanın keşfinden, okyanus açılımlarından, endüstri devriminden ve sınıf bilincinden yoksun olan bir Ülkenin liderinden, siyasetine, askerinden vatandaşına kadar ‘evrensel demokrat ülke, devlet, kurum ve kişilerin’ göstermesi gereken davranışlarını ''biz''imkilerden beklemenin, iyi niyetli bir açıklaması varsa da, ben bulamadım.

Bu familyanın ayıpladıkları onlarca özelliğimizden bir diğeri de, ümmetten millete dönüşümümüzün önemli üst basamağı olan Türk Milliyetçiliğidir.

‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ özdeyişi ırkçılığımızı belgeleyen en büyük kanıttır adeta. Bu familya için ‘Evrensel insan-İnsan Hakları’ anlayışı varken Ulustan, Ulusçuluktan söz etmek, hele hele ‘Türk’üm’ demek nerede ise kafatasçılık ile eş değerdedir.

Ne yapayım neyleyim de kendimi teselli edeyim derken, güncel bir haber gözüme ilişti.

//‘Fransa Devlet Başkanlığı seçimlerinin birinci tur galibi olan "Birlikte" başlıklı kitabıyla politik vizyonunu ortaya koyan Sarkozy Fransa’nın durumu hakkındaki teşhisi bir hayli karamsar.

Fransa’nın bir kimlik buhranı içinde olduğunu şöyle ifade ediyor: "(Buhranı) besleyen küreselleşme, gizli göç, işsizlik ve satınalma gücünün azalmasıdır. Kriz ekonomik, sosyal, politik olduğu kadar bir değerler ve kültür krizidir.

Bir millet ve cumhuriyet krizidir."

Sarkozy, Fransa’nın çeşitli etnik gruplardan oluştuğunu, devlet eliyle tek bir millet yaratıldığını belirtiyor ve bu yüzden milli kimlik üzerinde uzun uzun duruyor.’//

Bir insan yaşamı için çok gibi görünen seksen beş yılın, devletler yaşam süresi içinde dahası demokratik evrim içindeki yeri ancak ana rahmindeki bebekle yaşıt sayılabileceği gerçekken,

Manga Carta’dan sonra beş-altı yüz yıllık; Rönesans’tan, Reformdan, matbaanın keşfinden, okyanus açılımlarından, sömürge ve sömürgenlikten, endüstri devriminden, uluslaşma, demokratikleşme gibi aşamalarının her birinin kanlı süreçlerinden geçen,

Fransa gibi model gösterilen bir Ülkenin Devlet Başkanlığı baş adayının tanımladığı buhran için çare ve çözüm önerilerini okuyup,

Halimize;
Küfür mü etmeliyiz, yoksa şükür mü etmeliyiz,
Yoksa oturup çare çözüm mü üretmeliyiz, bilemedim?


Saygılarımla

alihoca
02-05-2007, 23:09
...
Al işte gene dayanamadım, çenem düşmeye görsün:))

Sevgili Meraklı;

Estağfurullah.
Tam aksine, akılda, yürekte demlenmiş özgün yazıları ile katkı sağlayan Sizin gibi Değerli Dostlarımıza teşekkür borçlu olduğumuzu düşünüyorum.


Saygılarımla

meraklı
03-05-2007, 19:58
Aman hocam,

Sizlere yetişmekte her ne kadar heyecan yaşayıp koşuyorsam da sizlerin o güzel yürekleri sayesinde verdiğiniz molalarda ancak arayı biraz kapatır gibi oluyorum...

Bu güzel iltifatlarla bana fazladan bir çift kanat takmış olursunuz:))

Sizlerden aldığım bu gazla artık samanyolu dahi dar gelir bana.....;)

Saygılarımla,

hakan
03-05-2007, 23:09
‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ özdeyişi ırkçılığımızı belgeleyen en büyük kanıttır adeta. Bu familya için ‘Evrensel insan-İnsan Hakları’ anlayışı varken Ulustan, Ulusçuluktan söz etmek, hele hele ‘Türk’üm’ demek nerede ise kafatasçılık ile eş değerdedir.

Ne yapayım neyleyim de kendimi teselli edeyim derken, güncel bir haber gözüme ilişti.

//‘Fransa Devlet Başkanlığı seçimlerinin birinci tur galibi olan "Birlikte" başlıklı kitabıyla politik vizyonunu ortaya koyan Sarkozy Fransa’nın durumu hakkındaki teşhisi bir hayli karamsar.

Fransa’nın bir kimlik buhranı içinde olduğunu şöyle ifade ediyor: "(Buhranı) besleyen küreselleşme, gizli göç, işsizlik ve satınalma gücünün azalmasıdır. Kriz ekonomik, sosyal, politik olduğu kadar bir değerler ve kültür krizidir.

Bir millet ve cumhuriyet krizidir."

Sarkozy, Fransa’nın çeşitli etnik gruplardan oluştuğunu, devlet eliyle tek bir millet yaratıldığını belirtiyor ve bu yüzden milli kimlik üzerinde uzun uzun duruyor.’//

Bir insan yaşamı için çok gibi görünen seksen beş yılın, devletler yaşam süresi içinde dahası demokratik evrim içindeki yeri ancak ana rahmindeki bebekle yaşıt sayılabileceği gerçekken,

Manga Carta’dan sonra beş-altı yüz yıllık; Rönesans’tan, Reformdan, matbaanın keşfinden, okyanus açılımlarından, sömürge ve sömürgenlikten, endüstri devriminden, uluslaşma, demokratikleşme gibi aşamalarının her birinin kanlı süreçlerinden geçen,

Fransa gibi model gösterilen bir Ülkenin Devlet Başkanlığı baş adayının tanımladığı buhran için çare ve çözüm önerilerini okuyup,

Halimize;
Küfür mü etmeliyiz, yoksa şükür mü etmeliyiz,
Yoksa oturup çare çözüm mü üretmeliyiz, bilemedim?


Saygılarımla


Sevgili Ali Hocam döktürmüs yine.

Azda kendimi zorlasam acaba biseyler cikartabilirmiyim?

"Ne Mutlu Türküm Diyene"

Cumhuriyetin kuruldugu yillari düsününce

Bir ümmetten Millet olusturma cabalari icin gerekliydi

Zaten Atamiz Türk Milletinin tarifini yaparken

Kurtulus savasini yapan ve Cumhuriyeti kuran millete Türk Milleti denir seklinde tanimlamisti.

Irkcilik amaci gütmeyen sadece o günlerde ve günümüzde gecerliligini koruyan cok kültürlü ülkemizde birlik ve beraberligi koruma ve pekistirme amaciyle olusturulmus bir politika ne yazikki bazilarinca carpitilirak irkcilik anlaminda degerlendirilir olmaya basladi.

ABD gibi ülkelerde vatandaslik olur. Avrupadan giden maceraperestler kurdu o ülkeyi. Sorsanin hepsi ABD vatandasiyim der.

Isvicre; konya topragi kadar yerde bircok kralligin taaa vakti zamaninda federasyon catisinda birlesmesiyle kurulmus. Istanbul kadar nüfusu olan bu ülkede 4 resmi dil var. Fransaya yakin yerlerde Fransizca, Italyaya yakin yerlerde Italyanca konusuluyor. Büyük cogunlugu Almanca konusuyor.

Sorsaniz hepsi Isvicreliyim der Isvicre diye bir irk yok.

Bazi aklievveller eyalet yöntemine gecelim falan diye düsünmekteler

Iste su ülkede var isliyor filan derler

Gel gelelim kazin ayagi öyle degildir

Isvicrede nerdeyse her sehir bir devlettir ic islerinde serbest dis islerinde merkeze baglidir.

Amma bu adamlar ayri iken birlesmisler ve federasyon kurmuslar tamamen kendi cikarlari dogrultusunda.

Simdilerde yurt disinda yasayipta kendisini Türk görmeyenler Türkiyeliyim demekteler. Bir kismida kendisini baska bir ülkenin insani olarak nitelendirmekte.


Türkiyeli olmakla Türk olmak "ne mutlu Türküm diyene" ile ayni anlamda olmasina ragmen farkli kullanilmakta.

Bu konuda cözüm üretmek yönetenlerin baslica görevi olmali ama onlar cok mesguller, memleket meselelerine ayiracak zamanlari hic yok malesef.

alihoca
06-05-2007, 21:56
Sevgili Hakan;

Ne çok şey var söylenen!
Ne kadar az şey var yazılan!

Bakın, az çok mürekkep yalamış insanlar olarak, basın ve medyadan genel bir şikayet anlayışımız ve alışkanlığımız var.

Ama ne menem bir iştir ki, eğitim düzeyi ve öğrenim olarak, bilgi, tecrübe ve görgü olarak olarak, gerek sanal alem ortalamasının, gerekse siyaset dünyası ortalamasının çok üstünde bir kaliteyi yansıtan üye sayısına sahip güzide forumumuzda yılların süzgecinde damıtılmış birikimleri, özgün fikirleri yazabilmek, görebilmek nedense pek mümkün olamıyor.

Onun yerine yine o şikayet ettiğimiz basın-medya-siyasetçi yorumlarını foruma geçmeye ve temel almaya devam ediyoruz.

Bunca nezih insanın yıllarca edinilen onca birikim ve tecrübesine yazık, günah olmuyor mu? Sorusunun cevabı ise doğrusu yüreğimi yakıyor, diyebilirim.

Aslında yazılacak şey de, ele alıncak konu da çok. Ama gel gör ki inadına da zor. Konuşmayı ve şikayeti çok seven ama çare çözüm üreterek yazmayı sevmediğimiz halde, okumuş-yazmış taifesinin üzerinde mutabık olduğu ender konulardan birinin ''millete kızmak'' olması da Ülkemize has bir ilginç durum olsa gerek.

Kaç gündür yazıp sildiğim sayfalar dolusu yazının haddini hesabını bilmiyorum. Bunu da ''kırar mıyım, yanlış anlaşılır mıyım?'' türünden bir dolu endişe ile foruma geçip geçemeyeceğimi bile doğrusu bilemiyorum.

Çok değerli tespitler içeren yazına gelecek olursam aslında bölümler halinde ve alıntılayarak cevaplandırılması gerekir ki, işin zorluğu bir yana ''yararlı olur mu?'' kısmı için biraz endişeliyim diyebilirim.

Onun için kısaca ve genel olarak değinmeye çalışayım.

Basın ve medyamızın, edebi yönü, tarihi siyasi bilgi birikimi, yazım ve etkileme gücü, entellektüel bilgi düzeyi yüksek, ağzı iyi laf yapan yorumcu ve yönlendiricilerinin en önde gelenlerinin, Laik, Çağdaş Cumhuriyetimiz ve onun Devleti ile ''sorunlu olanlar'' olmasının en büyük talihsizliğimiz olduğunu düşünüyorum.

Batının ulaştığı evrensel değerleri, günümüz Türkiye'sinde aramak ve -üstelik bulamayacağı malumken ve özeleştiri oklarını kendilerine hiç yöneltmeden- bulamayınca da;

Ülkemi yerin dibine ve itin münasip bi yerine sokmak sanki üzerlerine aldıkları başlıca görevleridir.

Eh, güçlü edebi yönlerini, iç-dış siyasi uzmanlıklarını, güçlü kalemlerini, şiirsel dillerini, sanatçı kişiliklerini düşününce yaptıkları görevi nassıl güzel ifa ettikleri gördük, görüyoruz.

Vaay Efendim? ''Evrensel Demokrasilerde asker, nassıl muhtıra verir.'' miş. İyi hoş, pek de güzel! Dee, batı demokrasilerinde bir üst yapı devrimi örneği, askerin hediyesi bir demokrasi örneği var mı? Bunca entellektüel bilgi birikimie haiz kimlik ve kişiliklerin böylesi bir sorunun cevabını bilmeyişi mümkün müdür?

Efendim, Mustafa Kemal 1923-30 arası yıllarda günümüzde demokratik diyemeyeceğimiz bir çok müdahaleler yapmış?

Peki, ne yapabilirdi? Ülkeyi işgal kuvvetlerine peşkeş çeken halifeye biat mı, etseydi? Ankara garinda İstanbul'dan gelen kravatlıların meclisde, devlettin üst-alt kademelerinde memuriyet verildiği bir zamanda başka ne yapabilir di?

Siyasi devrim tarihinde devrimler nasıl ve hangi bedellerle yapılmış? Bugünkü Almanya dediğimiz Ulusu, Prusya Prensleri(Beyi) 1 ve 2 Friedrich ayrı gayrı prenslikleri(derebey) gül vererek mi, birleştirip millet yapmış? Fransa da sayısı meçhul Cumhuriyet ilanları güle oynaya şarkı söyleyerek mi gerçekleşmiş?

Devrimlerin işleyişini bilmediklerini de söyleyemeyeceğimiz göre, bu saldırgan mantığın gerisinde ne yatar, amaç nedir? Doğrusu anlayabildiğimi ve çözebildiğimi söyleyemiyeceğim.

Bugün günümüz Fransa'sında Sarkozy gibi -neredeyse Devlet Başkanı diyebileceğimiz- bir kişi çare olarak ''millet'' olmaktan söz edişi suç olmuyor ama Türk'üm demek direkt olarak faşistlik olarak sunulabiliyor.

Bakın, Dünya Siyasi Tarihinde konfedasyonlara ayrılmanın değil konfedasyonların-fedarasyona evrilerek birleşip bütünleşmeye dolayısı ile ABD gibi vatandaşlık bağı ile bağlı olunan uluslaşmaya-milletleşmeye gidebildiği açık bir tarihi gerçekken,

Milletten konfedarasyonlara dönmeyi yani bütünden parçaya bölünmeyi çare ve çözüm olarak sunulabilmenin hangi tarihi gerçek ve dahasi hangi iyi niyetle bağdaştırabiliriz?

Felan feşmekan diye yüzlerce örnek vermek mümkün de, basın ve medyaya neredeyse hakim olan bu tür kalemşörlere karşı adı dinazora çıkmış ''Özdemir İNCE'' gibi bir iki kişinin kalması belki de işin en vahim olan kısmıdır zannımca.


Dağıtıp, karıştırıp kafanızı şişirdiysem affola

Master
07-05-2007, 08:35
Çok önce söylemiş ;)

405

alihoca
07-05-2007, 22:49
57. Hükümet Dönemini kısaca bir hatırlayalım.

1990 yıllardan bu hükümetin kurulduğu günlere kadar banka ve finans kesimi kaynaklı biriken sorunların bu hükümet döneminde merhumun kafasına atılan anayasa kitapçığı ile bir ekonomik krize dönüştüğü hepinizin malumudur.

Jandarmanın yaka paça yakaladığı koyun hırsızlarına kürsüsünden kanun kitapçığını fırlatan hakim misali krizi çıkarmayı becerebilenlerin krizi(bilmediği için) yönetemeyeceğini de böylece görmüş olduk. Milyar dolarlar bir iki günde buhar olup uçarken çıkıp tek kelime etmeden beş gün boyunca konutuna saklanışına da şahit olduk.

Sonrası Kemal Derviş tarafından planlanan ‘Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’ gereğince bankacılık kesiminden başlayarak ekonominin her alanında yapısal reformların yapıldığını gördük. Üstelik Enis ÖKSÜZ ve diğer MHP Bakanlarının satılmış ve hain gibi suçlamaları göğüslenerek..

Merkez bankasının daha özerk hale getirilmesi, mali sistemin iyileştirilmesi, kamu bankalarının kambura dönüşen borçlarının devlet tahvili ile kapatılışı, el konulan bankaların satılması, kamu bankalarının özelleştirilmesinin önünün açılması, ekonomide rekabetin artırılmasını ve verimlilik artışını sağlamak vb gibi yılların biriktirdiği birçok konuda kanunlar çıkarılmış ve hızla yürürlüğe sokulmuştur.

AB Uyum Yasaları adı verilen ve toplamı on dört yasada değişiklik öngören değişikliklerin tümünün DSP gibi Ulusalcı (artık ne demekse) ve MHP gibi radikal söylemleri olan üçlü koalisyon hükümeti döneminde çıkarılmış oluşunu düşündüğümüzde alınan kararların zorluk derecesi ve yapılanların önemi anlaşılmalıdır.

ABD-Türkiye ilişkilerine baktığımızda ise Taliban rejimine karşı Ecevit’in Başbakanlığını yaptığı hükümetin Afganistan’da takındığı tavır ve ABD ile eşgüdümlü hareket sonrasında Kemal DERVİŞ faktörü de devreye girerek 8 Milyar dolarlık beş yılı ödemesiz düşük liborlu dış kaynak girişini de sağladığı görülmüştür.

Ayrıca ABD’NİN yaşadığı ikiz Kule vurgunun radikal İslami hareketlere karşı Demokratik Türkiye Cumhuriyetine (Yine Ecevit Hükümetinin bu konuda da aldığı dış siyasi tavır ve Derviş Faktörü önemlidir.) olan bakışın olumlu anlamda değişimine aracılık etmiştir. İkiz kuleler olayının ayrıca Türkiye’nin pkk terör örgütüne karşı verdiği mücadele ABD ve Dünya’dan haklı destekler almaya başlamasına yol açmıştır.

Buna, Türkiye’nin İsrail ile daha 1991’lerde DEMİREL- İNÖNÜ döneminde başlatılan ticari-askeri ilişkilerin 57. Hükümet Döneminde artırılarak devam ettirildiğini görüyoruz. Ortadoğu’da en azından İsrail’i hedef almayan, onu rencide etmemeye özen gösteren bir politika izlenmesinin, Pkk terör örgütüne karşı İsrail ile işbirliğini ve dolaylı olarak Musevi lobisinin ABD üzerinde olumlu etkisine ve ABD-Türkiye ilişkilerinin adeta baharını yaşamasına neden olmuştur.

Öyle ki Türkiye-AB ilişkilerinde çıkan her tartışma ve sorunda, önce Bill Clinton olmak üzere sonrasında ABD Başkanı Busch’un Avrupa ziyaretlerine ve telefon trafiği ile doğrudan destek turları başlatarak Türkiye’nin desteklenmesine neden olmuştur. ABD doğrudan destekleyemediği her ortamda ortağı İngiltere ve İtalya’yı devreye sokarak her görüşmede onların tam desteklerinin yanı başımızda olmalarını sağlamıştır.

Bakü-Ceyhan gibi bugünün hayati öneme sahip projeleri Rusya’nın muhalefetine rağmen gerçekleşebilmişse bunda o günlerin Türk-ABD ilişkilerinin ulaştığı boyutun etkisi asla görmezden gelinmemelidir. Yine hakeza Kıbrıs Rum Yönetimine karşı ABD’NİN Türkiye yanında yer alışı o günlerin gazete başlıklarının taraması ile tekraren hatırlanacaktır.

Kaba hatları ile Türkiye’nin Dış Dünya ile ilişkilerine bir göz attığımızda görünenler bunlardır. Mustafa Kemal Dönemi haricinde, Türkiye imajının Dünya’da bu denli parladığı bir dönem varsa da en azından ben bilmiyorum, diyeyim.

Ekonomik açıdan bir kriz yaşanmış ama tek müsebbibi 57.Hükümet olmayan bu krizin faturasını sadece onlar ödemiştir. Kriz sonrası alınan karar ve yürürlüğe konulan önlemler paketi ile halka adeta acı bir ilaç içirilmiştir. Kişisel lider-kadro rahatsızlıkları dışında Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir koalisyon hükümetinin bunca zor kararın altına imza koyduğu bir dönem de yoktur.

ABD’NİN Irak’a müdahalesine Bülent ECEVİT ve -özellikle Türkmenler ve Musul Kerkük Konusunda ki hassasiyetlerini düşününce MHP ve Ülkücülerin karşı duruş nedenlerini hala anlamayı beceremediğimi not ederek- Devlet BAHÇELİ’NİN karşı çıkışı ile tüm büyünün bozulduğu anı bir kenara bıraksak.

Hatta bırakmayıp, ABD’NİN Irak’a müdahalesine yeşil ışık yakacak olan Hüsamettin ÖZKAN’A Bülent ECEVİT’İN sağlık problemleri nedeni ile Başbakanlığı bıraktığını ve dahi Sn BAHÇELİ’NİN bunu okeylediğini varsayıp devam etsek.

İki yıla yakın zamanı olan bir Kemal DERVİŞ’Lİ bir hükümetin acı ilaç içirdiği hastasının bu yoğun bakım ve nekahet dönemi sonrasında iki yıl içinde çoktan iyileşme belirtilerini gösterdiği hoplayıp zıplayabildiği bir ortamda seçimlere gidilmiş olsaydı.

Acaba bugünkü tablo nasıl oluşurdu?

Olmaz ya, hani mesela BAHÇELİ-ECEVİT ikilisi ile bile MOU benzeri bir anlaşma ile Kuzey IRAK’A ABD girişine yeşil ışık yakmış olsaydık. Musul-Kerkük ve çevresinin bir güvenlik çemberi altına alınışını düşündüğümüzde, 36. Paralele kadar TSK-ABD denetimi altında olan bir bölgede peşmergeleri ile Barzani devlet kurmaktan bahsedebilir miydi, acaba? Hatta beş yüzyıllık Türk Yurdu Musul-Kerkük olmadan devlet kursalardı, ne olurdu?

Tamam, geçmiş adı üstünde geçmiş deyip olasılıkları bir kenara bırakalım.

Ama önemli bir tespit yapmadan geçmek de olmaz. 57. Hükümet sadece istifası ile krizin tüm faturasını ödemiş ama seçimler sonrası başa gelen AKP’YE meyvesini yemeyi, zevkini ve sefasını sürmeyi miras olarak bırakmıştır. ‘Yok, efendim!’ diyene 57 Hükümetin ilan ettiği ‘Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nı bir daha okumasını şiddetle tavsiye ederim.

57. Hükümet Döneminden, Türkiye’nin Ortadoğu, AB, İsrail- ABD ilişkileri açısında AKP Hükümetinin devraldığı mirasın özellikle altını çizerek sonlandırayım.

Kısmetse AKP’nin beş yıllık Lale Devri ve sonrasını sonraya bırakalım.

Saygılarımla

nomeames
09-05-2007, 09:01
Yüksek Seçim Kurulu, 22 Temmuz'da yapılacak erken genel seçimde oy kullanabileceklerin isimlerinin yer aldığı seçmen listelerini bugünden itibaren muhtarlıklarda askıya çıkaracak.

Kaynak : http://www.milliyet.com.tr/2007/05/09/siyaset/siy09.html

Şimdi Top Bizde :sarikart:

alihoca
09-05-2007, 21:58
Lale Devri seçim öncesi ziyaretlerle ABD’ye verilen sözler, AB’ye katılım konusunda sermaye kesimine verilen güvenceler ve gelişerek değişim açıklamalarının yanı sıra, mevcutlara olan bıkkınlık ve seçeneksizliğe mahkûm olan halkın arayışına mazhar olunması ile başladı.

Ekonomik anlamda; İstanbul Belediye Başkanı seçilir seçilmez yağmur bombaları ile yağmayan yağmurlar yağıp barajlar dolunca, doğuştan dört ayaküstüne düştüğü az çok anlaşılmıştı zaten. Kadro kadro diye methedip durduğunun da bir acemi oğlan olduğu görülmüşse de, ilk yıllarda mevcut olan Derviş Programına bilip anlayabildikleri oranda bağlı kalmayı az çok başardılar diyebiliriz. Tayyip ERDOĞAN’ın bir başka şansı da Dünya’da ABD’nin düşük faiz ucuz dolar politikası gereğince Dünya’ya açılan trilyonlarla ifade edilen sıcak sermayenin yüksek faiz politikası izleyen Türkiye’ye akışıdır.

Hızla sanayileşen ve ucuz işgücü potansiyeline sahip Çin ve Hindistan’ın ürettikleri kalitesiz ama ucuz ürünlerin, gümrük-koruma önlemeleri almayan bizim gibi Ülkelerin pazarlarını adeta işgal etmişlerdir. Bu durum iç üretimde gerek ürün, gerekse iş gücü fiyatlarını baskı altına alarak pazardaki fiyatların artışını engellemiştir. Tekstil, kırtasiye, oyuncak gibi birçok sektörde insanlar işini kaybederken, aynı zamanda ürün fiyatlarının haksız rekabet nedeni ile düşmesi yâda en azından önceki hükümetler döneminde olduğu kadar artmayışı, halkın bu hükümetin yanlışlarını görmesini engelleyen en önemli etken olmuştur diyebiliriz.

Diğer taraftan AKP Hükümetinin yaklaşan seçimlerde Dünya’yı kasıp kavuran sıcak paranın yarattığı ekonomik rehaveti, büyük bir işbilirlik edasıyla halka yutturmayı başarabileceği anlaşılıyor. Lakin seçimler sonrasında iktidara gelemez ise (acı severlerin yerken büyük bir keyif aldıkları çiğ köftenin çıkışında verdiği acı gibi) sıcak paranın çıkışında yaşanılacak olanları başkalarına miras olarak bıraktığı bir ekonomik gerçektir.

Daha ilk günden ''Çok Yönlü Dış Siyaset'' olarak lanse edilen Dış Politikamıza gelince; Seçimler öncesi ve sonrası Tayyip ERDOĞAN tarafından verilen tüm sözlere rağmen, 1 Mart Tezkeresinin reddi dış politikamızdaki önemli bir kırılma noktasıdır. Bu aynı zamanda sadece ABD ile değil, Türkiye’nin Dış Dünya ile ilişkilerinde bir dönüm noktasıdır. ABD’nin Irak’a saldırısına ''Türkiye Kuzey kapısını açmaz ise ABD Savaşı göze alamaz.'' diyen ufuksuz ve sinsi akıl hocalarının peşine takılarak, parti gurup kararı bile almayan AKP Hükümeti askerimizin başına çuval geçirilmesine, çizdiğimiz çizgilerin hepsini yalamamıza neden olmuştur.

Çuval Olayı’nın asla unutulmayacağı, not edildiği söylene dururken, asıl ve asla unutmayacak olanın Güneydoğu’dan tekme tokat kovulan ABD olacağı gerçeğini görebilenlerin, hor görülen aşiret reisleri olması bir başka acı gerçektir. Daha Irak Savaşının dumanları tüterken ve pkk vitrinde ön plana alınıp boy gösterirken, geride Mesut Barzani’nin Güneydoğu Anadolu’da siyasi alt yapı çalışmaları başlatılmıştır. Çok değil altı ayı geçmeden de pkk saldırılarının olanca hızı ile başlayışı sonucunda şehit olanlara şahit olmak zorunda bırakıldık.

Irak Savaş’ında ''Masa yok!'' diyenlerin, Musul Kerkük ve Türkmenlerin pazarlandığı masada olamayacağı da anlaşılınca, garibim Türkmenlerin zorunlu tercih olarak seçimlerde mezhep kimliklerine yönelerek adeta buharlaştıkları halen de anlaşılmış değildir. Özetle, 57. Hükümet Döneminde elimizi kolumuzu sallayarak girdiğimiz Kuzey Irak’ta ve cirit attığımız Musul Kerkük’te AKP Hükümeti sayesinde Aşiret Reislerinin iznine ve insafına mahkûm edildik.

‘Ak Yarınlar’ vaad eden Tayyip ERDOĞAN Hükümeti bir yana; onca savaş karşıtı yazarın "Türkiye Kerkük’e karışırsa, Diyarbakır ve Güneydoğu kentlerine karışırız" gibisinden dış söylemlere, Tezkere karşıtı onca okuryazar taifesinin "Kerkük'e yapılan bir saldırıyı Diyarbakır'a yapılmış kabul ederiz" gibisinden iç söylemlere, eserini dinleyen bir sanatçı gibi kulak vermek yerine, kızıp bağırmaları da bize has bir başka garipliğimizdir.

Yakın komşularımızla; ABD ve Dış Dünya tarafından adeta tecrit edilen Suriye gibi Ülkelerle ilişkiye girmek, Hamas’ın Suriye’de saklı liderleri ile gizli görüşmeler yapmak, adına ticari ekonomik ilişkiler diyerek ABD ve İsrail’in kanlısı İran’la gerdeğe girmeğe kalkışmak, bununla da yetinmeyip İran’a yapılacak bir saldırıya karşı olduğumuzu ilan etmek benzeri politikalar izlenmiştir.

Yakınlıkları yakın tarihimizden örneklerle tartışmalı komşularımızla kurduğumuz yakın ilişkilerin, İsrail ile on yılda zar zor kurulan ilişkilerin bozulması anlamına geleceği de tabiidir. Hem tükürüp hem ayaklarına kadar gidip yaladığımız söylemlerin üstüne, Dış İşleri Bakanından Başbakanına kadar bir katil ilan etmediğimiz kalan İsrail-Türkiye ilişkileri adeta dondurulmuştur denebilir.

Ortadoğu ve İslam Ülkeleri ile Sn Erbakan Hocamız zamanında başlatılan sıcak(!) ilişkileri tekrar inşa etmek isteyen AKP Hükümetinin Türkiye’yi ulaştırabildiği nokta; Arap-İsrail Anlaşmazlığı için başlatılan ve yürütülen birçok önemli toplantıya ancak İngiltere gibi bazı aracı Ülkelerin ısrarı ile katılabilir hale gelmek olmuştur. Bizim barış görüşmeleri için aylarca arabuluculuk yaparak çağırdığımız İsrail ve Hamas'ın, Arabistan’ın tek çağrısı ile anında toplanarak görüşmelere başlaması dış itibarımızın son göstergesi olmuştur.

AKP Hükümetinin beş yıldır karşılıklı davet ve ziyaretleri ile çok yakin ilişki tesis etmeyi başardığı İran; doğalgaza en ihtiyaç duyduğu anlarda -önceden duyurma gereği bile duymadan- gazı iki kez kesmiş atmıştır. Yine kurmuş olduğumuz bu yakin komşuluk ilişkilerinin bir neticesi olarak; nakil hatlarındaki arıza hallerinde bile almadığımız gazın -anlaşma gereği- parasını vermek zorunda olduğumuzu hatırlatmıştır. Ve parasını verdiğimiz gazı yapmış olduğumuz boru hatları vasıtası ile Avrupa’ya asla satamayacağımızı nazikçe bildirmiştir.

Lübnan’da Hariri suikastı nedeni ile ABD ve Avrupa Ülkelerinin terörist ilan ettiği Suriye Devlet Başkanı ile üstelik daha on yıl önce otuz bin canımıza kıyan apo katilini koruyup kolladığı görmezden gelinerek, AKP tarafından kurulup geliştirilen Suriye ile yakin ilişkilerin götürüleri hariç tutulsa bile, Ülkemize bir tek getirisinin görülemediği gerçeğini not etmeliyiz.

Tezkere tartışmaları gündem de iken Fransa Devlet Başkanları ve Almanya Şansölyelerinin artan Türkiye ziyaretlerine ve destek sözlerine güvenerek, Tezkerenin reddi ile bozulacak olan ABD ilişkilerimize karşı bir sigorta olacağı sanılıp, güvenilen AB Ülkeleri ile olan ilişkilerimizin, eskisinden kötü olacağı, Kıbrıs ve AB Katılım Müzakerelerinde konulan şartlarda ipuçlarını göstermiştir.

Bizim yıllardır söyleyip durarak dostları bıktırdığımız AB-D’siz olamayacağı gerçeğini, Merkel ve son olarak Sarkozy vermiş olduğu son beyanları ile anlamayanların kulaklarına bağırarak, görmeyenlerin gözlerine sokarak göstermişlerdir.

Rusya ile büyük bir iştah ve reklâm kampanyası ile başlanan görüşmelerin beş yıl sonrasında ulaşabildiği nokta, Samsun-Ceyhan Boru hattına petrol akıtabilecek olan tek Ülke olan Rusya’nın, tercihine Burgaz-Dedeağaç Boru hattı ile Bulgaristan ve Yunanistan lehine kullanmış olmasıdır. ABD ile ilişkilerde denge sağlayabilmek ve yeni Dünyalar kurmak için uçan kuşa kadar reklâmı yapılan Rusya İlişkileri, Türkmen ve Kazak Doğal gazının Hazar Denizi altından Bakü-Ceyhan Hattına bağlanması projesine Rusya’nın koyduğu 'şerh' gelinen noktanın özetidir.

Beş yıllık süreç de izlediğimiz ‘Çok Yönlü’ Dış Politikanın sonucunda; En başta ABD İlişkilerimiz olmak üzere, AB İlişkileri, İsrail, İran, Suriye, Ortadoğu Ülkeleri ve Rusya ile olan ilişkilerimiz hangi yönden değerlendirilir ise değerlendirilsin 57. Hükümet Döneminde bırakılan mirasın har vurup harman savrulduğunun açık kanıtıdır. Özellikle Kuzey Irak’ta kendi oyumuzla yarattığımız belanın ulaşabileceği boyutların, bugünkü tahminlerin de ötesine taşınabileceği de bir acı gerçektir.

Suriye ve İran ile ilişkilerimizin 57. Hükümet Dönemine nazaran daha iyi olduğunu ama bu iyiliğin Türkiye’nin ABD, İsrail ve Avrupa Ülkeleri ile olan ilişkilerine zarar verdiğini söylemek mümkündür. Diğer taraftan ABD, İsrail ilişkilerimizin AKP Hükümetinin beş yıllık iktidar dönemindeki tercihleri sonrasında ‘Stratejik Ortak’ anlayışından çok uzağına düştüğümüzdür. Yine AKP’NİN izlediği dış politik tercihlerle, Barzani ve Talabani ABD’NİN Ortadoğu’da ki ‘stratejik Ortağı’ mertebesine yükselmiştir.

Eğer Aşiret Reisleri büyük bir hata yapmazlarsa, biraz uzun vadeye yayılıp belki biraz uyutularak da olsa ‘Musul ve Kerkük’ kaybedilmiştir. Musul ve Kerkük’ün kaybedilecek olmasının, çok uzak olmayan gelecekler için getireceği daha büyük sorunlar artık kapımızı çalmak üzeredir. Üstelik bu çok bilinen pkk sorunundan daha başka şekil ve hüviyetlere bürünerek karşımıza çıkabileceği olasılıklar dâhilindedir.

Başta Amerika olmak üzere Dış Dünya’da ‘Ermeni Soykırımı’nın biraz daha şekil değiştirerek ve giderek artan bir şiddette, Uluslar arası Camiada karşımıza çıkarılacağını tahmin etmek falcılık olmasa gerektir.

Sonuç olarak baktığımızda;

Seçimlerin yaklaştığı şu son günlerde Tayyip ERDOĞAN Başbakanlığında AKP Hükümetinin, 57 Hükümet’in istifası ile devraldığı (reddedilen)mirası, beş yıllık iktidarı süreci sonrasında bıraktığı tablo budur.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Ulusal çıkarları ve iç-dış güvenliğini çok yakından ilgilendiren, kendimiz(de dâhil edilebilir) dışında herkesle sorunlu hale geldiğimiz bu tablodan AKP’NİN sorunlu tutulamadığı gibi, AKP’nin neredeyse en masuma dönüştürüldüğü bir manzara ile karşı karşıya kalışımız ise akla hayale gelmeyen sığmayan bir durumdur.

Şöyle ki;

Bugün başta CHP, MHP, DYP gibi partiler ve Ulusalcılar, Ülkücüler, Tandoğan ve Çağlayan’da yürüyenler olmak üzere,

Kime sorarsanız sorun: ABD’YE karşılar. Ve tüm kötülüklerini anası olarak görüyorlar.
(Yine) Kime sorarsanız sorun: İsrail’e karşı oldukları gibi baş düşman ilan edeceklerdir.
(Ve Yine) Kime sorarsanız sorun: AB’ye karşı oldukları gibi neredeyse ‘alın AB’nizi başınıza çalın!’ diyeceklerdir.



Peki, bu tabloda, bu sonuçta bir yanlışlık, bir gariplik yok mu?


Saygılarımla

meraklı
09-05-2007, 22:57
Yakın tarih, eski tarih, inkılâp tarihi, hiç anlamadığım siyaset tarihi ve kahramanları..

Sakın sormayın o halde ne halt etmeye habire yazıyon gari diye...hastalık işte hastalık, tutamıyoruuummmm kendimi...-search-.
Aşağıda tesadüf edip alıntıladığım bir yazı işte....birisi yazmış ben de çaldım, kaçtım buraya sakladım.

**Washington temsilcimiz Kasım Cindemir zaman zaman çok ilginç haberler geçer.

Bu haberlerde konuştuğu kaynağın ismini yazmaz.

Çünkü Amerikalılar bu yöntemi çok kullanırlar.

Yönetimin görüşlerini haberi saptırmayacağına inandıkları deneyimli bir gazeteciye aktarırlar ama bu bilgileri veren yetkili kişi veya uzman adının yazılmasını istemez.
Kasım'ın haberinin en önemli bölümünü aynen aktarıyorum:

´Washington'daki bir Türkiye uzmanı, AKP nin, Ankara ve İstanbul 'da düzenlenen gösterilere benzer bir gösteri gerçekleştirmesi halinde rezil olacağını ve dünyaya sunmaya çalıştığı imajın yıkılacağını söyledi.

Adının açıklanmasını istemeyen bu uzman, AKP nin belki benzer sayılarda kalabalıkları meydanlara toplayabileceğ ini, ancak bunu yapmak istemeyeceğini belirtti.
Neden sorusuna, bu uzman şu karşılığı verdi:

Çünkü, AKP yıllardır muhafazakár-Mü slüman-demokrat imajına oynuyor. Tüm dünyaya bu imajı pazarlıyor ve sunuyor. Bir gösteri düzenlese, gelecek olanlar ya türbanlı ya da sarıklı olacak. Binlerce türbanlıyı ve sarıklıyı bir meydanda düşünün ve bunun fotoğraflarının tüm dünyaya yayıldığını hesaba katın. Dünya ne düşünecek o zaman? Tahran'dan görüntüler gibi olacak. Ne oldu bu muhafazakár-Mü slüman-demokrat AKPye diye soracaklar. AKP böyle bir gösteri yapmaz, yapmak istemez
* * *

İşte Amerikalı Türkiye uzmanının AKPnin bu mitinglerin karşılığını vermekten neden çekindiği yanıtını açıklayan değerlendirmesi.

Bir ikinci neden de AKP bütün maddi gücüne rağmen bu kadar büyük kalabalıklar toplayamayacağından da çekiniyor olabilir.

Çünkü ne kadar mitingleri önemsemiyor havası takınsalar da bu kalabalıkların gücünü ve verdiği mesajların anlamını çok iyi biliyorlar.

Sağda gerçekleşen, solda ise gerçekleşmek üzere olan birleşmelerin de itici gücü olmuştur bu mitingler.

Meydanlara inen milyonlar, büyük olasılıkla Türkiye'nin AKP iktidarından kurtulmasının da meşalesi olacaktır.

Bu mitinglerde sandığa gidileceği iradesi bütün görkemiyle görülmüştür.

Baykal'ın ne pahasına olursa olsun soldaki bütün güçleri CHP çatısı altına toplaması bir vatan görevidir.

CHP lideri, hakkında yaratılan olumsuz imajdan kurtulmak istiyorsa solu birleştiren lider olmalıdır.

* * *

Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde gösterdiği uzlaşmayı reddeden demokrasi dışı tutum AKPnin büyük bir fiyasko yaşamasına neden oldu.

Şimdi bugüne kadar yapılan yanlışlara her gün yenileri ekleniyor.

Arka arkaya gelen başarısızlıklar AKPnin kimyasının bozulduğunu gösteriyor.

Partinin ikinci adamı Gül' ün düşürüldüğü duruma bakın.

Bu olay Gül için siyasi yaşamında onarılamaz bir dramdır.

Şimdi seçime gidiyoruz. Halkımız iki eli kanda olsa sandığa gitmeli ve oyunu kullanmalıdır.

Yazıyı önemli bir soruyla bitirmek istiyorum.

Avrupa Birliği liderleri, Amerika, Barzani, Talabani, Schröder, bazı işadamları neden seçimlerde AKP yi destekliyor?

Geçtiğimiz aylarda hemen her gün Türkiye' ye kafa tutan Barzani ve Talabani neden şimdi seslerini çıkarmıyorlar?

Yurdunu seven herkes bu soruların yanıtını aramalı ve sandığa öyle gitmelidir.

Tufan Türenç

meraklı
10-05-2007, 07:05
yapılan yanlış bölüm yazısı sebebiyle affola...sabah mahmurluğu mudur yoksa okuduklarının ağırlığına yazacak fazla birsey bulamamanın acizliği midir...Varın siz gerisini getiriverin gari...

Kalınız sağlıcakla...:friends:-

Emin
10-05-2007, 21:57
Lale Devri seçim öncesi ziyaretlerle ABD’ye verilen sözler, AB’ye katılım konusunda sermaye kesimine verilen güvenceler ve ...
...
...bu tablodan AKP’NİN sorunlu tutulamadığı gibi...

Peki, bu tabloda, bu sonuçta bir yanlışlık, bir gariplik yok mu?


Bana da sorduğuna göre, yanıt vereyim.

Evet, tabloda da, sonuçta da yanlışlık da var, gariplik de.

Hocam üşenmemiş, kafa patlatmış uzun ve kapsamlı bir konuyu ümüğünden yakalamış ve kim bilir kaç gün ve saatte biçimine, imlasına, akışkanlığına, yapışkanlığına dikkat ederek bu yanlış ve garip tablonun içeriğini bir bir sıralamış.

Ev halkını da ihmal ederek. ("Nereden biliyorsun" denilmesi durumunda "Kendimden" diyerek...)

Yanılıyor da olabilirim, belki Sayın AnnE gibi bir oturuş ve bir dikişte hafıza ve birikimine güvenip çalakalem diyemeyeceğim bir yeteneği konuşturmuş olabilir.

Eğer değilse, işte o zaman imkanın olacak şöyle görünmeden yengemin eline bir "beşe on" verip, o bu yazı ile hem kendini hem de gönderdikten sonra bizleri hırpalayacak olan işle boğuşurken ense köküne, fazla değil bir tane yerleştirecek.

Ne diyeyim ben sana şimdi?




(Ayıptır söylemesi son birkaç gündür inşaatla uğraşırken bu inşaat terminolojisine dilimi alıştırdım. "Beşe on" konusunda en elle tutulur bilgiler eminim, Bıkmış Usta da vardır. Gene, esasında bir beşe on'da Bıkmış Usta'nın eşine vereceksin, "Bu kadar uzun süre ne yaptın Türkiye'de ve neden bitirmeden geldin işleri?" sorusuyla birlikte üzerine yürüyecek.)

hakan
11-05-2007, 20:23
Sevgili Hakan;

Ne çok şey var söylenen!
Ne kadar az şey var yazılan!

Efendim, Mustafa Kemal 1923-30 arası yıllarda günümüzde demokratik diyemeyeceğimiz bir çok müdahaleler yapmış?
Peki, ne yapabilirdi? Ülkeyi işgal kuvvetlerine peşkeş çeken halifeye biat mı, etseydi? Ankara garinda İstanbul'dan gelen kravatlıların meclisde, devlettin üst-alt kademelerinde memuriyet verildiği bir zamanda başka ne yapabilir di?



Sevgili Ali Hocam cok güzel yazmissiniz.

Alintiladigim bölüm hakkinda devam edeyim aklimca.

Atatürk önüne sayin ifadesi eklemeden rahatlikla hitap edebildigimiz, benimsedigimiz, Türk Milletinin ATA`si.

Bir askerdi, vatani hem ic hemde dis düsmanlara karsi essiz dehasiyla ve vatan sevgisiyle savundu.

Türkiye belkide bir askerin demokrasi getirdigi tek ülkedir.

Ordumuz, cumhuriyetin hem dis hemde ic düsmanlarina karsi Baskomutan ATA mizin cizdigi cizgide en önemli garantisidir.

Bunu batinin anlamasini beklemiyorum haliyle. Peki basina ne demeli hadi onuda gecelim.


Yas ilerledikce bazi düsüncelerimde degisiklikler oluyor. 5-6 yil önce cevremdeki elit tabaka ile tartisirken Türkiye`nin ekonomik acidan geri kalmis olmasini milletimizin hatasi olarak gördügümü savunurdum.


Su anki düsüncem bizdeki en büyük eksik; cikarci ve günü kurtarmaya yönelik ülkeyi yönetenler olarak görüyorum. Devlet halkinin refahi icin calismali öncelikle.

Egitim kisminida simdilik gecelim zaten olayin icindesiniz.

Olaya birazda olumlu yönünden bakacak olursak. Türkiye Cumhuriyeti henüz cok genc, bu sancilarin olmasida biraz normal karsilanmali.

Cumhuriyet mitingleri bende gelecege yönelik cok daha olumlu duygular uyandirdi. Bir Millet oldugumuzu, Cumhuriyetimize sahip cikan bir Millet.

Inanin gazetelerde Tv lerde o kalabaligi gördügümde gözlerim yasardi.

Saygilarimla.

alihoca
11-05-2007, 21:15
Sevgili Emin'imiz;

AnnE'mizin edebi yetenekleri edebiyatçı kişiliği malumumuz. Kendisini henüz ikna edemesem de, onun sevdiği ve övdüğü yazarlardan çok daha iyi olduğu gibi bir iddiamı hep söyler dururum. Garip gelebilir ama onu her okuyuşumda, bu adamın ne işi var işletme ve iktisat gibi rakamların dünyasında demeden edemiyorum.

Bak şimdi bunu okursa 'yine abarttın hocam' diye çıkışır. Ama daha pes etmedim. Görüp, yaşayıp süzdüklerini, yüreğine atıp demlediklerini yazmaya başladığını göreceğim inşallah.

Tarih ve siyaset gibi farklı alanlarda yazan ben garibe gelince, az buçuk tarihçilik, biraz titizlik, üstüne bir tutamda aykırı düşünceleri dillendirmenin zorluğunu yazarken çekmiyorum desem yalan olur.

Yengen konusunda biraz rahatım şükür. Nedeni ise; Senin seranın tam karşındaki komşun misali bir ahvalimiz olduğu için beşe on yeme korkumuz yok bugünlerde.

Sahi, şu komşunun hikayesini -hala- bekliyoruz haberin olsun.

Mutluluk dileklerimle

meraklı
11-05-2007, 22:29
....

AnnE'mizin edebi yetenekleri edebiyatçı kişiliği malumumuz. Kendisini henüz ikna edemesem de, onun sevdiği ve övdüğü yazarlardan çok daha iyi olduğu gibi bir iddiamı hep söyler dururum. Garip gelebilir ama onu her okuyuşumda, bu adamın ne işi var işletme ve iktisat gibi rakamların dünyasında demeden edemiyorum.

Aman Hocam, yine ağzınızdan bal damlamış...Hep aklıma geleni, dilimin ucunda kıvranıp da bir türlü seslendiremediğimi, kelimelere dökersem acep ne kadar doğru dökerimleri yüzünden hep bir duraksama yasadım...Her konudaki bilgi birikimini, düz, esprili, anlaman gerek, anlamazsan senin sorunun dercesine attırıveren, şahsen beni her daim bir şekilde imrendiren uslubuyla -laf aramızda acayip kıskanıyorum - onu izlemeye çalışıyorum..Ancak Muhterem Validemi biraz da kızdırıyorum sanırım...Bu yeni yetmenin ne haddine dercesine, ama bilirim ki yüreğinin yufkalığı ve geniş gönlünün derinliğinde herhalde beni arada affedebiliyordur da..

Ne de olsa o da bir AnnE işte..Sırası gelmişken arada gelecek anneler günü, tüm ana olanlara kutlu, mutlu sağlık ve keyif dolu olsun, babalar da arada faydalansın;))

....
Tarih ve siyaset gibi farklı alanlarda yazan ben garibe gelince, az buçuk tarihçilik, biraz titizlik, üstüne bir tutamda aykırı düşünceleri dillendirmenin zorluğunu yazarken çekmiyorum desem yalan olur.


Gelelim size; Hocam etmeyin eylemeyin, bu kadar emek verip bizlere aktardığınız bilgileri okuyup da size de imrenmemek mümkün mü...?Neredeyse yaşayan bir ayaklı tarih diyesim geliyor..Araştırdığınız, arşivleyip de özene bezene şekle sokup bize sunduğunuz bu yazıları yazmanın ne kadar zor olduğunu tahmin ediyorum ki bunu siz artık, ekmek arasına peynir koymak kadar kolay yapmaktasınız.

Konularınızı seçerkenki titizliğiniz, anlaşılabilir hale getirirken gösterdiğiniz azami dikkat ile okurken keyif almamak mümkün mü..?Tevazu gösterirken biraz bence kendinizi şımartmayı da biliniz...Çünkü çok iyisiniz:))

Nihayetinde sizleri okurken, yazdıklarınızda sizleri yaşarken aldığımı sandığım feyzlerle her ne kadar aşka gelsem de daha çoookkk bi fırın ekmek neyin yemem gerekmekte, farkındayım :o

Tabiii bu arada Emin hocamı da unuttuğumu düşünmeyin. Yazdığı güncevari kah uyku hali, kah serasındaki canların yetişme süreçlerindeki hikayeleri ile onun o güzel dillendirmesi de apayrı bir zevk. Karanfillerinin her birine evlat muhabbetiyle yaklaşıp yetiştirmesi ve bunu anlatırken aldığı keyfi yaşatabilmesi ise ayrı bir tarz...

Neyse biraz daha yazarsam, amma da kıskançmış deyeceksiniz kiii dedirtmemm..o kadar da değilim:;kahkaha

Her sey gönlünüzce olsun ..kalınız sağlıcakla:friends:-

alihoca
11-05-2007, 23:18
Sevgili Hakan;

Öncelikle katkın için teşekkür ediyorum.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundaki (özel) koşulların farklılığı ve Türk Devriminin özgünlüğü hala tam anlamı ile anlaşılabilmiş değil diye düşünüyorum.

Avrupa Ülkelerinin Demokrasilerini tek tek ele aldığınızda, din ve tarih gibi ortak paydalarıyla birbirlerini zincirleme reaksiyonla etkilemiş olmalarına karşın, yine de her birinin kendine özgü farklı karakteristiği olduğu kolayca tespit edilebilir.

Kaldı ki, reform süreci hiç yaşamamış bir İslami gelenekten gelen, Avrupa'nın yaşadığı burjuvadan kapitalizme evrilen ekonomik süreci hiç yaşamayan, dini feodal monark bir yapıdaki Osmanlı toplumu mirası üstüne kurulan Türkiye Cumhuriyetinin devrim(aslında armağan-hediye) sürecinden;

Bugünkü Avrupa'nın Demokratik-Evrensel Değerlerini beklemenin yâda istemenin insaf ve merhametle alakası yoktur, olamaz. Eleştirinin tanımındaki yapıcılıktan eser olmayan bu yıkıcı-saldırgan düşüncelerin kökeni bilgisizlik değil ise bunun gerisinde ancak art niyet aranmalıdır.

Avrupa'nın gelişmiş hangi ülkesine bakarsak bakalım. Tarım nüfusu %1 ile 3 arasındadır. Hangi anlama geldiğini açacak olursak; tüm toplam nüfusun tarım ürünü ihtiyacını o nüfusun %1–3 oranındaki kesim karşılar.

Bu tespitten sonra;
Bugün toplam nüfus içinde tarım nüfusunun %35 olduğu Türkiye Cumhuriyetinden,

Bugünkü Avrupa Değerlerini istemek hangi akla dine, imana, vicdana sığar.

Bunun nedenlerini masaya yatırıp yapılacak olan doğru tahlillerle, bundan kurtuluş çareleri arayacağımıza ve payımıza düşeni yapmaya çalışacağımıza 'vurun abalıya' misali habire vuruyoruz.

Tamam, ajandalarında Laik Demokratik Türkiye olmayanların, onu yıkmak amaçlı saldırılarını anlayabiliyorum ama adına demokrat diyenlerin yaptıklarını anlamakta zorlanıyorum. Bunu iyi niyetle falanda bağdaştıramıyorum artık.

Adamların kafasında ütopyası, ağzında 'Demokratik-Evrensel Değerler' elinde çekiç habire vurup duruyor.

Camilere kim gidiyor?
Camileri kim, kimlere bıraktı?

Gecekondulara kim gidiyor?
Oraları kim kimlere bıraktı?

Köylere kim gidiyor?
Oraları kim, kimlere bıraktık?

Güneydoğu'ya kim gidiyor?
Oralara kim, kimlere bıraktı?
Orda doğup, İstanbul Saltanatını sürüp İstanbul'dan gazel okuyanlar kim, kimler?

Diyen yok! Cevap veren yok! Özeleştiri yapan hiiç yok!

Desen ki Sen Evrensel Değerlerde bir aydın mısın? Mangalda kül bırakmazlar. Aslında ilgisi de, alakası da yok desem ''cuk' der oturur.

Devrimine, değerlerine ve halkına kırk yıl öncede yabandı, HALA belki daha FAZLA YABAN....

Soralım bakalım, Fransız Devrimi süreçlerinde aydınlar hangi bedelleri göze aldı ve hangi bedelleri (öle öle) ödedi. Alman Reformcuları papaya krala karşı hangi bedelleri ödeyerek inanç özgürlüğünü kazandı ve onu kimler neden (sadece koruyanlar da değil, finans desteğini de kimler neden verdi) destekledi?

Yahu, aydın dediğin şeyin en temelinde bir özeleştiri süreci vardır. Bunda; benim ne yapmam lazım, yapmam gereken neleri yapmıyorum, halkım için yapmam gerekenleri yapmadan halkıma neden sövüp duruyorum? Halkım dediğim şey nihayetinde kim, benim neyim olur?

Bir insan aynadaki yansımasına küfreder mi, salak der mi? Der, diyorum, diyoruz, diyorlar...


‘Bir dokun, bin ah işit!’ gibi olduysa, hoş gör lütfen.

hakan
12-05-2007, 21:41
Gecenlerde Alman kanallarindan birinde sanirim ZDF idi belgesel seyrettim.

Konu bir Alman köylüsünün ciftlik evinde yasami idi.

Dört mevsimide cekmisler.

3 kisilik bir aile daglik bir yerde atalarindan kalan evlerinde yasiyorlar. Bahceleri, büyükbas kücükbas hayvanlari var.

Ilk baslarda baya özendim güzel yasanti be dedim.

O kadar hayvana bakiyorlar bahcelerinde agaclar meyvalari.

Elektrikleri var ama ekmegi kendileri yapiyor.

Kisin karla bogusuyorlar ama bahar aylari cok güzel.

Ilerledikce konu gelir durumlarina geldi. Ciftilikte ürettiklerinden pek birsey kazanamiyorlarmis.

Adam cok kabiliyetli agaclardan süs esyalari yapip satiyor.

Kadinda sepet yapiyor calilardan.

Buymus gelirleri.

Ha kizlarida sehirde konservatuarda ögrenci.

Diyecegim tarim konusu artik fabrikalasti. Kücük üreticinin sansi pek yok.

alihoca
16-05-2007, 22:52
Sonuç olarak baktığımızda;

Seçimlerin yaklaştığı şu son günlerde Tayyip ERDOĞAN Başbakanlığında AKP Hükümetinin, 57 Hükümet’in istifası ile devraldığı (reddedilen)mirası, beş yıllık iktidarı süreci sonrasında bıraktığı tablo budur.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Ulusal çıkarları ve iç-dış güvenliğini çok yakından ilgilendiren, kendimiz(de dâhil edilebilir) dışında herkesle sorunlu hale geldiğimiz bu tablodan AKP’NİN sorunlu tutulamadığı gibi, AKP’nin neredeyse en masuma dönüştürüldüğü bir manzara ile karşı karşıya kalışımız ise akla hayale gelmeyen sığmayan bir durumdur.

Şöyle ki;

Bugün başta CHP, MHP, DYP gibi partiler ve Ulusalcılar, Ülkücüler, Tandoğan ve Çağlayan’da yürüyenler olmak üzere,

Kime sorarsanız sorun: ABD’YE karşılar. Ve tüm kötülüklerini anası olarak görüyorlar.
(Yine) Kime sorarsanız sorun: İsrail’e karşı oldukları gibi baş düşman ilan edeceklerdir.
(Ve Yine) Kime sorarsanız sorun: AB’ye karşı oldukları gibi neredeyse ‘alın AB’nizi başınıza çalın!’ diyeceklerdir.


Peki, bu tabloda, bu sonuçta bir yanlışlık, bir gariplik yok mu?



Bu kısmı bir de şöyle ifade etmeye çalışayım.

57. Hükümetin işbaşında ve Sn Tayyip ERDOĞAN Refah Partisi kadrosundan Belediye Başkanlığından henüz istifa etmeden ve dolayısı ile değişerek gelişiverdiğini(!) açıklamadan önce:

Türkiye'nin ABD ile ilişkilerine tam cepheden karşı olan,
Türkiye'nin İsrail ve Ortadağu Politikalarına tamamen karşı olan,
Türkiye'nin AB ile olan ilişkilerine karşı olan,

Bugünün AKP Hükümeti saflarında olan kadroları ve başkanları olan Tayyip ERDOĞAN değil miydi?

Bu sorunun tek cevabı ''evet'' tir.

Peki, O günlerin CHP, MHP, DYP gibi partileri ve Ulusalcıları, Ülkücüleri: Türkiye'nin ABD ile ilişkilerine, İsrail ve Ortadağu Politikalarına, AB ile olan ilişkilerine, onurlu üyelik, biraz pazarlık gibi kimi çekincelerle de olsa destek vermiyorlar mıydı? Bu soruyu da rahatlıkla ''evet destekliyorlardı'' şeklinde cevaplayabiliriz.

Beş yıllık AKP İktidarı sonrasında bugüne baktığımızda tablonun tamamen tersyüz olduğu ortadadır. Biraz daha açarak söylenecek olan AB-ABD ve İsrail karşıtları ile destekçilerinin adeta yer değiştirdiği bir manzara ile karşılaşıyoruz.

''Ne ABD, Ne AB, Tam Bağımsız Türkiye'' gibi sloganlaştırılan bu sonuç; eğer AKP'nin gerçekten siyasal islam iddiasından tamamen vazgeçerek batılı anlamda muhafazakar demokrat bir partiye dönüştüğüne inanıyorsanız normal sayılabilir.

Ama Sn Tayyip ERDOĞAN ve AKP kadrolarının bu istek ve iddialarından vaz geçmedi, vaz geçmez gibi bir tespit yada kanaat varsa eğer,

Daha önce yazmış olduğum;
Peki, bu tabloda, bu sonuçta bir yanlışlık, bir gariplik yok mu? sorusuna geri dönmemiz gerekebilir.

Bakın, burada bir başka soruyla yeni bir açılım getirebiliriz gibime geliyor.

AKP, CHP, DYP, mhp gibi diğer yerel aktörleri içine katarak,

Bu tablo; kimin işine yaramıştır(yaramaktadır-yarayacaktır)?,
Bu tablo kimin amaçlarına hizmet etmiştir(etmektedir-edecektir)?

Hadi soruyla başladık bir başka soruyla sonlandıralım.

Beş yıl önce Tayyip ERDOĞAN; 'ben hepinizi AB, ABD, İsrail dahil tüm batıya düşman edeceğim' dese inanır mıydık?

meraklı
21-05-2007, 21:42
Bu yılın 10-15 Temmuz günleri arasında ABD´nin Dallas kentinde 3. uluslararası kadın barış konferansı düzenleniyor...

Dünya barışına hizmet etmiş kadınların ülkelerini temsil ettikleri ve birer konuşma ile katılacakları bu konferansta Türkiye´yi kim temsil edecek biliyor
muydunuz?

Türbanıyla meclis genel kuruluna girmeye kalkan merve kavakçı...

Oysa kavakçı, çağdaş Türk kadınını temsil etme özelliklerine sahip olmayı bir kenara bırakın Türk vatandaşı bile değil???

Çünkü izinsiz olarak ABD vatandaşlığına geçtiği için Türk vatandaşlığından ihraç edildi. Danıştayda açtığı davayı da kaybetti. Ama şimdi gidip Türk Kadını adına ahkam kesecek...Acaba seçme yaşına gelmiş 20 milyona yakın Türk kadını arasında bir oylama yapma olanağı olsa kadınlarımızın kaçı kendisini merve kavakçının temsil etmesine izin verir??

Hal böyleyken, gerçekten de merak ediyorum...Merve Kavakçıya bu çok önemli uluslararası konferansta Türkiye yi temsil etme hak ve yetkisini kim, neden verdi..??:;hayir

alıntıdır.....kalınız sağlıcakla:friends:-


bir fikir: :;cadikazani

Gozlemci
21-05-2007, 22:18
http://www.womenspeaceconference.org/

http://www.womenspeaceconference.org/MerveKavakci2.htm


Tanitim yazisindan alinti, cok ilginc: "Kavakci, 1990'li yillarda Turkiye'de ki kadin siyasi hareketin onculerinden biridir.... Musluman toplumlarin demokratiklesmesi ve laik musluman devletlerde dinin rolu konusunda uzmandir."


Dilin kemigi yok! Konferansin sponsorlari da ilginc. Fethullahcilarin ABD'deki orgutlenmesinden haberdar iseniz, Kavakci'nin bu konferansa katiliminin aslinda cok da surpriz olmamasi gerekir. Not olarak, Kavakci'nin bu konferansa katiliminin AKP ile (direkt) iliskisi oldugunu sanmiyorum. Bu tip (ozel) konferanslara devletler/hukumetler konusmaci gondermez, konferans duzenleyicileri konusmacilari cagirir.

kasved
23-05-2007, 18:37
[url]Tanitim yazisindan alinti, cok ilginc: "Kavakci, 1990'li yillarda Turkiye'de ki kadin siyasi hareketin onculerinden biridir.... Musluman toplumlarin demokratiklesmesi ve laik musluman devletlerde dinin rolu konusunda uzmandir." ...................

Tanıtım yazısını şöyle çevirmek mümkün; Laik ve diğerlerine göre daha demokrat toplumların, Ilımlı islam adı altında ABD. yamanma projesinin mimarı.


[url]Dilin kemigi yok! Konferansin sponsorlari da ilginc. ....................


Bu konuda Mustafa YILDIRIM'ın yanlış hatırlamıyorsam çok değerli bir çalışması vardı; Sivil Örümceğin Ağında Türkiye, bu kitapta yukardaki zati muhteremlerin kafalarının içindekini gerçekleştirmek için Batının istihbarat örgütleriyle demokrasi ve insan hakları panel toplantılarıyla nasıl içiçe kardeş kardeş çalıştıklarını ibret verici bir şekilde anlatmaktadır.

alihoca
24-05-2007, 22:31
Tarihe mal olmuş bir olayı kısaca bi hatırlayalım.

Germen İmparatoru Şarlken bütün Avrupa'yı tek devlet yapmak ister. Ki bu isteğin bizim sümük bıyıklı Adolf Hitlere yedi göbek öteden dedesi olan bu zattan genler vasıtası ile geçtiği iddia edilir.

