Tam Sürüm Bilgini Göster : Tencere
Oktay EKŞİ oeksi@hurriyet.com.tr
Hani ifade özgürlüğü?
ROMAN yazarımız Orhan Pamuk ile Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hırant Dink hakkında dava açıldı diye kıyamet koparan, ‘Ülkenizdeki ifade özgürlüğü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) istediği ölçütlere uygun hale gelmedikçe siz Avrupa Birliği üyesi olamazsınız’ diye tepemizde tokmak döven Avrupalı entelektüeller merak ediyoruz neredeler?
Baştan söyleyelim:
Orhan Pamuk’un hiçbir gerekçe, hiçbir kanıt göstermeden kendi ulusunu (yanlış anlamayın, Türk ulusunu demek istedik) alenen suçlaması nedeniyle dava açılmasına zaten karşı idik. Pamuk’un "Türkler bir milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürdü" anlamındaki sözleri gülüp geçilecek ve çok çok acınacak bir şeydi.
Hırant Dink hakkındaki davanın bizce bir temeli vardı. Ama o, en sonunda özür dileyen bir açıklama yaptı. O zaman da mesele bize göre bitti.
Devamı
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/3975549.asp?yazarid=1&gid=61
2070’ten su mektubu
2002 yılının Nisan ayında "Cronicas de los Tiempos" dergisinde yayınlanan "2070 Yılından Mektup Var" adlı makaleyi, Türkçe'ye çeviren TEMA, çevre bilincinin artırılması amacıyla bu makaleyi internet kullanıcılarına e-posta olarak göndererek, dikkat çekmeye çalışıyor.
Bir kişinin ağzından, 2070 yılındaki çevreyi ve susuzluk nedeniyle yaşanan olayların anlatıldığı makalede, "50 yaşıma henüz girdim fakat görünüşüm 80 yaşında gibi. Ciddi böbrek sorunum var çünkü yeterince su içmiyorum. 5 yaşımdayken yarım saat boyunca duş almaktan çok hoşlanıyordum. Şimdi ise vücudumuzu temizlemek için mineral yağlı havlular kullanıyoruz. Önceleri, kadınların güzel saçları vardı. Şimdi ise su kullanmadan temiz tutmak için kafamızı kazıtmak zorundayız. 20 litre su için sokaklarda saldırılar çok yaygınlaştı. Önceleri, yetişkinler için önerilen su içme miktarı günde 8 bardaktı. Şimdilerde, sadece yarım bardak için izinliyim. Halkın dış görünüşü korkunç. Cilt kanseri, mide ve bağırsak ve idrar yolları hastalıkları ölümlerin ana nedeni. Bebekler özürlü, mutasyona uğramış ve fiziksel bozuklukla doğuyorlar. Hükümet soluduğumuz hava için (yetişkin bir insan için günde 137 metreküp) bizi ödeme yapmak zorunda bırakıyor. Bunu ödeyemeyenler havalandırılmış bölgelerden kovuluyorlar" deniliyor.
Ben anlamam borsadan,arsadan.Mademki arka bahçe inşaatı başladı az bilgimizle bilgi karmaşası yaratacağımıza hemen bahçenin ücra bir köşesine çeklip tencereyi kurup sevgiden,hayattan,gönülden,basından ordan burdan lezzet kaynatmaya karar verdim.Gönüldaşlarımın kurduğu bu yeşil alanın yapılanmasında azcık katkım olursa mutlu eder beni.Gel şurdan tut hocam diyen yok ama illaki de güzel şeylere davet beklememeli.
Velhasıl dibi derin kendi kara,altı ateş bu tenceremizin kaynamasında bizimde herkesden çalı çırpı beklerim.Sevgiyle kalınız.
http://arsiv.hurriyetim.com.tr/hur/turk/98/03/26/html/01htm.jpg
Ey Ahali;
Resimleri olan zatı muhteremleri bir dönem çok izledik çok gördük.O günkü gazatelerde şu kadar memleketi dolandırdılar,şu kadar para çarptılar.şu kadar hayali fatura bastılar falan filan yazıldı.Sonra ingiltereye kaçtıkları yazıldı çizildi,Asalım keselim şu kadar hapis naraları attık.
Hakikaten meram ettim bunlar hapisteler mi? yoksa bizim paracıklarla aşklarını mı tezelerler hele bir deyiverin.
Yazarlar
26 Şubat 2006
Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr
Buz kırıldığında...
ÇOĞU emekli bürokrat. Doğa Koruma Vakfı’nı kurdular. Aralarında müsteşarlar, genel müdürler, daire başkanları var. Vakfın Başkanı, eski Milli Parklar Genel Müdürü Nevzat Ceylan.
Öbür çevrecilere hiç benzemiyorlar.
Devlet geleneğinden gelen alışkanlıkları sürdüğü için birbirlerine "Sayın" diyorlar.
Her zaman kravatlılar ve koyu takımları üzerlerinde.
Konuşmaları ne konuda olursa olsun bir sürü kanun numarası geçiyor içinde. Terfi ve kıdeme göre birisi kıpırdadığında öbürleri ayağa kalkıyor. Ve biraz sonra diyelim ki "2158’in geçici E bendine göre..." diye başlıyorlar...
Devamı:
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/3990181.asp?yazarid=2&gid=61
İnternetten elektrik hırsızlığı
Diyarbakır'da internet aracılığıyla dijital elektrik sayaçlarının program şifrelerini kırarak, haksız kazanç elde ettikleri iddia edilen 28 kişilik şebeke ortaya çıkarıldı.
Edinilen bilgiye göre, bir ihbarı değerlendiren Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi ekipleri, Diyarbakır başta olmak üzere bazı illerde dijital elektrik sayaçlarının program şifrelerini internet aracılığıyla kırarak, abonelerin tüketimini az gösteren bir şebekeye yönelik operasyon düzenledi.
Yaklaşık 4 ay boyunca gizlilik içerisinde
yürütülen çalışma sonucunda, Mardin'in Kızıltepe ilçesinden şebekeyi yönlendirdiği bildirilen 26 yaşındaki S.D. ve şebeke üyeleri Ş.K, M.B, M.Ş.E, M.T, M.V.Ç, M.A.Ç, M.Ş.Ç, İ.Ç, A.B, S.U ve V.R. gözaltına alındı.
Devamı:
http://www.sabah.com.tr/gun140.html
Bizim Milletimiz bunlara akıllı der vessalam...
Merhaba Ramo hocam,
Hrant Dink hakkında dava açılmasına sebebiyet veren makale sizde varsa, buraya tam metnini kopyalayabilir misiniz? Ben aradım bulamadım ve tam olarak ne dediğini merak ediyorum.
Arıyorum
Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı;
"Bu günden sonra divanda, dergahta, bargahta, mecliste, meydanda
Türkçe'den başka bir dil konuşulmaya" diye
Hatırlayanınız var mı?
Dolanın yurdun dört bir yanını
Çarşıyı, pazarı, köyü, şehri.
Fermana uyanınız var mı?
Nutkum tutuldu, şaşırdım merak ettim.
Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere;
Gördüklerine, duyduklarına inananınız var mı?
Tanıtımın demo, sunucunun spiker,
Gösteri adamının showman, radyo sunucusunun disjokey,
Hanım ağanın, first lady olduğuna şaşıranınız var mı?
Dükkanın store, bakkalın market, torbanın poşet,
Mağazanın süper, hiper, gross market,
Ucuzluğun damping olduğuna kananınız var mı?
İlan tahtasının bilboard, sayı tabelasının skorboard,
Bilgi afişinin brifing, bildirgenin deklarasyon,
Merakın, uğraşın hobby olduğuna güleniniz var mı?
Bırakın eli, özün bile seyrak uğradığı
Beldelerin girişinde welcome
Çıkışında good bye okuyanınız var mı?
Korumanın, muhafızın body guard,
Sanat ve meslek pirlerinin duayen,
İtibarın, saygınlığın prestij olduğunu bileniniz var mı?
Sekinin, alanın platform, merkezin center,
Büyüğün mega, küçüğün mikro, sonun final,
Özlemin, hasretin nostalji olduğunu öğreneniniz var mı?
İşhanımızı plaza, bedestenimizi galeria,
Sergi yerlerimizi center room, show room,
Büyük şehirlerimizi mega kent diye gezeniniz var mı?
Yol üstü lokantamızın fast food,
Yemek çeşitlerimizin mönü
Hesabını adisyon diye isteyeniniz var mı?
İki katlı evinizi dubleks, üç katlı komşu evini tripleks
Köşklerimizi villa, eşiğimizi antre,
Bahçe çiçeklerini flora diye koklayanınız var mı?
Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik,
Vurguncunun spekülatör, eşkıyanın mafya,
Desteğe, bilemediğimiz koltuk çıkmaya, sponsorluk diyeniniz var mı?
Mesireyi, kır gezisini piknik,
Bilgisayarı computer, hava yastığını air bag,
Eh peh olasıcılar, oluru, pekalayı, okey diye konuşanınız var mı?
Çarpıcı, önemli haberler, flash haber,
Yaşa, varol sevinçleri, oley oley,
Yıldızları star diye seyredeniniz var mı?
Vırvırık dağının tepesindeki köyde,
Cafe show levhasının altında,
Acının da acısı kahve içeniniz var mı?
Toğrağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım derken,
Dilimizin çalındığını, talan edildiğini,
Özün el diline özendiğine içi yananınız var mı?
Masallarımızı tekerlemelerimizi, ata sözlerimizi unuttuk;
Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik;
Türkçe'miz elden gidiyor, dizini döveniniz var mı?
Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı;
Hayal meyal hatırlayıp da,
Sahip çıkanınız var mı?
Malesef yazarı hakkında bilgi bulamadım.Bir dost TRT 2 de Ekrem Ataer in olduğunu söyledi ama.Araştırmalarım sonucu ona da ait olmadığını öğrendim.
Eeee ne diyeceğiz. Şairini bilen varmı?
“Irak halkının karar verdiği sistem ne ise biz de ona evet deriz” diyen Gül, Barzani’nin başkanlığını kelime oyunuyla kabul etti.
“Hayır” diyemeyiz
“dIŞ politikada nüanslar, söylediğimiz kelimelerin yorumu çok önemlidir” diyen Dışişleri Bakan’ı Abdullah Gül, Barzani’yi başkan olarak tanıyacaklarını şu ifadeyle açıkladı: “Irak halkı ‘Anayasam bu’ dedikten sonra bizim öyle değil böyle olması gerekir deme hakkımız olmaz. ”
Mesaj verilmedi...
DIŞİŞlerİ Bakanlığı sözcüsü Namık Tan da açıklamasında kelime oyunu yaptı. Tan, Barzani görüşmesinde Irak’ta federasyonla ilgili yapılanma ve Türkiye’nin bunları tanıması konularının gündeme gelmediği gibi bir mesaj verilmesinin de söz konusu olmadığını iddia etti.
Devamı>>>>
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/manset.asp?nta=7055&altid=9355
İslam''dan Evanjelist program çıkarmak
Bir mürşit yaratılarak onun üzerinden kitlelere ulaştırılan Cemaatçi İslam yorumu, sözde savunucularının elinde bir yozlaşma ve aynı zamanda bir yozlaştırma aracı olarak kullanılıyor. Hulki Cevizoğlu''nun Perşembe günü yayınlanan Ceviz Kabuğu programında bunu anladık.
Cemaatler eliyle Müslümanlaştırılan birey, özgür iradesini de kayıp ederek, zihnen köle olmayı hürleşme olarak algıladığından, tartışmalara ve sorgulamalara karşı duyarsız olabiliyor. Nitekim AKSİYON Dergisinin "İsa''nın yeryüzüne geleceği" haberi Gülen cemaati tarafından hiç sorgulamasız kabul edildiği gibi, dini duyarlıklarını yüksek sandığımız öteki cemaatler tarafından da tuhaf karşılanmamıştır.
Hele Suat Yıldırım denilen Hoca''nın herkesi (en başta derginin okuyucularını ve elbet de Fetullah Gülen''i) İsa etrafında buluşmaya davet etmesi bile sineye çekilebilmiştir.
Bu durum, cemaatçi aklın dışavurumudur.
Kitle kontrol aracı olarak bu İslami öğreti, dünya siyasetini yönetenlere önemli işler görüyor. Hıristiyan ayetlerle İslam-Kur''an ayetlerinin iç içe verilmesi, Müslüman müminleri ötekilere yakınlaştırmayı amaçlamaktadır. Nitekim mevcut Amerikan yönetiminin Hıristiyan Evanjilist mezhebiyle bizimkiler arasında Hz.İsa ortak paydası üzerinden ittifak sağlanmış görülüyor. Her şeyden evvel Evanelizmin "Tanrıyı kıyamete zorlamak" teorisiyle cemaatçi söylem birbiriyle örtüşüyor.
"Evanjelist geleneğe göre, kıyametin kopmasından önce Hz. İsa''nın yeryüzüne ikinci kez gelmesi gerekmektedir. Hz.İsa''nın gelmesiyle, kendini kurtarıcı olarak kabil eden evanjelist Hıristiyanların ruhları cennete yükselecek, iyiler ordusunun başındaki Hz. İsa ile Deccal arasındaki Armagedon savaşının sonunda Hz İsa savaşı kazanacak ve yeryüzüne barış getirecektir. İsa''nın dünyaya dönebilmesi için de belirli şartların gerçekleşmesi gerekiyor. Öncelikle Yahudilerin İsrail''i kurmaları, Küdüs''ü tekrar başkent yapmaları, Mescid-i Aksa''nın yıkılıp yerine 3.Süleyman Tapınağı''nın tekrar kurulması, İsrail devletinin sınırlarının Nil''den Fırat''a kadar uzanması bunlardan bazılarıdır.
Ahmet GÜRSOY
Yazının Devamı :>>>
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazar.asp?id=3
Toplumda giderek artan şiddet olayları, okulları da sardı. Şubat ayı içinde,
1 öğretmen ile 8 öğrenci hayatını kaybederken, 36 öğrenci ve öğretmen yaralandı
İlköğretim okulları ve liselerde şiddet tırmanışa geçti. Yurdun hemen her kentinden ilköğretim ve lise öğrencileri arasında tabancalı ve bıçakla kavgalar ürkütücü boyutlara ulaştı. İlköğretim çağındaki çocuklar ellerinde bıçak ve tabancalarla polise yakalandı. Kolay tahrik olan gençlerin şakaları ve kıskançlıkları bile ölümlere yol açtı. Şiddet sadece okullarla sınırlı kalmıyor. Aralarındaki anlaşmazlıkları okul dışına da taşıyan öğrenciler, birbirlerini bıçaklamaktan çekinmiyor. Polis kayıtlarına göre sadece Şubat ayı içinde Bursa, İzmir, Muğla, Diyarbakır, İstanbul, Trabzon, Konya, Mersin, Kütahya, Elazığ, Tekirdağ, Afyonkarahisar, Adana, Balıkesir, Manisa, Samsun'daki ilköğretim okulları ve liselerde 26 olay meydana geldi. Olaylarda 1 öğretmen ile 8 öğrenci hayatını kaybederken 36 öğrenci ve öğretmen yaralandı.
Kızları da sardı
Okullardaki şiddet erkekler kadar kız öğrencileri de etkisi altına aldı. Olayların en çok meydana geldiği Adana'da kız öğrenciler de kan döktü. 17 Şubat'ta Sıtkı Kulak İlköğretim Okulu 7.sınıf öğrencisi 16 yaşındaki O.K., 'Sigara içiyor' diye hakkında dedikodu yaptığı gerekçesiyle aynı yaştaki 7.sınıf öğrencisi Y.A.'yı kolundan ve bacağından bıçakladı. Son olarak Adana'da dün Kurttepe Endüstri Meslek Lisesi 2.sınıf öğrencisi 17 yaşındaki M.P., sırrını başkalarına anlattığı gerekçesiyle 8 yıllık arkadaşı aynı yaştaki K.S. ile tartıştı. Tartışmanın büyümesi üzerine K.S., arkadaşı M.P.'yi karnından bıçakladı. Hastaneye kaldırılan M.P. tedavi altına alındı.
Uzmanlar ne diyor?
Uzman psikiyatristlere göre, okullardaki olayların ana nedeni sevgi eksikliği. Genellikle parçalanmış ailelerin çocukları, yeterince sevgi ve ilgi görmeyince kendilerini bu şekilde ispat etmeye çalışıyor. Bazı televizyon dizileri ve toplum içinde yaşanan huzursuzluklar (aile içi şiddet ve boşanmaların artması), insanların ekonomik güçlükleri nedeniyle tahammülsüzlükleri ve öfkeli oluşları da olaylara neden oluyor. Bıçaklama, öldürme haberlerinin her gün medyada gündemde tutulması şiddetin daha küçük yaşlara inmesine yol açıyor.
kaynak yeni Çağ
Memur zeytini bir lokmada yemesin
Memura ek ödeme öngören tasarının Bütçe Komisyonu görüşmelerinde, AKP'li Karaman, 'Biz zeytini bir lokmada yemezdik, onlar da öyle yesin' dedi.
Devamı:
http://www.milliyet.com.tr/2006/03/02/ekonomi/axeko02.html
Korkuyorlar alışırda daha fazlasını isterse diye...
http://www.rmaden.somee.com/cavap.jpg
Ancak bizde mi olur? Yoksa başka ülkelerde böyle şeyler oluyormu?Oluyorsa Qunnies Rekorlarına giren ülke de böyle bir olay hangisi?
-Velhasıl bizim tencere saçayağına kondu konalı,medyada tencere kıvamında haber eksik olmuyor arkadaşlar.
İstanbul Devlet Opera ve Balesi Müdürü yine değişti. Yeni müdür Kerim Soysal koltuğuna oturur oturmaz damadını usulsüz yolla kadrosuna aldığı iddialarıyla karşı karşıya kaldı. İşte olayların perde arkası...
