PDA

Tam Sürüm Bilgini Göster : Güzelleme (Şiir)


alihoca
23-02-2006, 19:40
Sarı Etek

Etek sarı sen etekten sarısan
Kurban olam Beydağı’nın karısan
Sordum sual ettim kimin yarısan
Ben sormadan dolu gibi dökülür

Bir köynek diktirdim kolu düğmeli
Herkes kaderine boyun eğmeli
Deli gönlüm çirkine bel bağlama
Sevdiğin yar Malatya'yı değmeli

Bir köynek diktirdim hasa bezinden
Alem düşman oldu senin yüzünden
Eğer gurbet ele gider dönersem
Ahdım vardır öpeceğim yüzünden


Meraklısına,
Gönül Yarası Filmindeki Söylenişi ile,

Etek Sarı

Etek sarı sen etekten sarısan,sarısan..
Kurban olam Beydağı'nın karısan, karısan vay...

Sordum soruşturdum kimin yarisen, yarisen..
Sordum sual ettim kimin yarisen, yarisen..
Ben sormadan dolu gibi dökili, dökili..
Ben sordukça gözlerinden yaş geli, lele yaş geli..

Bir gömlek diktirdim kolu, düğmeli, düğmeli..
Herkes kaderine boyun eğmeli..lele..eğmeli..
Deli gönül çirkine bel bağlama, bağlama..
Soyka gönlüm çirkine bel bağlama, bağlama..

Sevdiğim yar MALATYA'ya değmeli, değmeli..
Sevdiğim yar Arguvan'a değmeli..lele..değmeli..

fiora
23-02-2006, 22:34
SEVGI VE TAKSI SURUCUSU..





Gecen gun Istanbul' da bir arkadasimla birlikte taksiye bindik. Inerken arkadasim surucuye ''Bu yolculuk icin tesekkur ederim.Arabayi cok iyi kullandiniz.'' dedi.

Taksi surucusu kisa bir saskinlik anindan sonra,

''Sen bilge filan gibi bir sey misin?'' diye sordu.

''Hayir, sevgili dostum ve seninle dalga da gecmiyorum.Yogun trafikte sakin kalmani takdirle karsiliyorum.''

Surucu ona ''Sag ol'' dedi ve yoluna devam etti.

''Tum bunlar ne demek oluyor?'' diye sordum.

Arkadasim ''Istanbul' a sevgi vermeye calisiyorum. Sehri kurtarabilecek tek seyin bu olduguna inaniyorum.'' cevabini verdi.

''Insan tek basina Istanbul' u nasil kurtarabilir?''

''Tek basima degilim ki. Simdi surucunun gunune renk kattigima inaniyorum.Varsayalim ki yirmi musteri olacak.Surucu bu yirmi musteriye iyi davranacak, cunku biri ona iyi davrandi.Bu musteriler de kendi elemanlarina, tezgahtarlara , garsonlara ve hatta kendi ailelerine iyi davranacaklar.Sonucta benim iyi niyetim en az 1000 kisiye yayilabilir.Hic de fena degil, ne dersin?''

''Peki bu surucunun senin iyi niyetini baskalarina gecirecegini nereden biliyorsun?''

''Bilmiyorum.Sistemin hatasiz olmadigini bildigim icin, bugun 10 kisiden ucunu mutlu edebilirsem, sonucta 3000 kisinin tavirlarini dolayli olarak etkileyebilirim.''

''Kuramsal olarak iyi bir fikir gibi gorunuyor, ama uygulamada ise yaradigindan emin degilim.''

''Yaramazsa da yitirecegim bir sey yok. Surucuye iyi bir is yaptigin soylemek zamanimi almadi.Ona cok ya da az bahsis de vermedim.Soylediklerim bir kulagindan girip oburunden cikmis olsa ne olur ki? Yarin bir baska taksi surucusunu mutlu etmeye calisabilirim.''

''Sen delisin''dedim.

''Bu senin ahlaki degerler konusunda ne kadar supheci oldugunu gosteriyor.Bunu arastirdim.

Posta calisanlarinin, paranin yani sira ihtiyaclari olan bir sey, onlara, ne kadar iyi calistiklarinin soylenmesi.''

''Ama iyi calismiyorlar ki!''

''Iyi calismiyorlar, cunku iyi calisip calismadiklarini kimsenin umursamadigini dusunuyorlar. Neden kimse onlara guzel bir sey soylemiyor?''

Bu sirada insa halindeki bir binanin yanindan geciyorduk ve ogle yemeklerini yiyen bes isci gorduk.Arkadasim adamlarin yaninda durup onlara ''Harika bir is yapiyorsunuz.Isiniz cok zor ve tehlikeli olmali.''dedi.

Bes isci arkadasima suphe ile bakti.

''Bina ne zaman bitecek?''

Adamlardan biri homurdanarak ''Haziran'da'' dedi.

''Bu gercekten cok guzel.Kendinizle gurur duymalisiniz.''

Iscilerin yanindan uzaklasirken arkadasima ''Senin gibilere ancak filmlerde rastlanir.''dedim.

''O adamlar sozlerimi sindirdikleri zamani kendilerini daha iyi hissedecekler.Sehir de bir bicimde onlarin mutluluklarindan nasibini alacak.''

''Ama bunu tek basina yapamazsin ki!''diye itiraz ettim.''Tek basinasin!''

''En onemli sey, cesaretini yitirmemek.Sehirdeki insanlarin tekrar kibar olmalarini saglamak kolay is degil, ama eger baska insanlarin da kampanyama katilmalarini saglayabilirsem...

Adem Altay
''

http://img.photobucket.com/albums/v397/sertac/15226.jpg

alihoca
24-02-2006, 00:08
Asil Fiora;

Yine yeşillikler ekip,çiçekler dikmeye,
gülüşler sunmaya,duygu yüklemeye başladığını görmek çook güzel.

Teşekkürlerimle

AnnE
24-02-2006, 12:48
Erol Güney'in kedisinin hamileliğini

Anlatır şiirdir.


Çıkar mısın bahar günü sokağa,

İşte böyle olursun.

Böyle yattığın yerde

Düşünür düşünür,

Durursun.

ORHAN VELİ
http://www.orhanveli.net/resimler/Azericesiir.jpg

alihoca
28-02-2006, 17:55
Hoş geldin!
Kesilmiş bir kol gibi
omuz başımızdaydı boşluğun...
Hoş geldin!
Ayrılık uzun sürdü.
Özledik.
Gözledik...
Hoş geldin!
Biz
bıraktığın gibiyiz.
Ustalaştık biraz daha
taşı kırmakta,
dostu düşmandan ayırmakta...
Hoş geldin.
Yerin hazır.
Hoş geldin.

Nazım Hikmet RAN

buena vista
01-03-2006, 20:40
Benden Muhammed Mustafa`ya saygi ve selam
Deyin ki,hos görünürse,bir sey soracak Hayyam:
Neden Yüce Efendimizin buyruklarinda
Eksi ayran helal da güzelim sarap haram?

Her gün tövbe eder bozariz biz;
Sani serefi de bosariz biz
Kusur islersek ayiplamayin
Sarhos dogduk,sarhos yasariz biz.

Sevenlerinden yer yok ben garibe
Derdine düsenlerle basim dertte
Sarmislar seni kum bulutu gibi
Gül yüzünden isik mi düser bize..

Ö.HAYYAM

Ramo
01-03-2006, 20:58
Denizlerimiz var, günes içinde;
Agaçlarimiz var, yaprak içinde;
Sabah aksam gider gider geliriz,
Denizlerimizle agaçlarimiz arasinda,
Yokluk içinde.
Orhan Veli Kanik

Ramo
01-03-2006, 22:52
Arhaveli İsmail'in Hikayesi

Ateşi ve ihaneti gördük.
Düşman ordusu yine başladı yürümeğe.
Akhisar, Karacabey,
Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu,
çarpışarak çekildik...
920'nin
29 Ağustos'u
Uşak düştü.
Yaralı
ve dehşetli kızgın
fakat toprağımızdan emin,
Dumlupınar sırtlarındayız.
Nazilli düştü...

Ateşi ve ihaneti gördük.
Dayandık
dayanmaktayız...

Ve çok uzak,
çok uzaklardaki İstanbul limanında,
gecenin bu geç vakitlerinde,
kaçak silah ve asker ceketi yükleyen laz takaları
hürriyet ve ümit,
su ve rüzgârdılar.
Onlar, suda ve rüzgarda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar.
Tekneleri kestane ağacındandı,
üç tondan on tona kadardılar
ve lâkin yelkenlerinin altında
fındık ve tütün getirip
şeker ve zeytinyağı götürürlerdi.
Şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı.
Şimdi, denizde bir insan sesinin
ve demirli şileplerin kederlerini
ve Kabataş açıklarında sallanan
saman kayıklarının fenerlerini
peşlerinde bırakıp
ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp
küçük,
kurnaz
ve mağrur
gidiyorlardı Karadeniz'e.
Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki
bunlar
uzun eğri burunlu
ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki
sırtı lacivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin
zaferi için
hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin
bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...

Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan
baltabaş gemi
İngiliz torpidosudur.
Ve dalgaların üstünde sallanarak
alev alev
yanan,
Şaban Reisin beş tonluk takası.

Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında,
gecenin karanlığında,
dalgalar minare boyundaydılar
ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu.
Rüzgar,
yıldız poyraz.
Esirlerini bordasına alıp
kayboldu İngiliz torpidosu.
Şaban Reisin teknesi
ateşten direğiyle gömüldü suya...

Arheveli İsmail
bu ölen teknedendi.
Ve şimdi
Kerempe Fenerinin açığında,
batan teknenin kayığında
emanetiyle tek başınadır,
fakat yalnız değil
rüzgârın,
bulutların
ve dalgaların kalabalığı,
İsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu.

Arheveli İsmail
kendi kendine sordu:
Emanetimizle varabilecek miyiz..
Kendine cevap verdi
Varmamış olmaz...

Gece, Tophane rıhtımında
Kamacı ustası Bekir Usta ona:
Evlâdım İsmail, dedi,
hiç kimseye değil, dedi,
bu, sana emanettir.

Ve Kerempe Fenerinde
düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde,
İsmail, reisinden izin isteyip,
Şaban Reis, deyip,
emaneti yerine götürmeliyiz, deyip
atladı takanın patalyasına,
açıldı.


Allah büyük
ama kayık küçük, demiş Yahudi.
İsmail bodoslamadan bir sağnak yedi,
bir sağnak daha,
peşinden üç kardeşler.
Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer
alabora olacaktı...

Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor.
Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor
Sıvastopol'a giden bir geminin
sancak feneri.

Elleri kanayarak
çekiyor İsmail kürekleri.
İsmail rahattır.
Kavgadan
ve emanetinden başka her şeyin haricinde,
İsmail kavgasının içinde.
Emanet
bir ağır makineli tüfektir.
Ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini
ta Ankara'ya kadar gidip
onu kendi eliyle teslim edecektir.

Rüzgâr bocalıyor.
Belki karayel gösterecek.
En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil.
Fakat İsmail
ellerine güvenir.
O eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini
ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini
aynı emniyetle tutarlar.

Rüzgâr karayel göstermedi.
Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr
bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi
düştü.

İsmail beklemiyordu bunu.
Dalgalar bir müddet daha
yuvarlandılar teknenin altında
sonra deniz dümdüz
ve simsiyah
durdu.
İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri.
Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine.
Bir ürperme geldi İsmail'in içine.
Ve bir balık gibi ürkerek,
bir sandal
bir çift kürek
ve durgun
ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı.
Ve birdenbire
öyle kahrolup duydu ki insansızlığı
yıldı elleri,
yüklendi küreklere,
kırıldı kürekler.

Sular tekneyi açığa sürüklüyor.
Artık hiçbir şey mümkün değil.
Kaldı ölü bir denizin ortasında
kanayan elleri ve emanetiyle İsmail.
İlkönce küfretti.
Sonra, «elham» okumak geldi içinden.
Sonra, güldü,
eğilip okşadı mübarek emaneti.
Sonra...
Sonra, malûm olmadı insanlara
Arhaveli İsmail'in âkıbeti....


Nazım Hikmet Ran
(Kuvayi Milliye Destanı)

fiora
06-03-2006, 10:13
Sustum...
Tam sevdamı haykıracaktım ki
O sana has an geldi...Sustum.

Tam sevdamın üstüne yüreğimi
Zaptetmeyip salacaktım ki
Ne yüreğim ne sevdam
Bende değil...Yine Sustum.

Dostlar "haydi tam sırası haykır" dediler
Düşündüm uzun süre..
Şimdi kendi rızamla...Sustum

İbrahim Ethem Bingül

sudha
08-03-2006, 08:30
Özlemek
Birden özleyiveriyorsunuz...
Çoktan unuttugunuzu sandiginiz
ya da yalnizca bir kere karsilastiginiz
ve özlemek için yeteri kadar tanimadiginiz birini
bir sabah çilginca özleyerek uyaniyorsunuz.

Rüyalariniz, içinizdeki o gizli, esrarini ele vermez büyücü,
siz çarsaflarinizin arasinda,
bütün tehlikelerden uzak,
güvenle yattiginizi sandiginiz bir anda,
usulca ruhunuza sokulup,
sizden habersiz oralara yigilmis cephanelikleri
birer birer atesleyiveriyor.
Infilaklarla sarsilarak uyaniyorsunuz.
Hayatinizda olmayan birini hayatiniza almak,
ona dokunmak,
onun sesini duymak için kivranirken buluveriyorsunuz kendinizi...

Özlemek, o yakici istek,
bilinen herseyi ve önem sirasini degistiriveriyor.
Özlediginiz ise çok uzaklarda...
Yaninda olmasini istediginiz halde
yaninizda olmayan bir tek kisi,
yaniniza bile yaklasmadan,
hatta onu özlediginizden
ve onu istediginizden haberdar bile olmadan,
bütün hayati,
bütün görüntüleri eritip
baska kiliklara sokuyor...
Ahmet Altan

alihoca
11-03-2006, 16:06
An gelir
Paldır küldür yıkılır bulutlar
Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
O eski heyecan ölür
An gelir biter muhabbet
Çalgılar susar heves kalmaz
Şatârâbân ölür

Şarabın gazabından kork
Çünkü fena kırmızıdır
Kan tutar / tutan ölür
Sokaklar kuşatılmış
Karakollar taranır
Yağmurda bir militan ölür

An gelir
Ömrünün hırsızıdır
Her ölen pişman ölür
Hep yanlış anlaşılmıştır
Hayalleri yasaklanmış
An gelir şimşek yalar
Masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
Direkler çatırdar yalnızlıktan
Sehpada Pir Sultan ölür

Son umut kırılmıştır
Kaf Dağı'nın ardındaki
Ne selam artık ne sabah
Kimseler bilmez nerdeler
Namlı masal sevdalıları
Evvel zaman içinde
Kalbur saman ölür
Kubbelerde uğuldar Bâkî
Çeşmelerden akar Sinan
An gelir
-Lâ ilâhe illallah-
Kanunî Süleyman ölür

Görünmez bir mezarlıktır zaman
Şairler dolaşır saf saf
Tenhalarında şiir söyleyerek
Kim duysa / korkudan ölür
-Tahrip gücü yüksek-
Saatli bir bombadır patlar
An gelir
Attilâ İLHAN ölür

buena vista
11-03-2006, 18:40
BEN SANA MECBURUM

Ben sana mecburum bilemezsin
Adini mih gibi aklimda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
Icimi seninle isitiyorum.

Agaçlar sonbahara hazirlaniyor
Bu sehir o eski Istanbul mudur
Karanlikta bulutlar parçalaniyor
Sokak lambalari birden yaniyor
Kaldirimlarda yagmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
Insan bir aksam üstü ansizin yorulur
Tutsak ustura agzinda yasamaktan
Kimi zaman ellerini kirar tutkusu
Bir kaç hayat çikarir yasamasindan
Hangi kapiyi çalsa kimi zaman
Arkasinda yalnizligin hinzir ugultusu

Fatih'te yoksul bir gramofon çaliyor
Eski zamanlardan bir cuma çaliyor
Durup köse basinda deliksiz dinlesem
Sana kullanilmamis bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalaniyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.

Belki haziran da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir silep siziyor issiz gözlerinden
Belki Yesilköy'de uçaga biniyorsun
Bütün islanmissin tüylerin ürperiyor
Belki körsün kirilmissin telas içindesin Kötü rüzgar saçlarini götürüyor

Ne vakit bir yasamak düsünsem
Bu kurtlar sofrasinda belki zor
Ayipsiz fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yasamak düsünsem
Sus deyip adinla basliyorum
Içim sira kimildiyor gizli denizlerin
Hayir baska türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.

Atilla Ilhan

alihoca
12-03-2006, 15:23
ŞAFAK TÜRKÜSÜ

Beni burada arama anne
Kapıda adımı sorma
Saçlarına yıldız düşmüş
Koparma anne
Ağlama
Kaç zamandır yüzüm tıraşlı
Gözlerim şafak bekledim
Uzarken ellerim
Kulağım kirişte
Ölümü özledim anne
Yaşamak isterken delice

Bugün görüş günü
Günlerden salı
Islak
Sarı bir yağmur
Ülkemin neresine bakarsa ay
Orada yitik bir anne ağlıyor
Sen aralıyorsun yağmuru
Acıdan sırılsıklam alnına siper edip elini
Sonra bir umut koşuyorsun
Yüreğin avcunda
Isırırken
çırpıntı gözlerini
(ah verebilseydim keşke
yüreği avcunda koşan
herbir anneye
tepeden tırnağa oğula
ve kıza kesmiş
bir ülkeyi armağan)
Koşma anne
Birdenbire batacak olan
Düş denizinde yarattığın umut sandalıdır
Oysa benim için gece
Işık hızıyla koşan
Kısa ve soğuk bir zamandır
Bu yüzden boğuk seslerle geldiler bir şafak
Uykusuz
Yorgun
Ve korkak

Sanırım baytardı
Yüreğimin depreminde rihter ölçeği çatlarken
Ölebilir raporu veren beyaz önlüklü doktor
Boşver hipokrat amca
Üzülme ne olur
Sen de anne
Sen de üzülme
Hücremin dört bir köşesinde el ayak izlerimi
Ciğerlerimde yırtılan bir çığlıkla hazır beklediğim
Ve korkunç bir sabırla birbirine eklediğim
Korkak kahraman gecelerimi
Düşlerimle sınırsız
Diretmişliğimle genç
Şaşkınlığımla çocuk devrederken sıradakine
Usulca açılıverdi
Yanağımda tomurcuk
Pir sultan'ı düşün anne
Şeyh Bedrettin'i
Börklüce'yi
Torlak Kemal'i düşün anne
Hala kanaması nedendir faşizmin göğsünde
Utangaçlığı bile vuramadan yanaklarına yasının
Onsekizinde ölümüne pervasız yürüyen
İnce bilekli çıplak ayaklı tanya'nın
Deniz'i düşün anne
Her mayıs şafağında uzun
Uzun döverken darağaçlarını
Ve o şafaktan doğma
Onbir yaşını çiğneyip yürüyen çocukları
İnsanları düşün anne
Düşün ki yüreğin sallansın
Düşün ki o an
Güneşli güzel günlere inanan
Mutlu bir yusufçuk havalansın