Yapmış olduğu bi dolu savaşların birinde de Fransa Kralı 1. Fransuva'nın ordusunu yenilgiye uğratır ve kendisini de esir alır.

Oğlu esir düşen ana Düşes Dangolen'de her ne kadar sonradan ‘yok, valla billa yazmadım’ demiş olsa da; Kanuni Sultan Süleyman'a mektup yazıp yardım ister.

Kanuni'de,
//Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah'ın yeryüzündeki gölgesi Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Azerbaycan'ın ve Şam'ın ve Halep'in ve Mısır'ın ve Mekke ve Medine'nin ve Kudüs'ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen'in ve nice memleketlerin sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han'ım.

Sen ki, Fransa vilayetinin Kralı Fransuva'sın. Hükümdarların sığındığı kapıma elçinizle mektup gönderip, ülkenizi düşman istila edip, şu anda hapiste olduğunuzu bildirip, kurtuluşunuz konusunda bizden yardım talep ediyorsunuz. Söylediğiniz her şey dünyayı idare eden tahtımızın ayaklarına arz olunmuştur. Her şeyden haberdar oldum. Yenilmek ve hapsolunmak hayret edilecek bir şey değildir.

Gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz. Böyle bir durumda atalarımız düşmanları mağlup etmek ve ülkeler fethetmek için seferden geri kalmamışlardır. Biz de atalarımızın yolundayız ve daima memleketler ve alınmaz kaleler fetheylemekteyiz. Gece gündüz daima atımız eyerlenmiş ve kılıcımız belimizde kuşatılmıştır. Yüce Allah hayırlara bağışlasın. Allah'ın istediği ne ise olur. Bundan başka haberleri gönderdiğiniz adamınızdan öğrenesiniz. Böyle biliniz.//


Diye buyuran ünlü fermanı sonrasında Kızıl Sakallı Hayrettin'i yardıma gönderir Alman Donanmasını Niş'te yenilgiye uğratır ve sonuçta 1. Fransuva’yı kurtarır.

Tabi ki amacı bir hayır dua almak değildir. Almanya’nın ezeli düşman Fransa’nın ebedi dost olduğu içinde değildir. Avrupa’nın tek elde ve merkezde toplanarak birleş(tiril)mesini engellemektir. Yani bizzat kendi çıkarlarının gereğini yapmıştır. 2. Abdülhamit yine Osmanlı çıkarı için bütün Avrupa’yı saran bir casusluk ağı kurarken salt düşmanlık duyguları ile hareket ettiği iddia edilemez.

Sadece Osmanlı değil, tarihte görülen tüm emperyal devletler rakiplerini kollamış hatta kollamakla kalmamış kendisinden gayrı tüm devletlerin muhalif hareketlerini izlemiş ve örtülü olarak desteklemiştir. Yine yakın tarihimizden Ebulfez ElÇİBEY’İN Azerbaycan ayaklanmasında bizzat Ankara tarafından desteklenmesi bir örnek olarak verilebilir. Ama burada dikkatlerden kaçmaması gereken ElÇİBEY’E duyulan sevgi, Haydar ALİYEV’in iktidarı tamamen kontrolü altına alışına kadar sürebilmiştir. Sonuç Kral öldü yaşasın yeni Kral. Şimdi bu anlayışta kim Türkiye’ye ihanet etti diyebilir.

Bunda geleceğin belirsizliğini ortadan kaldırmak, olabilir ise kendi seçeneklerini iktidar kılmak ve olamaz ise her olasılığa hazır olabilmekten başka bir şey aramak anlamsızdır.

ABD’nin bugünün iktidarını desteklemesinin yâda en azından beklenildiği gibi cephe almayışının; mevcutların izlediği veya izleyeceğini deklere ettiği yanlışlıklardan kaynaklanıyor olabileceğini de düşünmek gerekir. Sadece bir tespit için söylemiş olalım. 28 Şubat Muhtırası aynen bugün olduğu gibi laik, çağdaş ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devleti için tehdit görülen radikal İslami gelişmeler için yapılmıştır. İyi ama ABD ve AB; Türkiye AKP ve Tayyip ERDOĞAN’A verdiği desteği(ki ben aynı kanıda değilim) ERBAKAN’A neden esirgemiş vermemiştir.

ABD’nin Necmettin ile ve Tayyip arasında iki farklı tepki koymasının arkasında neler yatmaktadır. Yoksa ERBAKAN zamanında BOP yoktu da Tayyip’le mi ortaya çıkıverdi?

Fethullah’ı ABD koruyor yedekte bekletiyor. Bülent ECEVİT Fethullah ile canciğer kuzu sarması değil miydi? Bülent ECEVİT Fethullahın Ortaasya’daki okullarını öve öve bitiremiyor muydu? ABD pkk’yi destekliyor. İslam alemi dahil, komşularımız dahil, tüm Avrupa’da pkk’yi desteklemeyen tek devlet kaldı mı? Apo’yu Kenya'nın Nairobi kentinde teslimini Bülent ECEVİT’e Türkiye’ye duyulan dostluk diye adlandırırsak, ABD’nin bugün pkk’ya verdiği desteği Tayyip’e duyulan hangi duygu ile açıklayabiliriz?,

Yine bu başlık altında Lale Devri başlıklı yazımda ülke ve olay örneklemesi vererek sunmaya çalıştığım gibi ABD’nin Orta Doğu’da uygulamaya koyduğu kararların neredeyse tümüne AKP ve Tayyip ERDOĞAN’ın beş yıllık iktidarı boyunca ABD-İsrail karşıtı bir politika izlemiş olmasını;

Tayyip’e duyulan dostluk ve desteğin bir gereği diyemeyeceğimiz gibi,
Tayyip ERDOĞAN’ın ABD-İsrail karşıtı bu karar ve uygulamalarını da yine Tayyip’in ABD’ye duyduğu dostluk yâda destekle açıklamaya kalkamayız.

Tam bu noktadan düz mantık yürüterek ‘ABD Tayyip’e, Tayyip ABD’ye dost değil ise ABD’nin 27 Nisan Muhtırasına destek vermesi gerekir.’ gibi bir sonuç üretmek yanlış olduğu gibi bu sonuç gerçekleşmeyince ABD’yi düşman ilan etmek de aynı yanlış iştirak etmek olur.

Diyelim ki ABD Dünya’da izlemekte olduğu yeşil kuşak politikası gereğince 12 Eylül’e destek verdi. Netekim Paşa ve Turgut ÖZAL Türk-İslam sentezi gibi ABD patenli politikalar izledi. Buna birinci doğru diyelim. Bu doğrudan hareketle 28 Şubatta ERBAKAN’ı iktidardan indirilişi karşısında ABD’nin yeşil kuşak yada yeni adı ile BOP-GOP politikası gereğince ERBAKAN’ı desteklemesi gerekirdi.

Bugün AKP’nin ister teşkilatlanma ister zihniyet olarak, Milli Görüş zihniyetinden en küçük dahi bir farkı olmadığı kendi yazarlarının itiraflarıyla tekrar ortaya çıktığına göre ABD’nin en azından 27 Nisan’ı demokratik bir davranış olarak görmediğini açıklayarak Tayyip’e destek verişini bir başka anlatımla TSK’ye destek olmayışının gerisinde yatan başka nedenleri araştırmamız gerekmez mi?

12 Eylül’ü ‘Bizim çocuklar iktidara geldi.’ diyerek karşılayan bir ABD’nin, 28 Şubat sürecinde TSK’ya tıkı çıkmayıp destek olan bir ABD’nin; 27 Nisanda TSK’ya destek vermeyip, AKP ve Tayyip ERDOĞAN’a zımnen de olsa destek oluşunda;

Suçluyu salt ABD olarak ilan etmeyi, buna herkesin inanmasını istemeyi artık daha ne kadar doğru diye sunabiliriz bilmiyorum.

...

ABD;
12 Eylül; al sana destek.
1999 Nairobi; al san apo
28 Şubat 1997; al sana destek
2001 Kriz; al sana Derviş, al sana para,
1992-2003: al sana destek Kuzey Irak’a evin gibi gir çık vur.

ABD;
Irak- Kuzey Cephe????

Türkiye;
1 Mart 2003:
TSK olarak görüşlerimizi Ocak MGK'da belirttik.
TSK: Meclis karar verir
TSK ayrıca bir açıklama yapmayacaktır
Yani= Em, küm, vırt, zırt
Yani= Nahhh sana destek..

Paul Wolfowitz;
“Şunu kastediyorum. Türkiye'nin ulusal çıkarları ve ulusal stratejilere bakacak olursanız, özellikle sizin sisteminizde geçerli olan şu:

Ordunun söylemesi gereken bir şey vardı: "Amerika'yı desteklemek Türkiye'nin çıkarınadır" demeliydi. Benim gözlemim şu oldu. Yapması gereken ya da sonuçta fark yaratacak şekilde güçlü ifade edemedi kendini’’.

“Türkiye’de askerler, ‘asker tezkeresi’ne sahip çıkmadılar.
Askerler, kendilerinden beklenen güçlü liderliği gösteremediler”


ABD;
4 Temmuz 2003 : Çuval

Türkiye;
Pkk kandil, tank, uçak bomba

ABD;
Pkk al sana destek

Türkiye;
:confused:
:;hayir

Türkiye;
27 Nisan Muhtırası

ABD;
:;hayir
Tayyip' ede ayıp oldu yani.

Türkiye;
:mad:
Pis ABD
:mad:
Kaka ABD

Türkiye;
pkk'yi şımartanlar var.

Tandoğan, Çağlayan,İzmir;
Ne ABD Ne AB Tam Bağımsız Türkiye

kasved
26-05-2007, 21:38
Sevgili Ali Hocam,

açp.le ilgili genel değerlendirmenize maalesef katılamıyacağım, çünkü aralarında gerçekte açp ile abd.arasında sorun olduğu inancında değilim.

Daha iktidarının başında adama üstün cesaret madalyası takılıyorsa boşa takılmamış demektir, vardır bunun sebebi bir hikmeti.

Çizilen resim çok net, içerde kargaşa, kamplaşma, içsavaş ve bunun neticesinde ülkeye yaşatılacak büyük ekonomik kaos, sonucunda sınırların yeniden çizimi(bizzat kendi iadeleri). Çadırın tek direği vardı(israil), diğer iki direkten biri imalat aşamasını geçti(kürdistan) diğer direk güçlendirilme aşamasında(ermenistan).

Ülkemiz IMF-Dünya bankası denetimli ekonomik ve AB. denetimli siyasi denetimli globeleşme palavralarını gerçek olarak kabul ettikçe yok olmaya mahkum olacaktır.

Tarih bilincini unuttuğumuzdan döndük dolaştık aynı yere yeniden geldik, bize hazırlanan tuzağa yeniden düştük düşmekle kalmadı birde başımıza çuval geçirildi.

Bugünlerde bile maalesef geçerliliğini koruyan yıllar önce yapılmış bir analiz;

İŞ Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan TBMM Gizli Celse Zabıtları kitabından Mustafa Kemal Paşa 'nın 6 Mart 1922'de yaptığı bir konuşmayı göndermiş Şeyma Çelik Arsel :

''Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa'nın en önemli devletleri, Türkiye'nin zararıyla, Türkiye'nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatını ve ülkemizi tehdit altında bulunduran, en güçlü gelişmeler, Türkiye'nin zararıyla gerçekleşmiştir. Eğer güçlü bir Türkiye varlığını sürdürseydi, denebilir ki İngiltere'nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı.''

''Bir şeyin zararıyla, bir şeyin yok olmasıyla yükselen şeyler, elbette, o şeylerden zarar görmüş olanı alçaltır. Avrupa'nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. Türkiye'yi yok etmeye girişenler, Türkiye'nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları paylaşarak birleşmiş ve ittifak etmişlerdir.

Ve bunun sonucu olarak, birçok zekâlar, duygular, fikirler, Türkiye'nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür.

Ve bu geleneğin, Türkiye'nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye'yi ıslah etmek, Türkiye'yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle, Türkiye'nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır.

Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir.''

''Oysa güç ve kuvvet, Türkiye'de ve Türkiye halkında olan gelişme cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak, milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur.

Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı.

Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin?

Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.

Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır.

İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür.''

Ramo
27-05-2007, 10:24
Sorun belkide kendimizi anlamakta yatmakta.Gelişimin nasıl, hangi kıstaslarla olacağı belirsiz,sırtımızı büyüklere dayarsak,borç alır günü kurtarırsak türünden bir yaklaşım hakim.Ya M.Kemal Atatürk ün tesbitleriyle gelişmiş ülkelerin fen ve teknolojik gelişimlerinden örnek alarak kendimize eğitim ve bilimde yol çizeceğiz.Kurumlarımızı buna göre düzenleyip,eğitim başta olmak üzere stratijiler geliştireceğiz.Yada kolay olan,bilinen borç yiğitin kamçısı avuntuları ile idare edeceğiz.Tabi nereye kadar koca bir soru?

Gelinen nokta ise hepimizi endişendirecek,geleceğimiz adına karanlık kuşkular uyandıracak seviyede.Eğitim de ezberci taklitci bilimden ve temel öğretilerden uzak taklitci bir yaklaşım hakim.

Ekonomi sırat köprüsünde.İyiliği dışardan gelecek sermaye akışına,yada borca dayalı.

Etnik temellere dayalı,milliyetcilik ve bölücü faaliyetler ulusal bütünlüğümüzü zarar verecek boyutlarda.Hergün dağlarda bir fidan soluyor.Kaç ananın,babanın yüreklerine köz düşüyor.

Ülke dinsel temellere dayalı bir yönetim biçimi ile laik çizgi arasında gerginliklere açılıyor.
Velhasıl hedefi olmayan bir gemi gibi limana en uzak yerdeyiz.
Bu söylemde "Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin?

Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.

Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır."
M.Kemal Atatürk ün,ta o yıllardaki sözlerinin ne kadar doğru ve gerçekci olduğu.Haklılığı da tartışılmaz.
Saygılarımla

meraklı
27-05-2007, 13:44
Zamanın birinde bir çiftlikte kırmızı ibikli küçük bir tavuk yaşarmış.
Tavuk kendi yiyeceğini kendisi bulur ve bu güzel çiftlikte çok mutlu
bir hayat yaşarmış. Bir gün buğday taneleri bulmuş ve bunları ekerek
daha çok yiyecek elde edeceğini düşünmüş. Ancak nasıl ekeceğini
bilmediği için arkadaşlarından yardım istemiş:

´- Bu buğday tanelerini ekmek için kim bana yardım edecek ?´

Ördek cevaplamış:
´- Ben yardım edemem, ancak istersen sana kahve tohumu satabilirim.
Buğday yerine kahve ekersen, çok para kazanır ve istediğin kadar buğday
alırsın.´
Domuz oradan seslenmiş:
´- Ben de yardım edemem, ancak kahve ekersen ürünlerini ben satın alırım.´

Fare hemen atlamış:
´- Ben buğday ekiminden anlamam ancak kahve ekmek için gereken parayı
sana borç verebilirim, sonra ödersin.´ Ticaretten ve tarımdan anlamayan
kırmızı ibikli şirin tavuk, bu sözler sonrasında kahve ekmeye karar vermiş
ve buğdaydan vazgeçmiş. Ancak kahve nasıl ekilir bilmediğinden yine yardım
istemiş: ´- Kahve ekmek için kim bana yardım edecek?´

Ördek:

´- Ben yardım edemem, ancak kahvenin çabuk büyümesi için gereken gübreyi
sana satabilirim´ demiş.

Domuz:
´- Ben kahve yetiştirmekten anlamam ancak kahveleri zararlı
böceklerden korumak için ilaca ihtiyacın var, istersen sana satarım´ demiş.

Fare de:
´- Gübre ve ilaç için gereken parayı istersen sana borç olarak veririm ´
demiş.
Sonunda kırmızı ibikli tavuk çalışmaya başlamış, çalışmıııııış çalışmış.
Kahve yetiştirmek buğday yetiştirmekten daha zormuş ve daha çok gübre ve
ilaç gerekiyormuş. Ama tavuğumuz sonunda çok zengin olacağını hayal ederek
sabretmiş. Ve sonunda hasat zamanı gelmiş ve gerçekten de tavuk çok miktarda ürün elde etmiş, kendisine yol gösteren arkadaşlarına
seslenmiş:
´- Kahveleri satmama kim yardım edecek?´
Ördek:

´- Ben yardım edemem, ancak kahveleri işlemek ve paketlemek için benim
fabrikama getirmelisin.´

Domuz:

´- Ben de yardım edemem, zaten her önüne gelen kahve ektiği için kahve
fiyatları çok düştü, senin kahven beş para etmez.´

Fare:
´- Ben bu işlerden anlamam, ayrıca artık sana verdiğim borçları ödemen
lazım.´

Sonunda kırmızı ibikli küçük tavuk gerçeğin farkına varmış ve buğday
yerine kahve ekmenin büyük bir hata olduğunu anlamış, çünkü borç içinde
imiş ve yiyecek tek bir lokması yokmuş. Açlıktan ölmemek için yine yardım
istemiş:

´- Yiyecek bir kaç lokma bulmama kim yardım edecek?´

Ördek:

- Ben yardım edemem, senin hiç paran yok.´

Domuz:

´- Ben de yardım edemem, zaten herkes kahve ektiği için buğday eken de
kalmadı, yiyecek yok.´


Fare:

´- Ben yiyecek bulamam. Ancak bana borçlarını ödemediğin için para yerine
senin tarlanı almak zorundayım, iyi bir tavuk olursan, belki senin o tarlada
boğaz tokluğuna çalışıp, benim için buğday yetiştirmene izin verebilirim.

Şimdilerde bizim kırmızı ibikli küçük tavuğumuz, artık farenin olan eski
tarlasında buğday yetiştiriyor ve karnını doyurmaya çalışıyor.


Kaynak : İngiltere de ilkokullarda okuma kitabı olarak okutulan ´The Little Red



Minicik yorumcuk.:Acep ben niye birden Türkiyem'le özdeşleştiriverdim ki???

alihoca
27-05-2007, 21:07
Sevgili Kasved;

Görüşünü seslendiren samimi katılımın için teşekkür ediyorum.
açp.le ilgili genel değerlendirmenize maalesef katılamıyacağım,
Biliyorum.

İşin kötüsü de Sizin gibi; dikkatli bir okuyucu, izleyici ve arşivci olmanın yanı sıra siyasi ve tarihi alanda belli bir birikime sahip; çağdaş laik demokrasiye inanan diğer dostlarımla da ters düştüğümün farkındayım.

Hatta yazdıklarımla Erzurum Lisesi sıralarında oturan Kongre üyeleri içinde Mustafa Kemal’in milli mücadelenin tam bağımsız duruşlu olmasını savunan görüşlerini destekleyenlere karşı, ''Para yok! Ordu yok! Silah yok!!'' diyerek kurtuluşun ancak ABD Mandası altında olabileceğini savunanların yansıttığı ‘Mandacı’ bir görüntünün içinde yer aldığımın da farkındayım.

Diğer taraftan bundan yaklaşık altı yedi yıl önce; gelişi bir iki yıl önceden yedi düvelce bilinen Irak Saldırısı öncesi başlayan ‘Tezkere’ tartışmalarında da takınmış olduğum tezkere yanlısı tutum ile başta tarikatçı yâda milli görüşçü arkadaşlar ve ayrılıkçı Kürtçü arkadaşlarla süren tartışmalarımızda da savunduğum fikirler; ABD karşısında mazlum Irak’ın desteklenmesi gereğini savunan çağdaş, laik, demokrat arkadaşlarla da ters düşen bir durumda olduğum düşünülürse,

Uzun bir aradan sonra bu başlıkta ve Sevgili Nedo’nun açmış olduğu başlıkta yazdıklarımla sanki bu ayrık otu, devedikeni görüntüsü üzerime yapıştı kaldı.

Misak-i Millinin tartışıldığı bugünlerde; O günlerde seslendirdiğim görüşler gerçekleşti babında da yazdığım sanılmasın. Ama genel kanının aksine görüşler ileri sürmenin sevimsizliği ile sık sık yüzleşmek zorunda kaldığım için bu yapayalnız görüntü neredeyse kadere dönüştü bile denebilir.

Geçmişte ki daha yumuşak ve davetkâr ifade tarzıma göre bugünlerde kullandığım biraz daha keskin ve belki köşeli olarak algılanabilecek bir yazım üslubunu seçerken ki amacımın sadece, ön kabulleri biraz sarsarak farklı bakış açılarının olabilirliğine biraz daha fazla olanak tanıyan bir anlayışa ulaşabilmekten öte bir şey olmadığının da bilinmesini isterim.

Bu mealde; çünkü aralarında gerçekte açp ile abd.arasında sorun olduğu inancında değilim.
Bu gürüşü yani ABD ile AKP ve dolayısı ile Tayyip ERDOĞAN’ın ‘Dost’ veya ‘Amaç Birliği’ içinde olduklarını baz aldığımızda;

ABD’nin izlediği Ortadoğu Politikalarına rağmen, AKP İktidarının ABD karşıtı politikalar izleyişinin nedenlerini açıklamaya yeteceğini söyleyebilir miyiz?

Yine bu görüş doğrultusunda;
ABD’nin İran’a olası bir saldırısını ve AKP İktidarının bilinen İran İlişkilerini düşündüğümüzde; bu saldırıya askeri seçenekler dâhil olmak üzere yeşil ışık yakıp işbirliği içinde olacağını söyleyebilir miyiz?

Dünya siyasi tarihinde gözlemleyebildiğimiz en büyük gerçek radikal dini hareketlerin düşmansız var olamayacağıdır. Özelikle nihai hedefi şeriat –din devleti olan zihniyet ve örgütlenmeleri incelediğimizde ise ortak düşman olarak ''Haçlı Birliği'' diye tanımlanan, ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail olduğunu görürüz.

Peki, doğrulayacağımız bu tespitin ışında bir değerlendirme yapacak olur isek; İkiz Kule saldırısı sonrasında Usame Bin Laden ve İslami Teröre bizzat ''Haçlı Seferi'' söylemi ile savaş başlatan Bush’un kucağına yerleşen Fethullah GÜLEN’in ABD ile aralarında kuracağımız niyet ve amaç birliğini açıklamakta zorlanacağımız görülebilir. Aynı zihniyetin farklı versiyonu olan ''Milli Görüş’çüler'' içinde aynı durum söz konusudur.

Bu açılardan da bakınca Uluslararası ilişkilerde sadece Ezeli Dost(Doğru) veya sadece Ebedi Düşman(Yanlış) genellemesi ile yargıya ulaşmanın gelişen her olayı çözmemize ve anlamamıza yeteceğini düşünmenin, asıl ortak yanlışımız olduğu sonucuna bizi ulaştırabilir gibime geliyor.

Ayrıca, ‘Deccal’ olarak tasvir ettiği ABD, ezeli ebedi en büyük düşman diye nitelediği İsrail için uğruna gaza anlayışı ile kutsal din savaşı başlattığı düşünülür ise bu devletlerle yapılan bir amaç birliğini kendi yeminli müritlerine açıklamanın, düşülen çelişkiyi izah edebilmenin ve gelebilecek soruları cevaplamanın zorlukları üstünde önemle durulmalıdır.

Demek ki burada farklı bakış ve yorumlar araştırmak zorundayız. Ve kim bilir belki de gerçek istemleri yansıtmayan AB taraftarı bir görüntü ile kısmi bir amaç birliği çiziminin gerçekte şeytanla kurulan geçici ittifaklar olduğu sonucuna ulaşılabilir.

sonucunda sınırların yeniden çizimi(bizzat kendi iadeleri). Çadırın tek direği vardı(israil), diğer iki direkten biri imalat aşamasını geçti(kürdistan) diğer direk güçlendirilme aşamasında(ermenistan).
Kürdistan konusunda söyleyebileceğim tek şey bugünkü tablonun baş sorumlusunun AKP İktidarı yönetiminde ki yanlış politika tercihlerimizle Türkiye Cumhuriyeti Devleti olduğunu bu başlık altında verilen yaşanmış örneklerle göstermeye çalıştım. Gelecek de kurulabilecek Kürdistan Devletini kalıcı olabilmesinin de ancak bizim yanlış tercihlerimizle söz konusu olabileceğini düşünüyorum diyebilirim.

Soykırım iddialarını bir kenara koyarak Ermenistan konusunda, Ermeni Ayaklanmalarının başladığı ilk günlerden bugüne kadar gelişen tüm olaylar ve Ermenilerin bugünkü pozisyonlarını her açıdan değerlendirildiğinde; en çok zarar görenlerin bizzat Anadolu’nun Ermeni halkı olduğunu ve Ermeni Eşrafı ile Ermeni aydınlarının en büyük ihanetini bizzat kendi halkına yaptıklarını düşünüyorum.

Ermeni Cumhuriyeti dâhil olmak üzere Ermeni Diaspora’sının yapabileceği her türlü girişiminin tarihten bugüne emperyalist devletlerin maşası olmaktan öte hiç bir başarı elde edemeyenlerin, yine emperyalistlerin geçici zevklerine alet olmaktan öte bir başarı kazanabileceklerini sanmadığımı söyleyebilirim.

Sınırların yeniden çizimi konusunda;
ABD ve AB Ülkelerinin bu denli uzak erimli politikalar konusundaki (senaryolar değil hayata geçirilebilen) yetkinliği konusunda; Sovyetler Birliğini çevrelemek için izlemekte olduğu Yeşil Kuşak Politikası gereğince Afganistan’da desteklediği Dinci-Taleban Kuvvetlerine yardım ederken Sovyet Ordusunun zamansız çekilişini müteakip Sovyet Birliğinin dağılışı karşısında uğradığı hazırlıksız şaşkınlık, aynı Taleban içinde desteklenen Usame Bin Laden’in ikiz Kuleleri vurmasıyla uğradığı şoka tanık olarak bende şaşırmıştım diyebilirim.

Diyeceğim ABD’nin her ne kadar çıkarı için bir zorunluluk da olsa, uzak mesafede kendi çıkarına da olsa; Irak’ta bugün içine düştüğü duruma bakılınca 'sınır çizmek' gibi niyetlerin gerçekleşmesinin zorluğu ortaya çıkabilir.

Ayrıca başta İngiltere desteği ile sınırları 1948’de çizilen İsrail’in; bugün bile sınırlarının kabul ettirilemediği; her ne kadar Filistinlilerce yeterli görülmese de son alınan topraklarının birçoğundan kendi rızası ile çekileceğini Dünya’ya deklere edişinin gerisindeki anlamları doğru okumalıyız.

İsrail’in bu sınırları da koruyabilmek içinse Berlin Duvarından kat kat büyük ve korunaklı duvarlar ördüğünü düşündüğümüzde, bugünlerde sınır çizen niyet ve bayanların geçmişte ki kadar kolay olamayacağı sonucuna varmamızı sağlayabilir.

Alıntı konusunu sonraya bırakayım.

Sağlıcakla kalman dileği ile..


Görüş bildirerek katılan Sevgili Merak'lı ve Ramo Dostlara da ayrıca teşekkür ediyorum.

alihoca
28-05-2007, 21:59
Sevgili Kasved;

Vermiş olduğun bu değerli fırsattan yararlanarak, izninle konuya değişik açılardan ele alarak yaklaşmaya çalışayım.

Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin?
Sadece gizli celse kayıtlarında değil ‘Nutuk’da’ da yer alan bu ve benzer ifadelerden yola çıkarak;

1-Mustafa Kemal ATATÜRK’ün borçlanmaya karşı olduğu sonucuna ulaşabilir miyiz?
2-Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yabancı sermayeye karşı olduğu sonucuna ulaşabilir miyiz?
3-Alıntıda ki İngiltere hakkındaki söylemlere bakarak İngiltere’ye en azından hasmane duygular taşıdığı sonucuna ulaşabilir miyiz?

Doğal olarak bu sorulara verilebilecek cevap ‘EVET’ olması gerekir.

Oysa 1920–1928 yılları içinde gelişen olaylara ve alınan kararlar incelendiğinde, bu görüşün doğruyu tam da yansıtmadığı pekâlâ da ileri sürülebilir. Örneğin alıntıda Türkiye hakkındaki icraatları verilen İngiltere’den sterlin bazında milyonlar tutarında borç alındığı da görülebilir. Aynı şekilde Almanlardan borç alındığını yine borç alabilmek için ABD’ye Başbakanın eşlik ettiği ile heyetler gönderildiği görülebilir.

Tabii ki bunu Mustafa Kemal’in tam bağımsızlık anlayışından ödün verdiği anlamında söylemiyorum. Sadece Mustafa Kemal’in söylev ve demeçlerini hangi koşul ve şartlarda verildiğinin altını çizmeye çalışıyorum.

1920–1928 yıllarda ve 1929–1938 yıllarında izlenen politikalarda o günün özgün şartlarından kaynaklanan farklı karar ve uygulamalar söz konusudur. Birinci dönemde günün koşullarında o günün sorunları için üretilen çarelerin, bir sonraki dönemin değişen koşulları için çözüm olamayacağı da açıktır. Eh, böyle olunca da birincil karar ve uygulamaların diğeri ile çelişen bir görüntüsüyle cebelleşmek zorunda kalındığı da yine medyaya yansıyan tartışmalarda görülmektedir.

Beni asıl ürküten ise aydın insanların kendi aralarında gelişen fikri tartışmalar da değildir. Günümüz siyasetçileri ve aydınlarının kendi söylemlerinde Atatürk’ü bir argüman olarak sürekli kullanmasının her ne kadar kendileri için yarar sağlasa da, bunun Atatürk’ün hatırasına çok da yarar sağladığını ne yazık ki söyleyemiyorum. Üstelik günümüz siyasilerinin kapasitelerini dikkate aldığımızda bunun zarar verdiği gibi bir korkum da yok değil.

Bakın alıntıda ‘yabancı nasihatleri ve yabancı planlarından’ söz ediliyor. Ama diğer taraftan biliyoruz ki; Mustafa Kemal’in Rusya’dan, Almanya’dan, Amerika’dan heyetler ve danışmanlar getirtmiştir. Tamam, bu durumun Sizin gibi konuya vakıf insanlar için sorun oluşturmayacağının da bilincindeyim. Ama bunun genel bir anlayış olduğunu ve özel durumları bağlamayacağını anlamayanlar için bu bir çelişki arz eder. Üstelik de bunları kullanmak için can atanları düşündüğümüzde, düştüğümüz böylesi durumların ürettiği olumsuz sonuçlarla boğuşmak zorunda kalındığı da görülüyor.

Milli kalkınmanın başlatılabilmesi ve milli bir sanayinin oluşabilmesi için; sermaye, işgücü-enerji, ulaşım, hammadde, Pazar-pazarlama gibi seçeneklerin gerektiği hepimizin malumudur. Bunların var olduğu hallerde bile bunu kurabilecek, çalıştırabilecek bilgi ve tecrübenin ne kadar aciliyet arz ettiği de az çok bilinenlerdir. Hal böyleyken, İzmir kongresinde toplananlara ve konuşulanlara baktığımızda ise bunlardan işçi ve pazardan gayrısı, yok oğlu yoktur.

İşte burada garip bir şey var. Burada akla ilk gelen ‘devletçilik’ ilkesinin bir zorunluluğun eseri olduğudur. Eh, hazır elimizde Dost Sovyet modeli-danışmanları da olduğu düşünülürse, akla yakın bir seçenek olduğu kuşkusuzdur.

Oysa durum hiç de göründüğü yâda bilindiği gibi değildir. Bizzat Mustafa Kemal’in seslendirdiği ‘özel sektörün teşviki, milli kapitalizmin kurulması, özel bankacılığın kurulup geliştirilmesi, devlet eliyle kurulan kuruluşların sonrada özel sektöre devri’ gibi tam liberal anlayışı yansıtan kararlar da var.

Şimdi burada gitti devletçilik diye üzüldüğüm, dövündüğüm falan da yok. Tam da aksine, o günün koşullarının bir dayatması olan Sovyet Devletçiliği(Zorunlu sanayilerin devlet eliyle kurulması ve planlı kalkınmacılık vs) benimsenir iken diğer taraftan kapitalist kalkınma modelinin demokrasi için anlam ve önemini kavramış ve o günün Türkiye’sinin özgün koşullarına özgün bir kalkınma modeli yarattığı için seviniyorum.

Örneğin bizim Sovyet modeli esinli planlı kalkınma anlayışımızın, 1950–60’lı yıllarda Kapitalist Kalkınma Modelli ABD tarafından da aynen uygulanmış olmasının da seçimlerimizin isabetliliğini gösteriyor.

Tabii ki burada demokrasi için kapitalist kalkınma modelinin önemini az çok öğrenebilenlerin, Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne kadar tekrarladıkları ‘Asıl yanlış tamamen liberal politikalar uygulanmayışıdır’ teranesine de değinmemiz gerekir ise; Sermaye, yol, hammadde(kömürü bulabilmek için çekilenleri bir düşünün’, bilgi-tecrübe ''vaadı da'' Atatürk mü yedi?

Bakkal türü birkaç ticaret erbabı, leğen ıbrık döven birkaç sanatkâr ve üç beş kuruşu olan bir iki eşraftan gayrısını bulan beri gelsin. Tarlada tek öküzünün yanına karısını bağlayıp çift süren çiftçiden başka vergi alacak bir toplum kesimi kalmış gibi yirmi birinci yüzyıldan geriye bakıp gazel okumak kolay tabii…

Üstelik 1928’lere kadar ödemekten canımız çıkan borçlar varken! Sanırsınız ki Koçlar, Sabancılar zibil gibi.. Al kulağından demiryolu yapsın işletsin, tut getir demir çelik fabrikası kursun çalıştırsın falan filan..

1928 Sonrası kararlarında da 1. Dünya Savaşı koşullarının etkisi nedeni ile daha önceki uygulamaların kesintiye uğramış olmasının dahi nihai kalkınma modelinin salt devletçilik olduğu şeklinde algılanmamalıdır. Sadece özel sektörün yeterli büyüklüklere ulaşıncaya kadar toplumun ihtiyaçlarına devletin cevap vermesi olarak adlandırılabilir.

O yokluklarda; ticari, sanayi ve bankacılık kesimi ile özel bir sektörü yaratmak için gereken tüm teşviklerin verildiğini, krediler ve vergi muafiyetleri ile desteklendiğini de söylemeliyiz. Mustafa Kemal’in söylev ve demeçleri incelendiğinde de Milli Kapitalizmi yaratabilmenin hedeflendiği görülmektedir. Demokrasinin sağlıklı bir siyasi sistem olarak sürdürülebilmesinde milli kapitalizmin motor güç etkisi düşünüldüğünde bunun doğru bir seçim olduğuna da inanıyorum.

Sonuç olarak, Atatürk hakkında ne kadar okumuş olursam olayım bu adamı bir kalıba koyamadığımı itiraf etmeliyim. Hatta bir adım daha giderek bu adamı belirli kalıplarla sınırlamanın ona haksızlık olacağını bile iddia edebilirim. Evet, devletçilik demiş. Ama o günün koşullarının dayattığı bir ortamda bunu söylediğini de hemence eklememiz lazım. Hatta gitmiş altı ilkenin en sonuncusu olarak inkılâpçılığı koymuş. Yani bahse konu olan; geriye kalan beş okuda bizzat kendisi yeniliklere ve gelişmelere açan bir adamdır.

Diyeceğim; genel anlayışlar dışında, örneğin ‘özelleştirme yapmazdı yâda şöyle yapardı’ gibi bir sonuca ulaşamadığım gibi bu sonuca ulaşabilenlerin gerekçelerini anladığım da söylenemez. Sonuçta Atatürk’ün karar ve uygulamalarını alıp, bugünün sorunlarına ‘her derde deva’ reçete olarak sunmanın yararından çok zararlarından söz edilebilir diye düşünüyorum.


Katkın için tekrar teşekkürlerimi sunuyorum.

meraklı
29-05-2007, 09:49
Burada ne yazarsam yazayım ya da ne söylemeye çalısırsam çalışayım, o derin laflardan ve anlatımlardan mutlaka ki geride kalacağım..Ne kocaman kocaman arşivlerim ,ne araştırmalarım ne de yaşadıklarım var. Ancak sadece biraz kulaktan dolma biraz da okumaya çalıştıklarımdan geriye kalan ve hatırlayabildiklerimi yazabileceğim üç-beş var...

Atatürk ü bir kalıba sığdıramamak ya da onu herhangibir standartta yaşatamamak...Evet o kendine özgü- nev i şahsına münhasır düşünce ve hareket tarzıyla, öngörüsünü hayatına uygulayabilen ender bir kişilik. Onu anlayabilmek zaten başarının gelişini kutlamaya hazırlanmak gibi birşey kanımca..

Evet o zamanında, ülkenin yapılaşabilmesi için ingiltere den borç alabilen, aldığı borçlarla bir kısım çiftçiyi, bir kısım şehirleşmeyi ve bir devlet bankası kalkındırmayı amaçlamış ve de gerçekleştirmiş biri.

Zamanında Ankara yı başkent seçmesinde ve orayı idare merkezi olarak yapılandırmak istediği vakit herkes ona" dağbaşına olur mu" gibi bir tepki verse de o yine hissettiğini uygulamış, birebir variyetini ortaya koyarak bir yaşam merkezi yapmıştır...Kıraç, kurak ve ot bitmez sanılan yerden bir orman, bir hayat çıkartmayı bilmiştir.

Sayın janus un türbanlaşma örneğinde olduğu gibi, ya da adı lazım değil birinin baş örtüsü adı altında türbanı desteklemesi gibi (vatanı zafere ulaştıran ; yanında fino köpekle dolaşan kadın değil, başı kapalı kadındır..Savaşta bebesini sırtında taşıyan kadın başörtülü kadındır, konken masasında kek yiyen kadın değil...gibi) bugünün şartlarının o günkü şartlarıyla kıyaslanamaz tarzdaki benzetmeleri bana göre aptalca bir zihin sömürüsü...Dediği tarzda yaşayan kaç kadın var ve kaç kadın o hayatı yaşarken, yaşadıkları o hayatı sağlayan adamın eşi olarak basında ve kendi (!) özellerinde bu kadar serbest ve fütursuz yaşayabiliyor. Ve bu adı lazım değil kişinin kendi hayat tarzı ne kadar AKP ye yakın ki ordan da aday adaylığını verebileceğini dahi ifade edebiliyor...Neyse bunları da geçtik..


Örümcek ağı misali sessiz ve bir o kadar da sistemli ilerleyerek gerek türban konusunu gündemde tutarak halk arasında ikilik yaratıp ve gerekse de amerika ya yalakalık ederek, bir anlamda olmayan bir kürt sorununu varederek bugünlerimizi bunalım bir halde yaşatanlar sonlarının bir dönem sonra -ülkenin pohunu çıkarttıktan ve bir daha toparlanamaz halde çökerttikten sonra mutlu olacaklarını var sayıyorum- desteklenen ve destekleyicisi tarafından da öldürülen Saddam ı da mı görmezler. Barzani kimdi, yarın ne olacağını bilmezler mi...Bugün RTE ve ABDullah hala güvendikleri dağın akşam güneşinde duvara düşen bir gölge olduğunun farkına vardıklarında hala bulundukları yerde olacaklarını mı sanırlar..Neyse bunları da geçtik...

Siyaset ille de yüzsüzlerin, dalkavukların ve balı tutan parmakların yalandığı bir kapalı sırça saray mı..??Bu sırça saraysa şayet ille de bir gün inanç ve öfke hezeyanında yine dimdik ayakta durabileceğine o kadar mı kâniler..?? Sürekli yuvarlandığımız ülke borçlarının batağında acep ne vakit istikrarlı bir kararın ekonomi üzerindeki kalıcı etkisini yaşayabileceğiz...Bir zamanların buğday ambarı, pirinç, şeker pancarı, mısır, domates, turunç...En basiti Anamur muzu, Amasya ve Yalova elmaları pazar tezgahlarında _daha bu kadar gross marketler yokkene- dolu dolu satılırken, şimdi ne oldular..köklerine kıran mı girdi..?? her bir gıdayı dışardan ithal ederken, o kadar bağrı yanık ortaya atılan iddialarla körüklenen insanların karmaşa dolu zihniyetleriyle dalga geçmek nereye kadar olacak...merak içindeyim...Bugün RTE fındık 8 YTL olacak diyor...Zamanında nerdeydin, tüccar 2 YTL den alırken depolara basarken neredeydin...Çiftçinin ölebilir ama aracının her daim kazanması gerekir zihniyeti var oldukca acep benim ülkem nasıl kalkınır...

Tohumların bile hormonlu halini ithal ederken, yapılan sebze seracılığında kendi öz tohum ve fideleri kullanamazken, dün AB ortaklarına ve Amerikan ya ya dolu dolu satarken bugün onlara sattıklarımızı büyük paralarla geri alabilmek nedir acep...

Gene de neyse ...
Kalınız sağlıcakla....:friends:-

alihoca
07-06-2007, 00:43
Hatırlar mısınız?

Bundan otuz kırk yıl önce Cumhuriyet Dönemi ile ilgili çok önemli bir eleştiri vardı.

O da batılılaşma hareketleri içinde batının Türk örf ve geleneğine asla uymayacak olan kılık-kıyafet, latin alfabesi, takvimi saati ölçüsü müziği, operası balesi vs gibi devrimleri alışımızın en önemli hatamız olduğu dile getirilirdi.

Yapılması gerekenin ise; batının sadece sanayiisini, tekniğini vb gibi kalkınma ile ilgili değerlerini almamızın yeterli olacağı iddiasıdır. O günlerde ise buna en önemli örnek olarak Japon kalkınması gösterilirdi.

Bizim gibi zamanın Sosyalist geçinenleri ise; Mustafa Kemal'in yaptıklarını bir küçük burjuva devrimi olarak niteler ve kalkınma modeli ''Sosyalizm'' ve onun kalkınma anlayışının seçilmesinin gerçek kurtuluş olduğunu iddia ederdik. Buna kimimiz; V.İ. Lenin dönemi Sovyet modelini, kimimiz; Mao'nun Çin modelini, kimimiz de; Enver Hoca'nın Yugoslavya Modelini örnek olarak verirdi.

Ülkücü ve uslu müslüman çocuklar olarak nitelenen Akıncı arkadaşlarımız da ABD ve Emperyalizm karşıtı sol gösterilere polis-jandarma dayanışması içinde karşı koyarlardı. Hadi Sovyetler din düşmanı kısmını anladık da ABD'yi neden savunduklarını kendileri dahi bilmezdi desem inanın. Yani ABD'yi savunuşlarının gerisinde kapitalist kalkınma modelinin bilinçli bir taraftarı olmaları yatmıyordu.

''Nasıl kalkınırız?'' veya ''nasıl bir kalkınma modeli öneriyorsunuz?'' şeklinde sorulan sorulara;

Doğruluk, çalıp çırpmamak, ahlaklı olmak, ahlaklı(her daim Hz Ömer örneği verilirdi) devlet adamları bulmak yetiştirmek, dini bütün inançlı insanlar olmak-bulmak yetiştirmek, Türk'ün örf ve geleneklerine uygun bir eğitim-öğretim, kapısının önünü temiz tutan, işini ve vatanını seven insan olmak vs vs gibi cevaplar verirlerdi.

Solun kenarı keskinleri de; yumuşak yâda sert geçecek bir devrim süreci sonunda işçi, köylü ve emekçilerin iktidarı ele geçirerek eşit işe eşit ücret, emeğin ve alın terinin sömürüsü olmadan, çalmanın çırpmanın ve lüks tüketimin yasaklandığı, üretim araçlarının mülkiyetinin toplum adına emekçinin iktidarında olacağı hakça bir düzende gül gibi, kardeş kardeş geçinip kalkınıvereceğimizi iddia ederdik.

Bugün geriye dönüp baktığımızda Sosyalist modelin; bu süreci yaşamış olan tüm ülkelerde(Rusya, Çin, Yugoslavya vb) toplumu tarım toplumundan, batılı anlamda kent toplumuna dönüştürmeyi başardığı söylenebilir. Hatta yaşanmış olan soğuk savaş dönemlerinde kent toplumunu sanayii toplumlarına dönüştürmeyi ve termonükleer güce ulaştırmayı başardığı da söylenebilir. Hatta emperyalist diye nitelediği batıyı yer yer gerilettiği de iddia edilebilir sanıyorum.

İşte şimdi burada; Çar Nikola'ın Rusyasını ve Son İmparator Puyi'nin Çin'ini tarım toplumundan kent toplumuna ve çağının sanayii toplumuna dönüştürmeyi başaran bu devletlerin, batının kapitalist toplum ve devletleri karşısında neden kalıcı olmayı başaramadıkları konusu sanırım cevaplanması gereken en önemli soru olarak ortaya çıkar. Kent toplumuna dönüşen, eğitim ulaşım ve sağlık sorunlarını aşan Sovyet modelinin çöküşünün dinle ahlakla açıklamaya kalkmanın yetmeyeceği hallerde doğru tahliller yapmanın gerekliliği sanırım görülecektir.

Gorbaçov ile başlayan devlet mülkiyetinin özele devri diyebileceğimiz kapitalist topluma dönüşümün, Putin ile engellenişi sonrasında nasıl bir manzara çıkacağı halen meçhuldür. Rusya ve Putin’in bugünkü efelenmelerinin gerisinde son on beş yıllık süreçte petrol ve doğal gaz fiyatlarının ulaşmış olduğu seviyelerin Rusya ekonomisine yapmış olduğu katkı olduğu anlaşılmalıdır. Diğer taraftan petrol ve doğalgaz fiyatlarının bugünkü ulaştığı seviyelerin de ABD’nin izlemiş olduğu on beş yıllık politikaların bir sonucu olduğu ve bu politikalara Rusya’nın yapmış olduğu cılız ve kısık sesli itirazlar dışında(örneğin termonükleer güç kullanımı gibi) herhangi bir itirazı olmayışının da nedenleri üzerinde mutlaka durulmalıdır.

Bugünkü Rusya’nın; devleti, sanayisi, ekonomik yapısı ve toplumun yaşayış ve anlayış biçimi ile ABD ve Batı Avrupa karşısında rekabet edebileceğini dahası örnek oluşturabileceğini savunanlar var ise onlara Rusya’yı tekrar incelemelerini tavsiye ederim. On yıl öncesine kadar Karadeniz kıyılarında yaşanan ‘Nataşa’ sorununun araştırılmasının da bazı açıklayıcı ipuçları verebileceğini söyleyebilirim. Kabaca da olsa örnek bir kalkınma modeli olarak Rusya ile söylenebilecekleri bu kadarla sınırlayalım.

Diğer taraftan sağ kesimin çözüm önerilerine örnek sundukları Japonya ve Almanya'yı dikkatle incelediğimiz de ise Japonya'nın öncelikle 2. Dünya Savaşı sonrasında (biraz) Hiroşima ve Nagazaki'nin bir bedeli olarak ABD sermayesinin hayati desteğini görürüz. Ayrıca bugün Japon toplumuna baktığımızda ise geleneksel kıyafetleri olan geyşa veya samuray kıyafetlerine sokaklarda sıkça rastlanamadığını da not edelim. Filmlerine falan baktığımızda ise batının tüm yaşam biçiminin neredeyse egemen olduğu sanırım söylenebilir.

Sadece arada bir de olsa bakanlarının yolsuzlukları ortaya çıkınca harakiri yaptıkları hala görülmekte denebilir. Ama sanırım burada altı çizilmesi gereken en önemli şeyin yolsuzluk ve hırsızlıkları ortaya çıkanların intihar etmesidir. Yakalanmayanlar konusu çok bilinen ve basın ve yayında çok işlenen konular olmadığı için biraz muamma özelliği arz eder.

Yani her ne kadar Japon Devleti ve Toplumunun ketumluğu söz konusu olsa da, Japon Merkez bankasının gerek banka gerekse şirket batakları için milyar dolarlık desteklerini okuduğumuzda yolsuzluk ve rüşvet denen çarkın orada da aynen çalıştığı söylenebilir sanırım. Ayrıca bugünkü Japonya’da batılı anlamı ile demokrasinin tüm kurum, kuruluş ve gelenekselleşen anlayışlarının varlığından söz edilemez.

ABD'nin sermaye desteğinin yanı sıra Japonya'nın 1948'den bugüne kadar savaşa hazır bir ordusunun olmayışı ve büyük bir ordu, asker,silah gideri olmayışı, Japonya Savunmasının tamamen ABD tarafından üstlenilmesinin Japonya'ya verilen bir ceza değil ödül olarak değerinin anlaşılması çok önemli bir yer tutar.

Almanya'nın bugünkü gelişmesinin gerisinde de aynı yıllarda başlayan ve aynı ABD faktörünü görüyoruz. Yine ABD sermayesi desteği ve kurulan NATO üsleri ile Almanya'nın ordu beslememiş olması Alman kalkınmasında(ve halen de) önemli bir yer tutar. Ayrıca Alman örneğinde orta çağ kilise ve din anlayışına karşı reformunu başarmış ve kilise'nin reforme edilerek(Protestanlık) dinin toplum-devlet ve ekonomik yaşamında köstek değil destek hale getirilişinin anlam ve önemi değerlendirilmelidir. Bunun yanı sıra Almanya'nın 2. Dünya savaşı öncesinde bilgi ve deneyim birikimi ile sanayi-kent toplumuna ve ulus devlete çoktaan ulaşmış olduğu unutulmamalıdır.

Mao ve Çin modeline dönecek olursak, soğuk savaş döneminde kurmuş olduğu sanayiler ve ulaştığı termonükleer güce rağmen bugünkü Çin’in batılı anlamı ile sanayi-kent toplumuna dönüştüğü ve demokratik bir yapıya kavuştuğu söylenemez. Mao’nun başlattığı sanayii hamlelerinin de 1950-60’lı yıllarda toplumda kıtlığa ve kıtlığında elli milyon insanın hayatına mal oluşunun ödenen bedel bakımından ilginç bulunabilir.

Nüfusunun % 60 kısmının hala köylerde yaşadığı ve geçimlerinin de tarım kaynaklı olduğu görülecektir. Toplumun çalışan kesiminin %80-90’ına 100 dolar ücret bile vermeden 12-16 saat çalıştıran, çoğunlukla bir haftalık yıllık tatili bile çok gören, yolsuzluğun üzeri örtülü bir batağa dönüştüğü bir yönetimdir söz konusu olan. Bugünkü Çin’in Mao zamanında kurulan partisinin, Çin Hazinesinin birikiminin % 50’ye yakının ABD dolarına ve tahvillerine yatırmasının nedenleri ilginç olsa gerektir. Çin sanayiisinin de ürettiğinin % 60’ını alan ABD’ye bir anlamda bağımlılığı not edilebilir.

Ama bugünkü Çin için söylenebilecek in ilginç şey; Çin ve Komünist Parti Yönetiminde hiçbir değişiklik olmadan bizzat devlet eliyle yabancı sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırıldığı ve gerek borsası gerekse yeni kurulan ve adeta batılı anlamda üretmeyi yeniden öğrenen şirketler kurulmasını teşvik ettiği ve komünist yönetimi eliyle Çin Milli Kapitalizminin yaratılıyor oluşudur.


1978’li yıllarda başa geçtikten sonra dışa açılma reformlarını başlatan ve halk tarafında 'Topal Deng' diye adlandırılan Deng Xiaoping ''Kedinin siyah ya da beyaz olması fark etmez, önemli olan fareyi yakalamasıdır.'' demekle de kalmadığını görüyoruz. Kurulmuş olan özel ekonomik bölgeler ve açık şehirlerde milyonlara ulaşan çalışan kesime uygulanan ''sömürüye hoşgörü'' politikası uygularken, çalışan kesimin örgütlenmesi devlet baskısı ve itirazları devlet şiddeti ile cezalandırılmıştır.

Başka ne demiş; yeter ki para gelsin kimden, nereden ve ne şekilde geldiği önemli değil..

Dikkat etmişseniz, buraya kadar kalkınan ve kalkınmakta olan Ülkeler için verdiğimiz örneklerde; eğitim öğretim, ahlak, doğruluk, dürüstlük, kapının önünü temiz tutmak, adaletli ve adil olmak, devletin işini devletin mumu ile özel işini kendi paranla aldığın mumla yapmak, vatanını milletini sevmekle direkt-doğrudan bir ilişki kurmayı başaramadık.

Ve bir an için farz edelim ki bu ilişki zaten kurulamaz. Yani bunlar kalkınmanın olmazsa olmazı değillerdir. Bunlar gelişmenin baş şartlarından değil, gelişmişliğin göstergelerindendirler...


Eee peki,
Kalkınmak, gelişebilmek için bunlardan başka(ve bir de sürekli şikayetten başka) bir şey söyleyen var mı?

alihoca
22-06-2007, 20:30
Sevgili Babo'm;
Gush Bakışını Gusha çevirmeden burada cevaplayayım.

Sahi A Plani ne idi??
Ahh bi bilebilseydim!
Bilebilsem, siyasi konularda bir yıldır yazmayan biri olarak ‘Anlıyorsam Arap Olayım!’ başlıklı bir yazı ile başlayıp günlerce yazıp durur muydum? Plan, program, örgüt ve örgütlemenin bir harfi dahi olmadan yapılanları ah bi anlayabilseydim!

Bende en kestirme yoldan Neo Ulusalcı saflarda yerimi alıvırırdım. Şöyle doya doya bi kaç slogan patlatır, yılların hasreti ve birikintilerini bi güzel atar deşarj olurdum hiç olmazsa.

Yakin zamanda yasanan Cumhurbaskani hadisesinden sonra bu secimlerde yukardaki gibi %38 hatta %40 lara varan bir yuzde ile AKP nin tekrar 1.ci parti olmasi durumunda bu ulkeyi neler bekliyor??

İşte bunu bana hiiç sorma Gardaşım.

Çünkü ben, her ne kadar da yapılış amaçları konusunda hem fikir olsam da; En başta TSK olmak üzere, Ulusalcı yazarların, Demokrat YÖK üyelerinin, Bağımsız Yargı Mensuplarının;

Cumhurbaşkanlığı Seçimi nedeniyle izledikleri yol ve yöntemler konusunda farklı düşünüyorum.
Bunu da,

—Alternatiflerimiz ve pırıl pırıl seçeneklerimiz hazır,
—Siyasi partiler ve seçim yasalarımız gıcır gıcır,
—Harıl harıl çalışacak, kapı kapı dolaşacak, yepyeni cengaver sivil toplum kuruluşlarımız hazır,
—YÖK, Hocalarımız ve Üniversitelerimizin bilinç fışkıran şikayet değil mücadele andı içmiş gençleri yay gibi gerilmiş beklemekte,
—Yazılı görsel basın yayın organlarımız aylardır yıllardır yaptığı gizli-açık araştırmalar sonucunda elde ettiği tüm yolsuzluk, kadrolaşma ve karşı devrim çalışmaları ile ilgili belgeli-görüntüler basım ve yayım için düğme basmayı bekliyor.
—Jitem başta olmak üzere istihbarat örgütlerimiz; tarikatların başta ekonomik kaynakları, örgütün finansal dayanakları, en küçük tereddüt bırakmayacak şekilde gerçek yüzlerini belgeleyerek halkımızın vicdanında mahkum edilmeye hazır ve nazır hale getirilmiş.
—Yazarçizer, aydın takımımız Nurlarda Yatası Uğur MUMCU'YU yattığı yerde çatlatacak araştırmaları ile tarikat-siyaset-ticaret şeytan üçgenini har vurup harman savuracak belgeleri her gün peşi sıra yayınlayarak halkta derin bir şok etkisi yaratarak büyük uyanışı gerçekleştirmek için can atıyor.

Bu şekilde sıralayarak ‘Gazanız Mübarek Olsun!’ başlığı altında anlatmaya debelendim.

Kısaca tekrarlayacak olur isem;
Plan milan hak getire Gardaşım.(Tabii ki bence)

Çıkıp ‘HÖÖÖÖT’ diyecektik istediğimiz yapılıverecekti. Olmadı mı?
Çıkıp ‘TOPLAAAN’ diyecektik, herkes toplanıverecekti.
İşin kötüsü salak malak dediğimiz Millet toplandı iyi mi?

Eee, tüm bunlara rağmen,
(Bu tahminlere katılmadığımı ve seçim sonuçları için farklı düşündüğümü not ederek)
Bu anketlerin bu tahminlerin bir kismi mevcut AKP partisinin bu secimlerde %38 ile %40 arasi bir oy alabileceginden bahsediyor..
Boylesi bir durumda TEK baslarina iktidar sansini 1 defa daha yakalamis olacaktir AKP partisi..
Bu sonuç çıkarsa tam anlamı ile sıçtık demektir.

O zaman aynen 12 Eylül’de yaptığımız gibi, 28 Şubatta yaptığımız gibi, 27 Nisanda da kendi İZLEDİĞİMİZ YOL VE YÖNTEMLER İLE

Sn Tayyip ERDOĞAN’ı
Tankların üzerinde çıkan Ulusal Kahraman Boris YELTSİN yaptık demektir.

28 Şubatta yeri göğü inletip N. ERBAKAN’I indirirken,
Eğer; planlama, örgüt ve örgütleme olsaydı, doğru seçenekler(partiler) oluşturulup, ismi kirlenmemiş doğru isimler bulunup, doğru kadrolar işbaşına getirilmiş olsaydı bugün bu sonuçları konuşur olur muyduk?

Şimdi sorayım,
Bugünkü ortamda;
Her türlü sivil toplum örgütlerin mevcut üye ve liderlerini,
Her türlü sendikaların mevcut üye ve liderlerini,
Her türlü siyasi partilerin mevcut üye ve liderlerini

Gözünüzün önüne getirin ve tekrar bi düşünün; bir planlama, programlama, yol ve yöntemlerin belirlenip, alt yapın oluşturulması için her hangi bir girişim göreniniz var mı?

Peki,
Cumurbaşkanılığı Seçimleri için bir yıldan fazladır izlenen yol ve yöntemler sonucunda;
Yüzde 29 oy oranı ile dahi olsa AKP’NİN birinci parti çıkmasının nedenini,

Yoksa ‘Her millet layık olduğu gibi yönetilir’ diyerek dolaylı veya ‘Halkın bilmem kaçının…’ diyerek doğrudan halkımızın aptallığı ile mi açıklamaya devam mı edeceğiz?

Yoksa bunun nedeni ABD’NİN, AB’NİN, İsrail’in; AKP’ye desteği deyip suçu yine başkalarına yıkıp dahası yıktığımız sanıp insanları enayi yerine koymaya devam mı edeceğiz?

Dedim ya bana sormayın, bilmiyorum.

Ama iğneyi kendimize batırmanın zamanını kaçırmamış olmayı,
Günü kurtarmak pahasına sürekli olarak geleceğimizin karartılmasına artık bir son verilmesini umuyor ve diliyorum...


Şimdilik bu kadarla yetinelim dilersen.
Kal sağlıcakla..

bikmisbroker
22-06-2007, 21:41
Agzina saglik Ali Hocam,
AZ bile yazmissin..
Okudukca icim karardi, icim karardikca da okudum..

Efkar dagitmaya geliyorum.
Ne olacak bu memleketin hali?? :**: :**:

alihoca
24-06-2007, 22:26
Sevgili Babo'm;
Bir yerde okumustum, "Disinda birakarak buyutecegine, icine alarak kucult" demis adamin 1 tanesi.

Bu görüşü de benim inandığım şekilde, yani tam tersine çevirerek tekrar değerlendireyim.

Çünkü bunun Tayyip ERDOĞAN ve AKP’nin izlediği bir strateji olduğunu düşünüyorum.

Açıklayacak olursam;

2002 yılının seçeneksiz ortamında Tayyip ERDOĞAN; ‘Dışarıda kalıp küçüleceğime, AB ve ABD yanlısı(Irak Harekatına tam destek veren açıklamalar dahil) demeç ve açıklamalar ve gelişerek değiştim diyerek, yani merkeze yaklaşan bir görüntü vererek İÇİNE GİRER büyürüm.’ şeklinde ifade edilebilecek bir strateji izlemiştir.

Tabii ki bu strateji; Bülent ECEVİT ve Devlet BAHÇELİ’nin Irak Harekâtına destek vermeyeceği belli olduktan sonra, oluşturulmak istenen kimi hükümet(Hüsamettin ÖZKAN liderliğinde bir hükümet gibi) girişimlerinin de başarısızlığı üzerine mevcut hükümetin istifası sonrasında oluşan seçeneksizlik ortamında halkın ilgisine mazhar olarak tutmuştur diyebiliriz.

Bu arada AKP’nin bu stratejisini göremeyen ve gerçekten gelişerek değişivereceğini(!) sanan aklıevvel sermaye kesimi de seçimler öncesinde; Tayyip ERDOĞAN ve AKP’yi merkeze-içeriye alarak tam bir dönüşüme uğratılabileceği tezi ile destek vermiş olduklarını görüyoruz.

Yani "Disinda birakarak buyutecegine, icine alarak kucult" tezi bugünden tam beş yıl önceki 3 Kasım 2002 seçimleri öncesinde uzak görüşlü(!) sermaye kesimi tarafından bizzat denenmiş test edilmiş bir görüştür.

Bu tezin beş yıllık iktidar sürecinde doğrulanıp doğrulanmadığı kısmına gelince; bunların içine giren AKP ve Tayyip ERDOĞAN’IN küçüleceği yerde zevkten dört köşe olduğu, attığı çığlıklardan bile anlaşılabilir sanki.


Bir de bu bakışla değerlendirirsen sevinirim.

Sağlık dileklerimle

Süvari
26-07-2007, 07:52
O gün okunduğunda önemsemeyenler bugün tekrar okumalılar.

Teşekkürler hocam. Elinize sağlık.

Keşke yazdıklarınız bu kadar doğru ve tutarlı olmasaydı. *sorry::

Gozlemci
04-08-2007, 22:23
"Boyle sanatin icine tukururum."

Halki gayet iyi taniyan, sagin her turlu kesimi ve dahi Baykal'la iyi gecinen Gokcek, bu sozleri sarf ettiginde, bizim entel kesim ayaga kalkmisti. Oysa Gokcek, hic kivirtmadan sozunun arkasinda durdu ve her televizyon kanalinda soyledigini savundu. Cunku Gokcek biliyordu ki halkin cogunlugunun sanata tukurulmesi ile pek bir ilgisi yoktu. Hatta, halkin bir kismi o tip heykellere tukurulmesini tercih bile edebilirdi. Kisacasi, Gokcek'in soyledikleri ona oy olarak geri donecekti.

Simdi gelelim gunumuze.

"Bizim zeká seviyemiz Cenab-ı Allah’ın bu kadar afet vereceğini bize düşündürmedi."

"Cenab-ı Allah bilir. Cenab-ı Allah isterse Ankara’nın su sorunu bir anda çözülür."

Gokcek, dahiyane bir bicimde kendi yarattigi sorundan siyrilmaya calisiyor. Bizim entel kesim dalga gece dursun, soyledigi bu sozleri halkin bir kismi buyuk bir ictenlikle destekleyecektir. Fakat bu defa durum sanata tukurmekten farkli. Sanata tukurulmesi halka pek etki etmezken, musluktan suyun akmamasi, halki direkt etkiliyor. Su kesintisi 2008 yazinda devam ederse, sonuclarinin 2009 Mart'inda surpriz bir bicimde alinacagini dusunuyorum.

Gokcek'i, siyaset nasil yapilir diye ogrenmek icin takip etmeyi surduruyorum. Belediyenin borcu nasil Hazine'ye yikilir? Meclis'in dogalgazini kesme tehditi ile hukumetten nasil para alinir? Alt gecit, ust gecit gibi halkin gorecegi ve nispeten ucuz hizmetlerle nasil goz boyanir? Ulkucusu, muhafazakari, ve solcu gerekli kisilerle nasil iyi iliskiler surdurulur? Gerektiginde nasil parti degistirilir? Vesaire vesaire.

Su deposu olmayanlara kolay gelsin diyorum.

dentist
24-10-2007, 22:37
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Romanya'ya uçmadan önce gazetcilerin sorularını cevapladı. Erdoğan, "Uluslararası hukuktan doğan haklarımız var, bu haklarımızı kesinlikle kullanırız. Kimse de bunun önüne geçemez" dedi.

Erdoğan, ''Sayın Rice birkaç gün süre istemişti. Bu süre doldu mu?'' şeklindeki soruya, ''Uygulamayı görmek lazım. Uygulamayı göreceğiz. Çünkü bize de bu istikamette bazı bilgiler geliyor. Ama şu anda basına yapmış olduğu açıklama üzerinden benim değerlendirme yapmam doğru olmaz'' karşılığını verdi.


Bu kaçıncı uyarı ? Bu açıklamaları yapan kişi başbakanımız olmasa bizimle dalga geçiyor birileri derdim herhalde.

Kanımca ya ortada bizim bilmediğimiz ve hareket etmemizi engelleyen çok önemli olaylar var ya da malesef askeri ve politik açıdan tarihimizin en acınası günleri tarih notlarımız arasına girmek üzere.

Alihocam gelde şu notları düş olsa olsa bilmediğiniz şeyler vardır de, bizi rahatlat gözünü seveyim. Biz Amerika dan korkarken pkk nın kimseyi iplemeyip dün gecede şırnak da bir karakolu 150 kişiyle basmaya kalktığı şu günlerde ne devlete ne de askere güvenimiz kalmayacak yoksa.

alihoca
26-10-2007, 23:04
Sevgili Dent;

Bilmem kaç zaman oldu; ne televizyon izlediğim, ne de gazete okumuşluğum var. İnsanlardan da köşe bucak kaçıyorum. Yanıma yöreme sokulmaya kalkanlarda, görüntüye bakıp ‘Aman, ne lanet adaaam’ deyip sıvışmak zorunda kalıyor.

Yüreğime çöreklenip kalan bir yenilmişlik ve çaresizlik duygusu ile değil yazmak, konuşmak bile içimden gelmiyor desem doğru olur.

Ufukta, pek bi şifa belirtisi görünmese de, hayırlısı diyelim artık.

AnnE
27-10-2007, 08:06
Ulan Hoca ;

Senin ilacın bende ,lakin arada şu ikibinküsur kilometre olmasa!!!

NOT : Şimdi bir cümle yazarak kaçmak bize yakışmaz, bari adı geçen hastalıkla ilgili biraz malımat kopi-peyst edelim :


Kuru Göz Hastalığının Tanısı Nasıl Konur?
Göz hastalıkları hekimi, genellikle muayene ile bu hastalığın tanısını koyabilir. Ancak
bazen, gözyaşı miktarını ölçen testler gerekli olabilir. Schirmer testi, belli koşullar
altında, göz yaşı miktarını ölçmek için kullanılan, alt göz kapağına özel bir kağıt
yerleştirilerek yapılan bir testtir.
Bir başka yöntem de, bir damla ile (fluorescein veya rose bengal) göz yüzeyindeki
kuruluğun paternini tespit etmektir.

Master
27-10-2007, 09:43
Anladığım şu ki ''R'' planında yok...Ve yine anlıyorum ki '' Eski Tüfek '' durumu hafif durgunlaşmış... Hatta görüyorum ki.... ''Sağlık '' için şifayı da ''ben'' aradığımdan...Gerçekten Hayırlısı...

Minik Not : Yazmamanın nedeni yanısıra, Okuyor olmanın sevinci ile...

meraklı
27-10-2007, 11:37
Muhterem AnnE'm,

Adı geçen hastalığın varlığı kişilere oldukça acılı anlar yaşatsa da , görüntüsü de pek bir antipatik olmaktadır... Akamayan gözyaşlarının iç cidarlarda ve kanallarda yarattığı yanma, dış bölgelere vuran kızarıklık ve ödem ile de hayli tuhaf ve acınası görüntülere maruz bırakmakta...

Bununla birlikte "ne de soğukkanlı" ibaresinin yerleştirildiği durumlar var ki, aslında zat o ara hüngür zırıl ağlamayı arzu etse de, içi katmer katmer katılıp kalsa da bunu başaramamanın getirdiği durum itibarıyle de bazan tenkit bazan saygı alır....

Ve alihocam, yahu bırakın dünya dönüyor ama "R" planları ama "bzj" planları zaten işe yaramıyor...Maksat ruhsuz olmakta...:wink2:

Neyse , üç cümlecik de ben atayım dedim...

Hadi kalınız efenim sağlıcakla...........:friends:-

alihoca
28-10-2007, 00:47
Güzel AnnE’m;

İsteseler, yüreği yanan anaların feryatlarını dindirmek için askerlik şubesinde kuyruğa ilk sıradan girebilmek için bilmem kaç bin kilometreyi uçarak gelebileceğini ama hayırlı hayırsız demeden cepheye göndereceğin yavrucağın için yüreciğinin titrediğini bilmez miyim?

İlacın Sende olduğunu ve o ilacı kendi yüreğinin kanayan yarasına değil de heeep sevdiğine sürdüğünü bilmez miyim?

Senin yüreğini tanımadan önce kendini fedakâr sanan biri…bilmez mi hiç?


Sevgili Master;

Plan yok değil, var. Hemi de otuziki kısım tekmili birden olanından. ‘A’ sından başlayıp ‘Z’ sine kadar sıralı bir düzene, neden-sonuç ve alternatifleri üzerinde günler aylarca kafa patlatılmış olanından var.

Ama bir fikri hareket, bir kadro dahası ve önemlisi örgüt olmadan yapılan plan’lar nihayetinde benim gibilerin kafasını kurt gibi kemiren bir işlevden başka bir işe yaramıyor maalesef.

Sevgili Meraklı;

Sana belki merak edersin diye kısa bir özet yaparak sesleneyim.

Bu başlığın ilk inceleme türü yazısında malum zihniyetin fikri önderlerinin en önde geleninin, 1 Mart Tezkerisi’nin oylama öncesi ve sonrasını içeren tezkere karşıtı yazıları ile ufki kapasitesini incelemeye çalışmıştım.

İşin garibi malum zihniyet gibi MHP dahil olmak üzere CHP ve yazılı yada görsel medyamızın ünlü ünsüz aydınlarının ezici bir çoğunluğu tezkereye karşı idi.

İçerde PKK, dışarıda KYB ve KDP’nin liderleri Barzani ve Talabaninin de tezkereye karşı olması ise işin daha da bi garip başka tarafıydı.

Platodata, Matriks ve Hissenet gibi forumlarda ‘Mou Antlaşması’ gibi açmış olduğum başlıklarda dilimin döndüğü aklımın yettiğince tarihi ve siyasi gerekçelerini sunarak tezkereyi savunmaya çalıştım.

Özetin özeti, ABD emperyalizminin saldırılarına karşı ağlayacak olan Iraklı analara karşı neredeyse işbirlikçi gibi algılanmadık desem yalan olur.

İnsanların görüş ve algıları bir yana ‘Tezkere TBMM’ince reddedildikten sonra millet kutlama yaparken, bize düşen yine yüreğimizin en karanlık inziva köşelerine çekilip, olacak olanlar karşısında çaresizlik, üzüntü ve keder düşmüştü..

Bilenler bilir aylarca sessizleşerek olayı da biraz fazla abartmıştık.

İşte AnnE’mizin güzel tespit ile; körpe fidanları vurulup yüreğine köz düşen anaların feryatlarına ne kadar üzülsem de, Tezkere zamanında kuruttuğum göz pınarları nedeniyle, göz yaşı dökenlere katılamamanın, paylaşamamanın acısını da sorma gitsin.

Kasların sertleştiği, sinirlerin yay gibi gerildiği, yanan yüreklerden fışkıran duyguların akıllarla egemen olduğu şimdiler de mi?

Oluşan koroya katılamamanın üzüntüsünü (de) taşıyarak sesiz köşelerde boş ve bön bakışlarla bakınıp duruyoruz, diyelim gitsin.


‘Allah kurtarsın’ demekten başka çare yok gibi ama bakalım artık…

alihoca
24-07-2009, 21:54
Sevgili Ali Hocam

Turk Silahli Kuvvetleri hakkinda ortaya atilan iddialara, kimin inanip kimin inanmadiginin bir onemi yok.…Boyle bir tartismada zaten,seninde belirttigin gibi, abes……Onemli olan gercek bir demokratik hukuk devletine inaniyormuyuz?.....….
Simdi soruyorum……Bagimsiz,sivil mahkemelerde yargilanmis aklanmis yada icindeki curukler ayiklanmis bir Ordu’mu yipranmistir…..Yoksa hakkindaki iddialar ayyuka cikmisken bunlar hakkinda islem yapilmamis ve devamli saibe altinda kalacak bir Ordumu?........LAZIO

Sevgili LAZIO;
Medya yorumları medyayı bağlayacağı için ve cevap hakkı olamayacağı için bir mahzuru yoksa burada cevaplayayım.

Arka BahÇe’ye yazdığın ve alıntıladığın tüm yazıları gözden geçirdikten ve malum TSK eleştirilerine hitaben, ...Özeleştiri olarak yazdığın konularda da haksız olduğun söylenemez. Hatta diyebilirim ki bu eleştirilere az yada çok tüm dostlarımız katılıyordur.

Bana gelince; Senin de bildiğin ve olumlu katkıda bulunduğun ''Sebep-Sonuç İlişkisi Açısından; 12 Eylül ve 28 Şubat'' gibi inceleme ve günlerce süren tartışma yazıları ile TSK'yı eleştirdiğimi sanırım hatırlıyorsundur...
Şeklinde cevapladığımı ve sadece ben değil birçok dostunda sana katıldığını zaten söylemiş biri olarak nerede ve neden ayrışıyor olabileceğimiz üzerinde durmak gerekiyor sanırım.

Demokratik Devlete inananların TSK’nın eleştirilerine neden tepki verdiği konusuna girmeden, öncelikle eleştiri kelimesinin hangi anlam ve amaçlarla kullanıldığının tespit edilmesinin önemli olduğuna inanıyorum.

Eleştiri kelimesinin hangi tanımına bakılırsa bakılsın içeriğinde doğruya, iyiye ve güzele ulaşmak için yanlışların ortaya çıkarılması gibi bir YAPICI anlayışa ulaşlır. Ve Seninde belirttiğin bin yıllık süreçten geçen batı demokrasilerinde devletin en temel yapı taşlarından olan ordunun daha iyiye ulaşması için, üslubundan yöntemine kadar aynı yapıcı bir yaklaşım vardır.

İşte ayrıştığımız nokta tamda burası sanırım.

Alıntısını yaptığın yazar ve kesimin bu eleştirileri nihayetinde demokratik bir devlete ulaşmak amacı ile yapıp yapmadığıdır söz konusu olan.

Efendim TSK’nın yaptığı her yanlışı savunan kesimler var!

Evet var ve Allah onların belalarını versin diyeyim de en azından ortak bir nokta oluşturarak başlayalım.

Ama onların yanlışları bile bugün iktidar gücünü ele geçirenlerin TSK, YÖK, TÜSİAD, Anayasa Mahkemesi ve Yargı Kurumları vb kurum ve organlara; amaçlı, planlı, sistemli bir yaklaşım içinde oluşlarını örtbas eder mi?

En azından geçmişi az buçuk okuyan, bilen, düşünen beyinler için etmemeli..

Bugün darbeye karşıyız diye yola çıkanların 12 Eylül darbesi ile meydanların Ülkücü ve solculardan yollarının temizlenip, meydanların teslim edildiği ortamlarda neden darbeye karşı çıkmadıklarını da düşünmek gerekir.

Başbakanlığa tarikat liderlerini çağırdı diye Erbakan Hükümetine ve Sincan Belediyesinin radikal bir gösterisi sonrası Sincan’da tank yürüten çevik salakları olmasa ve Erbakan yasaklanıp adeta masumlaştırılarak iktidardan indirilmese bugünkü ‘AKP kurulabilir miydi acaba?’ diye de düşünmek gerekir.

Şimdi,
12 Eylül yönetimin yeşil kuşak politikası gereğince, uslu Müslüman çocuklar denerek sırtı sıvazlanırken, ülkücü ve solcular işkence tezgâhlarından idam sehpalarından geçirilirken ve isimsiz mezarlara gömülürken darbeye övgüler yazanların, şimdilerde getirdikleri eleştirilerin amaçları, niyetleri ve nihai hedefleridir tartışma konusu…

‘Efendim, ben bunların niyetlerinden, amaçlarından ve hihai hedeflerinden şüphe duymuyorum, inanıyorum!’ diyene de en azından saygılıyım diyeyim.


Sağlıcakla kalman dileği ile

LAZIO
26-07-2009, 12:17
Sevgili Ali Hocam,

AKP iktidari Turkiye icin bir sansdi……diyecegim….Fazla ragbet gormeyecek ama yinede diyecegim……Belirli kesimler arasinda kopru olmasi,ucurumlarin kapanmasi,hosgoru ortami yaratilmasi acisindan bir sansdi……Ancak biz bu sansi kullanamadik…..

Neden kullanamadik?;
Beynimize yasamimiz boyu monte edilmis chipler yuzunden……Daha onceleri “Bu kis kesin koministler gelir”,”Kurtler Kurtce konusur,sarki soylerse memleket bolunur”,”Turk parasi konvertbl olursa ekonomi coker”….gibi soylemler ile defalarca devreye girmis bu chiplerin dugmesine tekrar basildi……”Seriat gelecek….Iran olacagiz”…….

Bu korku chipleri devreye girince bakiniz neler yapmisiz;

Halkin oylari ile iktidara gelmis bir siyasi partiyi kapatmaya kalkmisiz……

Orduyu goreve cagirmisiz…..

Iktidara oy veren insanlari sabah aksam assaglayip,hakaret etmisiz…

Basini baglayan genc kizlarin egitim haklarini ellerinden almak icin ugrasmisiz…..

Yirmi kusur senedir uygulanan Cumhur baskanligi secim kriterini,hukuki katakulli ile,degistirip adaylarinin Cumhurbaskanligini onlemeye calismisiz…..

Vede:

Ordu icinde ozel birimler kurulup,yargisiz binlerce kisinin olduruldugu…..kargasa cikarip hukumeti devirmek icin orayi burayi bombaladigi……..Mafya ile isbirligi yapip cinayetler isledigi....iddialarini gormezden gelmeye kalkmisiz….

Bu iddialari gormezden gelmenin asil sebebi,bu chipler tarafindan yonlendirilen beynimizin; “Bu korktugum ve nefret ettigim iktidardan kurtulmak icin ordu bize lazim……Iddialar ne kadar korkunc olursa olsun kurcalamiyalim”durtusudur…….Bircok insanin agzina sakiz olan “Darbeye karsiyiz ama ordumuzu yipratmiyalim”lafinin tercumesi budur…..

27 Mayis,12 Mart,12 Eylul’u yapan orduya atis serbest……..Bu gunku iddialar karsisinda sus pus……Bunun baska bir izzahi varmi?

Beynimizdeki bu chiplerin guc kaynagi korkudur,guvensizliktir,nefrettir…..Onu oraya monte edenler bunu iyi bildiklerinden bu duygulari devamli canli tutmaya calisirlar…Hislerimizi bir tarafa birakip mantigimizla dusunmeye basladigimizda bu chipler guclerini kaybedecektir……

Butun bunlari yazarken beni uzen nokta gunahim kadar sevmedigim bir zihniyeti mudafaa eder durumda kalmak……Ancak ne yapayim,vicdanim ve demokrasi anlayisim baska turlu dusunmeme engel oluyor…,,,Sevgiler…...LAZIO

----------------------------------------------------------------------

alihoca
26-07-2009, 17:35
Sevgili LAZIO;

Benim uzun zaman önceden dilime yerleşip kalan bir sözüm var. ‘Güzel Ülkemde art niyetli yanlış kişiler doğru şeyleri söylüyor’ maalesef diye.

Cumhuriyetin ürettiği bu kurumların yıllar içinde oluşan yanlışları demokrat diyebileceğimiz kesimler tarafından sağlıklı ve yapıcı eleştirilerle sağlıklı işleyiş oluşturulmasına katkı sağlanamadığı gerçeği inkâr edilemez bir şekilde ortadadır. Böyle olunca sistemin yanlış ve eksikliklerini dillendirmek ve doğaldır ki kullanmak maalesef yanlış niyetlilere kalmıştır.

İşte benim zaman zaman ‘aydın ihaneti’ diye seslendirdiğim olgu içinde bu yanlışlar da yer alır..

Tekrarlayacak olursam; en baştan beri söylediğim eleştirilerin yersizliği değildir. Eleştiri getirenlerin amacı seksen yıllık cumhuriyetin ürettiği eksik ve kusurlu kurumlara olan halkın güvenini önce sarsmak sonra yıkmaktır. Bu kelimenin tam anlamı ile bir gri propaganda yani psikolojik savaştır. Ve bu neredeyse yüzyılı aşan bir süreç de planlı ve sistemli bir şekilde sürdürülmektedir.

Ve bu söylemimin medya tarafından şişirilen içi ve içeriği boş bir ‘’korku’’ gazı olmadığı ihtimalini yabana atmamak gerekir. Yakın diyebileceğimiz siyasi tarih içinde yer alan meşrutiyet gibi demokratik hareketlere karşı ilk defa 31 Mart Vakasında yapı olarak karşımıza çıkan karşı devrim hareketinin, bugüne kadar sözde yasaklı tarikat ehilleri tarafından planlı ve sistemli olarak yürütülüşünün tarih, yer, olay, belge bazında bunu tespit edebilmek olasıdır.

İşte bu tespitin demokrat diyebileceğim kesimlerin Dr. Prof ve ünlüleri tarafından sistemli ve titiz bir araştırma ürünü olarak olay yer ve belge ile desteklenerek yürütülemediği ve bu gerçeğin kof politikacılar tarafından seslendirilmesi, bilgi belge kanıt desteksiz bıktırıcı seslendirilmenin de zaman içinde yalın gerçeğin maalesef ki inandırıcılığını yitirmesini yol açtığını görürüz.

Bakın tarikatların yasaklanışının, İslam Âlemi içinde Türkiye Cumhuriyeti Devrimini farklı ve özgün kılan, deyim yerinde ise devrimin bugüne kadar kalıcılığını sağlayan en önemli olgulardan biridir diyebilirim. İster Pakistan, ister İran, Irak ve Mısır örnekleri incelendiğinde bu basit gerçeğe ulaşmak mümkündür.

Karşı devrimin en yıkıcı ayağı olan örgütü tarikatlar olaak belirledik diyelim. Demokratik devrimin devamı için tarikatların halk desteğinin sonlandırılmasının zaruretinin de altını çizdikten sonra demokrat kesimlerin görevi de az çok ortaya çıkar sanırım.

İşte burada; Uğur MUMCU’NUN tarikat siyaset ticaret adlı kanıtlı belgeli araştırma ürünü kitabın; demokrat kesimlere düşen görevler ve aydın sorumluluğuna en önemli ama SON örnek olarak kalışı, bizler için çok önemli ipucudur.

Diğer taraftan bir demokrat olarak batı ülke ve devletlerinin bugünkü ulaştığı seviyeyi görüp üzülmemek dahası kızmamanın mümkün olmadığını biliyorum. Ülkesine aşık her bilinçli yurttaşın yer yer kapıldığı isyan duygusunu paylaşan biri olarak anlıyorum diyebilirim.

Ama ne var ki gezip gördüğümüz hayran kaldığımız ülkelerin aynı yollardan ve yüzyıllarca süren acı, kan ve gözyaşı dolu süreçlerden geçtiği unutulmamalıdır. Bu sürecin her ülke ve devletin farklı koşul ve şartlarda oluşan ve bu farklı koşullarda verilen mücadeleleri sonucunda üretilen ÖZGÜN modeller olarak ortaya çıkışı da göz ardı edilmemelidir.

İşte bu gerçeği yani demokratik devrimin her ülkede oluşan farklılıklarını nedenleri ile ortaya koyarak seksen yıllık Cumhuriyetimizin oluştuğu koşul ve Avrupa Demokrasilerinden farklı koşularını doğru incelemelerle tahlil edebilmeliyiz. Bunun sonucunda da kendi koşullarımıza uyan özgün modelimizin ne olabileceği üzerinde yoğunlaşmalıyız.

Sorunları yanlışları ve eksiklikleri karşı devrimciler yeterince ve örgütlü, sistemli bir şekilde yaparken, hiçbir örgütü kalmayan demokrat kişi ve kesimlere düşen çözümün bir parçası olabilmek için çalışmaya başlamaktır.

Bunu da birbirimizi suçlamadan, kırmadan, kaybetmeden, anlamaya çalışarak, hoşgörü ile yaklaşarak, ayrıştığımız değil birleşebileceğimiz asgari müşterekler tespit ederek ve zaman geçirmeden başlatmalıyız.

Diye düşünüyorum.

Bu başlık altında,
Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde Demokratik kesimlerin tavırlarının yanlışlığını,
''Sol Elim Acemi Elim'' adlı Can Dündar eleştirilerini de kaleme aldığımı hatırladığımı eklemiş olayım.


Saygı ile

LAZIO
26-07-2009, 19:51
Sevgili Ali Hocam,

Yazdiklarinin tamamina katiliyorum......Belkide bu sancili donem Turkiye'nin zincirlerini kirmasina,kabuk degistirmesine,sirtindaki kamburlari atmasina vesile olacak.....Bununla ilgili bazi olumlu isaretler var gibi...

Bu arada Sn Master,eline saglik,yukariya Ugur Mumcu'nun bir videosunu koymus....

Rahmetli soyle diyor;

Din somurusu yaparak iktidar olanlarin sonu husrandir...(Ornekler vermis).......Bunlar sandikta yok olmaya mahkumdur....Halka guvenin.....

Son senelerde Turkiye'de yapilan yalnislar bundan guzel ozetlenebilirmi?.....Sevgi ve selamlar.....LAZIO

------------------------------------------------------------------------

LAZIO
14-08-2009, 01:41
AKP 2002 secimlerini kazanip tek basina iktidar olunca,Turkiye'de bir kesim,memleketin birkac yil icinde seriatla yonetilecegine,kadinlarin zorla carsafa sokulacagina falan inanmis daha dogrusu inandirilmisdi......

Simdi......Aradan yedi yil gecti duruma bir goz atalim;

Birileri "Ordu Valisi umumi helalardan pisuarlari sokturdu....tamam iste geliyorlar" doldurusu yaparken.....Bakalim neler oluyor;

Efendim Bodrum'da sabahlara kadar mastika,mastika geceler devam ediyor.....
Istanbul'da Raina ve bilimum gece klupleri her aksam dolup tasiyor.....
Yabanci sermaye,buyuk seriat tehlikesi altindaki Turkiye'ye akin etmis ne bulursa aliyor (Ozellikle finans kesiminde faizssiz Islami bankacilik yapmak herhalde amaclari).......
Kemer tatil koylerinde ustsuzler degil ustunu giyenler yadirganiyor.....
Konya Turkiye'nin en fazla raki tuketen ili.....
Madonna geliyor Iglesias gidiyor.....bir trafik bir trafik.......

Iste yedi yildir adim adim seriata yaklasan Turkiye'nin goruntusu bu.....


Bu bana hani ithalatin yapilmadigi......Tup gaz,yag,benzin vs icin saatlerce kuyrukta beklenen....Insanlarin yurt disina uc senede bir cikabildikleri....Uzerinde yabanci para veya sigara bulunanlarin tutuklandigi Turkiye'de "Kominizm geliyor" yaygarasi ile insanlarin ellerinden tum demokratik haklarinin alindigi gunleri hatirlatiyor...

Ayni filmi tekrar seyrediyoruz......Filmin adi "Olumle korkut sitmaya razi et" .....Pehlivan tefrikasi gibi bir turlu bitmek bilmiyor.....LAZIO

-------------------------------------------------------------------------

AnnE
14-08-2009, 05:30
Muhterem Lazio Bey ;

Bakalım neler oluyor paragrafınızda, aynı cümleleri farkı formlarda tekrarlayarak, 70 kusur nufuslu memlekette ppm mertebesindeki bir insan guruhunun yaşam tarzının misal göstermeniz, Iran'da pahalı arabalarda başı ''az'' baglı kızları tv haberlerinde gösterip İran aslında cok çağdaş bir ülke canım denmesine ne kadar benziyor farkında mısınız ?

Biri sizi aynı 10-15 bin insanın dolandıgı Reina-Bodrum-Kemer-Kurucesme Arena 'dan felan uzaklaştırıp, Gazi OsmanPaşa, Düzce,Ünye, Pozantı, Muratlı,İnegöl,Beytulşebap,Pınarbaşı,Ayaş, Evreşe, Mut felan gibi bu ülkede olan bir takım yerlere de götürse cok iyi olacak, hem temiz hava alırsınız hem de zihniniz açılır.

O sizin, '' Iste yedi yildir adim adim seriata yaklasan Turkiye'nin goruntusu bu '' cümlenizdeki Türkiye görüntüsü dediginiz şey, aslında, hergün göstere göstere Türkiye'de şeriatı halkın beyninde meşru hale getiren görüntüdür aslında.

Neyse, siz de vitrine bakmaya devam edin. O vitrinden içeri girmeyin sakın. Orada, bir lokma için cocugunu satanları, iki lokma için kocasını aldatanları felan görme riskiniz var.Cuma saaati resmi hayatın durdugu şehirleri, mimlenmemek için kapanan çarsıları felan görmeyin ha, ayıp olur.

Sakın üniversite sınavına giren cocuk sayısının azalmasının kaynagının, insanların egitimden umudunu kesmesi ya da cocugunu universite masrafını karsılayamayacak olması ve Yök'ün içine zıctıgı universitelerin birer egitim degil maskaralık yuvası haline getirildigini düşünmeyin.

Düne kadar kısa dönem askerlik yapmak isteyen universite mezunlarının yedek subay maaşı alabilmek için uzun döneme ( keşke daha da uzun olsa ) diyerek saldırmaları iyi bişey dimi canım.

Siz işemek için oturacak yer aramaya devam ediniz. Yanlız dikkat edin, cok uzun süre o pozisyonda oturunca dizleriniz uyuşabilir. Bu beyin uyuşmasına benzemez daha tehlikelidir. Beyin uyuşmasının sağlıga fazla zararı yok , insanı mutlu hissettirir görüldügü gibi ; fakat diz uyuşmasından sonra biraz sendeleyerek daha fazla boka basma riski vardır.

En derin hörmetlerimle

LAZIO
14-08-2009, 14:32
70li yillarda bir arazi meselesi icin gittigim Konya Ereglisi'nde,ramazanda sigara ictigim icin az daha linc ediliyordum....Emlakci beni arabasi ile zor kacirdi...Istanbul'a donup olayi etrafimdakilere anlatinca aldigim cevap....."Oglum ne bekliyorsun" yada "Esseklik sende dikkat etseydin" oldu.....Kimse sasirmadi.......Bu olay o yillarda vaka-i adiye idi......

Turkiye'de asiri dinci bir kesim her zaman vardi halende mevcut....Tek fark bu gun "doldurus" amaci ile bu tip olaylarin devamli vitrine cikartilmasi....Yukardaki olay veya benzeri bu gun olsa (ki oluyor) gazetelerin birinci sayfalarinda yer alir......Medya bunu allar pullar insanlarin gozune (sanki memlekette ilk defa oluyormus gibi) oyle bir sokardiki herkesin tuyleri diken diken olurdu.....

Ben aksamlari iki duble raki icmeden uyuyamiyan,cenaze disinda (Bu sebeple gidisler giderek siklasiyor) camiye ugramiyan bir insan olarak......Insanlarin Cuma gunu ibadet etmelerinde yada oyle inanan genc kizlarin universiteye baslari bagli girmelerinde bir sakinca goremiyorum...

Ya beni yeterince korkutamadilar yada zamaninda bana ve benim jenerasyonuma yapilanlarin,ne kadar karsi olsamda,baskalarina yapilmasina gonlum razi olmuyor......LAZIO

Bu arada anliyamadigim 10-15 bin kisinin yasadigi hayat Turkiye'nin gercegini temsil etmiyor ama Ordu'da umumi helalari kullanacak birkac bin kisinin cisini nasil yapacagi ediyor.....Neyse tesbihte hata olmazmis diyelim....

-----------------------------------------------------------------------

AnnE
15-08-2009, 08:02
Vak'aların adi sayıldığı günlerde, adi vakaların dışında, kimse kimsenin diniyle, imanıyla, doğduğu yerle, anasının kıyafetiyle, amirinin baglı olduğu partiyle pek ilgilenmezdi .

Diye başlasam da o yan tarafları kapalı gözlükleri çıkartamayacağım çok açık.

Siz siz olun, dışarıda bir yerde o iki dubleyi içmek için bi yarım ufak, yada hadi abartalım derseniz, yetmişliğin yarısını istemeyin. rakı şişesini bölüp satmak da yasak.

Bir ara denk getirelim de o yetmişliği komple götürelim ; zira bu muhabbet tam bir çakırkeyf geyiğine döndü.

LAZIO
16-08-2009, 02:34
15 saate yakin araba kullandiktan sonra Kuzey Carolina'da kucuk bir yerlesim bolgesinde durdum........Birseyler yemek icin caddede bulunan kucuk iki restorandan birini secip iceri girdim.....

Kucuk,gosterissiz salonda kimseler yoktu.....Masalardan birine oturdum....Biraz sonra yanima lokalin sahibi oldugunu sandigim adam,siparisimi almak uzere geldi.....Bu yorgunlugun uzerine yemekten once soguk bir bira istedim......."Alkollu icki satmiyoruz"cevabini alinca,kendi kendime "Kismete bak bula bula icki lisansi olmayan yeri buldum"diye dusunup kalkip gitmeye hazirlanirken......."Icki lisansi alamadiniz herhelde" dedim......Adam cevap verdi "Burasi -dry town-dir,burada icki satilmaz" dedi......"Nasil yani?" demisim......"Bu town'da yerel yonetim karari ile icki satisi yasaktir" dedi......"Ne restoran ne market nede baska bir yerde icki satilamaz"......

"Olurmu oyle sey insanlarin ozgurlugunu nasil kisitlarsiniz?" dedim....."Icki icmek yasak degil satisi yasak,isteyen 20 dakika otedeki town'a gider ickisini alir gelir evinde icer" dedi......."Belediye meclisi halktan gelen istek uzerine yaptigi oylama sonucu icki satisini yasakladi"....

Daha sonra ogrendim ki ABD'nin ozellikle guney eyaletlerinde yuzlerce icki satisinin yasak oldugu "dry town" var....

Marijuana satislarinin serbest birakilmasinin tartisildigi bir ulkede boyle bir uygulama inanilir gibi degilmi.......

Rakinin bolunerek satilamamasi uygulamasindan sikayet edilince aklima bu ani geldi....LAZIO

-------------------------------------------------------------------------

LAZIO
22-08-2009, 13:58
Bir ihtimal.....kucuk bir ihtimal.....Gencecik insanlarin kani ve onlarin ardindan analarinin doktukleri gozyasi durur,baris saglanir,Turkiye'nin sirtindan buyuk bir kambur kalkarmi acaba?...........diye bir kesim panik icinde.......

Ne kan,ne gozyasi,ne baris umurlarinda degil.....Tek dertleri "Hukumete yarar"....."Puan toplarlar"....

Aynen,sadece hukumete yarar korkusu ile....... ekonominin kotulemesine,insanlarin ac sefil kalmasina,Kibris sorununun iyice tikanmasina,AB yolunda herhangi bir olumlu gelisme olmamasina duaci olduklari gibi.......

Ancak rahat olsunlar.....Guneydogu sorunundan siyasi ve ekonomik rant saglayan kesimler barisa izin vermeyeceklerdir....

Olurda gelismeler olumlu mecraya girip,bir umut isigi gorundugunde teror olaylari artacak,kin ve nefreti koruklemek icin her turlu imkan kullanilacaktir.......Bu girisime karsi olanlara "Yaaa biz demedikmi bu isler goruserek,uzlasarak olmaz".......deme firsati verilecek ve kamuoyu bir sekilde sorunun silahsiz cozulemiyecegine ikna edilecektir......

Ondan sonra;

Tanesi bir milyon dolardan terorist oldurmeye.....Olen genclerin arkasindan "Kani yerde kalmayacaktir" nutuklari atmaya.....Daga tasa "Ne mutlu Turk'um diyene"yazmaya.....Uzlasma,baris falan diyenlerede "vatan haini,libos vs" denmeye devam edilecektir.....Musterih olsunlar......LAZIO

-------------------------------------------------------------------------

AnnE
23-08-2009, 09:46
eee ?

LAZIO
23-08-2009, 19:19
Acaba bir ihtimal baris gelir,kan ve gozyasi durur,buda hukumete yararmi diye karalar baglayanlara......Merak etmeyin,ortada;....Milliyetcilik somurusunden baska soylemi olmayan politikacisindan,silah tacirine....Korucusundan,ozel harekatcisindan,uyusturucu kacakcisina kadar bu isten rant sagliyan bunca vampir varken kan ve gozyasi dinmez.....panik yapmaniza gerek yok diye bir not dusmusum......Baslik konusu "Notlar" degilmi?

--------------------------------------------------------------------------

alihoca
24-08-2009, 17:40
Sevgili LAZIO;

Milliyetçilik deyince Türkçülük, Türkçülük deyince de Adolf Hitler Nazizm’ini hatırlayıp, kafatasçılık yaftasını yapıştırmak en hafifinden Milliyetçilik Kavramını bilmemek, ümmet fikri ile yanıp tutuşanların ve ırkçılığın ağababasını yapanların yıllarca oya gibi işledikleri karşı devrim yöntemlerine bilmeden iştirakimizi sağlayabilir.

Bugün internette Kafkas kökenli toplulukların site ve forumlarına bir göz atsanız; Türklerin Çerkesleri asimile ettiği gibi bir ırkçılık suçlaması görmek mümkündür. Ve hatta oluşan peşin yargılarımızla bunu doğal olarak nitelemek bile mümkündür.

Ama Abhazlar, Osetler, Sapsığlar, Kabarteyler, Balkarlar, Çeçenler gibi alt kimliklerin bir üst kimlik olan ÇERKES adı altında tek topluma dönüştürülüverişini ve bunun hangi kavramı işaret ettiğini düşünmek bile istemeyiz.

17.18 yy Güney Doğu Anadolusunda ve Mezopotamya Bölgesinde yaşayan toplumların sosyolojik olarak kabile, derebey, aşiret yapılanması içinde yer alan Sorani, Gorani, Kurmanç, Zaza, Behdinan vb farklı dilleri ile birbirlerini anlamakta zorlanan alt kimlikler;

1990’larda BBC’nin K.ırak’ta başlattığı ve sonrasında Almanya’da on beş yıla yakın yayınlanan Kurmanç dili kaynaklı dilin (ROJ TV KÜRTÇESİ) KÜRTÇE, toplumun da bir üst kimlik olarak KÜRT ilan edilişinin;

MİLLİYETÇİLİK SÖMÜRÜSÜ ve IRKÇLIĞIN ağababası olabileceği her nedense aklımızın ucundan dahi geçirmeden, oluşan masum kültürel haklar korosuna katılmış buluveririz kendimizi diye korkarım.

Yani ‘Bir Oset’in bir Zazanın dili kimliği ne oldu yahu!’ demeye kalksanız yandığınız gündür. Hele ‘Sizin yaptığınız asimilasyonun ağababasıdır!’ deseniz, Allah muhafaza infaz edilir gidersiniz.

Bir de Laiklik Kavramı ve Laisizm Kavramının gerisinde yatan siyasi ve ekonomik nedenlerle, tarihsel gelişimini bilmenin önemine işaret etmek gerekir.

Sayısı binlerle bile ölçülemeyecek mutlu azınlıkların medya manşetlerine özenle yansıtılan görüntülerini baz almadan önce;

1980 öncesi Üniversitelerde başörtülü kardeşlerimizin bizlerle aynı sınıflarda oturuşunu da hatırlamak, Anadolu gelenekleri ile hiçbir ilgisi olamayan bir örtünme biçimini topluma inanç özgürlüğü olarak sunarken daha dikkatli olmak, küçücük bir turistik gezi ile de olsa Mahmutpaşa, Yeşildirek semtlerindeki iki dükkândan birinin türban ve pardösü satar hale gelişini saptayarak bu olgunun sosyolojik nedenleri üzerinde durmak gerekebilir.

Konya’da otuz yıl öncesinin rakı istatistiğini değişmez ilke olarak sanmamak da lazım gelebilir mesela!

Konya’da çok değil yirmi otuz sene öncesi gelenekleri ile hiç ilgisi dahi olmayan; nişan, düğün ve sünnet törenlerinde evlerin pencere ve çatılarına yerleştirilen bilmem kaç yüz wat gücünde ses sistemlerinden çıkan arabın ilahilerini dinlemek zorunda bırakılan semt sakinlerine kulak vermek de gerekebilir. Sonra bu değişim ve dönüşümün olası siyasi sonuçları üzerine konuşmak mümkündür.

Ve hatta bu ve benzeri girişimleri inanç özgürlüğü olarak sunmadan önce; bunun Emevi Arabın mezhep diktasına ve zulmüne dönüşerek, milyonlarla ifade edilebilecek diğer mezhep ve inançların özgürlüğünü yok edebileceğine olasılık tanınmalıdır.

Ve arada bir de olsa rahat uzaklıklardan baktığımız gazete manşetleri yerine; yakın geçmişin izlerini saklayan tozlu raflarda ve sandıklarda kilitli kalan siyah beyaz fotolarda yer alan nişan, düğün ve bayram resimlerine bir göz gezdirip, şimdilerde moda olan değişimleri iyi analiz etmek için Anadolu’ya gelip haremlik selamlık düğünlerden başlayarak değişimin ipuçlarını yakalamaya çalışmak da yarar sağlayabilir.

Bir sayfa Kuran okunmayan ve bir rekat namaz kılınmayan, okunan risalelerin neredeyse Kur’an kutsiyetine yüceltildiği tarikat toplantılarına giden kadınlarımızın artık radikal azınlıkları aşarak çoğunluklara ulaştığını gözlemlemek ve bu tarikat ehli kadınlarımzdan kimileriinin içki içen kocaları için söyledikleri de dikkat çekici bulunabilir.

Velhasıl vel kerim, Atatürk Milliyetçiliği ve Laiklik Kavramlarını mahkûm etmeden önce bu kavramların önce ekonomik sonra siyasi, sosyolojik nedenleri ve tarihsel gelişimini öğrenip anladıktan sonra günlük olayların daha iyi etüt edilebileceğini düşünüyorum diyebilirim.



Saygılarımla

LAZIO
25-08-2009, 18:42
Sevgili Ali Hocam

Karsi devrim yontemlerine (farkinda olarak veya olmadan) acaba istirak saglarmiyiz diye,dogru yalnis herseye karsi cikmaya benim aklim ermiyor acikcasi……Baris yolunda yapilacak her girisimi kanli bicakli dusmanimda yapiyor olsa desteklerim……Akan kan ve gozyasini durduracaksa degil teroristle seytanla bile diyaloga girilmesine taraftarim……Buda benim milliyetcilik anlayisim …..

Benim milliyetcilige degil,baskalarinin cocugunun kani uzerinden ucuz slogan milliyetciligi yapilmasina itirazim var………

Anlasamadigimiz diger konu….kendi normlarimizi baskalarina kabul ettirme konusu……”Bizim orf ve adetlerimizde boyle basini baglamak yok”……evet belki yok ama ornegin bizim orf ve adetlerimizde mankenlerin yari ciplak TV’de gobek atmasida yok…..Tozlu fotograflarda bunlarida bulamayiz….…Bu tip programlari yasaklayip yerine orf ve adetlerimize uygun Karagoz ile Hacivat koyulmasini talep etmiyor, “Istiyen istedigini seyreder”diyebiliyoruz...

Ama nedense istiyen istedigini giyer diyemiyoruz…….Islam fobisi icinde olan ABD yuksek okullarina basi bagli kizlar girerken…..yuzde doksan kusuru Musluman ulkede inancindan dolayi basini bagliyan kiz cocuklarinin okula sokmama hakkini kendimizde gorebiliyoruz..……Boyle yaparakda laikligi korudugumuzu dusunuyoruz……Aslinda yaptigimiz fanatik olmayanida zorla fanatik yapmakdan baska bir seye yaramiyor……

Benim laiklige degil,laikligi koruyoruz diye kafamiza yerlestirilmis norm ve kaliplari baskalarina zorla dikte ettirilmesine itirazim var…..

Turkiye sorunlarini yasak,baski ve ceza ile cozmeye calistikca sorunlar katlanarak artiyor…..Belki biraz ozelestiri yapip kendimizide sorgulamayi ogrensek ve sorunlara daha anlayisli ve yapici yaklassak belki bu cemberi kirabiliriz diye dusunuyorum…

Yazdiklarim seninki kadar bilimsel,uslubum seninki kadar nazik degil ama umarim meramimi anlatabilmisimdir……Sevgiler…..LAZIO

--------------------------------------------------------------------------

alihoca
26-08-2009, 10:36
Sevgili LAZIO;

Öncelikle belirtmek isterim ki sana, bana, ona göre milliyetçilik diye bir şey yoktur. Tartışmanın başlarında Sevgili AnnE'nin de değindiği gibi; Tarihsel gelişimi içinde üretim biçiminin değişiminden kaynaklı ekonomik nedenleri olan, siyasi ve toplumsal(sosyolojik) sonuçlar doğuran, zaman içinde norm ve ilkeleri oluşan kavramlardan bahsediyoruz.

Buradan hareketle insanlığın ortak mirası hale gelen evrensel kavramlardan bahsederken kendi normlarımız diye de bir şey var dersem de yalan olur.

Örneğin laikliği sadece din ve devlet işlerinden ayrılmasına indirgeyenlerden olursak, belki İngiliz kralının boşanıp yeniden evlenebilmesi için Papa izninin kaldırılmasından tutunda, savaşa karar verilmesi için kilise onayı gibi sınırların kaldırılması ile siyasi nedenlerden sadece bir yâda ikisini bilmiş(!) oluruz.

Oysa faizin yasaklandığı Katolik anlayışın değişimi gibi ekonomik nedenlerden tutunda farklı inançların yâda inançsızlığın özgürlüğü gibi onlarca değerlerden oluşan koca bir kavram kalır geride. Koca bir kavram demiş olmak bile Laisizm anlayışı içinde yer alan çoğunluk-egemen din veya mezheplerin tahakkümüne son veren özgürlüğü açıklamaya yetebilir mi? Yetmez.

Çoğunluk ve çoğulculuk anlayışını öne sürüp İnançlarımı özgürce yaşamak istiyorum diyenlerin korosuna katılırken, yüzde doksan küsur Müslüman içinde ki farklı mezhep ve inançları gözümüzden kaçırır onların haklarını az çok güvenceye alan doksan yıllık sistemi yok eder gideriz böylece.

Sonra bir taraftan Dünya âleme; Rum’a, Ermeni’ye ve Museviye tanıdığımız inanç özgürlüğü ile övünürken, diğer taraftan; Yavuz ve Şah İsmail kardeşlerin yaptığı gibi yüz binlerce kardeşin katline ferman çıkardığımız ortaçağa rücu ederiz.

El cevap; yüzde doksan Müslüman deyimi bir ve bütün, mesut ve mutlu bir inanç birliğini göstermez. Olsa olsa kardeş katlini ve düşmanlığını maskelemeye yarar ancak.

Daha önce ‘daha Cumhuriyet ve Demokrasi kavramlarında dahi anlaşamazken neyi nasıl tartışabiliriz’ diye seslenirken söylemek istediğim; kavramların neden nasıl oluştuklarından tutun da tanım, ilke ve tarihsel gelişim içinde farklılaşan uygulamaların, farklılığını oluşturan özgün koşullarında bilinmesi gerektiğine değinmeye çalışmıştım.

Böylece yüzyıllar içinde kendi farklılıkları ile ortaya çıkan ‘ABD’ gibi Katolik Zulmüne karşı inanç bağımsızlığını kazananların oluşturduğu ve siyah bir başkan seçebilmek için yüzyıllar geçmesi beklenen bir ülkenin özgün modelinin bugününe bakıp, masumane duygularla hadi bizde de olsun,hemi de eksiksiz olsun! Demek, çoğu zaman saflık ve hayalcilik boyutunu aşarak yıkıcı etkilere yol açılabileceğine işaret etmek istemiştim

Atıyorum, çıkar İsveç’e aşık türkü sözlü birisi, Türkü ve Kürdü ile otuz bin insanımızın canına mal olan örgüt liderine bir kez terörist diyemeyen insanların kuyruğuna takılır, kültürel haklar da kültürel haklar diye türkü çığırır durur.

Tabii ki ‘Ben Kürt değil Zazayım, dilim törem farklı’ diyenlerin çığlıkları İstanbul’un Boğaz manzaralı rakı masalarından duyulmadığı için normaldir belki. Kim bilir, onların da kitapları ile ünlü yazarları olaydı da, peşlerine zülküfler takılaydı desek daha iyi olur belki de.

Ve bittabi ki bu gariplerim için, ‘Urumeli Hisarı konserlerinde öten serçeleri olaydı, olaydı da cankayalara konaydı, konaydı da açılımdan saçılımdan nemalanaydı' da diyenler çıkabilir.

Velhasıl İstanbul’un imamıyım diyenlerin açıklanmadık paketlerinde medet arayacağımıza, neden ve gerekçeleri sıralı çözüm önerilerini, madde madde yazanlar çıkarsa üzerinde tartışmak pekâlâ da mümkündür.

Hatta bir buçuk milyon nüfusu ile vergi bilmez, elektrik su ödemez belediyelerin başkanlıkları kazanılan şehirlerin pkk kuruluş bildirgesinde yer alan bağımsızlık isteminin gereği olan devlet olarak tanınması gibi öneriler dahi tartışılabilir.

Tabii ki Konya’nın ucu bucağı gözükmeyen dümdüz ovasına yerleşik Cihanbeyli, Kulu, Tavşançalı’da oturan, Ankara, İstanbul, İzmir, Aydın, Manisa Mersin, Adana vb şehirlerde hazine arazilerine konmuş dokuz on milyon içinde akla yakın çareler sıralanırsa daha iyi olur.

Beş yüz yıllık Türkmen şehirleri Musul ve Kerkük sorununu da Kürtleştirilerek çözüldüğü ve Türkmenlerin adı sanı duyulmaz hale getirildiği için, yakın geleceklerde oluşacak kimi sorunlardan; kuruluş bildirgesinde şekillenen terörist pkk isteklerinin, Talabani ve Barzani istekleri ile nasıl örtüştürüleceği konusu da bu açılımla nasıl çözüme kavuşturulacağı izaha muhtaçtır.

Sadece Sorani, Gorani ve Zazakilerin Kurmanç ırkçılığına kurban edilmesine göz yummak da yetmeyebilir. Anadolu’da bulunan otuza yakın diğer alt kimlikler içinde tanınacak kültürel haklar için üretilen çözümler de sıralanmalıdır. Sonrada otuz beşi aşan alt kimliklerin tasada sevinçte kıvançta nasıl bir ve bütün olabileceği açıklanmalıdır. Ülke, devlet olarak kalabilmek için asgari müştereklerimiz neler olacak. Alt kimliklerin birleştiği tek bir millet yerine hangi üst yapıda birleşip bütünleşeceğiz gibi..

Aksi halde,
Tek satır öneri sunmayıp, Ülke insanımızın krizin etkisi ile yanıp tutuşurken ekonomik çare üretmesi gerekenlerin yetersizliklerini örtmek ve dikkatleri başka yöne çekmek için ortaya attıkları zokayı yutup debelenip duranlar kervanına katılırız. Aynı Diyarbakır meydanında başlatılıp hiçbir çözüm üretmeyen açılım zamanlarında olduğu gibi.

Sonuç olarak, ‘mevcut iktidarın yaptıklarına inanıyor ve güveniyorum’ demek başka; ‘pkk, Barzani ve Talabani ile anlaşılabileceğine inanıyorum’ demek başka bir şeydir. İnanıp güvenen insana sözüm olamaz. Ama ‘doğru budur’ demek bambaşka bir şeydir ve bunun için iyi niyetle sıraladığımız temennilerimizin yeterli olması ve kabul görmesi beklenmemelidir.

Diğer taraftan geleneklerimizde manken olmasa da fotoğraf makineleri ve tvler çıkmadan önce aynı Konya’nın Meram Bağlarında sini üstünde göbeği açık dansözler oynar ve oynatılırmış diye biliyorum. Ki bu konu zenne konusuna kadar uzatılabilir...



Sağlık ve mutluluk dileklerimle

LAZIO
26-08-2009, 23:34
Sevgili Ali Hoca,

Binada yangin var.....Ustelik iceridede insanlar var...

Oncelikle binanin yapiminda kullanilan malzemeleri analiz edelim...Bakalim gerekli izinler alinmis,bina projeye gore insa edilmismi?

Sonra yangini sondurmeye talip olanlardan sabika kaydi ve iyi hal kagidi istiyelim....amaclarini sorguluyalim....

Ayricada yanginin tarihsel ve sosyo-ekonomik normlarimiza uygun olarak sonduruleceginden emin olalim.....


Demek;
"Benim sartlarimda,benim uygun gorduklerim tarafindan sondurulmiyecekse,birakin yansin"demektir ki bunu ben anlamakta gucluk cekiyorum.....

Ne amacla yapilirsa yapilsin......kredisi kimin hanesine yazilirsa yazilsin....Basari ihtimali ne olursa olsun.....Kimlerle muhatap olunursa olunsun.......Ben eger gencecik insanlarin kanlarini durdurma konusunda en ufak bir umit varsa,politik ve idolojik saplantilari bir yana birakip her turlu girisime destek olunmasi taraftariyim.....

Eger bu gorusum.....sosyo-ekonomik ve tarihsel gelisimin yarattigi normlara uymuyorsa.....-zaten uyar diye bir iddiam yok-......Konu baris ve insan hayati oldugunda bu normlar fazla bir sey ifade etmiyor......

Sevgi ve saygilar............LAZIO

--------------------------------------------------------------------------

---------------------------------------------------------------------------

alihoca
27-08-2009, 02:42
Sevgili LAZIO;

Bırakın yansın falan dediğim yok inan.

Anadolu tarihi bir anlamda isyanlar tarihidir demek pekâlâ da mümkündür. Bu anlamda incelersek Roma ve Bizans İmparatorluğundan başlayarak, Büyük Selçuklu, Osmanlı İmparatorluğu Dönemlerinde de bu bölgede çıkan isyan ve yangınları tarih ve yer belirterek sıralamak çokta zor değildir.

Bir kaç kez yazdığım gibi bu bölgeye egemen olan bu büyük imparatorluklar bile bölgeye tam bir egemenlik kuramamışlardır. İmparatorlukların bu bölgede yaşayan egemenlikleri, sadece feodal egemenlerle kurdukları cüzi vergi ve savaşlarda asker gibi gevşek bir bağlılıktan öteye asla geçememiştir.

Bugün şeyh, ağa, şıh diye adlandırabileceğimiz yerel egemenlerin kurdukları çarpık feodal düzeni yıkabilmek kimseye nasip olmamıştır. Bırakın yıkmayı bu konuya el atanın eli yandığı için kimse de cesaret edememiştir desek yeridir.

Özetle birazcık araştırma bile bu yangınların Cumhuriyetle başlamadığı gerçeğine ulaşmamızı sağlayabilir.

Tabii ki '' Eeee devlet bunu çözseydi.' diyerek suçu-faturayı Cumhuriyete kesenler hep olagelmiştir. Hatta berdel, töre cinayetleri vs vs gibi çarpık feodal yapı için Cumhuriyeti sorumlu göstermeye kalkanlardan biri de terör örgütüdür.

Ama ilginç olan hak hukuk adalet savıyla ortaya çıktığını savunan terör örgütünün de, bölge insanının ortaçağ aşiret düzeninden kurtarılmasını çözümlemek yerine, bizzat aynı feodal egemenlerle işbirliği halinde olduklarını görüyoruz. En basitinden bugünkü başkanlarının en büyük aşiret liderlerinden biri olması bunun küçük bir örneğidir.

Yani bir yandan berdel için hayatlar söndürmeye devam ederken, kan davaları için oluk oluk kan akıtırken, onüç ondört yaşındaki kızları başlık parası için satarken, üç dört beş kuma almaya devam ederken, daha türlü türlü naneleri yerken bu pisliklerini başkasına fatura edip, diğer taraftan bölge halkının hak ve adaleti için ortaya çıktığını iddia edeceksin.

Doksan yıldır Cumhuriyetin sağladığı seçilme hakkını kullanarak meclise girecek, bakan, başbakan ve cumhurbaşkanı ve hatta fenerbahçe cumhuriyeti başkanı olabileceksin; sonra dönüp devleti suçlu ilan ederken, çarede çözümde barışta bende diyecek ve insanlarında buna inanmasını bekleyeceksin.

Neyse, yangını söndürmek için bizzat sabotörle görüşülebileceği önerisini yabana atmadığımı bir önceki yazımda belirtmiştim.

Ama görüşme isteğinin tek başına çözüm önerisi olamayacağını; görüşmenin çözüm üretebilmesi için pazarlık konularının neler olduğunun belirlenmesi, bilindik tekliflere karşı tekliflerimizin neler olabileceği, olası istek ve bu isteklerin doğurabileceği diğer sorunların belirlenmesi gereğine işaret etmeye çalışmıştım diyeyim.

Her şey bir yana yangının olduğu, yürekleri yaktığı ve bu yangının sönmesi gerektiği konusundaki fikirlerini canı yürekten paylaştığımı söyleyebilirim.


Sürç-ü lisanım olmuşsa affetmen dileği ile
Saygılar

LAZIO
07-10-2009, 15:26
“Onlar varya onlar PKK ile oynasalar PKK’yi tutarim abicigim” (Ezeli rakibi olan futbol takimindan bahsediyor)…..

“Gorecekler……ac kalip sefil olup gorecekler bunlara oy vermeyi….”

“Bu is baska turlu hallolmaz…..Oyle insan haklari,hukuk falan anlamam….Temizliyeceksin,koklerine kibrit suyu ekeceksin…”.

Bunlar gozlerini kin ve nefret burumus kisilerden kulagimla duydugum,kanimi donduran ifadeler…….Ustelik ucude az bucuk murekkep yalamis,ucundan kosesinden sosyal mevkii sahibi olmus insanlar……

Kin ve nefret insan ruhunu kemiren,mantik ve akli-selimi birtarafa biraktiran……saglikli dusunmeyi onleyen duygulardir…….kontrol edilemezlerse insanin kisiligini degistirten bir illet haline gelirler….

Ornegin;

Bir iktidari begenmiyorsunuz…..Cok dogal

O iktidara kiziyor ve muhalefet ediyorsunuz…..Dogal vede saglikli

Onlardan nefret ediyor ve buyuk bir kin besliyorsunuz…..Hem toplum hemde bireysel acidan tehlikeli….

Cunku bu asamaya geldiginizde kisiliginizde birtakim degisimler basliyor;

Yillarca inandiginiz,savundugunuz fikirler,kin ve nefretinizle celisiyorsa onlardan vazgecmeye…..Hatta ve hatta onlari inkar etmeye basliyorsaniz……..

Hayatiniz boyunca size yapilmis haksizlik ve baskilarin,karsi olduklariniza yapilmasinda beis gormuyorsunuz hatta bu baskilari yapanlar size sevimli gelmeye basliyorsa…..Onlari destekliyor vede hararetle savunuyorsaniz……

Asiri milliyetci duygular benliginizi sariyor…..ancak…..begenmediginiz iktidari secen milletede hakaret etmek gibi bir ikileme dusuyorsaniz…

“Dusmanimin dusmani benim dostumdur”cikmazina giriyor…..Cigeri uc kurus etmeyen insanlarin kucagina oturuyorsaniz……

Iktidara yaramasin diye memleketin batmasina insanlarin ac sefil kalmasina,genclerin olmesine razi oluyor….. Vicdaninizi rahatlatmak icinde cesitli bahaneler buluyorsaniz…..

Tehlike canlari sizin icin caliyor demektir…...Biran evvel bu illetten kurtulamazssaniz yakinda rakip takimin taraftarina doner bicagi ile saldiranlardan bir farkiniz kalmayacaktir…..Aman dikkat…..LAZIO

-----------------------------------------------------------------------

ar_de_
07-10-2009, 16:02
sn. lazio;

bu kadar amiyane bir tarzla yazdığınız cümlelerinizden sonra ( çünkü ...den sonraki kısım ) vereceğim kişisel cevabım şudur :

lütfen benim için endişe etmeyin, samimi bulmuyorum.

AnnE
07-10-2009, 19:06
Lazio Bey'in yazısını ters çevrirelim,ya da bütün cümlelerşn başına eksi işareti koyun, amuda kalkıp felan okuyun ; karşınıza ilk önce, 6. filoyu protesto edenlere döner bıcagı ile saldırmanın sevap oldugunu söyleyen Mehmet Eygi'yi ve kanlı pazar'ı göreceksiniz.

Bu işler hak hukukla olmaz deyince, göreceksiniz hapishanelerde iddaanamesiz yatan bir sürü insanı.

Köküne kibrit suyu deyince suyunu falan boşvereceksin, yakacaksın alayını Madımak'ta; adalet bakanını da kibritcilerin avukatı yapacaksın.


Düşmanımın düşmanı cukuruna düşmeyeceksiniz, DTP ile aynı pistte dans edip, Obama'nın kucagından inmeyeceksiniz. Allah selamet versin, büyük hocanız Necmettin Efendi'ye de bunak muamelesi yaparaktan.

İnsanların ac sefil kalmasına, iş bulamamasına cevap olarak 25% işsizligi şeyinize takmayacak, universite bitirene iş bulmak zorunda degilim diyeceksiniz.

Netice olarak ANANIZI ALIP GİDECEKSİNİZ.

Valla yazan cok dogru bitirmiş yazısını ; tehlike canları gercekten bizim için calıyor.

Yıllarca sustuk ve sıranın bize geldigini anladık sonunda ama ses cıkaracak kimse kalmadı.

LAZIO
08-10-2009, 14:48
Turkiye'nin problemi sistemdir......Yapilan hata sistemi sorgulayip duzeltmek yerine,sorunu iktidarlarda aramaktir......Halbuki sistem ayni kaldigi surece amiyane tabirle (yazilarimi ayimane bulanlar not alsin) tellaklar degisir hamam ayni kalir....

Mevcut carpik sistem icinde bu iktidar Turkiye'yi digerleri kadar idare ediyor.....(Diyeyim kiyamet kopsun)....

Bu iktidar hukuk kurallarini cigniyor.....Evet cigniyor....Bundan evvelki iktidarlarda cigniyordu.....Demokratik hukuk devletini tesis edemedigimiz surece bundan sonrakilerde cignemeye devam edecek.....

Bu iktidar yolsuzluk yapiyor.....Evet olabilir....Sunta,Iski,Parsadan,Ilksan
Mavi-akim eskilerden ilk aklima gelenler.....Bu sistem surdukce gelecek iktidarlarda yolsuzluk yapacaktir....

Bu iktidar kadrolasiyor....Bu iktidar kutsal degerleri suistimal ediyor....Bu iktidar ekonomiyi sicak para ile donduruyor...Bu iktidar omurgali bir dis politika izliyemiyor.....Evet dogrudur....Bundan evvelkiler de......Bu sistem surdukce bundan sonrakilerde...

Atanmislarin secilmisleri yonettigi bu sistem icinde,iktidarlardan cozum ve kurtarici bekliyorsaniz....Size kotu bir haber......Gelmeyeeeceeek.....

Ya burokrasiye teslim olmus iktidarlarla bir arpa boyu yol alamayacagiz.....Yada,bu iktidar gibi,burokrasiye biraz dikleneni gelecek,kavga gurultu,darbe tartismasi,huzursuzluk,bolunmusluk icinde yasayacagiz....

Gitlagimiza cokmus burokrasi cenderesinden kurtulmanin tek yolu korkularimizi ve onlarin neticesi gelen duygularimizi kontrol edebilmektir.....

Yarim asiri askin bir suredir korkutuluyor,yonlendiriliyor.....gene amiyane olacak (not alanlarin dikkatine) dolduruluyoruz.....

Diktatorler,Koministler,Bolunmeye hazir Turkiye,Dis mihraklarin uzerimizde oynadigi oyunlar,Seriat.....Hep bir ocu buluyorlar.....Korkunun sonu akli-selimin yerini alan nefret ve kin....

Korkut ve yonet......Kitabin ilk sayfasinda yer alan en basit taktik....Captir van.....Hic yanilmadi,hep yedik hep yedik......Goruldugu kadari ile yemegede devam ediyoruz.......LAZIO

-------------------------------------------------------------------------

ar_de_
08-10-2009, 20:19
Sn. Lazio ;

……….başlamıyoruz.
……….savunmuyoruz.
……….düşmüyoruz.
……….oturmuyoruz.
……….bulmuyoruz.

Bu ülkede kuvayi milliye sınırları içinde insanca yaşamaktan başka beklentisi olmayan, korkmayan, aklıselim tavrını kaybetmeden akılla-adapla-edeple-ahlakla yaşayan milyonlar var.

Sistem problemi yaşayan tek ülke Türkiye değil. Yeni dünya düzeninin içinde, aynı sistem altında ezilen onca ülke varken yaşadığımız sefaleti “sistem yüzünden” diyerek açıklayamayız.

Evet yarım yüzyılı aşkın bir süredir korkuyoruz. Çünkü Atatürk ün izini bırakmaya başlayalı o kadar zaman oldu. Biri diğerinden farklı olmayan iktidarların suistimalleri yarım yüzyılımızı ziyan etti.

Yine de “ya siyah ya beyaz” demeyen, tüm gri tonlarını kucaklayabilen, bütünlüğünü bozmayan, bütünlüğünden güç alabilen milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı var. Yapılan bütün toplum mühendisliklerine rağmen …

Umutluyum, her şeye rağmen umutluyum.

LAZIO
09-10-2009, 18:25
Kucugum, Annem beni Beyoglu’na alis-verise goturuyor…..Taksim’den Beyoglu’na dogru yuruyoruz….Birden Taksim Meydanin’dan uzerimize dogru gelen ofkeli kalabaligi gorup irkildik….Annem yanindaki kucuk cocukla,bu galeyana gelmis guruhun icinde kalmak endisesi ile apartmanlardan birinin dis kapi zilini gelisi guzel calmaya basladi……Kapi yukardan acildi,annemin haline aciyan yasli bir Musevi kadin bizi evine aldi,cay ve kek ikram etti…..Balkondan assagidaki olaylari endise ile izledik….

“Olurmu boyle olurmu kardes kardesi vururmu?...Kahrolasi diktatorler bu dunya size kalirmi?” diye ugulduyordu cadde….Bu ugultu yillarca cocuk beynimde yeretti…..

Daha sonra Alpaslan Turkes’in “Nato’ya ve Cento”ya bagliyiz”diye basliyan ihtilal bildirisi geldi 27 Mayis’da…..Emperyalizm’e karsi darbe yapan darbeciler….emperyalist guclere bagliligini beyan ediyordu….

Ve utanc aylari….Yassiada durusmalari…..Ufak bir buzdolabi ebadindaki transistorlu radyomuzdan Yassiada durusmalarinin cizirtili yayinini dinliyoruz…Bebek,kopek davalari ve rezillik……..Ben fazla birsey anlamiyorum……Babami gozluyorum….Sinirli,huzursuz ve gergin….Alnindaki laz damari zonkluyor bu haksizlik bu hukuksuzluk karsisinda…..Bizim yanimizda birsey soylemiyor ama isyani her halinden belli….

Ve idam karari…….Idamlari onlemek icin Baskan Kennedy,Kralice Elzabeth, Devlet Baskani DeGaulle girisimlerde bulunuyor….Nafile.

Orduyu kiskirtip darbeyi destekleyen Inonu’de artik yarattigi canavara hakim olamiyor…....Idamlari onlemek icin ricaci olan zevat ve kocasini kurtarmak icin kendisine yalvaran Berrin Menderes’e verdigi cevap bir tokat gibi…….”Igne deligi kadar hukuk bulsam butun gucumle savasacagim”…….

Ve “belki bir erteleme veya iptal karari cikarmi acaba?”endisesi ile apar topar Imrali infazlari……Ve Turkiye Cumhuriyeti’nin Basbakan ve iki Bakaninin acilan cukurlara gomulmesi……Kin ve nefret o asamadaki daha sonra hayir icin mezar yapma girisiminde bulunan bir mutaahit aylarca mahkemelerde surunduruluyor…..

Ve isin en aci yani bizler bu utanci yillar boyu milli bayram olarak kutluyoruz……

Menderes’in hatasi zaten CHP tarafindan kiskirtilan ordu hakkinda patavatsizca sozler soylemis olmasi idi……Atanmislar affetmediler,sadece dislerini gostermekle kalmayip tum ulkeye gercek patronun kim oldugunu gosterdiler…

Bundan sonra Turk siyasetinde “Siyasetcinin iki gomlegi vardir biri bayramlik,biri idamlik”soylemi basladi….Kiz babalari damat adaylarindan siyasete bulasmama sozu almadan kiz vermez oldular…..Adam gibi adamlar elini etegini siyasetten cektiler….

Infaz sabahi gazetelerin bassayfasinda,uzerinde idam gomlegi boynunda gerekcesi ile ipte sallanan Adnan Menderes ve arkadaslarinin resimlerine bakan Babam ilk defa suskunlugunu bozdu;

“Belki ben goremeyecegim ancak bir gun heykelini dikerlerse kimse sasirmasin”…..

Izmir’e her ucakla gidisimde “Adnan Menderes havalimanina birazdan inecegiz”anonsunu duydugumda Babami rahmetle aniyorum….LAZIO

--------------------------------------------------------------------------

Not;Bu arada bir hatirlatma yapayim belki yarari olur…..Ihtilalden sonra yapilan ilk secimlerde,halk Demokrat partinin devami oldugunu her firsatta deklare eden Adalet Partisini iktidara getirdi….Orduyu kiskirtip ihtilale destek olan CHP kirk kusur sene tek basina iktidar olamadi….

alihoca
10-10-2009, 03:21
Sevgili LAZIO;

Doğru yolu geçte olsa bulmuş biri olarak;

‘’Bir iktidari begenmiyorsunuz…..Cok dogal
O iktidara kiziyor ve muhalefet ediyorsunuz…..Dogal vede saglikli
Onlardan nefret ediyor ve buyuk bir kin besliyorsunuz…..Hem toplum hemde bireysel acidan tehlikeli….Cunku bu asamaya geldiginizde kisiliginizde birtakim degisimler basliyor ’’

Bu kısımda kişiliğinde sağlıksız değişimler başlayan, ıslah olmaz biz sefiller için 'kendini harap ettiğine değer miyiz?' diye düşünmedim de değil.

Mevcut iktidara inanıp iman edenler yurt dışında ikamet edenlerle de sınırlı değil. Bildiğin gibi, önceki iktidarlar, topyekun sistem, Chp, TSK ve benzeri tüm haşaratlara da kızıp kinlenip düşman olanlar, 2002 seçimlerinde mevcut iktidarı başa getirdi. Bununla da kalmayıp aynı büyük çoğunluk iktidarı sonraki seçimlerde de sürekli onaylayarak ona inanıp iman ettiğini gösterdi.

İktidar ve büyük çoğunluklar kötü sistemi düzeltmek için ellerinden geleni ardına koymuyorlar. Eh Sizin deyiminizle söyleyecek olursam; sistemden nemalananlara bürokratlara vs vs büyük bir huruç başlatmışlar.

Yok, acıdığım bile yok.

Hatta kendi adıma söyleyecek olursam. 2002 Kasım seçimleri sonucunda yenilgiyi tam anlamı ile kabullenip köşeme-inzivaya çekilmiş biri olarak sadece bu başlık altında değil hiçbir yerde siyasi yazılar yazmamaya, konuşmamaya inadına özen göstermeye çalıştım.

Bu ve birçok platformda yapılan yanlışları ve bu yanlışların doğuracağı sonuçları defalarca yazmış konuşmuş biri olarak aynı şeyleri konuşarak kendini tekrar hatasına düşmektense, örgüt, kadro, lider ve alternatifsizlik ortamında susmayı seçtim.

Ve hatta fi tarihinde yaşanmışlıkların kaşarlısı olarak başıma gelebileceklere de iktidarın ilk gününden beri hazırım diyebilirim. Yani düşüncelerim ve inandıklarımın bedeli neyse o bedeli ‘çok da ucuza gitmeden’ ödemeye ben ve benim gibiler çoktan hazır ve nazırdırlar.

Hazır olmayanlar da başlarına gelenin her zerresini hak etmişler demektir.

Diyeceğim şudur ki, burada duyulan ‘Tehlike Çanları' kendi adına bir kuşku ve korku yaratmıyor. Duyulan endişe sadece çocuklarımız ve ülkemiz geleceği hakkındadır.

Diyebilirsin ki, yok öyle bir şey!
Yersiz, ispatsız bir kuşkudur bu!

Haklı olabilirsin. Ne güzel! Ve hatta haklı olan birinin rahatlığı içinde olduğun için Senin adına sevinebilirim bile.

Maliyesi ve 'beraber yürüdük bu yollarda' adlı seçim şarkısına eşlik eden polis okulu öğrencileri vs ile birlikte tüm iktidar gücünü yedi yıldır ellerinde tutanlara karşı, seçim sonuçları ile bir avuç kalmış azınlığın ‘’korku politikası’ üretme dahası inandırma güçleri de kalmadığına göre,

Bizlere boş ver, olsa olsa 'arabesk' takılıyor oluruz Senin gözünde…

İyi de,
Ya haksızsan ve yanılıyorsan?

Sen ve Senin gibilerin yaşayabileceği şoku düşünebiliyor musun? Hiç aklına getirdin mi?

Tamam, yurt dışında olanların sorunu değil bu.

Hani doğuştan iman edenlerden olsan gaza yapmanın huşusu içinde görev ifa ediyorsun diyecem de, öyle olmadığını bilen biri olarak, yoksa yukarda ki küçücük mini minnacık kuşku mu?

Düşünsene, gelişerek değiştiğini söyleyenler hiç değişmemiş?

Aman Allahım!
Atıyorum, adamlar demokrasiyi, demokratik özgürlükleri kullanarak yok etmiş. Olmaz ya, diyelim ki şeriatı hakim kılmışlar.

Düşün, önceki hatalı dedikleri sistemin lükslerini yaşamaya alışmış rücu edenlerin halini….
Bir de ucundan azıcık da olsa katkısı olanların nice olur halleri?

Hani, ezelden iman edenlerin bin vecd ile secd edenlerin rahatlamış ruh hali de olmayınca, (değildir mutlaka ama) hani kemirgen bir şüphe var gibi geliyor desem…

Gibisinden, hafiften takılarak ve şaka yollu cevaplamak daha iyi aslında.

Aksi halde yazışmayı, Senin, Benim rahmetlilerin tarih, ekonomi, dış politika gibi hiçbir bilgi kırıntısı ve gerçek içermeyen Menderes hakkındaki övgü-ağıt, İnönü’ye yergi-sövgülerine indirgersek, bir şey değil rahmetlileri yattığı yerde rahatsız ederiz gibime geliyor.

Üstelik Senin sadece Babanmış, bizim sadece rahmetli değil yedi sülale öyle düşünüyordu ve affedersin ama ‘Hiçbir bok bilmiyorlardı.’ desem rahmetlileri nasıl rahatsız ederiz anla artık.

Şöyle düşün! Atatürk Lenin Dönemi ilişkileriyle o günün Lenin’in savunmacı yanını ve Dünya konjonktürünü hiç bilmeden, İsmet Paşa döneminde ki başlangıcın galibi olan Adolf Hitler saldırganlığı ve sonucun galibi olabilen Stalin Dönemi gibi dış politikada yayılmacı anlayışlarla yüzleşmek zorunda İsmet Paşa’nın halini ve haleti ruhiyesini anlayabilecek bilgiye sahipler miydi?

Bırak onları bugün bile bunu anlayıp çözümleyebilecek kaç kişi var ki?

ABD’ye biat ederken(TSK'yı da biat ettiren diye de eklenebilir mi acaba?) aniden rota kıran Menderes’in Sovyet Ziyareti ve yakınlaşmasının neden ve sonuçları hakkında Senin Benim rahmetlilerin kaç satır bilgisi vardı, idamı ile gönüllerinde mazlumlaşan Menderes’e ağlarken, ihtilali yapan orduya sövmekten başka?

Bugünse orduya veriştirebilmek için bile olsa; Menderes’i ilahlaştırmaya karşı yazıyı fazla uzatmamak adına hiç girmemekte fayda var.

Yine de benim gibi babası ve yedi sülalesine karşı Menderese verip veriştirenlerin halini düşünce, rahmet olası Babanı hayranlıkla izlediğin ve sevgiyle hatırladığın için şanslısın diyerek bitirmiş olayım.


Sağlıcakla kalman dileği ile.

LAZIO
10-10-2009, 20:47
Sevgili Ali Hoca,

Oncelikle seni tanidigim kadari ile “Memleket batsin,olen olsun,yeterki bunlar gitsin”demiyecek…..Kimin oyu kac sayilsin tartismalarina girmeyecek…..Secimlerinden dolayi insanlara hakaret etmiyecek…….Ez cumle akli-selim disina cikmayacak bir kisiligin oldugunu bildigimden…..Kendini (senin deyiminle) “Sefiller listesi”neden cikarabilirsin…..Zaten bu sitede bu listeye girecek kadar kendini kaybedecek kimsenin bulundugunu sanmiyorum…….Amacim gozlemledigim tehlikeli bir trendi vurgulamakti…….

Korku meselesine gelince….Bu konuyu daha once tartistik…..Ben bu korkunun fiktif olduguna,kirli bir iktidar mucadelesinin bir parcasi olduguna inaniyorum……Ancak korkanada “Neden korkuyorsun?” diyemem…Benim anlatmak istedigim,korkunun ve nefretin esiri olup mantik disina cikarak kendi kendine zarar verme yalnisi….

Ihtilal oncesi Turkiye’de yasamis,gozlemlemis,tadini duymus,havasini teneffus etmis insanlarin fikirlerini…..Siyasetten,tarihten,ekonomiden anlamazlardi,bir b.k bilmezlerdi diye kucumseyip,yok saymani gercekten yadirgadim…..

Ben kendi adima eger bir gun Babamin zeka,sezgi,dunya gorusu ve mantiginin yarisina sahip olduguma inanirsam kendimi cok mutlu hissedecegim…..Saglicakla kal….LAZIO


-----------------------------------------------------------------------

LAZIO
15-11-2009, 19:09
Nihayet basvurdugum yurtdisi programindan olumlu yanit gelmis…….Kabul edildigime dair belge ile Ankara’ya gidip Maliye Bakanligindan “Ozel yurtdisina cikis musaadesi”almisim…..(O gunleri yasamamis olanlara not;…o zamanlar yurt disina ancak uc senedebir cikilabiliyordu)……Trabzon’dan askerlik ,Icisleri Bakanligindan temiz belgesi hepsi tamam……Saatlerce kuyruk bekleyip pasaportumuda temdit ettirip,vize islemlerimide tamamlamis,biletimi,200$ dovizimi (en cok bu kadar alinabiliyordu) de almisim…..Bir gun sonra gidiyorum…

Ertesi gun yogun bir programim oldugundan aksam TRT2 de yayinlanan “Gece ve muzik”i dinleyip radyo/saati 6.30a ayarlayip yatmisim….

James Taylor’un huzur verici sesi ile daldigim uykudan Hasan Mutlucan’in davudi sesi ile uyandim……..“Yineeede sahlaniyor amman koool basinin yaninda kiiir ati”…”Kim sahlaniyor ,kol basina ne olmus derken”….Dank etti…...”Lanet olsun gene darbe oldu”demisim….

Daha sonra “Sokaga cikma yasagi”ilan edildigini ogreniyor ve TV nin basina gecip,SIKI yonetim komutanliginin bildirilerini dinliyoruz…..”Yurtdisina giris ve cikislar yasaklandi…..Tum sinir ve hava meydanlari kapatildi”…..Kalakaldim….

“Ne oldu ne oldu?”…….Diyor kabul edildigim programin yoneticisi telefonda…...”Sey…biraz darbe olduda ben gelemiyorum”………..Tabii o zaman olaylara tam vakif olamadigimizdan…”Your boys have done it”diyemedim……

Ondan sonra Turkiye’de neseli gunler basliyor;

Tum sendikalar kapatiliyor,iscilerin elinden grev hakki alinip isverenin insafina terkediliyorlar…

Serenofil dernegide dahil tum dernek ve sosyal kuruluslarin faaliyetlerine son veriliyor…

Insanlarin evlerine baskin yapilip araniyor…..Evinde ideolojik kitap yada yayin bulunanlar iceri giriyorlar….

Yollar kesiliyor kimliksiz yakalananlar kimliklerini ispat edene kadar Silahli Kuvvetlerin misafiri oluyorlar….

Iskence yapiliyor…..Gozaltinda insanlar kayboluyor…..Daha sonraki yillarda analar kaybolan evlatlarini bulabilmek icin Taksimde toplaniyorlar…..

Gencecik insanlar asiliyorlar….Yargitayin iki kere bozdugu idam karari hukukla alay eder gibi infaz ediliyor…..Darbeci Pasa cikip “Ne yapsaydik asmayipda beslesemiydik?”diye mantik ve hukuk dolu bir aciklama yapiyor…

Insanlar,asayis yetkisinin tamami orduda olan 11 Eylul gunu akan kanin 12 Eylulde nasil bicakla kesilir gibi kesildigine pek akil erdiremiyorlar ama bunu sorgulamak kimin haddine?

Ve butun bunlarin sorumlulari militer bir anayasa yapip halka dayatiyorlar…..Vede bu anayasaya “Bu darbeyi yapanlar hic bir sekilde yargilanamaz”diye bir madde koyup her turlu sorumluluktan kurtuluyorlar….Bir Sili bir Uruguay’nin yapabildigini Turkiye yapamiyor…Bu haksizligin,hukuksuzlugun hesabini,yillar sonrada olsa,soramiyor…...Turkiye hala bu anayasa ile idare ediliyor…..

Beni en cok sasirtan vede uzen,benimle birlikte bu donemin sikintilarini,haksizlik,hukuksuzluk ve acilarini yasamis bircok insanin…..iktidara olan allerjilerinden dolayi…....bugun ordu icindeki faaliyetlerle ilgili iddialarin arastirilmasina,varsa sorumlularinin yargilanmasina “Ordumuzu yipratmiyalim”diye sudan sebeplerle karsi cikmasi……….Bu iddialari kulak arkasi etmesi,kucumsemesi,yok saymasi………Sorsaniz hepsi darbe karsiti……Nasil oluyorsa?...…LAZIO

------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ramo
15-11-2009, 20:46
Sayın Lazio,
Şu çok doğru dün,demokrasiye manzara koyan darbelere karşı çıkanlar,belkide bu darbelerden en çok canı yananlar suskundur.
Dün Darbeleri sevinçle karşılayan,alkışlayan,gerekliliğini anlatmak için paşarın yanında saf tutan bir takım muhteremler ise,müthiş bir darbe karşıtı görüntüsündedir.Yine bir manzara konulsa,inanıyorum ki,en çok alkışlayacak,tepinecek hatta nemalanacak yine onlar olacaktır.Kaldı ki aklı selim düşündüğümüzde bu zatı muhteremlerin söylemlerinden darbe karşıtlığı filan çıkarmak zor.Türkiye Cumhuriyetinin ordusunu karalamak yıpratmak,halk gözünde itibarını zedelemek daha önde duruyor.Kurumları yıpratarak,içini boşaltarak,haraket alanını daraltarak bir yere varılamaycağı açıktır.İçindeki insanların hatalı davranışları olmuştur.
Öyleyse bu hatalılara odaklanmak öncelikli olmalıdır.Önce netekimden başlasınlar samimi olduklarına inanalım.Bu memlekete büyük hizmetleri dokunmuş, insanları gazileri Türkan Saylan vb halk insanlarını ortak ederek,darbe maskesi altında,yola devam hikayesine niye ortak olalım.
Öyleyse bütün bunlarla varılmak istenen nedir?Yanıtı zor değil.Cumhuriyet e ait ne varsa dümdüz etmek.İşin özü budur.

LAZIO
15-11-2009, 22:54
Sn Ramo,

Sizinle ayrildigimiz nokta,siz bu iktidarin Cumhuriyeti yikip yerine bir din devleti kurmak amacinda olduguna inaniyorsunuz.....Bense bu iktidarin digerlerinden bir farki olmadigina.....Bu carpik sistem icinde radikal dindar oy tabanini kullanip,digerleri gibi iktidar ve menfaat mucadelesi yaptigina inaniyorum......

Ama bir an icin sizin hakli oldugunuzu var sayalim.....Bu iktidarin Cumhuriyeti yikma,yerine bir din devleti kurma amacinda oldugunu kabul edelim...Gercek amaclari bu bile olsa onlardan gercekten kurtulmanin pratikte tek bir yolu vardir oda halkin iradesi......Geri kalan yontemlerin hicbiri uzun vadede netice vermedi ve vermiyecektir......Donup dolasip geldiginiz yer yine halkin iradesidir......

28 Subat en son ornegidir.....Refah partisi ve Necmettin Erbakan'i bir sekilde safdisi birakinca zihniyet kaybolmadi dahada kuvvetlenerek Turkiye'de 7 sene iktidar oldu......Ayni yontemlerle Ak Partiyi safdisi birakin......Yeni gelecek Pak Parti daha guclenmis olarak ayni zihniyeti tekrar iktidar yapacaktir.....

Turkiye problemlerini demokrasi icinde cozmek zorundadir.......Halkin gucunun karsisinda kimse duramaz.....Unutmayin yargida,orduda sonucda halkin bir parcasidir......Halki yanina almayan hic bir yontem cozum getirmez....LAZIO

--------------------------------------------------------------------------

Master
16-11-2009, 05:52
http://www.arka-bahce.org/forum/showthread.php?p=13781#post13781

neron
16-11-2009, 11:08
Demokrasiye inanan, hukuka inanan, kanunlara uyan, asla kanun dışı iş yapmayan, bel altı vurmayan ve halkın oyunu manipüle etmek için bulgur, makarna dağıtmayan siyasilerin bulunduğu bir ülkede yaşasaydık, demokrasi uygulanır, seçimle gelen seçimle giderdi.

Demokrasiyi ihtiyacı olduğu sürece kullananların, eğitimi biat kültürüne uygun beyinler yetiştirme aracı haline getirenlerin, kendi yaşam şekillerini zorla dayatanların, hukuka guguk muamelesi yapanların, “demokratik” seçimle gideceğini belirtenler var. Müsadenizle arkamı dönüp uygun yerimle güleceğim.

Gün olur bu arkadaşlar, dışarıdan okudukları gazellerinde haklı çıkarlarsa özürümü diler, dar bakışlı olduğumu kabul ederim. Ama ben haklı çıkarsam, bu arkadaşların özürünü Internet i hala kullanabiliyorsam bu forumda okumaya çalışırım. Ama kendileri en fazla biralarını yudumlarken pardon derler olur biter.

LAZIO
16-11-2009, 13:41
Sayin Neron,

Ben kendi inandigimi (Bu iktidarin digerlerinden farki olmadigi,sorunun iktidar degil sistem oldugu) bir tarafa birakip,sizlerin dusundugunuzu dogru kabul ederek......pratikte demokratik secim disinda bir cozum olmadigini beyan ettim......Sizin bir oneriniz varsa yazin tartisalim...

Ordu ve yargi yolu ile bu iktidardan kisa vadede kurtulursunuz ama uzun vadede ayni zihniyet dahada kuvvetlenerek geri gelir dedim.....Buna bir itiraziniz varsa buyrun yazin......

Tecrubeler ortada

27 Mayisda darbe kiskirtan CHP,darbe ile iktidardan uzaklastisilan DP.....Sonuc DPnin devami AP yillarca secim kazaniyor CHP kirk kusur sene tek basina iktidar olamiyor....

12 Eylulde darbeci pasa halkin gozunun icine baka baka Turgut Sunalp'i secmesini empoze ediyor.....Halk gidip Turgut Ozal'i seciyor...

28 Subatta Refah Partisi ve N.Erbakan ekarte ediliyor......AKP dahada kuvvetlenip senelerle iktidar oluyor...

Cumhurbaskanligi secimlerinde 367 gibi bir hukuk manevrasi ile Gul'un Cumhurbaskanligi engellenmek isteniyor......AKP kimsenin aklina gecmeyen bir secim basarisi kazaniyor....

Ez cumle demokrasi disi yontemler sonuc vermiyor....

Halki bir sekilde kazanmaniz gerek.....

Ancak halki hergun assagiliyarak......Turban takan genc kizlarin egitim hakkini elinden alarak......Hic bir caba gostermeden......"Dersim'de analar aglamadi mi?"gibi gerizekalica beyanatlar vererek yaniniza degil karsiniza alirsiniz.......LAZIO

-------------------------------------------------------------------------

alihoca
16-11-2009, 20:54
Sevgili LAZIO;

Öncelikle daha önceki yazımda nurlarda yatası babanı yok saymadığım gibi küçümsemem söz konusu olamaz asla.

Ama yazdıklarında, benim üstünkörü olarak yazdığım (Hitler-Stalin, Soğuk Savaş, Varşova Paktı, Nato ve Menderes Hükümeti kararları ile TSK’nin Nato ve ABD ilişkileri ve sonrası yine Menderes kararları ile SSCB’ye Varşova’ya yöneliş gibi) konularda açıklayıcı bir bilgi yoktu. Bunlara da vakıf olan birinin, benim gibi idamı onaylamayıp karşı olsa bile en azından Menderes’i masumlaştırması ve kahramanlaştırması nasıl mümkün olabilir bilmiyorum.

Diyeceğim transistorlu radyolardan dinledikleri beş yedi ajansları ile o günün Dünya Konjonktürüne vakıf olup, Türkiye’de gelişen olayların gerisinde yatan gerçekleri de algılayamadıkları, zamanında bunları sorup sorgulayan biri olarak şahit olmak zorunda kaldığımız acı gerçeğimizdir. Eksik kusurluda olsalar bunun onları sevmemize ve saygı ile anmamıza da engel olmadığı açıktır.

Yine de ifade incitici olduysa hoş görüne sığınıyorum.

Son gönderilerde ki,
Aynen inanıp desteklediğin mevcut iktidarın söylemlerinde ki TSK eleştirilerine gelince;

Birkaç defa kısaca hatırlatmama rağmen hala anlatamadığım bir konuyu tekrar yazayım. Bu satırları yazan kişi 12 Eylül ve 28 Şubat Müdahalelerine o günde karşı idi bugünde karşıdır. Üstelik bahse konu olan bedelini gülümseyerek anacağı anılardan daha fazlası ile ödeyen bir ‘karşı’ duruştur.

28 Şubat süreci ile ilgili olarak da Hissenet ortamında (da) açmış olduğum; yapılan yanlışı eleştirmekle kalmayıp yapılması gerekenleri de sıraladığım başlık da aynı karşı duruşum söz konusudur.

Aynı başlık altında,
Sn Kalkedon,

Armudun sapi,uzumun copu hic bir sivil toplum orgutunu begendiremedik size......Kimi sosyalist bozuntusu kimi ataist.....Ogretim uyeleri zaten hepten satilmis.....Cumhurbaskani tarafli.....Silahli kuvvetler anti demokratik...AKP aleyhine yazan veya soyleyen darbe cigirtkani,dinsiz,imansiz...Bunlarin hepsini susturmak gerek zahir zati-alinizin demokrasi anlayisina gore....Ataturk'u de konularin disinda tutacagiz anladigim kadari ile,ilkelerini dile getirdikmi sizin deyiminizle kullanmis oluyoruz.....

Medyanin ruzgar gulu gibi taraf degistirdiginden yakindiginiz Turkiye,"Demokrasi amac degil,aractir,bir ara istasyondur" diyen,daha sonra "degistim,gelistim" diyen bir zatin hukumeti ile yonetiyor.......Demokrat olacagim diye herkese camur atmadan bunu bir dusunun........LAZIO

Düşüncelerini bu şekilde ifade eden LAZIO Dostumun, şimdilerde değişen ve gelişen fikirleri ne kadar doğal ise; TSK’nın darbe anlayışına karşı olan biri olarak benim de TSK’nın kimi haklı politikalarını destekliyor oluşum da bir o kadar doğal karşılanmalıdır.

Ayrıca,

1980’lerden bugüne Konya, 1994’den bugüne İstanbul, Ankara vs gibi bir çok il ve ilçelerde yerel iktidarı ve yerel iktidarın tüm kaynaklarını ele geçirmiş olacaksın. Üstelik bir tek İstanbul ile Türkiye ekonomisinin yüzde yetmişini elinde tutan bir yerel güç anlamına gelecek. Erbakan’ın iktidar olduğu dönemleri saymaysak bile 2002 Yılından bugüne Türkiye’nin tüm iktidarına ve tüm kaynaklarını kesintisiz eline geçirmiş olacaksın.

Son yedi yıl boyunca da hem yerel yönetimlerin çoğunluğunu hem genel iktidar kaynak ve gücünü birlikte yönetiyor olacaksın ama yine de iktidarın nimetlerinden yararlanırken bile sanki sesi kısılan bir muhalefet gibi mazlum olduğunu ilan edeceksin, dahası yedi yıllık iktidarın dönemin için bile geçmiş iktidarlara suçu yıkmayı becereceksin.

‘Efendim korku politikaları’ diyeceksin, ‘bürokrasi’ diyecek, ‘ordu’ diyecek, estek diyecek köstek diyecek ve masum olduğuna insanları inandırabileceksin. Köhne sistem izin vermiyor deyince akan sular duracak ve masumlaşıvereceksin

Tamam, buna inandırabilmenin ne kadar büyük bir beceri gerektiğinde hem fikirim ve inanın takdir etmiyor da değilim.

Ama araştıran düşünen, şüphe duyan ve sorgulayan beyinlerin buna inanmasını, inandığı yetmezmiş gibi bunu savunmasını anlamayı başaramadığımı itiraf etmeliyim.

Sistemin en kirli parçalarından biri YÖK diyeceksin. YÖK siyaset yapamaz diyeceksin. Gelişmiş demokrasilerin üniversitelerinde öğretim görevlileri ve öğrencileri siyasete karışmaz(!) yaa.. Düşünen beyinlere siyaset yasak diye yutturacaksın. Sonra mı? Yıllardır çalışıp didinip sızdığın üniversitelerde YÖK Başkanını kendi zihniyetinden birini seçtirebilecek güce ulaşmış oluvereceksin.

Sistemin bozuklukları diyerek uyutmaya devam ederken o sistemin en sağlam kalesi olan Anayasa Mahkemesine bir üye ile başlayan sızma harekâtı sonunda Anayasa mahkemesi başkanlığına kendi zihniyetinden birini getirebilecek oya ulaşmış olacaksın…

Medya medya diyeceksin ama yedi yıldır iktidar olduğun milletin kaynaklarıyla sahibinin sesi medyanı çoktan kurmuş olacaksın. Eski sistem ile yedi göbekten sorunlu olanların vermişsin ellerine mikrofonu, ezberlediklerini avaz avaz çığırıp dururlar.

Karşı çıkanına da göndermişsin maliyeyi sesini bir yerlerine kaçırtmışsın.

Buna rağmen ‘medya hala iktidara köstek’ deyince insanlara düşen, inanıp iman etmek olacak.

Hademeyi bile teşkilatların seçer hale geldiği eğitim mi? Önceki iktidarın müdür olabilmek için koyduğu sınavları sessizce kaldırıverdiğin için, tüm okulların yüzde yetmişi pirü pak nur yüzlüler ile doluvermiş zaten. Işık evlerinden yetişen gencecik öğretmenler okulları adeta nurlara boğmaya devam ediyor. Amma velakin eğitimdeki bozukluk köhne sistemin hatası deyince akan sular duruyor..

Eski köhne sistemde üniversite sınavları için birkaç dershane varken, şimdi sbs sıvalarını kazanabilmek için daha ilkokulun altıncı sınıfından itibaren her semtte şubeleri fışkıran tarikatların dershanelerinde öğrenciler rahlei tedrisattan geçip ilim irfana gark oluyorlar

Dış politika desen doksan yıllık beğenmediğin dış politika anlayışını da, yetişmiş beyin gücünü de ‘monşerler’ diye itin götüne sokup, hiç devlet görüşmelerine, mutabakatlara almaya bile gerek görmüyorsun. Kendi tayfanla zihniyetinle yepyeni bir politika ifa ediyorsun. Sayende Ermenisi, haması, hizbullahı kardeşimiz olup yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez olmuş.

Azerisi, Kuzey Kıbrıslısı, Iraklı Türkmenine eski köhne sistemin adamları deyip sırtını dönmüşsün. Açılıp saçılayım derken Pkk lıların hak arayan bir masuma dönüşmesine ramak kalmış.. Sayende Türküm diyenler zaten kafatasçı oldukları için utançlarından seslerini çıkaramaz hale gelmiş..

Yedi yıllık muhteşem iktidarının sağladığı güç ile eski köhne sistemin ürettiği tüm sanayi ve birikimleri satarak ceplerini doldurduğun paralarla duble yollar döşemişsin, eh iki sene sonu çoğu çatlamış patlamış ama onlarda mutlaka eski sitemin sabotajıdır malumunuz.

Üretim çoğalmış ucuzluk almış başını gitmiş. Çinli mü’min kardeşlerinin ürettiği on liralık iskarpinleri giyen vatandaşlarımız eski siteme sövmekten, sana dua etmekten başka bir şey düşünemez olmuşlar.

Ama yirmi yıldır yerel iktidarı, yedi yıldır genel iktidarı ele geçirip kullanmana izin veren ‘o eski sitem yok mu, eski sistem!’.

Hele hele bi chp varki onların daha dün diyebileceğimiz, ‘yirmi yılcık’ kadar yakın zaman önce yaptıkları ile İstanbul’da sel felaketine sebep olduklarını kaç kişi bilir?

Gibisinden basit sorularla bile anlaşılabilecek gerçekleri; gözünü kan kin ve ihtiras bürüyen bi kısım medya, bazı eski sistem aşıkları ve azınlıkta kalan bizim gibi birileri yine de anlayamayacaklardır korkarım.

Yedi yılı bitip sekizinci yıla giren kesintisiz bir iktidar ve onun pek sevgili yandaşlarının hala muhalefetten, yargı organlarından ve farklı partilere oy verenlerden ve nihayetinde iktidar görüş ve uygulamalarını eleştiren ve farklı düşünenlerden şikâyetçi olunmasını ve hele bunun demokrasi ile ilişkilendirilişini anlayamayışımı hoş görmenizi rica ediyorum.



Saygılarımla

neron
17-11-2009, 16:31
Ali hoca'mın yazısını okuduktan sonra ekleyecek tek bir harfim olmadığı için uzun uzadıya birşeyler yazmıyorum. Ellerine sağlık hocam.

Son sözüm, Allah herkesi demokrasi gelişiminde, evriminde ve dönüşümünde altanlar, cemaller gibi dönmekten korusun.

alihoca
17-11-2009, 21:03
Sn Sevgili Neron;

Örneğin özelleştirme konusunda daha önceki fikirlerimden bugün bende farklı düşünür hale geldim diyeyim de, o alıntıyı foruma geçerken amacımın LAZIO Dostun değişen fikirleri için döneklikle suçlama olmadığına inan lütfen.

Eh birazda aynı kuşaktan olduğumuz için serde bizde var olan keskinliğin üstüne hafif Karadeniz havası suyu karışınca onu ikna etmek zorlaşabiliyor.

Diyeceğim, bugünkü söylemleri her ne kadar malum zihniyetle paralellik arz etse de en azından niyet olarak; getirdiği eleştiri ve suçlamaların nihai amacının farklı olduğunu kanısındayım. Yani bana göre getirdiği eleştiriler kimi yanlışlar içerse de eleştiri amacı Ülkemiz Demokrasisinin gelişimi olduğunu düşünüyorum.


Ama bakın,
Seçim sath-ı mailinde,
08,08,2002 Tarihli NTV Programında;

''Ben zaten hiçbir zaman değiştim demedim ki. Ben her zaman geliştim diyorum. Ama birileri de bu geliştim ifadesine değiştiğimi yakıştırıyorlar, ben de hayırlı olsun diyorum. Başka bir şey yok. Dünyada bu gelişmeyi... Çünkü gelişmeyen ve bu gelişime uygun olarak bir değişim sürecinin yaşanmaması mümkün mü? Ama bu gelişimle alakalı bir değişimdir. Neredeki? Dünyadaki, bilimdeki, herşeydeki değişim...''

Ali KIRCA’ya ‘Gelişerek değiştim’ diyen Sn Recep ERDOĞAN;

22.06.2006 Tarihinde yani partisi iktidarı ezici bir çoğunlukla ele geçirmişken;

''Sürekli bana, eşime ve çocuklarıma bile hakarete varan yaklaşımlar yapıp, bunu laiklik çerçevesine oturtmaya kalkanlar var. Haksızlıktır. Ülkede siyaset yapma hakkım var. Siyasete girerken farklı, siyasetten sonra farklı bir yaşam tarzı mı uygulayacağım, halkımı mı aldatacağım? Dün neysem, bugün de oyum, değişemem, değişmedim. Düşüncemi kabul etmeseniz saygı duymalısınız, saygı duymazsanız katlanmanız gerekir.''

Diyerek ‘Dün neysem bugünde oyum değişmedim değişemem’ diye kestirip atabiliyor. Hadi buna da olabilir diyecem ama bir önceki ile son söylediği arasında sadece ZAMAN farkı değil, MEKAN ve KONUM farkı olduğu da dikkate alınınca şüpheye düşmede göreyim.

2002 Seçimleri öncesi başlayıp arşivlediğim yüz sayfaya yakın notların içine dalıp bir çok örnek daha bulmak da mümkün. Ama daha önce dediğim gibi bu işlerden yeterince bıkmış usanmış ve dahi yenilmiş daha kötüsü yenilgiyi bir anlamda kabullenmiş biri olarak;

İsteğim LAZIO Dostun inandığı ve desteklediği İktidarın ve İktidar olmanın hazzını ve keyfini sürmesinden başka bir şey değildir. Yapabiliyor ise İktidar gücü ve nimetlerinden yararlanmasını dahi isterim inanın.

Ama demokrasi dediğimiz kavramın tanım ve içeriğinde farklı ve karşıt fikirlere; sadece saygı değil farklı ve karşıt fikirlerin anayasa düzeyinde çoğunluk fikir ve iktidarlara karşı KORUMA altına alınması anlayışı varken,

LAZIO Dostun ve dahi İktidarın; 'hayır efendim illa da benim gibi' düşüneceksiniz demesinin, sıkça dillendirilen demokrasi ile bağdaştığını maalesef ki söyleyemiyorum.


Sağlıcakla kalmanız dileği ile

neron
17-11-2009, 21:42
Alihocam, arka bahçe oluşumu gereği düşüncelerin, günlük yaşamın veya farklı yaşanmışlıkların karşılıklı anlatıldığı,zaman zaman tartışıldığı, olabildiğince hür beyanatların bulunduğu bir ortam. Bahçede kabul edilmeyen ve asla istenmeyenler dayatmalar ve hakaretlerdir. Bu neden ile sizin bir kişiyi herhangi bir şey ile suçladığınızı düşünmek, karıncayı bile incitmekten çekinen üslubunuz varken hata olur.

Benim belirtmek istediğim, zaman içinde herkes gelişebilir, herkes düşüncelerinde evrim gösterebilir. İstikametiniz belli ise bu dönüşüm ve evrim hep aynı yönde ilerlemek, gelişmek şeklinde olur. Birçok insan, ortayaş döneminde referans aldığı geçmiş fikirleri ve tavırları ile bulunduğu yaştakileri karşılaştırıp kendindeki değişimleri irdeler, kendi içinde hesaplaşır.

Ne yazık ki günümüzde moda olan değişim ise tam tersi oldu. Nice "aydın" ve "ileri görüşlü" zevatın geçmiş ve bugünkü beyanatlarını yan yana koyduğunuzda hiçbir tutarlılık göremiyorsunuz. Eskiden ak dediklerine kara, soğuk dediklerine sıcak, tatlı dediklerine acı demeye başlamışlar. Hatta bunların bazıları o kadar çok dönüşüm geçirmişler ki söylemleri döneme ve iktidara bağlı olarak her 6-7 yılda bir değişmiş. Kendileri bile eskiden nerede durup ne dediklerini bilemez olmuş, toplumun nadide dönekleri haline gelmişler. Hatta gemi azıya alıp dönekliğinin kitabını yazıp gelirini afiyetle yiyen de çıkmış aralarından. Dileğim ve duam bugün sayıca oldukça fazla olan bu cemaatin arasında ismimizin anılmaması içindir.

Benim lafım bu malum döneklere ve benzerlerinedir. Aramızda dönek varsa onlar da üstlerine alınabilirler, ben masaya açık büfe bıraktım; ve yumuşak yazmayı beceremeyen elimi bağlayıp, artık sustum.

LAZIO
18-11-2009, 13:57
Ak parti,bu carpik sistemden nemalanan digerleri gibi bir sira partisidir.....Hepsi gibi kirli bir iktidar mucadelesi yapiyor.....Esas sorun sistemdir....

Bu iktidardan demokratik yollar disinda kurtulmak pratikte bir care degildir....Tecrubeler,yargi ve silahli kuvvetler marifeti ile iktidarlarlari degistirseniz bile,butun cekilen acilara ragmen, zihniyetleri degistiremiyeceginizi acikca gosteriyor...

Darbe tesebussleri iddialari ayyuka cikmis TSK'nin sivil yargi tarafindan aklanmasi onun yipranmasini onler.....Ordu yipranmasin diye bu iddialari gormezden gelmek yalnistir....

Ofke ve nefret duyularinin esiri olmak kendi davaniza zarar verir....Halki karsiniza almak maraton yarisindan evvel kendini ayagindan vurmaya benzer....

Bu gune kadar konu ile ilgili yazdiklarim ozetle bunlar...

Simdi birisi ciksin ve bana bu yazdiklarimin 5 sene once gerici bir zata yazdigim cevapla neden celistigini bir zahmet aciklasin...

Baska platformlarda bana "Iktidar yanlisi,gerici" ile "Libos"arasi genis bir yelpazede hakaret edildi......Yazdiklarim ortada,yukaridaki alinti ile iliskisini ortaya koyup neden "Donek" imasi yapildigini merak ediyorum......

Benim bu forumda yazmak istememin en buyuk sebebi,sanirim Sn Anne'nin bu forum hakkinda yazdigi bir yazidir......."Sizinle ayni fikirde olmayabiliriz ama bize degisik bir gorus acisi verdiginiz icin size tesekkur ederiz" mealinde bir yazi idi....

Dusuncelerimin pek populer olmadigini biliyorum (Metre kareye en az tesekkur alarak Guinnes rekorlar kitabina aday olmam bile soz konusu)........Sevgili Ali Hoca'nin arsivden bu yaziyi arayip bulmasinin,bir konuyu vurgulamak icin iyi niyetle yapildigindan eminim......Ancak fikre fikirle karsilik vermek yerine mal bulmus gibi bu alintinin uzerine atlayip,isi sahsiyete dokmeyi pek yakistiramadim acikcasi.......LAZIO

--------------------------------------------------------------------------

LAZIO
06-12-2009, 16:00
Serdar Ortac "Ahmet Kaya icin pismanim" demis....

Bundan on sene evvel,bir muzik odul toreninde Ahmet Kaya sahneye cikip sarki soyledikten sonra,yaptigi konusmada "Kurtce kaset yapacagim"diyor.....Daha sonra sahne alan Serdar Ortac'da once onuncu yil marsini soyluyor.....daha sonra sarkilarindan birinin sozlerini degistirip orada bulunan misafir takimini galeyana getirip Ahmet Kaya'ya saldirmalarina sebep oluyor......

Serdar Ortac'da seneler sonra yaptigindan pisman oldugunu soyluyor.....yaptigi soyleside.......

Bu olay Istanbulun buyuk otellerinden birinde geciyor,Ahmet Kaya'yi linc etmek istiyenlerin tamami takim elbiseli,kimisi sosyete mensubu,kimisi playboy,kimisi mirasyedi,kimisi isadami...


Bundan on sene once Ingilizce,Fransca,Yunanca kaset yapmanin.....Ibranice,Ermenice gazetelerin basim ve satiminin serbest oldugu Turkiye'de...... "Kurtce kaset yapacagim" diyen bir muzisyen Istanbul'un gobeginde,elit tabakaya mensup insanlar tarafindan linc edilmek isteniyor.....

Insanlarin icine boylesine korku ve nefret tohumu ekebilen nasil bir mekanizmadir?

Bir tarihte TRT'nin haber bultenlerinde fonda bulunan haritanin Lenin'e benzedigi icin kaldirlmasi talep edilmisti......Evinde Dostoyewski,Tolstoy bulunduranlar iceri aliniyordu.....O zamanlar birileri bizi sol akimlardan korkma ve nefret etmeye programlamisti.....

Insanlari kitaptan,kasetten,basa takilan ortuden,sarkidan turkuden,yazidan,fikirden......Boylesine korkutabilmek,boylesine nefret ettirebilmek nasil bir anlayistir?......Bu ulkede insanlar ne zaman korku ve nefretin esiri olmaktan kurtulacaklar?......Yetmedimi artik?.....LAZIO

------------------------------------------------------------------------

Master
06-12-2009, 19:58
Sn LAZİO '' O zamanlar birileri bizi sol akimlardan korkma ve nefret etmeye programlamisti.....'' demişsiniz...

Şimdi neden korkup ve neye nefret etmeye programlandınız ?? ;)


'' dinleyip diyecek çok…
fakat uzun söze vaktimiz yok…
yürüyelim…''

LAZIO
07-12-2009, 14:06
Guzel soru.....

Herkes gibi,benimde dusuncelerimi sekillendiren etkenler arasinda-nefret fazla agirlikli olmasada-bazi korkular mevcut....

Arz edeyim....

Ben bundan 20-30 hatta 50 yil sonra Turkiye'de hala;

Halkin aptal,rusvetci ve cahil oldugu icin secimine ragbet edilmemesi fikrinin....."Egemenlik kayitsiz sartsiz milletindir"diyen bir liderin arkasina saklanip dile getiriliyor olmasindan....

AKP gibi sistemden nemalanmak amaci ile kirli siyaset oyunu oynayan partileri hedef alip esas problemin gorulmiyecek...Yani orman yerine agaclarla ugrasilacak olmasindan......

Atanmis burokratlarin halka hizmet etmek yerine onlara tahakkum ettikleri....Halk tarafindan secilmis iktidarlarin burokrasi tarafindan baski altina alindigi mekanizmanin devam etmesinden...

Turkiye'de hala darbe,cete,kontr-gerilla gibi unnsurlarin soz konusu edilmesinden.....Hatta bir grup insan tarafindan bunlarin arastirilip sorusturulmasinin engellenmesinden....

Tarih kitaplarinda I.dunya savasinda hukmen maglup olduk (dunya savas literaturunde tekdir sanirim) gibi sacmaliklarin hala yer almasindan...

Kominizm,diktator,seriat geliyor.....Turkiye uzerinde oynanan bitmez tukenmez oyunlari bahane ederek hala memleketin demokrasiye hazir olmadigina insanlarin inanmasindan....

Guneydoguda savastan nemalananlarin,yada kucuk politik cikarlar ugruna barisa karsi cikarlanlarin oyununa gelinmesinden...

Seckin forumlarda insanlarin fikirleri yerine sahsiyetlerine vur-kac yapilmasindan...

Korkuyorum....Bunlarda beni programliyan unsurlar.....Umarim sorunuza tatmin edici bir cevap olmustur.....LAZIO

--------------------------------------------------------------------------

AnnE
08-12-2009, 09:12
Vallahi, malum benim öyle halktan felan umudum yoktur.
Son yıllarda en hızlı gelişen fastfood zincirinin '' HALK DÖNER '' olmasının konu ile çok yakın ilgisi oldugunu da düşünmekteyim.

1940-2010 arasında halkın tercihlerini şööle bi gözünüzün önünden geçirin, o halkın nelere kadir olup, hangi Kadir'leri rezillikten vezirliğe getirdiğini göreceksiniz. İşin ilginci bu veriz olan rezillerin hemen hemen hiçbiri daha sonra tekrar rezil olmadığı gibi, birçoğu da yeniden umut, kurtarıcı felan olagelmiştir.

Bu halka güvenip demokrasi heyecanına girersek, daha nice Kadirler önümüzden, elimizden ve alışık olduğumuz gibi üstümüzden geçmeye devam edecektir.

Hazır laf tamda üstümüze gelmişken ; memleketin bankaları, ilk 10 ayda 17 milyar kar etmişler. Ama kredileri felan düşmüş.

Bi parmak hesabı ile, her aile ( ama her aile ; Bebek'deki, İdil'deki, Kağızman'daki ayrımı yok ) 1000 USD ( bin Amerikan doları ) kadar parasını bankalara kar olarak transfer etmiş.

Ülen bu bankalar ne üretmiş, memleketin kalkınmasına, gerçek büyümesine ne katkı sağlayarak bu parayı kazanmış ?

Peki bu arada, genclerin 24% u neden işsizmiş ? Bu işsiz yeni nesil mi demokrasi getirecek ya da hani o gelmekten olan hatta neredeyse gelecek de bir takım angutların engellediği demokrasiye sahip felan cıkıp aydınlık yarınları şeedecek. ( ne edeceklerini çıkaramadığım için şeedecekler dedim )

Korku iyi birşeydir. Başta USA olmak üzere, dünyanın bütün geri kalmış halkları, korku ile yönetilegelmiştir. Korku ve düşmen iyidir ; kolay yönetmenin ve kolay sömürünün garantisidir. Korkudan kısmen arınmış ülkelerin ahalisi de ( Norveç, Yeni Zelanda gibi ( başta bi örnek daha bulamadım) ya intihar etmektedir, ya da cobanlıktan öteye gidememektedir.

Rtük'ün başkanına soruşturma izninin verilmediği bir günde böyle birbirinden alakasız satırları peşpeşe dizmenin de bir anlamı olmadığını şimdi farkedebildim.

Maalesef ki dünya tarihindeki bütün devrimler acımasız olma zorunda kalmıştır. Bu garibim memleketin yapmaya kalktığı devrim de tam ergenliğe girerken fiili livataya maruz kaldığı için de halimiz budur.Kırılan bütün devrimler, yanlış kaynar.

Geçmiş olsun, 2059 'da yazacağım yazının da bundan farklı olacağını hiç mi hiç düşünmemekteyim.

( Umarım hiçbir okuyucuya laf felan sokmamışımdır.)

LAZIO
21-01-2010, 15:05
Camiler bombalanacak,
Cocuklarin bulundugu saatlerde muzede bomba patlatilacak,
Savas ucagi dusurulucek,
Gayri-muslim vatandaslara suikastlar duzenlenecek,

Iddialar bunlar……Dunyanin herhangi bir ulkesinde boyle iddialar insanlarin kanini dondurur,nefesini keser,tuylerini diken diken eder…..Insanlar bu iddialarin arastirilmasi ve dogru ise sorumlularinin bir an once ortaya cikartilip,cezalandirilmasi icin gerekirse sokaga dokulurler…..

Avrupa Birligine girme cabasi veren Turkiyede ise durum aynen soyle;

Medya ve burokrasi tarafindan fena halde korkutulmus ve doldurulmus bir kesim bu iddialarin ortaya atilmasina,dile getirilmesine,arastirilmasina….sorumlular varsa ortaya cikarilmasina karsi cikiyor…..Bunun icinde “Ordumuz yipranmasin”diye sudan bir sebep ileri suruyor…..Sanki hakkinda iddialar ayyuga cikmis bir ordu yipranmazda,temize cikmis yada varsa icindeki pislikler temizlenmis bir ordudu yipranirmis gibi….Aslinda soylenmek istenen “Bu iktidardan secimle kurtulamazssak ordu bir alternatif olarak kalsin,onun icin ellesmeyin”…..

Turkiye’nin en guclu ve etkili medya patronu vergi cezalarindan kurtulmak,ihale almak derdinde….bir umit acaba bir karisiklik,bir siki yonetim,bir erken secim,bir darbe olurda bize bir isik gorunurmu diye….yazar ordusu ile iddialari kucumseme ve arastirilmasini onleme telasinda…..Onlara gore tenis macinda olay cikaranlar yuzunden dunyaya rezil oluruz ama Silahli kuvvetler hakkinda cikan bu iddialarin dunya nazarinda onemi yoktur…..

Bir grupda bu tip olaylarin dogal olduguna…..Memleketi ali menfaatleri icin cocuklari oldurmenin,savas cikarmanin,cami bombalamanin caiz olduguna inanmis…..Aslinda en durust grup bu grup…Dogru veya yalnis gercek dusuncesini acik acik soyluyor…

Birde artik Turkiye’nin gercek demokrasi ve hukuk devleti olmasi ozlemi ceken ….Halki ezen degil halka hizmet veren,halk iradesine saygi gosterilen bir devlet yapisina erisilmesini istiyen bir kesim var…..Bunlar “satilmis””vatan haini””gerici”gibi her turlu hakarete kulagini tikayan…..Bu ugurda risk alan insanlar…. Azinlikta ve baski altinda….

Iste dunyanin herhangi bir ulkesinde insanlari soke edecek,depreme yol acacak,nefessiz birakacak iddialar karsisinda Turkiye’nin gosterdigi reaksiyonun portresi……Gulermisiniz aglarmisiniz?......LAZIO

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Master
22-01-2010, 10:42
" Halki ezen degil halka hizmet veren,halk iradesine saygi gosterilen bir devlet yapisina erisilmesini istiyen bir kesim var…..Bunlar “satilmis””vatan haini””gerici”gibi her turlu hakarete kulagini tikayan…..Bu ugurda risk alan insanlar…. Azinlikta ve baski altinda….

Iste dunyanin herhangi bir ulkesinde insanlari soke edecek,depreme yol acacak,nefessiz birakacak iddialar karsisinda Turkiye’nin gosterdigi reaksiyonun portresi……Gulermisiniz aglarmisiniz?......


TEKEL iscilerine gosterilen gibi.....

Bu konu farkli gerci Di mi ???

LAZIO
22-01-2010, 12:34
Hayir farkli degil.....Yazdiklarimdan farkli oldugunu dusundugum yada boyle bir seyi tasvip ettigim sonucunu nasil cikardiniz?

"Benim dusunceme uymayan bir goruse yarayacak herhangi bir fikri savunursan sende onlardansin" yaklasiminin pratikte hicbir faydasi yoktur...Tartismalarda sikca kullanilir ama bence insanlari birbirine dusurmekten,polorize etmekten,askari mustereklerde anlasabilme olanaklarini ortadan kaldirmaktan baska bir ise yaramaz .....LAZIO

--------------------------------------------------------------------------

Master
22-01-2010, 14:24
Camiler bombalanacak,
Cocuklarin bulundugu saatlerde muzede bomba patlatilacak,
Savas ucagi dusurulucek,
Gayri-muslim vatandaslara suikastlar duzenlenecek,
TEKEL iscileri de ........
Demir yolu işçileri...
gibi....

Tarzinda ki bir siralama tabiki Sonucu degistirebilirdi...

Sol anlam da bakabilenler icin tabiki....

Taraf olmayin Gercekci olun.....

LAZIO
22-01-2010, 15:17
Katagorize etmek cabasi icindesiniz.....Bilmemki kime ne faydasi var?

Kurdugunuz mantik....Hayat acidir,biberde acicir o zaman hayat biberdir gibi bir mantik......

Kime yarayacagi endisesi benim fikirlerimi etkilemiyor.....Bundan yola cikip beni belli kaliba sokmaya calismak bana pek saglikli bir Master fikir gibi gelmiyor....Saygilar.....LAZIO

--------------------------------------------------------------------------

alihoca
24-01-2010, 15:34
Sevgili LAZIO;

Günlük olaylar üzerinde medyada yer alan adı üstünde her ''İddia'ya' kanıtlanmış gerçek muamelesi yaptığımızda, haklarında ki iddialar için üç beş altı yıla yayılan bir zaman dilimine yayılmış sözüm ona yargılama süreçleri sonunda verilen beraat kararlarını da takip etmemiz ve geciken adaletin adalet olup olmayacağı sorusuna cevap vermemiz gerekecektir.

Diğer taraftan yargılama süreci bile başlamamış her olayda suçlu arama ve suçlu ilan etme girişimlerini çok dillendirdiğimiz demokrasi kavramının neresine yerleştirdiğimiz ise ayrı bir muammadır sanırım.

Velhasıl günlük olaylar için atılan her başlığa atlamak yerine kavramların konuşulması ve tartışılması gerektiği konusundaki görüşümü son kez olması umudu ile yinelemekte fayda görüyorum.

Sayglarımla

LAZIO
24-01-2010, 22:17
Cocuklarin oldurulmesi,camilerin bombalanmasi,kendi ucagimizin dusurulmesi,ekonomik kriz cikarilmasi gibi korkunc iddialar karsisinda,cesitli gruplarin gosterdigi tepkiyi yorumlayan bir yazi yazdim......Dogrudur,degildir,begenirsiniz,tartisi rsiniz veya tartismaya bile deger bulmazssiniz....

Ancak bu yazidan iddialara kanitlanmis gercek muammelesi yaptigim sonucu nasil cikar?....Saydim,yazinin icinde tam 8 kere "Iddia" kelimesi geciyor....Hangi cumleden veya bolumden bu sonuca varildigini yazsaniz bende anlasam.....

Iddialarin arastirilmasi,varsa suclularin hesap vermesi gerektigini yazmak yada arastirilmasina karsi cikanlari yermek.......Suclu ilan etmekmidir?...

"Okudugunuzu anlamiyorsunuz"demek kabaligini yapmiyacagim ama "daha objektif bir gozle okuyun ve yorumlayin" dersem umarim kimse kirilmaz....LAZIO

-----------------------------------------------------------------------

alihoca
28-03-2014, 20:22
Matriksdata forumda,
On beş yıl önce yazdıklarımı ve yazdıklarıma gelen eleştirileri, bu eleştirilere verdiğim cevapları,

Yine on üç ondört yıl öncesinden başlayarak Hissenet forumda ,
Naçizane ürettiğimiz, damıttığımız düşüncelerden oluşan yazılar için açtığımız başlıkları ve bu başlıklara gelen eleştiri ve karşı görüşlere verdiğim cevaplarımı ara ara okurum.

O günlerde yazdıklarımın eksik kusurlarına ve bugünle çelişip çelişmediğine, öngörülerimin tutarlılığına falan bi göz atarım.

Bu ortamda da,
Sekiz yıl öncesinden başlayıp dört yıl önceki son yazıma kadar;

Kopyala yapıştır yapıp elin tiki ile gerdeğe girmek gibi değil de,

Kıt kanaat ürettiğimiz düşüncelerle oluşturduğumuz başlıkları bu başlıklara gelen görüşleri ve bu görüşlere verdiğim cevapları tekrar okudum.

Dört Yıl Geçmiş, Dört Beş Yıl Sonra Bi Daha Bakmak Lazım

dentist
29-03-2014, 20:29
Üstadım uzun zaman sonra kısada olsa sizin yazınızı okumak bizim için büyük bir zevk.
Bir beş yıl sonra bir daha okumak için şimdi bir şeyler daha yazmak lazım kanımcaki daha çok okuyabilelim...

ayhan53
27-04-2014, 08:01
Camiler bombalanacak,
Cocuklarin bulundugu saatlerde muzede bomba patlatilacak,
Savas ucagi dusurulucek,
Gayri-muslim vatandaslara suikastlar duzenlenecek,

Iddialar bunlar……Dunyanin herhangi bir ulkesinde boyle iddialar insanlarin kanini dondurur,nefesini keser,tuylerini diken diken eder…..Insanlar bu iddialarin arastirilmasi ve dogru ise sorumlularinin bir an once ortaya cikartilip,cezalandirilmasi icin gerekirse sokaga dokulurler…..

Avrupa Birligine girme cabasi veren Turkiyede ise durum aynen soyle;

Medya ve burokrasi tarafindan fena halde korkutulmus ve doldurulmus bir kesim bu iddialarin ortaya atilmasina,dile getirilmesine,arastirilmasina….sorumlular varsa ortaya cikarilmasina karsi cikiyor…..Bunun icinde “Ordumuz yipranmasin”diye sudan bir sebep ileri suruyor…..Sanki hakkinda iddialar ayyuga cikmis bir ordu yipranmazda,temize cikmis yada varsa icindeki pislikler temizlenmis bir ordudu yipranirmis gibi….Aslinda soylenmek istenen “Bu iktidardan secimle kurtulamazssak ordu bir alternatif olarak kalsin,onun icin ellesmeyin”…..

Turkiye’nin en guclu ve etkili medya patronu vergi cezalarindan kurtulmak,ihale almak derdinde….bir umit acaba bir karisiklik,bir siki yonetim,bir erken secim,bir darbe olurda bize bir isik gorunurmu diye….yazar ordusu ile iddialari kucumseme ve arastirilmasini onleme telasinda…..Onlara gore tenis macinda olay cikaranlar yuzunden dunyaya rezil oluruz ama Silahli kuvvetler hakkinda cikan bu iddialarin dunya nazarinda onemi yoktur…..

Bir grupda bu tip olaylarin dogal olduguna…..Memleketi ali menfaatleri icin cocuklari oldurmenin,savas cikarmanin,cami bombalamanin caiz olduguna inanmis…..Aslinda en durust grup bu grup…Dogru veya yalnis gercek dusuncesini acik acik soyluyor…

Birde artik Turkiye’nin gercek demokrasi ve hukuk devleti olmasi ozlemi ceken ….Halki ezen degil halka hizmet veren,halk iradesine saygi gosterilen bir devlet yapisina erisilmesini istiyen bir kesim var…..Bunlar “satilmis””vatan haini””gerici”gibi her turlu hakarete kulagini tikayan…..Bu ugurda risk alan insanlar…. Azinlikta ve baski altinda….

Iste dunyanin herhangi bir ulkesinde insanlari soke edecek,depreme yol acacak,nefessiz birakacak iddialar karsisinda Turkiye’nin gosterdigi reaksiyonun portresi……Gulermisiniz aglarmisiniz?......LAZIO

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------


şu gün gelinen ortamda koca başbakan bile komplo derken sanırım bu yazınında bir kez daha gözden geçirilip yeniden değerlendirilmesi gerekiyor
bugün gündem de olan tüm davalarda balyoz kafes ergenekon davalarında pkk nın en önemli adamları gizli tanık olarak ifadeler vermişlerdir

cep telefonlarına tutuklamalardan sonra bilgiler yüklendiği teknik olarak ispat edilmiştir

davaalrın en önemli hard diskleri üzerinde ele geçirildikten sonra oynandığı bizza tübitak raporlarında yazılıdır.

hepsind eönemlisi bu iddianameleri yazan savcıların tamamı ile davalara bakan hakimlerin tamamına yakını paralel yargı sistemi kurdukları gerekçesiyle yurdun dört bir yanına hallaç pamuğu gibi atılmışlardır.

Adalet mülkün temelidir
anlayıoşından hakimiyet kayıtsız şartsız ustanındır anlayışına geçilmiştir.
hedef 2023 diyenlerin 2023 de ne planladıkları 28 şubat 1998 tarihinden bu yana bilinmektedir.

sadece yöneten isimler değişmiş ama o zamanın zihniyetindeki adamalr iktidara gelerek 28 şubat darbecilerine komplo kurmuşlar ve bunuda birilerine demokrasinin zaferi olarak lanse etmişlerdir

oysa yapılan açık ve enttir
hükümet etme yetkisini alanlar devletin tüm organlarını teker teker ele geçirerek yenşi bi rejimin adımlarını atmışlardır

tabi bu arada buna muhalif olabilecekleri sistem içinden temizleyebilmek için ergenekon balyoz kafes gibi adlarla adlandırdıkları operasyonları yapmışlardır.