Devamı:
http://www.sabah.com.tr/cp/gnc108-20060225-101.html
2003 yılında Batı finans sermayesinin yeniden gelişmekte olan ülkelere doğru akmaya başlamasıyla 2003 baharından itibaren Türk Lirası yeniden aşırı değerlenmeye başladı. TL’nin aşırı değerlenmesi hem cari açığı ve dış borçları patlatarak 1994 ve 2001 benzeri bir krizin şartlarını hazırlayacaktı, hem de ihracatı kârsız, ithalatı ucuz hale getirerek büyümeyi ve istihdamı olumsuz etkileyecek, Türk sanayiindeki sermaye birikimi sürecini sekteye uğratacak ve nihayetinde Türk sanayiini çökertecekti.
Bu tehlikeyi daha 2003 yılında tespit ederek Türk kamuoyunu bu konuda uyarma görevini kesintisiz olarak yerine getirdim. “Enflasyon düştü, döviz bollaştı, piyasalara istikrar geldi” çığlıklarıyla perdelenen sinsi bir sürecin yavaş yavaş sanayii çürüttüğünü, ülkeyi yoksullaştırdığını, insanımızı işsiz bıraktığını, Türkiye’nin bu kadar değerli bir TL ile yaşayamayacağını üç yıldır ulaşabildiğim her platformda ısrarla söyledim. Ne var ki büyük sermayenin Batı sermayesi ile olan girift ilişkileri, son dönemde sanayide kaybetmesine karşılık finanstaki yatırımlarından iyi kazanması ve bunun geçici olduğunu idrak edememesi, Türkiye’de gerçek anlamda bir iktisat camiasının bulunmaması ve en önemlisi hükümetteki, bürokrasinin zirvelerindeki ve medyadaki Amerikan kuşatması sebebiyle araba devrilmeden tedbir almak mümkün olmadı. 2001 devalüasyonundan itibaren her geçen gün Türkiye daha da yoksullaşırken, işsizlik daha da artarken, Türk sanayii ve tarımı içten içe çürüyüp erirken ve Türkiye’nin dış bocu dağ gibi yığılırken hükümetler, bürokrasi, Amerikan güdümlü medya ve bir kısım iş çevresi ortalığı “Ekonomide görülmemiş başarı!” haykırışlarıyla inlettiler. Haykıranların sesi o kadar yüksek çıkıyordu ki, bunlara inananlar bile oldu. Meselâ yeniden siyasete girmeyi planladığı söylenen eski cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel ekonomide olmayan başarıdan hisse dağıtmaya kalktı, başarının asıl sahibinin AKP değil IMF olduğunu söyledi (Bu konuda şu yazıma bkz: "Demirel-Babacan İttifakı ve Gerçekler").
Tabiî yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağı gerçeğini Türkiye’yi 2001’den beri uyutmak için estirilen görülmemiş yalan ve propaganda rüzgârı da değiştiremedi, emek-yoğun olduğu için aşırı değerli TL’nin ortaya çıkardığı rekabet gücü kaybını en ağır şekilde yaşayan tekstil-konfeksiyonda artık bıçak kemiğe dayandı. Bazılarının “Türkiye hâlâ tekstille mi uğraşacak?” diye akıl sattığını duyuyorum. Doğru, Türkiye ile aynı zamanda tekstile giren Güney Kore şimdi ağır sanayi devi, ama Türkiye 24 Ocak kararlarıyla beraber karma ekonomiye, planlamaya ve sanayileşmeye elveda deyip son yirmi yılını finans oyunlarıyla kaybettiği için tekstil Türkiye’de hâlâ hayati önemi haiz. Türkiye’de tekstil ve konfeksiyon sınaî katma değerin altıda birini, ihracatın üçte birini, sınaî istihdamın ise % 40’ını gerçekleştiriyor. Türkiye bugün doğru makroekonomik politikalarla yeniden planlı kalkınma ve sanayileşme atağı başlatsa bile tekstil ekonomideki önemini en az on yıl daha korur. Kaldı ki bugün böyle bir durum da söz konusu değil. Bugün için Türkiye tekstil ve konfeksiyonun yerine hiçbir şey koyamaz, dolayısıyla tektsil ve konfeksiyonun çöküşü Türk ekonomisi için yıkım anlamına gelir.
Bakalım tekstil-konfeksiyon nasıl bir 2005 yılı yaşamış? Sektörün 2005 yılı üretiminin 2004’ün aynı ayına göre yüzde değişim oranları 2005 boyunca şu şekilde seyretmiş: Ocak -13, Şubat –5, Mart 8 (Nasıl olduysa ), Nisan –24, Mayıs –7, Haziran –8, Temmuz –17, Ağustos –19, Eylül –11, Ekim –13, Kasım –8, Aralık –4 (Tekstil üretiminde daralma 2004 Aralığında başladığı için Aralık 2005’teki küçülme oranı düşük çıkmış.) 2005’te konfeksiyonda durum daha da kötüydü. Bir önceki yıla göre yüzde değişim oranlarından bunu açıkça görüyoruz: Ocak +9, Şubat –7.5, Mart –7, Nisan –15, Mayıs –21, Haziran –6, Temmuz –6, Ağustos –22, Eylül –23, Ekim –10, Kasım –19, Aralık –7. Başka bir emek-yoğun sektör olan deride üretim daralmasının boyutu daha da büyük, % 30’larda. Görüldüğü gibi üretim bazında çok ciddî bir daralma söz konusu. Eğer katma değer, yani ücret ve kâr olarak bakılırsa daralmanın boyutları çok daha büyük. 2003-2005 yıllarını birçok sanayici pazar kaybetmemek, yılların şirketine kilit vurmamak, elemanlarını işsiz bırakmamak için cebinden para koyarak, zararına satarak geçirdi. Birçok şirkette de işçiler daha düşük maaşa razı oldukları gibi, aylardır maaş alamadan çalışan binlerce işçi de var.
Bu daralmanın tek bir sebebi var: Türk Lirasının döviz karşısında % 50 küsur oranında aşırı değerli olması. Yani mesle çözümsüz değil, ve teorik olarak çözüm Türkiye’yi yönetenlerin elinde. Artık bıçak kemiğe dayandığı için tekstil-konfeksiyon sektörü sorunlarını iletmek için başbakandan randevu talep etti. Sorunların en başında Türk Lirasının aşırı değerli olması geliyor. Ne var ki bu mevcut IMF programının temel taşı. 2000 yılından beri Türkiye’yi yangın yerine çeviren IMF’nin elindeki tek vitrinlik başarı enflasyonu düşmesi, o da kurun düşük kalmasının sonucu. Tektsilcinin ikinci şikayet konusu enerjiden SSK primine kadar üretim üzerindeki kamu kökenli aşırı yük. İyi de, bu da doğrudan doğruya IMF programının diğer temel taşı olan millî gelirin %6.5’i kadar faiz dışı bütçe fazlası şartının bir sonucu. Kısacası, 2001’den bu yana sanayicinin ayağına pranga olan ne varsa IMF’nin eseri.
Hükümet ciddî bir ikilemle karşı karşıya. Bir yanda IMF, bir yanda tekstil sektörü. Daha doğrusu bugün tekstil sektörü, yarın hemen hemen bütün sanayi. Hükümet derdine çare bulamazsa tekstilcinin eylem yapmasına falan da gerek yok. “Bizim gücümüz buraya kadar” deyip kapıya kilit vurmaya, işçisine yol vermeye başlarsa Türkiye yangın yerine döner, bu yangına da hiçbir hükümet dayanamaz. Görüyorsunuz, bazı cahillerin iddia ettiği gibi yalnızca dışarıdan Türkiye’ye döviz pompalamakla, sıcak para sokmakla ekonomi düzelmiyor. Ekonomik kriz de sadece devalüasyon demek değil ve şu anda döviz kurlarının makûl bir seviyeye yükseltilmesi dışında sanayiii, tarımı, dolayısıyla Türk ekonomisini kurtarmanın başka yolu yok.
Yazının devamı için>>>
http://www.selimsomcag.org/article.asp?artID=311&catID=1
Reel sektör enflasyona sevinmedi
Bursa Ticaret ve Sanayi Odası (TSO) Yönetim Kurulu Başkanı Celal Sönmez, ''Girdi fiyatlarında üreticinin feryatları dikkate alınmadığı ve bindiğimiz dalı kestiğimiz sürece, enflasyondaki düşüşe sevinmenin çok da anlamı yok'' dedi.
Yazının devamı>>>http://www.haberturk.com/news/219017.html
Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’e bağlı Tütün, Tütün Mamülleri ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurulu Başkanı Niyazi Adalı, devletin, özellikle çocukları ve gençleri içki, kumar ve uyuşturucu gibi zararlı maddelerden korumak zorunda olduğunu ifade ederek, “Sosyal devlet olmanın olmazsa olmaz koşulu budur.
Devlet kapısına, bacasına dikkat etmelidir. Sokağına sahip çıkmalıdır. Nitekim mücadele edilmektedir” diye konuştu. Adalı, bu noktada mevcut iktidarla birlikte önemli adımlar atıldığını vurgulayarak, Kurul’un bugünkü durumuna dikkat çekti ve “Kurula işlerlik kazandırıldı” dedi.
http://www.vakit.com.tr/index.php?sayfa=haber&haber=5159
2003 yılında Batı finans sermayesinin yeniden gelişmekte olan ülkelere doğru akmaya başlamasıyla 2003 baharından itibaren Türk Lirası yeniden aşırı değerlenmeye başladı. TL’nin aşırı değerlenmesi hem cari açığı ve dış borçları patlatarak 1994 ve 2001 benzeri bir krizin şartlarını hazırlayacaktı, hem de ihracatı kârsız, ithalatı ucuz hale getirerek büyümeyi ve istihdamı olumsuz etkileyecek, Türk sanayiindeki sermaye birikimi sürecini sekteye uğratacak ve nihayetinde Türk sanayiini çökertecekti.
Bu tehlikeyi daha 2003 yılında tespit ederek Türk kamuoyunu bu konuda uyarma görevini kesintisiz olarak yerine getirdim. “Enflasyon düştü, döviz bollaştı, piyasalara istikrar geldi” çığlıklarıyla perdelenen sinsi bir sürecin yavaş yavaş sanayii çürüttüğünü, ülkeyi yoksullaştırdığını, insanımızı işsiz bıraktığını, Türkiye’nin bu kadar değerli bir TL ile yaşayamayacağını üç yıldır ulaşabildiğim her platformda ısrarla söyledim. Ne var ki büyük sermayenin Batı sermayesi ile olan girift ilişkileri, son dönemde sanayide kaybetmesine karşılık finanstaki yatırımlarından iyi kazanması ve bunun geçici olduğunu idrak edememesi, Türkiye’de gerçek anlamda bir iktisat camiasının bulunmaması ve en önemlisi hükümetteki, bürokrasinin zirvelerindeki ve medyadaki Amerikan kuşatması sebebiyle araba devrilmeden tedbir almak mümkün olmadı. 2001 devalüasyonundan itibaren her geçen gün Türkiye daha da yoksullaşırken, işsizlik daha da artarken, Türk sanayii ve tarımı içten içe çürüyüp erirken ve Türkiye’nin dış bocu dağ gibi yığılırken hükümetler, bürokrasi, Amerikan güdümlü medya ve bir kısım iş çevresi ortalığı “Ekonomide görülmemiş başarı!” haykırışlarıyla inlettiler. Haykıranların sesi o kadar yüksek çıkıyordu ki, bunlara inananlar bile oldu. Meselâ yeniden siyasete girmeyi planladığı söylenen eski cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel ekonomide olmayan başarıdan hisse dağıtmaya kalktı, başarının asıl sahibinin AKP değil IMF olduğunu söyledi (Bu konuda şu yazıma bkz: "Demirel-Babacan İttifakı ve Gerçekler").
Tabiî yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağı gerçeğini Türkiye’yi 2001’den beri uyutmak için estirilen görülmemiş yalan ve propaganda rüzgârı da değiştiremedi, emek-yoğun olduğu için aşırı değerli TL’nin ortaya çıkardığı rekabet gücü kaybını en ağır şekilde yaşayan tekstil-konfeksiyonda artık bıçak kemiğe dayandı. Bazılarının “Türkiye hâlâ tekstille mi uğraşacak?” diye akıl sattığını duyuyorum. Doğru, Türkiye ile aynı zamanda tekstile giren Güney Kore şimdi ağır sanayi devi, ama Türkiye 24 Ocak kararlarıyla beraber karma ekonomiye, planlamaya ve sanayileşmeye elveda deyip son yirmi yılını finans oyunlarıyla kaybettiği için tekstil Türkiye’de hâlâ hayati önemi haiz. Türkiye’de tekstil ve konfeksiyon sınaî katma değerin altıda birini, ihracatın üçte birini, sınaî istihdamın ise % 40’ını gerçekleştiriyor. Türkiye bugün doğru makroekonomik politikalarla yeniden planlı kalkınma ve sanayileşme atağı başlatsa bile tekstil ekonomideki önemini en az on yıl daha korur. Kaldı ki bugün böyle bir durum da söz konusu değil. Bugün için Türkiye tekstil ve konfeksiyonun yerine hiçbir şey koyamaz, dolayısıyla tektsil ve konfeksiyonun çöküşü Türk ekonomisi için yıkım anlamına gelir.
Bakalım tekstil-konfeksiyon nasıl bir 2005 yılı yaşamış? Sektörün 2005 yılı üretiminin 2004’ün aynı ayına göre yüzde değişim oranları 2005 boyunca şu şekilde seyretmiş: Ocak -13, Şubat –5, Mart 8 (Nasıl olduysa ), Nisan –24, Mayıs –7, Haziran –8, Temmuz –17, Ağustos –19, Eylül –11, Ekim –13, Kasım –8, Aralık –4 (Tekstil üretiminde daralma 2004 Aralığında başladığı için Aralık 2005’teki küçülme oranı düşük çıkmış.) 2005’te konfeksiyonda durum daha da kötüydü. Bir önceki yıla göre yüzde değişim oranlarından bunu açıkça görüyoruz: Ocak +9, Şubat –7.5, Mart –7, Nisan –15, Mayıs –21, Haziran –6, Temmuz –6, Ağustos –22, Eylül –23, Ekim –10, Kasım –19, Aralık –7. Başka bir emek-yoğun sektör olan deride üretim daralmasının boyutu daha da büyük, % 30’larda. Görüldüğü gibi üretim bazında çok ciddî bir daralma söz konusu. Eğer katma değer, yani ücret ve kâr olarak bakılırsa daralmanın boyutları çok daha büyük. 2003-2005 yıllarını birçok sanayici pazar kaybetmemek, yılların şirketine kilit vurmamak, elemanlarını işsiz bırakmamak için cebinden para koyarak, zararına satarak geçirdi. Birçok şirkette de işçiler daha düşük maaşa razı oldukları gibi, aylardır maaş alamadan çalışan binlerce işçi de var.
Bu daralmanın tek bir sebebi var: Türk Lirasının döviz karşısında % 50 küsur oranında aşırı değerli olması. Yani mesle çözümsüz değil, ve teorik olarak çözüm Türkiye’yi yönetenlerin elinde. Artık bıçak kemiğe dayandığı için tekstil-konfeksiyon sektörü sorunlarını iletmek için başbakandan randevu talep etti. Sorunların en başında Türk Lirasının aşırı değerli olması geliyor. Ne var ki bu mevcut IMF programının temel taşı. 2000 yılından beri Türkiye’yi yangın yerine çeviren IMF’nin elindeki tek vitrinlik başarı enflasyonu düşmesi, o da kurun düşük kalmasının sonucu. Tektsilcinin ikinci şikayet konusu enerjiden SSK primine kadar üretim üzerindeki kamu kökenli aşırı yük. İyi de, bu da doğrudan doğruya IMF programının diğer temel taşı olan millî gelirin %6.5’i kadar faiz dışı bütçe fazlası şartının bir sonucu. Kısacası, 2001’den bu yana sanayicinin ayağına pranga olan ne varsa IMF’nin eseri.
Hükümet ciddî bir ikilemle karşı karşıya. Bir yanda IMF, bir yanda tekstil sektörü. Daha doğrusu bugün tekstil sektörü, yarın hemen hemen bütün sanayi. Hükümet derdine çare bulamazsa tekstilcinin eylem yapmasına falan da gerek yok. “Bizim gücümüz buraya kadar” deyip kapıya kilit vurmaya, işçisine yol vermeye başlarsa Türkiye yangın yerine döner, bu yangına da hiçbir hükümet dayanamaz. Görüyorsunuz, bazı cahillerin iddia ettiği gibi yalnızca dışarıdan Türkiye’ye döviz pompalamakla, sıcak para sokmakla ekonomi düzelmiyor. Ekonomik kriz de sadece devalüasyon demek değil ve şu anda döviz kurlarının makûl bir seviyeye yükseltilmesi dışında sanayiii, tarımı, dolayısıyla Türk ekonomisini kurtarmanın başka yolu yok.
Yazının devamı için>>>
http://www.selimsomcag.org/article.asp?artID=311&catID=1
Tekstil konusunu içeren yukarıdaki bilgilendirmeniz oldukça güncel bir nabız tutma bence sevgili ramo...
Tekstil sektörü her ne kadar içler acısı bir konumda olsa da şu sıralar....bunun bu şekilde gideceğine inanmamaktayım..;
Sektörü bire bir temsil eden hisselerin de...!!
Yeter ki mümkün mertebe ileri bir tarihe dönük bir tercih ve sabır ile sessiz bir şekilde beklenilmesi bilenebilsin..
Buzdağının çoğu aşağıdadır ve de mümkünatı yok görünmez...
Sevgi ve saygılarımla...
Indiana'da okullarda Linux işletim sistemi kullanılması ve öğrencilere bu sistem üzerinden eğitim verilmesi kararı alındı. Proje kapsamında 300 bin bilgisayara Linspire işletim sistemi yüklenecek
Indiana'da okullarda Linux işletim sistemi kullanılması ve öğrencilere bu sistem üzerinden eğitim verilmesi kararı alındı. Proje kapsamında 300 bin bilgisayara Linspire işletim sistemi yüklenecek.
Bugün dünya genelinde kullanılan masaüstü bilgisayarların yüzde 90'ında Windows işletim sistemi yüklü. Bill Gates'in yönetiminde yola devam eden ve en büyük başarısının uyguladığı pazarlama stratejisi olduğu ileri sürülen Microsoft, her ne kadar büyük bir pazar payına sahip olsa da zorlayan işletim sistemleri var. Bunlardan en önemlisi Linus Torvalds'ın tohumlarını attığı Linux. 400'den fazla türevi bulunan Linux işletim sistemi, sunucu sistemlerdeki başarısı ve kararlılığı ile kendini kabul ettirmiş durumda. Her ne kadar Linux'un Microsoft'a değil, Unix'e rakip olduğu, masaüstünde yaygınlaşması için biraz zamana ihtiyaç olduğu kabul edilse de, son kullanıcıları Linux'a yönlendirmek için çalışmalar yapılmakta.
Okulda Linux'la tanışacaklar
Gün geçmiyor ki, çeşitli ülkelerde, okullarda, kamu kurumlarında veya bankalarda Linux işletim sistemine geçiş kararı alındığını okumayalım. Son gelen haberlerden biri, Amerika'nın Indiana Eyaleti'nden. Indiana'da yüksek okullardaki bilgisayarlara Linux işletim sistemi yüklenmesi ve öğrencilere bu sistem üzerinden eğitim verilmesi kararı alındı. Bu çerçevede, Linux temelli bir işletim sistemi olan Linspire şirketi ile anlaşma yapıldı. 3 yıl sürecek bu proje kapsamında toplam 300 bin bilgisayara Linspire işletim sistemi yüklenecek. Bu kararın alınmasındaki en önemli etken, maliyet. Windows işletim sistemi ile Microsoft Office yazılımlarının yüksek maliyetli oluşu, açık kaynaklı Linux türevi yazılımlara yönelişi hızlandırıyor.
Yazılım maliyetinden tasarruf
Lindows işletim sistemiyle birlikte bilgisayarlarda, internet güvenlik yazılımları, kablosuz ağ (Wi-Fi) yazılımları, anında mesajlaşma yazılım çözümü (MSN, ICQ, AOL uyumlu), dijital müzik uygulamaları, dijital fotoğraf yönetimi yazılımı ve web yayıncılığı araçları ücretsiz yüklenecek. Diğer yandan, Linux kullanıcıları Microsoft Office yazılımını aratmayan Star Office ve OpenOffice gibi yazılımları internetten ücretsiz indirip kullanabiliyorlar. Microsoft Office yazılımı Türkiye'de 509 USD + KDV'den (792,22 YTL) satılıyor.
http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2005/agustos/09/bilisim.html
-------------------------------------------------------------
Biz çok zengin bir ülkeyiz.ABD fakir eee aramızda bir fark olsun.Bütün okullarımızda canı gönülden Bil gates efendinin uşağı,pardon uzmanı gibi Micrasoft ürünlerini öğreteceğiz diye öğretmenlerimiz harıl hurul çalışır.İlk öğretimden başlıyarak,marifetli excel,güzel boyayan paint,yada word filan falan öğreteceğiz diye anamız ağlar.Bunları bilmeyenlere,bilişim yada bilgisayar teknolojilerine uzak dağ ayuları gözü ile bakarız.
-Tabi ki bu kadar çabamızı karşılıksız bırakmayan bil Gates efendi her yıl bakanlığımızı ziyaret eder.Anlı şanlı programlarından ve bu programlarını iyice ezberleyen Türk evlatlarının gelecek te yaratacağı mucizeleri ballandıra ballandıra anlatır.Hiç mucize filan görüldüğü yoktur ama.Bil efendi yeni bir proje kapmış,çekinide cebine almış,mis gibi kahvesini tüttürüp özel uçağı içinde söylenir."Şu Türkler ingilizce bile öğrenemiyordu.Onca yıl ders görmelerine rağmen sayemde windows,pencere öğrendiler canım"
bikmisbroker
05-03-2006, 14:57
İran'a Mart'ta saldırı planlıyor. Neden Mart?
İsrail ve ABD'li Neoconlar'a göre İran Mart ayında ilk nükleer denemesini
gerçekleştirecek. Tahran, ABD ve İsrail'in "önleyici saldırı"sına karşı da hazırlık yapıyor. Devrim Muhafızları Hava Kuvvetleri Komutanlığı, Sahap*3 füze birimlerine, mobil füze rampalarını saldırı tehditlerine göre hareket hâlinde tutmalar talimatı verdi. Bu talimat üzerine gece yürütülen çalışmalarla füze rampaları, Kirmanşah ve Hamedan'a, yedek rampalar ise İsfahan ve Fars bölgelerine nakledildi. ABD'nin Rusya ve Çin'le birlikte Türkiye, S. Arabistan ve Mısır'ın yanına almaya çalışmasının, saldırı seçeneklerinin masada olduğunu açıklamasının, İsrail'in saldırı hazırlıklarını açıktan yürütmesinin ve her ün "İran'a izin vermeyeceklerini" yetkili ağızlardan duyurma gereği hissetmesinin nedeni bu.
Bir anda dünyayı yeni bir savaş atmosferine soktular. Telaş ve paranoya yayıyorlar. Ortadoğu'daki tek nükleer güç İsrail, nükleer silâhlarla ilgili hiçbir uluslararası sözleşmeyi kabul etmeyen İsrail, nükleer tesislerinin denetlenmesine izin vermeyen İsrail, sanki sadece İran nükleer çalışma yapıyormuşçasına son derece arsız bir savaş yaygarası yapıyor. Bu ne masumiyet böyle?
Mart-Haziran arası İran'ın belli merkezlerine saldırı planlıyorlar. Papa bile, Rusya ve Çin'e çağrı yaparak İran konusunu yeniden düşünmelerini istedi. İran, Arapların yapamadıklarını yapıyor, Batı bankalarından paralarını çekip Asya bankalara yatırıyorlar. Savaş için bütün adımları atıyorlar. İki ay içinde İran'ın ne kadar tehdit olduğuna dâir şaşırtıcı iddialar yayılacak.
Peki, neden Mart? Neden İran'ın Mart'ta nükleer deneme yapacağı iddia diliyor? Ya da ABD ve İsrail dünyaya neden Mart ayını işaret ediyor?
Neden Türkiye, Mısır ve S.Arabistan'ın da nükleer silah edinebileceği gündeme getirilip bölge ülkeleri korkunç bir silahlanma yarışına itiliyor?
Çünkü Mart'ta İran'ın nükleer silah çalışmaları kadar önemli, ABD ekonomisine nükleer saldırı anlamına gelecek bir başka durum var; Tahran, 2004 yılında aldığı, petrol ticaretinde dolar yerine Euro'yu kullanmaya, bir petrol borsası oluşturmaya, "Petrodolar" tekelini kırmaya yönelik kararını Mart'ta ygulayacak. İran Petrol Borsası Mart'ta açılacak. Petrol ticaretinde dolar yerine Euro kullanılacak. Amerikan imparatorluğunun can damarına ağır bir saldırı yapılacak. ABD ekonomisi için kıyamet senaryosu asıl o zaman konuşulur olacak. Uluslararası petrol ticareti üzerindeki ABD/İngiliz tekeli kırılacak. New York ve Londra'daki petrol borsası ağır darbe yiyecek. Amerikalıların kontrolünde olan ve dünya petrol piyasasını belirleyen Londra'daki Uluslararası Petrol Borsası ile New York Mercantile Exchange (NYMEX) panikte...
İran'ın tezini Çin de destekliyor. Japonlar da Euro kullanmaya istekli. Dolar rezervlerini düşürmek için yol bulmuş olacaklar. Euro'ya kaçışın yaygınlaşması, Rusya'nın, Avrupa'nın, Japonya'nın ve bazı Arap ülkelerinin de petrol piyasasında Euro'yu tercih etmeye başlaması ne anlama geliyor?
Ticaretini büyük oranda Avrupa, Çin ve Japonya ile yapan Rusya, enerji piyasasında Euro'ya dönerse ne olur? Doların değer düşüşüne karşı petrol üreticisi Arap ülkelerinin Euro'yu da alternatif görmeleri halinde ne olur? Doların değer düşüşü birçok ülkeyi Euro'yu tercih etmeye zorlayacak. Bu durum giderek kârlı bir işe dönüşecek. Bütün bunlardan hareketle dolardan kaçış başlarsa ABD'ye para akışını dramatik biçimde azaltırsa Amerikan ekonomisi ne hale gelir?
Mart ayının hikmeti burada. İran Mart'ta nükleer deneme yapacak yaygarasının arkasında bu tehlike var. Euro'ya endeksli İran Petrol Borsası ABD için nükleer silahtan daha tehlikeli. "Terörle mücadele" adı altında dünyanın kaynaklarını eline geçirmeye girişen ABD, aynı ekonomik savaşı sürdürüyor.
Ama saldırganlaştıkça çöküyor!
Saim KAYADIBI Associated with the School of Govt& Intl. Affairs/IMEIS PhD in aw, University of DURHAM, UK. Tel: 0044-7950430821
Türkiye büyüyor mu, yok mu oluyor?
Yiğit Bulut
27/02/2006 Radikal
'Gerçekten büyüyor' diyorsanız; patronlar, sivil Toplum kuruluşlarının başındakiler ve en önemlisi 'sıcak para döngüsü' dışında kalan halk neden feryat ediyor?
Etmiyor mu? İşte size Rifat Hisarcıklıoğlu'nun son günlerde yaptığı açıklamadan çıkarımlar, lütfen bir göz atın. Ne mi diyor Hisarcıklıoğlu? Söylediği çok açık; üreten kesim yok oluyor, Türkiye tamamen ithal ürünleri tüketen, üretenin cezalandırıldığı bir ülke haline geliyor. Cari açık 2006'da kaldırılamayacak şekilde patlayacak. Daha açıkçası; ekonominin sağlam olması gereken bacakları tek tek kırılıyor. Bu noktada bir başka sese, cuma sabahı TV programımıza katılan TİM Başkanı Oğuz Satıcı'ya kulak verelim; 'Türkiye, 1875 Osmanlı'nın son günlerine geri dönüyor. Kontrolsüz ithal mallar, Gümrük Birliği'nin de etkisiyle yerli üreticinin belini kırarken, düşen kur üreteni cezalandırıyor. Bu iki örnek sonrası cumartesi bana gelen bir telefondan bahsetmek istiyorum. İMKB'de de işlem gören, Türkiye'nin en büyük üreticilerinden olan bir şirketin 'yöneticisi' beni aradı ve telefonda neredeyse ağlayarak 'Artık dayanamayacağım, işçi çıkarmamak için zorlanıyoruz ama sona yaklaştık' diyerek derdini aktardı. Söylediklerinin hepsi doğruydu ve feryatları kendi şirketi için değil, yok olan, dönüştürülen 'üreten Türkiye' i içindi.
Sevgili dostlar, 'sıcak para i' ile bugüne gelen, yakıtı 'üreten' olan yapı için tespitleri ve feryatları sizlere aktardım. Bu noktada aklıma takılan bazı detayları da çıkarımlar halinde sizlere aktarmak istiyorum.
İşte tespitlerim.
- Cari açık ve dış ticaret açığında rekorlar kıran, yani parasını değerli kılarak ithal mallarını kendi ülkesinde ucuz hale getiren, döviz kurunun sıcak para girişi ile devamlı düşen bir trend içinde kalmasını sağlayan her ülke; kısa vadeli tanımlanmış bir gözlem aralığında büyür.
- Evet, son 3 yılda 'açıklanan veriler' bir büyüme rekorudur ama dünyanın ilk ve tek cari açık ve dış ticaret açığı ile sağlanmış (aynı anda bu dinamiklerin de rekor kırdığı) bir büyüme rekorudur. Bu aslında büyüme değil, cari açık ve dış ticaret açığı gibi iki önemli değişkeni dibine kadar zorlayan ve ekonomiyi orta ve uzun vadede sakat bırakacak bir ilüzyondur.
- Bu büyüme Türk üreticisinin büyümesi değil, Türkiye'ye mal satan yabancı üreticilerin büyümesidir.Türkiye'ye 2003 yılında 100 birim mal satan bir yabancı üretici 2004 ve 2005 yılında yüzde 15-20 arasında büyüyerek 115-120 birim mal satar hale gelmiştir. Bu denklem değişikliği o firmanın Türkiye'deki rakibinin de kapanmasına, iflas etmesine yol açmıştır. Böyle büyüme olur mu? Dünya üzerinde kendi üreticisini yok ederek büyüyen bir ülke örneği daha var mı?
Devamı:>>>http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=179830
Kemal Derviş, aşırı değerli lira tehlikesine dikkat çekti
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanı Kemal Derviş, Türkiye'nin önündeki tehlikenin, aşırı değerlenmiş bir Türk parası olduğunu söyledi.
Derviş, CNN Türk televizyonunda katıldığı programda, Türkiye'nin 5 yılda çok önemli işler başardığını ve bundan gurur duyulması gerektiğini söyledi.
Enflasyonun düşürüldüğünü, rant kavgası içindeki bir ekonominin gerçek kar arayan bir ekonomiye dönüştüğünü, bankacılık sisteminin büyük oranda temizlendiğini anlatan Derviş, ''bugün farklı bir sorunla karşı karşıyayız, istenmeyen bir sermaye akımıyla karşı karşıyayız'' dedi.
Dünyada aşırı likiditenin yer aradığına dikkati çeken Derviş, bununla Türkiye'nin tek başına başedemeyebileceğini, ancak en azından minik vergilerle azaltabileceğini ifade etti.
Sıcak paranın kuru aşırı değerlendirerek içerideki üreticinin yarışma gücünü kıstığını ve uzun dönemde hasar verdiğini anlatan Kemal Derviş, şu görüşleri dile getirdi:
''Sıcak para girişini durduramasak da azaltalım. Piyasalar böyle işliyor, (yapılacak bir şey yok) demek doğru değil.
Piyasalar fahiş hatalar da yapabilir. Devlet bu noktada devreye girmeli ve piyasalara yön vermeli.
http://sondakika.milliyet.com.tr/2006/03/06/son/soneko28.asp
Uzayda pilimiz bitti
Havada infilak eden Türksat 1A'nın yerine gönderilen Türksat 1B'nin yakıtı normalden 10 ay önce bitti. Türksat 2C'de de aynı tehlike var
ANKARA - Türkiye'nin, fırlatılırken infilak eden Türksat 1A ile başlayan uzay macerası, aynı şanssızlıklarla devam ediyor. Türksat 1A'nın yerine devreye sokulan Türksat 1B de normal süresinden en az 10 ay önce devre dışı kaldı. Aynı tehlike 44 yakıt tüpünden 12'si arızalı durumda olan Türksat 2A için de söz konusu olabilir. Türksat 1B'nin yerine iki yıl içinde yeni uydu yerleştirilmezse Türkiye'nin yörüngedeki hakkını kaybetme tehlikesi var.
Türkiye'nin ilk uydusu Türksat 1A uzaya fırlatılırken arazılanıp düştü. Onun yerine 1994 Ağustos'ta uzaya gönderilen Türksat 1B (T1B) uydusu da ekim ayında hizmete başladı. T1B, 42 derece doğu pozisyonuna oturtulurken 1996'da uzaya fırlatılan Türksat 1C uydusu da 31.3 dereceye yerleştirildi. Kısa süre sonra iki uydunun yeri birbiriyle değiştirildi. Değiştirme işlemleri sırasında T1B'nin yakıt tüketiminin arttığı tüplerin ömrünün kısaldığı ileri sürüldü. 2004 Haziranı'nda 'eğimli yörüngeye' giren T1B'in bu yılın ocak ayında tümüyle kullanılamaz hale geldiği öğrenildi.
Kullanıcılar kaydırıldı
Türksat Genel Müdürü Osman Dur, geçen yıla kadar yüzde 28 doluluk oranıyla çalışmakta olan T1B uydusundaki kullanıcıların Türksat 1C ve Türksat 2A uydularına kaydırıldığını, şu an için T1B'de hiçbir kullanıcı kalmadığını belirtti.
Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu raporunda, uydunun ömrünün 2007 yılının üçüncü çeyreğinde sona ereceği belirtilirken, Dur, Ekim 1994 tarihinden itibaren hizmet vermekte olan T1B'nin normal ömrünün 10 yıl, eğimli yörüngedeki ömrünün iki yıl olduğunu söyledi.
Türksat 2A da tehlikede
Öte yandan Türkiye, uzaydaki en yeni uydusu olan ve 2001 Şubatı'n da uzaya fırlatılan Türksat 2A uydusunda da birtakım şanssızlıklar yaşıyor. Birinci şanssızlık, bu uydunun 36 transponderinden 22'sinin, çok pahalı yatırım gerektiren frekanslara sahip olması nedeniyle tercih edilmemesi ve boş kalması oldu. İkinci şanssızlık ise uydunun yakıt tüplerinde yaşandı.
Bu uyduda 36 asıl, sekiz de yedek yakıt tüpü bulunuyor. Gerek uydunun uzaya fırlatılışı, gerekse uzaya gönderildikten sonraki süreçte asıl yakıt tüplerinden dördü ve yedek sekiz tüpün tamamı yanarak kullanılamaz hale geldi. Uydunun toplam 15 yıl olan ömrünü oldukça kısaltması beklenen bu durum nedeniyle Türkiye'nin sigorta şirketlerinden sadece 12 milyon dolarlık tazminat alabildiği belirtildi. Sigorta şirketi ile yapılan sözleşmeye göre, 260 milyon dolara mal olan uydu bedelinin tamamının alınabilmesi için 12 değil 17 tüpün devre dışı kalmış olması gerektiği öğrenildi.