Sıcak omuzlar değerken omzuma
Buz üstünde yürüdüm yıllar boyu
Bayraklar ve türkülerle
Kopunca memelerinden o mükemmel yaşama
Kurşunlar sıktılar alnıma
Açık alanlarda ağır
Kartalların konup kalktığı
Yalçın kayalardan biriydim
Ölüp dirildim yeniden
Güneşli güneşsiz akşamlarda
Mutlu yarınlar adına
Özgürlük adına ekmek adına
Üstüne vardım kuyruğu kanlı itlerin
Dirilip dönmesin diye hiroşimalar
Tahtadan atların boynuna çıplak
Ölümlerle yatmasın diye çocuklar
Aç gözlerle bakmasın diye çocuklar
Kardeşlik adına
Havadaki kuş denizdeki balık adına
Yürüdüm yıllar boyu
Dönüp bakmadım arkama
Iraktı gözlerim çok ırak
İzim kalır mı bilmem yürüdüğüm yolda
Kalsa da silinir gider
Yalnızca bir ağıt gibi çakılır
Ardımca gelenlere gözlerimi yaktığım yer

Tören adımlarıyla ölmek
Ne garip şey anne
Kanlı karanlık bir oyunda baş oyuncuyum
Bütün gözler üstümde
Sürüyor gecenin karnında şafağa bakan oyun
Masa üstünde üşüyen bir sigara
Yanında küçücük bir cam bardak
İçinde rengi bu gecenin
Cılız titrek bir kibrit
Kağıt kalem
Sandalye
Geride flu
Yağlı
Büküm büküm bir ip
Ve çingene kuralına uygun
Değişmez dekoru mudur
İdam mahkumunun

Kırılacak cammışım gibi davranıyorlar
Yüzlerinde zoraki çatılmış bir hüzün
Oysa birazdan boynumu kıracaklar
Pul pul dökülecek yaz siyasi eylül'ün
Ben ölümü asıl az ötede titreyen
Çingenenin kara killi ellerinde gördüm
Anladım ki küllenen sigaradır
Soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm
Yani benim güzel annem
Alacaşafağında ülkemin
Yıldız uçurmak varken
Oturup yıldızlar içinde
Kendi buruk kanımı içtim

Ne garip duygu şu ölmek
Öptüğüm kızlar geliyor aklıma
Bir açıklaması vardır elbet
Giderken darağacına

Geride
Masa üstünde boynu bükük kaldı kağıt kalem
Bağışla beni güzel annem
Oğul tadında bir mektup yazamadım diye kızma bana
Elleri değsin istemedim
Gözleri değsin istemedim
ağlayıp koklayacaktın
Belki bir ömür taşıyacaktın koynunda
Usul adımlarla yürüdüm ömrümü
Karşımda kurum kurum-laşan darağacı
(tarlakuşu korkmaz ki korkuluktan
ökse de olsa dört bir yanı)
Birdenbire acıdı boynum
Gelecekler var birbiri ardınca genç
Yakışıklı
Ne olur işçi kadınım
Az yumuşak dik
Şu kefenin yakasını

Yaşamak ağrısı asıldı boynuma
Oysa türkü tadında yaşamak isterdim
Çiçekleri kokmak ırmakları akmak
Yaz boyu çobanaldatanlara aldanmak
Su başlarında aylak sektirmek kavalımı
Sonra bir çocuğun afacan bacaklarında
Canavarca kayalıklarına tırmanmak isterdim
O güzel günleri görenler arasında
Bir soluk ben de yaşamak isterdim
Bir de luvr müzesinde seyretmek gizliden
Öperken siya-u jakond'u tebessümünden
İşte o an saçlarından yakalamak dolunayı
Bir de yirmibeş kilometreden görebilmek
Nazım'ın gözleriyle pırıl pırıl moskova'yı
Ölmek ne garip şey anne
Bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı
Sedef kakmalı bir kutu içinde
Vermek isterdim çocukların ellerine
Sonra
Sonra benim güzel annem
Damdan düşer gibi
Vurulmak isterdim bir kıza

Künyemi okudular
Suçumuz malum
Gecenin kıyısında durmuşum
Kefenin cebi yok
Koynuma yıldız doldurmuşum
Koşun çocuklar çocuklar koşun
Sabah üstüme
Üstüme geliyor
Yanlış mı duydum yoksa
Erkenci bir horoz mu ötüyor
Keskin bir acı bilenmiş
Gitgide yaklaşıyor sonum
İri sözlerim yoktu söyleyecek
Usulca baktım yüzlerine
Bin yıllık iskeletleri çatırdayarak
Göçtü ayaklarının dibine
Korkutamadılar beni anne
Avlunun ortasında çatık bir kaş gibi duran
Darağacı
Bir zaman rüzgarda
Saçını tarayan telli kavak değil mi
Boynumdaki kemendi bir öğle sonu bükerken o kız
Sarı sıcak sevdasını düşünmedi mi
Söyle anne
O çingene
Bir çiçek bahçesi kadar sıcak sokağımızdan
Bağıra çağıra geçen bohçacı kadını
Sevmedi mi çılgınca

Kurulmuş tuzaklar yok artık yolumda
İşkenceler zindanlar hücreler
Savunmak yok mutlu tok bir yaşamı
Açlık grevlerinde beynimi bir sıçan gibi kemiren
Mideme karşı
Kısacası
Bir çiçeği düşünürken ürpermek yok
Gülmek umut etmek özlemek
Ya da mektup beklemek
Gözleri yatırıp ıraklara
Ölmek ne garip şey anne
Artık duvarları kanatırcasına tırnağımla
Şaşkın umutlu şiirler yazamayacağım
Mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamayacağım
Baba olamayacağım örneğin
Toprak olmak ne garip şey anne
Ceplerimde el yerine balyoz taşırken
Korkunç bir merakla beklerken kurtuluş haberlerini
Ve yüreğimin ırmakları taştı
Taşacakken
Ölmek ne garip şey anne
Uçurumlar ki sende büyür
Dağdır ki sende göçer
Ben yaprak derim çiçek derim
Çam diplerinde açmış kanatlarını kozalak derim
Gül yanaklı çocuğa benzer
Yine de
Oğlunu yitirmek kimbilir
Ne garip şey anne

Beni burada arama anne
Kapıda adımı sorma
Saçlarına yıldız düşmüş
Koparma anne
Ağlama
Kırıldıysa düş evinin kapısı
Bütün kırık kapıların çağrılışıyım
Kızların yanaklarında çukurlaşan
Biten başlayan aşkların ortasındayım
Her kavgada ölen benim
Bayrak tutan çarpışan
Her kadın toprağı tırnaklayarak doğurur beni
Özlem benim kavga benim aşk benim
Bekle beni anne
Bir sabah çıkagelirim
Bir sabah anne bir sabah
Acını süpürmek için açtığında kapını
Umarım kurtuluş haberleriyle dönmüş olur
Çam ve kekik kokuları içinde acı yüzlü çocuklar
O zaman nasıl indirilmişlerse şen şakrak
Öylece kalkar uykudan şalterler
Dişleyip tükürmeden sigaralarını
Türkü tadında giyinirken işçiler
Bir sabah anne bir sabah
Acını süpürmek için açtığında kapını
Adı başka sesi başka nice yaşıtım
Koynunda çiçekler
Çiçekler içinde bir ülke getirirler
Başlarını koymak için yorgun dizine
Sen hazır tut dizini anne
O mükemmel güne


Nevzat ÇELİK

Ramo
12-03-2006, 17:39
Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider

Bir hâtıradır şimdi dalgın uyuyan şehir
Solarken albümlerde çocuklar ve askerler
Yüzün bir kır çiçeği gibi usulca söner
Uyku ve unutkanlık gittikçe derinleşir

Yan yana uzanırdık ve ıslaktı çimenler
Ne kadar güzeldin sen! nasıl eşsiz bir yazdı!
Bunu anlattılar hep, yani yiten bir aşkı
Geçerek bu dünyadan bütün ölü şairler

Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider

Ataol Behramoğlu

HANNIBAL
13-03-2006, 12:17
Paşabahçe’de doğmuşum
Sayı bilmişim sünnet olmuşum
Koynumda pabuçlarım
Uyanık uykular uyumuşum arife geceleri
Kamalı Bekir,Çamur Ahmet bir de Süleyman
Ayak yapıp çift kaleler kurmuşum
Cigaraya başlamış
Tertemiz yataklarda pis rüyalar görmüşüm
Tepelerde uçurtma
Sokakta şarkı
Karakollarda sabah
Ekmek karnesi çay fişi
İhtilaller görmüşüm
Kah kafa vurmuşum taşlara
Kah can evimden vurulmuş
Hanümanlar yıkmışım
Üçüncü Selim,Mustafa çavuş ve Baküs
Erik narı çiçek açmış şarkılar
Yitik baharlarımda gönlümün
Ve kıpkırmızı bir granada akşamı
İspanya'ya şatolar kurmuşum
Oklar üşüştürüp gemiler batırmışım Karadeniz'de
Sancaktepe Hadımköy'de nöbetlere kalkmışım
Daracık daracık sokaklara girmişim
Ya dostlar tutup sofralar vermişim
Ya ev bark kurup anasını satmışım
Avarelik mavarelik etmişim
En sonunda
Oyuncu olmuşum olabildiğimce...

:cry: :cry: :cry:

horcan
13-03-2006, 20:23
Ay Karanlık

Maviye
Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine
Rüzgarda asi,
Körsem,
Senden gayrısına yoksam,
Bozuksam,
Can benim, düş benim,
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık...

İtten aç,
Yılandan çıplak,
Vurgun ve bela
Gelip durmuşsam kapına
Var mı ki doymazlığım?
İlle de ille
Sevmelerim,
Sevmelerim gibisi?
Oturmuş yazıcılar
Fermanım yazar
N'olur gel,
Ay karanlık...

Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü,
Dost gülücüklü
Cıgaramdan yanar.
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çıyansı.
Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
En leylim gecede ölesim tutmuş,
Etme gel,
Ay karanlık...

Ahmet Arif

horcan
13-03-2006, 20:25
Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra.
Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
Çiçekler gürültüyle açar;
Gürültüyle çıkar duman topraktan.
Hele martılar, hele martılar,
Her bir tüylerinde ayrı telaş!...
Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi

Orhan VELİ

horcan
13-03-2006, 20:29
Başım köpük köpük bulut,
içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,
budak budak, serham serham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril.
Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var,
Yüz bin elle dokunurum sana, Istanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir.Şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, Istanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında
Nazım Hikmet

horcan
13-03-2006, 22:12
Demek Şimdi Gidiyorsun


Demek şimdi gidiyorsun;
Yazdığımız son şiir öyle yarım kalacak!
Demek şimdi gidiyorsun;Kuşlarımız acıkacak,saksılarımız artık sulanmayacak!
Demek öykümüzü bir ruj lekesi gibi yapıştırıp
aynanın sahtekâr yüzüne
-Oy benim yaralım-
Demek şimdi gidiyorsun;
Beni böyle toz gibi dağıtıp merdivenlern dibine!

Her şey tamam diyorsun,git...
Beni viran bir şehir gibi terket...
Haydi git!
Dışarısı ispiyon...Dışarısı ihanet...
Seni bir gören olmasın,dikkat et!..

Dostlukmuş...ölüme yürümekmiş...
Üstüne titremekmiş...vefaymış!..
Aşk dediğin,zavallı bir kapıyı duvara çarpıp
Çıkıncaya kadarmış!..
Bana komaz deyip
Sancını bir kilo rakıya gömsen de gece yarıları,
-Oy benim yaralım-
Asıl sancı,uyandığında
Bütün odaları boş görünce koyarmış!.

Gitmek istiyorsun,git...
Bir savaşçı asla vedalaşmaz!
Durma git!
Dışarısı dinamit...dışarısı enkaz!
Şunu cbine koy,ne olur ne olmaz..

Eylül mağdurlarıydık,kimsemiz yoktu,
Yaralarımız aman vermiyordu canımıza..
Kimseye kıymamıştık oysa,masumduk..
Rahatsız ediyordu bizi bu yalancı tarih!
Yırtılan bir pankart gibi
Şehirlerin ortasına çığ düşürdüyse öfkemiz;
-Oy benim yaralım-
En az bir karıncanın yüreği kadar
Namuslu ve çalışkandı ellerimiz!

Artık bitti diyorsun,git..
Kırılsın kapı-çerçeve,kırılsın bu cam..
Sorma git!
Dışarısı panik..dışarısı izdiham!
Biliyorum,seni vuracaklar bu akşam...

Ne çok fire verdik üstüste..
Ne çok arkadaş yitirdik bu tozlu yolculukta..
Kimliği tespit edilmemiş,
Ne çok ceset vurdu zeytin güzeli akşamlarımıza!
Büyük ütopyalar ve büyük dağlar gibi
İçerden çürümüşüz meğerse...
-Oy benim yaralım-
Her gelen ölüm yazmış,
Her giden ayrılık işlemiş bu talihsiz gergefimize...

Kendini arıyorsun,git..
Aptal bir hayat kur,içinde beni barındırmayan
Kalma git..
Dışarısı barut..dışarısı gardiyan!
Yine bir tek ben olurum sana parçalanan..

Demek şimdi gidiyorsun;
Sonunda bizi de çökertiyor bu kancık zelzele!
Demek şimdi gidiyorsun;
Yıkılan bir duvar gibi;ömrüme devrile devrile..
Demek mecburi istikametlerin,
Ayrılığı gösteren o adaletsiz kavşağında
-Oy benim yaralım-maralım
Demek şimdi gidiyorsun,
Ve bana bir tek secenek kalıyor:güle güle!

Beni öldürüyorsun,git..
Kalmasın sende kahrım,kalmasın derdim
Bakma git
Kafamı yumruklayıp ardınsıra ağlarsam namerdim...


Yusuf Hayaloğlu

buena vista
21-03-2006, 20:39
Maskeli Názım İstiklal Caddesi’nde


BUGÜN Dünya Şiir Günü. Şiiri sevenlerin, seveceklerin, onsuz yapamayanların şiir günü kutlu olsun.

Bu yılın Dünya Şiir Bildirisi’ni Türk edebiyatının iyi şairlerinden, ustalarından Arif Damar yazdı.

Şiirin dünyayı ve hayatı kuşatıcılığını, şair ustalığıyla iletmiş bize.

Arif Damar’ın, şiir üzerine bir deneme niteliği taşıyan bildirisinden bir bölümü yazıma alıyorum:

"Şiir depremdir, şiir ayaklanmadır, şiir başkaldırıdır. Şiir şimşektir, yıldırımdır, gök gürültüsüdür şiir. Şiiri, yani yıldırımı hiçbir siper-i saika durduramaz. Şiir korkunçtur, güzeldir. Hiçbir kapı, hiçbir duvar önünde duramaz. Şiir, ezer, yürür geçer. Şiir her şeyden, herkesten daha güçlü, daha yıldırıcıdır. Şiir sınır tanımaz, ne kral tanır, ne imparator. Şiirin yürüdüğü yolun bitimi yoktur. Şiir sonsuzluğa gider, sonsuzluktan gelir.

Şiir bütün dillerden başka, bambaşka bir dille konuşur. Ama onun dilini, söylediğini herkes ama herkes anlar. Şiir olmasa, sevdalılar söyleyecek söz bulamaz; o zaman sevda da, aşk da olmaz. Şiir ne tanker, ne şilep, ne gemidir. Şiir yelkenlidir. Bir korsan yelkenlisidir. Deniz gibi, o da yalnız kendi anlatır kendini.

Yaşasın şiir. Yıkılsın diktatörler, krallar, asiller, emperyalistler. Şiir zaten onları hep ama hep yıktı ve hep yıkacaktır.

Ne mutlu şiir yazan, şiir okuyan, şiir sevene.

Ötesi yok.

İSTİKLAL CADDESİ’NDE MASKELİ ŞAİRLER DOLAŞACAK

TYS (Türkiye Yazarlar Sendikası) Şairler Yürüyor başlıklı bir etkinlik gerçekleştirecek. Saat 14.00’te Taksim’deki Fransız Kültür Merkezi’nin önünde, Arif Damar’ın kaleme aldığı Dünya Şiir Günü Bildirisi’ni okuyacak şairler; Názım Hikmet, Cemal Süreya, Orhan Veli Kanık, Edip Cansever, Ahmed Arif, Cahit Sıtkı Tarancı’nın maskelerini yüzlerine takarak Tünel’e kadar yürüyecek ve şiir dağıtacaklar.

Şiirler, bilinen, antolojilerin çoğunda yer alan, hemen hemen her şiir severin belleğinde bulunan şiirlerden seçildi.

Dağıtılacak káğıtların bir yüzünde şiir, diğer yüzünde de Dünya Şiir Günü Bildirisi yer alıyor.

TYS’nin düzenlediği ikinci etkinlik, saat 17.30’da Kadıköy Moda Kulübü’nde gerçekleştirilecek.

İstanbul’da yaşayan şairler bu toplantıda şiir okuyacaklar, birlikte yemek yiyecekler.

* * *

MUTLAKA bir şiir okuyun bugün. (Dogan Hizlan) Hürriyet

buena vista
21-03-2006, 20:50
Memleketimi seviyorum:
Cinarlarinda kolan vurdum, hapishanelerinde yattim
Hicbir sey gideremez ic sIkIntimi
Memleketimin sarkilari ve tütünü gibi...
Memleketim:
Bedrettin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya..
Kursun kubbeler, fabrika bacalari.
Benim o kendinden bile gizleyerek
Sarkik biyiklari altindan gülen halkimin eseridir.
Memleketim:
Sen dünyanin en güzel,
En hakli kavgalarindan birini yapansin.
Ve ben o kavgayi
Ve ben seni severim..
N.Hikmet Ran

Ramo
25-03-2006, 12:08
*
Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin, afrodizyakların en etkilisi, sevdanın suçortağısın.
Yapma bunu bana!
Bahar, yalvarırım çek git işine!
Salma üstüme çiçeklerini, aklımı çelme!
Her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyanıyor bahçemde; sonra güneşle oynaşıp tütsülenmiş gibi buğulanıyor.
Ne zaman sokağa çıksam badem ağaçları salkım saçak çiçek...
Kavaklar kıpır kıpır, ıslık ıslığa meltem...
Kırda dayanılmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çeşit börtü böcek...
Yapma bunu bana bahar,
Böyle üstüme gelme!
Zaten damarlarıma zor zaptediyorum kanımı...
Çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime...
Kalbimin buzları erimiş.
Göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum nicedir...
bir de sen çıldırtma beni...
Krizdeyim ben... Tembelliğin sırası değil, uyamam sana...
Al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim ol.
Meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar beni...
Bulutların üşüşmesin başıma...
Girme kanıma benim... yoldan çıkarma!..
Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin, afrodizyakların en etkilisi,
Sevdanın suç ortağısın.
Kıyma bana!..
Biliyorum çünkü, yine kandırıp yeşillendireceksin aşka; gövdemi azdırıp sonra birden çekip gideceksin.
Tam kanım kaynamışken sana, toplayıp allarını morlarını, beni bir kuraklığın ortasında terk edeceksin...
O iple çektiğim ışığın, dayanılmaz olacak o zaman...
Ne o delişmen sabahlar kalacak, ne günaha çağıran çapkın eteklerin uçuştuğu günbatımları...
Tembel kuşların şakımaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan...
Buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarında...
Yeşerttiğin çiçekler yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz...
Hayat, bir ezik otlar diyarına dönüşecek yeniden... yüreğim viraneye...
Her bahar sarhoşluğu gibi, geçecek bu sonuncusu da...
Ebedi bahar, bir başka bahara kalacak.
İyisi mi, hiç azdırma ruhumu bahar...
İş açma başıma...
Git işine!
Yoldan çıkarma beni!
*
Can Dündar

buena vista
01-04-2006, 19:14
Felek ne cömert asagilik insanlara!
Han hamam,dolap degirmen, hep onlara.
Kendini satmiyan adama ekmek yok:
Sen gel de yuf çekme böylesi dünyaya!

Ö.Hayyam

buena vista

alihoca
07-04-2006, 00:20
Dostları Olmalı İnsanın

Dostları olmalı insanın,
Aynen gemilerin limanları gibi
Zaman zaman uğradığın
Yükünü boşalttığın
Dalgalar dininceye kadar beklediğin koynunda

Sonra açık denizlere uğurlamalı seni,
Geri döneceğin günü bekleme umuduyla
Bazan rüzgara o açmalı yelkenini
Yanağına konan bir öpücüğün coşkusuyla
Halatlarını çözmeli
Seni çok
Ama çok özlemeli

Dostları olmalı insanın,
Ermiş, bilge hayatı ezbere okuyabilen
Düşünmediklerini düşündüren
Seni bir cambaz ipinde güvenle tutabilen
Gerektiğinde senin’çün ateşi yutabilen

Yolunu ışıtan ustan olmalı,
Şekillendirmeyi öğretmeli hayatın çömleğini
Sana vermeli soğuk bir kış gününde
Üzerindeki tek gömleğini


Oğuzkan Bölükbaşı

Arka'daş
08-04-2006, 17:25
Felek doğruyu eğriyi tartaydı,
Her işine güzel demek kolaydı.
Böyle mi yaşardı iyiler dünyada,
Evrenin özü doğruluk olaydı?

Hayyam

Arka'daş
08-04-2006, 17:33
Gök yaban gülleri döküyor eteğinden
Bir çiçek yağmuruna tutuldu sanki çimen
Gül şarap dolsun kadehimin lalesine
Mor buluttan yere yaseminler düşerken.
@ @ @
Geçmiş günü beyhude yere yad etme
Bir gelmemiş an için de feryad etme
Geçmiş gelecek masal bütün bunlar hep
Eğlenmene bak ömrünü berbad etme

Hayyam

Master
08-04-2006, 21:04
Yaşayan kaç dostunuz kaldı ?

"30'unu geçtikten sonra en zor iş, yeni dostlar edinmek galiba ?" diyor
Aleksand.
Bir kornişon atıyor ağzına. Bir kadeh votka ile boğazını ıslatıyor
ve devam ediyor ;
"Ama daha zoru, sahip olduğun dostlukları muhafaza etmek sürdürmek"


Ruslar Votka adabına değer verir.
Bizdeki gibi votkayı kola veya limon suyu ile içenleri bu ŞEREFLİ İÇKİYE
HAKARET ETMİŞ sayar. Votka'ya buz istemekse İHANET ile özdeştir.
Erbabına sorarsanız, votka oda sıcaklığında muhafaza edilir,
buzlukta bekletilen küçük kadehler'de sek içilir.

Aleksandr diyor ki :
"Vokta özel bir içkidir. Şarap veya konyağın aksine, ağızda değil
boğazda hissedilerek içilir. Yani votka, dostluk gibidir. "


Ağzı, boğazı anlıyorum da, sonrasına aklım yatmıyor.
Gerçekten de konyağın şarabın hoş tadını, kokusunu, rayihasını
ağızda duymak, damakta çalkalayıp içmek iyidir.
Votkanınsa tadı parlak değildir, dilinizle damağınızda hissederseniz
sevemezsiniz.

İdeal olan, kadehi fondipleyip boğazınıza devirmektir.
Önce boğazdan aşağı inen, sonra ağızdan dışarı çıkan yangını
hissetmektir işin sırrı.

Dostluk ile votkanın ilişkisini soruyorum Aleksandr'a.
Bir matematik formülünü açıklar gibi anlatıyor :
"Tanımadığımız insanlara şarap gibi davranırız.
Önce bir yoklar sonra yavaş yavaş içimize kabul ederiz.
Oysa dostları biliriz, acı da söyleseler dert etmeyiz, doğrudan içimize kapı açarız.
Votka'yı böyle içeriz işte !..."
"Her Türk şair ise, her Rus da bir filozoftur" diyor Aleksand.

Dostlukları, 30'undan sonra kaybedilen dostları, önce seyrekleştiren
sonra biten yazışmaları, unutulan doğum günlerini, yenilenen telefon
defterlerine artık alınmayan eski dostları
..
Ağzımda buruk bir votka tadıyla...
Yeni dostluk teşebbüslerinde hep eksik kalan bir şeyler olduğunu,
yıllar ötesine uzanan ortak öyküler olmadıkça elde hep prefabrik dostluklar
kaldığını düşünüyorum.

Ben derin sularda dolaşırken, arkadaşım Aleksand kadehleri
doldurmakla meşgul.
Limiti aşmışım zaten.
"İçmesen de dolu kadehi kaldırmalısın" diyor.
"Bizde, dostuyla kadeh tokuşturmadan içene alkolik derler !"
"Şaşa" diyorum, kısa adıyla seslenip, " peki o halde bizim rakı ne
olacak?

"Yüzünü buruşturuyor, şeytan görsün der gibi elinin tersiyle havaya
bir fiske savuruyor.

Sebebini biliyorum.
Tüm Rusların en keyifsiz çocukluk anısı, zorla içirilen anasonlu bir
öksürük şurubudur.
Rakı, işte o melun şurubu hatırlatır.
O yüzden rakı ile Ruslar arasında dostluk olacak iş değil.
"Bizden votkayı alalım, sizden de Türk kahvesini. Dost kalalım. Ama
rakıyı unutalım ! " diyor.
Kaç zamandır rakı içmediğimi düşünüyorum.
Ve kaç zamandır kaç eski dostun sesini
duymadığımı...

"Çok zaman, hatırlayamadığım kadar çok uzun zaman.
Ve hatırlayabildiğim kadar az insan..."

Nazım Hikmet

Emaille yollayan dosta tşk ederim...

Arka'daş
09-04-2006, 13:31
Şiiristan

Bir yer var orada ikimiz için
Orada, bildiğin gibi şiiristanda
Evler Yunus'un evleri
Yollar Emrah'ın yolları
ve Hayyam'dan birer rubai gemiler limanda

Deniz bildiğin gibi Orhan Veli'den kalma
Mevsimse Yahya Kemal'in sonbaharı
Nedim'dir seyreylediğin bir elde mey, bir elde gül
Çeşmeler Karacaoğlan'ın
Dağlar Küroğlu'nun dağları

Tarancı'nın kuşları havada dönen
Kadınlar Haşim'in kadınları görüyor musun?
Yeter bir nabız gibi vurduğun bende
Bana bir şiir ver güzelliğinden
Bütün şiirler senin olsun

Şiiristan sultanı, devletlü gönlüm emreylesin yeter ki
Güzelliğinden nice ülkeler kurulur
Yoksan gece ve ölüm
Varsan el sürdüğün herşey şiir
Ayak bastığın her yer şiiristan olur.


Ümit Yaşar Oğuzcan

Arka'daş
09-04-2006, 16:50
http://i59.photobucket.com/albums/g297/arkadas/orhanveli.jpg

berrak
10-04-2006, 23:37
Üstüme gece çökmüş
Ama içim ışıl ışıl
Beklerim ta sabaha kadar
Beklerim de geceyi değiştiremem.
Gecenin gücü beni aşar
Her şey anını bekler
Haydi gel, senin zamanın artık
Yürüsene benimle...
Sessizlikte insan
Belki aradığını duyar
Ama her kulak işitmez.
Bir kişi bulur
İkincisi tohum eker
Sonra yeşillenir çiçekler
Her şey zaman ister
Haydi gel, senin zamanın artık
Yürüsene benimle.
Yanımda dur
Usulca koluma dokun
Ama ellerim senin olsun
Yüzüme bak
Sana anlatacak
Çekinme, güven bana
Her şey sevgiyle başlar...
--------------------------
muhtemelen bülent ortaçgil
--------------------------

Ramo
14-04-2006, 16:19
Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,

Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.

Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,

Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,

Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,

O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,

Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,

Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,

Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,

Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,

Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,

Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen' e

Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,

Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.


Can Yücel (Shakespeare çevirisi)

Ramo
14-04-2006, 16:22
-Sanırım Öküz dergisinde çıkmıştı Can babanın bu anısı.Hazır ondan bir şiir şettirmişken arkabahçenin duvarlarına onuda yazıverelim gari...

Can yücel datça'da alışveriş yaptığı bakkalın kendisini kazıkladığını anlamış,ve bir gün dükkana girip hiçbirşey söylemeden pantolonunun fermuarını açıp işemiş

bakkalcı ile yapılan röportajda can yücel iyi adamdı,benden alışveriş yapardı ama bir gün dükkanıma işedi,bunu neden yaptı hala bilmiyorum demiş

buena vista
14-04-2006, 22:18
Ey kör! Bu yer, bu gök, bu yildizlar bostur bos!
Birak onu bunu da gönlünü hos tut hos!
Su durmadan kurulup dagilan evrende
Bir nefestir alacagin, o da bostur bos!

Hayyam

buena vista
18-04-2006, 19:34
"Öldük, ölümden bir şeyler umarak.
Bir büyük boşlukta bozuldu büyü
Nasıl hatırlamasın o türküyü,
Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü,
Alıştığımız bir şeydi yaşamak."
* * *
Annem pek severdi Cahit Sıtkı'nın bu şiirini...
Tadı damağımızda kalan güzel bir şeyler yaşadık mı, - neşeli bir yemek, peşinden sinemaya gitmek ya da gece onda kalmam türünden- uzunca bir süre tekrarlanamayacağını bilmenin efkârıyla son dizeyi mırıldanırdı.
Ben hep karanfil götürürdüm, yaş günlerine, anneler günlerine, evlilik yıldönümlerine... kutlamak için; İhmal ettiysem af dilemek, gözüne girdiysem iltifat dilenmek için...
Severdi karanfili... öyle derdi.
İlkin al buketleri, sonra saçlarımı koklayıp içine çekerdi.
Kederlendi mi, bir segâh şarkı gelip yerleşirdi diline:
"Ben bir küçük cezveyim /
elden ele gezmeyim /
verin benim yarimi /
boynu bükük gezmeyim /
Güle naz, güle naz /
ağlayan çok, gülen az".
Derken bir telaş, öpüşür ayrılırdık.
"İşler bekler"di.
* * *
Geçen yaş gününde götürdüğüm kırmızı karanfilleri özenle vazoya yerleştirirken alelade bir sırrı açıklar gibi; "Biliyor musun, ben aslında karanfil değil, gül severim" deyiverdi.
Şaşkın bakakaldım.
"Peki niye bunca yıl..." diye kekeledim.
"Çünkü pahalıydı gül... Sevdiklerimin beni mutlu etmek için çok masrafa girmesini istemedim. Bir kez 'Karanfil severim' deyiverdim.
Öyle gitti yıllar yılı..."
Bir anda, boyun büktü 40 yılın bütün karanfilleri...
Yazılıp gönderilmemiş mektuplar gibi yaprak döktü derilmemiş, verilmemiş güller...
Kim bilir daha ne çok karanfil vardı hayatında, azla yetinme uğruna sineye çekilmiş...
...tencerede pişirip kapağında yerken, ayağını yorganına göre uzatırken, "eh buna da şükür" derken boş verilmiş...
...özlenen güllere tercih edilmiş...
Kaç gülden vazgeçmişti, bir karanfil huzuru verebilmek için çevresine...
O, her segâh şarkıda içten içe "güle naz" yaparken biz, "gülen az"
diye hak vermiştik safça...
* * *
"Şimdi o dünyadan hiçbir haber yok;
yok bizi arayan, soran kimsemiz. Karanlık ki gecemiz, ha olmuş ha olmamış penceremiz; akarsuda aksimizden eser yok."
diye biter Cahit Sıtkı'nın şiiri...
Bu sabah, "boynu bükük gezen küçük cezveler " anısına, itirafı gecikmiş bir sevdaya ağıt yakarcasına, gülleri yığsam pencerede bekleyen kadının dermansız ayaklarına, bilirim yine sevinemez masrafından korkarak...
Lakin "bir büyük boşlukta" onca karanfili gül niyetine koklamak zorunda kalsak da, "...alıştığımız bir şeydi yaşamak..."

CAN DÜNDAR

Master
26-04-2006, 18:00
İstanbul İstanbul Olalı
Söz/Müzik: Sezen Aksu

Uzanıp Kanlıca’nın orta yerinde bi taşa
Gözümün yaşını yüzdürdüm Hisar’a doğru
Yapacak hiçbir şey yok gitmek istedi gitti
Hem anlıyorum hem çok acı tek taraflı bitti

Bi lodos lazım şimdi bana, bi kürek, bi kayık
Zulada birkaç şişe yakut yer gök kırmızı
Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp
Düşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı

Ah İstanbul İstanbul olalı
Hiç görmedi böyle keder
Geberiyorum aşkından
Kalmadı bende gururdan eser

İstanbul İstanbul olalı
Hiç görmedi böyle keder
Geberiyorum aşkından
Kalmadı bende gururdan eser

Ne acı ne acı insan kendine ne kadar yenik
Bulunmadı ihanetin ilacı yürek koca bir karadelik
Yapacak hiçbir şey yok gönül bu sevdi
Yeni bir ten yeni bir heyecan bilirim üstelik

Bi lodos lazım şimdi bana, bi kürek, bi kayık
Zulada birkaç şişe yakut yer gök kırmızı
Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp
Düşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı

Ah İstanbul İstanbul olalı
Hiç görmedi böyle keder
Geberiyorum aşkından
Kalmadı bende gururdan eser

İstanbul İstanbul olalı
Hiç görmedi böyle keder
Geberiyorum aşkından
Kalmadı bende gururdan eser

alihoca
28-04-2006, 09:22
Haydar Haydar

Ondört bin yıl gezdim divanelikte
Sıtk-ı ismin buldum pervanelikte
İçtim şarabını mestanelikte
Kırkların ceminde dara düş oldum
Kırkların ceminde haydar haydar dara düş oldum

Güruh-u naci'ye özümü kattım
İnsan sıfatından çok geldim gittim
Bülbül oldum firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için zara düş oldum
Bir zaman gül için haydar haydar zara düş oldum

Ali Ekber ÇİÇEK(1935-2006)

Türk Halk Müziği'ne 400'den fazla türkü kazandıran bağlama ustası Ali Ekber Çiçek (71) son yolculuğuna uğurlandı.

buena vista
06-05-2006, 21:22
Camiye gittim, ama Allah bilir niye:
Ne namaz kilmaya, ne dua etmeye.
Eskiden bir kilim asirmistim camiden:
O eskidi gittim yenisini yürütmeye.

Hayyam

Ramo
28-05-2006, 14:15
Kartallı Kâzım
Köprünün orda bir ağacı gösterdi Tatar yüzlü
adama,
- Şu köprünün dibindeki ağaç yok mu?
Ard ayakları üstüne kalkmış
hayvana benzeyen ağaç?
Şu soldaki,
koskocaman.
Bak,
Dalları köprüyü aşan
O dallara astılar ölüsünü Ali Kemal'in.
İstanbul'dan kaldırıldı herif
güpegündüz
berberden
Beyoğlu'nda tıraş olurken,
338'de."
"- Kim bu Ali Kemal?"
"- Gazete muharriri.
İngilizlerden para alır.
Adamıydı Halifenin.
Gözlüklü
Şişman.
Kan damlardı kaleminden,
fakat murdar
fakat pist bir kan.
Gün olur daha derin
daha geniş yara açar
kalemin düşmanlığı
mavzerin düşmanlığından."
"- İzmit bizde miydi o zaman?"
"- Yeni girmiştik
İngilizler İstanbul'daydı daha.
Ali Kemal'i çalıp getirdiler. İngiliz'in mavi gözünden.
Burada "geliyor" diye şayia çıktı,
Altı yedi saat önce.
İskeleye yığıldı millet.
Belki İzmit halkının dörtte üçü
kadınlara varıncaya kadar.
Ben Ulu Camiin ordan bakıyorum
gözümde dürbün.
Göründü karşıdan motor nihayet,
Bata çıka geliyor.
Koştum aşağıya.
Ben iskeleye inmeden
çıkarmışlar Ali Kemal'i motordan.
Şurda
tepede
Saray meydanında hükümet konağı var
kolordu dairesi,
oraya götürdüler.
Konağın önü

meydan
sokaklar

adam almıyor.
Kaynıyor karınca gibi İzmit halkı.
Fakat öfkeli
fakat merhametsiz
Çoğu da gülüyor
bayram yeri gibi İzmit şehri.
Hava da sıcak,
gök de bulutsuz.
Ali Kemal 20 dakika kaldı kalmadı konakta
dışarı çıkardılar.
Attı bir adım.
Etrafını zabitlerle polisler almış.
Kireç gibi yüzü.
Sarışın.
Birden ahali başladı bağırmaya:
"Kahrolsun Artin Kemal."
Durdu.
Arkasına baktı
konağın kapısından tarafa,
belki de geri dönüp içeri girmek için.
Fakat yüzüne karşı kapıyı ağır ağır kapadılar.
Yürüdü sallanarak on adım kadar.
Ahali boyuna bağırıyor.
Bir taş geldi arkadan
başına çarptı.
Bir taş daha.
bu sefer yüzüne
Kırıldı gözlükleri,
bıyıklarına doğru kanın aktığını gördüm.
Birisi, "Vurun", diye haykırdı.
Taş
odun
çürük sebze yağıyor.
Muhafızlar bıraktı Ali Kemal'i
Ahali kara bulut gibi çullandı üzerine
alaşağı ettiler.
Orda yerde yaptılar ne yaptılarsa.
Sonra açıldı bir parça ortalık.
Baktım ki yatıyor yüzükoyun.
Ayağında bir donu kalmış
kısa bir don.
Çıplak eti pelte gibi tombul, beyaz.
Bana hâlâ nefes alıyor gibi geldi.
Bir bağladılar sol ayağına.
Hiç unutmam
sol ayağında kundura, çorap filan yoktu
fakat sağ bacağında çorap bağı kalmış.
Başladılar ölüyü bacağından sürümeye.
Yokuş aşağı, başı taşlara çarpıp gidiyor.
Millet peşinde.
Bir aralık ipi koptu.
Bağlandı yenisi.
İbret alınacak hal.
Halkı kızdırmaya gelmez.
Bir sabreder iki sabreder,
her ne ise.
Böylece dolaştı İzmit şehrini Ali Kemal.
Sonra
dedim ya
astlılar şu köprünün üstündeki dallara
ölüsünü.
Sonra ölüyü indirdiler
fakat gömleği mi, donu mu ne
iç çamaşırlarından bir şey
öteki dalda bir iki ay sallanıp durdu.
Sonra satıldı müzayedeyle saati filan,
çok sonra.
Ben birini bilirim
Tek çorabını hatıra diye beş liraya alan."
Nazım Hikmet

Memleketimden İnsan Manzaraları

alihoca
29-05-2006, 23:48
Acıyı Bal Eyledik


-Pir sultan ölür dirilir-

Bak şu bebelerin güzelliğine
Kaşı destan
Gözü destan
Elleri kan içinde

Kör olasın demiyorum
Kör olma da
Gör beni

Damda birlikte yatmışız
Öküzü hoşça tutmuşuz
Koyun değil şu dağlarda
San kendimizi gütmüşüz
Hor baktık mı karıncaya
Kırdık mı kanadını serçenin
Vurduk mu karacanın yavrulusunu
Ya nasıl kıyarız insana

Sen olmazsan öldürmek ne
Çürümek ne zindanlarda
Özlem ne, ayrılık ne
Yokluk ne, yoksulluk ne
İşşiz güçsüz dolanmak ne
Gün gün ile barışmalı
Kardeş kardeş duruşmalı

Koklaşmalı söyleşmeli
Korka korka yaşamak ne

Kahrolasın demiyorum
Kahrolma da
Gör beni

Kanadık toprak olduk
Çekildik bayrak olduk
Döküldük yaprak olduk
Geldik bugüne

Ekmeği bol eyledik
Acıyı bal eyledik
Sıratı yol eyledik
Geldik bugüne

Ekilir ekin geliriz
Ezilir un geliriz
Bir gider bin geliriz
Beni vurmak kurtuluş mu

Körolasın demiyorum
Kör olma da
Gör beni


Hasan Hüseyin Korkmazgil

Ramo
02-06-2006, 16:39
BU DERT BENİ ADAM EDER


Gece gündüz dolaşırım tenhalarda menhalarda

Benim annem güzel anem beni koyver

Sağ yanımda bir sızı var, sol yanımda yandım aman altıpatlar

Bu dert beni verem eder



Eğri büğrü bakar oldum boyunbağı takar oldum şaşkın oldum

sakar oldum

İkide bir yüreğimi dağa taşa diker oldum

Şunca yıl karanlıkta göz kırpmaktan bıkar oldum

Benim annem şeker annem gençlik elden gitti gider



Dama çıktım damdan düştüm kılıç kestim esrar içtim

Şahin oldum keloğlanın külahını kaptım kaçtım

Yâre ağlar güler uçtum yarı yolda yorgun düştüm

Benim annem kadın annem bu nasıl iş bana deyver



Gece gündüz düşünürüm tenhalarda menhalarda

Aman annem güzel anem beni koyver

Sağ yanımda bir sızı var, sol yanımda dağlar duman altıpatlar

Bu dert beni adam eder.



1963

Ataol BEHRAMOĞLU

Ramo
12-06-2006, 22:48
Gözünü yıldırmasın karakış,
Altında sağlama yatağın,
Hastanede sıran var.
Ne kaldı ki şurada,
Ekim, Kasım, derken Aralık
Sabrın tükenmezse eğer,
Heybelide'sin bahara doğru.
Bilirsin can boğazdan gelir,
Senin neyine şu bakır mangal,
Çıksın çadırcılara...
Bilmem işine yarar mı artık,
Şu duvardaki palto,
Yok işte çalışmaya dermanın!
Hele otursun şu barış yerine,
Sık dişini!
Her şey düzelecek yakında,
Her şey yoluna girecek;
Doktor kapına gelecek,
İlaçlar ayağına.
Bakma kesildiğine terkosun
Şerbet akacak çesmelerden!
Bu sicaga kar mı dayanır,
Dirilirsin bayrama varmadan,
Kalkarsın ayağa.
Sıtmalı kızının
Doya doya öpersin yanaklarını.
Biraz daha sabır, aslanım,
Biraz daha sabır!


Rıfat Ilgaz
İşlerin kötü gittiği bu günlerde çok zaman ihtiyaç duyduğumuz ses sabır.Rıfat ılgaz farkıylada bir başka

AnnE
14-06-2006, 09:43
Adam Gibi Adam Olmak


çevrende herkes şaşırsa bunu da senden bilse
sen aklı başında kalabilirsen eğer
herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır
hem kendine güvenebilirsen eğer


bekleyebilirsen usanmadan
yalanla karşılık vermezsen yalana
kendini evliya sanmadan
kin tutmayabilirsen kin tutana


düşlere kapılmadan düş kurabilir
yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer
ne kazandım diye sevinir
ne yıkıldım diye yerinir
ikisini de önem vermeyebilirsen eğer


söylediğin doğruyu ve gerçeği büken düzenbaz
kandırabilir diye safları dert edinmezsen
ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz ve
yeniden koyulabilirsen işe


döküp ortaya varını yoğunu
bir yazı turada yitirsen bile
yitirdiklerini dolamaksızın diline
baştan tutabilirsen yolunu


yüreğine, sinirine “dayan” diyecek
direncinden başka şeyin kalmasa da
herkesin bırakıp gittiği noktaya
sen dayanabilirsen tek başına


herkesle düşüp kalkıp yine de erdemli kalabilirsen
unutmayabilirsen halkı krallarla gezsen de
dost da düşmanda incitemezse seni
ne küçümser nede büyültürsen çevreni


her saatin her dakikasına
emeğini katarsan alın terine
hakçasına bölüşürsen vicdanındaki adaleti
her şeyiyle dünya önüne serilir
korktuğun yerde el öpmez
hükümran olduğun yerde ezmezsen
oğlum adam oldun demektir
üstelik ADAM GİBİ BİR ADAM


Şiir: Rudyard KİPLİNG (1865-1936)
Şiir çeviri: Bülent ECEVİT

Master
21-06-2006, 02:02
Çok geç kalmışız canım
Vakit bu vakit değil
Eski radyolar gibi
Çatıya saklanmış aşk
Öyle sanmışız canım
Artık ölümsüz değil
Leylayla Mecnun gibi
Çoktan masal olmuş aşk
Lale devri çocuklarıyız biz
Zamanımız geçmiş
Aşk şarabından kimbilir en son
Hangi şanslı içmiş Ben derim utanma iftihar et
Sevmeyenler utansın
Aşksızlığa mahkum edildiysek
Bu dünya yansın

189

alihoca
22-06-2006, 21:05
Omuzbaşları

Ayakkabılarım yitmişti
Yeşil püsküllü.
Siz, yoktunuz o zaman

Susamlı simidi koluma takmak
Güzeldi.
Güzeli, ben öğreniyordum, siz anlatmamıştınız.

Buluttan devler yapmıştım kendime
Korkuyla.
Onu siz öğretmiştiniz, öcülerden.

Elma bahçesinde
Hırka parası.
Elmadan hırka olmazdı, farkındaysanız.

Yufka ekmeğin,
Çay içinde
Kaşıkla tutulamayacağını, bilmeliydiniz.

Göğre tırmandığımı, pembe samaşıkta
Görmemiştiniz.
Saklamıştım göğümü sizden.

Dizelerim aykırıydı sizce
Başkaldırı.
O zamanlar karıncaydım kedi ağzında.

Ben ağladığım zaman,
Nerdeydi omuzunuz,
Biri dayansın diyedir omuzbaşları.


Minciye AYTEKİN

buena vista
11-07-2006, 21:27
NE ARARSIN TANRI İLE ARAMDA
SEN KİMSİN Kİ ORUCUMU SORARSIN
HAKİKATEN GÖZÜN YOKSA HARAMDA
BAŞI AÇIĞA NEDEN TÜRBAN SORARSIN

RAKI, ŞARAP İÇİYORSAM SANA NE
YOKSA SANA BİR ZARARI İÇERİM
İKİMİZDE GELSEK KILDAN KÖPRÜYE
BEN DÜRÜSTSEM SARHOŞKENDE GEÇERİM

ESİR İKEN MÜMKÜNMÜDÜR İBADET
YATIP KALKIP ATATÜRK’E DUA ET
SENİN GİBİ DÜRZÜLERİN YÜZÜNDEN
DİNİNDEN DE SOĞUYACAK BU MİLLET

İŞGALDEKİ HALİ SAKIN UNUTMA
ATATÜRK’ E DİL UZATMA SEBEPSİZ
SEN ANANDAN YİNE ÇIKARDIN AMMA!
BABAN KİM OLURDU BİLEMEZDİN ŞEREFSİZ.


Neyzen Tevfik

Ramo
19-08-2006, 22:18
Ne güzel yaratmış seni yaradan
Esmesin sevdiğim yeller incidir
Güzelsin sevdiğim gülden goncadan
Uzanmasın sana eller incidir

Kirpiklerin oktur kaşın yay gibi
Gözlerin aklımı etti zay gibi
Cemalin güneşe benzer yüzün ay gibi
Değmesin zülüfler teller incidir

Neşet Ertaş

Ramo
19-08-2006, 22:21
Sakal seni güzel için taşırım
Ben seni kesemem kara sakalım
Nerde güzel görsem hafif kaşırım
Ben seni kesemem kara sakalım

Şıhlar gibi üç beş karı almadan
Softa gibi boşa namaz kılmadan
Muska yazıp üfürükçü olmadan
Ben seni kesemem kara sakalım

İHSANİ´yem sakal iki gözümsün
Elimde sermayem büyük kozumsun
Halkı kandırmaya bana lazımsın
Ben seni keseme kara sakalım



Kaynak Kişi Aşık İhsani

Ramo
30-08-2006, 13:28
Salkımsöğüt

Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden
bire kuş gibi
vurulmuş gibi
kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!

Ah ne yazık!
Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!

Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!

Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
Atları rüzgâr kanat...
Atları rüzgâr...
Atları...
At...

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
renkler silindi.
Siyah örtüler indi
mavi gözlerine,
sarktı salkımsöğütler
sarı saçlarının
üzerine!

Ağlama salkımsöğüt,
ağlama,
Kara suyun aynasında el bağlama!
el bağlama!
ağlama!

Nazım Hikmet

Ramo
06-09-2006, 10:14
Ben olmayınca bu güller bu selviler yok,
Kızıl dudaklar mis kokulu şaraplar yok,
Sabahlar, akşamlar, sevinçler, tasalar yok,
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok.


Ömer Hayyam

buena vista
06-10-2006, 22:56
Bu zamanda az dostun olsun, daha iyi.
Herkesle uzaktan hos bes edip geçmeli.
Can gözünü açinca görüyor ki insan
En büyük düsmaniymis en çok güvendigi.

Hayyam

Ramo
11-10-2006, 11:43
Ağlamak sığınmak değilse,nedir Anne.
Korkuları öfkeleri bir yana bırakıp,
Gözyaşına boğulmak kaçış değil mi anne.
Senden bir şey istediğimde hayır deme diye,
Başlardım sicim gibi göz yaşlarıyla ağlamaya,
Büyüdüm,ağladım ağladım...
Bir senmişsin göz yaşımı gören faydası yok be Anne.

Telefonda;karaciğerim yine sızlar,yarınım yok dedin
Gözlerim yine dolu dolu oldu yine sığındım ona anne

Şimdi çok uzaklarda,kahrı öfkeyi içtim,
Senin acılarına uzak olmayı seçtim,
Odam resimlerim sigaram,
Ben yine sigaranın dumanına sığınmayı seçtim.
Bu sığınmalar biter mi anne.
Sıcacık göğsüne sığınmalar nasıl unutulur anne...

Ramazan MADEN

Annem önemli bir rahatsızlık geçirdiğinde karalamıştım...

Master
27-10-2006, 00:23
ALLAHAISMARLADIK



Elimi beş yerinden dağladı beş parmağın,

Bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git...

Bir yarın göçtüğünü,çöktüğünü bir dağın

Görmemek istiyorsan ardına bakmadan git!



Yavrusunun yoluna dalan bir dul bakışı

Andırıyor ışıksız evinde pencereler.

Biraz yeşermek için beklesin artık kışı

Çağlayansız yamaçlar,suyu dinmiş dereler.



Bir sarı yaprak gibi düştü gönlüm yoluna,

Buğulu gözlerimden geçmediğin gün olmaz:

Benim kadar titremez hiç bir yiğit oğluna,

Hiç bir ana kızına bu kadar düşkün olmaz.



Bin fersahtan duyarım kimle gülüştüğünü,

Alnından öz kardeşim öpse ben irkilirim.

Değil yalnız ardına kimlerin düştüğünü,

Kimlerin rüyasına girdiğini bilirim.



Gözlerimi gün gibi kamaştıran yüzünü

Daha candan görürüm senden uzaklaşınca.

Sararırsın dönüşte görünce öksüzünü:

Bir gelinlik kız olur aşkım senin yaşınca.



Elimi beş yerinden dağladı beş parmağın,

Bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git.

Bir yarın göçtüğünü,çöktüğünü bir dağın

Görmemek istiyorsan ardına bakmadan git!

buena vista
05-11-2006, 09:45
BIREYLER

Biri,
ki daha cocuk o,
kiyiya yalniz gider, suya bakar

Biri de,
sirt cantasiyla ve sessizlikle
ve sessizligin sesleriyle
ve icindeki sessizlikle
ve kendi sesiyle yürür

Biri ise,
kitaplarla kendi basina kalir
ve sonra onlardaki issizlikla,
kendisiyle onlari doldurarak,
kendi birlesen, kendi razi olmayan

Bireyler,
onlari artik hicbir kolektif yaygara
tuzaga düsüremez.

Ekaterina Yosifova
Ceviren:Hüseyin Mevsim

buena vista
06-11-2006, 17:50
Pülümürün bir dağ köyünde gördüm onu

yaşını sordum bir giz gibi güldü

kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz

yüzüne baktım bir giz gibi güldü

bir asa vardı elinde

bir solmuş kırallığın

kadifeden harmanisi üzerinde

bir hititliydi o bir Selçukluydu

bir ermeniydi bir kürttü

bir türk

yaşını sordum bir giz gibi güldü

koluma girdi bir soylu kadınca

tozlu köy yolunda sürüyerek eteğini

beni tek gözlü sarayına götürdü

köy yapısı kulübesinin

Zamanı onda yitirdim ben

Yitik zamanlara onda eriştim

en soylu yoksulluğun

toprak döşeli sarayında

bir taç gibi kondu başıma Türkiyeliliğim (1969)

B.ECEVIT

Ramo
14-11-2006, 23:35
Ey oğul ; Sözümü yabana atma
Hakkım helâl etmem kem olacaksan
Kurt gibi cesur ol, tilkiyle yatma
Yaşama çakala yem olacaksan !..

Nefretten uzak dur, sevgiyi savun
Gönül dostlarıyla dost isen övün
Yâren ile bir çay içersen sevin
Bardağında şeker, dem olacaksan…

Dimdik durmalı hep yürek sütunun
Kölesi olmak yok rezil batının
Köroğlu olmazsan o kır atının
Gurur duy ağzında gem olacaksan !..

Düşmanı uğratma sakın yurduna
Hayır eyle, dönüp bakma ardına
El uzat tüm gariplerin derdine
Kanayan yaraya em olacaksan…

Mevlana’yı tanı, insan ayırma
Haksız olan baban olsa kayırma
Komşun aç yatarken karnın doyurma
Yunus ol âlemle cem olacaksan

Kıymetini bilip her nefesinin
Peşinden koşma hiç boş hevesinin
Seril, âlemlerin efendisinin
Ayağına değen kum olacaksan !..

Namerde çatılsın sadece kaşın
Sözünü demeden bir tart, bin düşün
Firavunu boğan suyla ateşin
Sönsün hainlere mum olacaksan

Uyanık ol, koyun gibi sağılma
Haktan gayrısına sakın eğilme
Sevda mermisiyle vurul, dağılma
Parçandan vazgeçme, tüm olacaksan !..

Haram katma ekmeğine, aşına
Sahip çık işine bir de eşine
Zalime taç olma, gelin başına
Şerefinle duvak, sim olacaksan !..

İstersen çöpçü ol, istersen vali
Elinden düşmesin sevginin gülü
Aldırma lakabın olsa da deli
Adam gibi ol her kim olacaksan !..

Kadir GÜVEN

Ramo
06-12-2006, 15:16
Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında
sevdalanmış onun deli dalgalarına.
Hırçın hırçın kayalara vuruşuna,
yüreğindeki duruluğa
Demiş ki suya:
Gel sevdalım ol,
Hayatıma anlam veren mucizem ol...

Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa
al demiş;
Yüreğim sana armağan...
Sarılmış ateşle su birbirlerine
sıkıca, kopmamacasına...

Zamanla su, buhar olmaya,
ateş, kül olmaya başlamış.
Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı...
Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de
yüreğindeki kederi de
alıp gitmiş uzak diyarlara su...

Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları...
Aramış suyu diyarlar boyu,
günler boyu, geceler boyu
Bir gün gelmiş, suya varmış yolu
Bakmış o duru gözlerine suyun,
biraz kırgın, biraz hırçın.

Ve o an anlamış;
aşkın bazen gitmek olduğunu.
Ama gitmenin yitirmek olmadığını....
Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.

İşte o zamandan beridir ki:
Ateş sudan,
su ateşden kaçar olmuş..

Ateşin yüreğini sadece su,
Suyun yüreğini
Sadece ateş alır olmuş...

buena vista
14-12-2006, 22:29
YASIM ILERLEDIKCE

Yasim ilerledikçe daha iyi anliyorum
Ne büyük nimet oldugunu ah ey güzel gün
Bos yere üzülmekte mana yok, anliyorum
Kadrini bilmek lazim artik her açan gülün
Sükretmek türküsüne daldaki her bülbülün
Yanmak da olsa artik ask ile yasiyorum..

Cahit SITKI

flz
16-01-2007, 09:17
etrafındakiler ne yapacaklarını şaşırıp,
seni kabahatli buldukları zaman, sen kendine hakim olabiliyorsan;
herkes senden şüphe ettiği vakit, sen kendine itimat edebiliyor
ve onların şüphesini de hoş görüyorsan;
bekleyebiliyor ve beklemekten usanmıyorsan;
veya iftiraya ugradığında sen de iftiraya başvurmuyorsan
ve fazla iyi görünmüyor, fazla da feraset taslamıyorsan;

hayal edebiliyor ve hayallerine köle olmuyorsan;
düşünebiliyor ve düşünceyi gaye edinmiyorsan;
zafer ile bozgun u sogukkanlılıkla karşılayabiliyor
ve bu iki yalancıyı müsavi tutabiliyorsan;
dogru sözlerin sersemleri tuzaga düşürmek için,
düzenbazlar tarafından tahrif edilmesine dayanabiliyorsan;
veya ömrünü verdiğin herşeyin yıkıldığını görüp,
egilerek yıpranmıs aletlerle onları yeniden kurabiliyorsan;

bütün kazandıklarını biraraya toplayıp,
hepsini bir kader oyununun kucağına atabiliyorsan,
ve kaybedip basladıgın yere dönebiliyor;
ve kaybının lafını bile etmiyorsan;
vazifeni yapmak için kalbine ve sinirlerinin her teline,
kudretleri tükendikten sonra dahi, yeniden kuvvet verebiliyorsan
ve içinde DAYAN diyen azminden başka hersey
bittigi halde sen dayanmakta devam edebiliyorsan;

kalabalıkla kaynasıp faziletini muhafaza edebiliyor,
veya hükümdarlarla gezip mahviyetini kaybetmiyorsan,
dusmanında dostunda seni kıramıyorsa
ve sen de herkese itibar ediyor, fakat kimseye asırı kıymet vermiyorsan;
aman vermiyen her dakikayı degerlendirebiliyor
ve onu altmıs saniyelik ömür ile doldurabiliyorsan,
işte o vakit, bu dunya, herseyi ile birlikte senindir;
ve daha muhimi; sen o vakit, insansın evladım.

Rudyard Kipling

buena vista
27-01-2007, 16:03
Bekledim, bunca yıl
gençliğimi
misafir olasın diye ömrüme

Adaşım idi mehtap
yoldaşım, adın gibi serap

İhtiyar çağımda şimdi
hangi bahtiyar iklime
misafir edeyim seni?

Refik Durbas

meraklı
29-01-2007, 11:33
(..):

Gitti gidiyor bakakaldık
Avuçlarımız gökkubbeye açık bıraktık
Haysiyet, gurur ve aşka takılı kaldık
Be hey dostlar hala ayaktayız

Elimizdekileri tutamadık
Sevgiyi yoğuramadık
Kapris ve istekleri sonlandıramadık
Be hey dostlar hala ayakta kaldık

Hayatı tekelimize aldık sandık
Parayı köpeğimiz sandık
Hayallerimizi bıraktık
Be hey dostlar hala ayaktayız

A.L.

dentist
31-01-2007, 13:47
yıllar öncesinde..
bir bayram sabahı babam;
hadi dedi evlat
hadi hazırlan
gidiyoruz anneni görmeye
...
içimde ister istemez
tarifsiz bir heyecan..
annemi mi..!,
demiştim o zaman annemi mi..
hafif bir gülümsemeyle
evet demişti babam
evet anneni..
...

annem..,
hiç görmemiştim annemi
daha küçücük bir çocukken ben
soğuk bir kış gecesi
bırakarak öylece bizi
ayrılmış aramızdan..
...
hiç tanıyamamıştım
hiç görememiştim onu bu yüzden
annem hakkında bildiklerim
bir babamın anlattıkları
birde,
baş ucumdaki eski siyah beyaz fotoğrafa
sığmayan güzelliği kadardı yalnızca..
...
sorardım annemi
anlatırdı gözleri dolarak babam
annen..
diye başlar
önce biraz susar
sonra devam ederdi anlatmaya..
anlatırken,
gözlerinde bazen bir kaç damlaya yaş
bazen yüzünde,
sanki o anı yeniden yaşıyormuşçasına
buruk bir gülümseme..
...
ne kadar iyi bir insan
ne kadar güzel bir eş olduğundan
sonra gözlerinden,
gülüşünden bahsederdi
gökyüzüne yıldızlar nasıl yakışıyorsa
annene de gülümsemek
öyle yakışıyordu derdi
...
ve sonra nasıl tanıştıklarını
nasıl evlendiklerini
doğduğum zaman yasadıkları heyecanı
yine yüzündeki o tebessümle anlatır
ben basımı babamın omzuna yaslar,
kapatarak gözlerimi dinlerdim
dinlerken öylece kendimden geçerdim..
...
fakat babam,
saçlarını bir gecede ağrıtan
o soğuk kış gecesinden hiç bahsetmezdi
annemin bizden ayrıldığı o günü sorardım
ayrılık derdi,
ayrılık yok bizde
bak bu yüzden sakın üzülme
bir gün,
ama mutlaka bir gün
ikimizde kavuşacağız annene..
...
annem..,
evet,
annemi görecektim sonunda
atlayacaktım kucağına
doyasıya sarılacaktım..
bakmaya doyamadığım o yanaklarından
öpecektim defalarca..

ve artık,
diğer çocuklar anne anne!!
diye seslendiklerinde
hani yani,
düşüpte bir yerlerini incittiklerinde
yada sokaktan gecen helvacıyı görüp de,
canları çektiğinde
sızlamayacaktı bir yanım,
belki de bundan sonra
...
ve belki de
evet belki de
bende bundan sonra kayıpta düştüğümde
kanayan..
sızlayan..
yalnızca diz kapağım olacaktı sadece..
...
duvardaki Kur-an'ıda alarak yola koyulduk
epey bir zaman yürüdükten sonra
her tarafı dimdik taşlarla kaplı bir yerin- önünde durduk
içerisine girip tekrar biraz daha yürüdükten- sonra
elleriyle taşların arasında bir yeri göstererek- babam;
işte dedi evlat
işte bak şurada yatıyor annen..
...
üstü mor menekşelerle kaplı bir mezar..
önünde benim boyum kadar bembeyaz bir taş
üstünde annemin o güzel adı kazınmış..
...
işte o zaman anlamıştım
annemin neden hiç geri dönmediğini
beni böyle öksüz
babamı böyle çaresiz
niye öylece geride bıraktığını..
...
anneme doyasıya sarılamamıştım
atlayamamıştım kucağına ama,
anlamıştım artık her şeyi..
...
dalıp gitmişken türlü türlü düşüncelere
babam,
hadi diz çok dedi evlat
diz çöktüm usulca
çıkararak kılıfından Kur-an'ı
başladı her akşam okuduğu yasini
o güzel sesiyle ağır ağır okumaya
bitirdikten sonra,
açarak ellerini gökyüzüne
başta Peygamberimizin(a.s.m.)
sonra bütün geçmişlerimizin
ve annemin ruhuna etti hediye

sonra,
yanaklarımdan sızan damlaları silerek usulca
evlat dedi üzülme,
şu gördüğün cennete açılan bir kapı
bir geçit sadece
bir gün demiştimya hani sana
bir gün inşallah
gidiceğiz bizde annenin yanına..
...
biliyordum
tüm kalbimle inanıyordum babamın dediği her şeye..
...
sonra istemesem de ayrıldık annemin yanından
başım ister istemez hep geriye dönük,
ağır ağır evini yolunu tutarken
hafiften bir yağmur başlamıştı..
yanaklarımdan sızan damlalara karışarak,
toprağı ıslatmaya başladığı zaman
evet işte o zaman farkına varmıştım;

her yağmur sonrası,
annem kokuyormuş meğer
meğer açan her bir çiçek
bu yüzdenmiş bu kadar güzel
...
(aslan güler)

flz
04-02-2007, 00:14
Caddeden sokaklara doğru sesler elendi,
Pencereler kapandı, kapılar sürmelendi.
Bir kömür dumanıyle tütsülendi akşamlar,
Gurbete düşmüşlerin başına çöktü damlar...
Son yolcunun gömüldü yolda son adımları,
Bekçi sert bir vuruşla kırdı kaldırımları.
Mezarda ölü gibi yalnız kaldım odamda:
Yanan alnım duvarda, sönen gözlerim camda,
Yuvamı çiçekledim, sen bir meleksin diye,
Yollarını bekledim görüneceksin diye.
Senin için kandiller tutuştu kendisinden,
Resmine sürme çektim kandillerin isinden.
Saksıda incilendi yapraklar senin için,
Söylendi gelmez diye uzaklar senin için...
Saatler saatleri vurdu çelik sesiyle,
Saatler son gecemin geçti cenazesiyle,
Nihayet ben ağlarken toprağın yüzü güldü,
Sokaklardan caddeye doğru sesler döküldü...

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

hazan
07-02-2007, 00:02
Donulmez aksamin ufkundayiz, vakit cok gec;

Bu son fasildir ey omrum, nasil gecersen gec.

Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,

Avunmak istemeyiz oyle bir teselliyle.

Genis kanatlari boslukta simsiyah acilan

Ve arkasindan gunes dogmayan buyuk kapidan

Gecince baslayacak bitmeyen sukunlu gece.

Gruba karsi bu son bahcelerde, keyfince,

Ya sevk icinde harab ol, ya ask icinde gonul.

Ya lale acmalidir gogsumuzde yahut gul.

Yahya Kemal

darius
10-02-2007, 04:17
SESSİZ GEMİ



Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyâhatten elemli,

Günlerce siyâh ufka bakar gözleri nemli.

Bîçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu!

Hicranlı hayâtın ne de son mâtemidir bu!

Dünyâda sevilmiş ve seven nâfile bekler;

Bilmez ki giden sevgililer dönmiyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,

Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.

...

flz
12-02-2007, 02:30
Bir gece habersiz bize gel
Merdivenler gıcırdamasın,
Öyle yorgunum ki hiç sorma
Sen halimden anlarsın.

Sabahlara kadar oturup konuşalım
Kimse duymasın.
Mavi bir gökyüzümüz olsun, kanatlarımız
Dokunarak uçalım.

İnsanlardan buz gibi soğudum,
İşte yalnız sen varsın.
Öyle halsizim ki hiç sorma
Anlarsın.

1947
Cahit Külebi

Master
19-02-2007, 09:32
TÜRKÜLER DOLUSU

Kirazın derisinin altında kiraz

Narın içinde nar

Benim yüreğimde boylu boyunca

Memleketim var

Canıma ciğerime dek işlemiş

canıma ciğerime



Şairim,

Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası

Ayak sesinden tanırım

Ne zaman bir köy türküsü duysam

Şairliğimden utanırım


Şairim

Şiirin gerçeğini köy türkülerinde bulmuşum

Türkülerle yunmuş,yıkanmış dilim

Onlarla ağlamış onlarla gülmüşüm



Hey hey yine de hey hey

Salınsın türküler bir uçtan bir uca

Evelalah hepsinde varım

Onlar kadar sahici

Onlar kadar gerçek

İnsancasına erkekcesine

Bana bir bardak su dercesine

Bir türkü söylemeden gidersem, yanarım



Ah bu türküler

Türkülerimiz

Ana sütü gibi candan

Ana sütü gibi temiz



Türkülerde tüter dağ dağ ,yayla yayla

Köyümüz, köylümüz, memleketimiz

Ah bu türküler, köy türküleri

Dilimizin tuzu biberi

flz
20-02-2007, 08:31
BOŞVER BE YAŞI BAŞI!


gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver?..
şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan,
sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna, ondan haber ver?

koyma bir kenara yüreğini, aç kapılarını,
gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama
gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna.

Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda,
ama aklını kaybedecek bir aşk varsa avuçlarında,
bırak aksın yollarına.

yağ geç, yık geç, kimse inanmazsa inanmasın.
sen inan yüreğine,
hem ona geçmezse kime geçer sözün?..
büyü büyü...
bak ellerin ayakların kocaman.
aklın da maaşallah yerinde,
e ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye.

akıllı ol, yüreğin gelir peşinden,
boşver yaşı başı,
aşk var mı aşk, sen ondan haber ver?

takılmışsın yüzündeki gözündeki çizgilere.
o çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün,
atmak mı istiyorsun kendini bir dereye soğuk bir kış günü,
öl gitsin...
parayı pulu savurup,
bir balıkçı köyünde balık tutmak mıdır isteğin,
savrul gitsin...

Boş ver be yaşı başı,
kim tutar seni kim,
kendi yüreğinden başka kim?.

Aklını al da öyle git,
ister bir duvara, ister bir odaya, ister kıra bayıra vur da git.

Dert etme ellerini, onlar da gelir seninle bırakmadıkça birine.
O biri de gelir gerçekten istediğin oysa,
seveceksen ve öleceksen uğruna...
yaşa be, yaşa da öyle git, gireceksen toprağa...

yaş 70'e gelse bile, hayat daha bitmemiş.
sen mi biteceksin?
çekeceksen bile bayrağı,
yaşadım ulan dibine kadar diyemiycek misin?

Can Yücel

buena vista
23-02-2007, 21:34
Felek dogruyu egriyi tartaydi,
Her isine güzel demek kolaydi.
Böyle mi yasardi iyiler dünyada,
Evrenin özü dogruluk olaydi ?

HAYYAM

flz
04-03-2007, 18:30
Birisi

Bir şey var aramızda
Senin bakışından belli
Benim yanan yüzümden
Dalıveriyoruz arada bir
İkimiz de aynı şeyi düşünüyoruz belki
Gülüşerek başlıyoruz söze
Bir şey var aramızda
Onu buldukça kaybediyoruz isteyerek
Fakat ne kadar saklasak nafile
Bir şey var aramızda
Senin gözlerinde ışıldıyor
Benim dilimin ucunda

Nahit Ulvi Akgün

meraklı
04-03-2007, 22:29
Ben seni seviyorum
Sen gezmeyi
Senin hep gittiğin yere
Ben hiç gidemiyorum

Öylece durmayı seviyorum ben
Durup ardından bakmayı
Sen gitmeyi seviyorsun
Hem de ardına bakmadan

Yaprak seviyorum ben yaprak
Kuru yaş ayırmadan
Sen ezmeyi seviyorsun
Neye bastığına bakmadan...

CAN YÜCEL

Lizzy
05-03-2007, 14:02
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında.
Yekpare geniş bir an'ın
Parçalanmaz akışında.

Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.

Başım sukutu öğüten
Uçsuz bucaksız değirmen,
İçim muradına ermiş
Abasız,postsuz bir derviş.

Kökü bende bir sarmaşık.
Olmuş dünya sezmekteyim.
Mavi,masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.

AHMET HAMDİ TANPINAR

buena vista
10-03-2007, 20:53
KADIN
Kimi der ki kadın
uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın yeşil bir harman yerinde dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir. Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım.
Yavrum, annem, karım, kız kardeşim hayat arkadaşımdır.

N.Hikmet

Lizzy
14-03-2007, 19:07
SEVGİ ÜSTÜNE

Bütün kitapları yakmalı
Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır.
Kitaplara göre insan,
Karanlıkta üstüne bin mumluk lamba tutulmuş,
Gözleri,yüreği kamaşmış insandır...
Aptaldır,hastadır,kahramandır.
Bütün kitapları yakmalı;
Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır.
İçinde bir tek suret yaşayan yüreğe yürek mi derler?
Bir tek yaprak veren dalın boynun burarlar.
Bir tek meyve veren dalı keserler.

İnsan dediğin bir buğday tarlası gibi olmalı,
Esti mi rüzgar,bir değil milyonlar için esmeli
Bir tek meyve veren dalı kesmeli...
İnsan dediğin derya misali
Üstünde milyonlarca dalga
İçinde kıyametler kopmalı.
İnsan dediğin derya misali
Uçsuz bucaksız olmalı...

Gel çıkalım sevgilim gel,
Gel kurtaralım birler hanesinden.
Çekelim gidelim bir uçtan bir uca
Açalım yüreğimizin kapılarını sonuna kadar.
Sevelim,sevelim,sevelim,
Sevebileceğimiz kadar...

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Master
15-03-2007, 17:24
Yavaş yavaş ölürler

Seyahat etmeyenler.

Yavaş yavaş ölürler

Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,

Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler

Alışkanlıklarına esir olanlar,

Her gün aynı yolları yürüyenler,

Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,

Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,

Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler

Heyecanlardan kaçınanlar,

Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı

görmek istemekten kaçınanlar.

Yavaş yavaş ölürler

Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,

Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,

Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına

çıkmamış olanlar



Pablo Neruda

flz
24-03-2007, 01:00
TANRI BABA

Tanrı Baba, bir sabah uyanınca,
Biz insanları düşündü nasılsa,
Gitti pencereye: "Kim bilir, dedi;
Belki o gezegen yok oldu gitti.
Ama baktı, uzakta, çok uzakta,
Bir köşecikte fır dönüyor dünya.
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı,
Alsın vallahi bir şey anlıyorsam
Bu dünyalıların tutumlarından.

Ey benim minnacık yaratıklarım,
Ak ve kara, donuk ve yanıklarım,
Dedi Tanrı, en babacan haliyle;
Sizi ben yönetiyormuşum sözde.
Oysa, görüyorsunuz, Allah'a şükür,
Benim de sürüyle bakanlarım var,
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı,
Alsın vallahi, çocuklar, bu bakanları
İkişer üçer atmazsam kapı dışarı.

Boşuna mı kızlar verdim, şarap verdim size?
Güzel güzel yaşayasınız diye.
Nasıl olur da siz benim inadıma
Orduların Tanrısı dersiniz bana?
Ne yüzle adımı alıp dilinize
Top atarsınız birbirinize?
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı;
Alsın vallahi, çocuklar, bir tek
Orduyu kumanda ettiysem bugüne dek.

Şu süslü püslü zibidilerin işi ne
Yaldızlı tahtlar üstünde?
Nedir o kasılmaları, böbürlenmeleri?
Beslediğimiz bu karınca beyleri
Sözden benden kutsal haklar almışlar
Benim inayetimle kral olmuşlar
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı;
Alsın vallahi, benden geldiyse eğer
Sizleri böyle kötü yönetenler.

Hiç bana kızmayın artık, çocuklar;
Temiz yürekli olun, bana yeter.
Sevişin, güle oynaya yaşayın,
Sizi yakar makarım diye korkmayın
Kralına da, yobazına da basın kalayı...
Ama keselim, Allahaısmarladık
Curnalcılar duyarsa yandık
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı
Alsın vallahi, o yüzsüz herifleri
Sokarsam kapımdan içeri.



Pierre-Jean de Béranger

Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu

Lizzy
24-03-2007, 12:59
(Okumaya doymak istemediğim şiirlerden biri...)


ÇOCUKLUĞUM

Affan Dede'ye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne adım var ne yaşım,
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiçbirşey sorulmasın benden,
Haberim yok olan bitenden.

Bu bahar havası,bu bahçe
Havuzda su şırılşırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim!

Cahit Sıtkı Tarancı

buena vista
29-03-2007, 20:09
Yildizlari süpürürsün, farkinda olmadan,
Günes kucagindadir, bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,
Cigerinde kuruludur orkestra, duymazsin.
Koca bir sevdadir yasamakta oldugun, anlamazsin.
Uçar gider, kossan da tutamazsin…

W. Shakespeare

meraklı
31-03-2007, 23:12
Basma bu eşikte benim kalbim var,
Kalbim ki bir uzak hayale ağlar

Kıskanç bir büyüdür bana uzletim
Zâlim arzularla tutuşan etim,

Her akşam bir çarmıh olur ruhuma
Ben de bilmem nasıl diner bu humma;
Saatler işkence, günler cellâdım,

Ne ben yanlızlığa bir lâhza kandım.
Ne de yalnızlığım benden usandı.

Tahtayı kurt oydu, taş yosunlandı,
Yabanî otlarla örtüldü duvar;

Mermer havuzlarda köpüren sular
Kâh bir ayna oldu kamaşan güne,

Kâh bağrım açıldı bütün hüznüne
Ufukları sarsan geniş rüzgârın

Benden sor sırrını bu boş yolların
Benden sor ve benden dinle akşamı


A.H.TANPINAR

buena vista
03-04-2007, 19:37
GELDIGIMDE

Geldigimde notun duruyordu masanin üstünde
Sekizde yatmistin
Saatime baktim sekizi bes geçiyor
O gün anladim bu iliskinin yazgisini
Takvim tutmazligi
Aramizda düsman gibi duran zamani
O gün anladim
Senin bana erken
Benim sana geç kaldigimi

Murathan MUNGAN

Lizzy
04-04-2007, 20:01
İçimde bir merak,
Öyle bir merak ki...
Ölümümden bir ay sonra
bir güncük yaşamak
ve
dostu,düşmanı
suçüstü yakalamak.

Aziz Nesin

Lizzy
05-04-2007, 19:21
Atatürk'ün bir sözü vardı
Yediveren bir gül gibi açardı.

Atatürk'ün bir atı vardı
Etilerden beri yaşardı.

Atatürk'ün bir resmi vardı
Buğday tarlası gibi ağardı

Atatürk'ün bir saati vardı
Durmadı...

Melih Cevdet Anday

buena vista
06-04-2007, 00:15
DOSTLUK

Biz haber etmeden haberimizi alirsin,
yedi yillik yoldan kus kanadiyla gelirsin.Gözümüzün dilinden anlar,
elimizin sirrini bilirsin.
Namuslu bir kitap gibi güler,
alnimizin terini silersin.
O gider, bu gider, su gider, dostluk,
sen yani basimizda kalirsin.

N.Hikmet

Lizzy
06-04-2007, 17:36
BU BİZİMKİ

Yıkıcı bir aşk bu,
yıkıyor milletin ortasına tutku yükünü.

Bölücü bir aşk,
ekmeği,suyu bölüyor günde üç öğün.

Hain bir aşk bu,
sizin eve hırsız girer,onunkine polis.

Yasadışı bir aşk,
evlenmeyi hiç mi hiç düşünmüyor.

Soyguncu bir aşk bu,
en sıradan ezgilerden sevinçler devşiriyor.

Kökü dışarda bir aşk,
Dante ile Beatrice'inkine fena öykünüyor.

İşgalci bir aşk bu,
samanlık sevişenin diyor,başka şey demiyor.

CEMAL SÜREYA

AnnE
08-04-2007, 23:25
Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
Yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
Azıcık okşasam sanki çocuktular
Biraksam korkudan gözleri sislenir.

Ne kadınlar gördüm zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemiştir
Hayır sanmayın ki beni unuttular
Hala arasıra mektupları gelir
Gerçek değildiler birer umuttular
Eski bir şarkı belki bir şiir

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemiştir
Yalnızlıklarımda elimden tuttular
Uzak fısıltıları içimi ürpertir
Sanki gökyüzünde bir buluttular
Nereye kayboldular şimdi kimbilir

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemiştir.


ATTİLA İLHAN

buena vista
09-04-2007, 22:08
En uzak mesafe ne Afrika`dir
Ne Cin, ne Hindistan,
ne seyyareler
ne de yildizlar geceleri isildayan…
En uzak mesafe iki kafa arasindaki mesafedir
Birbirini tanimayan..

CAN YÜCEL

meraklı
09-04-2007, 22:56
Hasret tende, istek gönülde
Keder dediğin ne ki, sana bana yapışmış bir deli...
Ruhunu okşa ,asanı sakla ve yaşa
Ama ölümüne ama dirisine
pıt pıtır pıtır....yapraklar başlarını eğer...
Damlaların ağırlığında, dallar isyanla eğilip bükülür
Rehavet sarar ortalığı, keskince serinlikte
Toprak sanki göğe kavusur....
ve tüm hayat toprakta akmaya başlar bulutlara
Ama bi biz yerdeyiz hala ittirdiğimin dünyasında
Dönülmez geri akşam vakti
El olursun ey güzel, ben den ırak el..

Yılduzlar parlayan da gecede,
Geri kalan kamerin nevinde
Elvida demekden gayri geri
Aşka olmuş her bade bir zehir.
Meyin de yokki tadı,
Hayallenmenin günü değil.

Her baharda doğar bir can -toprak verir o canı..
Ben yaşarım kara kışları
Yoksun ay balam ...gittin gideli
Yıldızları toplarım her gece,
Gündüzüme ısık olsun diye.
Can bedenden cıktı beden canı bırakmadı
Ay balam efkarım doldu gittin gideli.

Sen olsan da bir elversen ,
Gönlüme ateş çalsan,
Yadıma yatsan tenini alsam.
Gül yüzünde bir gam hancerim oldu,
Parçalandı dane dane ilmim,
Günlerim hep hazan oldu.

Seherin yeli kuru kalır,
Ey ala gözlüm gelmese yadıma
Bilki bedendeki can,
Sen olmazan hiç kalır....

Gök kubbede bir deli kara bulut oldum,
Yana yana süzülürüm,
bilki nerde bir aşk ola
Ben orda çağlarım gümbür gümbür...

Dereler bir deli çavlan,
Akarlar maviliğin duruluğunda,
Çakıllar bile hafif kalır
Bir kadeh mey dolusunda...........


A.L.


Not: imla hatalarını ve uyumsuzluğu es geçerseniz ...:p

Lizzy
12-04-2007, 18:34
Afrika

Afrika dediğin bir garip kıta
El bilir,alem bilir
Ki şekli bozulmasın diye Akdeniz'in
Hala eskisi gibi çizilir
Haritalarda...

Cemal Süreya

Lizzy
12-04-2007, 18:47
Görülmüştür

Ne yak
mektubun ucunu,
ne sevgini
sayfalar dolusu dile getir...

Zarfı kapatırken yalnız,
kuytu dudaklarını
çokça değdir...

SUNAY AKIN

Lizzy
12-04-2007, 18:53
Sivas

Bir yobaz yangınında
Sivas'ı döküldü Türkiye'nin,
hiç onarılmayacak...
O zamandan beri
Dünyanın otuz yedi yıldızlı
tek otelidir
Madımak...

VEDAT ÖZDEMİROĞLU(Leman dergisi)

flz
19-04-2007, 15:06
BİR OĞLUM OLACAK ADI TEMMUZ

Bir oğlum olacak, adı temmuz
uykusuz
korkusuz beter mi beter
ben beynimi satarak yaşıyorum
o benden proleter

bir oğlum olacak, adı temmuz
karataşın göbeğinde aşk
karataşın göbeğinde barış
karataş çatladı çatlıyacak
bende bitmeyen kavga
onda yeniden başlıyacak

bir oğlum olacak, adı temmuz
öfkede benden fırtına
sevgide deniz
ne samanyollarının ulu kervanları susuzluğumun
ne kutup şafaklarında tanrılaşması ilkelliğimin
temmuz gibi sıcak ve bereketli
temmuz gibi uçsuzbucaksız

bir oğlum olacak, adı temmuz
dilinde en güzel sesi türkçemin
kulağı en yiğit şarkılarla delik
korkak bir merakla değil yıldızlı karanlığı
vivaldi’yi dinler gibi okuyup anlıyacak
ve belki de sütdişleri sürerken balaban bir bursa şeftalisine
ay’dan kendi sesini dinliyecek
vahşi bir çiçek gibi açılmış gözleriyle
….
anamın aksütü gibi biliyorum ki
doyumsuz günlere doğacak temmuz
doyumsuz günler görecek
hani şu hep andıkça sızlatan yüreğimizi
hani şu hep dalıp dalıp gittiğimiz andıkça
beklediğimiz beklediğimiz beklediğimiz
ve tam görecekken göçüp gittiğimiz günler gibi günler

ama mutlaka!

karataşın göbeğinde aşk
karataşın göbeğinde barış
karataş çatladı çatlıyacak
ben direndim yorulmadım
o yorulup yıkılmayacak.


Hasan Hüseyin

buena vista
21-04-2007, 22:06
Urfa`nin etrafi dumanli daglar
Cigerim yaniyor aney gözlerim aglar
Benim zalim derdim cihani yakar

Gezme ceylan bu daglarda seni avlarlar
Anandan babandan yardan ayri koyarlar

Urfa daglarinda gezer bir ceylan
Yavrusunu kaybetmis agliyor yaman
Yarimin derdine bulamadim derman

Gezme ceylan bu daglarda seni avlarlar
Anandan babandan yardan ayri koyarlar

Ceylan senin gibi yüregim yara
Cihanda derdime aney bulmadim çare
Bir yavru kaybettim gözleri kara

Gezme ceylan bu daglarda seni avlarlar
Anandan babandan yardan ayri koyarlar

Anonim mi?

alihoca
22-04-2007, 16:09
Ve bir genç, şöyle dedi:

"Bize arkadaşlıktan bahset."

Ve o cevap verdi:
"Arkadaşınız, cevap bulan gereksinimlerinizdir.
O, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır.

O sizin sofranız ve ocakbaşınızdır.
Çünkü ona açlığınızla gelir ve onda huzuru ararsınız.

Arkadaşınız sizinle içinden geldiği gibi konuştuğunda,
ne 'hayır' demek zor gelir, ne de 'evet' demekten çekinirsiniz.

Ve o sessiz kaldığında, kalbiniz onun kalbini dinlemek için sessizleşir.
Çünkü arkadaşlıkta, kelimeler susunca, tüm düşünceler, tüm arzular
ve beklentiler, gürültüsüz bir sevinç içinde doğar ve paylaşılırlar.

Arkadaşınızdan ayrıldığınızda ise yas tutmazsınız;
Çünkü onun en sevdiğiniz yanı, yokluğunda
daha bir berraklık kazanır, tıpkı bir dağın,
dağcıya, ovadan daha net görünmesi gibi...

Ve arkadaşlığınızda, ruhsal derinlik
kazanmaktan başka bir amaç gütmeyin.

Çünkü, salt kendi gizemini açığa vurmak peşinde
olan sevgi, sevgi değil, savrulmuş bir ağdır
ve sadece yararsız olan yakalanır.

Ve arkadaşınıza, kendinizi olduğunuz gibi sunun.
Eğer dalgalarınızın cezrini bilecekse,
meddini de bilmesine izin verin.

Çünkü salt zaman öldürmek için bir arkadaş
aramanızın anlamı olabilir mi?
Onu, zamanı yaşatmak için arayın.

Çünkü o gereksiniminizi karşılamak içindir,
boşluğunuzu doldurmak için değil.

Ve arkadaşlığın hoşluğunda,
kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun.
Çünkü küçük şeylerin şebneminde,
yürek sabahını bulur ve tazelenir."

Halil CİBRAN

meraklı
22-04-2007, 16:11
Sarı Saçlarına Deli Gönlümü,
Bağlamışım Çözülmüyor Mihriban (Mihriban)
Ayrılıktan Zor Belleme Ölümü (Ölümü),
Görmeyince Sezilmiyor Mihriban Sevdiğim (Mihriban).

Yar Deyince Kalem Elden Düşüyor,
Gözlerim Görmüyor Aklim Şaşıyor (Şaşıyor).
LambadaTitreyen Alev Üşüyor (Üşüyor),
Aşk Kâğıda Yazılmıyor Mihriban Sevdiğim (Mihriban).

Tabiplerde İlaç Yoktur Yarama,
Aşk Deyince Ötesini Arama (Arama)
Her Nesnenin Bir Bitimi Var Ama Var Ama.
Aşka Hudut Çizilmiyor Mihriban Sevdiğim (Mihriban).


Söz:Abdurrahim Karakoç

alihoca
22-04-2007, 16:30
BAŞLANGIÇ
ONLAR

Onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.
Onlar ki uyup hainin iğvâsına
sancaklarını elden yere düşürürler
ve düşmanı meydanda koyup
kaçarlar evlerine
ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler
ve yeşil bir ağaç gibi gülen
ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat küfreden ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.
Demir,
kömür
ve şeker
ve kırmızı bakır
ve mensucat
ve sevda ve zulüm ve hayat
ve bilcümle sanayi kollarının
ve gökyüzü
ve sahra
ve mavi okyanus
ve kederli nehir yollarının,
sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş olur,
bir şafak vakti karanlığın kenarından
onlar ağır ellerini toprağa basıp
doğruldukları zaman.
En bilgin aynalara
en renkli şekilleri aksettiren onlardır.
Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok sözler edildi onlara dair
ve onlar için :
zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,
denildi.

BİRİNCİ BAP

YIL 1918-1919
ve
KARAYILAN HİKÂYESİ


Ateşi ve ihaneti gördük
ve yanan gözlerimizle durduk
bu dünyanın üzerinde.
İstanbul 918 Teşrinlerinde,
İzmir 919 Mayısında
ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar :
Mayıs ortalarından
Haziran ortalarına kadar
yani tütün kırma mevsimi,
yani, arpalar biçilip
buğdaya başlanırken
yuvarlandılar...
Adana,
Antep,
Urfa,
Maraş :
düşmüş
dövüşüyordu...
Ateşi ve ihaneti gördük.
Ve kanlı bankerler pazarında
memleketi Alaman'a satanlar,
yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar
düştüler can kaygusuna
ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından
karanlığa karışarak basıp gittiler.
Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet,
en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat,
dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat,
iki kat soyulmamak için.
Ateşi ve ihaneti gördük.
Murat nehri, Canik dağları ve Fırat,
Yeşilırmak, Kızılırmak,
Gültepe, Tilbeşar Ovası,
gördü uzun dişli İngiliz'i.
Ve Aksu'yla Köpsu,
Karagöl'le Söğüt Gölü
ve gümüş basamaklı türbesinde yatan
büyük, âşık ölü,
şapkası horoz tüylü İtalyan'ı gördü.
Ve Çukurova,
kıyasıya düzlük,
uçurumlar, yamaçlar, dağlar kıyasıya
ve Seyhan ve Ceyhan
ve kara gözlü Yürük kızı,
gördü mavi üniformalı Fransız'ı.
Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte.
Eşraf ve âyân ve mütehayyizânın çoğu
ve ağalar :
Bağdasar Ağa'dan
Kellesi Büyük Mehmet Ağa'ya kadar,
düşmanla birlik oldular.
Ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp, götürüp,
gelinlerin ırzına geçip,
çocukları öldürüp
ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman,
dağa çıktı mavzerini, nacağını, çiftesini kapan
ve çığ gibi çoğaldı çeteler
ve köylülerden paşalar görüldü,
kara donlu köylülerden.
Ve bizim tarafa geçenler oldu
Tunuslu ve Hindli kölelerden.
Ve Türkistanlı Hacı Ahmet,
kısık gözleri,
seyrek sakalı,
hafif makinalı tüfeğiyle
dağlarda bir başına dolaştı.
Ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşamüstü
ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin,
ne zaman sıkışsa bizimkiler,
peyda oluverdi, yerden biter gibi o
ve ateş etti
ve düşmanı dağıttı
ve kayboldu dağlarda yine.
Ateşi ve ihaneti gördük.
Dayandık,
dayandık her yanda,
dayandık İzmir'de, Aydın'da,
Adana'da dayandık,
dayandık, Urfa'da, Maraş'ta, Antep'te.
Antepliler silâhşor olur,
uçan turnayı gözünden
kaçan tavşanı ard ayağından vururlar
ve arap kısrağının üstünde
taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.
Antep sıcak,
Antep çetin yerdir.
Antepliler silâhşor olur.
Antepliler yiğit kişilerdir.
Karayılan
Karayılan olmazdan önce
Antep köylüklerinde ırgattı.
Belki rahatsızdı, belki rahattı,
bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular,
yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi
ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.
Yiğitlik atla, silâhla, toprakla olur,
onun atı, silâhı, toprağı yoktu.
Boynu yine böyle çöp gibi ince
ve böyle kocaman kafalıydı
Karayılan
Karayılan olmazdan önce.
Düşman Antep'e girince
Antepliler onu
korkusunu saklayan
bir fıstık ağacından
alıp indirdiler.
Altına bir at çekip
eline bir mavzer
verdiler.
Antep çetin yerdir.
Kırmızı kayalarda
yeşil kertenkeleler.
Sıcak bulutlar dolaşır havada
ileri geri...
Düşman tutmuştu tepeleri,
düşmanın topu vardı.
Antepliler düz ovada
sıkışmışlardı.
Düşman şarapnel döküyordu,
toprağı kökünden söküyordu.
Düşman tutmuştu tepeleri.
Akan : Antep'in kanıydı.
Düz ovada bir gül fidanıydı
Karayılan'ın
Karayılan olmazdan önceki siperi.
Bu fidan öyle küçük,
korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun,
namlıya tek fişek sürmeden
yatıyordu yüzükoyun.
Antep sıcak,
Antep çetin yerdir.
Antepliler silâhşor olur.
Antepliler yiğit kişilerdir.
Fakat düşmanın topu vardı.
Ve ne çare, kader,
düz ovayı Antepliler
düşmana bırakacaklardı.
«Karayılan» olmazdan önce
umurunda değildi Karayılan'ın
kıyamete dek düşmana verseler Antep'i.
Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.
Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,
korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.
Siperi bir gül fidanıydı onun,
gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun
ak bir taşın ardından
kara bir yılan
çıkardı kafasını.
Derisi ışıl ışıl,
gözleri ateşten al,
dili çataldı.
Birden bir kurşun gelip
kafasını aldı.
Hayvan devrildi kaldı.
Karayılan
Karayılan olmazdan önce
kara yılanın encâmını görünce
haykırdı avaz avaz
ömrünün ilk düşüncesini .
«İbret al, deli gönlüm,
demir sandıkta saklansan bulur seni,
ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.»
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olan,
fırlayıp atlayınca ileri
bir dehşet aldı Anteplileri,
seğirttiler peşince.
Düşmanı tepelerde yediler.
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olana :
KARAYILAN dediler.
«Karayılan der ki : Harbe oturak,
Kilis yollarından kelle getirek,
nerde düşman varsa orda bitirek,
vurun ha yiğitler namus günüdür...»
Ve biz de bunu böylece duyduk
ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen
Karayılan'ı
ve Anteplileri
ve Antep'i
aynen duyup işittiğimiz gibi
destânımızın birinci bâbına koyduk.

İKİNCİ BAP
YIL YİNE 1919
ve
İSTANBUL'UN HÂLİ
ve
ERZURUM ve SİVAS KONGRELERİ
ve
KAMBUR KERİM'İN HİKÂYESİ


Biz ki İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz :
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi
bir de İttihatçılar,
bir de uzun konçlu Alman çizmesi
914'ten 18'e kadar
yedi bitirdi bizi.
Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker
erimiş altın pahasında gazyağı
ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular
sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında.
Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa
ve süpürge tohumu
ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.
Ve lâkin Tarabya'da, Pötişan'da ve Ada'da Kulüp'te
aktı Ren şarapları su gibi
ve şekerin sahibi
kapladı Miloviç'in yorganına 1000 liralıkları.
Miloviç de beyaz at gibi bir karı.
Bir de sakalı Halife'nin,
bir de Vilhelm'in bıyıkları.
Biz ki İstanbul şehriyiz,
güzelizdir,
dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.
Öfkeli, büyük bir şair :
«Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir»
demiş
bize
ve bir başkası,
yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize.
Biz ki İstanbul şehriyiz,
işte, arzederiz halimizi
Türk halkının yüce katına.
Mevsim yazdır,
919'dur.
Ve teşrinlerinde geçen yılın
dört düvele teslim ettiler bizi,
gözü kanlı dört düvele
anadan doğma çırılçıplak.
Ve kurumuştu
ve kan içindeydi memelerimiz.
Biz ki İstanbul şehriyiz,
Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan
bir de Yunan,
bir de zavallı Afrika zencileri
yer bitirir bizi bir yandan,
bir yandan da kendi köpek döllerimiz :
Vahdettin Sultan,
ve damadı Ferit
ve İngiliz muhipleri
ve Mandacılar.
Biz ki İstanbul şehriyiz,
yüce Türk halkı,
malûmun olsun çektiğimiz acılar...
919 Temmuzunun 23'üncü günü
pek mütevazı bir mektep salonunda
in'ikad etti Erzurum Kongresi.
Erzurum'un kışı zorludur balam,
tandırında tezek yakar Erzurum,
buz tutar yiğitlerinin bıyığı
ve geceleyin karlı ovada
kaskatı katılaşmış, donmuş görürsün karanlığı.
Erzurum'da kavaklar, balam,
Erzurum'da kavaklar tane tane,
kavaklarda tane tane yapraklar.
Ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez
Erzurum'da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar.
Erzurum'un düzdür, topraktır damı.
Erzurum güzelleri giyer, balam,
incecik ak yünden ehramı.
Yürek boynun büker, balam,
Erzurumlu türkülere.
Halim selimdir Erzurum'un adamı
ve lâkin dönmesin gözü bir kere!...
Erzurum'da on dört gün sürdü Kongre :
orda, mazlum milletlerden bahsedildi
bütün mazlum milletlerden
ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların.
Orda, bir Şûrayı Millî'den bahsedildi,
İradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî'den.
Buna rağmen,
«Âsi gelmiyelim» diyenler vardı,
«makamı hilâfet ve saltanata.»
Hattâ casuslar vardı içerde.
Buna rağmen,
«Bütün aksâmı vatan birküldür» denildi.
«Kabul olunmaz,» denildi,
«Manda ve Himaye...»
Buna rağmen,
İstanbul'da birçok hanımlar, beyler, paşalar,
Türk halkından kesmişlerdi umudu.
Yağdırıldı telgraflar Erzurum'a :
«Amerikan mandası altına girelim,» diye.
«İstiklâl, diyorlardı, şâyanı arzu ve tercihtir, amma
bugün bu, diyorlardı, mümkün değil,
birkaç vilâyet, diyorlardı, kalacak elde,
şu halde, diyorlardı, şu halde,
Memâliki Osmaniye'nin cümlesine şâmil
Amerikan mandaterliğini talep etmeği
memleketimiz için en nâfi
bir şekli hal kabul ediyoruz.»
Fakat bu şekli halli kabul etmedi Erzurumlu.
Erzurum'un kışı zorludur balam,
buz tutar yiğitlerin bıyığı.
Erzurum'da kaskatı, dimdik ölür adam,
kabullenmez yılgınlığı...
İstanbul'da hanımlar, beyler, paşalar,
tül perdeler, kravatlar, apoletler, şişeler,
çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri
ve biçare telgraf telleri
devretmek için Amerika'ya Anadolu'yu
şöyle diyorlardı Erzurum'dakilere :
«Bizi bir başımıza bıraksalar,
tarafgirlik, cehalet
ve çok konuşmaktan başka müspet
bir hayat kuramayız.
İşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor.
Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika.
Ne olacak,
Biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz,
sonra Yeni Dünya'nın sayesinde
İstiklâli kafasında ve cebinde taşıyan
bir Türkiye vücuda geliverir.
Amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına
nasıl bir idare kurduğunu
Avrupa'ya göstermek ister.
Hem artık işi uzatmağa gelmez.
Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz.
Sergüzeşt ve cidâl devri geçmiştir :
Türkiye'yi, geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.»

4 Eylül 919'da toplandı Sıvas Kongresi,
ve 8 Eylülde
Kongrede bu sefer
yine ortaya çıktı Amerikan mandası.
Ak koyunla kara koyunun
geçitte belli olduğu günlerdi o günler.
Ve İstanbul'dan gelen bazı zevat,
sapsarı yılgınlıklarıyla beraber
ve ihanetleriyle birlikte
bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.
Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok
işbu Mister Bravn'a güveniyorlardı.
Bu zevata :
«İstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!»
denildi.
Fakat ayak diredi efendiler :
«Mandanın, istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken,»
dediler,
«Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben,»
dediler,
«Hem zaten,»
dediler,
«birbirine mani şeyler değildir
istiklâl ile manda.
Ve esasen,»
dediler,
«müstakil kalamayız böyle bir zamanda.
Memleket harap,
toprak çorak,
borcumuz 500 milyon,
vâridat ise 15 milyon ancak.
Ve Allah muhafaza buyursun
İzmir kalsa Yunanistan'da
ve harbetsek,
düşmanımız vapurla asker getirir.
Biz Erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz?
Mandayı kabul etmeliyiz, hemen,»
dediler.
«Onlar dretnot yapıyor,
biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz.
Hem, İstanbul'daki Amerikan dostlarımız :
Mandamız korkunç değildir,
diyorlar,
Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir,
diyorlar.»
Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul'dan gelen zevat.
Sıvas, mandayı kabul etmedi fakat,
«Hey gidi deli gönlüm,»
dedi,
«Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
ya İSTİKLAL, ya ölüm!»
dedi.
Kambur Kerim de böyle dedi aynen.
Adapazarlıydı Kambur Kerim.
Seferberlikte ölen babası marangozdu.
Seferberlik denince aklına Kerim'in :
çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü,
Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp
kaz gütmek,
mektep kitapları
ve bir de saçları altın gibi sarı
fakat alnı çizgiler içinde anası gelir.
335'te Kerim Eskişehir'e gitti,
mektebe, teyzelerine ve dayısına.
Dayısı şimendiferde makinistti.
Düşman elindeydi Eskişehir.
Kerim on dört yaşındaydı,
kamburu yoktu.
Dümdüzdü fidan gibi
ve dünyaya meraklı bir çocuktu.
Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi
Kerim'e ekmek vermediğinden teyzeleri
(çok uzun saçlı, ihtiyar iki kadın)
Hintli askerlerle dost oldu Kerim.
Bunlar
(şaşılacak şey)
Türkçe bilmeyen
ve siyah sakalları, siyah gözleri parlak,
avuçlarının üstü esmer, içi ak
ve tel örgülerin üzerinden
Kerim'e bisküviti kutularla atan amcalardı.
Kocaman bir ambarları vardı,
Kerim içinde oynardı.
Ambarda nohut çuvalları, bakla, kuru üzüm,
(şaşılacak şey,
katırların yemesi için)
ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar.
Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim'e :
«Ambardan silâh çalıp bana getir,
gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim.»
Ve ambardan silâh çaldı Kerim :
bir
bir tane daha
beş
on.
Aldattı Hindistanlı dostlarını
zeybekleri daha çok sevdiğinden.
Zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amcalar gitti,
Kerim geçirdi onları istasyona kadar.
Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp
zeybekler gelince Eskişehir'e
dayısı Kerim'i elinden tutup
verdi onlara.
Ve işte o günden sonra
bugüne kadar
kahraman bir türküdür ömrü Kerim'in.
Eskişehir'den alıp onu
«Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler.
Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.
Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi,
sığırtmaç olmayı
-zaten bilgisi vardı bunda-
kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi,
gizlenmeyi ormanda.
Ve bütün bu marifetleriyle Kerim
kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak
ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak
düşman içinden geçip getirdi haber
götürdü haber.
Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler,
bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o.
Ve bir fidan gibi düz
bir fidan gibi cesur
bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun
sevinçle oynadığı bu müthiş oyun
sürdü 1337'ye kadar...
Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir :
yüksek
kalın.
Gökyüzü gözükmez.
Durgun bir geceydi.
Hafif yağmur yağmıştı biraz önce.
Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar
karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim'in.
Solda
ilerde
tepenin eteğinde ateş yanıyordu :
«Tekneciler» diye anılan
gâvur çetelerinin olmalı.
Dallardan damlalar düşüyordu Kerim'in yüzüne.
Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor.
İpsiz Recep'in yanından dönüyordu Kerim.
Kâatlar götürmüş
kâatlar getiriyor.
Birdenbire durdu beygir,
heykel gibi,
-Tekneciler'in ateşini görmüş olacak-
sonra birdenbire dörtnala kalktı.
Şaşırdı Kerim.
Dizginleri bıraktı.
Sarıldı beygirin boynuna.
Deli gibi gidiyordu hayvan.
Çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar.
Meşeleri ve gürgenleriyle orman
karanlık bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan.
Kim bilir kaç saat böyle gidildi.
Orman bitti birdenbire.
-Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktı-
Ve Kerim aynı hızla geldiği zaman
Armaşa'nın altında Başdeğirmenler'e
beygir ansızın kapaklandı yere,
tekerlendi Kerim.
Doğruldu.
Ve aklına ilk gelen şey
saatına bakmak oldu.
Kırılmıştı camı.
Bindi beygire tekrar.
Hayvan topallıyordu biraz.
Uslu uslu yola koyuldular.
Sol kulağı kanıyordu Kerim'in,
Kirezce'ye geldiler
(Sapanca'yla Arifiye arası),
Kerim durdu,
Biraz zor nefes alıyordu.
Geyve'ye girdi ertesi akşam.
Beli o kadar ağrıyordu ki
inemedi beygirden
indirdiler.
Kerim'i bir yaylıya bindirdiler.
Adapazarı.
Sonra belki on gün, belki on beş,
kağnılar, mekkâre arabaları,
sonra, gitgide daralan nefesi,
Yahşıhan,
Konya,
Sile nahiyesi
(burda malûl gaziler için
takma kol ve bacak yapılıyordu),
ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta.
Hâlâ rüyalarında görür Kerim
incecik bir yoldan eşekle gelip
üzerine doğru eğilen
bu çiçekbozuğu insan yüzünü.
Usta, ovdu Kerim'i bayıltıncaya kadar.
Sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini.
Yirmi gün geçti aradan.
Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden
Kerim'i kambur çıkardılar.

ÜÇÜNCÜ BAP

YIL 1920
ve
ARHAVELİ İSMAİL'İN HİKÂYESİ


Ateşi ve ihaneti gördük.
Düşman ordusu yine başladı yürümeğe.
Akhisar, Karacabey,
Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu,
çarpışarak çekildik...
920'nin
29 Ağustos'u :
Uşak düştü.
Yaralı
ve dehşetli kızgın
fakat toprağımızdan emin,
Dumlupınar sırtlarındayız.
Nazilli düştü.
Ateşi ve ihaneti gördük.
Dayandık
dayanmaktayız.
1920 Şubat, Nisan, Mayıs,
Bolu, Düzce, Geyve, Adapazarı :
İçimizde Hilâfet Ordusu,
Anzavur isyanları.
Ve aynı sıradan,
3 Ekim Konya.
Sabah.
500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş
girdi şehre.
Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler.
Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp
ölümlerine giderken
terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler.
Ve 29 Aralık Kütahya :
4 top
ve 1800 atlı bir ihanet
yani Çerkez Ethem,
bir gece vakti
kilim ve halı yüklü katırları,
koyun ve sığır sürülerini önüne katıp
düşmana geçti.
Yürekleri karanlık,
kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü,
atları ve kendileri semizdiler...
Ateşi ve ihaneti gördük.
Ruhumuz fırtınalı, etimiz mütehammil.
Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil,
inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle,
silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan.
Beygirler çirkindiler,
bakımsızdılar,
hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi.
Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden
sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı.
İnsanlar uzun asker kaputluydu,
yalnayaktı insanlar.
İnsanların başında kalpak,
yüreklerinde keder,
yüreklerinde müthiş bir ümit vardı.
İnsanlar devrilmişti, kedersiz ve ümitsizdiler.
İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla
köy odalarında unutulmuştular.
Ve orda sargı,
deri
ve asker postalları halinde
yan yana, sırtüstü yatıyorlardı.
Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden
eğrilip bükülmüştü
ve avuçlarında toprak ve kan vardı.
Ve asker kaçakları,
korkuları, mavzerleri, çıplak, ölü ayaklarıyla
karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı.
Acıkmıştılar,
merhametsizdiler,
bedbahttılar.
Şosenin ıssız beyazlığına inip
nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor
ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için
deviriyorlardı uçurumlara :
şayak, cıgara kâadı, tuz ve sabun yüklü yaylıları.
Ve çok uzak,
çok uzaklardaki İstanbul limanında,
gecenin bu geç vakitlerinde,
kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları :
hürriyet ve ümit,
su ve rüzgârdılar.
Onlar, suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar.
Tekneleri kestane ağacındandı,
üç tondan on tona kadardılar
ve lâkin yelkenlerinin altında
fındık ve tütün getirip
şeker ve zeytinyağı götürürlerdi.
Şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı.
Şimdi, denizde bir insan sesinin
ve demirli şileplerin kederlerini
ve Kabataş açıklarında sallanan
saman kayıklarının fenerlerini
peşlerinde bırakıp
ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp
küçük,
kurnaz
ve mağrur
gidiyorlardı Karadeniz'e.
Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki
bunlar
uzun eğri burunlu
ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki
sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin
zaferi için
hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin
bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...
Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan
baltabaş gemi
İngiliz torpitosudur.
Ve dalgaların üstünde sallanarak
alev alev
yanan :
Şaban Reisin beş tonluk takası.
Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında,
gecenin karanlığında,
dalgalar minare boyundaydılar
ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu.
Rüzgar :
yıldız - poyraz.
Esirlerini bordasına alıp
kayboldu İngiliz torpitosu.
Şaban Reisin teknesi
ateşten diregiyle gömüldü suya.
Arheveli İsmail
bu ölen teknedendi.
Ve şimdi
Kerempe Fenerinin açığında,
batan teknenin kayığında
emanetiyle tek başınadır,
fakat yalnız değil :
rüzgârın,
bulutların
ve dalgaların kalabalığı,
İsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu.
Arheveli İsmail
kendi kendine sordu :
«Emanetimizle varabilecek miyiz?»
Kendine cevap verdi :
«Varmamış olmaz.»
Gece, Tophane rıhtımında
Kamacı ustası Bekir Usta ona :
«Evlâdım İsmail,» dedi,
«hiç kimseye değil,» dedi,
«bu, sana emanettir.»
Ve Kerempe Fenerinde
düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde,
İsmail, reisinden izin isteyip,
«Şaban Reis,» deyip,
«emaneti yerine götürmeliyiz,» deyip
atladı takanın patalyasına,
açıldı.
«Allah büyük
ama kayık küçük» demiş Yahudi.
İsmail bodoslamadan bir sağnak yedi,
bir sağnak daha,
peşinden üç-kardeşler.
Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer
alabora olacaktı.
Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor.
Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor :
Sıvastopol'a giden bir geminin
sancak feneri.
Elleri kanayarak
çekiyor İsmail kürekleri.
İsmail rahattır.
Kavgadan
ve emanetinden başka her şeyin haricinde,
İsmail unsurunun içinde.
Emanet :
bir ağır makinalı tüfektir.
Ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini
ta Ankara'ya kadar gidip
onu kendi eliyle teslim edecektir.
Rüzgâr bocalıyor.
Belki karayel gösterecek.
En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil.
Fakat İsmail
ellerine güvenir.
O eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini
ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini
aynı emniyetle tutarlar.
Rüzgâr karayel göstermedi.
Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr
bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi
düştü.
İsmail beklemiyordu bunu.
Dalgalar bir müddet daha
yuvarlandılar teknenin altında
sonra deniz dümdüz
ve simsiyah
durdu.
İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri.
Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine.
Bir ürperme geldi İsmail'in içine.
Ve bir balık gibi ürkerek,
bir sandal
bir çift kürek
ve durgun
ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı.
Ve birdenbire
öyle kahrolup duydu ki insansızlığı
yıldı elleri,
yüklendi küreklere,
kırıldı kürekler.
Sular tekneyi açığa sürüklüyor.
Artık hiçbir şey mümkün değil.
Kaldı ölü bir denizin ortasında
kanayan elleri ve emanetiyle İsmail.
İlkönce küfretti.
Sonra, «elham» okumak geldi içinden.
Sonra, güldü,
eğilip okşadı mübarek emaneti.
Sonra...
Sonra, malûm olmadı insanlara
Arhaveli İsmail'in âkıbeti...

DÖRDÜNCÜ BAP

NURETTİN EŞFAK'IN BİR MEKTUBU
ve
BİR ŞİİRİ


Kardeşim,
sana bu mektubu Ankara'da Kuyulu kahvede yazıyorum.
Hep aynı Anadolu havalarını çalıyor gramofon
kocaman bir boru çiçeğine benzeyen ağzıyla,
Dışarda yağmur...
Mektepten istifa ettim.
Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle.
Çocuklarımıza Türkçe okutmak,
öğretmek, sevdirmek onlara
dünyanın en diri, en taze dillerinden birini,
kendi dillerini,
güzel şey,
büyük şey.
Fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak cehpede
daha büyük
daha güzel.
Biliyorum :
iş bölümünden bahsedeceksin.
Fakat, Ankara'da çocuklara ders vermek,
bozkırda ateş hattına girmek
haksız ve hazin
bir iş bölümü.
Öyle günlerde yaşıyoruz ki
ben bir iş yapabildim diyebilmek için :
hep alnının ortasında duyacaksın ölümü.
Bak, tam sana bunları yazarken
asker geçiyor sokaktan ;
yağmurda harap postallarının meşinini ıslatarak
Meclis'in önüne doğru iniyorlar,
İstasyona gidecekler.
Ve türkü söylerken, her nedense her zaman yaptığı gibi,
sesini incelterek marş okuyor genç Türk köylüsü :
«Ankara'nın taşına bak,
gözlerimin yaşına bak...»
Yüzleri mühim, dalgın ve yorgun.
Tıraşları uzamış biraz.
Elleri büyük ve esmer.
Elâ gözlüler, kara gözlüler, mavi gözlüler.
Yine birdenbire Yunus Emre geldi aklıma.
Başka türlü anlıyorum ben Yunus'u :
Bence onda bütün bir devir dile gelmiş Türk köylüsü :
öte dünyaya dair değil,
bu dünyaya dair kaygılarıyla...
Bir şiir yazdım,
garip bir şiir,
«Türk Köylüsü» diye.
Bir tuhaf mı oluyor böyle günlerde şiir yazmak?
Her ne hâl ise, hoşça kal, gözlerinden öperim.

Kardeşin
Nurettin Eşfak





TÜRK KÖYLÜSÜ
Topraktan öğrenip
kitapsız bilendir.
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Ferhad'dır
Kerem'dir
ve Keloğlan'dır.
Yol görünür onun garip serine,
analar, babalar umudu keser,
kahbe felek ona eder oyunu.
Çarşambayı sel alır,
bir yâr sever
el alır,
kanadı kırılır
çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu.
O, «Yûnusû biçâredir
Baştan ayağa yâredir»,
ağu içer su yerine.
Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine
ve bir kerre vakterişip
«-Gayrık yeter!...»
demesinler.
Bunu bir dediler mi,
«İsrâfil sûrunu urur,
mahlûkat yerinden durur»,
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur,
ne düşmanı kayırır,
«Dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa...»

alihoca
22-04-2007, 16:31
BEŞİNCİ BAP

920'NİN 16 MARTI
ve
MANASTIRLI HAMDİ EFENDİ
ve
REŞADİYELİ VELİ OĞLU MEMET'İN HİKÂYESİ



«Bu hamiyetli ve cesur, Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı, İstanbul felâketinden kim bilir haber almak için ne kadar intizarlar içinde kalacaktık. İstanbul'da bulunan nâzır, mebus, kumandan, teşkilâtımız mensupları içinden bir zat çıkıp vaktiyle bize haber vermeği düşünmemiş olduğu anlaşılıyor. Demek ki cümlesini heyecan ve helecan kaplamıştı. Bir ucu Ankara'da bulunan telin İstanbul'da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir hale gelmiş olduklarına bilmem ki hükmetmek caiz olur mu?»
(Nutuk, s. 295, Devlet Basımevi, İstanbul 1938)


920'nin 16 Martı.
Öğleden evvel
saat onda
makina başında şöyle bir telgraf aldı Ankara'daki :
«Der-aliye 16/3/1920.
İngilizler bastı bu sabah
Şehzadebaşı'ndaki Muzika karakolunu.
Müsademe edildi.
İşgal altına alıyorlar İstanbul'u şimdi.
Berâyi malûmat arzolunur.
Manastırlı Hamdi.»
920'nin 16 Martı.
Harbiye Nezareti telgrafhanesi buldu Ankara'yı :
«Etrafta dolaşıyor İngiliz askerleri.
Şimdi işte
İngiliz askerleri giriyorlar nezarete.
İşte giriyorlar içeri.
Nizamiye kapısına.
Teli kes.
İngilizler burdadır.»
920'nin 16 Martı.
Manastırlı Hamdi Efendi
buldu Ankara'dakini tekrar :
«Paşa hazretleri,
Harbiye telgrafhanesini de işgal etti İngiliz bahriye askeri
Tophane'yi de işgal ediyorlar bir taraftan,
bir taraftan da zırhlılardan asker ihraç olunuyor.
Vaziyet vehamet kesbediyor efendim.
Paşa hazretleri,
Emri devletlerine muntazırım.
16 Mart 1920
Hamdi»

920'nin 16 Martı.
Durumu bir daha tekrar etti Hamdi Efendi :
«Sabah bizim asker uykuda iken
İngiliz bahriye efradı karakolu işgal etmekte iken
askerlerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe başlıyor.
Neticede bizden altı şehit, on beş mecruh olup
İngilizler zırhlıları rıhtıma yanaştırıp
Beyoğlu ve Tophane'yi işgal edip.
İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok.
İşte Beyoğlu telgraf memurları geldiler.
Kovmuşlar.
Burası da işgal olunacaktır bir saata kadar.
Şimdi haber aldım efendim.»
920'nin 16 Martı
uykuda kesti kâfir üçümüzü,
kurşuna dizdi kâfir ikimizi.
İngiliz'in hepsi değil domuzu
Sabaha karşı aldı canımızı.
920'nin 16 Martı
basıldı Vezneciler'de karargâh.
Uyan be tosunum uyan.
Üçümüzü uykuda kesti kâfir,
üçümüz : Abdullah çavuş, Şarkışla'dan Osman,
bir de Zileli Abdülkadir.
920'nin 16 Martı
Bozdoğan Kemeri'nde
kurşuna dizdi kâfir ikimizi.
Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı,
Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.
920'nin 16 Martı
uykuda kesti kâfir üçümüzü.
Soktu Osman'ın karnına kasaturayı,
bastı göğsüne kâfirin dizi.
Dört çocuk babasıydı Abdullah çavuş.
Doymadı dünyasına Abdülkadir.
Üçümüzü uykuda kesti kâfir,
kurşuna dizdi ikimizi.
920'nin 16 Mart sabahı,
karakolun karşısında
bırakmadım elimden silâhı,
yere serdim iki İngiliz'i.
Senin ırzını kurtardım İstanbul'um,
Sana can feda çakır gözlü gülüm.
Üçümüzü uykuda kesti kâfir,
kurşuna dizdi ikimizi.
Şimdi üçümüz :
Abdullah ve Osman ve Abdülkadir,
taşları yan yana yatar Eyüp'te.
Arama, bulamazsın ikimizin kabrini,
belki maşrıkta, belki mağripte,
biz de bilemeyiz yerini.

Uykuda kestiler üçümüzü,
kurşuna dizdiler ikimizi,
Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı,
Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.
Bir de altıncımız var,
kara kaytan bıyıklı bir şehit,
son mekânı şöyle dursun,
adını da bilen yok...

ALTINCI BAP

MUHAREBELER
ve
DÜŞMAN ELİNDE KALANLAR
ve
KARTALLI KÂZIM'IN HİKÂYESİ


İnönü meydanı, yavrum,
rüzgâr,
soğuklar insanı arı gibi haşlıyor.
Zemheriler bitti diyelim,
hamsin ya başladı, ya başlıyor.
Muharebe beş gün beş gece sürdü.
Kan gövdeyi götürdü.
Ve nihayetinde
düşmanlar karın üstünde
top arabaları, sandıklar dolusu konyak,
altı kamyon bıraktılar.
Sonra, kaçarlarken, yavrum,
köyleri, köprüleri yaktılar...
Bu, Birinci İnönü,
sonra ikincisi :
23 Mart 1921 günü
düşmanın Bursa ve Uşak grupları üstümüze yürüyor.
Onlarda, topçu ve piyade
bizden üç kere fazla,
bizim atlımız çok.
Atların makanizması,
hartucu,
namlusu yoktur
ve kılıç
çıplak, ucuz bir demirdir.
26 Mart :
Akşam.
Sağ cenah ilerimize yanaştılar.
27 Mart :
Bütün cephelerde temas.
28, 29, 30 :
Kavgaya devam.
Ve Martın 31'inci gecesinde,
(ayışığı var mıydı bilmiyorum)
İnönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu.
Ve ertesi gün
1 Nisan :
Metristepe aydınlanıyor.
Saat altı otuz.
Bozöyük yanıyor.
Düşman muharebe meydanını silâhlarımıza terketmiştir.
Sonra, 8 Nisandan 11 Nisana kadar :
Dumlupınar.
Sonra, Haziran.
Bir yaz gecesi.
Dünyada yalnız pırıltılar
ve böceklerin sesi.
Sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz.
Basarak aldık
Adapazarı'nı.
Ve dolaşıp Sapanca Gölü'nün sazlıklarını
yanaştık İzmit'in doğusunda çuha fabrikasına.
Düşman,
kısmen gemilere binerek
denizden
ve kısmen
Karamürsel üzerinden
Bursa'ya çekilip
boşalttı İzmit şehrini gece yarısı.
Sonra 23 Ağustos :
Sakarya melhamei kübrâsı ki
devamı 13 Eylül gününe kadardır.
Bizim kırk bin piyademiz,
dört bin beş yüz atlımız,
düşmanın seksen sekiz bin piyadesi,
üç yüz topu vardır.
Harp meydanının kuzey yanı
Sakarya
ve dağlardır :
keskin
ve dik yamaçlarıyla
ve kireçli toprakları
ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak
haşin
ve münzevi çam ağaçlarıyla
Abdülselâm-dağı,
Gökler-dağı,
dağlar.
Ve Sakarya'dan bu havalide
yalnız, çatal tırnaklı karacalar su içmektedir.
Ankara suyunun döküldüğü yerden
Eskişehir kuzeybatısına kadar
Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir.
Güneyde
ve güneydoğuda
yapraksız ve hazin
geniş ve uzun
ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan
ölmek arzusu veren
Cihanbeyli ovası :
çöl...
Bu çölün,
bu dağların,
bu nehrin ve bizim önümüzde
yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp
düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı.
Buna rağmen :
Sene 1922
ve 15 vilâyet ve sancak
ve 9 büyük şehir
düşman elindedir.
İnanılmaz şeyler düşmandadır ki
bunların arasında :
7 göl, 11 nehir
ve köklerinde baltamızın yarası
ve yangınlarıyla bizim olan
yüz kere yüz bin dönüm orman,
bir tersane, iki silâh fabrikası,
ve 19 körfez ve liman ki
belki birçoğunun
rıhtımı,
mendireği,
kırmızı, yeşil fenerleri yoktur
ve belki sularında
ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı,
fakat onlar
tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler.
Sonra, 3 deniz,
6 kol tren hattı,
sonra, göz alabildiğine yol :
sılaya gittiğimiz,
gurbette göründüğümüz
ve neden
ve niçin olduğunu sormadan
çöle, Çanakkale'ye,
ölüme gittiğimiz yol
ve sonra toprak
ve o toprağın insanları :
Uşak tezgâhlarının halı dokuyanları,
klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur
Manisa'lı saraçlar,
yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar
ve kurnaz
ve cesur
ve ağırbaşlı ve çapkın
ve kütleleriyle delikanlı
İstanbul ve İzmir işçileri
ve zahire ve kantariye tâcirleriyle eşraf ve âyân,
kıl çadırlı yürükleri Aydın'ın,
ve sonra, ırgat,
ortakçı,
maraba,
davarlı ve davarsız,
yarım meşin çizmeli
ve ham çarıklı köylüler.
15 vilâyet ve sancak
ve 9 büyük şehir
düşman elindedir.
Mehtaplı bir gece,
gümüş bir kutunun içindesin :
ortalık öyle bir tuhaf aydınlık, öyle ıssız.
Ya çok seslidir
ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten.
Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım.
Kız gibi Osmanlı filintası.
Parlıyor arpacık
namlının ucunda :
yüz yıllık yoldaymış gibi uzak
ve bir damlacık.
Kâzım emir aldı merkezden :
Gebze'deki İngiliz'in tercümanı vurulacak.
Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur :
satıyor bizimkileri.
Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri.
İşte sökün etti Mansur karşıdan :
beygirin üzerinde.
Beygir yüksek,
İngiliz kadanası.
Kendi halinde yürüyor hayvan
ortasında demiryolunun
sallana sallana,
ağır ağır.
Tercüman herhalde bırakmış dizginleri,
başı sallanıyor,
belki de uyuyor üzerinde beygirin.
Yaklaştıkça büyüyor herif.
Zaten mehtapta heybetli görünür insan.
Arada kaldı kalmadı dört yüz adım,
namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım,
nişan aldı sallanan başına Mansur'un.
Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü.
Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan,
-ağaç çınar-.
Kuş ürkmüş olacak.
Çevrildi Kâzım'ın başı kuşun uçtuğu yana,
mehtapla yüz yüze geldiler.
Mehtap koskocaman,
desdeğirmi,
bembeyaz.
Ve Kâzım'ın gözünü aldı âdeta.
Zaten bu yüzden,
tekrar göz, gez, arpacık
ve filintayı ateşlediği zaman
ilk kurşun Mansur'un başını delecek yerde
galiba omuzuna girdi.
Herif «Hınk» dedi bir,
beygirin başını çevirdi
dörtnal kaçıyor.
Yetiştirdi ikinci kurşunu Kâzım.
Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur.
Üçüncü kurşun.
Tercüman düştü beygirden.
Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış,
sürüklendi kaçan hayvanın peşinde biraz,
sonra kurtuldu ki ayağı
yıkılıp kaldı olduğu yerde.
Yamaca sardı beygir.
Kalktı Kâzım,
yürüdü Mansur'a doğru,
üzerinden kâatları alacak.
Arada dört telgraf direği yalnız,
ellişerden iki yüz metre eder.
Mansur doğruldu ansızın,
kaçıyor bayır aşağı.
Filintayı omuzladı Kâzım.
Dördüncü kurşun.
Yıkıldı herif.
Koştu Kâzım.
Doğruldu yine Mansur.
Yürüyor sarhoş gibi sallanarak,
kaçmıyor artık,
yürüyor.
Kâzım da bıraktı koşmayı.
Deniz kıyısına indiler.
Orda boş bir fabrika var,
bir de beyaz bir ev,
tahta iskelesi iner denizin içine kadar.
Mansur suya giriyor,
kâatlar ıslanacak.
Beşinci kurşunu yaktı Kâzım.
Suya düşüp kaldı önde giden
ve Kâzım tazelerken şarjörü
bir ışık yandı beyaz evde,
bir pencere açıldı.
Galiba bir kadın baktı dışarıya..
Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur.
Pencere kapandı,
ışık söndü.
Tercüman attı kendini tahta iskeleye.
Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor.
Hay anasını,
ay da denize düşmüş
toplanıp dağılıyor,
dağılıp toplanıyor.
Velhasıl,
lâfı uzatmıyalım,
Mansur'un işini bıçakla bitirdi Kâzım.
Kâatlar kan içindeydi.
Fakat kan kapatmıyor yazıyı...
Namussuzun biriydi Mansur,
muhakkak.
Düşmana satılmıştı,
orası öyle.
Kaç kişinin başını yedi,
malûm.
Ama ne de olsa
mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.
Demek istediğim,
böyle günlerde bile, böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp
ortalık duruldukta, yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit
üzüntü çekmemek için,
ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak,
yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin,
Kâzım'ınki taştan değildi çok şükür,
fakat namuslu.
Ne malûm? dersen :
Dövüştü pir aşkına,
yaralandı birkaç kere
ve saire.
Ve kavga bittiği zaman
ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman.
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı,
kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan...

YEDİNCİ BAP

922 AĞUSTOS AYI
ve
KADINLARIMIZ
ve
6 AĞUSTOS EMRİ
ve
BİR ÂLETLE BİR İNSANIN HİKÂYESİ


Ayın altında kağnılar gidiyordu.
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
Toprak öyle bitip tükenmez,
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişmiyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık, kısacıktılar,
ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizliyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız :
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yârimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
«6 Ağustos emri» verilmiştir.
Birinci ve İkinci ordular, kıt'aları, kağnıları, süvari alaylarıyla
yer değiştiriyordu, yer değiştirecek.
98956 tüfek,
325 top,
5 tayyare,
2800 küsur mitralyöz,
2500 küsur kılıç
ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği
ve bunun iki misli kulak, kol, ayak ve göz
kımıldanıyordu gecenin içinde.
Gecenin içinde toprak.
Gecenin içinde rüzgâr.
Hatıralara bağlı, hatıraların dışında,
gecenin içinde :
insanlar, âletler ve hayvanlar,
demirleri, tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup,
korkunç
ve sessiz emniyetlerini
birbirlerine sokulmakta bulup,
kocaman, yorgun ayakları,
topraklı elleriyle yürüyorlardı.
Ve onların arasında
Birinci Ordu İkinci Nakliye Taburu'ndan
İstanbullu şoför Ahmet
ve onun kamyoneti vardı.
Bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet :
İhtiyar,
cesur,
inatçı ve şirret.
Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine
şasinin altına, dingilin üzerine
budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen
ve kalb ağrılarıyla
ve on kilometrede bir
karanlığa yaslanıp durduğu halde
ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken
şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu :
«6 Ağustos emri»nde ondan ve arkadaşlarından
«... ihzar ve teşkil edilmiş bulunan
ve cem'an 300 ton kabiliyetinde kabul olunan
100 kadar serî otomobil...» diye bahsediliyordu.
İhzar ve teşkil olunanlar,
bu meyanda Ahmet'in kamyoneti,
insanların, âletlerin ve kağnıların yanından geçip
Afyon - Ahırdağları ve imtidadına doğru iniyorlardı.
Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı.
Bu şarkı nihaventtir
ve beyaz tenteli sandalları,
siyah mavnaları,
güneşli karpuz kabuklarıyla
bir deniz kıyısındadır şehir.
Vantilâtörde adedi devir
düşüyor gibi.
Arkadaşlar ileri geçtiler.
Ay battı.
Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret.
Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,
çınar dibinde iki mars bir oyunla yenip Bücür'ü,
kalk,
sıra servilerin önünden yürü,
çeşmeyi geç,
mektep bahçesi, medreseler,
orda, Harbiye Nezareti'nin arka duvarında
siyah çarşaflı bir kadın
çömelip yere
darı serper güvercinlere
ve papelciler
şemsiye üstünde papaz açarlar.
Motor mızıkçılık ediyor,
bizi dağ başlarında bırakacak meret.
Ne diyorduk oğlum Ahmet?
Dökmeciler sağda kalır,
derken, Uzunçarşı'ya saparken,
köşede, sol kolda seyyar kitapçı :
«Hikâyei Billûr Köşk»,
altı cilt «Tarihi Cevdet»
ve «Fenni Tabâhat».
Tabâhat, mutfaktan gelirmiş,
yani yemek pişirmek.
Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek.
Yaldızlı kuyruğundan tutup
bir salkım üzüm gibi yersin.
İlerde bir süvari kolu gidiyor,
saptılar sola.
Uzunçarşı'yı dikine inersin.
Sandalyacılar, tavla pulcuları, tesbihçiler.
Ve sen İstanbullu,
sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan
şaşarsın İstanbullulara :
ne kadar ince, ne çeşitli hünerleri var, dersin.
Rüstem Paşa Camii.
Urgancılar.
Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi
ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar
urgan, halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır.
Zindankapı, Babacafer.
Uzakta Balıkpazarı.
Kuruyemişçiler.
Yemiş iskelesindeyiz :
sandalları, mavnaları,
güneşli karpuz kabuklarıyla
yüzüne hasret kaldığım deniz.
Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne?
İnip
baksam...
Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip
Eyüp'te Niyet Kuyusu'na gittikti.
Elleri yumuk yumuk,
bacakları biraz çarpıktı ama,
yeşil zeytin tanesi gibi gözler.
Kaşları da hilâl gibi çekikti.
Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık, beyaz başörtüsü...
Lastik hava kaçırıyor.
Derdine deva bulmazsak eğer...
Dur bakalım Babacafer...
Üç numrolu kamyonet durdu.
Karanlık.
Kriko.
Pompa.
Eller.
Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri
lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken
Ahmet hatırladı :
bir gece nüzüllü babaannesini
sedirden sedire taşırken
kadıncağız...
İç lastik boydan boya patladı.
Yedek?
Yok.
Dağlarda avaz avaz
imdat istemek?
Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,
sana tek başına verilmiştir üç numrolu kanyonet.
Hem, hani bir koyun varmış,
kendi bacağından asılan bir koyun.
Süleymaniyeli şoför Ahmet
soyun...
Soyundu.
Ceket, külot, pantol, don, gömlek ve kalpak
ve kırmızı kuşak,
Ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak
bırakarak
dış lastiğin içine girdiler,
şişirdiler.
Bu şarkı nihaventtir.
Deniz kıyısında bir şehir...
Beyaz başörtüsü...
Saatta elli yapıyoruz...
Dayan ömrümün törpüsü,
dayan da dağlar anadan doğma görsün şoför Ahmet'i,
dayan arslan...
Hiçbir zaman
böyle merhametli bir ümitle sevmedi
hiçbir insan
hiçbir âleti...

SEKİZİNCİ BAP

26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLAR
İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR
ve
İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ'E
BAKAN NEFER


Saat 2.30.
Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır.
Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için
ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın,
daha küçük kaldığı için
ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten
evimize, aşkımıza ve kendimize dair
sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını
seyrediyordu Kocatepe'den
dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Düşman üç saatlik yerdedir
ve Hıdırlık-tepesi olmasa
Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.
Küzeydoğuda Güzelim-dağları
ve dağlarda tek
tek
ateşler yanıyor.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde
ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var :
Akarçay belki bir akar su,
belki bir ırmak,
belki küçücük bir nehirdir.
Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip
ve kılçıksız yılan balıklarıyla
Yedişehitler kayasının gölgesine girip
çıkar.
Ve kocaman çiçekleri eflâtun
kırmızı
beyaz
ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki
haşhaşların arasından akar.
Ve Afyon önünde
Altıgözler Köprüsü'nün altından
gündoğuya dönerek
ve Konya tren hattına rastlayıp yolda
Büyükçobanlar Köyü'nü solda
ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp
gider.
Düşündü birdenbire kayalardaki adam
kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
Kim bilir onlar ne kadar büyük,
ne kadar uzundular?
Birçoğunun adını bilmiyordu,
yalnız, Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel
Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da
geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.
Dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar : «Üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.
Saat 3.30.
Halimur - Ayvalı hattı üzerinde
manga mevziindedir.
İzmirli Ali Onbaşı
(kendisi tornacıdır)
karanlıkta gözyordamıyla
sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer :
Sağda birinci nefer
sarışındı.
İkinci esmer.
Üçüncü kekemeydi
fakat bölükte
yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.
Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
Altıncı,
inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için
kardeşleri onu mahkemeye verdiler
ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona «Deli Erzurumlu» derdiler.
Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı.
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
ve gözünü kırpmadan
daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci,
İbrahim,
korkmıyacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp
birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki :
tavşan korktuğu için kaçmaz
kaçtığı için korkar.
Saat 4.
Ağzıkara - Söğütlüdere mıntıkası.
On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, makanizmalar üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı
mevzideki biricik silâhsız adam :
ölülerin adamı,
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru,
durdu boyun büküp
el kavuşturup
sabah namazına.
İçi rahattır.
Cennet, ebedî bir istirahattır.
Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.
Saat 4.45.
Sandıklı civarı.
Köyler.
Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.
Çukurova beygiri
kuyruğunu karanlığa vuruyordu :
dizkapaklarında kan,
kantarmasında köpük...
İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük,
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride, köylerde bir horoz öttü.
Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
ellerinin tersiyle yüzünü örttü.
Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan
bir başka horoz vardır :
baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar herhal onu çoktan kesip
çorbasını yapmışlardır...
Saat beşe on var.
Kırk dakka sonra şafak
sökecek.
«Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak».
Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde,
On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti
ve onların genci, uzunu,
Darülmuallimin mezunu
Nurettin Eşfak,
mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak
konuşuyor :
-Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var,
bilmem ki, nasıl anlatsam,
Âkif, inanmış adam,
fakat onun, ben,
inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Meselâ, bakın :
«Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.»
Hayır,
gelecek günler için
gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz
vaadettik kendimize.
Bir şarkı istiyorum
zaferden sonrasına dair.
«Kim bilir belki yarın...»
Saat beşe beş var.
Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı :
Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp
ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes mâcereda,
ön safta, en ön sırada,
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.
Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın
yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi,
kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük,
öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki
bütün ömrünü ve hâtırasını
ve yedi buçukluk bataryasını
ağlanacak kadar küçük buluyordu.
Yüzbaşı sordu :
- Saat kaç?
- Beş.
- Yarım saat sonra demek...
98956 tüfek
ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün âletleriyle
ve vatan uğrunda,
yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
Birinci ve İkinci ordular
baskına hazırdılar.
Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde,
beygirinin yanında duran
sarkık, siyah bıyıklı süvari
kısa çizmeleriyle atladı atına.
Nurettin Eşfak
baktı saatına :
- Beş otuz...
Ve başladı topçu ateşiyle
ve fecirle birlikte büyük taarruz...
Sonra.
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar :
Karahisar güneyinde 50
ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.
Sonra.
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik
Aslıhanlar civarında
30 Ağustosa kadar.
Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.
Esirler arasında General Trikopis :
Alaturka sopa yemiş bir temiz
ve sırmaları kopuk frenk uşağı...
Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı.
Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,»
Nurettin dedi ki : «Seni biz değil,
buraya gönderenler öldürdü seni...»
Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü
ordularımız İzmir'e doğru yürürken
serseri bir kurşunla vurulan
Deli Erzurumluydu.
Devrildi.
Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı,
baktı karşıya.
Gözler hayretle yandılar :
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
seyredip güneşli gökyüzünü
ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.
Sonra...
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden
ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden
yüzlerini toprağa döndüler...
Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız
ulaşmak da istiyordu bir yerlere
ve sadece kahretmiyor
yaratıyordu da.
Ve kılıçların,
nalların,
ellerin
ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü
