PDA

Tam Sürüm Bilgini Göster : Tencere


Sayfalar : 1 [2]

buena vista
21-05-2007, 19:52
.......
bir ara yoruluyoruz, bir sigara içelim diye agaçlik bir alana

kayiyoruz. orasi da tikabasa dolu tabi. ama popoyu yere

koyabilecek kadar alan var. çimlere oturup bir sigara yakacagiz

tam, bir teyze yaklasiyor yanima. tek basina.

seksen yasini geçmis. bastonlu. basörtüsü var.

günes yakiyor tenimi. gögsüne mustafa kemal resmi

ignelemis. yüzü, piril piril güzel bir

kadin.

"kizim," diyor bana. "buyrun teyze," diyorum. bir yardima

ihtiyaci var herhalde diye düsünüyorum. "bu kanibozuklara

birakmayin bu ülkeyi emi evladim," diyor. "1925'te insan gibi

giyindik, 1930'da haklarimzi aldik, bu

topragin kadinina yakisir gibi olduk hep,

bunlarin kani bozulmus, karismis bunlar,"

diyor. "nasil türediler bir anda, nereden beslendiler anlayamadan

basimiza geldiler."

bugün gelen e-mailden bir bölüm..

meraklı
21-05-2007, 20:10
Hayatımda el öpmeyi sevmem ama ilk kez isteyerek can-ı gönülden o teyzenin elini öptüm, der....:))

buena vista
21-05-2007, 21:22
Hayatımda el öpmeyi sevmem ama ilk kez isteyerek can-ı gönülden o teyzenin elini öptüm, der....:))

Evet..

meraklı
26-05-2007, 01:27
İnsanoğlunun en büyük düşmanı kendisidir, nefsidir. Bu düşmanın en büyük
silahı, *kibir* , yardımcısı da *önyargı*dır.

Çinli bilgeye sormuşlar:
- En sevdiğiniz şey nedir?, diye
- Terzim, demiş, bilge
Şaşkınlıkla sormuşlar:
- Terziniz mi? ama nasıl olur, dünyada sevecek bu kadar şey varken?
- Evet, demiş, bilge, terzim. Çünkü o her seferinde benim ölçümü
yeniden alır. Ama diğerleri, beni tanıyan herkes, bana başlangıçta bir ölçü
koyar ve her zaman bu ölçüyle değerlendirir.

En azından dostlarımızı, değer verdiklerimizi, o gün koyduğumuz ölçüleri
yatarken çöpe atıp, ertesi sabah yeniden ölçsek nasıl olur?

Evet....nasıl olur acep????
İletişim kurmak iletişimsiz olmak....Temelinde ne var; kaba bir cesaret mi korku mu, insan sevgisi mi anlaşılmayı beklerken yanlış yargılanmak mı ? Samimi olurken harcanmak mı...Genelde biri-leriyle yakınlasırken "acaba beni nasıl kullanır" diye önyargıyla dolu olup kendini içine kapatmak, kalın duvarlar arasına hapsetmek mi normali ? Ya da kör cesareti ve duygusuyla adım atıp yine de hep şüphede kalmak mı?

Bilemiyorum..cevapsızım bu konuda...Tek bildiğim inatla inanmayı tercih ettiğim ve çoğunlukla da hayalkırıklığı yaşadığım. Koşulsuz sevdiğim ve düz davrandığım...Ama sanırım bu da karşımda olanın bana karşı inançsızlığını tetikliyor...Ne garip....O zaman yaşamın getirilerinde insanların bu şüphe doğrultusunda mutluluk alanlarının kısıtlandığını hissediyorum..Alınacak keyiflerin yüzeyde kaldığını, samimiyet denen kelime anlamının aslında hiç e doğru yuvarlandığını hissediyorum..

Acaba ben mi yanlış hissediyorum....Kesinlikle...Hayat güzel, insan güzel, hayatı olduğu gibi şartlanmadan yaşamaksa en güzel...

Kalınız sağlıcakla...........:friends:-

Ramo
27-05-2007, 21:02
KAHROLSUN Amerika Birleşik Devletleri! Kahrolsun Avrupa Birliği!" diyemem, böyle bir cümle yazamam, ama "Ne AB, ne ABD, tam bağımsız Türkiye!" diye haykıranları anlarım, onlara saygı duyarım.

Çünkü "Kahrolsun Türkler, Kahrolsun Lazlar! Kahrolsun Kürtler! Kahrolsun Araplar!" diye bağırmıyorlar.

Bu insanlar, Ankara, İstanbul, Manisa, Çanakkale ve İzmir’de alanları dolduran milyonlarca insan AKP’ye ve onun hükümetine de karşılar. AKP’ye karşılar, çünkü onun iktidardan sonra devleti de ele geçirmek istediğine inanıyorlar. Ve bu inançlarında çok haklılar.

Yeni mürteciler, kendi sapkınlıklarını unutup, bu milyonların hareketini faşizan ve militer buluyorlar. Şimdi bu siyasal ve insani "durum"u irdeleyelim.

MİLYONLARCA PARANOYAK!

Sonunda, savunduğum, istediğim, yazdığım, söylediğim şey oldu. "Cumhuriyet" kavramı nihayet siyasal sözlükteki yerini aldı. Olması gerektiği gibi. Bu oluşumda benim de epeyce payım var. İlkin şunu belirtelim: "Cumhuriyet Mitingleri"ni düzenleyenler ve bu mitinglere katılanlar ne İslamcı basına, ne de laik basında yazan Taha Akyol, Mehmet Ali Birand, Hasan Cemal, Yasemin Çongar, Cengiz Çandar, İsmet Berkan, Umur Talu, vb. yazarlara kendini beğendirmek zorunda değil. Bu zevat, AKP ve kadrosunun değiştiğine gönüllü inanıyor ama meydanları dolduran milyonların bu eylemi Cumhuriyet’i, demokrasiyi, laikliği ve sosyal hukuk devletini savunmak için yaptığına inanmıyor. Keyfleri bilir!

Taha Akyol’a göre taşınan pankartlar, totaliter ve paranoyak hissiyatın örneği imiş (Milliyet, 08.05.07).

Umur Talu’ya göre, Türkiye’de ortaya çıkan Cumhuriyetçiliğin özgürlük, eşitlik, kardeşlik idealleriyle ilişkisi yokmuş, demokratikleşmeye öfkeli bir oluşum imiş (Sabah, 08.05.07).

Cumhuriyetçi topluluk, Pentagon’u yeni Türkiye haritaları yayınlayan, PKK’yı koruyup destekleyen, Irak’ı işgal eden, yeraltı ve yerüstü stratejik zenginlikleri olan ülkeleri silah zoruyla demokratikleştiren (!), Türkiye’ye ılımlı İslam kefeni giydirmek isteyen, Ermeni soykırımı yasasını başımızın üzerinde cellat kılıcı gibi sallayan ABD’yi sevmiyor, istemiyor. ABD yaptıklarını yapmazsa bu duygu ve düşünceler değişebilir. ABD, artık Türkiye’de AKP iktidarından başka bir sivil toplum iktidarı olduğunu biliyor. Bu bilgi, ilişkilerimizi sağlığına kavuşturacaktır. "Amerika’ya karşı iyi davranın yoksa ülkenize demokrasi getiririz" ("Be nice to America or we’ll bring democracy to your country") komik tehdidi sökmez artık!

ABD’NİN İSLAM’I!

Sırası gelmişken Ilımlı İslam ne anlama geliyor açıklayayım: Bu İslam, sivilleşmiş, çağdaşlaşmış, hurafelerden kurtulmuş, Cumhuriyet ve demokrasiye uyum sağlamış bir İslam değil. ABD’nin politikasına bağlı ve bağımlı bir İslam. AKP bu nedenle destekleniyor.

Avrupa Birliği de artık ayağını denk almak zorunda. Fransa, Türkiye’yi halkoyuna sunarsa, Türkiye de AB’yi kendi halkına sorabilir.

AKP iktidarda kalırsa, bundan sonra ABD ve AB ile ilişkileri daha kolay ve daha sağlıklı olabilir. Kullanmaya cesareti varsa, elinde artık somut kozlar var. 22 Temmuz yeni bir hükümet verirse, bu "sağlıklı" ABD ve AB karşıtlığından onurlu bir politika çıkabilir.

AKP ve İslamcı basın ile laik basında konuşlanmış zevatın bu gerçeği görmesi çok güç!..
Özdemir İnce (Hürriyet

Ramo
27-05-2007, 21:10
GÜNEYDOĞU'DA savaşmış bir subay sormuştu: "Şehit olmak mı zor, şehitlik haberini vermek mi zor?"
Şaşırıp kalmıştık, sanki bir yumruk yemiştik, o devam etti:
"Ya da oğlunun, kocasının, babasının şehitlik haberini almak mı?"
* * *
GÜNEYDOĞU'DA altı şehit daha verdik, altı ailenin ocağına ateş güllesi düştü; kimi oğluna, kimi kocasına, kimi babasına, kimi nişanlısına yandı.... Ama kaç gün, kaç zaman, ölümle ölünmüyor ki! Hayat, bu büyük acıya, ölüm acısına rağmen sürüyor, kaybettikleriniz hiç aklınızdan çıkmasa bile...
* * *
HAKAN Evrensel bir olay anlatır... (x)
Bir askeri lojman, karşılıklı iki dairede iki genç subay ve çok iyi anlaşan eşleri...
"Aydın Teğmen"in eşi -rütbesi belki de üsteğmendi, belki de yüzbaşı- sabah mutfağı toplarken pencereden dışarı baktı, nizamiyeden siyah bir otomobil ve arkasında da bir cankurtaran, bu araçların niçin geldiğini artık öğrenmişti, içinden "İnşallah bize gelmez" diye dua etti. Oysa araçlar gelip onların apartmanının önünde durdular. İçi titredi, kapıya dayanıp dışarıyı dinledi. Telaşlı bir koşuşturma, bir şeyler olduğu belli. Küçük köpekleri Can Can, sessiz inlemeye başladı, havlamıyordu...
Merdiven başındaki komutan soruyordu:
"Kaç numaralı daire oğlum?"
"Komutanım numara yazmıyor kapılarda..."
"Niye öğrenmedin!"
"Komutanım, hemen sorarım!"
* * *
"DUR, yapma!" demeye kalmadan er, zili çaldı.
Sonra?
Sonrasını "Aydın Teğmen"in eşi anlatsın:
"Sevil de kapının arkasında benim gibi bekliyordu. Kapı açıldı, bir çığlık bütün apartman koridora çıktı. Koşuşturma sürerken, ben ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Kapının arkasında yere diz çökmüş, Allah'a şükrediyordu. Ellerimi titreye titreye ağzımdan çektim, Aydın'a bir şey olmadığı için seviniyordum, ama karşı dairede gördüğüm manzara beni darmadağın etti, büyük bir suçluluk duygusuyla irkildim. Duygularımı bastıramıyordum bir türlü, zaten gerek de kalmadı. Bir iki dakika içinde hata yaptıklarını, yanlış eve geldiklerini anladılar. Onca gürültünün içinde, her şeyi duymuştum."
* * *
SONRA...
"Benim kapımı defalarca çalmışlar, kapıyı kırmışlar, beni hastaneye kaldırmışlar, Levent'le Selin'i de okuldan almışlar."
* * *
"AYDIN Teğmen"in eşi kocasının "şahadet" haberini böyle öğrendi.
Ve o iki dakikayı keşke yaşamasaydım, dedi...
"Çok şükür kocam şehit olmamış!" diye sevindiği o iki dakikayı...
* * *
HER şehit evinin bir öyküsü vardır...
Bu da onlardan biri...
————————
(x) Güneydoğu'dan Öyküler/2 Ümit Yayıncılık

h.pulur@milliyet.com.tr

janus
28-05-2007, 09:35
...
Siz, sizi ellerinde sopalarla döve döve mi türbana sokacaklar sanıyordunuz!
Hala daha, gerçekleri göremeyen safdil garibanlar, "Amma da büyüttünüz bu turban konusunu! Bırakın insanlar istedikleri gibi giyinsinler. Bu bir inanç özgürlüğü meselesidir" deyip duruyorlar. Ben de türban sorununun aslında bir kadın hakları

konusu olduğunu söyleyip duruyorum ama onların düşündüklerinin tam tersi yönden. İsmet Berkan'ın
kelimeleri ile, `muhtemel bir cumhurbaşkanının eşinin başının açık veya kapalı olmasının Türkiye'de ciddi siyasi gerilime neden olması` o kadar şaşılacak bir şey mi acaba? Berkan'ın Amerikalı arkadaşının söylediği gibi: `Bir de tersinden bakın, türban Çankaya'ya girdikten sonra acaba türbansızlar Çankaya'ya girebilecek mi?`

Böyle tersinden bakamayacak kadar yeteneksiz veya zaten önyargılı olanlara sormak gerek: Türkiye'de türbanın "kazanmasının" türbansızların sıfırlanması anlamına geleceğini göremiyor musunuz?

"Hayır, Türkiye hiçbir zaman İran olmaz!" demeyin bana. Türbansızların sıfırlanmasında hiç de öyle (İran'da olduğu gibi) sopaya filan gerek olmayacağını hala algılayamıyorsanız, buyurun size (Sabah'tan Erdal Şafak'ın kösesinden) "Bir Fas öyküsü". Bu öykü de sizi ürpertmiyorsa (uyandırmıyorsa), artık

söylenecek bir şey kalmadı.










Bir Fas öyküsü

Fransa'nın en önemli gazetesi "Le Monde", 18 Mayıs'ta uzun bir Fas röportajı yayınladı. Başlığı: "Hicab Fas'ın üstünü örtüyor". Hicab, başörtüsünün ya da türbanın bir başka versiyonu.
Gazete, mümkün olduğunca çok okunması için röportajı üç gün internet sitesinde tuttu. Amacına da ulaştı; en çok "tık"lanan ve okurdan en çok mesaj alan yazılar listesinin başına yerleşti.
Türk basınında birkaç gazete o röportajdan yapılmış haberlere yer vermekle yetindi. Oysa "Le Monde"un Fas'tan aktardıkları daha fazla ilgiyi hak ediyor. Buyurun size genişçe bir alıntı:
"Bir sessiz devrim bu. İslam'ın

rengi olan bir yeşil devrim. Bir orta öğrenim kurumunda Fransızca öğretmeni olan Sukayna 'Ülkemi artık tanıyamıyorum' diyor.
Sukayna 20 yıl önce okulunda göreve başladığında, sadece bir öğretmenin başını örttüğünü hatırlıyor. Bugün ise tam tersi: Onun dışında tüm kadın öğretmenler ve tüm kız öğrenciler kapalı. Sonunda Sukayna'nın sinirleri boşaldı, depresyona girdi, görevi bıraktı.
Hiçbir zaman dincilerin doğrudan saldırısına hedef olmadığını söylüyor. Sadece küçük damlaların gün geçtikçe birikmesi. Kısa kollu, dudakları rujlu ve sadece ayak bileklerini gösteren etekle okula gittiğinde örtülü meslektaşlarının dokundurmaları: 'Güne haram şeylerle başlanması ne kadar kötü' gibi. Ya da dolabına üç kez pembe türban bırakılması

gibi. 'Cebinize bir çakıltaşı konuyor. Çakıltaşının ağırlığı nedir ki. Sonra birgün öyle ağırlaşıyor ki o çakıltaşı, taşıyamıyorsunuz' diyor.
Fas'ın Fransızca yayınlanan dergisi 'Tel Quel' 11 Mart'ta Kazablanka Üniversitesi güzel sanatlar fakültesindeki bir olayı aktardı. Okulun başı açık son 5 kadın öğretmeninin posta kutularına örtünmeleri uyarısı yapılan mesajlar

bırakılmıştı. Derginin yazı işleri müdürü 'Fas'ta ilk kez böyle şeyler oluyor' diye konuşuyor.

5 yılda gelen değişim
Dahası artık sadece kadınlar değil, erkekler de hedef alınıyor. Örneğin düzenlediği kültürel

faaliyetler İslami bulunmadığı için duvarlara karalanan yazılarda kafirlikle, dinsizlikle suçlanan El-Cedidi lisesi öğretmeni gibi. 'Çok acı çekiyor' diyorlar yakınları, 'Öğrencileri artık ona kuşkuyla bakıyor, eskisi gibi saygı göstermiyorlar.'
Herşey sessiz oldu. Düşünceler de, elbiseler de usul usul değişti. Hiçbir tartışma, miting ya da çatışma yaşanmadan. Sukayna'nın albümündeki okul fotoğrafları sanki bir başka yüzyıldan kalma gibi: 'Şuna bakın. 1992'de çekildi. Kadın ve erkek öğretmenler birlikte

poz veriyorlar. Bugün böyle birşeyi düşünmek bile imkansız.' Hüzünle 'İslamcılar'ın iktidarı da ele geçirmeleri artık an meselesi' diye iç çekiyor..."
Fas'taki gelişmeleri yakından izlediğimiz için bu "değişim" bizi şaşırtmadı. Örneğin, geçen yıl önce Rabat Üniversitesi'nde son sınıfta okumakta olan bir kız öğrenci şöyle diyordu: "Ben fakülteye girdiğimde sadece 2 türbanlı vardı. Bir ay sonra 4'e çıktı. Onu izleyen ay 8'e... Herkes birine çengel atmakla görevliydi. Sonra çengel atan da başka birine. Bugün görüyorsunuz; okulun dörtte üçü kapalı."
Oysa 5-6 yıl önce böyle değildi. Alın size Fransız "L'Humanite" gazetesinin 20 Mart 2000 tarihinde yayınladığı Rabat çıkışlı Fas izlenimlerinden birkaç cümle: "Rabat ve Kazablanka sokaklarında çok ama çok az türbanlı görebilirsiniz. Öğrencisinden öğretmenine, memurundan işçisine kadar kadınların ezici çoğunluğu modern giyimliler."
"Le Monde"un gözlemiyle bitirelim: "İslamcılık derin ve kalıcı olarak Fas'a el koyuyor."





http://arsiv.sabah.com.tr/2006/05/23/yaz08 -40-101.html









İşte bu yüzden "semboller" çok önemli Turkiye'de.

Ramo
28-05-2007, 23:20
"NE yapıyorlar bunlar?" dedi yaratan.

Ona kadastro raporlarını götürdüler:

- Tam 72 gölü kurutup kimisini tarla olarak köylülere dağıtmışlardı seçim zamanı... Kimisinin içine kooperatif evleri yaptılar, kimisinin içine havaalanı...

- İçmesuyu havzasındaki korulukları, ağaçları kesip oraya Formula-1 pisti kurdular.

- İstanbul’un su tutan ormanlarından en görkemli ikisinin ortasını açıp sülünleri ve karacaları kovalayıp Koç ile Sabancı üniversitelerine verdiler.

- Kalan ormanlık alanları kum ve kömür ocaklarına tahsis ettiler, ya da binbir türlü hile, rüşvet, ahlaksızlıkla, skandallarını gazetelerden okuduğunuz "bilmem ne kent"lere peşkeş çektiler.

- Marmara’nın en güzel ve yeşil yarımadalarından birisini Ford’a "otomobil fabrikası" olarak hibe ettiler.

- Büyük kentlerdeki tüm su toplama havzalarına gecekondular yapıldı. Sonra her seçim öncesi onlara tapular dağıtıldı.

- Akdeniz’in kıyı şeridindeki ormanları yok ederek, beş yüz yıllık çamları keserek zenginlere "golf sahası" yaptılar, yapıyorlar.

- Tam 120 kilometre kanal döşeyerek, başta Konya olmak üzere çevre kentlerinin sanayi ve kanalizasyon sularını, insanoğlunun yapabileceği en büyük aptallıkla Tuzgölü’ne akıttılar.

- Bu ülkenin bütün nehirleri ve ırmakları, kıyısındaki fabrikaların kullandıkları boya renginde akar.

- DSİ denilen bir devlet kurumu, doğal su rezervi sayılan ne kadar sulak alan varsa kuruttu.

*

Saymakla bitecek gibi değil...

Bu kadar aptallıktan, ahmaklıktan, doğaya ihanetten, görgüsüzlükten, kıyımdan sonra "Su yok" diyorlar.

Ne bilim adamlarını dinlediler, ne "yapmayın-etmeyin" diye çırpınan çevrecilerin uyarılarını...

Türkiye gibi yeryüzünün en zengin su rezervi susuz kaldı.

Çünkü; bu kadar yaygın ve acımasızca ihanete hiçbir yapı dayanamazdı, dayanamadı...

Sonunda kadastro raporlarına baktı, baktı...

Ve Allah suyumuzu kesti.

Bekir COŞKUN
bcoskun@hurriyet.com.tr

Ramo
01-06-2007, 23:42
BEN hiç böyle seçim yatırımı görmemiştim:

Bedava sünnet...

Çaya, pancara, fındığa, fıstığa desteği uygun görmeyen IMF, bu minik aletin ucuna yapılan yatırıma karşı çıkacak değil.

Milli irade etkilenir mi bundan?

Etkilenir.

Milli irade, çocukların pipisinin ucunda tecelli edecekse, ne diyeceksiniz?

*

Türklerin, yakaladıkları ecnebiyi yatırıp sünnet ettirme ve ağlamakta olan "Hans"ın adını "Hasan" koyma eğilimleri böylece ilk kez bir parti politikası bazında kendini gösteriyor ki, bu ancak AKP’nin aklına gelebilirdi.

Biliyorsunuzdur; Tayyip Erdoğan’ın düşüncesi aslında Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini kesmekti.

Bunu yapamadılar.

Bunun üzerine Anayasa’yı "ehl-i sünnet" yapma girişimi başladı. Özellikle anayasanın "laiklik ilkesini" ucundan kesip alma çabası başarısızlıkla sonuçlandı.

Peşinden "Oldu da bitti maşallah..." nidaları arasında Çankaya’ya "dindar birisini" çıkartma çabasına giriştiler.

Başaramadılar...

İşte o sırada "Paşa’yı yakalayın..." denildi...

Olmadı...

Son birkaç gündür başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yargıyı kucağa oturtup sünnet ettirme girişimini izliyorsunuz.

Yine olmuyor...

*

İşte; bu devleti ve devletin kurumlarını "ehl-i sünnet" konumuna getiremeyince, demek ki akıllarına geldi:

Vatandaşın pipisi...

Ve bildiğiniz gibi önceki gün açıkladılar:

Sünnet bedava...

Yani toplumun cahil kesiminin ağzına şekeri doldurup, ak oylarını alma girişimi...

Holdinglerin, yabancı sermayenin, Arap şeyhlerinin, özelleştirme avantacılarının kazançlarında mutlu düzenlemeleri daha iktidara geldikleri günlerde yaparken, sünnetin bedava olmasını seçime günler kala akıl etmeleri size tuhaf gelmesin.

Arkadaşlara yakışan ve onun seçmenlerine uygun bir şeydir bu:

Seçim rüşveti olarak bedava sünnet...
Bekir COŞKUN

Ramo
01-06-2007, 23:50
AKP yandaşları ve medyası, yoğun propaganda yapıyor: "Cumhurbaşkanı, cezaevlerindeki teröristleri hastalık bahanesiyle affedip sokağa salıyor."

Bu, Türkiye’de piyasaya sürdükleri en büyük yalanlardan biri. Bunu size eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in sözleri ve imzasıyla kanıtlayacağım. CHP İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu bu konuyu Adalet Bakanı’na bir soru önergesiyle sordu:

"Anayasa’nın 104. maddesine göre sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle belli kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak yetkisi Sayın Cumhurbaşkanı’na verilmiştir.

Bu bağlamda Cumhurbaşkanı bu yetkisini kullanırken, bunların seçimi Cumhurbaşkanı tarafından mı yapılmaktadır?

Affedilen kişilerin Anayasa’da öngörülen konumda olduklarını (sürekli hastalık nedeniyle tahliyesini) belirleyen kurum hangisidir ve bu kurum hangi Bakanlığa veya bakanlıklara bağlıdır?"