Zamana karşı yarış
Türkiye'nin, uzayda tahsis edilen ve aktif olarak kullanılan iki pozisyondan biri halen T1B uydusunun bulunduğu 31.3 derecede. Türkiye'nin bu pozisyondaki haklarının kaybolmaması için, iki yıl içinde bu yörüngeye yeni bir uydu fırlatılması gerekiyor. Aksi takdirde herhangi bir ülke veya şirket bu pozisyona uydu yerleştirebilecek.
Türksat Genel Müdürü Osman Dur, iki yıllık sürenin, uydunun uzay çöplüğüne fırlatılması ile başlayacağını ve henüz uyduyu yörüngeden çıkarmadıklarını hatırlatarak "Geçtiğimiz günlerde sonuçlandırılan ihaleyle yapımı Fransız Alcatel firmasınca üstlenilen Türksat 3A uydusu 1.5-2 yılda tamamlanıp halen Türksat 1C'nin bulunduğu 42 derece doğu pozisyonuna yerleştirilecek. T1C de T1B'den boşalacak 31.3 derece pozisyonuna nakledilecek. Türkiye'nin T1B'nin bulunduğu yörüngedeki hakkı kaybolmayacak" diye konuştu.
DEVAMI:http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=180622
http://www.rmaden.somee.com/babaogul.jpg
İSO Başkanı Tanıl Küçük, YTL’deki değerlenmenin sanayinin genelinde sorunları tetiklediğini savunarak "Aşırı değerli YTL’nin nedenini de bulamıyoruz. Petrol mü, altın madeni mi bulduk da böyle oldu? Cari açık finansmanında sorun yok deniyor. Peki nereye kadar yok? Nereye kadar sürer bu durum"diye konuştu.
İSTANBUL Sanayi Odası (İSO) Başkanı Tanıl Küçük, sanayide sadece belli sektörlerde değil genelde ciddi güçlük olduğunu söyledi ve başta hükümet olmak üzere tüm tarafların elbirliği yaparak çözüm adımları atmasını istedi. Tanıl Küçük, makro ekonomik verilerdeki iyileşmeleri takdir ettiklerini, ancak YTL’nin bu kadar değerlenmesine de anlam veremediklerini belirterek "Aşırı değerli YTL’nin nedenini bulamıyoruz. Ne yaptık da bu kadar değerlendirdi. Petrol mü, altın madeni mi bulduk? Cari açık finansmanında ’sorun yok’ deniyor. Peki nereye kadar yok? Nereye kadar sürer bu durum" dedi.
REEL SEKTÖRE YANSIMADI:
Tanıl Küçük, yıllık enflasyonun 37 yıl sonra yüzde yüzde 7.7’ye indiğini, mali disiplinden taviz verilmediğini, faizlerin düştüğünü, bütçe performansının son derece iyi olduğunu söyledi ve şöyle devam etti: "Özelleştirmede tarihi adımlar atıldı. Doğrudan yatırım girişi fevkalade boyutlarda. Takdirle karşılıyoruz ama bu olumlu veriler reel sektöre olumlu yansımadı. Değerli YTL mali politikalardaki bu başarıyı destekledi reel sektöre ise köstek oldu."
İYİLER İTHALATLA İYİ:
Türkiye ekonomisinde 2002, 2003, 2004, 2005 yıllarında yaşanan büyümelerde sanayicilerin büyük katkısı olduğunu söyleyen Tanıl Küçük, şöyle konuştu: "Bu performans devam edecek sanılıyor. Ancak bu üretim ve ihracat artışları atıl kapasiteler devreye girdiği, verimlilik arttığı için oldu. Şimdi sanayicinin yatırım yapması gerekiyor. Bu noktada da kárlılık önemli sorun olarak önüne çıkıyor. Kár edemediğimiz için yatırım yapamıyoruz. Bizim derdimiz 4 yıllık performansın devamını sağlamak. İmalat sanayiinde belirli sektörlerde görülen iyileşmeler incelendiği zaman bunların ithalat ağırlıklı üretim yaptıkları görülüyor. Yani iyiler aslında ithalatla iyi durumdalar. İthalat yapıyorlar çünkü, maliyet ve fiyat tutturamıyorlar."
HEM ÇİN HEM YTL VURUYOR:
Devamı>>>>
http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/4054696.asp?gid=69
CAVİT Çağlar geçmişin siyasetçisi ve ülkemizin en büyük birkaç sanayicisinden biri.
Alanı tekstil. Bursa’daki dev fabrikalarında aklınıza gelen her şeyi üretiyor. Ekonomideki son gelişmeler sonrasında dün Çağlar’ı aradım. Acaba ne yapıyor, ne düşünüyordu, öğrenmek istedim. Aramaz olaydım! İşte söyledikleri:
"Sıcak para Türkiye’yi soyuyor. Bizi sıcak para ve düşük kur öldürdü. Benim dört fabrikam var. Yeşim, Sifaş, Polylen ve Nergis. Üretimin yarısı ihraç ediliyor, yarısı iç piyasada satılıyor. Hepsi de dünya markası ve dünya devi. Fabrika binalarının toplam kapalı alanı 1 milyon metrekare. Fabrikalarıma her gün 500 otobüs gelip işçilerimi getiriyor. Çoğu kadın. Her gün dört ton yoğurt, 16 bin ekmek tüketiyoruz. Kreşimde işçilerimin bin çocuğunu besliyorum. Bordrolu ve SSK’lı 14 bin işçi çalıştırıyorum. Ayrıca Bursa’da fason olarak yaklaşık 20 bin kişiye iş veriyorum. 34 bin kişi ekmeğini benden sağlıyor. Son üç yılda 2 milyar dolar ciro yaptım. Yarısı ihracattır. En ileri teknolojiyi kullanıyoruz."
Asıl feryat bu sözlerden sonra başlıyor:
"Bu düşük kurlarla bu iş gitmez. Türkiye’ye gelip hepimizi soyan sıcak para bizi öldürdü. Dolar 1.600 olmazsa biz tümüyle batacağız. Son üç yıldır bu koşullar altında zararına çalışıyorum. Hayatımda ilk defa, bir yılı aşkın süredir işçilerimin SSK primini yatıramıyorum.
Kullandığımız doğalgaza bir yılda yüzde 46 zam yaptılar. Ucuz elektrik vermiyorlar. Bu maliyetlerle biz batmak üzereyiz. Bu fabrikaları benden alın, ne yaparsanız yapın diye rica ediyorum, sesimi duymak istemiyorlar. Kuru arttıramıyorsanız, hiç değilse yükümüzü biraz azaltın diye yalvarıyoruz, ses yok. Dayanma gücüm kalmadı. Bir sanayici böyle açık konuşur mu? Ben konuşuyorum... Çünkü ben durursam Bursa çökecek, ülkemizin tekstil sektörü büyük yara alacak. On binlerce aile işsiz kalıp sokağa salınacak.
Ülkeye sıcak para getiriyorlar. Bu para yatırıma değil borsaya ve faiz vurgununa geliyor. Gittiği anda ekonomi zaten çökecek. Ben görevimi yapıyorum. İş ciddidir. Lütfen çözüm bulsunlar."
Emin Çölaşan
yazının Devamı
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/4054433.asp?yazarid=5&gid=61
buena vista
11-03-2006, 11:44
GÖRÜYORSUNUZ; dünyada "komünist devrimi" yumurta atarak yapmaya kalkan ilk millet olduk.
Başbakan’a yumurta atan dördü tutuklu dokuz genç, "Sol bir devrim yapıp, komünist devlet kurmak" suçundan yargılanmaya başlandılar, Allah korudu memleketi.
Komünizm dünyayı tehdit ederken ve nükleer başlıklı füzeler mevzilere yerleştirilirken, asıl devrim silahının bizim kümeslerde olduğunu nereden bilecektik.
Tavuklar "Gıt-gıdak" dediklerinde ben "Komünizm geliyor..." diye kaçmaz mıydım.
***
Ya o çocukları asmaları darağaçlarına...
Suçları "komünist devlet" kurmaktı, üzerlerinde yumurta yakalanmadığı halde.
"Devleti yıkmak suçu" deyince düşünürüm, hangisi devleti yıkmaktır:
Maliye Bakanı’nın oğlunun özel KDV indirimli, teşvikli, primli, gensorulu, dosyalı, şaibeli likit yumurtası mı?..
Yoksa ülkesindeki sorunları, yoksulluğu, açlığı ve umutsuzluğu dile getirmek için demokratik hakkını kullanan, tepkisini yumurta atarak dile getiren gençler mi?..
Birincisinin dokunulmazlığı var da, ikincilerin yok...
Hangi zihniyet bitirdi bizi?..
Hangi zihniyet yüzünden 14 milyon yoksul, 1.5 milyon aç insan... İşsizlikten ağlayan 1 milyon üniversite mezunu genç ve sokağa atılmış 250 bin çocuk...
***
Yumurtadan omlet yapıldığını bilirdim de "komünist devrim" yapılacağı hiç aklıma gelmemişti.
O zaman komünizm tehlikesinin kaynağı tavuklardır.
Ki ben de öyle düşünüyorum; yoksulun tavuğunu elinden alarak yasaklayıp holdinglerin tavuğuna devlet desteği verirseniz "azılı komünist" olur insanlar.
Sevmezler devletlerini.
Ne memleket onlarındır, ne onlar memleketin.
Ve bir gün, "Başbakan’a yumurta attıkları için komünist bir devrim yapmak suçundan" yargılanırlar.
Eski yasaya göre ise idam edilmeleri gerekiyordu, yumurta ile komünist devrimin yapılabildiği memlekette.
Bundan böyle ne zaman yumurta görsem kaçmaz mıyım?..
Siz de öyle yapın...
Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr
DÜNYA HALİ
--------------------------------------------------------------------------------
Dünya nüfusunu, mevcut halklarin nispetlerini muhafaza ederek,
100 kisilik
bir köy kadar küçültebilseydik bu köy söyle olacakti:
57 Asyali
21 Avrupali,
14 Amerikali (Kuzey,Orta,Güney) ve 8 Afrikali .
Bunlarin 52'si kadin , 48'i erkek olacakti.
30 beyaz , 70
beyaz (+ + )olmayan,
30 Hiristiyan, 70 Hiristiyan olmayan,
6 kis i bütün servetin % 59'una sahip olacakti ve bunlarin hepsi
ABDkökenli olacakti.
20 kisi iy evlerde yasayacakti,
30 kisi okuma-yazma bilecekti,
1'i ölmek üzere , 1'i de dogmak üzere olacakti.
1 kisi bilgisayar sahibi,
1 kisi de (evet, sadece 1 kisi) üniversite mezunu olacakti.
Simdi sunlari göz önünde bulundurun:
Eger bu sabah hastalikli degil de saglikli uyanmis iseniz, 1 hafta
sonrasini göremeyecek olan 1 milyon insandan daha sanslisiniz.
Bir harp tehlikesiile, iskence görmek ihtimali ile, aç kalma
korkusu ile karsi karsiya degilseniz, 500 milyon insandan daha
iyisiniz.
Tutuklanmaktan , iskence görmekten yahut öldürülmekten korkmadan
ibadethaneye gidebiliyorsaniz 3 milyar kisiden daha iyi bir
sansa sahipsiniz.
Buzdolabinizda yiyeceginiz , üzerinizde elbiseniz ve basinizi
sokup
uyuyabileceginiz bir eviniz varsa,
dünyadaki insanlarin % 75'inden daha zenginsiniz.
Bankada ve cüzdaninizda para varsa, dünyanin en imtiyazli % 8'i
arasindasiniz
Anneniz, babaniz sag ise, siz bu dünyada nâdir kisilerden
birisiniz.
Birisi sizi düsündü ve bunu gönderdi, çünkü okuma yazma bilmeyen
2milyar kisiden biri degilsiniz.
Paraya ihtiyacin yokmus gibi çalis .
Kimse seni üzememis gibi sev .
Kimse seni seyretmiyormus gibi danset .
Kimse seni dinlemiyormus gibi sarki söyle .
Veya...... sen gene her zaman yaptigin gibi nereye oldugunu
bilmeden,
kanter içinde kosmaya ve hayattan sikayet etmeye devam et.
buena vista
18-03-2006, 09:53
İMKB'de geçekleştirdiği işlemler yüzünden borsanın en büyük spekülatörü olarak adlandırılan îlhami Suaydın'ın aracı kurumu Erciyes Menkul Değerler sürekli olarak kapatıldı. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Erciyes Menkul Değerler'de 1995 yılında yapılan usulsüz işlemler nedeniyle alınan kararının ardından, kurumdaki müşterilerin hisseleri ve paralarının geri verilerek hesaplarının kapatılmasını istedi. Karar SPK Başkan Yardımcısı N. Hülya Kemahlı tarafından Erciyes Menkul Değerler'e tebliğ edilirken, gönderilen yazının giriş bölümünde özetle şöyle denildi:
Hesapları kapatacak
"Kurulumuzun 17 Mart 2006'daki toplantısında Ankara 5'inci İdare Mahkemesi'nin 8 Nisan 2002 tarihli davanın reddi ve Danıştay 13rüncü Dairesinin 11 Şubat 2005 tarihli onama kararı çerçevesinde, şirketinizin sermaye piyasası faaliyetlerinin sürekli olarak durdurulmasına karar verilmiştir. Sahip olduğunuz alım-satıma aracılık belgesi iptal edilmiştir. Söz konusu karar, SPK'nın 7 Mayıs 1996 tarihinde aldığı şirketinizi kapatma kararının uygulanması sonucunda alınmıştır.
Faaliyetlerinize 17 Mart 2006 saat 12'den itibaren son vermeniz gerekmektedir''
SPK, kapatma kararının ardından, Erciyes Menkul'ün esas sözleşmesinin en geç 3 ay içinde değiştirilerek sermaye piyasası faaliyetlerini kapsamayacak şekilde düzeltilmesini istedi.
Kurul, ayrıca müşterilerin hesaplarındaki para ile hisse senetlerinin diğer aracı kurum ve bankalara nakit virman yapma isteğinde bulunması halinde bunların karşılanmasına da hüküm verdi. Mutabakat sağlanamayan müşterilerin hesaplarında yer alan hisse ve nakit paraların Merkezi Kayıt Kuruluşu ve Takasbank nezdindeki hesaplara bloke edilmesi istendi.
1991' de kuruldu 33 çalışanı var
Kapatma kararının ardından 1991 yılında kurulan, şu anda 3 şube ve 33 personelle faaliyetlerini sürdüren Erciyes Menkul Değerler'in faaliyetleri noktalanmış oldu. îlhami Suaydın'ın yüzde 99.96 hisesine sahip olduğu şirketin yönetiminde yine Şuaydın Ailesi bulunuyordu. Bir dönem İMKB'nin en etkili aracı kurumları arasında gösterilen
Erciyes Menkul'ün toplam varlığı 2005 yılı 9 aylık bilançosuna göre 2 milyon 99 bin YTL düzeyinde bulunuyor. Şirket geçen yılın ilk 9 aylık döneminde 54.2 milyon YTL esas faaliyet geliri elde ederken, net zararı 81.1 bin YTL düzeyinde oldu. 2.1 milyon YTL sermayesi olan Erciyes'in özsermayesi ise 1.29 milyon YTL düzeyinde bulunuyor.(Vatan)
buena vista
18-03-2006, 13:12
Hilal YÜKSEL/SİVAS, (DHA)
SİVAS’ın Şarkışla İlçesi’nde Mustafa Karakuş, “Neden benim önümde yürüdün'' diye kızdığı gelini 36 yaşındaki Fatma Karakuş'u sopayla dövdü. Karakuş gözaltına alınırken, başına aldığı sopa darbeleriyle görme kaybı yaşayan Fatma Karakuş'un tedavisi sürüyor.
Bugün sabah saatlerinde meydana gelen olayda, iki çocuk annesi Fatma Karakuş, evde sobayı yakmak için odaya girerken iddiaya göre arkasından gelen kayınpederi Mustafa Karakuş'u farketmeyerek kapıyı kapattı. Öfkeyle kapıyı açıp odaya giren Mustafa Karakuş, “Neden benim önümden yürüdün. Ayıp olduğunu bilmiyor musun?'' diyerek elindeki sopayla gelini Fatma Karakuş'u dövmeye başladı.
Başına gelen sopa darbeleriyle bayılan Fatma Karakuş, kaldırıldığı Şarkışla Devlet Hastanesi'nde ilk müdahalenin ardından Sivas Sultan 1’inci İzzettin Keykavus Devlet Hastanesi’ne sevk edildi. Fatma Karakuş polise verdiği ifadede, “Kayınpeder beni sürekli dövüyor. Her defasında beni dövmek için mutlaka bir bahane buluyor. Bu kez de onun önünden yürüdüm diye dövdü'' diye konuştu.
Başına aldığı darbeler sonucu görme kaybı yaşayan Karakuş'un tedavisi sürerken, kaçan kayınpeder Mustafa Karakuş yakalanarak gözaltına alındı. Karakuş'un görme kaybının düzelme ihtimalinin bulunduğu belirtilirken, olayla ilgili soruşturma sürüyor.(Milliyet)
SPK’dan internetten ’yalan yorum’a ceza
ANKA
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) bir internet sitesinin forum kısmına Frigo-Pak Gıda Maddeleri Sanayi ve Ticaret şirketi hisseleriyle ilgili olarak "voltran532" rumuzuyla "gerçeğe aykırı" yorum ve tavsiyeler yazan Volkan Güngör adlı kişiyi 10 bin 980 YTL para cezasına çarptırdı.
SPK, Volkan Göngör’ün Frigo-Pak Gıda Maddeleri Sanayi ve Ticaret A.Ş.’yle ilgili olarak hisse.net adresli internet sitesinin forum kısmına "voltran532" kullanıcı adıyla "yönlendirici nitelikte, gerçeğe aykırı, objektif olmayan, subjektif içerikli yorum ve tavsiyelerde bulunduğunu" belirledi. SPK daha önce "izinsiz olarak yatırım danışmanlığı faaliyeti verdiğini" tespit ettiği internet sitelerinin sahiplerine çeşitli cezalar uygulamıştı. İlk kez bir internet sitesinin forum kısmına görüşlerini yazan bir kullanıcı para cezası aldı.
Kaynak
http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/4106241.asp?gid=69
Nasil bir yorum yapilmista ceza kesilmis.
Benim anladigim kadariyle sirket haberi üzerinde degisiklik yapmis.
Yoruma ceza kesilmis deyince olay farkli boyutlara gidiyor.
Olay araştırdığım kadarı ile yorum değil yalan haber cezası bahsi geçen nickli üye bizzat spk nın haberini değiştirerek yalan haber yayınlamış ...
Arka BahCe Forum kurallarını her üyemizin okuyup itina ile uygulayacağından kuşkum yok, dolayısı ile rahatsız olacak bir şey de yok kanımca.
Ankara (AA)- Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, Türkiye'nin dış ticaret açığının, 2005 yılında yüzde 25 artarak 42.9 milyar dolara ulaştığını bildirdi. Tüzmen'in, DYP Hatay Milletvekili Mehmet Eraslan'ın yazılı soru önergesine verdiği yanıta göre, Türkiye'nin dış ticaret açığının 2000 yılından sonra izlediği seyir şöyle: ''2000 (26.7 milyar dolar), 2001 (10 milyar dolar), 2002 (15.5 milyar dolar), 2003 (22.1 milyar dolar), 2004 (34.4 milyar dolar) ve 2005 (yüzde 25 oranında artarak 42.9 milyar dolar)''
Devamı>>>
http://haber.mynet.com/detail_news/?type=Economy&id=N3580&date=18Mart2006
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, zaman zaman cari açığın büyüdüğünün konuşulduğunu belirterek, ``Doğrudur, bana göre bu, aynı zamanda olumlu bir haberdir`` dedi...
devamı
http://www.skyturk.tv/h_53448_2.html
buena vista
21-03-2006, 07:27
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/4116375.asp?yazarid=91
Emin ÇÖLAŞAN ecolasan@hurriyet.com.tr
İsyan provaları
DİYARBAKIR’da olanları izliyoruz. PKK yandaşları, devlete ve Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı açıkça isyan provası sergiliyor. Kente özel harekát timleri, askeri birlikler, panzerler yığılmış durumda.
Benzer olaylar başka kentlerimizde de oluyor. Adana, Mersin, İstanbul, İzmir, Hakkári, Van, Siirt... Ve Yüksekova, Şemdinli gibi ilçeler...
İsyancılar, talimatları AB ülkelerinden yayın yapan Roj TV’den alıyor.
"Yürüyün, yakın, yıkın, açık dükkánları tahrip edin..."
PKK’nın televizyonu bugün Danimarka’dan yayın yapıyor. Dün Belçika, İngiltere, İsveç gibi AB ülkelerinden yapıyordu.
Biz işte bu AB’nin peşinden koşuyoruz, yalvarıyoruz.
Ama bir televizyon kanalını susturmaya gücümüz yetmiyor... Çünkü AB, karşısında nasıl zayıf, kişiliksiz, onursuz olduğumuzu bizden çok daha iyi biliyor ve görüyor.
AKP tarafından AB’ye yaranmak için çıkarılan yeni yasalar sonrasında polisin, askerin, tüm güvenlik güçleriyle birlikte yargının da eli kolu bağlandı.
Diyarbakır’da dükkánlar, bankalar yakılıp yıkılıyor, işyerleri ve kamu kurumları taşlanıyor, polisler yaralanıyor, ortalık ateşe veriliyor. Çok acıdır, valilik binası güvenlik güçlerince kuşatılıyor. İsyan provası yapanlar sağlık ocağını bile taşlıyor.
Taş ve ateş yağmuru altında polis ne yapıyor?.. Daha doğrusu ne yapabiliyor?
Devamı>>
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/4169821.asp?yazarid=5&gid=61
GAZETECİ VEDAT YENERER'İN YAZISI SONUNA KADAR OKUYUN
Petrol yoksa çıkartma ruhsatı neden vermiyorsunuz ..?!..
Değerli okurlar, geçenlerde Türkiye-Suriye sınırında uydu
verilerine göre petrol denizi olduğu iddiasını yazmıştım.
Yazı sonrasında Silopi de madencilik yapan Beşir Yılmaz aradı.
Yazacaklarımı lütfen iyi okuyun!...
Beşir Yılmaz telefonda .. "Vedat bey, gelin
Silopi' de Cudi eteklerine sizi götüreyim de petrolü kendi
gözünüzle görün!.."diyerek feryat ediyordu.
"Nasıl yani!.." diye sorduğumda anlatmaya başladı..
"Biz aileden madenciyiz.Irak sınırında yaklaşık 300 km
ya da bir başka deyişle yaklaşık 150 milyon ton asfaltit
madeni buldum.. Bu madeni bir süre resmi olarak işlettikten sonra
devlet 1978 yılında kamulaştırıyoruz" diyerek el koydu.
Rezervin de 50 milyon ton olduğu iddia edildi.Madem asfaltit
rezervi az, neden el koyuyorsunuz.
Dünyanın neresine giderseniz gidin asfaltit
maddesi bulunan her yerin altında petrol vardır.Silopi 'nin altı da
petrol denizidir.Yaz aylarında etraftaki ocaklardan resmen petrol
akar ve Hezil çayına karışır. Gelin görün! Sadece petrol değil,
burada çok zengin uranyum Ve nikel madeni de var" - Nereden biliyorsunuz?
"Türkiye'deki analizlere güvenmediğim için madenin her tarafından örnekler
alarak
Almanya'ya bizzat götürdüm ve analiz yaptırdım. Raporları gönderdim size (
Sonuçlar elimde
Yatağan ve Tunçbilek''e göre iki misli rakamlar var) dünyanın en önemli
uranyum
madenlerinden birisi buradadır ve aktif haldedir.." Beşir Yılmaz'ın
anlatacak o kadar çok şeyi
var ki makineli tüfek gibi art arda sıralıyor.
Ben de zaman zaman araya girip soru soruyorum -Petrol olduğunu nereden
biliyorsunuz? "Bu bölgede İngilizler 1967-87de petrol aramışlar.Açılan
kuyulardan gökyüzüne doğru 100 metre kadar petrol fışkırmış.Ardından
kapatmışlar ve betonlamışlar.
Benim madenimin yanında da bu kuyudan var ve vanasını gelin birlikte
açalım eğer beton ve
civa basıp tıkamadılarsa bakalım ne kadar petrol fışkıracak.
Dönemin köylüleri arasında hâlâ yaşayan görgü tanıkları var ve petrolün
100 metre kadar fışkırdığını görenler var.
"Beşir Yılmaz konuştukça pür dikkat dinlemeye devam ediyorum.." Vedat bey,
asfaltit maddesi olan her yerde petrol vardır.Eğer petrol yoksa bana neden
petrol çıkartma ruhsatı vermiyorlar?Musul ve Kerkük' ün rakımı 80-100 metre
civarındadır.Cudi Dağı'ndaki
petrolümüz resmen Irak'a doğru akıyor ve başta İngilizler ve ABD bunu
biliyor..
Beşir Yılmaz bugünlerde Silopi' ye bile zor gider hale gelmiş.
Devlet kamulaştırılacak diye el koyduğu madeni şimdi Turgay Ciner 'in
sahibi olduğu Park Holding'e devretmiş. Durum böyle olunca,Yılmaz da dava
üstüne dava açmış ve yürütmeyi durdurma kararı aldırmış. Eğer tekrar el
konulursa AİHM''ye
başvuracakmış.Kısacası madeninin peşini bırakmıyor ama artık bölgedeki
aşiret ağaları da onun peşini bırakmaz hale getirilmiş..Bütün dava
tutanakları elimde okudukça dehşete
kapılıyorum.Şimdi sıkı durun...
Beşir Yılmaz Başbakan Tayyip Erdoğan' a bu durum üzerine başvurmuş
ve dilekçe vermiş dilekçede aynen şöyle yazıyor.."Bürokrasi ve çeteler
milletin hak ve hukukunu aramaktan bezdirmiştir.
Televizyonda ve basındaki konuşmalarınızda "hortumcu çetelerin ve
bürokrasinin üstüne gidilecektir" diyorsunuz Millet buna çok seviniyor..
25 yıldır gasp edilen madenimiz çete ve
bürokratların, anayasa, kanunlar ve insan hakları hiçe sayılarak
ihale yolu ile peşkeş çekiliyor.
Allah'a ve sizin yüksek adaletinize sığınıyorum.Beşir Yılmaz
devlet tarafından el konulan mallarını ve
bunun karşılığında devletin verdiği parayı yazıya eklemiş..
1- 35 km yol yaptım.
2- 500 bin ton hazır çıkarılmış kömürüm var.
3- 3,5 milyon metreküp hafriyat yapılmış.
4- Mazot tankları.
5- Dinamit ambarı.
6- Kantar ve kantar binası.
Resmi olarak bana ait olan ve vergisini ödediği
madenimde Bugüne kadar yaptığım işler vehalen bulunan demirbaş
ve çıkarılmış maden içinde 5.800.800 TL. (Buna resmen gasp ve
devlet terörü denir!)
Beşir Yılmaz Başbakan Erdoğan'a yazdığı dilekçede devam ediyor.
"Bu para halen bankada duruyor. Buna rağmen Türkiye Kömür
İşletmeleri ihaleyi adamlarına ve hortumculara peşkeş çekiyor"
Beşir Yılmaz' ın bu başvurusuna Başbakan Erdoğan bugüne kadar cevap
vermemiş.
Beşir Yılmaz'dan al ve ABD bağlantılı şirketlere ver.
Uranyum konusu da bir başka skandal.Güneydoğu resmen petrol denizi
üzerinde ve Türkiye ABD Firmalarının peşinde "bize petrol bul" diye
yalvarıyor... İddialar devam ediyor:.6 mühendisin kafaları kesildi. TPİK
diye Türkiye
Petrolleri'nin kurduğu bir kurum yurt dışına petrol arama işlerine
giriyor ve bugüne kadar milyar dolar zarar ediyor.
Beşir Yılmaz diyor ki:
"Kimin hain kimin işbirlikçi olduğunu anlamak çok kolay!
Eğer bölgede petrol yok ise neden bana petrol çıkartma ruhsatı verilmiyor.
Ruhsat verin 800 metreden petrolü çıkartmazsam ben bu ülkeyi terk ederim.
MTA yıllar önce sondaj yaptı 480 metrede su bulundu ve ardından delici
aletin ucu kırıldığı için sondaja son verildi.Herkes bilir sudan sonra
petrol gelir. Biz yerli teknoloji ile 1200 metreye kadar sondaj
yapabiliriz kimseye ihtiyacımız yok. İzni versinler siz görün petrol
nasıl fışkıracak.. "
Bu görüşmemizden bir gün sonra Beşir Yılmaz tekrar
aradı ve Soma'da görevli bir mühendis ile görüşmemi isteyerek telefon
numarasını verdi. Adını burada yazmak istemiyor.Mühendis ile görüşmemde
daha da çarpıcı gerçekler çıktı ortaya.Altı ay kadar önce Cudi dağları
eteklerinde bulanan 6 insan iskeletinin ne olduğunu bilip bilmediğimi
sordu.
Ben de "bilmiyorum" dedim. Mühendis ekledi "Bu iskeletler
18 Yıl önce Cudi Dağı'nda kaybolan 6 Türk petrol mühendisininiskeletleri.
Kafaları kesilerek öldürülmüş.."
Dondum kaldım.Ne diyeyim.Kendisi de mühendis olduğu için yalan
söylemiyordur diye düşündüm..Ardından devam etti..
"Vedat bey Türkiye maden bakımından dünyanın en zengin ülkesi. Siz Ödemiş
yakınlarındaki Bozdağ 'ın dünyanın en büyük altın rezervi olan dağlarından
biri olduğunu biliyor musunuz? Ama bu madenleri
kimse çıkaramaz. Hatta bu konunun üzerine giden gazeteciler öldürüldü.
Uğur Mumcu ve Çetin Emeç'in öldürülmeden kısa bir süre önce bu madenler
üzerine gittiğini biliyorsunuz her
halde..."
İlgiyle dinledim. O kadar çarpıcı şeyler anlattı ki, yazmaya
sayfalaryetmez.İddiaların hepsinin belgeli olduğunu söyleyen bu
mühendis,gazete ve televizyon kanallarında hiçbir gazetecinin bu yönde bir
haber yapamadığını ve milletin resmen uyutulduğunu örneklerle anlattı.
Beşir Yılmaz'a son sözüm " Bana anlattıklarınızı Genelkurmay''a
anlatınız mı?"oldu. Aldığım cevap da aynen şöyle.. " Vedat bey her şeyi
belgeleriyle birlikte bir kaç kez askeri büyüklerimize anlattım ama
bugüne kadar bir arpa boyu ilerleme kaydedemedik!"..
Ne diyeyim, bu milleti korumaya yemin etmiş olanlar utansın!..
Son sözüm: "ABve ABD , PKK''yı boşu boşuna
özellikle bu bölgede güçlendirip milletin başına bela etmedi.
Bölgeye gelecek barış ortamı Türkiye''yi ekonomik olarak uçuracak
gelişmelere gebedir!.."
Sevgili Ramo Hocam;
Mevcur iktidar ve mensubu olduğu zihniyatın seçimler öncesi dönemde yani muhalefet döneminde, devleti ve mevcut iktidarlara yıkıcı eleştiriler yönelttiği bir çok konu vardır. Hepimizin bildiği ve şahit olduğu bu eleştiriler özellikle medyada ve sanal misyonerler tarafından 'postama gelen bir e mail' notu ile tüm forumlarda boy boy yayınlanmıştır.
Bu eleştirilerin en başında petrol ve madenlerimizin geldiğini hepimiz biliyoruz. Madenlerimizin de en başında da Dünya'da en önemli rezervlere sahip olduğumuz bor konusu gelmektedir.
Seçimler öncesi değişiverdiğini, hatta gelişerek değişiverdiğini deklere ederek, bir merkez partisi adayı olarak, ABD yanlısı bir siyaset izleyeceğini açıklamıştır. İş bu beyan ve açıklamaları ABD ziyaretleri sırasında BBC gibi DÜnya medyaları önünde tekrarlayarak, ABD Başkanından dahi icazet almayı da başarabilmiştir. Tabii bu arada kendisine ve Ülkemize biçilen 'Ilımlı İslam' modeline de sımsıkı sarılmayı ihmal etmemiştir.
Ne varki, Başkan Busch ve Ekibini ikna etmeyi başaran Hükümetimiz Dünyada gelişen olaylar karşısında ABD karşıtı politikalar izleyerek, gelişmek bir yana değişmediğini adeta sergilemiştir diyebiliriz.
Bu kısa tespitler sonrasında; 363 Milletvekili gibi ezici bir çoğunlukla iktidar olan mevcut hükümetimiz, Ülkemizi Öncelikle İslam Alemininin liderlliğine oturtacak, sonrasında tüm dünyada vazgeçilmez bir güç konumuna yükseltecek olan, petrol ve bor başta olmak üzere madenlerimizi çıkartmayı ve kullanmayı NEDEN seçmemiştir?
Vazgeçilemez enerji kaynağı olan petrol ve bor madenlerine sahip olmanın ne büyük bir silah olduğunu, Hükümetimizin bilmediğini iddia etmek sanırım zordur. Türban gibi ezeli ama eski silahına bile bugünlerde muhtaç hale gelip, yer yer kullanmaya başladığını gözlemlediğimiz Hükümetimizin yerden yüzmetre fışkıracak bir petrolü ve Dünyayı kendimize muhtaç bırakacak bor madenlerini NEDEN kullanmasın ki?
Ayrıca enerji için çıkan savaşları yakından yaşadığımız bir dönemde ABD'nin çoğunluğunu kullanmamayı seçtiği Ulusal Petrol Rezervleri haricinde, Rusya Egemenliği atındaki Orta Asya Petrollerini bile ABD'li Petrol şirketleri aracılığı ile çıkaran, Ülkemize döşenen boru hatları ile bunları Dünya'ya satan bir ABD, neden Türk Petrollerini çıkarmasın ki?
Azarbeycan petrole sahip olmasına rağmen, çıkan petrolün satışından ancak yüzde otuz, kırk oranında yararlanabilmektedir. Buradan da anlayacağımız gibi petrol gelirinin yüzde yetmişine yakın bir oranını petrolü çıkaran, başta ABD'li şirketlerin elde ettikleri bir durumda bizdeki petrolü çıkarmayışları pek akla yakın gibi gelmiyor diyebiliriz sanırım.
Bir farklı bakış olarak değerlendirirsen sevineceğim.
Saygılarımla
Bir lise öğrencisinin pilsiz ve şarjsız yanmasını sağladığı el feneri, bir sallamayla 10 saat çalışıyor.
Türkiye'de ve dünyada ilk defa seri üretime geçen pilsiz ve şarjsız el fenerinin bir öğrencinin projesi olduğunu vurgulayan satış sorumlusu Metin Yıldız, "Teknik lisede okuyan bir öğrenci, bobin arasından geçen bir mıknatıs sistemiyle elektrik üretmeyi başararak el fenerinde uyguladı. Daha sonra bu projeyi İstanbul Elektrik Firması'na gönderdi. Burada arkadaşlarımızın yaptığı çalışmalar sonucu da olumlu çıktı. Pil ve şarj cihazı kullanamaya gerek kalmadan hazırlanan sistemde, sadece bir kez sallamak yeterli oluyor. Bir kez salladığınız el fenerinin elektrik enerjisi yaklaşık 10 saat gidiyor" dedi.
Almanya'da katıldıkları bir fuarda bu ürünü gösterdiklerini belirten Yıldız, "Almanlar hayretler içinde kaldı ve bizden talepleri oldu. Bunu yapan bir lise öğrencisi, yani bir Türk'ün başarısıdır. Şimdi İstanbul Elektrik Firması tarafından seri üretime geçen bu el feneri ileriki dönemlerde maden ocaklarında kullanılan kasklara da monte edilecek. Bu sistem sayesinde pillerden oluşan çevre kirliliği ortadan kalkıyor. En iyisi ise aldığınız el fenerini ömürlük kullanabiliyorsunuz" şeklinde konuştu.
Bir dönemlerin köy enstütüleri gibi malesef cumhuriyetin sanayi devrimi ruhunu taze tutan bu okullarımızda yatırımsızlıktan ve ilgisizlikten can çekişmekte.
Zaman zaman böyle güzel başarılı çalışmalar çıksada artık.Eğitim ve teknoloji olarak bir terkedilmişliği yaşamakta.
Oysa bir gelişmiş ülkede en çok üzerinde durulan,çok önem verilen okullar bunlar.İtalya dada gördükki 24 saat vatandaşın yaşlısı genci hizmetindeler.Sertifikasyon programlardan tutub akademik programlara kadar giden bir eğitim tarzında çalışıyorlar.Bulundukları bölgenin ekonomik yapısı ile ilişkilendirilmişler ve bu konuda yapıacak her türlü planlamada görev alıyor.söz alıyorlar.Meslek odaları ile çalışmaları inanılmaz. sanki ortak hareket ediyorlar.
Bir meslek lisesi öğretmeni olarak inanın kıskandım onları.
-Biz ise sanayimize tek yetişmiş elaman yetiştiren bu kanalları tıkadık.Köy enstütüleri gibi onuda siyasi bir inatlaşmaya kurban verdik.Üretmeyen bir toplum olarak çok büyük sıkıntılarını çekeceğimiz günler uzak durmuyor.Bir beyaz atlı prensin gelip,kötü cadıların eline düşen eğitimimizi kurtarmasını bekler olduk...
buena vista
16-04-2006, 10:56
http://www.milliyet.com.tr/2006/04/16/pazar/axpaz01.html
buena vista
16-04-2006, 11:58
Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr
BAŞKOMİSER, memurları toplayıp gerekli talimatı verdi:
"Arkadaşlar... Polis teşkilatı memleketin huzur ve asayişini teminle mükelleftir. Şüpheli varil görüldüğünde derhal işlem yapılacak. Sayın Valimiz Muammer Bey ve Sayın Emniyet Müdürümüz Celalettin Bey’in emirleriyle bir varil görüldüğünde..."
Polisler sordular:
"Yakaladığımızda karakola mı celp edelim amirim?.."
"Kimi?.."
"Varili..."
"Eee tabii..."
"Ya kaçarsa?.."
"Varil kaçar mı ulan?.."
"Bu kadar gizli işi tek başına becerdiğine göre demek ki ne variller vardır..."
"O zaman önce ayağına ateş edilecek..."
"Varilin?.."
"Eeee tabiii... Kaçtığına göre demek ki ayağı var..."
*
Vatandaşlar da "Burada bir varil var, öyle karşıda duruyor" ihbarlarıyla katkıda bulundular.
Polis o varillere de el koydu.
Çarşı esnafı ise "Bizim çöp bidonumuzu kim almışsa, onun..." şeklinde açıklama yaptı.
*
Çevre Bakanı da her varil bulunduğunda koştu. Medya da koştuğu için bakan varillerin başında özlü konuşmalar yaptı:
"Bu varil..."
Çevre Bakanı olarak atık varilleri yeni gördüğünden aklına kuş gribi konuşması geldi. Varillerin uçamamasına canı sıkıldı, yeniden aldı:
"Bu varil..."
Sonunda yakaladı:
"Bu varil, gördüğünüz gibi tehlikeli duruyor..."
Herkes dönüp varile baktı.
O ise aklına Çanakkale Harbi’ni getirip, heyecanlanarak adeta haykırdı:
"Arkadaşlar....."
Uyuklamakta olan Vali ile Emniyet Müdürü, bu sese "Buyrun beyefendi..." diye koştular.
*
Ve kazdıkça yeni yeni variller çıkıyor.
Kazdıkça toprağın altına gömülmüş, tehlikeli, atık, çürümüş biz çıkıyoruz.
buena vista
17-04-2006, 13:04
Gregoryen Takvimi’nin 101. günü olan 11 Nisan, Parkinson hastalığını bulan İngiliz doktor James Parkinson’un doğum günü. Bunun içindir ki, 11 Nisan "Dünya Parkinson Günü" olarak ilan edilmiş.
Sevgili Durul Gence aklıma geldi, birkaç yıldır başı Parkinson’la dertte. Telefon ettim "Ne haber, Melda nasıl, sevgili kızın Elvin nasıl" diye. "Herkes bomba gibi, ben de bomba gibiyim" deyip bastı kahkahayı. "Çıkar ağzından şu baklayı" dedim. "Tam üzerine bastın, sağlığımın sırrını taze baklada buldum. Beni bakla ayağa kaldırdı, inanmazsan gel de gör" dedi. Ver elini Ankara, Gazi Osman Paşa Kırlangıç Sokak’taki 5 No’lu tripleks villa. Eskiden kapıda "Gence Çocuk Yuvası" yazardı. Şimdi bir de "Durul Gence Sanat Kursları" tabelası asılmış. Müzikten resme, klasik baleden Latin danslarına, pilatesten aerobiğe, yogaya kadar ne istersen var. "Ritim Atölyesi" yazılı kapıyı açtım, Durul baterisinin başındaydı. Kucaklaştık, bir daha kucaklaştık. Hey gidi Durul Gence hey... Gözün kör olsun Parkinson, e mi?..
Durul’la Sheraton Ankara Oteli’nin "Brasserie One" restoranına gittik. Yürürken ayakları sürüyor, sol kolu titriyordu. Durul, kendine çorba, yeşil salata ve yoğurtsuz zeytinyağlı bakla söyledi. İyice duygusal olmuştu, eski günleri anarken hemen gözleri sulanıyordu. İki saat sonra yemekten kalktığımızda bir mucizeye gözlerimle tanık oldum. Aynı Durul keklik gibi sekiyordu, titremelerden eser yoktu.
- Şaşırma Yenerciğim, sakin ol. Parkinson teşhisi konulduğunda hayatım altüst oldu, neredeyse depresyona girecektim. Ama, zaman geçtikçe onunla yaşamayı, savaşmayı öğrendim. Bir dostumuzun tavsiyesiyle taze baklayı keşfettim ve hayatım değişti. Beni kollarımdan çeken sırtımdaki maymun, taze bakla yedikten sonra kayboluyor. Kuru bakla ve favanın hiçbir faydası yok, illa tazesi olacak. Melda ve evimizdeki bakıcı kadın her gün benim için zeytinyağlı taze bakla pişiriyor. Zeytinyağlı taze baklayı üzerine yoğurt koymadan yedikten 2 saat sonra bütün titremeler, kasıntılar kayboluyor. Yaklaşık 4 saat huzur içindeyim, keklik gibi sekiyorum, kızımla dans ediyorum. Taze bakla, bana Parkinson olduğumu unutturacak kadar iyi geliyor, o gece çok iyi uyuyorum. Bir de bakla çayı varmış, onu da bulup denemek istiyorum.
- Temel Reis ıspanak yedikten sonra ne hale geliyorsa, ben de öyle oluyorum. Sen de kendi gözlerinle şahit oldun, şaşkınlıktan dilini yutacaktın. Melda bütün bunları her gün gözleriyle gördüğü halde, hálá bana inanamıyor, bilimsel açıklama bekliyor. Bu hastalık hayat boyu tedavi ve bakım gerektirdiği için, benim kadar sevgili eşim Melda ile biricik kızım Elvin’in psikolojilerini de olumsuz etkileyebilirdi. Ama hem onlar, hem de bütün yakınlarım benim en büyük desteğim oldu. Hareketlerim biraz yavaş ama, şimdilik kendi işimi kendim yapabiliyorum. Bateri ve öteki ritim aletlerini çalarken biraz ağrım oluyor ama, yine de çalabiliyorum. Ailemin yardımı ve kendime olan güvenle, Parkinson’un üstesinden geleceğime inanıyorum. İlaçlarımı muntazaman kullanıyorum, fizik tedavimi de eksik etmiyorum.
Temel Reis gibiyim
Türk pop müziğinin ünlü bateristi Durul Gence, eşi Melda Hanım’ın pişirdiği zeytinyağlı baklayı yoğurtsuz yediği zaman Parkinson hastalığıyla ilgili sorunlarının 4-5 saat süreyle yok olduğunu söylüyor. Durul Gence, Yener Süsoy’a "Temel Reis’in ıspanağı varsa, benim de baklam var. Ama taze olacak. Kurusu ve favası işe yaramıyor" diye konuştu. (Fotoğraflar: Sinan ÖZBALKAN )
Günde 250 gram bakla iyi gelir
Parkinson Hastalığı Derneği Başkanı Prof. Dr. Önder Akyürekli, 1942 İzmir doğumlu. 1977’de Türkiye’nin ilk "Nöroloji Yoğun Bakım Ünitesi"ni Ege Üniversitesi’nde kurdu. 24 yıldır Parkinson ve Hareket Bozuklukları ve Nörootoloji-Nörooftalmoloji Ünitesi’nin yönetimini sürdürüyor. Hocam, ne diyorsunuz Durul Gence’nin bakla savaşı için?
- Taze bakla, önemli ölçüde "Dopamin"in öncül maddesi olan "L-Dopa" içeriyor. Taze baklanın 40 gramında 135 gram L-Dopa var, çok yüksek. Yoğurtsuz olmak kaydıyla günde 250 gram zeytinyağlı taze bakla yiyen hastanın bozulan hareketleri düzelebiliyor. Ama bakla asla tek başına ilaç değildir, normal Parkinson hastalığı ilaçlarıyla birlikte alınmalıdır. Ayrıca taze baklanın fazla yenmesi, hastalarda istem dışı huzursuz hareketlerin çıkmasına neden olabiliyor. Parkinson hastalarının yiyeceklerinin iyi ayarlanması gerekir. Dopamin ilaçları, aç karnına ve bol su ile alınmalıdır. Proteinli gıdalar ilaçların mideyi terk etmesini geciktirdiği gibi, beyindeki etkileri azalır.
Bu nedenle hasta, proteinli gıdaları akşamları ilaç alımından 1-1,5 saat sonra yemelidir. Geçtiğimiz yıllarda, sigara içenlerin Parkinson’a yakalanma risklerinin, içmeyenlere göre daha düşük olduğu yolunda yayınlar vardı. Sigaradaki nikotinin, beyinde eksilmiş olan Dopamin düzeyini arttırdığı ileri sürülüyordu. Ancak son bilimsel araştırmalar, sanılanın tam tersine sigaranın son derece zararlı olduğunu kanıtladı. Sigaranın sağlık için son derecede zararlı olduğu, birçok ölümcül hastalığa yol açtığı zaten kesin olarak belirlenmiş durumda. Son yıllarda kahve ve yeşil çayın Parkinson’a karşı koruyucu etkisinin olabileceğine dair veriler elde edildi ama, henüz kesin değil.
Ölümcül bir hastalık değil
- Parkinson hastalığı, beyinde hareketlerle ilgili hücrelerin hızlı yaşlanmasıdır. Hayatı etkilediği halde, yaşamı tehdit etmez, ölümcül değildir. Parkinson, beyinde "Dopamin" adlı maddenin yapıldığı sinir hücrelerinin kaybı ya da dejenerasyonu sonucu ortaya çıkar. Eksilen Dopamin’i yerine koymak için ağızdan veya damardan verildiğinde bariyerleri aşıp beyne geçemiyor. Onun yerine, engeli aşan ön maddesi L-Dopa verilir. Hastalık genellikle çok sinsi ve yavaş biçimde başlar. Hastalar çoğu zaman hastalığın başlangıç tarihini kesin olarak söyleyemez. Çoğunda ilk belirti, bir el veya el parmağında titremedir. Kimi hastada ilk belirti yazı yazarken harflerde küçülme veya yüzde donuk ifadedir. İstirahat halinde görülen "tremor" yani titreme, saniyede 3-7 vuruşludur. Her titreme de Parkinson hastalığı anlamına gelmez. Parkinson’un nedeni kesin bilinmemekle birlikte, yüzde 5 kadar genetik yönü vardır. Hareket bozukluklarının belirmesinden 3-4 yıl önce çoğu hastada koku hissi kaybolur. Bazılarında ise yıllar önce uykunun rüya dönemlerinde huzursuzluk, bağırıp çağırma, yanındaki eşine vurma, yataktan düşmeler olur.
Tenise, futbola devam
- Parkinson hastalarında tıbbi tedavinin yanı sıra, fizik tedavi, beden eğitimi de çok önemlidir. Fiziksel olarak zinde olan hastaların uzun hastalık seyriyle daha iyi başa çıktıkları bilinen bir gerçektir. Hastalar normal hareket açıklığına kavuşmak amacıyla, tüm eklem ve kaslarını her gün kısa sürelerle çalıştırmalıdırlar. Bu çalışmaların hastayı aşırı derecede yoracak kadar ağır olması ya da uzun sürmesi şart değildir. İsterse, sabit duran bisiklet ya da kürek çekme aletlerinden yararlanabilir. Eskiden beri yapmaktan hoşlandığı tenis, futbol gibi faaliyetleri varsa, bunları sürdürmelidir. Çünkü, bu tür sporlarda öğrenilmiş hareketler, içgüdüsel olarak yapılan hareketlere oranla Parkinson’dan daha az etkilenir. (Hürriyet)
YENER SÜSOY
bikmisbroker
17-04-2006, 19:20
Vaktiniz olduðunda ve de sesli olarak mutlaka izleyin......
> BU SITEDE TURKCE OLARAK IYI BI SEKILDE ANLATILMIS.
> BAKMANIZI SIDDETLE TAVSIYE EDIYORUM...
>
>
> http://freehost16.websamba.com/pentagonym/pentagon.htm
İslamabad terzisinin bilinmezleri
Pakistan'ın atom bombasının babası Abdul Kadir Han, dünyanın en büyük nükleer kaçakçısı. Han İran'a atom bombası sırlarını satınca, ülkeyi ABD'nin hedefi yaptı. İşte Han'ın benzersiz hayat öyküsü...
İslamabad terzisi
Pakistan'ın atom bombasının babası ve dünyanın gelmiş geçmiş en büyük nükleer tüccarı Abdul Kadir Han'ın yanında James Bond çırak kalır Kuzey Kore atom bombalarını büyük ölçüde ona borçlu. İran'ı nükleer güç yapan da o. Tam Libya'yı da kulübe sokuyordu ki bir 'aksilik' tüm planlarını alt-üst etti
Önümüzdeki haftaların birinde portresini çizeceğimiz, romanları insanda Pireneler'e yaslanmış bağların konyağı kadar gizemli tatlar bırakan John Le Carre neden ona el atmadı; hala cevabını bulamadık. Oysa gizli servislerin en yetenekli ajanlarına taş çıkartan maceraları ve on milyonlarca dolarlık servet edinmesini sağlayan entrikalarıyla, kesinlikle bestseller olacak bir roman malzemesi o. Abdul Kadir Han'dan söz ediyoruz. Pakistan'ın nükleer bombasının babası. Dünyanın en büyük nükleer kaçakçısı. İran'a atom bombası sırlarını satan ve şimdi ABD'nin hedefi durumuna getiren tüccar bilim adamı. (Rastlantıya bakın; "Time" dergisi durdu durdu, haftalarca araştırıp yaşam öyküsünü ezberlediğimiz adamı, tam da bu satırları kaleme aldığımız sırada kapak konusu yaptı...) Dominique Lapierre-Larry Collins ikilisinin ("Paris Yanıyor mu", "Yasımı Tutacaksın", "Ey Kudüs" ve son olarak 11 Eylül saldırılarını konu alan "New York Yanıyor mu" belgesel romanlarını yazanlar) insanın soluğunu kesen "Bu Gece Özgürlük" kitabını okuyanlar ya da onun beyaz perdeye uyarlamasını izleyenler hatırlayacak. Aynı şekilde, silahsız direnişin mucidi Mahatma Gandhi'nin hayatını konu alan filmi seyretmiş olanlar da (Richard Attenborough yönetmiş, Gandhi'yi Ben Kingsley oynamıştı. Baş kadın oyuncu da gençliğimde düşlerimin kahramanı ya da ilahesi Candice Bergen'di. Laf aramızda, sonra "On" filmiyle Bo Derek alacaktı onun yerini. Hani, Maurice Ravel'in Bolero'sunun eşliğinde sevişen "femme fatale." Neyse- Deriiiin bir iç çekmeyle ve hüzünlendiren "Galiba yaşlanıyoruz" itirafıyla geçiştirelim. Gandhi filmi, 1983'te 8 dalda Oscar ödülü almıştı.)
ÇOCUK GÖZÜYLE GÖÇ
Hindistan'ın İngiltere'den bağımsızlığını söke söke kopardığı ama din savaşıyla bölündüğü, Muhammed Ali Cinnah liderliğindeki Müslümanlar'ın Pakistan adıyla ayrı devlet kurduğu 1947'nin o kaos günlerinde, Bhopal'de 11 yaşındaki bir çocuk, çevresinde olup biteni dehşetle izliyordu. Hindular'ın katliamından kaçmaya çalışan binlerce Müslüman, can havliyle garı doldurmuştu. Vagonlardan yayılan çürümüş ceset kokusu tüm kente çökmüştü. 5 yıl sonra yollara düşme sırası onlara geldi. Rajastan çölünü kateden trenle Pakistan'a giderken, bir Hintli sınır muhafızı cebindeki dolmakalemi çekip aldı. Birkaç damla gözyaşı süzüldü yanaklarından. O dolmakalem, Hindistan'da kalan ağabeyinin armağanıydı. Pakistan'a varınca, milyonlarca mülteci gibi başlarını sokacak ev derdine düşen Han ailesini rüzgar Karaçi'ye sürükledi. Dış mahallelerden birinde derme çatma bir eve yerleştiler. Abdul Kadir Han, "üstün zekalı" denecek kadar yetenekliydi. 1960'da devlet onu burslu olarak Batı Berlin'e gönderdi. (Gel de yine anma John Le Carre'yi; Han gittiğinde Berlin Duvarı henüz inşa edilmemişti ama kent ajan kaynıyordu. Han nükleer bilgilerini uluslararası pazarda satışa çıkaracağı yıllarda gizliliği koruma önlemlerini tasarlarken, 1960'ların Berlin gözlemleri çok işine yarayacaktı. ) Batı Berlin'den sonraki durağı Hollanda'nın Delft Üniversitesi oldu, ardından da Belçika'daki Louvain Üniversitesi. Sonunda metalurji mühendisi diplomasını cebine koydu. Kusursuz Almanca ve Flamanca da öğrenmişti.
Abdul Kadir Han her şeyini çok basit görünen bir makineye borçlu. Tamburu ses hızıyla dönen 2 metrelik çamaşır makinesi düşünün. İçine uranyum heksaflüorür koyun. Biraz bekleyin. Sonra makinenin üstünde biriken parçacıkları toplayın. Bunu aynı tip binlerce makineyle binlerce kez tekrarlayın. Alın size nükleer bomba yapmaya yeterli miktarda zenginleştirilmiş uranyum
Amsterdam'daki Urenco konsorsiyumunun santrfüj araştırmaları yapan laboratuvarında iş buldu. O günlerde tanıştığı, Hollanda kökenli bir Güney Afrikalı kıza, yani bir "Boers"e vuruldu. Evlendiler. 18 Mayıs 1974'te sadece onun değil tüm Pakistan'ın hayatını değiştirecek haber geldiğinde, Urenco'nun laboratuvarında 2 yılını doldurmuş ve çevresine güven vermişti. O gün Pakistan'ın can ve kan düşmanı Hindistan ilk atom bombası denemesini başarıyla gerçekleştirdiğini dünyaya duyurdu. İslamabad'da kıyamet koptu. Başbakan Zülfikar Ali Butto'nun konuşmasını tüm Pakistanlılar şimdi bile ezbere tekrarlıyorlar: "Gerekirse kuru ot yiyeceğiz, gerekirse ondan bile vazgeçeceğiz ama mutlaka nükleer bombaya kavuşacağız." Butto'nun dramatik konuşması Han'ın yurtseverlik duygularını şaha kaldırdı. Çocukluğunda ailesiyle birlikte Hindistan'dan Pakistan'a göç ederken, bir sınır muhafızının ağabeyinin anısı dolmakaleme el koymasını anımsadı ve hıncı daha da bilendi. Hemen Başbakan'a mektup yazıp yaptığı işi anlattı, "Emrinizdeyim" sözcüğüyle noktayı koydu. Butto'nun cevabı "Acele gel" oldu. Ve Urenco'nun mühendisi birden ortadan kayboldu. Birkaç ay sonra İslamabad'da ortaya çıktığında, koltuğunun altında çalıştığı laboratuvarda geliştirilen santrfüjlerlerin planları vardı. Sonsuz yetki verildi. Sınırsız bütçe de. Hemen -onun adını taşıyan- bir laboratuvar kuruldu: "Khan Research Laboratory." Tek görevi vardı; binlerce ama binlerce santrfüj üretmek. Sonra Han'ın James Bond'a nal toplatacak günleri başladı. Gerekli parçaları nerelerden bulacağını biliyordu. Urenco'ya malzeme veren şirketlerin listesini de çalmıştı. Güvenlik nedeniyle sürekli gözaltında tutulan o şirketlerle temasa geçebilmek için eski iş ve okul arkadaşlarının yardımıyla bir dizi paravan şirket kurdu. Birkaç yıl sonra o arkadaşlarını, İsviçreli Friedrich Tinner'i, Hollandalı Henk Slobos'u, İngiliz Peter Griffin'i paraya boğacaktı. Şirketler ihtiyaç duyulan "hassas" parçaları fiyatına bakmadan topluyordu. Ama almak yetmiyordu, Pakistan'a ulaştırmak da gerekiyordu. Küresel rüşvet ağı oluşturdular: Armatörleri, gümrükçüleri, bürokratları, yollarına taş koyabilecek herkesi satın aldılar. 10 yıl sonra 1984'te ilk uranyum zenginleştirme fabrikasının kurdelasını keserken hayatının en mutlu, en gururlu ve de en onurlu gününü yaşıyordu. Pakistan'ın Muhammet Ali Cinnah'tan sonra en büyük kahramanı olmuştu. Sadece okullara, caddelere değil, futbol kulüplerine bile adı veriliyordu. Tüm kentleri dev posterleri süslüyor, evlere, işyerlerine, devlet dairelerine, hatta otomobillere fotoğrafları asılıyordu. O günleri müthiş bir keyifle şöyle özetleyecekti: "Batı'nın süper güçleri, Pakistan gibi yoksul ve geri bir ülkenin, uranyum zenginleştirme tekellerini delik deşik edeceğini akıllarından geçiremezlerdi." Han paha biçilmez bilgisini daha sonra dünya pazarındaki ama özellikle ve de öncelikle İslam coğrafyasındaki potansiyel alıcıların hizmetine sundu. Elbette, zengin olma hırsının bu kararında etkisi vardı ama tek neden değildi; siyasal görüşleri ve inancının da hayli önemli payı bulunuyordu. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın Mısırlı Başkanı Muhammed El Baradey ilerde onu şöyle anlatacaktı: "Han sadece para için çalışmıyordu. Onun için ideoloji de önemliydi. Hatta paradan bile önemli ve öncelikli."
Han servetinin kaynağını şöyle anlatıyordu: "Ne yoluma çıkan bir kahvede çay içmeye kalktığımda, ne arabam bozulduğunda tamircide, hatta ne de çocuklarım için uçak bileti almaya kalktığımda, elimi cebime atıyorum. Herkes 'Hediyemiz olsun' diyor. Pakistanlılar böyle işte. Allah onlardan razı olsun."
Doğruydu. Pakistanlılar'ın "Yarı ilah" mertebesine yükselttikleri adam, iyi tanıdığı Batı'dan nefret ediyordu. Şöyle diyordu: "Tüm Batı ülkeleri sadece Pakistan'ın değil, İslam'ın da düşmanıdır." Ve ekliyordu: "Bir İslam ülkesinin atom bombasına sahip olmasına yardım etmek asla suç değildir!" Bilin bakalım ilk müşterisi kim oldu? Elbette İran. Yıl: 1987. İran'ın o sıralar askeri nükleer programı çıkmaz sokaktaydı. Bir türlü uranyumu zenginleştiremiyordu.
İRAN'A İLK SİFTAH
Han ilk temastan sonra Tahran'a gitti ve "P-1" santrfüjünün planlarını verdi. İlkel modeldi bu. İranlılar çalıştıramadı. Han daha sonra iki konteynerle 500 santrfüj yapmaya ve küçük de olsa bir nükleer tesis kurmaya yetecek parça gönderdi. Karşılığında da nakit olarak 3 milyon dolar aldı. İki valiz dolusu "Yeşil", Dubai'de elden teslim edildi. Bu siftahtan sonra Dubai'yi kurduğu "Scomi Precision Engineering" adlı şirketin operasyon merkezi yaptı. Başına da oğlu gibi sevdiği bir Sri Lankalı getirdi: Buhari Seyyid Abu Tahir. 34 yaşındaki kara kuru genci "Bana ulaşmak isterseniz onunla temasa geçmeniz yeterli" güvencesiyle tüm "müşterileri"yle tanıştırdı. Sonra 1990 Ekim'inde ikinci müşteri göründü: Saddam Hüseyin. Irak o sıralar Kuveyt'i işgal etmişti ve ABD "Ya çık ya çıkarırım" diye tehdit ediyordu. Yine İslam dayanışması dürtüleriyle Han ona santrfüj ve atom bombası planları satmayı teklif etti. Ancak Saddam yanıt vermedi. CIA'nın kendisine tuzak kurmuş olmasından kuşkulanmıştı. Han omuz silkip yeni pazarlara yöneldi. Oltaya Kuzey Kore takıldı. Ona önce 1992'de plutonyum fabrikası sattı, ardından santrfüj karşılığı Pakistan'a 20 orta menzilli füze kazandırdı. Kuzey Kore'yi Suriye, Mısır ve Suudi Arabistan'ın izlediği söyleniyor. Ama yalanlıyorlar. Günahları boyunlarına. Ve nihayet Han'ın da sabırsızlıkla beklediği müşteri kapıyı çaldı: Libya. Han'ın adamları ile Libyalılar arasında ilk görüşmeler nerede yapıldı dersiniz? İstanbul'da! Onu Kazablanka ve Dubai'deki buluşmalar izledi. Görüşmelerde Libya heyetine Başbakan Yardımcısı Muhammed Matuk başkanlık ediyor ve Han'ı sınıyordu: Sözüne güvenilebilir mi? Kader ortaklığı yapılabilir mi? Cihazları gerçekten işe yarıyor mu? Han müşterisinin kuşkularını gidermek için 1998 başında 20 tane
Batı istihbarat servisleri henüz kesin kanıt bulamadılar ama Abdul Kadir Han'ın El Kaide'nin çekirdeğinde yer alan "Leşker El- Toyba" örgütünün üyesi olmasından kuşkulanıyorlar. Ve bir cevapsız soru onlara soğuk terler döktürüyor: Han acaba Usame Bin Ladin ya da adamlarıyla bağlantı kurdu mu?
"P-1" santrfüjünü Libya'ya ulaştırdı. Yanında 200 kadar santrfüj üretmeye yetecek malzemeyi de. Bu parçalarla Trablus'un banliyösü Al-Asham'daki uranyum zenginleştirme fabrikası kuruldu. O yılın, 1998'in 28 Mayıs'ında Pakistan ilk nükleer denemesini yapınca, başta Libya olmak üzere tüm müşterilerin Han'la ilgili son kuşkuları da atom bombasının mantar biçimindeki dumanları gibi dağıldı. Kaddafi hemen bin santrfüj birden sipariş etti. Ama gelişmiş modelden, yani P-2 sınıfından olacaktı. Her P-2 santrfüjünde 100 parça olduğu düşünülürse, 1 milyon parça anlamına geliyordu bu! Han siparişi karşılayabilmek ve CIA'nın dikkatini çekmemek için malzemelerin üretimini Avrupa ve Asya'da bir düzine fabrikaya dağıttı. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı raporlarına göre, aralarında epey Türk üretici de vardı! O fabrikalar da hammaddeleri 30 ülkeden sağlıyorlardı. İşin büyüklüğünü düşünün. Libya'ya ilk teslimat 2002 sonunda gerçekleşti. Kaddafi'den bir sipariş daha geldi: Santrfüj yedek parçaları üretecek anahtar teslimi fabrika istiyordu. Hanhem fabrikayı kurmayı, hem de çalıştıracak elemanları yetiştirmeyi taahhüt etti. Bir grup Libyalı staj için Malezya, İspanya ve Güney Afrika'ya gönderildi.
KAÇAKÇILIK FAALİYETLERİ
Kaddafi'nin son derece gizli fabrikasının adı bile konulmuştu: "Shop 1001." Ancak kağıt üstünde kaldı. 4 Ekim 2003'te Alman bandıralı "BBC China" gemisi İtalya'nın Toranto limanına yanaştı. İngiliz MI6 ve CIA'nın talebiyle İtalyanlar gemideki Libya'ya teslim edilecek 5 sandığa el koydular. İçlerinde santrfüj parçaları vardı. Ve Kaddafi 19 Aralık 2003'te dünyayı şaşırtan bir açıklama yaptı: "Libya'nın atom bombası üretmeyi hedefleyen programı vardı ama artık vazgeçiyordu." Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı hemen Trablus'a denetçilerini gönderdi. Onları CIA ve MI6 ajanları izledi. Trablus'a birkaç kilometre uzaklıktaki Canzur kasabasında gizli bir tesiste Libyalılar'la buluştular. Kaddafi'nin adamları iki plastik poşet verdiler. İçlerinde atom bombasının montaj ve kullanım şemaları vardı. Ve de poşetlerin üstünde geldikleri yerin adresi yazılıydı: "Good Looks Tailor, Islamabad." Abdul Kadir Han'ın terzisi! (John Le Carre'nin 'Panama Terzisi' romanı bile bu kadar gerilimli değildi.) Sonra ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Armitage, Pakistan'a gidip Devlet Başkanı -Beşiktaş fanatiği- General Pervez Müşerref'e bir dosya uzattı. Ve 4 Şubat 2004'te Pakistan TV'leri yayınlarını kestiler. Ekranda Abdul Kadir Han belirdi: "Sevgili kardeşlerim. Bu konuşmayı kendi kararım ve özgür irademle yapıyorum ve sizlere en içten pişmanlık duygularımı iletmek istiyorum. Evet, ben nükleer füzelerimizin planlarını yabancı ülkelere sattım. Lütfen beni bağışlayın." Ertesi gün de Müşerref göründü ekranlarda: "Ulusal kahramanımızın bazı hataları oldu. Ama onları kabul ettiğine göre, ben de kendisini affediyorum." ABD de Pakistan ordusunun Usame Bin Ladin'le savaşa daha yoğun ve de daha samimi katkısı karşılığı Han'ı sorgulamaktan vazgeçip dosyasını -şimdilik- kapattı. Nükleer kaçakçılık faaliyetlerinden kimbilir kaç on milyon dolarlık nakit paranın yanı sıra Pakistan'da 6 villa ve bir düzine restoran, İran'da Hazar kıyısında muhteşem ev, Londra'da malikane, Fransa ve İsviçre'de şatolar, Güney Afrika'da uçsuz bucaksız arazi, Dubai'de gökdelen, Mali'de 5 yıldızlı otel sahibi olan Han bir yıldır evinde göz hapsinde. Ve sırça köşkünde volta atarken her gün en az 10 kez aynı cümleyi tekrarlayor: "O Hintli sınır muhafızı ağabeyimin armağanı dolma kalemimi almayacaktı..."
Sen önce kendini kurtar!
Birisiyle tanışıyorsun; daha ismini bile tam öğrenmeden seni çözmeye kalkıyor: "Dur, sakın söyleme: Akrepsin değil mi?" Tabii, kişiliğimi bir dakikada analiz edebildin; çünkü ben, tek hücreli canlılar kadar basit bir yapıya sahibim. Bak, bu da hücre çekirdeğim.
Hadi var sayalım teorin doğru; doğduğum gün, gökyüzündeki bazı yıldızlardan gerçekten de etkilendim. Ama ben, kişiliğimin geri kalan yönlerini de yılın diğer dönemlerinde, yani gökyüzünde başka yıldızlar varken edindim. Buna ne diyeceksin?
Astroloji gibi klasiklerle uğraştığım yetmezmiş gibi, şimdi de yeni moda felsefeler ve inançlar arasında sıkışıp kaldım. Nereye dönsem karşıma ya bir Reiki ya da bir Feng Shui çıkıyor.
Hayret! Bazıları kendilerini yeni bir inanca ne kadar da kolay kaptırıveriyorlar. Birisinden bir şeyler duyuyorlar veya bir kitap okuyorlar, bütün düşünceleri ve davranışları değişiyor.
Yeni moda inançlar, genellikle, o paketleri hatmetmiş bir takım felsefe kuyumcuları tarafından pazarlanıyor. Bu kişiler, ne hikmetse, bütün mesailerini insanları aydınlatmaya ve ruhlarını huzura kavuşturmaya adamışlar.
Önce, usul usul yaklaşıp, sizi yokluyorlar; felsefelerinden tatlı bir doz verip, yiyor musunuz diye bakıyorlar. Eğer olumlu tepki verirseniz; o masum paketlerden, ne kadar aşırı uçların çıkabildiğine şahit oluyorsunuz.
Yok, mızıkçılık edip söylenenleri tartışmaya başlarsanız, kapı suratınıza kapanıyor: "Eğer böyle konuşuyorsan, henüz hazır değilsin demektir..."
Neye hazır değilim yahu? Hakkında düşünmeden, bilimselliğini sorgulamadan ve sağduyuma danışmadan, aklımı bir felsefeye emanet etmeye mi? O halde haklısın; gerçekten buna hiç hazır değilim.
Zaten iç huzur ve aydınlanma, onların anlattığı kadar ucuza elde edilebiliyorsa söyleyin, ben bütün dükkânı satın alayım!
Süslü ambalajlarını bir yana bırakıp incelediğinizde; moda inançların, öyle ahım şahım mesajlar içermediklerini, hatta herkes tarafından bilinen temel doğruları yeniden ısıtıp önümüze koyduklarını görüyorsunuz.
Aslında, farklı felsefelerle ilgili kitaplar okumanın ve onlardan ilham almanın kimseye zararı yok. Ama iş, dini ayinleri andıran toplantılara katılmaya ve kendi vücut sıvını içerek sağlığa kavuşmak gibi abuk sabuk uygulamalara gelince, oyunun adı değişiyor. O noktadan sonra aydınlanma yolculuğu bitiyor, inanç turizmi başlıyor.
Bana sorarsanız; o eşik geçildikten sonra yapılmaya çalışılanlar, eski dinlerin, binyıllardır uyguladıkları misyonerlik faaliyetlerinden çok da farklı değil.
Gelin, size böyle bir misyonerlik hikâyesi anlatayım: Eskimoları Hıristiyan yapmak isteyen rahipler, ciddi bir sorunla karşılaşmışlar. İncil'e göre; Hıristiyan olmanın ilk koşulu, kişinin kendisini günahkâr olarak görmesidir. Oysa Eskimolar, mutlu insanların oluşturduğu huzurlu bir toplulukmuş. Günah ve din gibi kavramları da bilmiyorlarmış.
O nedenle misyonerler; Eskimolara önce günahı ve sevabı öğretmişler. Sonra da günahlarından kurtulmak için Hıristiyanlığı kabul etmelerinin şart olduğunu anlatmışlar.
Böylece Eskimo, mutluluğa ulaşmak için önce mutsuz olması gerektiğini kavramış.
Fıkra bu ya; Kuzey Kutbu'nda misyoner rahiple Eskimo sohbet ediyorlar. Eskimo sormuş:
- Eğer benim Tanrı'dan ve kutsal kitaptan haberim olmasaydı, günahkâr olur muydum, cehenneme gider miydim?
- Hayır, bilmeseydin gitmezdin.
- Peki, o zaman neden bana söyledin?...
Yanlarında olsaydım, misyonerin söyleyemediklerini Eskimo kardeşimin kulağına ben fısıldardım: "Çünkü onun asıl niyeti ruhunu kurtarmak veya seni günahlarından arındırmak değil, masum bir inancı kendi çıkarı için kullanıp otoritesini yaymak. Mümkünse, sırtından para kazanmak."
İster eski bir din olsun, isterse de yeni moda bir akım; bence, herkes inancını birey olarak yaşamalı ve inancının gereklerini önce kendi hayatına uygulamalı.
Bunu yapmadan, başkalarının hayatlarını yönlendirmek isteyenlere ise söylenecek tek bir şey kalıyor:
"Sen önce kendini kurtar. Merak etme; biz başımızın çaresine bakarız."
Hakan Yaman
Hikaye bu ya;
Vaktiyle Ege`nin bir yöresinde tüm çevreyi titreten, astığı astık, kestiği
kestik bir efe varmış. Boylu, poslu ve çok da yakışıklıymış ama hiçbir kıza
gönül vermediği gibi kızlara bağlanırım diye mümkün mertebe soygunlar
dışında
köylerden de uzak durmaya çalışıyormuş.
Gel zaman git zaman, bizim efe şeytana uymuş ve gece şehre yalnız inmiş.
Şehrin
ileri gelen zenginlerinden bir Rum, efe` yi korkudan evinde ağırlamış..
Zengin
Rum`un güzel ve işveli kızını gören bizim efe de kıza deli gibi tutulmuş.
Sabah dağa dönen efenin günleri, artık hep kızı hayal etmekle geçiyormuş.
Adamları ile eskisi kadar ilgilenmediği gibi artık soygunlara da pek iştahlı
katılmaz olmuş. Dağda otoritesinin azalacağından korkan efe, kızı babasından
istemeye karar vermiş. Öyle ya; Kızın babası zengin.. Evlenip şehre
yerleşirse
hayatı da
kurtulacak ve dağda ihtiyarlamak zorunda kalmayacak.
Kızı babasından ister ama kız, ailenin tek kızıdır ve babasının şartları
vardır.
Kızın babası "İlk şartım; Madem benim damadım olacaksın. O zaman bizim gibi
kültürlü, medeni olmalısın. Önce bıyıklarını keseceksin ve dağda bir ay öyle
Efelik yapacaksın. Sonra diğer iki şartımı da yerine getirirsen kız senin!"
diye
şart koşar. Bizim efe celallenir "Bıyıksız efe mi olur lan?!" diye bağırır,
kızar ama adam Nuh der peygamber demez. Kaçıracak ama kız da babasının
sözünden
çıkmamaktadır. Efe ne yapsın? Tek çare babayı memnun etmekten geçiyor.
Güç de olsa bıyıkları keser. Ama bu kez dağda otoritesi sarsılmaya başlar..
Adamları " Efem bu ne iştir?" derler. Efe de bir kıza tutulduğunu ama
babasının
bu şartı öne sürdüğünü söylese de adamları inanmazlar.
Bir ay sonra kızın babasına gider ve ilk şartı
yerine getirdiğini söyler. Kızın
babası, bu kez; " Senin niyetinin ciddi olduğunu anladım. Benim kızım için
çeyiz
dizmek gerek. Dağdaki tüm altınlarını bana getireceksin. Nasıl olsa kızımı
aldığında benim mallarımın tamamı senin olacak." Efe çaresiz dağa çıkar,
adamlarının hisselerine düşen altınları da borç olarak alır. Sözünde
duracağının
nişanesi olarak da tüfeğini arkadaşlarına verir, tabancası ile şehre gelir.
Kızın babasına paranın tamamını verir. Kızın babası da " Nikah yapılmadan
evimde
oturamazsın. Söz yüzüğü takma törenine kadar benim bahçıvanım Yorgo ile
kulübesinde kalırsınız." diyerek efe`yi Yorgo`nun kulübesine gönderir. Yorgo
da
çam yarması gibi bir heriftir ama efe`den çekinir. Yorgo ile efe bir müddet
aynı
kulübede yaşarlar.
Aradan bir süre geçtikten sonra efe kızın babasının karşısına dikilerek; Söz
takma töreninin hala niye
yapılmadığını sorar. Kızın babası da "Yarın bir
ziyafet veriyorum. Şehrin tüm ileri gelenleri katılacaklar. Sen de o
toplantıya
katılacaksın ve herkesin önünde benden kızımı istersin. Ben de herkesin
şahitliğinde kızı sana veririm. Kimse bana kızını korkudan verdi demez." der
ve
efe de kabullenir ama arkadan üçüncü şart gelir; "Sen dağda yaşamaktan insan
içine pek çıkmamışsın. Böyle kaba konuşma ve yürüme ile olmaz. Benim kız
sana
yürümeyi ve kibar konuşmayı öğretsin de; bizi törende mahcup etme!" der.
Efe için son şart çok ağır gelmiştir ama kızı almak için tek yol bu
kalmıştır.
Kızdan vazgeçse dahi, artık dağa da çıkamayacaktır. Dağdakiler, alacaklarını
isteyeceklerdir. Çaresiz, son şartı da kabul eder ve ne kadar ağır gelse de
kızdan yürüme, kibar konuşma derslerini alır..
Akşam konakta büyük bir ziyafet vardır.. Şehrin tüm ileri gelenleri
ile efenin
dağdan gelen arkadaşları toplanmışlardır. Bizim efe de şehirliler gibi
giyinir
ama görünüşü, duruşu, konuşması itibariyle artık eski efe değildir. Yemekte
herkes gözlerine inanamamaktadır. Efe yemek esnasında "Kuşum Aydın " gibi
yürüyerek kızın babasının önüne gelir ve "Ben efe ...... olarak, herkesin
şahitliğinde kızınıza talibim." der.
Kızın babası ise " BENİM İ...NE` YE VERİLECEK KIZIM YOK ! " diye kestirip
atar.
* * *
Galiba AB yolunda Efe(!) gibi olacağız.
* " Terörle mücadele yasasını değiştirin. " dediler. Yasayı değiştirdik,
terörle
mücadele edemez hale geldik. Artık teröristler, İstanbul`da, Mersinde,
İzmir`de
kısacası her yerde yürüyüş yapar hale geldiler. ( Şu anda, ABD de veya AB de
El
kaide yandaşları Usame Bin Ladin resimleri ile gösteri yürüyüşü yapabilir
mi? )
Oysa biz, hala da şehitler veriyoruz.
*
" 48 saatlik gözaltı süreniz uzun kısaltın." dediler. 24 saate düşürdük.
Kendileri ise Londra Metro saldırılarından sonra 28 güne çıkardılar.
* " İfade özgürlüğünü genişletin ." dediler. Atalarımıza sövenleri
yargılayamazken ( O. PAMUK `un davasının hangi kanuna dayanarak düştüğünü
açıklayabilecek hukukçu var mı? ) Kendileri Ermeni soykırımı olmamıştır
diyenleri yargılayabiliyorlar.
* " Dil özgürlüğünü genişletin." dediler. Genişlettik, Kürtçe, Zazaca
kursları
açtık. Kendileri (Hollanda) sokakta başka dillerin konuşulmasını yasaklamaya
çalışıyorlar.
* " Her türlü şartı yerine getirseniz dahi, sizin ülkeniz ve nüfusunuz çok
büyük
olduğundan son kararda AB nin hazmetme kapasitesine (İngilizcesi tam bu
anlamı
vermiyor ama gazetelerde bu şekilde tercüme ediliyor.) göre sizi alıp
almayacağımıza karar vereceğiz." diyorlar. Kahin değilim ama
yaptıkları
çalışmalara göre, Türkiye AB`nin tahmini müzakere süreci sonunda küçülmüş
iki
Devlet veya Federasyon olacaktır. İnanmayan Sayın Osman DİYADİN` in Ben
şehit
miyim, Hain mi?.. adlı kitabını ve bu haftanın (3 Şubat 2006) TEMPO
dergisini
okusun. Adamlar Diyarbakır Kürtlerin başkentidir diyebiliyorlar. Artık
hangisini
hazmedebilirlerse onu alırlar. (Peki bu kadar verdiğimiz sivil - asker
şehitlerimiz mi? diye sormayın nasıl olsa onlar Türk` tü (!) )
* "Güney Kıbrıs Rum Kesimi için; Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyın, yoksa
giremezsiniz! " diyorlar. Bizimkiler yakında tanıyacaktırlar. Daha doğrusu
tanımak zorundadırlar. Tanıdığımızda ise; KKTC`den vazgeçtiğimiz gibi,
bağımsız
bir ülkenin toprağını da silah zoru ile 33 sene işgal altında tutmuş
olacağımızdan(!) 33 yıllık işgal tazminatı ödeyeceğiz. (Louzidiu davası
benzeri)
Yetmedi; 1973 Barış
harekatında ölen Rum askerleri için dahi tazminat
ödeyeceğiz. Tüm bu tazminatları ödeyebilmek için herhalde Trakya`yı versek
yine
ödeyemeyiz. (Ya bizim şehitlerimiz? diye sormayın nasıl olsa onlar Türk` tü
(!)
)
* " Ermeni soykırımını biz tanıdık. Siz de tanıyın, yoksa giremezsiniz!"
diyorlar. Haklı olmamız veya bizim insanlarımızın soykırıma uğramış olması
önemli değil. Önemli olan onların tanımış olmaları. Yoksa, "Sizi aramıza
almayız." diyorlar. Diyelim ki tanıdık; bu kez haksız yere katil millet
olarak
damgalanacak ve korkunç tazminatlar ödeyeceğiz. Tazminatların peşinden
toprak
talebi de gelecek. (Ermenilerce şehit edilen atalarımız mı? nasıl olsa onlar
Türk` tü (!) )
* " Azınlıklar ve Din özgürlüğünde adım atmalısınız! " dediler. Henüz biz
adım
atmadan Misyoner radyolarını kurdular (İstanbul`dan dinlenebilen Müjde FM),
her
gün 24
saat Hıristiyanlık propagandası yapılıyor. Aynı derginin (TEMPO) 51.
sayfasında da Watch Tower İncil ve Dua Örgütünün verilerine dayanarak
Türkiye`de
1679 Protestan misyonerin görev yaptığını, 243 kişinin Hıristiyanlaştırılıp
vaftiz edildiği belirtiliyor. Hepimiz bir gecede hıristiyanlaşsak bile bizi
aralarına kabul etmezler.
* " Özelleştirmeleri hızlandırın." dediler. Biz kıçımızdaki donumuzu bile
satmaya kalkışıyoruz.
(Atatürk Samsun`a çıktığında Madenler yabancılarda idi, Şehir hatları
yabancılarda idi, Demiryolları, sanayii yabancılarda idi. (Hatta T. ÖZAKMAN
Şu
Çılgın Türkler kitabında Konya`dan askeri birliği taşıyan trenin
makinistinin
Rum olduğunu, Türklere bu işin öğretilmediğini yazar.)
Artık kesinlikle eminim ki, biz de Efe`nin akıbetine uğrayacağız..
Alıntı Netten yazanın ellerine sağlık.
--
Lider dediğin önde yürüyen değil, yol gösteren olmalıdır.
Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir. Mustafa Kemal ATATÜRK
bikmisbroker
19-04-2006, 11:11
FARE ÖYKÜSÜ
Evin minik faresi, duvardaki çatlaktan bakarken çiftçi ve eşinin mutfakta bir paketi açtıklarını gördü. Kendi kendine:
- "İçinde hangi yiyecek var acaba ?" diye düşündü.
Bir süre sonra gördüğü paketin bir fare kapanı olduğunu anladığında yıkılmıştı.
- "Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!" diye bağırarak telaşla bahçeye fırladı.
Minik fareyi telaş içinde gören tavuk, umursamaz ve bilgiç bir tavırla başını kaldırdı ve gıdakladı:
- "Zavallı farecik...Bu senin sorunun benim değil. Bana bir zararı olamaz küçücük kapanın" dedi.
Tavuktan destek bulamayan farecik bu sefer telaşla domuzun yanına koştu ve,
- "Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!" diye adeta çırpındı. Domuz anlayışla karşıladı ama,
- "Çok üzgünüm fare kardeş ama dua etmekten başka yapacağım bir şey yok. Dualarımda olacağından emin ol" dedi.
Minik fare çaresizlik içinde ineğe döndü ve ,
- "Evde bir fare kapanı var, evde bir fare kapanı var!" dedi.
İnek ;
-"Bak fare kardeş, senin için üzgünüm ama beni ilgilendirmiyor." dedi.
Sonunda farecik, başı önde umutsuz şekilde eve döndü. Çiftçinin fare tuzağı ile bir gün tek başına karşılaşmak zorunda olduğunu anladı.
O gece evin içinde sanki ölüm sessizliği vardı. Minik farecik aç ve susuzdu. Tam yorgunluktan gözleri kapanacaktı ki birden bir ses duyuldu.
Gecenin sessizliğini bölen gürültü, fare kapanından geliyordu.
Çiftçinin karısı, ne yakalandığını görmek için yatağından fırladı ve mutfağa koştu.
Karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunun kısıldığını fark edememişti.
Kuyruğu kapana kısılan yılanın canı yanıyordu ve aniden çiftçinin karısını ısırdı.
Çiftçi, karısını apar topar doktora götürdü. Doktor, zehiri temizledi sardı. Çiftçi karısını eve getirdi, yatırdı.
Karısının ateşi yükseldi ve bir türlü düşmüyordu. Kadıncağız ateş ve ter içinde kıvranıp duruyordu.
Böyle durumlarda taze tavuk suyunun gerekli olduğunu herkes bilir, çiftçi de bıçağını alıp bahçeye koştu.
Karısı taze tavuk suyu çorbasını içti, biraz kendine geldi.
Karısının hastalığını duyan komşular ziyarete geldiler.
Onlara ikram etmek için çiftçi domuzunu kesti.
Çiftçinin karısı gittikçe kötüye gidiyordu. Yılan, belli ki çok zehirliydi. Birkaç gün sonra çiftçinin karısı iyileşemedi ve öldü.
Cenazesine çok sayıda kişi gelince hepsine yeterli et sağlamak için çiftçi ineği mezbahaya yolladı.
Fare tüm bu olanları büyük üzüntü ile duvardaki deliğinden izledi.
Birisi, sizi ilgilendirmediğini düşündüğünüz bir tehlike ile karşı karşıya ise hepimizin aynı tehlikede olabileceğini hatırlayalım.
Hepimiz yaşam denilen bu yolculukta yer alıyoruz.
Diğerimiz için bir gözümüzü açık tutmalı ve diğerlerini cesaretlendirmek için çaba harcamalıyız.
--
Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerideki cephenin suskunluğudur.
Mustafa Kemal Atatürk
'Türk ekonomisinin önündeki ANA RİSK, yüksek cari açık'
IMF ve Dünya Bankası'nın hafta sonunda ortaklasa düzenleyeceği yıllık Bahar Toplantıları öncesinde IMF'nin yayımladığı Dünyanın Ekonomik Görünümü raporunda, Türkiye'nin yüksek cari açığı, ekonominin önündeki ana risk olarak gösterildi.
Raporun Türkiye'ye ilişkin verilerinde, büyümenin bu yıl yüzde 6, gelecek yıl da yüzde 5 oranında gerçekleşeceği tahminine yer verildi. Türkiye'de tüketici enflasyonu beklentisi de, bu yıl için yıllık ortalama yüzde 6,5, 2007 için de yüzde 4,4 olarak dile getirildi.
Türkiye'de bu yılki cari açık da, gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 6,5'i olarak tahmin edildi. Bu oranın, gelecek yıl yüzde 6,1'e gerilemesinin beklendiği ifade edildi.
Raporun Türkiye bölümünün girişinde, ''2005'te devam eden olağanüstü büyüme oranının, 2006'da yumuşayarak yüzde 6 olarak gerçekleşmesi bekleniyor. Ekonominin önündeki ana risk, yüksek cari açık'' denildi.
Raporda, beklenenin tersine Türkiye'de büyümenin, giderek artan ölçüde iç talebe ve özellikle yatırıma dayalı geliştiği belirtilirken, dış cari dengenin olumsuz yönde ilerlediği ve buna yüksek petrol fiyatlarının önemli ölçüde etki yaptığı kaydedildi.
Türk Lirası'nın da giderek reel değer kazandığına işaret edilirken, Türkiye'ye artan sermaye girişinin, kısmen ülkede iyileşen temel göstergelerden, kısmen de küresel likidite fazlalığından kaynaklandığı anlatıldı.
Öte yandan, Dünyanın Ekonomik Görünümü raporunun enerji fiyatlarına ilişkin bölümünde yer alan bir tabloda, dünyada en pahalı benzinin Türkiye'de satıldığı ve en fazla akaryakıt vergisinin Türkiye'de alındığı belirtildi.
(19 Nisan 2006 Çarşamba) Net Haber