Adalet Bakanı Cemil Çiçek tarafından bu önergeye verilen yazılı yanıtı özetliyorum:

"(Cezaevlerinde yatmakta olan) Hükümlülerin bu konudaki (tahliye) taleplerini Bakanlığımıza veya Cumhuriyet Savcılıklarına yapmaları durumunda, zaman geçirilmeden tam teşekküllü bir devlet hastanesine sevk edilerek hastalığın tıbben tesbit edilmesi, sonra raporun (bir kez daha tetkik ve onay için) Adli Tıp Genel Kuruluna gönderilmesi, hastalık saptandığı takdirde belgelerin derhal Bakanlığımıza gönderilmesi gerekmektedir.

Yukarıda belirtilen süreç sonunda ikmal edilen dosya, Bakanlığımızca gereği takdir ve İFA EDİLMEK ÜZERE Cumhurbaşkanlığı makamına sunulmaktadır. Bilgilerinize arz ederim. Cemil Çiçek. Adalet Bakanı. İmza."

Emin ÇÖLAŞAN
ecolasan@hurriyet.com.tr

Ramo
10-06-2007, 10:54
İZMİR Kuş Cenneti, Çevre Bakanlığı tarafından "Koruma Sahası" olmaktan çıkartıldı.

Niçin?..

Koruma altına alınmış bir doğal Kuş Cenneti’ni niçin "korumaktan" vazgeçerler?

Orası; altında Türkiye Cumhuriyeti’nin imzası olan Uluslararası Ramsar Sözleşmesi kapsamındadır. Yani Türkiye orayı tüm insanlığın malı sayarak, 150 devlete "Koruyacağım" diye söz vermiştir.

Ayrıca "Birinci Derecede Sit Alanı"dır.

(.......)

Hepsi bir yana...

238 çeşit kuşun ve bu arada pembe patili "Guguk"un yuvasıdır orası.

O, bu günlerde bir dalın üzerinde önce aşk şarkıları söyler ve dans eder, minik kara gözlerini süze süze.

Tıpkı bizler gibi sevdalanır.

Tıpkı bizim kadınlarımız gibi, özenle yuvasını yapar, tül tül otlarla perdelerini asar.

Bu arada durmadan şarkısını mırıldanır.

Uzaklaşıp uzaklaşıp yuvasına konar, her konduğunda "Ne güzel yuvam var" der gibi sevinçten kanat çırpar.

Yakında dünyaya gelecek yavruları için yuvasının yumuşak olmasına özen gösterir, durmadan otlardan minderler-yastıklar hazırlar.

Tıpkı annelerimiz gibi...

(........)

Şimdi onun yuvasını yıkacaksınız...

Niçin?...

Onun yuvasını hangi müteahhide, hangi holdinge, hangi sermaye grubuna söz verdiniz?...

Kimin dozerleri-kepçeleri gelip Kuş Cenneti’ni yerle bir edecek ve orada apartman blokları yükselecek?...

Peki; dönüp dünyaya ne diyeceksiniz?...

Onlara bir tek temiz ırmak, bir tek bozulmamış koy, bir tek kirlenmemiş deniz, bir tek yanmamış orman, bir tek suyu tükenmemiş göl bırakmadığınızı, sıranın "Guguk"un yuvasına geldiğini nasıl anlatacaksınız?...

Bir akla ve yüreğe sahip misiniz?...

Merhametiniz var mı?...

Vicdanınız nasıl elverir?...

Nasıl kıyarsınız Kuş Cenneti’ne?...

Nesiniz siz?...

İnsan mı?...
Bekir Coşkun Hurriyet

Ramo
12-07-2007, 11:45
“Efendiler, sirasi gelmisken aziz milletime sunu tavsiye ederim’ ki bagrinda yetistirerek basinin uzerine cikaracagi adamlarin kanindaki öz cevheri cok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an bile geri kalmasin “
Gazi Mustafa Kemal Ataturk

buena vista
26-08-2007, 11:07
Doğan HIZLAN


dhizlan@hurriyet.com.tr


CUMA akşamı alışveriş merkezlerini dolaştım. Hepinizin, hepimizin yaptığı gibi. Elbette aradığımı bulamadım.

Kolaylığa, tembelliğe çok mu alıştık?

Bir binanın içine giriyoruz, bütün ihtiyaçlarımızı karşılayıp ya da karşıladığımızı sanıp, üşengenliğimiz yüzünden, gustolarımızı hadım edip çıkıyoruz.

Farklarının ne olduğuna karar veremediğim, aynı görüntüde değişik isimde mağazaların yan yana sıralandığı kişiliksiz mekánlar.

Gülten Akın’ın, Türk şiirinin başyapıtlarından İlk Yaz şiiri, kişilik unutkanlıklarımızı, incelikten kabalığa şuursuzca atlayışımızı, yürek burkan ustalıkla bize umarsız bir ruh haliyle hatırlatıyor:

"Ah, kimselerin vakti yok

Durup ince şeyleri anlamaya"

İki dize, dolaşmamın izlenimlerini bir yazıya gerek bırakmayacak biçimde özetleyiveriyor. Soluk soluğa, bize dayatılan bir yaşam temposunun, bilimkurgu filmlerinde yer alan durakları.

* * *

SÜSE, gösterişe dair her şeyin yan yana sıralandığı binalarda, ne bağımsız bir CD’ci, ne de bir kırtasiyeci bulunuyor.

İncelikleri anlamaya da, talep etmeye de ne vakit var, ne zevk.

Yazılıp atılan bir kalem alınız, cebe sığan küçük bir defter, buna da gerek kalmayabilir, káğıdın, kalemin zevkinden uzak durarak, laptop’unuzu yanınızda taşımanız yeter.

Kahvehaneleri de bir zincir marka, farklı olmaktan vazgeçin, klásik anlamda bir pastane bulamazsınız. Oturun bir ’cafe’ye, bir fincan kahve içme zevkinizi, gelişme adına kurban edin. Modernleşme fedakárlık ister.

Ben, ayrı dükkánlardan, ayrı şarküterilerden, ayrı ısmarlama gömlekçilerden, terzilerden hoşlanıyorum.

Karşı karşıya konuşmanın işi güzelleştirdiği, insanileştirdiği kanısındayım. Büyük hazır elbise mağazalarının önünden geçerken, onu giyenlerin de bir an cansız manhkenler gibi olacağını düşünüp gülüyorum.

Modası geçmiş bir alışveriş anlayışınız var diyebilirsiniz. Plastik bardakta kahvenizi içerken, beni eleştirebilirsiniz.

Oralarda kahve içeceğime, uzak bir İstanbul semtinde kahvehaneye gitmeyi tercih ederim. İyi pastaneleri hariç tutuyorum tabii.

Bu soğuk, kişiliksiz binalardan içeri girince, nerede, hangi memlekette olduğum sorusunun yanıtını veremiyorum.

"Bize dair ne var?" sorusu havada kalıyor.

* * *

EN ünlü mağazaların bulunduğu bu binalarda, bir CD satan bağımsız mağaza yok, bir kırtasiyeci yok.

Batılılaşmanın neresindeyiz? Yoksa gökdelenlerin gölgesinde bir Amerikan kasabasında mıyım?

Bugün alışveriş merkezlerini gezenler; lütfen bu soruyu kendinize bir sorun.

Ramo
31-08-2007, 18:05
Sokrates öncesi felsefe tarihine ait Antik Yunan düşünürlerinden “yedi bilge”, Ege Denizi’nin iki yakasından gelip aralarında söyleşmek üzere Delfi kentindeki Apollon tapınağında buluştular, bir gün.

Tapınağın yaşlı rahibi, onları bir arada bulmuşken, tapınak duvarlarına tarihe kalacak vecizeler yazmalarını istedi. Ispartalı Şilon, merdivene tırmanıp tapınağın çatı kirişine: “Kendi kendini iyi tanı!” tümcesini kazıdı. Kleobules ve Periandres, kirişi tutan duvarlara, “Ölçü mükemmelliktir”

ve “Dünyanın güzelliği sükûnettir” yazdılar.

Alçakgönüllü Solon, gözlerden uzak bir köşeye, tarihe geçecek “İtaatı bilirsen, emretmeyi öğrenirsin” deyişini oydu. Thales, tapınağın dışına, gezginlerin görebileceği biçimde: “Yoldaşlarını anımsa!” sözünü işledi. Anlaşılmazlığıyla ünlü Pittakos, yerdeki taşlara gizemli bir: “Kefaletini iade et!” tümcesi düştü.

En sona, bizim Söke yakınlarındaki Priene kentinden gelen Bias kalmıştı. Düşünür dostlarının şaşkın bakışları önünde boynunu büküp, bir şey yazmak istemediğini söyledi.

“Haydi Bias, Teutamos’un oğlu, sen ki aramızdaki en parlak ışıksın...” diye başlayan cesaret verici ısrarlara epeyce nazlandıktan sonra, titrek elleriyle bir keski alıp: “İnsanların çoğunluğu kötüdür” yazdı tapınağın duvarına.



***

Bu tümce, bence insanlık kavramının geçmişten geleceğe en ürkütücü anlamını içerir. Açmak gerekirse, insanların tek tek o kadar da fena olmadıklarını, ama bir araya gelip kitle psikolojisine girdiklerinde, içlerindeki kötülüğün de kitleselleştiği anlamına gelmektedir.

Bırakın politikayı, sosyali, salt çevresel anlamda bile bu böyle.

Boşuna dememişler, “nerede çokluk, orada b.kluk,” diye.

İnsan yığılan büyük şehirlerde, insanlara yer açmak için yeşil alanlar betonlanıyor. Yeşil alanlar betonlanınca, toprak yağmuru ememiyor, yer suları beslenemiyor. Toprağın ememediği sular sel felaketine yol açarken, yer suları tarafından beslenemeyen göller, nehirler, barajlar kuruyor. Sonuç: İnsanların yığıldığı büyük metropollerde, sokaklar kubur kokuyor, temiz su tükeniyor, kalanı kirleniyor.

Ormanlar ve yeşil alanları, yerleşim merkezlerinin ciğerleri olarak düşünürüz çoğu kez. Doğrudur. Ama yeşil alanlar yalnızca soluk aldırmaz, yeraltı sularının göl, nehir gibi kaynakları süzülmüş temiz suyla beslemesi için de yaşamsal önemdedirler.

Ankara’nın halinin tarifini Ankaralılara bırakıyorum.

Ama İstanbul, tarifime girer, çünkü Dolmabahçe Sarayı’nın önünden geçerken Swiss Hôtel’in kanalizasyonlarını ben kokluyorum.



***

Paris, Londra ve New York’ta kişi başına düşen yeşil alan, 10 ila 12 metrekare arasıdır. İstanbul’da ise, kişi başına bir metrekare bile düşmüyor artık! İstanbul nüfusu azmanlaştıkça nüfuzunu artıran belediye, göçü durdurmak, kentin boş alanlarını imara kapamak, su havzalarını korumak gerekirken, beton rantçılarıyla el ele, satıyor, satıyor, satıyor.

Çünkü Kadir Topbaş, “su kaynakları tükenirse, deniz var,” diye düşünüyor. Zaten dün, deniz suyu arıtılacağının müjdesini verdi.

İyi de, İstanbul’da deniz suyunu sadece tuzdan değil, inanılmaz kirlilikten de arıtmak gerekiyor ve bu arıtmanın maliyeti, belediyenin “rant” için sattığı arazilerden elde ettiği gelirin çok üstünde.

Yani yeşil alanlar, su havzaları korunup, ormanlar kemirilmese ve boş arazilere gökdelen yerine park yapılsa, deniz suyunu arıtmaya zaten gerek kalmazdı.

Başka bir deyişle, deniz suyundan önce kafaları “arıtmak” gerekiyor.

Rant çirkefinden arıtmak.

Mine Kırıkkanat vatan

dentist
25-09-2007, 00:16
Kim demiş?

Thomas Jefferson (13 Nisan, 1743 - 4 Temmuz, 1826) Amerika Birleşik Devletleri üçüncü başkanıdır. 1801-1809 tarihleri arasında başkanlık yapmıştır. Virjinya Üniversitesi kurucusudur. Tarihteki en zeki Amerikan başkanları arasında gösterilmektedir.


Ne demiş?

"Politikacılara fazla güvenmeyin. Onları zaptetmenin tek yolu, anayasaya zincirlemektir" Thomas Jefferson

Kime demiş?

Yorumsuz.

buena vista
06-10-2007, 10:05
http://img509.imageshack.us/img509/4813/image001xc5.jpg

buena vista
09-10-2007, 21:37
CHP’yle artık bir şey olmaz!

Metin Akpınar, CHP’den umudu kesmiş: 'CHP, ’Ya benim çatım altında ya da hiç’ gibi bir katı tutum içinde'. Mine Şenocaklı'nın röportajı

Metin Akpınar, CHP’den umudu kesmiş: “Artık CHP’yi kurtaralım kavgasından çıkmak lazım. Bugüne kadar ’Aman CHP’yi bölmeyelim, aman CHP’ye zarar vermeyelim’ diye sol tandanslı aydınların eli kolu bağlandı. CHP, ’Ya benim çatım altında ya da hiç’ gibi bir katı tutum içinde. O yüzden ben umudumu kestim. Ama cumhuriyetin kuruluşu bu partiyle oldu. Bunun için küçülse de bir kenarlarda duracak. Durmalı da...”

Hüsamettin Cindoruk, ’Türkiye’yi bu gidişattan sol kurtarır’ diyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
Aynı kanaatteyiz. Ama onun sol dediği merkez.

Peki sizinki?
Hakiki sol. Merkezin dışında.

Yani? Mesela Baskın Oran’ın savunduğu hakiki sol mu?
Bence parça görmemek lazım. Yoksa yanılırız. Bence en ciddi çalışma 10 Aralık Hareketi’ydi.

Ama son seçimlerde temsil edilemedi...
Edilemedi. Çünkü orada da bilinçli olarak Kemalizm, Marks, sol saklanmıştı. Söylediği şey doğru, içinde var ama bizim millet bilemediği için iyi anlatamadık. Anlatılamadık. O dönemde 10 Aralık Hareketi’yle birlikte sol partiler birleşseydi olabilirdi.

Bu hareket CHP’nin içinde temsil edilemez miydi?
Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinde artık hiçbir şey olmaz. Bunu unutmak lazım. CHP’yle artık bir şey olmaz.

Dede ismiyle liderlik olacağını sanmıyorum

Neden bir şey olmaz?
Bunun en güzel örneğini ortanın solu politikasının uygulandığı dönemdir. Yani CHP orada bir anlamda halka inerek, halka açılarak, isminin gereğini yerine getirerek halkla özdeşleşerek büyüdü ve iktidara kadar geldi. Alevi oylarını da aldı, sol tandans oyları da aldı, gelir dağılımından payını alamayan insanların oyunu da aldı. Bu rüzgar Ecevit’i yüzde 42’yle iktidara taşıdı. CHP’nin yine aynı şeyi yapması lazım. Tabii ki laikliği savunmasını, demokrasiyi savunmasını, hukuk devletini savunmasını kutluyoruz... Ama CHP’nin sosyal devletin gereklerini halka daha iyi anlatması gerektiğine de inanıyoruz.

Ne zaman karar verdiniz artık CHP’yle bir şey olmayacağına?
Bundan evvelki seçimlerin başında. Yıllarca ne yapıldı? ’Aman bu partiyi bozmayalım. Aman bu partiyi bölmeyelim’ dendi. Herkesin, sol tandanslı aydınların eli kolu bağlandı. Hatta dışarıda çalışmalar yapıldı, içeriyi toparlayalım diye... Olmadı. Olmaz bu iş. CHP, ’Ya benim çatım altında ya da hiç’ gibi bir katı tutum içinde. O yüzden ben umudumu kestim.

İnönü’nün torunu Gülsün Bilgehan toparlayabilir mi CHP’yi?
Kendisini tanımadığım için yorum yapmam zor. Ancak bu işin baba ismiyle, dede ismiyle, soy ismiyle olacağını sanmıyorum. Eğer birikimi yoksa, donanımı yoksa tabii... Ama sanırım Gülsün Hanım’da ’Beni seçilmeyecek yerlere koydular’ isyanı da var biraz.

Peki Erdal İnönü’yle olmuş muydu?
(Gülüyor) Erdal Bey’e, annesi ’Politikaya girme’ dedi. O dinlemedi girdi.

Kemal Derviş solu bir değnek gibi görüyor

Eğer Kemal Derviş CHP’de kalsaydı, bugün başka türlü olur muydu sizce?
Derviş, o bambaşka bir şey. O nevi şahsına münhasır bir kişilik.

O dönemde YTP’yi değil de CHP’yi seçişinin nedenini açıklarken, ’Çünkü CHP’nin barajın altında kalma riski vardı’ demişti...
Olur mu? Onları yarı yolda bırakan da yine Kemal Derviş oldu. Derviş, yaptıklarıyla, fikirleriyle, mantık mekanizmasıyla fevkalade uyumlu. Çok da akıllı... Müthiş bir boyutta liberal ekonomiyi, sağı, uluslararası sermayeyi kolladığı halde, bunun ancak sol bastonla yapılacağını söylüyor. Sol ona göre bir değnek. Ona tutunarak, ona basarak gidiyor ama gittiği yer sol değil...

AKP’nin Derviş’in temellerini attığı ekonomik programdan sapmadığı için Türkiye’nin bugün krizlerle boğuşmadığı belirtiliyor. Dolayısıyla AKP, Derviş’e teşekkür borçlu deniyor... Katılıyor musunuz?
Vallahi kime müteşekkir olacağımı şaşırmış durumdayım. Birine teşekkür borcum var ama o kim bilmiyorum. Birini bulursam teşekkür edeceğim.

Biz anne-babanıza müteşekkiriz.
Sağ olsunlar. Ben de kendimi şanslı addediyorum. İstediğim her şeyi yaptım. Ama ülkenin bu durumunu hak etmedim diye düşünüyorum. 66-67 yaşındayım. Neler gördük geçirdik. En zor günleri de biz yaşadık, en güzel günleri de. Türkiye’nin bu duruma gelmesi beni çok yıpratıyor.

Neler gördünüz?
Üç ihtilal gördük. Daha ne olsun!

28 Şubat ve e-muhtıra eğlencelik kabilindendi

28 Şubat’ı, e-muhtırayı saymıyor musunuz?
Hayır. Onlar eğlencelik kabilinden... Üç ihtilal çok önemli bir şey.

Peki CHP içinde Mustafa Sarıgül’ün çıkışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Çok güzel halkın anlayabileceği sloganlarla konuşuyor...
Son zamanlarda bu moda oldu. Herkes adeta robot. Kuruyorsun, aynı hareketleri yapıyor, aynı şeyleri söylüyor. Bütün demeçlerine bir bakın, üst üste koyun, aşağı yukarı hepsi aynı.

Size ‘Gel CHP’nin başına geç’ denilse?
Mutlaka söyleyenler vardır. Solun yeni örgütlenmesi boyutunda ben de çalışıyordum. Çalışacağım da... Ama ben haddimi bilirim. Birdenbire gelip CHP’nin başına oturmam.

Sırrı Sakık, ’CHP miyadını doldurdu’ diyor. Ne dersiniz CHP de bu gidişle TKP gibi marjinal bir parti mi olacak?
(Gülüyor) Tabii bir misyonu var ya, o komisyonla karıştırılmamalı. Cumhuriyetin kuruluşu bu partiyle oldu. Bunun için küçülse de bir kenarlarda duracak CHP. Durmalı da... Kaybolmaz ama şu yapısıyla iktidara çok uzak. İktidara aday olmayı bırak, iktidara ortak dahi olamaz.

Yine de Baykal’ı harcamamak lazım

Baykal’la bu konuları hiç konuştunuz mu?
Baykal’la resepsiyonlarda falan konuşuyorum. Derdimiz olunca söyleriz. Baykal’ı harcamamak lazım. Şu son yaptıkları, yönetimi hiç tasvip ettiğim şeyler değil. Ama rahmetli Ecevit de, Turan Güneş de, Baykal da bizim oyunumuza gelirlerdi. Tiyatroya yani... Oyundan sonra oturur konuşurduk. İnanın bana oyunu en iyi yorumlayan, en iyi anlayanlardan biri Baykal’dır. Siyaset kadar sanatla da ilgilidir...

Sonuçta solu kim kurtarır sizce?
Hiç ümit yok. Artık CHP’yi kurtaralım kavgasından çıkmak lazım. Bence solda en olumlu hareket, küçük parçalı sol harekettir. 11 Aralık Hareketi, iyi bir hareketti. DSP, SHP, Mümtaz Hoca’nın partisi, Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden’in partisi ve solda programları çok iyi olan partiler var. Onların hepsi birleşip yeniden bir sol rüzgar estirebilir...

Peki kimin liderliğinde?
Lider doğar zaten. Ismarlama lider olmaz ki! Kendi liderini yaratır hareket. Bir de artık niye lider? Belki bir ekip. İlla mı çoban, illa mı sürü? Ama eğer Piriştina yaşasaydı çok iyi olurdu. Belki de CHP yönetimine aday olabilirdi, kazanabilirdi.

Ufuk Uras yolu açtı, aday olabilirim

Yerel seçimler yaklaşıyor. Yine isminiz geçiyor kulislerde...
Bir zamanlar Belediye Başkanlığı’na adaydık ya... Ama artık ancak belde belediye başkanlığı yaparım. Büyük şehirle uğraşamam.

Kadıköy için çok kuvvetli aday olabileceğiniz söyleniyor. Doğru mu?
Doğrudur. Ufuk Uras yol açtı. Kadıköy’de sol düşüncenin hâlâ seçilebilirliği var.

Selami Öztürk’ün karşısında mı?
(Gülüyor) O da özde iyidir.

Aday olabilirsiniz yani?
Bakarız. Ama imkan var mı? Yarın belediye seçimleri var. CHP kendi içinde kavga ediyor. AKP ise seçim çalışmalarına şimdiden başladı. Bağımsız belediye başkanı mı olacağım yani? 45 yıldır kazandığım parayı oraya mı harcayacağım?

Vardır sizde iyi para...
Hamdolsun var. Ama çok denecek kadar yok. Emekle kazanılan para neyse ben o sınırdayım.

Biz sizi iyi yatırımcı olarak biliyoruz... Yanılmıyoruz değil mi?
Paranın kıymetini bilmek anlamında evet, iyi yatırımcıyım. Yoksa ben de iki krizden üçte iki fakirleştim. Rahmetli Sakıp Sabancı bağırıyordu, ’Ben de fakirledim’ diye... 1994 ve 2001 krizlerinde.

SOLCUYUM ÇÜNKÜ...

İki sene hukuk, iki sene felsefe okudum. Ama üniversiteyi bitiremedim. Haylazdım, tiyatroyu seçtim. Ve hep solcu oldum... Çünkü insanlar, ‘Şanslı insanlar, doğru bilgiye kolay ulaşan insanlar, zeki ve müteşebbis insanlar ve bunların karşıtları’ diye ikiye ayrılmazlar. Hele hele birincilerin ikincileri öpmesi diye bir kural hiç yoktur. İşte böyle olduğu için ben solcuyum...

Dalan, Haliç kıyılarını satmak üzere açtı

İzmir’de Piriştina’nın hayata geçirdiği projelerde sizin de imzanız olduğu söyleniyor.
İmza diye büyütmemek lazım. Danışırdı ben de fikrimi söylerdim.

İmza derken, büyük projeler sizin de olduğunuz masalarda çıkarmış ortaya...
Öyleydi... Beni hiç kırmamış, hep dinlemiştir. İzmir’e 40 yıldır gider gelirim. O Melez Çayı’ndaki pis koku yüzünden İzmir’e giremiyordum. ‘Bu şehirde bir belediye başkanı var mı, yok mu bilemiyorum’ demiştim. Boksörler de geçti, Asfalt Osmanlar da İzmir’den, her şey yaşandı. Ama kimse o bataklığı kurutamadı. Piriştina kuruttu. Teknolojiyi kullandı. Oraya uygun ağaç dikti. Karşıyaka’dan Narlıdere’ye kadar bir sahil yolu yaptı. İnsanlar denizle barıştı, sahile indi. Bakın bu karşıdaki sahil yolu da (Caddebostan sahilini gösteriyor) Adnan Kahveci’nin projesidir. Bedrettin Dalan üstlenir bu işi ama asıl proje Özal ve Kahveci’nindir. Burayı Kaliforniya yapmayı amaçlıyorlardı. İlk proje ise aslında Adnan Menderes’indir. Türkiye’nin 3 bin 888 km. sahili vardır. Bütün sahilleri sahil yolu yapmak istiyordu.

Dalan Haliç’te çok iyi şeyler yaptı, hakkını vermek lazım ama...
Allah selamet versin derdi ki, ‘Haliç’in suyu benim gözlerimin rengi gibi olacak.’ Ben de derdim ki, ‘Sen ancak lens takarsan o dediğin olur.’

En azından artık kokmuyor...
Şimdi gidin de bir bakın, nasıl kokuyor? Adacıklar oluşmaya başladı yine üzerinde...

Asıl açılan yeşil alanlarda tesisler kurulmaya başlandı, yazık oluyor.
O sahil şeridi kamulaştırıldı mı bir bakmak lazım. Oralar satılmak üzere yapıldı. Ama ona siyasi ömrü yetmedi Dalan’ın... (Vatan)

Ramo
14-10-2007, 19:51
YURTDA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ ilkesiyle temeli atıldı bu ülkenin

Kurulduğu toprakların adı da anadolu...

Ne yazık ki BARIŞ temelli bu ANADOLU ülkesinde

Her gün bir ana yitirdikçe oğlunu, anaların yürekleri acı dolu...

Gelmeyecek mi hiç bunun sonu ?...

Yeter bu son olsun dedikçe;

Albayrağa sarılmış gençlerimiz toprağa verilmekte

Yetkililerin dilinden de üç, beş yavan sözcük dökülmekte;

"Üstesinden gelebiliriz biz bu kanlı katillerin" diye...

Gelebiliyorsak; öyleyse beklemek niye ?...

Erkek egemen yasama,

Erkek egemen yürütme,

Erkek egemen yargı,

Gereçekleştiremeyecekseniz bu ülkede barışı, durduramayacaksanız dökülen kanı

Çekilin, çekilin aradan

Etten duvar öreceğiz PKK eşkiyasına karşı;

En gencinden, en yaşlışına şehitlerine yanan her anadan...



Ve sizlere de söyleyecek bir sözüm var CUMARTESİ ANNELERİ;

Sokaklara döküldüğünüz 1999 yılından beri, dineceğine, daha da çoğaldı akan kan...

Çocuklarınızı çevirip de bu yanlış yoldan geri, BARIŞ üzerine öğütler vermek yerine; onlardan önce düşmektesiniz öfkeyle sokaklara...

Akan kanı durdurmak yerine, kışkırtmaktasınız kavgayı... Sizler çocuklarınıza öğretmedikçe sevgiyi; dinmez bu akan kan, bizde de artık dayanmaz buna can...

Bak uyarıyorum dilim döndüğünce;

Ben Boşnakım, sen Kürtsün

O Laz, diğeri Çerkes

Kimlik peşine düştükçe böyle herkes

Her gün bir yerlerde oğullar verilir toprağa

Analar gözyaşı döker

Ardından paylaşırlar günleri

Türkler Cuma Anaları

Kürtler Cumartesi

Yurdun her yerinde birileri dalaşır

Çarşamba’yla, Perşembe’yi de

Başka analar paylaşır

Bu gidişle; Anadolunun Anaları,

Bölündükçe haftanın günlerine

Korkarım Anadolum da bölünür

Yeniden yedi düvele...

İşte bu nedenle; kalkın ayağa ANADOLUNUN ANALARI !...

Etten duvar olalım PKK’ya karşı; verelim elele, gönül gönüle

Kürdü’yle, Türkü’yle, Lazı’yla, Çerkesi’yle

Tutsak olmasın oğullarımız yaşam varken ölüme

Yeter artık; yokse dönecek Anadolumuz kan gölüne

Bilinmelidir ki öfkemizi durduracak gücümüz hiç kalmadı...

Yoksa 12 Eylül 1980; PKK’nın yolunu açmak için mi yapıldı ?...

Selma Erdal

http://www.ntv-msnbc.com/modules/slideshow/VeInsan20061122/images/01.jpg

dentist
15-10-2007, 14:07
Son olarak şehit verdiğimiz 13 askerimize allah'tan rahmet diliyorum .

Bu olay sonrası mutlaka bir çoğumuzun kafasında soru işaretleri oluşmuştur. Özellikle bahçedeki bayan arkadaşların ve askerlik yapmayanların olayları biraz daha net anlayabilmesi açısından bu tür olayların meydana gelebilme şekli ile ilgili bir yazıyı buraya aktarıyorum.



Askerimiz,pkk ve güneydogu gercegi üzerine
Vatan için verdigimiz son 13 şehitin ardından çok şey söylendi orda görev yapan üst düzey bir görevlinin yazdıklarının dikkate deger oldugunu sanıyorum...


ACEMI SAVUNMA

Bu konuda kesinlikle bir yonetim zaafieti yoktur. Bu zaiat kisisel hatalardan kaynaklanmistir. Sozkonusu birlik, Bolu’dan gecici gorevle gelmistir. Bolgenin ve arazi yapisinin yabancisi dir. Ancak guneydoguda gorev yapan ve yapacak olan birliklere pratik egitm mumkun olmasa da teorik egitim verilmektedir. Arazi hakkinda pratik egitm mumkun degildir, cunku , Guneydoguda bulunan Cudi, Gabar, Craf, Kato, Kelmehmet, Namaz Dagi gibi dagklarin cografi yapisina benzeyen bir bolge Turkiye’nin digger bolgelerinde yoktur.
Guneydoguda ozellikle, Tim’ lerde gorev alacak ve Tim Komutan’ligi yapacak er ve erbaslara yeterli egitim verilmektedir. Dagadaki teroristin en buyuk kozu pusudur. Turk Ordusu, 1985 ten bu yana pusuya karsi koyma taktikleri uzerinde uzmanlasmistir. Bu taktiklerin baslicalari sunlardir; Tim intikal halinde iken ya kol duzeninde , yanyana yada avci duzeninde ard arda ilerlemek zorundadir, bunlarin disinda kalan tun intikal sekli kesinlikle yasaktir. Avci duzeni ve kol duzeni haline ilerlerken her askerin arasinda belli bir mesafe olmak zorundadir. Bu mesafe minimum 12-20 metre olmakla birlikte, arazinin yapisina ve tehlike arzetmesine bagli olarak, 50 metreye kadar arttirilir. Ayrica, timler bir vadi boyunca ilerlemek zorunda ise en az iki asker sag ve soldaki hakim tepelerden gozculuk gorevi yaparak ilerlemek zorundadir.

YARGI

Simdi bu bilgileri goz onune alarak, icimizi sizlatan olaya donelim. 13 askerimiz sehit edildi. Olenlerin atkasindan konusmak geleneklerimize aykiridir ama, olay uc bes capulcunun buyuk basarisi ve Turk Ordusu’nun zaafi gibi gosterilmeye calisilmaktadir.
Bu dogru degildir, burda taktik, egitim ve yonetim hatasi yoktur. Bu kisisel hatalarin sonucudur. Yukarda soz ettigim bilgileri goz onune alalim. Bolgenin tehlikeli olmasi nedeniyle intikal araligi en az 30-50 metre olmaliydi. Bu durumda tim 360-600 metrelik bir alana yayilmais olacakti, bu kadar genis bir alana yayilmis bir time pusu kurup imha etmek icin enaz bir tabur gerekir. Bu mesafeye pusu atilamaz mi? elbette atilir, ancak, 360-600 metreye yayilmis bir gurubun ancak bir bolumu (on, orta veya art) ates altina alinabilir, bu durumda , ates yiyen bolum, kendini gizlerken timin digger bolumu, dusmana karsi koyar, dusmana zaiat verdiri vaya en azindan kendi hayatini korur, ki bunlarin hic biri olmamais.

EK SAVUNMA

I985 yilindan beri, bi rtimin imha edilmesi ikinci defa vukuu buldu. Birinci olay Cudi daginda gerceklesmisti. Sonradan yakalanip konusturulan bir teroristin acilmalaari sonucunda olayin asli anlasildi. Sozkonusu terorust’in acilmamasi soyleydi, “Cudi daginda safak vakti intikal halinde iken topluca uyumakta olan bir time rastladik, silahlarini tolamamiza ragman hicbiri uyanmadi”.Bu gibi uzucu olaylar maalesef, disiplinsiz timlerin basina gelmektedir. Arazi gorevlerinde topluca yemek yemek, topluca oturup sahpet – istirahat etmek, gunduzleri uymak kesinlikle yasaktir. Geceleri 12 ye kadar uyumak kesinlikle yasak. 12 den sonar anacak nobetlese uyunabilir.

Guneydogu gerceginden uzak bir kisim insanlarimiz siyasi rand veya benim anlamakta zorlandigim bazi nedenlerle olaylari carpitmaktadirlar.Bolgedeki olaylari ancak yasayanlar bilir. Haftalarca dolasip dusman ararsin, koyunlaini otlatan cobalnalr ve gundelikislerini yapan koylulerden baska kimseye rastlamazsin. Birgun kimin nerden teikledigini bilmedigin bir kusun bir arkadasini sehit eder. Ates eden silahini saklamis bir coban, bir koylu vaya magaraya saklanmis bir terrorist olabilir. Savasmak icin karsinda bir dusman yoktur. 1985 ten beri Turk Ordusunun verdigi emekle Irak 10 dafa yok edilebilirdi. Ama durum oyle degil. Terorizmi sadece askeri onlemlerle cozmus bir ulke gosteremezsin. Super ulkelerin super teknoloji ile donanmis, profesyonel ordulari Irak’ta Afganistanda ne yapabiliyorlar.
PKK gercegini hafife almak hata olur. Bolgenin PKK icin bir avantaj oldugunu Kabul etmemiz gerek. Sozkonusu Gabar dagina birakin uc-bes teroristi, bir tugay askeri gizlayabilirsin. Ayrica PKK ‘lilar in bazi konularda avantajli oldugunu kabul etmek zorundayiz. Oncelikle, teroristler bu olaya kendilerini adamislardir. Yasanmis bir olayi sizlere aktarmak istiyorum; Eziyet tepe normal sartlarda, dagcilarin bile tirmanmakta zorlanacagi bir tepedir. Bu tepede bir grup teroristle sicak temas saglandi.. Gerek cografi engeller, gerek yogun ates nedeniyle daga tirmanmak imkansizdi. Tugay komutanin emir soyla idi “Dagin rakimini degistirin ve dusmani imha edin”. Top ve havanlarla bolge chenneme cevirildiginde bir grup terrorist mars soylamaya devam ediyordu. Ikinci olarak, teroristler silah ve kavga ila icice buyumekteler. Silahlara ve catismaya gensel yatkinlilari var. Bolgede dogup buyuduklerinden veya uzun yillar ayni bolgede dolastiklarindan, biarkin yollari patikalari, bolgedeki herbir tasi ve agaci bulabilecek tecrubeleri var. Son ve en onemlisi, teroristlere Amerikali, Yunanli, Israilli bazi emekli subay veuzman kisiler egitim vermektedirler.

DUYGUSAL YORUM

Mevcut sartlarda yapilabileceklerin en iyisinin yapildigina yurekten inanmaktayim. Ancak sartlar degistirilebilir.Artik Profesyonel ordunun kurulmasi kacinilmazdir. Bolgede gorev yapan vatan evlatlarinin ozverisinden asla suphem yok, ancak hayatinda hic dag yolculugu yapmamis, hayatiboyunca karanlik bir sokakta yurumemis, siddet yanlisi olamayan, avtufegini bile birkez eline almamis cocuk diyebilecegimiz yasta bircok gencimiz 4 aylik bir egitimden sonra bolgeye gonderiliyor. Bildegi gormedigi bir cografi bolge. Savasirken dahi bulundugu yeri ve gidecegi yeri harita yardimiyla bulmak zorunda kaliyor. Bolgeye adapte oldugunda da askerlik gorevi bitmis oluyor.

Hayatimin Guneydoguda gecen bolumunu, tariff edilemeyek kadar aci ve bir o kadarda gurur verici olarak saklamaktayim. Guneydogu bizim milli sorunumuzdur. Bu sorun sadece askeri yontemlerle cozulemez. Bu konuda hepimize gorevler dusmaktedir. Ancak, birakin birseyler yapmayi, konu hakkinda dusunmaya bile gerek duymadan birilerini elestirmeyi kendisine meslek edinmis kisilerin bos ve anlamsiz yazilari beni derinden rahatsiz etmektedir.

buena vista
21-10-2007, 15:24
Ersin KALKAN

PKK onu 14 yaşında ormandan kaçırdı. 5 yıl zorla dağda alıkonuldu. Bir çatışmada Türk ordusuna teslim oldu. Toplam 4.5 yıl hapis yattı. Askerliği sırasında mayın temizlerken gazi oldu. İki yıl hastanede kaldı. Çocukluk aşkı Songül’e tam 13 yıl sonra kavuşabildi.


Engin Aydın, 1976 Eruh doğumlu. Yedi yaşına geldiğinde CHP eski Eruh İlçe Başkanı Kadri Beştaş’ın dört yaşındaki kızı Songül’le nişanlıyorlar. Kadri Bey’le Engin’in babası Muhsin Aydın çok yakın arkadaş. Engin, Eruh İlkokulu’nun en afacan öğrencisi. İlkokulu birincilikle bitirip ortaokula başlıyor. Bu sırada Eruh Jandarma Bölük Komutanlığı’nda Yüksel adında bir üsteğmen var. Öğrenciler arasından bir futbol takımı kuruyor. Engin de Şimşekspor adı verilen bu takımın santrforu. Yüksel Üsteğmen çocuklara kendi cebinden kramponlar, formalar alıyor. Formaların rengi siyah-beyaz. Çünkü komutan hasta Beşiktaşlı. Ama Engin, Fenerbahçeli!

Engin’in babası Muhsin Bey, Milli Eğitim’de memur. İlçedeki birçok çocuktan daha elverişli koşullarda büyüyor Engin. Bu arada Songül de büyüyor. Nişanlı oldukları için ara sıra görüşüp konuşabiliyorlar. Songül, ilk kazağı Engin için örüyor.

Karlar kalkınca genç ve çocuk Eruhlular ormanda oduna gidiyorlar. 1992’nin Mayıs sonu Haziran başında karlar çözüldüğünde Engin ormanın yolunu tutanlar arasında. Katırlar, atlar ve eşeklerle 80 kişilik bir grup köyden beş saat uzaktaki ormandalar. En genci 13, en yaşlısı 65 yaşında. Kumanyalarını açtıklarında etrafları 60-70 kişilik bir PKK’lı grup tarafından sarılıyor. Silahlı grup teslim aldıkları Eruhluları iki saat yürütüyor, bir yaylada durduruyorlar. 80 kişinin tek tek yaşlarını, adlarını, aşiretlerini, eğitim durumlarını kaydediyorlar. Yaşları 13-30 arasında 33 kişiyi seçip diğerlerini bırakıyorlar. Serbest kalamayanlar ağlamaya başlıyor. Engin de, "Yarın maçımız var. Ben gitmezsem takım yenilir..." diye kurtulmaya çabalıyor. Tabii dinlemiyorlar. Küçükler ağlamayı sürdürünce birini seçip bir meydan dayağı çekiyorlar. Sızlanmalar kesiliyor.

Herekol dağında kamp dedikleri yerde gençler üç ay siyasi ve askeri eğitimden geçiriliyor. Sonra evli olan altı kişiyi serbest bırakıp 27 çocuğu ikişerli gruplar halinde Botan bölgesi adını verdikleri arazideki PKK timlerine dağıtıyorlar. Engin sürekli kaçma planları yapıyor. Yedi-sekiz ay sonra Eruhlu ve Şırnaklılardan oluşan altı kişilik bir grup kaçmaya kalkışıyor ama yakalanıyor. Bir mağaraya kapatıp 20 gün hapsediyorlar.

Engin bir yıl sonra Beytüşşebap’ta bir fırsatını bulup kaçıyor. Üç gün sonra sığındığı bir kayanın ardında yakalanıyor. "Bir daha kaçarsan ananı, babanı, İstanbul’daki dört ağabeyini de öldürürüz" deniyor. "Birkaç yakın sırdaşıma durumu anlattığımda onlardan biri, farkında değil misin seni yetenekli buldukları için komuta kademesine hazırlamak niyetindeler, deyince inanamadım. Gerçekten de beni Habat kod adlı komutanın yanına verdiler. Bir yıl sonra da Murat Karayılan’ın yanına geçtim. Karayılan, o sırada Avrupa’dan yeni gelmiş."

19 yaşına geldiğinde Karayılan, "Seni akademiye gönderiyorum" diyor. Kuzey Irak, Sinad’da bir PKK kampına yollanıyor. Sonra emrine 25 militan verilerek Cudi’ye gönderiliyor. Ama Cudi’de rüyalarında hep ailesini ve Songül’ü görüyor. "Sanki evdeymişim gibiydim geceleri. Sokaklarda koşturuyor, annemin yemeklerinden yiyor, dere kenarında Songül’le buluşuyordum. Bir sabah yeniden kaçma planları yaparken yakaladım kendimi..."

BEYAZ BAYRAKLA TESLİM

Bu sırada Türk ordusu, Çekiç Harekatı’nı başlatıyor. Cudi Dağı binlerce asker tarafından kuşatılıyor. Gizlendikleri mağarada kalmaya karar veriyorlar. Fakat bir sabah iki kişi ihtiyaçlarını gidermek için mağaradan çıktıklarında fark edilip öldürülüyor. Üstlerindeki kayalar top mermilerinin gürültüleriyle sarsılıp yarılmaya başlıyor. Mağaradakilerin yedisi yaralanıyor.

Engin, kalanları toplayıp teslim olma kararı aldığını açıklıyor. "Önce ben kesin kararlı altı arkadaşımla dar bir toplantı yaptım. Hepimiz evimize dönmek istiyorduk. Tüm gruba açıkladık bu kararımızı. İçlerinden ikisi itiraz etti. Silahlarını zorla alıp ellerini bağladık. Sonra da birimiz sığınaktan beyaz bayrak sallayıp teslim olduk. Askerler, mağarada üç-beş kişi olduğumuzu sanıyorlarmış. 24 kişi peş peşe çıkınca şaşırdılar. Bizi helikopterlerle Cudi’nin yamacındaki askeri birliğe götürdüler. Yaralıları tedavi ettiler. Sabah Tümen Komutanı Ömer Paşa geldi. Yanında Şırnak Belediye Başkanı Beşir Tatar, Tatar Aşireti Lideri Süleyman Tatar da vardı. Paşa, ’Yargılanacak ve cezanız varsa çekeceksiniz. Suçsuz olanlara adalet gereken merhameti gösterecek’ dedi. Beşir Tatar, herkesin adını sordu. Ben babamın adını söyleyince ’Sen benim dayımın oğlusun. Demek ki yaşıyorsun’ dedi."

Sonra 22 günlük bir sorgudan geçiriliyorlar. Bu sırada annesi, babası ve kardeşleri geliyor. Soyadı tutmadığı için ziyarete gelemeyen Songül hırkalar, çoraplar gönderiyor sevdiği genç adama.

Botan Çayı kıyısındaki rakı masasında o müthiş karşılaşma

Bundan iki yıl önceydi. Bir akşam, büyük bir holdingin yöneticilerinden bir arkadaşımla buluşmuş sohbet ediyorduk. Metin, Güneydoğu gazilerinden biriydi. Yedeksubay komando olduğu dönemde, Hakkari dağlarındaki bir karakol PKK’lılar tarafından kuşatılmış, arkadaşım askerlerinden dördünü kaybederek yaralı olarak kurtulmuştu.

Başından geçenleri anlatmayı seven bir adam değildi. Hoşsohbetti ama mevzu askerliğe gelince suskunluğa gömülürdü. Zaten benim gibi birkaç yakın arkadaşı dışında çoğu insan da onun gazi olduğunu bilmezdi.

Uzun zamandır görüşmüyorduk. "Siirt’teydim en son" diye başladı anlatmaya. "Üniversiteden bir arkadaşım Siirt’te mali müşavir. Akşam, Botan Çayı’nın kıyısında bir rakı sofrası kurmuş. Birlikte yedik, içtik, geçmişi yadettik. Sofrada beş altı kişiydik. Genç bir savcı, bir avukat, bir muhasebeci, iki öğretmen, bir de bizim arkadaşın amcasının oğlu. Bir ara söz askerlikten açıldı yine. ’Bak’ dedi arkadaşım, ’benim emmoğlu da senin gibi gazi.’ Adı Engin’miş. Masada bir kader arkadaşımı bulunca kalktım yerimden, sarıldım. ’Hadi anlatın’ diye direttiler sofradakiler. Ve benim dilim çözüldü, başladım hikayemi anlatmaya..."

Hakkari’deki dağ karakolunda komutan olan subay izne çıktığı için komutayı arkadaşım Metin almış. Bir tepenin başında kurulmuş savunma ve denetim mevzisiymiş burası. İstanbul’dan Ortaköylü bir çavuş varmış. Neşeli, gamsız, ölüyü bile güldürecek kadar şakacı bir asker. Metin onu çok severmiş. Bir yaz gecesi nöbetleri biten askerler uykuya dalmış. Karakolun avlusunda Ortaköylü çavuşla Metin sohbet ediyormuş. Ortaköylü birden susup, "komutanım" demiş, "farkında mısınız derin bir sessizlik oldu. Garip bir şeyler oluyor." Metin de sessizliğin sesini dinlerken tedirgin olmuş. "Bence de çavuş" demiş. Henüz cümlesini tamamlamadan karşı tepelerden ve karakolun altındaki yamaçlardan gök gürültüsünü andıran silah sesleri duyulmaya başlamış.

Nöbetteki bir asker şehit düşmüş önce, sonra diğeri. Biri yaralanmış ilk dakikalarda. Askerler yattıkları yerden kalkıp siperlerdeki yerlerini almışlar. Yamaçlardan yukarı doğru tırmanan PKK timini püskürtmeye öncelik vermiş Metin komutan. Saatlerce sürmüş çatışma. Bir ara merkezle olan telsiz bağlantıları kopmuş. Sonra bir roket isabet etmiş karakola, ardından bir roket daha. İki asker daha hayatını kaybetmiş bu sırada. 150-160 kişilik bir kuvvetle karşı karşıya olduklarını anlamış Metin. "Böyle kalırsak bizi bitirecekler" diye düşünmüş. Ve kuşatmayı yarmaya karar vermiş. Etrafı mayınlarla döşeli patikanın serbest olduğunu, oradan aşağı inerlerse kurtulabileceklerini anlamış. "Hazırlanın" demiş askerlere. Bir astsubay ile Ortaköylü çavuş önde Metin arkada. Tam uçurumun kenarından aşıp küçük bir düzlüğe varacaklarken Ortaköylü, iki kez üstüste sendeleyip uçuruma doğru yuvarlanmaya başlamış. Metin, sığındığı kayanın ardından fırlayarak tam uçurumun kenarında kolundan yakalamış askerini. Ve yukarı doğru çekmiş. O gayretle çavuşu sırtına alıp ayağa kalkmış. Sol ayağında korkunç bir acı hissetmiş, yaralandığını anlamış...

ANSIZIN SİLAHLAR SUSTU

Metin bunları anlatırken Botan Çayı’nın kenarındaki dinleyicilerine, birden Engin girmiş söze. "Ansızın bütün silahlar sustu değil mi? Sen yürümeye devam ettin. Dağlardan sesler kesildi. Öne geçtin. Asker sırtındaydı. Yürüdün. Ardından askerlerin de seni aşağıdaki büyük mevziye kadar takip etti. Kurtuldunuz..."

Metin sözlerini sürdürmüş: "Evet öyle oldu, sonra mevziye gelince telsizdeki anonstan saldırı helikopterlerinin yola çıktığını..." Derken durmuş. "Bir dakika, ben o geceyi ilk defa anlatıyorum. Sen bunları nereden biliyorsun?" diye sormuş yeni tanıştığı gaziye, kader arkadaşına. Derin bir sessizlik olmuş. Engin yavaş yavaş anlatmaya başlamış nereden ve nasıl bildiğini bu hikayeyi... "Ben o sırada dağların ardından size ölüm kusan silahların bulunduğu yerde, yani PKK’lıların arasındaydım."

Metin, "Bir dakika" demiş şaşkınlıkla, "Sen nasıl gazi olabilirsin o zaman? Kimsin, necisin anlayamadım?" Rakı masasındaki dost yüzlere bakmış merakla. Araya Siirtli üniversite arkadaşı girmiş ve "Engin o dönemde PKK’lıydı. Daha sonra Türk ordusuna katılarak gazi oldu" demiş, daha karmaşık hale getirmiş hikayeyi.

Derin bir sessizlik daha. Engin kaldığı yerden sürdürmüş sözlerini: "Sen ayağa kalktığında, hani o ay çıktı ya birdenbire. Senin ayağından fışkıran kan, sırtındaki asker, uçurumun kenarında bütün heybetinle duruşun herkesi büyüledi. Hepimiz durduk. Kimsenin parmağı gitmedi tetiğe. Sizin geçişinize selam duruyormuş gibi mevzilerin ardında kaybolana kadar bekledik. Bizim liderin de nutku tutulmuştu. Ağzını açıp kapadı ama ateş emri veremedi. Ateş emrini verdiği sırada ise helikopter sesi duyuldu. Siz kurtuldunuz, biz kaçtık..."

Tüylerim diken diken dinledim öyküyü. Ve hemen ertesi gün Engin’in peşine düştüm. Metin’den telefon numarasını alıp Engin’in amcasının oğluna ulaştım. Sonra da Engin’e. İkna olmadı. Sonra tamam der gibi oldu, bu sefer babası Muhsin Bey görüşmemizi engelledi. Haklıydı, yıllar sonra yeniden bulduğu oğlunun başına bir iş gelmesinden korkuyordu. İki yıllık bir çabanın sonucunda Siirt Belediye Başkan Yardımcısı Nurettin Ertemel’in yardımıyla Engin’i ve ailesini ikna edip bu söyleşiyi yaptık. Eruh’a gittik, evlerinde misafir kaldık ve uzun uzun konuştuk. İşte Gazi Engin Aydın’ın hikayesi.

SONGÜL’E DAĞLARDAN TOPLAYIP KURUTTUĞUM ÇİÇEKLERİ YOLLADIM

Düşünmeye fırsat vermeyecek şekilde planlanmış bir hayatımız vardı. Dört yıl sonra rüyalarım bile değişti. Bir anamın yüzü kalmıştı aklımda bir de Songül’ün. Bazen bölgeye gidenlerle gizlice kuruttuğum çiçekleri gönderiyordum. Renkli yumuşak taşları yontup kalp şeklini verdikten sonra bir arkadaşımın cebine koyup Songül’e ulaştırıyordum.

BAŞKASINA YÁR OLMAM, BEKLEYECEĞİM BABA

Engin’in ailesi için de hayat zordu. Özel tim her ay evi basıyor, Engin’den haber soruyordu. Engin’in ağabeyi Selami merkeze götürülüp sorgulanıyor, hırpalanıyordu. Songül’ün evinde de durum farklı değildi. Kayınpeder Kadri Bey zaman zaman sorgudan geçiyor, Songül’ün ifadesi alınıyordu. Bir müddet sonra sorgulamalar azaldı. Bu sırada 16-17 yaşına gelmiş olan Songül’e görücüler geliyordu peş peşe. Bir gün babası Kadri Beştaş, "Kızım, Aydın ailesine bir sözümüz var ama istersen seni görmeye gelenlerden biriyle evlenebilirsin" dedi. Songül "Ben Engin’i ölene kadar bekleyeceğim. Ondan başka kimseye yár olmayacağım baba" diyerek sınırlarını çizdi. Ve nelerden sonra, teslim olup, askere alınıp on günlük yol izni verilince yani tam 8.5 yılın ardından Engin evine ayak bastığında birbirlerini görebildiler. Engin 10 günlük izin boyunca her sabah "Acaba dağda mıyım, hapiste miyim, Kuzey Irak’ta mıyım, memlekette miyim" diye uyanıyordu. Gerçek kavuşmaları ise terhisinden sonra olacaktı...

Askerde mayın timindeydi

Antep, Diyarbakır ve Siirt hapishanelerinde yatıyor Engin Aydın. Üç buçuk yıl sonra tahliye ediliyor ama mahkemesi bitmiyor. Tahliye edildiği zaman evine gidemeden askere alınıyor. Acemi eğitimi Ankara Etimesgut Tank Birliği’nde tamamlıyor, Diyarbakır Birinci İç Güvenlik Tugayı’na sevk ediliyor. Daha önce Diyarbakır cezaevi komutanı olan Tuğgeneral İlhan Talu ile karşılaşıyor burada. Komutan, onu hapishaneden tanıyor. Yanına çağırıp, "Sana çok özel bir görev vereceğim. Mayın timimiz var, onlara katılacaksın" diyor.

Sık sık araziye çıkıp mayın temizleme işi yapıyorlar. Önceki yıllarda teröristlerin döşediği mayınları söküp çıkarıyorlar. Bir gün Lice kırsalında devriye gezerken, Engin, daha önce PKK’nın mayın döşediği bir arazinin içine düştüklerini fark ediyor. Komutanı uyararak bölgenin mayınlı olduğunu söylüyor. Yüzbaşı, "Elimdeki haritalarda buranın temiz olduğu gözüküyor" diye itiraz ederek yürümeyi sürdürüyor. Tam tehlikeli bir mayına basacakken Engin üstüne atlayıp komutanı diğer yana savuruyor. Sonra da askerleri oradan uzaklaştırıp yarım saatlik uğraştan sonra mayını yerinden söküp gösteriyor. Ertesi gün komutanın eşi ve küçük kızı, ellerinde papatyalarla tugaya gelip Engin’i ziyaret ediyorlar.

Ödül olarak verilen bir aylık iznini alıp memleketine gidiyor. Bu izin sırasında Songül ile Engin evleniyor. Bir ay bir dakika gibi akıp gidiyor. Ve görev yerine dönüyor asker.

O kış Diyarbakır’a çok yağmur yağıyor. Seller oluşuyor tugayın çevresinde. Dikenli tellerin arasındaki arazilere döşenmiş olan mayınları yerlerinden söküyor fırtınalar ve arazinin dışına sürüklüyor. Yağışlar durunca, Engin soluğu bağlı olduğu albayın yanında alıyor ve "Komutanım, mayınlar serseri hale geldi. Civarda okullar var. Çok tehlikeli. Hemen temizlememiz lazım" diyor.

İşe koyuluyorlar. Plastik kapları yanarak bir topa dönüşmüş, sellerin etkisiyle de birbirine bitişmiş birkaç mayının bulunduğu arazide sentim santim ilerliyor Engin. Ve sonunda mayınlardan biri patlıyor. O mayının yanındaki serserileşmiş diğerleri de peşpeşe patlayınca bir dizi bombanın ortasında kalan genç asker ağır yaralanıyor. Yüzü, kolları, bacakları tutuşuyor, gözleri kör oluyor.

İlk tedavisi Diyarbakır Askeri Hastanesi’nde yapılıyor. Gözlerinden beş ameliyat geçiriyor. Profesör paşalar giriyor operasyonlara. Ve sonunda bir gözü onda bir, diğeri de onda yedi görecek şekilde kurtarılıyor. Vücudundaki yaralar da iyileşiyor. İki sene süren bir dizi tedavi sonucunda izler kayboluyor. Ve Engin Aydın baba ocağına dönüyor. Gazilik beratını alarak maaşa bağlanıyor. Eruh’a döndüğünde Siirt Valiliği’nden bir yetkili evinde ziyaret ediyor ve "İstersen seni tapu-kadastroda memur olarak işe alabiliriz" diyor. O da, "Hayır, benim yerime, benim yüzümden yıllarca çile çeken ağabeyim Selami’yi alın işe" diyor. Öyle yapıyorlar. Artık elemlerin bittiğine inandığı bir anda mahkemeden, yıllardır süren PKK davasından bir tebligat geliyor: "Toplam 4.5 yıllık bir hapis cezası almış bulunuyorsunuz. Bunun bir kısmını yattığınızdan geriye kalan 14 ayı tamamlamak üzere Siirt Cezaevi Müdürlüğü’ne üç gün içinde teslim olmanız gerekiyor..."

Teslim oluyor. 14 ay daha hapiste kalıyor. Ve cezasını tamamlayıp evine dönüyor. Bu yıllar içinde şimdi altı yaşında olan Zelal ve 3 yaşını tamamlayan oğlu Bişar dünyaya geliyor. Şimdi çok sevdiği eşi Songül Hanım’la, çocukları ve babasıyla bizim gibi yaşayıp gidiyor çok sevdiği memleketinde, Eruh’ta...

Anne Teybet Hanım aileyi bir arada tutmaya çalışıyordu. Muhsin Bey anlatıyor: "Bir kere 20 kişilik bir özel tim ekibi evimizi bastı. Evin altını üstüne getirdiler. Teybet girdikleri odada görevlilerin işi bitince dağılan eşyaları bir şey olmamış gibi sabırla düzeltti. Tam ekip dışarı çıkacaktı ki, ’Durun çocuklar, çay ve peynirli çörek yaptım. İçmeden, yemeden gidemezsiniz’ dedi. Şaşırdılar. Teybet Hanım sözlerine devam etti: ’Bu kapıdan adımını atan her yabancı misafirdir. Hadi oturun.’ Oturdular. Çaylarını içtiler. Kalkıp giderken tek tek bizim hanımın elini öptüler. Böyle bir kadındı işte bunların anaları..." Ve oğlunu yıllarca hasretle bekleyen o anne, askerde mayın patlamasıyla yaralandığını duyar duymaz, öldüğünü sanıp beyin kanaması geçiriyor. 20 gün sonra da oğlundan uzakta bu çileli hayata nokta koyuyor. Halbuki Engin, iyileşecek...

(Hürriyet)

Ramo
23-10-2007, 19:54
Dışardan bol miktarda sermaye döviz akışı.
Sanayi odaları bağırıyor.
Yeterin üreten değil tüketen ülke olduk.İthalat,ihracatı şu kadar geçti falan filan sonra malum,koca koca gazate ilanları.

Ülke borcu şu kadar oldu.Bir başarı öyküsü.4 Yılda nerdeyse ikye katlanmaya az kalmış.

İstihdam bozulmuş işsizlik artmış ne gam.Borç yeriz.Kredi kartı ne güne duruyor.
Kamçı mamçı..

Bankaların koca koca reklamları,bizde kredi daha ucuz,Malum şu kadar avro yada dolar borçlanmışlar.Para çok gelmiş satacak müşteri avı.

Doğa da insafsız,garibe oda düşman.Kuraklık filan tarım üretimi şu kadar düşmüş.Çarşıda pazarda gıda artışı % 37.

Ne gam,millet zor doyuyormuş.Giyeceği ipek türban daha önemli.
Gündem aylarca bez,rengi şunu bunu.
O bile utandı buruştu,

Memuruna para olsaydı vermezmiydik,diyerek tanıdık bildik laflar.
%2 zam.Diyanetten fitre verilecekler listesinde öğretmen.memur...

Ülkemin her yerinde evlatlarını acımasız teröre kurban veren.gözü yaşlı analar, babalar.Üç kez terör yasası çıkarmış ancak birinde bile kararlılık gösterememiş bir anlayış.
Tırmanan ,terör.
Daha öncede bunlar yağdılar gürlediler.Ne çıktı.Blöf blöf.
Alaya alınan millet iradesi.

Hepimiz Hırant ız diye sokaklarda bağıranların,Mehmet küçük düşürme galeyanları.
Terörü lanetleyeceklerine,ordumuzu savaş çığırkanlığı ile suçlamaları.

Orda bir yerde daha dün.Kimyasal Ali nin kucağından kaçarken.Sofralarına sığındıkları ülkenin insanlarına düşman komşu bir oluşum.Hani dedemin lafıyla.
Fakirin gözünü doyur,şeyi kalksın atasözü.

Malum baş Borozani
Bir kedi bile vermeyiz türünden,sinsi,iblis yüzü...

Yazacak çok şey varda...

Aman ha bahçemize de retük müdahalesi filan olmasın...

Konuya uysada uymasada aklıma gelen bir fıkra.


Çiftliğin bahçesinde otlayan inekler sohbet etmeye başlamışlar. Durumundan ve çiftlik sahibinin iktidarından memnun olan inekler, daha ne olsun yediğimiz önümüzde yemediğimiz çuvallarla geliyor, başımızda dam, yerimiz sıcak, neden şikayetçi olalım diyorlarmış.

Aralarında bulunan birisi tedirgin bir vaziyette Arkadaşlar iş bu kadarla kalmıyor. Aramızdan ayrılan arkadaşları kesiyor, salam sucuk kasaplık et yapıyorlarmış. Onun içinde giden gelmiyor deyince,

İneklerin hepsi birden, bir ağızdan bagırmaya başlamışlar. Hadi be sende, Bırak ulan, uydurma, KOMLO TEORİSİ ÜRETME

Ramo
23-10-2007, 22:19
http://www.icten.com.tr/forum/uploads/20070323_133449_GEOAX_AGA.jpg

Ramo
25-10-2007, 16:39
Okul müdürlerine "protesto" uyarısı




Milli Eğitim Müdürlükleri, öğrencilerin terör protestolarına katılmaması için okul müdürlerini uyardı.

Emniyet Genel Müdürlüğü'nün, terör protestolarına katılanlar arasında yoğunlukla lise ve ilköğretim öğrencilerinin bulunduğunu belirterek, "çocukları sokaktan uzak tutun" uyarısında bulunmasının ardından okul müdürlükleri de uyarıldı.

İl Milli Eğitim Müdürlükleri, okul müdürlüklerine gönderdikleri yazıda, ülkenin dört bir yanında terörü protesto gösterileri düzenlendiğini, bu gösterilere katılanların arasında okul çağındaki çocukların da yer aldığını belirtti. "Hain örgütün amacı, milletimizi birbirine düşürüp, ülkemizi içten bölüp parçalamaktır" denilen yazıda öğrencilerin protesto eylemlerine katılmamaları için gerekli önlemlerin alınması istendi. Okul müdürlüklerine şu uyarıda bulunuldu:

"Sınıflarda devam devamsızlığın takip edilerek, öğrencilerin derslere devamının sağlanması aksi takdirde protesto eylemlerinde öğrenci tespit edilmesi halinde öğretmen ve okul yöneticilerinin sorumlu tutulacağını ve gereği önemle rica edilir."

Minik Yorum:Terör sorumlularını bulamazlar ama,Hatta aramazlar.Ama suçlu bulurlar.Öğretmen

Ramo
03-11-2007, 22:48
İki gün için değer mi? Gitmeden hemen herkesin dudak kıvırarak sorduğu soru bu. Bodrum’dan kalkıp taa Göreme’ye iki günlüğüne gitmeye değer mi?


Değer.

Bir kere o iki günü birlikte geçireceğin insanları uzun bir aradan sonra görmek için değer.

Bir de tadı damakta bile değil akılda kalan balonla sonunda uçabilmek için değer.

Bu benim Göreme’ye ilk gidişim değil.

Üniversite yıllarından bu yana yolum az buz bu peri diyarına düşmedi.

Her taşını bilirim diye ahkam kesecek kadar olmasa da yanını yöresini, kovuğunu bacasını bildiğim bir yer.

En son Asmalı Konak cinneti sırasında gitmişliğim ve bir dizinin bir kenti nasıl abat ettiğini yerinde görmüşlüğüm var.

Ama ne o ne ondan önceki gidişlerimde herkesin ayıla bayıla anlattığı balonlara bir kez olsun binmişliğim yok. Hadi üniversite yıllarındaki geziyi bir yana bırakalım, o yıllarda ortada balon malon da yok ama ondan sonraki seferlerde kelimenin tam anlamıyla hava muhalefetiyle karşılaşmışlığım; birinde hava uçuşlar için tehlike arz edecek kadar sıcak diğerinde uçmayı deneyenleri donduracak kadar soğuk olduğu için uçmaya yeltenip de hüsrana uğramışlığım var.

Tadının aklımda kalması bundan.

Bu kez beklenmedik bir terslik olmazsa şeytanın bacağını kıracağım inşallah.

Önce altı kişilik kafilemizden söz edeyim biraz. Yazgülü, Serfi, Mehveş, Funda yani Posta, Habertürk, Akşam, Radikal’den beş gazeteci, sahibi olduğu halkla ilişkiler şirketinden ötürü orada bulunan ve kendinin patronu olan Işıl ile kendinden menkul bendenizden oluşan küçük bir kafile bu.

Huyu suyu, eşkali endamı, derdi dermanı birbirine benzemeyen altı kadın.

Huyunun suyunun, eşkalinin endamının, derdinin dermanının birbirine benzememesine karşın iki gün boyunca ahenkleri bozulmayan altı kadın aynı zamanda.

Ne vakitsiz alınan uyku haplarıyla sesi kısılan telefonların yol açtığı gecikmelerin, ne kırk sekiz saat ağrıyan dişlerle kilitlenen bağırsak sisteminin ahenklerini bozmasına izin vermeyen altı kadın.

Kısaca kafile bu.

Davetlisi olarak gittiğimiz otele gelince, Anatolian House.

Ne yalan, Göreme’de insanın karşısına çıkabilecek en güzel sürprizlerden biri.

Her biri birbirinden gerek boyut gerek konum gerek döşeniş bakımından farklı dokuz odası, avludan başlayıp otelin içine doğru süzülen havuzu, sırtını kayalara yaslayan barı ve özellikle mehtaplı gecelerde bu dünyaya ait değilmiş gibi duran ovayı kuş bakışı gören terasıyla peribacalarının ortasına gizlenmiş büyülü bir otel.

Göremeli genç bir girişimcinin, Hasan Kalcı’nın kelimenin gerçek anlamıyla butik olan ve neredeyse yılın sekiz ayı zengin Amerikalılar tarafından kapatılan oteli.

Bir yanda içinde yer aldığı coğrafyanın efsunu.

Bir yanda camın, çeliğin ve taşın inanılmaz uyumu.

İşte otel de bu.

Otelden söz edip de her ayrıntısında emeği olduğu sezilen Hasan Kalcı’dan söz etmemek olmaz.

Hasan Kalcı Göremeli. Zaten Anatolian House’un ana bölümünü teşkil eden, üzerinde titrek maşallah yazan eski ev de onun doğduğu ev. Çocukluğu Göreme’ye gönül veren ve yatırım yapan Ankaralı bir işadamının yanında çalışarak, gençliği halıcılığı öğrenerek geçiyor. Sonra ver elini Floransa. Orada biraz da askerliğini yedek subay olarak yapabilmek için okuduğu Latin dilleri fakültesini bitirmek biraz da turizmin inceliklerini öğrenmek için geçen dokuz yılın sonunda Türkiye’ye dönüyor ve ilk iş olarak kendi halı dükkanını açıyor. Halı dükkanını, Alla Turca adlı ve geleneksel Türk yemekleri sunan lokanta ve nihayetinde de sözünü ettiğim butik otel izliyor.

Varını yoğunu doğduğu yöreye yatırmış aklını fikrini Türk turizmine takmış bir garip adam Hasan Kalcı.

Asmalı Konak’ın Mardin yerine Ürgüp’te çevrilmesinin ve bu sayede yöreye yedi yüz bin turist gelmesinin ardında da onun parmağı var.

Hasan Kalcı’nın hikayesi de kısaca bu.

Anlatmadan geçemeyeceğim Ziggy’s Cafe

Yolculuk programında olmayan ama benim oralara gitmişken uçak kaçırma pahasına görmeden dönemeyeceğim Ziggy’s Cafe.

Bölgenin Anatolian House ile birlikte New York Times’ta gidilmesi gereken üç yerinden biri olarak anılan kafe. Adı kafe ama kendi lokanta.

Koskoca bir bölgede sadece Türk mutfağı sunmayan tek lokanta. Üç katlı taş bir ev. Giriş katında tek masalı bir avlu, orta katında rahat koltukların, herkesin bir arada yemek yiyebileceği geniş bir masa ile uzun bir barın bulunduğu kapalı bölüm, en üstte de nefis bir teras ve her katta servise sundukları terastan da nefis bir mönüleri var. Sahipleri yabancı sayılmaz: Yirmi beş yıldır Ürgüp’ü mesken tutan Selim ile Nuray. Selim Galatasaraylıdır. Her Galatasaraylı gibi huysuz, parlak, caz sever bir fırlamadır. Gene her Galatasaraylı gibi gençliğinde rehberlik yapmış, gezip dolanırken halıya ve Ürgüp’e gönlünü kaptırmıştır. Nuray ne onu ne bunu ne milli takımı sadece Selim’i tutar. Takı yapar. Peşi sıra buralara gelmiş kocasından da beter Ürgüp tutkunu olup çıkmıştır. İkisinin de ortak özelliği hırssız oluşlarıdır. Peki bu iki hırssız insanın New York Times’ta bile gidip görün dedikleri bir lokanta sahibi olmalarının sırrı nedir? Onun sırrı da yeme içme işiyle iştigal edenlerin yakından tanıdığı Ali Ekber Özkan’ı işin başına getirmiş olmalarıdır.

Anatolian Houses: 0384 271 24 63

Ziggy’s: 0384 341 71 07

Hangi uçak toprak kokusu, rüzgar hışırtısı sunar insana?

Yolculuğun belki de en heyecanlı faslı balona gelince... O ayrı bir serüven.

Şimdi sayıları yüzleri bulan ve değişik şirketler tarafından çalıştırılan balonlar bundan on küsur yıl önce eski rehber olan bir Türk’le Lars adlı bir balon pilotunun yollarının kesişmesiyle hayata geçmiş bir proje. Proje o kadar başarılı olmuş ki, kısa sürede iki kafadarın kurduğu Kapadokya Baloon şirketinin benzerleri çıkmış ortaya. Bu gün her biri onlarca balon filosuna sahip birçok şirket var bölgede. Balon pilotu olmak da kolay değil. Genellikle yurtdışında alınan altı aylık eğitimi yolcusuz olarak yapılan yüzlerce saatlik uçuşlar tamamlıyor. Balon sanılanın aksine kullanımı zor bir alet. Bir kere hava koşulları bağlayıcı. Aniden çıkıveren rüzgar, balonun kontrolünün elden çıkmasına yol açabiliyor. O yüzden tıpkı benim başıma geldiği gibi balon serüveni değişen hava koşulları nedeniyle kimi zaman başlamadan bitebiliyor.

Bahar ayları özellikle de sonbahar bu uçuşlar için ideal.

Sabahın tam anlamıyla kör karanlığında yola koyuluyor ve balonların kalktığı geniş bir alana geliyorsunuz. Sizin gibi gözünde çapak otellerinden alınıp buraya getirilen yüzlerce insanla birlikte bir yandan kurulan uzun sofradan aldığınız çayı kahveyi yudumlarken bir yandan da balonların hazırlanışını izliyorsunuz. Karanlığı önünüzde arkanızda sıralanan, Amerikan filmlerinde görmeye alışık olduğumuz türden iri kamyonetlerin tepelerine çakılı siren lambalarının sarı kırmızı yanar döner ışıkları deliyor.

Etraf o kadar sessiz, coğrafya o kadar doğaüstü ki o açıklıkta toplaşan çekik gözlüsünden zifir karasına, genci yaşlısı, yerlisi yabancısı yüzlerce insan bilinçsizce birbirlerine sokuluyor. Sanki uzaydan gelecek birileri alıp onları götürecek gibi.

Sonra yavaş yavaş gün doğuyor ve çevrenizi saran peribacalarının siluetleri belirginleşirken balonlar da birer birer havalanmaya başlıyor.

Ondan sonrası bir rüya.

Ya alçalıp dallarından meyve koparacak kadar ağaçlara yanaşıyor ya yükselip altınızda günün ilk ışıklarıyla aleve kesen binlerce peribacasına bakıyorsunuz. Uçakla uçmaktan farklı bir deneyim bu. Hangi uçak toprak kokusunu, sabah serinliğini, rüzgar hışırtısını sunar insana?

Bir saatlik uçuş kuş gibi yere konarak bitiyor.

Bu da kısaca balon sefası.

Göreme sefasının özeti de bu.

Değer mi diye sorulur mu?


Figen Batur

Ramo
11-11-2007, 19:58
Türküm, doğruyum, devrimciyim.

Yasam, iç ve dış gâvuru dışarı atmak

Yurdumu tez elden kalkındırmaktır.

Ülküm, işçiye iş,

Köylüye toprak,

Bebeye süt,Yavruya ekmek ve kitap,

Gence gelecek sağlamaktır.

Varlığım ulusal kurtuluşumuza ve

Bağımsızlığımıza armağan olsun.
------
Bu and 4-8 Eylül 1968 'de Ankara 'da toplanan Devrimci Eğitim Şurası'nda okundu.

Fakir Baykurt konuşmasını, "Devrimci Eğitim Şurası, Türk ulusuna armağan olsun" diyerek bitirdi.

"Ayakta ve uzun alkışlarla karşılanan kapanış konuşmasından sonra Can Yücel kürsüye çağrıldı. Ayakta ve hep birlikte bu ant içildi:

Salondan bir ses yükseldi: Cahit Batmaz hoca kürsüye, "Hep birlikte Dağbaşı'nı söyletsin bize".

Cahit Batmaz sahnenin önüne geldi, ellerini havaya kaldırdı. Dağ Başını Duman Almış marşı coşkunlukla ve gür bir sesle söylendi.

Şura sona erdi.
Alıntı Fakir baykurt un bir TÖS vardı adlı,anı kitabından.
-----------

dohol
13-11-2007, 18:49
Televizyonculuğun çivisinin çıktığı an

Birazdan anlatacaklarım bir sitcom'dan ya da tiyatrodan alınmamıştır. Geçen hafta Flash TV'de yayınlanan, Yalçın Çakır'ın sunduğu Acı Umut adlı televizyon programındaki konuşmaların dökümüdür.
Stüdyodaki yaşlı adam, karısının evi terk etmesinden yana dertli. Israrla eşinin geri dönmesini istiyor. Telefonda ise Bulgaristan'daki karısı var.
ADAM: Sen benim namusumsun. Seni çok seviyorum. Her şeyi affedeceğim, ne olur dön...
YALÇIN ÇAKIR: Bak abla, adam yalvarıyor. Niye bu adamı üzüyorsun, dön gel.
KADIN: Yalçın abi, ne kadar yalvarırsa, yalvarsın. Tedavi olmazsa dönmeyeceğim, dönmem...
Y.Ç.: Nesi var abla bu adamın?
KADIN: Yapamıyor be abicim, yapamıyor... Ben istiyorum, onda bir şey yok...
Y.Ç.: Ne yapamıyor ablacığım?
KADIN: (Bip sesi)... Anlasana be abicim, ben yanıyorum, ben istiyorum, onda bir şey yok.
ADAM: Sen benim namusumsun. Dön, her şeyi halledeceğim.
KADIN: Neyi halledeceksin be? Sen bir şey yapamazsın. Hem ben senin nereden namusun oluyorum? İnsan namusunu yapar be!..
Y.Ç.: Abla sen kaç yaşındasın?
KADIN: 52
Y.Ç.: Abla, 52 yaşında insan bu kadar önem verir mi bu işe be abla?..
KADIN: Yalçın Abi yoksa sen de bunun gibi misin? Bütün Türk erkekleri böyle be... Burada Bulgar erkekleri var, vallahi her gece yapıyorlar be...
Y.Ç.: Abla sen beni karıştırma... Burada konu sizsiniz... Bak adam yalvarıyor. Tedavi olacağım diyor, dön gel...
KADIN: Tedavi olsun gelirim. Bakarım, her gece yaparsa kalırım, yoksa dönerim. (Adam bu arada karısının dönmesi için yalvarmaya devam ediyor)
Y.Ç.: Abla sırf bu iş için adam terk edilmez, abla...
KADIN: (Bip sesi) ....meyen adamı ben ne yapayım be abicim? Boşanacağım. Bulurum ben beni yapacak bir adam...
Y.Ç.: Ya abla ne kadar önemliymiş bu iş senin için...
KADIN: Yoksa senin için önemli değil mi be abi?
Y.Ç.: Tabii tabii önemli ama daha önemli şeyler var. Hem bak sen 52 yaşındasın...
KADIN: Ne olmuş 52 yaşındaysam? Söylüyorum be abicim, ben yanıyorum. Ben istiyorum yaa... Ya beni her gün yapar ya da dönmem...
Y.Ç.: Yahu abla bu iş her gün her gün olur mu be? Bak bu adam da 57 yaşında.
KADIN: Ben bilmem... Her gün en az bir defa yapacak be abi. Yoksa dönmem. (Adam yana yakıla yalvarmaya devam eder)
KADIN: Boşuna yalvarma, tedavi ol... Gelip bakacağım, yapabilirsen kalırım. Yoksa dönerim. Ben, beni her gün yapacak erkek arıyorum...
Program bu minvalde yaklaşık 45 dakika sürdü. Program sunucusunun finalde bu olan bitenin "canlandırma" olduğunu açıklamasını bekledim. Yalçın Çakır tam tersini yaptı: "Vallahi de billahi de bu karakterler ve olay gerçektir. Bize başvuran kişiler arasından seçilmişlerdir. Hiçbir şey kurmaca değildir..." Şaştım ki ne şaştım... O anı, "Türk televizyonculuğunun çivisinin çıktığı an" olarak notlarıma kaydettim.

Yüksel Aytuğ/Günaydın

meraklı
14-11-2007, 05:41
Sayın dohol,

Buna televizyonculuğun çivisi yerine ar damarı çatladı, özsaygıyı bitirdik desek daha uygun kaçmaz mı...???

Eskiden gelinler kayınpederlerinin yanında gebe olduklarını değil söylemek bir de üzerine saklamaya çalışırlarmış...

Bir AYIP varmış çünkü....

chem73
24-12-2007, 17:58
http://www.bbc.co.uk:80/turkish/fooc/story/2007/12/071221_fooc_romania.shtml

Ramo
29-12-2007, 12:14
Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Türk Ceza Kanunu’nun terör ve terörle mücadeleyi düzenleyen 221’nci maddesinin “esnetilmemesi” gerektiğini söyledi. Kanadoğlu, “Amaç suç işlemiş kişileri de işlemeyenler gibi topluma kazandırmak ise, bunun adı aftır ve bunun sonu hiç ummadığımız kişileri de aftan yararlanmasına kadar gidebilir. Buna PKK’nın lider kadroları da dahildir” dedi.


Sabih Kanadoğlu, Halk TV’de katıldığı bir programda gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Kanadoğlu, TCK’nın 221’nci maddesinin “esnetilmemesi” gerektiğini vurgulayan Kanadoğlu, “Eğer, hiç örgüt suçu işlememiş birilerini affetmek istiyorsak bu zaten 221. maddenin içeriğinde var. Amaç suç işlememişlere yönelik bir uygulama ise ayrı bir düzenlemeye gerek yok. Suçun işlenip işlenmediğinin tespiti de ayrı bir konu. İktidar, 221. maddenin bazı hükümlerini esneteceğini söylüyor. 221 bir temel yasadır. Temel yasalarda böyle oynama yapılması gelecek açısından umut vermiyor” diye konuştu.

APO BİLE YARARLANABİLİR
“Amaç suç işlemiş kişileri de işlemeyenler gibi topluma kazandırmak ise, bunun adı aftır ve bunun sonu hiç ummadığımız kişileri de aftan yararlanmasına kadar gidebilir” diyen Kanadoğlu, şunları söyledi:

“Buna PKK’nın lider kadroları da dahildir. Çünkü siz böyle bir yasayı gündeme getirirseniz, eşitlik ilkesi de gündeme gelir. Ayrıca, siz silahlı mücadele devam ederken, af konusunun ortaya çıkması, sizin terörle mücadele etmekte olan güvenlik güçlerinizi de moral açıdan etkiler.

Bunun bir sakıncası daha var. Afla dışarı çıkan insanın suçlu olup olmadığıyla ilgili devlet sorumluluk alır çünkü eğer o kişi suçlu derse bunu kanıtlamak zorundadır. Bu sorumluluklar çerçevesinde bu insanlara iş bulunması, çeşitli sosyal güvencelerinin sağlanması söz konusu olur. Bu konu suiistimale de neden olabilir. İş bulmak için, devlet güvencesi için suça yönelenler dahi olabilecektir.”

TOPLUMA KAZANDIRMA YASALARI BAŞARISIZ OLDU
Sabih Kanadoğlu, Türkiye’de topluma kazandırma konusunda şu ana kadar 8 yasa çıktığını hatırlattı ve bu yasaların istenilen sonuçları vermediğini kaydetti.

Daha önce çıkan pişmanlık yasalarıyla ilgili rakamlardan örnekler veren Kanadoğlu, şöyle devam etti:

“2003 yılında, 4959 sayılı yasayla çıkan düzenlemeye, 4 bin 360 kişi başvurdu. Bu başvuruların 2 bin 980’i cezaevinde bulunanlar tarafından yapılmış, bin 360 kişi dışarıdan ya da dağdan başvurmuş. Başvuranların bin 975’i Hizbullah üyesi, o zamanın bakanlığının deyimiyle ‘dini motifli örgüt üyeleri’, bin 935’i PKK’lı ve aşırı sol örgütler.

Bir devlet bu şekilde bir af çıkarırsa, esas olarak dağa çıkışı teşvik etmiş olabilir. Örgüt mensuplarında ya da suçlularda, devlet nasılsa bir şekilde ödün verecektir düşüncesine neden olabilir.

301. MADDE KALMALI
Kanadoğlu, tartışmalı 301’nci maddeye ilişkin açıklamalarda da bulundu. 301’nci maddenin gerekli olduğunu savunan Kanadoğlu, “Çünkü ulusal onurunu koruyamayan ülkelerin sonu karanlıktır. Beni üzen şu ki, biz bunu AB’nin baskısıyla yapmamalıyız” diye konuştu.

Maddedeki, Türklük kavramından, “Türk milleti” algılandığına vurgu yapan Kanadoğlu, esas değişen şeyin bu konudaki inisiyatifin Adalet Bakanlığı’na bağlanması olduğunu söyledi. Siyasi bir suçun izne bağlı olmasının yadırganamayacağını anlatan Kanadoğlu, “Bu konuyla Adalet Bakanı ya da Cumhurbaşkanı ilgilenebilir. Ama Cumhurbaşkanı’na gitmeden Adalet Bakanı’na bağlanması doğrudur. Kötüye kullanılabilir mi, evet ihtimal dahilindedir. Ama bu kötü kullanmayı eleştirme hakkına da biz sahibiz. Bu konuda göz göre göre keyfi uygulama yapılacağını zannetmiyorum” dedi.
Hurriyet

buena vista
12-01-2008, 14:40
Dersaadet Cinayet Tevkifhanesi, yerleşik adıyla Sultanahmet Cezaevi'nin kapı altında duruyorum. Önümde boş bir avlu. Duvar dibine sinmiş bir köpekten başka canlı yok. Avlunun çevresi demir parmaklıklı pencerelerle çevrili. Pencerelerde de hiçbir canlının izi yok. Köşedeki kulenin yan tarafından Ayasofya'nın kubbesi ve minareleri gözüküyor. Zaman, geriye doğru akıyor. Nâzım Hikmet, A Blok 5. koğuşun penceresinde beliriyor birden... Bir an göz göze geliyoruz. "Bekle," der gibi bir işaret yapıyor. Biraz sonra A Blok'un merdivenlerinde... Ayağında çizgili pijaması. Sol elini pijamanın cebine sokmuş. Tam basamakları inip avluda voltaya başlayacak... Birden müthiş bir uğultu. Demir kapılar olanca gücüyle birbirine çarpıyor... Martılar ve güvercinler çığlık çığlığa... Pencere demirlerinde zincir şakırtıları... Bir dayanılmaz kıyamet... Bulutlar kararıyor, kırmızı kiremitler havada uçuşuyor, duvarlar çatırdıyor. Avlunun ortasındaki bir avuç su birikintisi yalnız sessiz... Bir o sessiz... Ağır, hantal, demir kapılar... Zincir sesleri... F Blok'un üst katı. Bir koridora açılan koğuşlar... Koğuşlarda altı kişi kalıyormuş. Kapının karşısında, yukarıda pencereler, pencerelerin demir parmaklıkları önüne yekpare demirden bir levha daha çakılmış. Amaç, dışarısı görülmesin. Ama tutuklular, yekpare demirlerde küçük küçük delikler açmışlar. Bir pencereye tırmanıp bu küçük deliklerin birinden dışarı bakıyorum. İnanılmaz bir manzara... Tam karşıda Haydarpaşa önlerinden Adalar'a kadar müthiş bir Marmara... Duvarlarda hiçbir insan izi yok. Yer yer sıvaları dökülmüş. Sanki yıllarca burada hiçbir insan yaşamamış. Hiçbir insanın eli değmemiş bu duvarlara... Oysa konuşsun istiyorum duvarlar. Kapı üzerinde ışığı söndürülmüş lamba konuşsun. Koğuşun içindeki tuvaletin demir kapısı konuşsun... Demir kapı konuşuyor: "Görüş yok. Havalandırmaya çıkarmıyorlar. Her koğuşta altı kişi birden sarılırdı demir kapılara. İçerideki tuvaletin kapısına. Bütün güçleriyle vururlardı kapılara. Bütün cezaevi kapıların gürültüsüyle sarsılırdı: Vuooo, vuooo, vuooo." El feneriyle kapı arkalarındaki küçük deliklere bakıyorum. Kim bilir, belki birinde bir zula kalmıştır. Bir isim, bir resim, bir ses... Bunca yıl geçmiş, zulam nerede? Her blok kendi başına bağımsız. Blokların altında hücreler. Hücreler iç içe iki oda. İkinci odanın kapısında bir metreye 10 santimden başka aydınlık girecek bir pencere yok. Nâzım, Memleketimden İnsan Manzaraları'na bu hapishanede başlamış, Kemal Tahir Esir Şehrin Mahpusu'nda bu cezaevini anlatmış. Aziz Nesin'den Yalçın Küçük'e, Mehmet Ali Aybar'dan Necip Fazıl'a nice insanın hayat yoldaşı... Kürt İdris gibi nice 'baba'ların... Kim bilir onların da ne anları, anıları vardır? İşte bütün bunların, bütün bu anların, anıların, acıların, hüzünlerin, sevinçlerin, özlemlerin, öfkelerin, kısaca insanı insan yapan değerlerin bir anıtı gibi orada duruyor Sultanahmet Cezaevi... Bir an kapı altında durun ve kapayın gözlerinizi... "Kimi voltada, kimi urganda," onca insanın demir kapı, kör duvar, acı rutubetten süzülen sesi fısıldayacaktır kulaklarınıza Nâzım Hikmet'in şiirini: "Dünyayı, memleketimi ve seni düşündüm..." Güvercinleri terk etmiş olsa da avlusunu, görün bir an için olsun o insan suretlerini... O şiirin sesini duyun...

Yukarıdaki satırlar 4 Aralık 1989'da Cumhuriyet gazetesinde yazdıklarımın kısa bir özeti... Sultanahmet'teki o yılların cezaevi, şimdinin oteli yine gündemde... Çünkü otelin ek binaları, Bizans Sarayı bölgesine inşa ediliyor. İnşaatın durdurulması için tarihçiler çağrıda bulunuyor. Tarih, aslında o yıllarda yok edilmişti; 100 yıla yaklaşan 'cezaevi'nin ortadan kaldırılmasıyla... Anne Frank'ın 'kestane ağacı' kadar da mı değeri yok bu ülkenin tarihi varlıklarının? Frank'ın Amsterdam'da yıllar yılı saklandığı evin penceresinden yazın çiçek açan, kışın yapraklarını döktüğü kestane ağacı kurumaya yüz tutmuş. Yetkililer, ağacı hemen demir çemberlerle korumaya almışlar Frank'ın anısına yadigâr olarak... Benim de bir tarihte gördüğüm gibi ağaç o evin ayrılmaz bir parçası... Evi ziyaret edenler, o ağacın fotoğrafını da ekliyorlar anılarının albümüne çünkü... 'Anı'lara saygı duymayanlar, 'an' adına 'bugün' ve 'yarın'ların nasıl sahibi olacaklar? (SABAH)

REFIK Durbas

buena vista
13-01-2008, 10:11
Soner YALÇIN
sonery@hurriyet.com.tr


Fazıl Say’ın ortaya attığı iddiaları magazinleştirip üzerini kapattık. "Milli Eğitim Bakanlığı, müzik derslerine önem vermiyor mu?" sorusunu hiç tartışmadık bile.


Ve her zaman yaptığımız gibi asıl konuyla yüzleşmedik; bizim dinimiz musikiye karşı mı? Müzik haram mı? Ya da hangi müzik türü günah? İran’da, İslam Devrimi olduğunda bu soruların yanıtları bulunana kadar sanatçılar çok acı çekti. Yanıtlar bulunduğunda da bu acılar sona ermedi! İşte İranlı "Fazıl Say"ların yaşadıkları.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/8017069.asp?yazarid=218

Ramo
28-01-2008, 11:43
http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/4868959.jpg

Ramo
09-02-2008, 00:20
http://www.milliyet.com.tr/2008/02/08/son/sonsiy39.asp?prm=0,42345958349

Minik Yorum:Nobel doyursun gözünü.

meraklı
09-02-2008, 12:07
Türban gelenekseldir bir bakıma....

Evde, tarlada kadın topladığı saçlarının dağılmasını islenmesini ,pislenmesini engellemek için kullanır...Soğuk ve rüzgarlı havadan korunmak için kullanır...

Ve evet, Erdoğan kızlarını orada okuttu, türbandan sebeb mi...Hadi canım sen de...

Özgürlük ?

Anlayış ?

Paylaşım ?

Kadın hak ve hukuku ?

Pardon....

Çok pardon....BUnlar ayıp ve ilerde yasak olacak olanlardı...

Hatırlanmaması gereken......


:friends:-

Master
09-02-2008, 13:25
Ne türban, ne baş örtüsü.. Sıkmabaş!.. Hınçal Uluç


Neden Sıkmabaş diyorum?..
Bazı okurlar, "Türban" ya da "Baş örtüsü" sözcüklerini kullanmayıp ısrarla "Sıkmabaş" dememi bir aşağılama olarak kabul ediyor ve "Bu tutum size yakışmıyor" diyorlar..
Hayır.. Aşağılama falan değil.. Adı bu ondan..
Bu baş bağlama şekli, Türban değil..
Açın dinci gazeteleri.. Yıllardır kopan kıyamet son günlerde iyice yoğunlaştı. Manşetlerden inmiyor. Ama bu gazetelerin hiç biri Türban sözcüğünü kullanmıyor. Ülke "Türban" diye sallanırken dinci gazetelerin bu sözcükten ısrarla kaçınmaları dikkatleri çekmiyor mu?.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan "Türban" diyor mu hiç.. Tersine.. Yandaşlarına emri var. "Türban demeyin" diyor..
Erdoğan ve dinciler "Türban" lafını niye kesinlikle kullanmıyorlar, hiç düşündünüz mü?.. Düşüne durun. Ben anlatayım..
Türban diye bir baş örtme şekli var.. Ama bizimkiyle uzaktan yakından alakası yok. Bir Hint (Sikhler) gurubunun erkeklerinin baş örtüsü Türban.. Fransız modacıları geçen yüz yılda bundan ilhamla, bir kadın başlığı yarattılar. Adına Türban dediler. Mevhibe Hanım Türban kullanırdı zaman zaman. Yani Türban Çankaya'ya İsmet Paşa zamanında çıkmıştır. Abdullah Gül zamanında değil..
Türban'da eşarp, tülbent, her neyse, başa dolanır ve boyna asla inmeden, orda biter. Bizzat başbakan, Meydan Larousse'dan okumadı mı, güya ders verirken..
"Kenarsız" diye.. Kenarsız.. Ne demek o?.. Kep gibi başa oturur, kenarı yoktur, aşağı inmez.. Türban, bir tür şapkadır yani.. Tepeyi örter, yandaki saçlar açıkta kalır, görünür.
Bu baş bağlama şekli, "Baş örtüsü" de değildir.. Baş örtüsü, genel bir isimdir.. Yedi yüz çeşidi vardır, Türban dahil..
Baş örtüsü başı örten şeyin genel adıdır. Bir "Özel" biçimi ifade etmez.
Baş örtüsünün saçın tüm tellerini örtmesi diye bir şey yoktur. Zaten İslam'da da saçın tüm tellerinin örtülmesi emri yoktur. Kuran'da hiç yoktur. İstenen, kadının erkekleri tahrikten kaçınması, bunun için de makul şekilde örtünmesidir.
İslam alimleri, hatta namazda da kadın saçının görünmesine itiraz etmediklerini ifade etmişlerdir.
Oysa bugün moda olan, tartışılan baş örtüsü şekli, üst üste iki eşarp kullanarak saçın bütün tellerini gizler. Alttaki eşarp öyle sımsıkıdır ki, saçın hiçbir teli, hiçbir şekilde dışarı sarkamaz. Üzerine örtülen, renkli, pahalı, marka eşarp ise aslında süstür. Hatta süsün ötesinde bir sosyal seviye gösterisidir. Aslında bu pahalı, göz alıcı marka eşarplar, Hermesler, Vakkolar örtünme kuralının ruhuna, o sığındıkları inanca tam da aykırıdır, o ayrı..
Ne var ki, başı böyle bağladın mı, hizmetçiler, gece konducular, köylülerden ayrılır, kentli olursun. Hizmetçi değil hanım olur, sınıfını gösterirsin.
Ortaköy'e gelin. Önünüzden her gün sayıları artarak geçen Sıkmabaşlılara bakın. Bu sımsıkı başın altındakilerin, nasıl günün modasına uygun, hatta nasıl seksi, yani dinin temel isteğine ters giyindiklerine bakın.. Erkek arkadaşları ile nasıl sarmaş dolaş dolandıklarına bakın..
Yani işin aslı, iddia edildiği gibi din ve inanç değil.. Kuran emri hiç değil..
Peki ne?..
Bu saç şekli kentlerde belli bir tarikatın simgesi olarak belirdi ilk. Altında uzun pardösüler olarak.. Pardesü renkleri tarikatın hangi koluna ait olduklarını gösteriyordu. Kılık tam bir dini üniformaydı. Sonra Necmettin Erbakan'ın liderlik ettiği partiler bu kılığa sahiplendiler.. Tek renk, tek tip pardesüler yerleşmedi, ama bu tek tip baş bağlama şekli, o partinin simgesi olarak yayıldıkça yayıldı. AKP ile de doruğa ulaştı.
Recep Tayyip Erdoğan'ın "Siyasal simge ise siyasal simge ne olacak" diye meydan okuması, aslında meydanı boş bulunca gerçeği itiraf etmesidir.
Baş örtüsü bu ülkede siyasal simge olmaz. Baş örtüsü dini simge de olmaz. Baş örtüsü simge olmaz. Olamaz.
Baş örtüsü, Müslümanı, Sünnisi, Alevisi, Hıristiyanı, Yahudisi, Yezidisi, Türkü, Türkmeni, Kürdü, Rumu, Ermeni, Süryani, Laz, Çerkez, Yahudisi ile Anadolu kadınının yüzlerce yıllık görüntüsüdür. Bu yüzden bu ülkede baş örtüsüne itiraz eden de yoktur.
Ne CHP.. Ne asker.. Ne ben.. Tek kişi gösteremezsiniz.
İtiraz, bu siyasal simge olan, bu gamalı haç benzeri dini siyasetin içine sokan bağlama şeklinedir. Bu şeklin de adını doğru koymak gerekir ki, kimse kimsenin kafasını karıştırmasın.
Dinci kesimin ısrarla "Baş örtüsü" demesinin sebebi açık.. Karşı olanlara "Hah işte gördünüz mü, bunlar baş örtüsüne karşı" demek için.. Diyorlar da..
O zaman.. Karıştırmayalım..
Türban değil.. Baş örtüsü hiç değil..
Türban deyince akla tek şekil gelir.. Hint usulü.. Baş örtüsü deyince, bin türlüsü..
Bu özel, bu üniformasal, bu simgesel baş örtme şeklinin adı Sıkmabaş'tır..
Bu siyasal simge olarak kullanılan, laik anayasayı delmek için alet edilen özel bağlama şeklini kafa karıştırmadan ifade etmenin tek yolu, doğru sözcüğü kullanmaktır.
Bugün Sıkmabaş!..
Daha uygun bir ad bulunana ve yerleşene kadar ben Sıkmabaş demeye devam edeceğim..
Aşağılamak için değil.. Kavram kargaşası yaratmamak, ne dediğimi kimseyi yanıltmadan anlatmak, kafa karıştırmak isteyenlerin tezgahına düşmemek için.
"Ben baş örtüsüne karşı değilim. Hiçbir zaman da olmadım" lafımı yürekten etmek için.. Örtüye değil, siyasal simgeye karşı olmak.. Meselenin ruhu bu..
Onun için terimleri bilinçli olarak karıştıranlardan ayrılıyor, oyunlarına gelmiyor ve karşı olduğum şeyin "Sıkmabaş" olduğunun altını çiziyorum, baş örtüsü değil..
Tamam mı?..
Sıkmabaşlı kardeşlerim bu deyişimden alınıyorlarsa, beni değil, kendilerini yargılasınlar, "Niye alınıyoruz" diye..

buena vista
17-02-2008, 11:47
Banu TUNA


Lale Akgün (54), İstanbul doğumlu bir Alman vatandaşı. Almanya’ya 1962’de ailesiyle taşındı. Marburg Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nü bitirdi. Uzun yıllar psikoterapist ve aile terapisti olarak çalıştı. Bu dönemde hastalarının büyük bölümü Türk’tü. Köln Üniversitesi’nde doktora yaptıktan sonra, eğitim görevlisi oldu. 1996’da Kuzeyren-Vestfalya Eyaleti’nin göç ve uyum merkezini kurdu, yöneticiliğini yaptı. Almanya’da yaşayan diğer Türklerle ve onların sorunlarıyla daima iç içeydi.

2002’de, 26 yıldır üyesi bulunduğu Sosyal Demokrat Parti SPD’den Köln milletvekili olarak Federal Meclis’e seçildi. 2005 seçimlerinde koltuğunu korudu. Önceki hafta Köln’de 16 bin kişiye hitaben konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkında, "Ludwigshafen’daki yangını iç politika için kullanıyor" dedi. Federal Meclis’teki bir Türk milletvekili olarak sadece seçim bölgesinden değil, tüm Almanya’daki Türklerden her gün yüzlerce mail alıyor, oradaki Türklerin nabzını iyi tutuyor. Kundaklama mı, kaza mı olduğu hálá belirlenemeyen Ludwigshafen yangınından sonra kendisiyle, Almanya’daki Türklerin durumunu konuştuk.

http://www.hurriyet.com.tr/pazar/8247349.asp?gid=59&sz=90162

account
18-02-2008, 10:13
Bir de yüksekögretimde kalite meselesine bakalım.
Yüksekögretimde kalite ölçümlerinden belki de en önemlisi
ögretimdeki yabancı öğrenci sayısıdır.Size ne kadar dış talep olduğudur.
Yine OECD verilerine göre,bugün itibariyla dünyada132 milyon üniversite öğrencisiglobol bazdaeğitim görüyorve 300 milyar dolarlık bir pazar yaratıyor.2.* milyon öğrenci kendi ülkeleri dısında bir ülke de eğitim görüyor.
Şimdi sıkı durun.Benzemekten korktuğumuz 25 milyonluk Malezya, 50 civarındaki üniversite kapasitesiyle 60.000 yabancı öğrenciyi ülkelerine çekme basarısı gösterirken yetmiş iki milyon luk Türkiye yakın bir zamanda 150 'lere ulasması beklenen üniversite sayısyla sadece 2000 yabancı öğrenciye ev sahipliği yapıyor!
Ne olur,birileri de YÖK'e bu gözle baksınlar!

Cüneyt ülküseven-hürriyet

Ramo
08-03-2008, 11:24
Erdoğan, dokuduğu halıyı hediye eden görme özürlü Ümmü Balyemez isimli kadına teşekkür etti.
Habere yorum yaz
Haber ile ilgili mail gönder
Sitene ekle
Sayfayı yazdır
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Batı ülkelerinin genç nüfus transfer etmeye başladığını, Türkiye’nin ise genç nüfusunu korumak zorunda olduğunu belirtti.
Erdoğan, “Eğer nüfusunuzun azalmasını istemiyorsanız, bir ailenin 3 çocuğu olmalı. Takdir sizin, o ayrı mesele. Bunu yaşadım, inanarak söylüyorum. Çocuk berekettir, onu bilmeniz lazım. Benim 4 çocuğum var, keşke daha fazla olsaydı” dedi.
Eşi Emine Erdoğan ve Devlet Bakanı Nimet Çubukçu ile birlikte Uşak’ta 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle düzenlenen etkinlikte konuşan Erdoğan, Türkiye’nin genç nüfusunu korumaya devam etmesi gerektiğini vurguladı. Erdoğan şunları söyledi:
“Batı şu anda ağlıyor, sakın bu tuzaklara düşmeyin. Böyle giderse 2030 yılında Türkiye’nin nüfusunun çoğu da 60 yaşın üzerinde olacak. Sevgili hanım kardeşlerim, bir Başbakan olarak konuşmuyorum, bir dertli kardeşiniz olarak konuşuyorum. Bu tuzağa asla gelmeyiniz. Biz genç nüfusumuzu aynen korumalıyız.
Bir ekonomide aslolan insandır. Bunlar ne yapmak istiyor? Bunlar Türk milletinin kökünü kazımak istiyor. Eğer nüfusunuzun azalmasını istemiyorsanız, bir ailenin 3 tane çocuğu olmalı.”

Milliyet
---------------------------------------
Yorum: Doğurun,doğurun İş aş çok.
Kapkaç moda,
Çete moda.
olmadı mahelle hırsızlığı.
Oda olmadı PKK ya paralı asker.
Seçim zamanın da kelle başı para,odun kömür.
Kızlarda eyi para ediyor.70 lik dedelere taze yavuklu.
Yada sokaklarda boyacı,sucu
Üç az canım bir düzine olmalı.
Bir ton kömüre,pahalı oy.
Düşmeli fiyatlar.
:;melek :;melek :;melek Ekonomide aslolan insandır.

Master
08-03-2008, 22:47
Istanbul (a.a) - 08.03.2008 - Yargitay Onursal Cumhuriyet Bassavcisi
Sabih Kanadoglu, ''anayasa Degisikligi Turbani Serbest Birakmaz. Anayasa
Degisikligi, 10. Ve 42. Maddelerde Mevcut Olan Hukumlerin Tekrarindan
Ibarettir'' Dedi.
Kanadoglu, Istanbul Barosu Staj Egitim Merkezince Duzenlenen Cumartesi
Forumlari'nda, ''hukuk Devleti Ve Yargi Bagimsizligi'' Konulu Konferans
Verdi.
Anayasa'nin 10. Maddesinin 4. Fikrasinda Degisiklik Yapildigini
Hatirlatan Kanadoglu, Fikranin 'devlet Organlari Ve Idare Makamlari
Butun Islemlerinde Kanun Onunde Esitlik Ilkesine Uygun Olarak Hareket
Etmek Zorundadir' Ibaresine, 'butun Islemlerinde' Ibaresinden Sonra 'her
Turlu Kamu Hizmetlerinden Yararlanilmasinda' Ibaresinin Eklendigini
Soyledi. Bunun, Maddenin Anlaminda Hicbir Degisiklik Yapmayacagini Ifade
Eden Kanadoglu, Devlet Organlari Ve Idare Makamlarinin Butun
Islemlerinin Zaten Kamu Hizmeti Gorevi Oldugunu Belirtti.
Kanadoglu, 42. Maddede Yapilan Degisiklikte Ise, Maddenin 6. Fikrasindan
Sonra Gelmek Uzere, 'kanunda Yazili Olmayan Hicbir Sebeple Kimse Yuksek
Ogrenim Hakkindan Mahrum Edilemez. Bu Hakkin Kullaniminin Sinirlari
Kanunla Belirlenir' Ibaresinin Eklendigini Kaydetti. Kanadoglu, Bunu
Anlayabilmek Icin 42. Maddenin Degistirilemeyen 1. Fikrasinda Yer Alan
''kimse Egitim Ve Ogrenim Hakkindan Yoksun Birakilamaz' Ibaresinin Iyi
Okunmasi Gerektigini Soyledi.
Yuksek Ogrenim Hakkinin Da Egitim Ve Ogrenim Hakki Icinde Yer Aldigina
Dikkati Ceken Kanadoglu, 'kimse Egitim Ve Ogrenim Hakkindan Mahrum
Edilemez' Sozlerinin, 'kanunda Yazili Olmayan Hicbir Sebeple Kimse
Egitim Ve Ogrenim Hakkindan Mahrum Edilemez' Sozlerinden Farkli
Olmadigini Ve Turbani Serbest Birakmadigini Ifade Etti.
Kanadoglu, 42. Maddenin 2. Fikrasinda Ise 'ogrenim Hakkinin Kapsami
Kanunla Tespit Edilir Ve Duzenlenir' Hukmunun Yer Aldigini Belirterek,
'bu Hakkin Kullaniminin Sinirlari Kanunla Belirlenir' Sozcuguyle 2.
Fikra Arasinda Hicbir Fark Olmadigini Kaydetti.
Halen Yururlukte Olan 4. Fikradaki 'egitim Ve Ogrenim Hurriyeti
Anayasa'ya Sadakat Borcunu Ortadan Kaldirmaz' Hukmunun Dikkate Alinmasi
Gerektigini Vurgulayan Kanadoglu, ''anayasa Degisikligi Turbani Serbest
Birakmaz. Her Zaman Soyledim; Anayasa Degisikligi, 10. Ve 42. Maddelerde
Mevcut Olan Hukumlerin Tekrarindan Ibarettir, Malumu Ilandir'' Dedi.

-anayasa Mahkemesi'nin Verebilecegi Kararlar-

Sabih Kanadoglu, Gerekcede Amacin Ortaya Konuldugunu Belirterek,
Gerekcenin Hukukun En Basit Kaidesi Oldugunu Soyledi.
Gerekceye, Yalnizca Metinde Yer Almamasi Durumunda Basvurulabilecegini,
Bunun Kullanilabilecek Bir Metin Olmadigini Ifade Eden Kanadoglu, ''eger
Gerekce Maddenin Metninde Yer Alsaydi, O Zaman Bunun 2. Maddede Yer
Aldigi Gibi 'degistirilemez, Degistirilmesi Teklif Dahi Edilemez'
Hukmunu Ihlal Ettigi Rahatlikla Soylenebilirdi'' Dedi.
Kanadoglu, Anayasa Mahkemesi'nin Onunde Bazi Siklar Bulundugunu Dile
Getirerek, ''anayasa Mahkemesi, Anayasa'nin 148. Maddesinde Kendisine
Sadece Sekil Yonunden Bir Yetki Verildigini Soyleyebilir. 'yalnizca
Teklif Cogunlugu Var Midir, Yok Mudur Ya Da Ivedilikle Gorusulup
Gorusulmedigi Sartina Uyulmasina Bakarim, Gerisine Bakmam' Der Ve Talebi
Reddeder'' Diye Konustu.
Bu Sikkin Dogru Olmadigini, Cunku Tbmm'nin 7. Maddeyle Kendisine Verilen
Yasama Yetkisinin Sinirli Oldugunu Vurgulayan Kanadoglu, Sinirin 4.
Maddede Yazili Oldugunu, Yuksek Mahkemenin, Teknik Cogunlugun Otesinde
Bu Degisikligin Teklif Edilip Edilememesini Denetlemesi Gerektigini,
Aksi Halde Anayasa'daki 1, 2, 3. Maddeler Ve Baslangicta Yer Alan
Hukumleri Yozlastiran Baska Duzenlemeleri De Denetleyemeyecegini Soyledi.
Kanadoglu, Diger Bir Sikkin ''yorumlu Ret'' Oldugunu Ifade Ederek
Sunlari Kaydetti:
''anayasa Mahkemesi, 'biraz Once Saydigim Sebeplerle Laiklik Ilkesini
Zedeleyen Bir Durum Yoktur. 10. Ve 42. Madde Turbani Serbest
Birakmamistir. Zaten Serbest Birakilsa O Zaman Baska Turlu Hareket
Ederdim. Turbani Yasaklayan Karari Ben Anayasa'nin Baslangicta Yer Alan
2, 10. Maddesi, 24. Maddenin Son Fikrasi Ve 174. Maddeye Gore Verdim. Bu
Kararim Gecerlidir Ve Gerekce Beni Ilgilendirmez. Yapilan Degisiklik De
Bu Benim Verdigim Karar Dogrultusunda Bir Degisiklik Yaratmaz' Yorumuyla
Bu Talebi Reddedebilir.
Ucuncu Olasilik Olarak, 'gerekceyle Amac Belirlenmistir, Bu Amacla
Yapilan Bu Degisiklik Rejimin Temel Niteliklerini Sarsacak, Onu
Yozlastiracak, Kotuye Kullandiracak Bir Bicim Almistir, Bu Nedenle
Iptaline' Diyebilir. Iptalin Disinda 'teklif Edilemez, Edildi
Gorusulemez, Gorusuldu Yasalasamaz, Yasalasti Ben Bunu Yok Sayarim' Da
Diyebilir. Hangisi Olur Gorecegiz.''
Daha Sonra Katilimcilarin Sorularini Yanitlayan Kanadoglu, Bir
Katilimcinin, Basbakan Recep Tayyip Erdogan'in, ''eger Nufusunuzun
Azalmasini Istemiyorsaniz, Bir Ailenin 3 Tane Cocugu Olmali'' Sozlerini
Hatirlatmasi Uzerine, ''az Bile Soylemis. O Zihniyetle 'her Ailede 8
Cocuk Olmalidir' Da Diyebilirdi. Yani Eger Laik Demokratik Turkiye
Cumhuriyeti'ne Layik Olabilecek Evlatlar Yetistirmeyi Bir Tarafa
Birakiyorsak, Cogalalim Cogalabildigimiz Kadar'' Yanitini Verdi.
(lal-tur-bur-tem)

21:35 08/03/08

--aa--

Ramo
13-03-2008, 15:34
http://www9.gazetevatan.com/newpics/news/120320081537312118482_3.jpg

Dedeleri Gülbaba sığmamış objektiflere...

Ramo
13-03-2008, 21:32
irticanın portresi

recep tayyip erdoğan
(1994 – 2006)

belediye başkanlığı döneminde

“elhamdülillah şeriatçıyız” (21.11.1994 milliyet)
“yılbaşına karşıyım” (19.12.1994 sabah)
“ben tekkeye değil dergaha gittim” (22.1.1997 gözcü)
“ata'ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok” (12.5.1994 hürriyet)
“her 10 kasım'da yaygara kopartılıyor” (14.11.1994 hürriyet)
“içki yasaklansın” (1.5.1996 hürriyet)
“istanbul'u medine yapacağız” (akit)
“bütün okullar imam hatip yapılacak” (17.9.1994 cumhuriyet)
“sarık operasyonu çok komik” (15.5.1995 sabah)
“yeşil (kaldırım rengi) medeniyettir” (25.6.1994)
“sadece imamlar resmi nikah kıysın” (9.5.1995 milliyet)
“ben millet meclisi’nin de dua ile açılmasından yanayım” (8.1.1996 milliyet)
(belediye başkanlığı döneminde belediye meclisinin her açılışı istiklal marşı yerine kuran okunarak yapılmıştır. yine böyle bir dualı açılıştan sonra bunu söylüyor.)
“ben istanbul'un imamıyım” (8.1.1995 hürriyet)
“mayo reklamı şehvet sömürüsüdür” (6.3.1996 hürriyet)
“milli piyango zulümdür” (29.9.1994 hürriyet)
“taksim'deki caminin temelini inşallah atacağız” (1.7.1994)
“cumhurbaşkanı'nın imam hatipli olacağı günler yakındır” (5.2.1996 akit)
“türkiye kendine din olarak kemalizmi almış ve başka hiçbir dine hayat hakkı tanımayarak kitlelere zorla dikte ettirmiştir...”
“türkiye’nin yarınında artık kemalizme ve kemalizm benzeri rejimlere, sistemlere yer yoktur. kemalizmin yeniden kendini üretmesi söz konusu değildir. bizim için en üst belirleyici, islam’ın etkileridir. her şey ona göre belirlenir.”
“camiler kışla, minareler süngü, kubbeler miğfer, müminler askerimizdir.”
“demokrasi bizim için bir amaç değil, araçtır. amacımıza ulaşana kadar demokrasiye bağlıyız.”
“demokrasi bizim için bir tramvaydır. istediğimiz durağa gelince ineriz.”

dinci bir miting sırasında halka sesleniyor:
“yolumuzun ortasında inek oturmuş, yolumuzu kapatıyor, menzile ulaşmamızı engelliyor.
ineği yolumuzdan önce lafla, usul usul, sonra evvelallah sizlerin yardımıyla, artık nasıl olursa, nasıl denk gelirse kaldıracağız.”
(inek olarak laik cumhuriyeti ve atatürk devrimlerini kastediyor.)
o dönem yanında olduğu erbakan hocasının “kanlı mı olacak, kansız mı” söylemini bir başka şekilde seslendiriyor.

“türkiye’yi eyaletlere bölmek lazım. merkezi yönetimin bir takım yetkileri bunlara verilmelidir.
belediye başkanları da bu konuda en yetkili olmalıdırlar. o bölgelerdeki her türlü eğitimde bunlara bırakılmalıdır.”
(pkk gibi bölücülerle aynı söylem)

“hem laik, hem müslüman olunmaz. ya müslüman olacaksın, ya laik. ikisi birarada olunca
ters mıknatıslanma yapar. mümkün değil, ikisi birarada olamaz.”
“referansımız islamdır. tek hedefimiz islam devletidir.”
“sen “ne mutlu türküm diyene” dersen, onun da “ne mutlu kürdüm” deme hakkı vardır.”

oğlunun nikah davetiyesindeki tarih:
“29 zilkade 1421”
(nikah tarihi olarak arap takvimindeki tarihi kullanıyor)

“1.5 milyarlık islam alemi, müslüman milletimizin ayağa kalkmasını sabırsızlıkla bekliyor. kalkacağız, bu ayaklanma başlayacak.”
“egemenlik kayıtsız şartsız milletindir lafı koskoca bir yalan, egemenlik kayıtsız şartsız allah’ındır.”

başbakan olduktan sonra:

“türkiye’yi pazarlıyorum. bizim için verilecek para önemlidir. herşeyi pazarlar satarız, parayı veren düdüğü çalar.”
“bir tutturmuşlar laiklik elden gidiyor diye, millet isterse tabii ki gidecek be.”
“kadın nereye isterse oturur, sana ne yaa! ayıp yaa!”
(kars’ta akp toplantısında kadınlarla erkeklerin ayrı yerlerde oturtulmasını eleştiren gazeteciye)

“bana verilen maaş çok düşük, yetmiyor. sen ne kadar maaş alıyorsun?”
(almanya başbakanı’na)

“türkiye’de kürt sorunu vardır. bunu türkiyelilik kavramıyla çözmeliyiz. türkiyeli kimliği her vatandaşın üst kimliği olmalı, türk kavramı da alt kimlik olarak değerlendirilmelidir. isteyen isterse yine ben türküm derse desin.”
(diyarbakır’da halka yaptığı konuşmada alt üst kimlik tartışmasıyla türk kimliğini de ermeni, rum, kürt gibi alt kimlik olarak gösteriyor.) pkk ile aynı söyleme giriyor.

“pkk’nın cenaze töreninde bayrağını açması da, f-16’ların alçaktan uçuş yapması da yanlış. iki tarafında yaptığı yanlış”
(pkk terör örgütü ile türk silahlı kuvvetleri’ni aynı kefeye koyuyor, kendince her iki tarafa da eşit yaklaşıyor.)

“suriye’yi lübnan’dan çıkardıkları gibi, bizi de kıbrıs’tan çıkartırlar. birileri bize çık der, kuzu kuzu çıkarız.”
“ben müslümanım diyenin aynı zamanda laikim demesi mümkün değil”

“fazla içmedin değil mi? ağzın içki kokuyor.”
(avusturya’nın ankara büyükelçisi’ne)

“dur dinle be!.. dur dinle!.. 9 ay 10 gün be!..”
(seçim konuşmaları sırasında vatandaşa)

“yahu, bu millet yatıp kalkıp size mi çalışacak.”
(erzurum’da çiftçilere sesleniyor)

“sana mı kaldı türban konusunda karar vermek, bu ulemanın işidir. ulema ne diyorsa o olur.”
(avrupa insan hakları mahkemesi’ne)

(danıştay’ın türban kararı konusunda)
“efendi sen kim oluyorsun, buna mecelle (şeriat hukuku) karar verir”
(bir kaç hafta sonra işareti alan şeriatçı bir terörist danıştay’ı bastı ve türban kararı veren danıştay üyelerini silahla taradı, danıştay üyesi bir hakimi öldürdü.)

“sallamaa.., elini kolunu sallamaa.., her yerin oynuyor be!”
(muhalefet milletvekiline)

“abd’de özgürlük anlayışı var ama benim ülkemde yok”
(benim ülkem özgür değil diye, abd gezisinde ülkesini amerikalılara şikayet ediyor.)

“ulan terbiyesizlik yapma!
artistlik yapma ulan!
hadi ananı da al git burdan”
(mersin’de bir vatandaşa)

cumhurbaşkanı tarafından onaylanmayan yüzlerce atamanın vekaletlerle yürütülmesi konusunda:
“biz hukuka aykırı bir şey yapmıyoruz. mecelle’de (şeriat hukuku) böyle bir kaide var.”

“askerlik yan gelip yatma yeri değil”
(şehit yakınlarına)

“ne konuşacam ben o kadınla yahu!”
(şehit annesine)

“söyleyin şu sahtekâra ne istiyormuş”
(almanya’da bir gurbetçi için söylüyor)
bu lafı söylediği toplantıda salondaki vatandaşlara türkiye cumhuriyeti’nin büyükelçisi’ni yuhalatıyor.

“burası (kafasını göstererek) basmıyor. hayatında iki koyun gütmediği için bunu kavrayamıyor.”
(yök başkanı prof.dr. erdoğan teziç’e)

“kendisine kefilim, babam gibi güvenirim, ona kendime inandığım gibi inanıyorum.”
(birleşmiş milletler tarafından tüm dünyada terörist ilan edilen ve aranan el kadı hakkında)

“onları hoplatacağım.”
(terörist el kadı’yı eleştiren muhalefet üyeleri ve gazetecilere)

pkk ateşkes kararı verince:
“biz de durduk yerde onlara operasyon yapmayız”
(pkk’yı muhatap alıyor ve ateşkes kararlarına jest yaparak karşılık veriyor.)

“neyseki, yaşına başına saygı duyuyorum. ağzı olan konuşuyor be!”
(kıbrıs davasının 50 yıllık lideri rauf denktaş’a)

“ulusalmış, milliyetçiymiş, ne milliyetçisi yahu, bunlardan olsa olsa saman milliyetçisi olur.”

“sanki maçta gibi bağırıp çağırıyorlar, (türkiye laiktir, laik kalacak) diye, bunlar hoş şeyler değil.”
(akp genel kongresinde)

ve diğerleri;
şerefsizler
bizim çocuklar açmı kalsın be!
kes ulan sesini.
sana üç nokta koyarım.
otur ulan oturduğun yerde, herşeye burnunu sokma

2002 seçimlerinden hemen önce ve başbakan olunca:
“ben gelişerek değiştim.”

başbakanlığının 4. yılında:
“ben hiçbir zaman değişmedim. islami fikirler değişmez.”

ve henüz 1980’li yıllarda recep tayyip erdoğan’ın atatürk ve cumhuriyet rejimine karşı etmiş olduğu yemin:
"ben muhammed müslüman ümmetindenim. türkiye dinsiz, laik bir memleket haline gelmiştir. hayatımı mustafa kemal dinsizliği ile savaşa adayacağıma, türkiye'yi bir din ve şeriat devleti haline getirmek için mücadele edeceğime, kemal paşa zamanında çıkarılan dinsiz kanunların tatbikini önleyeceğime, kısa zamanda ümmet esasına dayanan, şeriat devletinin kurulması için çalışacağıma, dinim, allahım ve bütün mukaddesatım üzerine yemin ve kasem ederim."

recep tayyip erdoğan’ın son 12 yılda hem belediye başkanlığı döneminde, hem de başbakanlığı sırasında söylediği yukarıdaki laflarına bakınca; 1980’li yıllarda yaptığı yeminine harfiyen sadık kaldığını ve yeminini gerçekleştirme yolunda tüm gücüyle çalıştığını görmemek için herhalde ya kör olmak, ya da türkiye cumhuriyeti düşmanı olmak gerekiyor.

“cumhurbaşkanı'nın imam hatipli olacağı günler yakındır.”
(5.2.1996 akit)

Alıntı:
http://onpunto.com/ShowBlog.aspx?Web=pencerem_yasam&CId=45840

Ramo
16-03-2008, 13:01
http://www.edsproject.org/tarihsel.jpg

buena vista
20-04-2008, 13:01
Perihan Mağden


Hollanda Genel-kurmay Başkanı'nın oğlu, Afganistan'da yol kenarına yerleştirilen bir bombanın patlamasıyla öldü.
Geçtiğimiz kasım ayında Yeni Zelanda'nın Savunma Bakanı'nın teğmen yeğeni de Afganistan'da pusuya düşürülüp öldürülmüştü.
Prens Harry'nin (Charles'ın oğlu) birkaç ay boyunca Afganistan'da görev başında olduğu (asker olarak) ordaki varlığı keşfedilince, İngiltere'ye geri yollandığı da malum.
Tabii ki Hollanda Genelkurmay Başkanı'nın oğlu da ölmesin,
Yeni Zelanda Savunma Bakanı'nın yeğeni de.
Hiçbir muasır medeniyet ülkesi; el âlemin ülkesine (ne kadar 'iyi niyetlerle' ambalajlanmış söylemlerle de olsa) asker yollamasın ayrıca!
Neo-emperyalizmin dayatılmış insan (hakları) severliğine, karnımız tok.
Ve fakat Gelişmiş Ülke Genelkurmay Başkanı Oğlu'nun 'şehit' düşmüş olması oralarda; akla ister istemez bizim Şehit Edebiyatçıları'nı düşürüyor.
Ordumuz'da üst kıdem mensuplarının evlatlarının askerlik görevlerini nerelerde yaptığına dair, ya da çürüğe çıktıkları için nerelerde yapmadığına, bir liste var.
Bir zaman önce korsan bir internet sitesinde yayınlandı.
Ama Medyalamamız itibar etmedi bu listeyi yayınlamaya.
Özel hayata giriyormuş!
Bence hiç de girmiyor.
Son on-on beş yılın üst düzey tümmm askeri yetkilileri evlatlarının nerelerde askerliklerini yaptıklarını açıklasalar bir.
Şöyle bir liste yayınlasalar.
Sonuç olarak 30 yıldır bitirilemeyen, yurdumuza yüz milyarküsur dolara patlamış bir iç savaş söz konusu.
Ve insan Güneydoğu'da 'Siyasi çözüm de şart. Çözüm de şart!' papağanlayıp siyasi çözüme dair en ufak bir adım atılmaya yeltenildiğinde, 'Vatan elden gidiyor! Yetişin: milliyetçiler- imdaaat!'ı basanların, yani savaşın devamından bunca yıldır medet umanların genleriyle Bu Savaş'a 'katkılarını' merak ediyor.
Bütün bakanlarımız, başbakanlarımız, milletvekillerimiz DE
açıklasa oğullarının nerelerde, hangi koşullarda vatani görevlerini 'gerçekleştirdiğini.'
Netice olarak: ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ!
Ama şehitlerin hep fakirin fukaranın, rençberin, cahilin, köylünün çocuklarından verilmesi, insanda Bu Vatan'ın vahim bir Eşitsizlik Duygusu'yla bölünmüş olduğu hissini yaratıyor.
Ali Babacan'ın yeğeni şehit düştüğünde gazetelere doğal olarak haber oldu.
Hem olmayacak bir şeydi bu.
Hem de olmayacak bir şeydi.
Ali Babacan'ın (Allah sabır ihsan etsin) ailesine düşen ateş dışında, ben hiçbir Mühim Pozisyon Sahibi'nin geçtim çocuğundan/oğlundan hısım ve akrabaları arasından dahi şehit düştüğünü hatırlamıyorum.
Siz hatırlıyor musunuz?
Ayrıca 'Evladın Nerde Askerliğini Yaptı Beyanı' bence askeri komutanlarımız, politikacılarımızla da sınırlı kalmasın.
Mesela Şov Haber'e geçti geçeli, handiyse Askeriye'nin ve İç Savaşın Reklam Kuşağı gibi çalışan (askerlikten/darbecilikten atılma) Ali Kırca'nın iki oğlu acep nerde yaptı askerlik görevini? Yoksa onlar daha
o yaşa gelmediler mi?
Master mı yapıyorlar? Filan.
Bütün genel yayın yönetmenleri, köşciler, ellerine kalemi alınca ortalığı 'Sevr! Misak-ı Milli! Vatanın bir karış toprağı!' diye inim inim illetenler böyle bir Evlat Beyanı, Hısım-Akraba Beyanı'na tâbi tutulsalar.
En başta da kendi vatani görevlerini nerde ifa ettiklerini açıklasalar.
Meydanlarda bağrışmaktan boyun damarları pörtlemiş 1 Vatan Kurtaran Şaban'ın, 28 günde enseleyerek yaptığı askerliğini biliniyor; mesela.
Onlarca yıl daha hicap duysak vakti zamanında siyasetimize yaptığı katkısızlıklardan yetmeyecek; yine pek milliyetçi/sağcı/köylücü bir hanım politikacının oğlu, bacağındaki platinin 'paslanma ihtimaline' karşı hastaneleyerek yapmıştı askerliğini. Diyelim.
İş başkasının evladına gelince böylesine gönlübol, böylesine ağızdan köpürmeli şehit edebiyatçılarının Askerlik Beyanları'nı görelim, bir.
Ya da sonsuza dek Savaş Taraftarlığı Çalçeneliği'nden malûlen emekliye ayrılmalarını talep edelim.
Medya baronlarından/bezirgânlarından üst üst düzeylere: Bekâra karı boşamak kolay- El âlemin çocuğunu ölümlere sürmek de.
Barış götürmen gereken topraklarda lümpenlenirken, ağzından çıkanı kulağın duyacak!
Kürt partileri illa billa kapatılmak istenirken de. Yargı Darbeciler ordan başlamışlardı. İşe.
Savaşı bitirmek işine gelmeyenlerin, 'genç' subayların mütemadi rahatsızlanmalarından başlamaları gibi. RADIKAL

buena vista
25-04-2008, 18:29
Perran Kutman Hayat Bilgisi dizisinde kendisine hocam diyen talebelere "Hoca camiide" diye yanıt veren bir öğretmeni canlandırmıştı.
Gerçek hayat diziden çok daha farklıymış.
Dün Kartal'daki Atatürk İlköğretim Müdürü'nün yaptıklarını yazarken işin pedogoji bölümünü sorgulamıştık.
23 Nisan gösterisi için haftalardır hazırlık yapan öğrencilerin gösterisini yarıda kesmenin çocuklar üzerinde yarattığı etkiden söz etmiştik.
Sonra da belli ki Müdür Bey provalarla hiç ilgilenmemiş ve kızların kıyafetini hiç görmemiş diye devam etmiştik.
Meğer işin öncelikle ahlaki tarafını sorgulamamız lazımmış.
Müdür Bey ifadesini alan Milli Eğitim Müfettişleri'ne öğleden önce yabancı müzikten rahatsız olduğu için gösteriyi kestirdiğini söylemiş.
Öğleden sonraysa şehit cenazelerinin kaldırıldığı gün dans gösterisi olmaması için duruma müdahale ettiğini söylemiş.
Müdür Bey'e göre yabancı müzik eşliğinde yapılan dans gösterisi oluyor,çayda çıra ve harmandalı ise başka birşey...
Okul müdürü olmuş birinin yaptığını temizlemek için herkesin saygı duyduğu şehitlerin arkasına saklanmaya çalışması ne ayıp,ne acı ve ne kötü...
Şehitlere hassasiyeti olan adam törenlerin o bölümünü önceden iptal eder,gösteri başladıktan sonra değil.
Müdür Bey söyleyemiyor ama veliler anlatıyor,adamın derdi kızların sırtının görünmesiymiş.
Daha 8-10 yaşında olan çocuklardan söz ediyoruz.
O çocukları görüp tahrik olacak kadar sapık olan biri için sırt gözükse ne olur,gözükmese ne?..
Türkiye'de Milli Eğitim'in geldiği hal bu.
Bu zihniyet yakında çocukları teneffüse harem-selamlık olarak çıkartır.
Yıllar önce Meclis'te görev yapan ve bileklerine kadar uzanan etekler giyen kadın kameramanların çorap da giymeleri istenmişti.
Bu talebi dile getiren vekiller çıplak kadın bileğinin tahrik edici olabildiğini söylemişlerdi.
Haydar Dümen'in o olayda adı geçenleri tedavi edip etmediğini bilmiyorum ama tedaviye ihtiyaç duyanların sayısının çok olduğu belli.

ozaysendir@haberturk.com

Ramo
25-04-2008, 23:06
Şimdi o törendesiniz,7-10 yaşlarınızda bir kız çocuğunuz var.Günlerce onun bu törenlere hazırlığını,heyacınına tanık oldunuz.Giyilecek kostümler günler öncesinden ütülendi hazırlandı.O gece heyacandan uyku bile uyumadığını gördünüz.O küçücük bedenin en güzel harmandalıyı,yada çayda çırayı oynayabilmek,görevini mükemmel yapabilmek,oyun arkadaşlarıyla iyi bir ekip,kısaca bir olabilme mücadelesine tanıksınız.
Sabahın köründe,heyacanla yenilen bir kaç lokma kahvaltı ardından,
aman ha şunu unutmayalım,fotograf makinası alındımı telaşı,
Tören alanına herkesden önce varmak,iyi bir yer tutup güzel yavrucağınızın en güzel resimlerini yakalama düşüncesi.Belkide bu telaşa ek yük bindiren trafik çilesi.
Ne gam herşeye değer.Bugün bayram...
İşte başladı,O güzel yüzler,saf temiz gülücükleriyle alandalar.Sanki tüm yorgunluk bitti.O güzel yüzler herşeyi sildi.
Ben iki yavrucağımla çok yorgunluk attım böyle.Tanrı herkese tattırsın.
Ama yukarda gibisini değil.
8-10 yaşındaki bebelerin oyununa değil,emeklerine değil,ayıp arayan eşeklikleri,hayvanlıkları,yaşatmasın Tanrım.
O ana babaların yerinde olmak kimse istemez.Belki onlar bu yükü kaldırır ama.
O körpecik incinmiş yürekleri tedavi etmek zor.
Artık şunu bilelim,siz biz sustukça,hoca camide filan değil,küçücük yüreklerin beyninde,okulda sırada,her yerde.Bu hoca .
Kahramanlar onlara ihtiyaç olduğunda lazımdır.Bu kendini bilmeze ders verecek biri çıkmalıydı ki ibret olsun...
Sukut alltındır sözünü çok mu iyi öğrendik ki,lazım olduğunda bile dilimiz çözülmez oldu.
Yola devam...

Ramo
08-06-2008, 11:44
http://www.edsproject.org/tekb.jpg

Ne denir?Sözler tuhaf kaçar bu resme.İllada bir kaç cümle edeceksek.

HELAL OLSUN...

Ramo
15-06-2008, 18:33
Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş seklidir…
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel, hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mı?
Cami’de uyanıyorsunuz.
Bir tahta sandık içerisinde, herkes karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun, ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatl ar, çocuklar torunlar hepsi hazır.
Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz.
Ne güzel, hazır maaş, hazır ev…
Altmışlı yaslara kadar garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz.
Sağlığınız gittikçe düzeliyor, kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.
Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz..
ve genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan olarak ise başlıyorsunuz.
Herkes karsınızda el pençe divan…
Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor.
Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkalade…..aman ne güzel günler başlıyor…
derken bir gün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor.
Bu arada babanız ortaya çıkmış, ‘fazla çalıştın’ diyor ‘artık eve dön, işi bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun…’ Keyfe bakar mısınız?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor.
Ekmek elden, su gölden bir dönem başlıyor.
Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor.
Derken anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok artık….
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, ‘evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna’ diyorlar.
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır.
Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz.
Beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor, sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.
Veeeeee…. En güzeli deeee……
Günün birinde müthiş keyifli b ir geceyle hayatiniz bitiyor…

Can YÜCEL

Ramo
23-06-2008, 13:31
AHU ÖZYURT Washington

AKP hakkındaki kapatma davasına geniş yer veren New York Times gazetesinde, İstanbul muhabiri Sabrina Tavernise imzasıyla yayımlanan haberde, Türkiye'de yaşanan son mücadelenin köklerinin 1920'lerdeki Atatürk devrimlerine kadar uzandığı kaydedildi.
Atatürk'ün doğuyla olan bağları kesip Latin alfabesine geçtiğini anlatan yazıda, AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat'ın devrimler hakkındaki "Türk toplumu travma geçirdi. Bir gecede kıyafetleri değiştirildi, dilleri değişti. Dinleri söküp atıldı" sözlerine yer verildi. Yazıda, "Türkiye'nin sıkıntılı deneyimi, Müslüman ülkeler arasında hiç görülmeyen canlı bir toplum, din ve etnik köken ile sınıf konusunda çok bilinçli bir toplum yarattı" denildi.
AKP hakkında açılan davanın "hukuki değil siyasi" olduğu görüşünün Türkiye'deki liberal çevrelerce de benimsendiğine dikkat çeken yazıda görüşüne başvurulan Prof. Dr. Baskın Oran, "Son oyunlarını oynuyorlar. Ordunun artık darbe yapacak gücü yok. Son dayanakları Anayasa Mahkemesi" dedi.
Daha önceki yazılarında CHP'den görüş almayan Tavernise'in, bu kez Bihlun Tamaylıgil, Birgen Keleş gibi isimlerle de görüştüğüne dikkat çekildi. Tamaylıgil'in "Laiklik bir Müslüman toplumun özgürlüğe açılan akciğerleridir, kadınların tek güvencesidir" sözlerine yer verildi.

Milliyet:
Minik Yorum:Hani bunlar meydanlarda gerçek Atatürk`çü idi.

Ramo
12-08-2008, 14:54
Irak’ta Sünni halk içinde kök salmaya çalışan El Kaide terör örgütü, Afganistan’daki Taliban’ı bile geride bırakan “haram anlayışı”yla tepki toplamaya başladı. Koyduğu kurallara uymayanları katleden El Kaide, halkın gündelik yaşamına ilişkin düzenlemeler kapsamında kadınların pazardan salatalık almasını yasakladı.


El Kaide’nin Irak’taki yasağının nedeni salatalığın ‘cinsel organa’ benzetilmesi.
Habere yorum yaz
Arkadaşına gönder
Sitene ekle
Sayfayı yazdır

Salatalığın şekil olarak erkek cinsel organına benzediğini savunan terör örgütü, domatesi de “dişi cinsten” saydı. Anbar’daki Sünni aşiret şeyhi Hamid El Hayyes, İngiliz Reuters ajansına yaptığı açıklamalarda, “Memeleri meydanda diye dişi keçileri dahi öldürüyorlar. Kuyruklarının yukarı doğru kıvrılması bile haram sayılıyor” diye konuştu.
El Kaide’nin yasaklar listesinde dondurma da yer alıyor. Dondurma alım satımını yasaklayan örgüt, gerekçe olarak dondurmanın Hz. Muhammed zamanında bulunmamasını gösterdi. Kuaförler ile kozmetik ürünleri satan dükkânlar öteden beri El Kaide’nin hedefleri arasında bulunuyor.

Minik yorum:Allahım okumuş cahilden ,softadan molladan,dindar geçinen dinsizden koru bizi...


Kaynak:http://www.milliyet.com.tr/Guncel/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&Kategori=guncel&ArticleID=977518&Date=12.08.2008&b=Kadınlara%20‘salatalık’%20alma%20yasağı&ver=77

Ramo
01-09-2008, 00:00
"Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din Arapların (..) Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. (..)
"Türk milleti birçok asırlar, (..) bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur'an'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü. (..)
"Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah'la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. (..)
"... din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. (..) Artık Türk, cenneti değil, (..) son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra..."
----------------
1931 yılında okullarda okutulan,Medeni Bilgiler kitabının "Millet" bölümünden satırlar.Bu satırlar kitapda M.K Atatürk`ün el yazısı ile yer alıyordu.

meraklı
02-09-2008, 09:14
Büyük patlamaya 8 gün kaldı

"Büyük Patlama" (Big Bang) teorisini doğrulayacak deney için bilim adamları uyarıyor: "Dünyayı yutabilecek mini kara delikler ortaya çıkabilir


Sonunda her şey tamam edildi. Şimdi deney için geri sayım başladı. Tarih belli: 10 Eylül.

Deney, evrenin oluşumunu tetikleyen "büyük patlama" (Big Bang) teorisini doğrulayabilecek nitelikte. Bunun için nükleer deneylerden bile daha karmaşık sayılan "parçacık çarpıştırma" işlemi gerçekleştirilecek. Tehlikeli bir deney olduğu için yerin altında kurulan devasa laboratuvarda gerçekleştirilecek. Bu yüzden deneyi gerçekleştirecek olan ekip "güvenli ortam var" diyor ve deneyin yapılmasını savunuyor.

Kaos teorisyeni şiddetle karşı çıkıyor

Ancak bir başka grup bilim adamı dün müthiş bir uyarıda bulundu. Onlara göre bu deney o kadar tehlikeli ki "dünyanın sonu olabilir". Bu amaçla daha önce de deneyin durdurulması için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmuşlardı. Ancak AİHM, "Büyük Hadron Çarpıştırıcı" aleyhindeki başvuruyu reddetmişti.

Alman kaos teorisyeni Otto Rössler'in etrafında bir araya gelen insanların, AB'nin nükleer araştırma merkezi (CERN)'in 10 Eylül'de hizmete sokacağı laboratuvarda yapılması planlanan "parçacık çarpıştırma" deneyine mani olabilmek için verdikleri dilekçeyi değerlendiren AİHM, başvuruyu geçen hafta reddetti.

"Dünyayı yutabilecek mini kara delikler" ortaya çıkabilir

Evrenin oluşumuyla ilgili "büyük patlama" teorisini doğrulayabileceği düşünülen deneye itiraz edenler, deney sonucu "dünyayı yutabilecek mini kara delikler" ortaya çıkması ihtimalini öne sürüyor ve Fransa-İsviçre sınırındaki CERN laboratuvarının kapatılmasını istiyor.

Vatandaş grubunun sözcüsü Viyanalı Markus Goritschnig, "Deney durdurulsaydı, şimdiye kadar hiç atılmamış bir adım atılmış olacaktı" dedi ve mahkemenin, yine de dava dilekçesini esastan görüşmesini beklediklerini belirtti.

Maddenin ilk kez kütle kazandığı ana gitmeyi planlıyorlar.

"Mini kara deliklerin, bilinen en tehlikeli nesneler olabileceğini" söyleyen Goritschnig, deneye katılan 26 fizikçinin "ateşle oynadığını" iddia etti.
Bilimadamları, CERN deneyiyle fiziğin başlangıcına, maddenin ilk kez kütle kazandığı ana gitmeyi ve maddenin neden ve nasıl kütle sahibi olduğu sorusunu cevaplandırmayı tasarlıyor.

Parçacık hızlandırıcıyı harekete geçirmek zor

İsviçre-Fransa sınırında, 27 kilometrelik bir tünel içerisinde bulunan parçacık hızlandırıcıyı harekete geçirmek o kadar kolay değil; önce makinenin 8 ana parçası -271 dereceye kadar soğutulacak. Ardından, 1600 adet süper-iletken mıknatıs düzgün olarak çalıştırılacak. Deney sırasında bütün parçaların senkronize şekilde çalışması şart. En ufak uyumsuzluk risk sayılıyor.

:;hayir

Saniyede 800 milyon parçacık çarpışması olması beklenen "asrın deneyi", yerin 150 metre altında yapılacak. Deneye Türkiye'den de bilimadamları katılıyor.

Yarım yorum: İçerde AKP dışarda CERN .....

Ramo
04-09-2008, 22:30
Romancı olacağına pazarlamacı olsaydı da “Nobel” alırdı. Yüksek kabiliyet, bulunmaz yetenek. Her şeyi pazarlıyor. Ve başarıyor. Pazarlamacıların kralı olurdu. Dünyanın en büyük şirketinin CEO’su yaparlardı, pazarlama nobelini de ona verirlerdi.

Çürümüş maydanoz.

Kokmuş köfte.

İçi geçmiş karpuz.

Küflenmiş ekmek.

Bunlara müşteri çıkmaz, kimse almaz. Orhan Pamuk’u “çürük maydanoz-kokmuş köfte-içi geçmiş karpuz-küflenmiş ekmek”leri pazarlama göreviyle görevlendirin cansız duyguları tetikler, ölmüş talepleri parlatır, bitmiş beğenileri canlandırır sadece Türkiye tüketicisine değil bütün dünyaya “çürük maydanoz-kokmuş köfte-içi geçmiş karpuz-küflenmiş ekmek” satardı.

Yemezlerdi.

Yiyemezlerdi.

Fakat satın alırlardı.

Bu çarpık, hastalıklı, özürlü durum ancak ve ancak Orhan Pamuk’un “pazarlamacılığı” sayesinde olur. Romanlarını alanlar, 30 sayfasını okuduktan sonra bırakıyorlar, fakat yine de almaya devam ediyorlar.

Esasen gerçeği çarpıtan bir kokmuş propaganda olan “Türkler tarihte 1 milyon Ermeni’yi kestiler, öldürdüler” iddiasını Orhan Pamuk, ortaya bilgi, belge koymadan, müthiş pazarlamacılığı sayesinde bütün dünyaya yedirdi ve Nobel’i de aldı.

Büyük businessman.

Müthiş iş adamı!

Şimdi yeni bir pazarlama uğraşına girdi, bir haftadır gazete manşetlerinden inmiyor, TV’lerde “bir kez seyrettik Orhanımız’a doyamadık, tekrarı yayınlansın” programlarında “İstanbul’un küçük burjuva semti Cihangir’de babası top atınca fakir kalmış güzel bir kıza baba parasıyla zengin olmuş bir ibiş erkeğin aşkını” tezgâha koydu, satıyor.

Arsız bir pazarlamacı oldu!

Müşterinin önünü kesiyor.

Kolundan çekiştiriyor.

Malı gözüne sokuyor.

Porno ağırlıklı olduğu anlaşılan yeni 500 sayfalık romanı için izin vermiyor ki “bu iyi bir edebiyat ürünü müdür, yoksa zengin erkek-fakir kız konularını milyon defa işlemiş Yeşilçam filmlerinin çok kötü bir edebiyat salçalı kopyası mıdır” okuyan karar versin.

Okuru aptal yapıyor.

Okuru embesil sayıyor.

Dün bir, bugün iki. Okur daha romanı okumadı. Yazar alıyor karşısına “Orhan Pamuk büyük romancıdır ezberine teşne” magazinci kadın gazetecileri, “son romanını kaç yılda yazdığını, daktilo ve bilgisayarla değil mürekkepli kalemle yazdığını âşık olduğu kızın küpesini, sütyenini, külotunu, büfe üzerinde duran biblo köpeğini çalarak biriktiren zengin adamın, kızın bekâretini nasıl bozduğunu, kapalı toplumlarda bekâretin, açık toplumlardaki bekâret anlayışından farklı olduğunu” uzun uzun anlatıyor.

Ve gazetelere manşet.

TV’lere söyleşi.

Ayıptır.

Romanına güveniyorsan biraz zaman ver, okur okusun. Sen sonra konuş. Gerçek bir edebiyat adamına yakışan bu tavrı göstermek yerine, satışı artırmak için “romanın kahramanı Cihangirli fakirlemiş kızın küpesini, kolyesini, reçel yapmak için kullandığı ayva rendesini, hela taşının sifon zincirini” topladığını, bunlardan bir müze kuracağını ve kitabı satın alanların bu müzeye ilk girişinin bedava olacağını anlatıyor.

10 yıldır küpe topluyormuş.

Fakat ortada müze yok.

SPK’nın harekete geçmesi gerekir. Orhan Pamuk’un kurulmamış bir müzenin giriş biletini kitabın içinde bir lotarya olarak sunması, halktan para toplama kanununa girer. Savcıların harekete geçmesi gerekir.

Sırrı: pazarlama!

Yüksek kabiliyet!

Bulunmaz yetenek!

Pazarlama kralı!


Necati Doğru /Vatan

Ramo
13-09-2008, 00:08
Almanya’da ortaya çıkarılan Deniz Feneri yolsuzluğu, 11 yıl önce yaşanan bir çoğumuzun çok iyi bildiği Mercümek olayının 2008 versiyonuna benziyor.
1997’de de Refah Partisi bağlantılı Mercümek olayı ortaya çıkmış ve Bosna’ya yardım adı altında büyük bölümü gurbetçilerden toplanan paralar buharlaşmıştı.

Hoş hocalarını mı utandıracaklardı?
Kulak boynuzu geçer örneği mercümeği fırına daha bir güzel vermeliydiler ki, kerizler bile zevk alsın.Dişleye dişleye götürsünler mamayı...

Her ne kadar bilen bilse duyan duysa da,ufak bir tartışma ve keriz feneri muhabbeti yaptığım dayım.Hala dini ve ahlaki bütün bu insanların bu haltları yemeyeceğine canı gönülden inanmakta.Basının bir kanadı tarafından dillendiren bu konunun da,bir takım çıkarlara yönelik çirkin bir iftira olduğunda da ısrarcı.Belkide bu medya gurubunun geçmişteki hünerlerini bilen biri için doğru bir tesbit de olabilir.

Sevgili dayım uzun yıllar,Almanya da çoluğundan ,çocuğundan ayrı kalarak,çalışmış biri.Konya da kurulan holdinglerden birine yüklüce bir miktar parasını da kaptırdı.Hoş bunada çok güzel bir kılıfı var."Siyonist sermaye islami sermayeyi yaşatmadı." Hem çocuklarına hemde yakınında bulunan her kesime buna inandırma peşinde.

Biz inceden inceden bu muhabbetleri yaparken,cami çıkışında sohbetimizin hararetine dalanların bir çoğuda dayım gibi düşünüyor ve yalnız kalıyorum.
içimden:
"uyandırma kerizi bulandırır denizi" tekerlemesi geçtiysede söyliyemiyorum.
Bak hocam diye söze katılan davudi sesli müezzin efendi de tartışmanın içine dalıyor.
"Bu Alman gavuru bizim iyiliğimizi istermi? istemez.Gavurdan dost,ayudan dost olmaz.Sonuçta bizim ne kadar iyi çalışan işimiz varsa bozacaklar .Deniz fenerinin ışığını karartacaklar.Sende bu kafirlere elçilik etme."

Konu nerden çıkmıştı,nerden açılmıştı da keriz feneri muhabbeti olmuştu bilmem ama.Sonuçta bozguna uğramıştım.Kendimi Dünya yuvarlak derken,etrafında kimseyi bulamayan Galile gibi aciz,ve güçsüz hissettim.Minareyi çalan kılıfını bulur dediklerinin,en güzel örneği bu olsa gerek diye düşünmeden edemedim.

Kendi,kendime
Umarım bu insanların dediği doğrudur.dedim.Yanılan yenilen bir tek ben olayım.
Deniz fenerlerimiz sönmesin.Yoksa bu tür olaylarla,Anadolu insanının yüreğindeki yardımlaşma gücü ,fakirine uzanan elleride kırılacak diye düşündüm.

Etraftakilere münferit bu tür olayların yaşanabileceğini,ancak yardımlaşmanın hem Tanrı katında hem milllet bazında çok önemli olduğunu söyleyerek.Bu muhabbetten uzaklaştık.

dohol
16-09-2008, 18:55
611

Ramo
28-08-2009, 23:11
Bilim ve sanat, bir kuşun iki kanadı gibidir.

Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar.
Uçamayanlar ise tavuk olur...

"Tavuk toplum", önüne atılan bir avuç yemi gagalarken, arkadan
yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz!"....
Darwin
Minik sorum : Horozumuz kim acaba

Ramo
14-11-2009, 22:20
Fuat Kars
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=64377&ForArsiv=1

Yaratıcı kişiliği ile bilinen ve ürettiği kaliteli paraşüt ile Türk Silahlı Kuvvetleri'ne 12.5 milyar dolar gelir sağlayan Adnan Ener, anaparasını ödediği ama faizini birtakım nedenlerle ödeyemediği borcu için evini ve bahçesini sattı.



Üsküp'ten aldığı çavdarı, Bursa'da bulunan mısır sapını tekstille bütünleştirerek görenleri hayretler içerisinde bırakan ürünler meydana getiren Adnan Ener, yaratıcı kişiliği kadar Türk Silahlı Kuvvetleri'ne (TSK) yaptığı hizmetlerle de birçok ilke imza attı.

Bu ilklerden en önemlisi ise Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) Türkiye'ye koyduğu, uçakların fren paraşütü ambargosunu delmesi oldu. Bu ülkeden metrekaresi 4 dolara satın alınan paraşütün yerine, daha kaliteli paraşütü 2 dolara üreterek savunma sanayiine 12.5 milyon dolar gelir sağladı. Dahası, koyduğu ambargoya pişman olan ABD çok daha kaliteli olduğu için paraşüt ihtiyacını Türkiye'den karşılamak zorunda kaldı. Hem de kendi ürünlerinin üzerine, "Bu paraşüt Türklerin yaptığı paraşüt değildir" yazısını yazarak.



Dünyaya adını duyurdu


Bu başarısını, pilot sandalye paraşütlerinin yapımında zorunlu olan pamuklu özel kumaşları üreterek, havadan havaya atış hedefi olarak kullanılan mans paraşütlerinin radar ekolü özel kumaşını da imal ederek pekiştirdi. Daha sonra bu kumaşlardan ağır tankların da taşındığı 11 yeni paraşüt yapınca, haklı olarak dünya ülkeleri arasında, "Harika Türk" olarak tanınmaya başladı.

Almanya'da düzenlenen uluslararası tekstil yarışmasında, 4800 kişi arasında birinci seçilince, kendisine neden "Harika Türk" denildiğini bir kez daha kanıtlayıp, ödülünü ise Almanya Devlet Başkanı Willy Brandt'ın elinden aldı. Bu başarısından dolayı da Almanya'da üç gün devlet töreniyle ağırlandı. O dönem, uluslararası sempozyumlara onur konuğu olarak davet edilip, ayakta alkışlanırken istisnasız tüm konuşmalarını, ülkesine olan sevgiyi, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne olan bağlılığını anlatarak tamamladı.



Dünyanın alkışladığı insana verdiğimiz değer


İnsanı, insan olduğu için sevdiği bilinen, Bursa'daki 12 tekstil makinesinin bulunduğu atölyesinin girişine büyük harflerle "En Büyük Onur Vergi Ahlakıdır" diye yazan Adnan Ener, ödediği vergilerle rekortmenler arasındaki yerini kimseye kaptırmazken tüm çalışanlarının otomobil almasını sağladı.

Onurlu yaşamak, Adnan Ener için yaşam biçimiydi. Bu nedenle, bir bankadan aldığı, daha sonra anaparasını ödediği kredinin aksayan bazı faizleri yüzünden, önce evini, ardından bahçesini sattı. Toplanan para yetersiz kalınca, bu kez atölyesinde bulunan ve çocukları kadar sevdiği tekstil makinelerini, değerinin çok altında elinden çıkarmak zorunda kaldı. Çünkü onun için onurlu yaşamak için borcun ödenmesi şarttı. Şu anda emekliye ayrılan Adnan Ener, her ay Bağ-Kur'dan aldığı 550 YTL maaş ile kirada oturduğu evinde, gururlu, onurlu ve mütevazı bir yaşam sürüyor.

Merhum Vehbi Koç ve Sakıp Sabancı ile ailece görüşen, hayranları arasında Willy Brant, Jacquec Chirac, Helmut Köhler de bulunan Adnan Ener, günlerini, davet edildiği Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde bulunan 25 üniversitede, ulaşım, yemek ve konaklama giderini emekli maaşından ödeyerek, öğrenci ve öğretim üyelerine konferans vererek geçiriyor.

Dünyanın ayakta alkışladığı Adnan Ener'e, Türkiye maalesef hak ettiği değeri veremedi. Vermediği gibi ana parasını ödediği, faizini yatıramadığı borcu yüzünden, evini ve bahçesini sattırıp, tekstil makinelerini elinden çıkartırken ağlattı...



Ener bunları hak etmiyordu


Heykeli dikilmesi gereken bu insanın adını Büyükşehir Belediyesi doğduğu, yaşadığı cadde veya sokağa vererek ölümsüzleştirebilirdi. Diğer SİAD'lar gibi, BUSİAD'ın da Büyükşehir Belediyesi'nden farkı yoktu. Böyle bir dernek, geçen hafta Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün katıldığı yılın işadamları ödül törenine Adnan Ener'i davet edebilirdi. Hatta, "En büyük onur vergi ahlakıdır" diyen, defalarca vergi rekortmeni olan, 60 yıllık muhasebe defterlerini, mütevazı evinin en güzel köşesinde saklayan Ener, şükran plaketi ile de onore edilebilirdi.

Yabancılara göre "Harika Türk", bize gör ise unutulan değerlerden biri olan Adnan Eren'e Bursa'nın bir şükran borcu olmalı. Bunu da ödemeli. Ama mutlaka ödemeli. Ödemesi için de henüz iş işten geçmedi.

Onu, 87 yaşına gireceği 24 Nisan günü ziyaret etmek yeterli olur. Bu özel günde verilecek bir buket çiçek, inanın Adnan Ener'i çok sevindirecek. Çünkü böyle değerler, özel günlerde aranmak, hatırlanmaktan mutlu olur, keyif alır.

Bence haklılar da...

Çünkü onlar, çok daha fazlasına layıklar.



OKUYUCU MEKTUBU



Mesaj: Yazınız tam anlamıyla bir harika ecdadına sahip çıkmak çok zor. padişaha efendim dürüst bir müteahhit var durumu kötü demişler.oda 1 km lik kaldırım inşaatı verin yapsın ,işi vermişler yapmış padişah memnun olmuş bir zaman sonra aklına gelmiş sormuş? ne oldu bizim müteahhit etrafındakiler o kaldırımda çöp topluyor. Neden demiş çok mu zarar etmiş hayır efendim her işi 4/4 lüktü onun için bu durumda kıssadan hisse değerli yazar bey.



Gönderen : Hayrettin Süle

hysule@hotmail.com

Ramo
07-12-2009, 22:55
Türkler Uzaya Çıkınca
İlk Türk uzay adamı (artık astronot mu denir kozmonot mu denir
uzay fatihi mi denir bilinmez) uzaya çıktığında atılacak olası gazete
manşetleri

- Kendimizi aştık...
- Bekle ay geliyoruz...
- Galaksi galaksi duy sesimizi işte bu Türklerin ayak sesleri!..
- Uzaya kapak attık...
- Artık biz de uzaylıyız
- Türkler uzayda
- Türk'üz doğruyuz uzaylıyız...
- Bu bizim için büyük insanlık için küçük bir adım!

Gaza gelmiş bazı gazete başlıkları

- Alemin kralı geliyor..
- Bekle bizi İngiltere..
- Uzay tamam sıra güneş'te!
- Bekle bizi Samanyolu
- Marslılarla Türkler arasında genetik bağ bulundu!

Star - Açın mekiklerimizin önünü! durduramazsınız...
Hürriyet - Uzanlara rağmen...
Milliyet - İstikbale eriştik (yanda üzerinde oynanmış bir Atatürk
resmi yanında mekik)
Sabah - İlk biz duyurmuştuk..
Zaman - Ve mümin uzayda
Türkiye - Allah'a şükür..
Vatan - İşte Hezarfenin torunları.
Bulvar - Uzaya da girdik yada milli olduk
Star - Uzayın ulen
Hürriyet - Aydın doğandan Türk astronotlara jest
Akit - Uzayda duyulan ezan sesi
Sabah - Aydın doğandan büyük şantaj
Şamdan - Marslı erkeğimin geyşası olurum
Bulvar - Ay fena oluyorum
Star - Güneş ufuktan şimdi doğar yürüyoruz uzayaaaa
Star - Welcome to space

Spor sayfasının manşeti..

Hürriyet - Fenerbahçe rüya takımı kurdu..
Fanatik - Uzaylılar da Fenerbahçeli mi?
Fotomaç - Bir gün her uzaylı fenerli olacak
Milliyet - Uzay Fener'e dar gelecek..

Köşe yazarı başlıkları..

Oktay Ekşi - Marslılara savaş açalım..
Ertuğrul Özkök - En pahalı mars şarabını içtim..
Erman Toroğlu - N'aber hıncal bak gönderdik çocuğu uzaya..
Nihat Genç - Uzaylı olmanın topluma negatif etkisi..
Hıncal Uluç - TK00XV2 plakalı uzay aracı'nın sorumsuz astronotu..O
ne dönüş öyle kardeşim ?
Emin Çölaşan - Uzay mekiğinin yapımı için neden iki firmadan teklif
alınmadı ?
Bekir Coşkun - Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete..
Ahmet Altan - Astronotları çıldırtan kadınların öğleden sonraları
ten kokusu ne ola ki ?
Ayşe Arman - Yine evleniyorum..
Turgay Şeren - Ben geçen haftaki yazımda belirtmiştim..
Haydar Dümen - Aktif seks uzayda olmaz.
Haşmet Baboğlu - Uzayda mı olmak dünyada mı olmamak konusuna dikkat
etmek lazım..

Yabancı basından başlıklar..

Washington Post : İnsanlı ilk Türk uzay aracı astronotu almadan
uzaya çıktı..
Le Figaro : Astronotlar arasında hiç Kürt yok....
Die Zeitung : Verhaugen : 'Büyük başarı eğer mekiği sağ salim
indirirlerse 2034'de müzakerelere başlarız' dedi..
Die Welt : Aya gitmesi gerekirken mars'a yönelen insanlı ilk Türk
uzay aracı İstanbul üssünün yardımıyla Jüpiter'e indi..
Corierra Della Serra : Incedibile..Berlusconi Türk Astronot'un
çocuğunun sünnetinde kirve olacak....
Elefteros Rimos : Yunan hükümetinin büyük hezimeti...
Time : Türk astronot uzayda yaptığı mangal keyfi sonrası söndürmeyi unuttuğu kömürler yüzünden uzay mekiğini yaktı.

Ramo
30-03-2012, 21:40
Çıkarın kâğıt kalemi. Sınav yapıcam.

*
Coğrafya: Öğretmenlerin Hanya'yı Konya'yı gördüğü ülke hangisidir?
*
Edebiyat: Failatün failatün failatün failün şeklinde... Yani, üç vurup bir sayılarak, aruz vezninde dövülen öğretmenlerin fail'i kimdir?
*
Din kültürü: Allah yarattı demeden, Yaradan'a sığınıp sopalandıklarına göre, öğretmenlerin dini nedir?
*
Tarih: Öğretmenlerin resmen haşat edildiği meydan savaşıyla, Mercidabık arasındaki benzerlikleri sıralayın.
*
Matematik: Havuz problemi. Çembere alınıp, etrafları sarılarak, Güven Park'taki havuza atıla atıla kaç öğretmen sığar?
*
Geometri: Kafasına tekme atılan öğretmen yamulup, sekiz olduysa... Neresine tekme atarsan kare olur?
*
Türkçe: Ben böyle memleketin taa... Cümlesindeki noktalı yerleri doldurunuz.
*
Yabancı dil: Sayın Başbakanımız "bundan böyle hangi dilden anlıyorsanız, o dilden" dediğine göre... Laftan anlamadıkları için ağzı burnu kırılan öğretmenlerimiz, hangi dilden anlar?
*
Kimya: Gözüne biber gazı sıkılan öğretmen, gözüne ne sıkarak acısını hafifletir? (Maaşıyla geçinemediği için pazarda limon satmak zorunda kalan öğretmenler kopya vermesin lütfen.)
*
Biyoloji: Öğretmenin vurduğu yerde gül biterse, polisin vurduğu yerde ne biter?
*
Fizik: Eşşek sudan gelinceye kadar dövülen öğretmen, 100 metreyi yerlerde 10 saniyede sürükleniyorsa... Tazyikli suyla yerlerde sürüklenen öğretmen, aynı mesafeyi kaç saniyede kateder?
*
Beden: Panzer mi hızlıdır, Toma mı?
*
Resim: Dayak yiye yiye suratının "şakülü kayan" öğretmen, Pablo Picasso'nun hangi tablosunu andırır?
*
Müzik: Karakolda ayna var, ayna var, hicaz makamında... Öğretmenim canım benim, canım benim, ne makamındadır?
*
Mantık: Hükümetimizin milli eğitim sloganı "oku, düşün, uygula, neticelendir"ken... Yani, başharfleri "odun"ken... Öğretmenlerimiz niye odun'la değil de, lastik cop'la dövülür?
*
Yurttaşlık bilgisi: Evlatlarımızın geleceği için çırpınan öğretmenlerimizi öldüresiye döverlerken gıkınız çıkmıyorsa...
Siz hangi yurdun yurttaşısınız?
Yılmaz Özdil
Eğitim
4+4+4
Öğretmen
Sınav
Yılmaz Özdil Öğretmen

Ramo
29-08-2012, 22:41
Ömer Dinçer Neden Milli Eğitim Bakanı Oldu?
Herkesin tepki gösterdiği bir konu; işletmeciden Milli Eğitim Bakanı olur mu? Koskoca hükümet tombala çekmemiştir elbette, vardır bir bildiği!

Fazla detaya girmeden, yüzeysel olarak anlatalım…

Ömer Dinçer, kamu yönetiminde yeniden yapılanmanın Türkiye’deki mimarıdır. Kamu personel rejimi çalışmalarında kilit isimlerden biridir.

Teorisi kısaca şudur; talep varsa satılacak şey de olmalıdır. Devlet sosyal alanlardan çekilmeli, özelleşmeli, rekabete yol açmalıdır. Devlet sırtındaki tüm yükü boşaltmalıdır. Rekabet ve performans belirleyici olmalıdır.

Bu, AKP Hükümeti’nin de temel görüşüdür.

Bu yaklaşım, hükümetin el attığı her alanda kolayca başarıldı. Sadece sağlık ve eğitimde bu iş “hemen” ol(a)madı.

Sağlıkçıların yüksek eğitimli olmaları, alternatifsiz ve vazgeçilemez bir hizmet veriyor olmaları bir süre için bu işi zorlaştırdı.

Eğitimde ise ne kadar eleştirilirse eleştirilsin ülkenin en örgütlü sendikalarının olduğu kesim eğitimciler idi.

İLK ADIM, İTİBARSIZLAŞTIRMA

Sağlıkta önce doktorların üzerine oynandı; paragöz doktor, bıçak parası, özel muayenehane gibi sorunlu noktalarla sağlıkçıların halk gözündeki itibarı zedelendi. Zamanla da hastane birlikleri, aile hekimliği, tam gün vb. uygulamalarla Genel Sağlık Sigortalı “paran kadar sağlık” dönemine geçildi.

Sağlıkta işlem tamam!

EĞİTİMDE HEMEN OLMADI

Eğitimde işler umulduğu gibi gitmedi. İki bakan “harcanmasına” rağmen tam anlamıyla başarılı olunamadı. Hatta en temel amaç olan sözleşmeli öğretmenlikte geri adım bile atıldı.

Yenilgi kabul edilemezdi. Madem olmuyordu, o zaman eğitimin başına bu işin teorisyenini getirmeyi akıl ettiler. Eğitimci olmamasına rağmen bizzat işin kitabını yazan kişiyi Milli Eğitim Bakanı yaptılar.

Ardından sağlıktaki taktikle işe başlandı.

Önce mesleki itibarsızlaştırma; başarısızlar, yatıyorlar, maaşları haketmiyorlar, tatilleri uzun, çalışmıyorlar…

Başarıldı.

İkinci adım şimdi devam etmekte. Çalışma alanında kaos (4+4+4, norm fazlası, il emri vb.), işleyişin tıkanması ve halkın gözünde eğitime olan inancın yitirilmesi… Mesleki yıldırma/bıktırma…

Son adımda öğretmenlerin yerel yönetimlerce/belediyelerce (el sıkışarak, sözleşme yaparak) işe alınması, çeşitli performans kriterleriyle de!!! gerekirse işlerine son verilmesi noktasına gelinecek.

AMAÇ EĞİTİMSİZ BİR TOPLUM MU?

Elbette amaçsız bir iş olmaz.

Devlet okulları dağ gibi birikmiş sorunlarla başbaşa bırakılırken, bir taraftan da başarısız olan/olacak devlet okullarına alternatif yaratılmakta.

Bir yanda 4+4+4 ile darmadağın bir eğitim sistemi ve okullar, diğer yanda herşeyiyle sistemli, tıkır tıkır işleyen özel okullar.

Halkçı söylemlerle süslenen dershaneleri kapatacağız meselesi ise şundan ibaret; yeşil sermayenin büyük dershanelerine (dershaneler kapatılacağı için) özel okul olma yolu açılacak, tabii belli kriterlerle de küçük rakipler önce piyasadan temizlenecek.

ÖZEL OKULA MÜŞTERİ GEREK

Onca özel okula müşteri gerektiği için başta başarılı öğrenciler “sosyal devlet” tarafından ücretleri karşılanarak özel okullarda okutulacak. Özel okullara müşteri yaratılmış olunacak ve kontenjanlar zaten başarılı olan öğrencilerle doldurulacak.

Bir süre sonra devlet okulları ile özel okulların başarıları kıyaslanacak ve sistemsiz, darmadağın, sorun yumağı olmuş başarısız devlet okullarının artık gereksiz bir “yük” olduğu sonucuna varılacak.

Eeee, bunca öğretmen ne olacak?

Sokağa atacak halleri yok ya!

Onu da Tekel işçilerinin akıbetini araştırarak öğrenebilirsiniz.

Olmaz demeyin…

Son yıllarda olmaz dediğiniz neler olmadı ki bunlar olmasın!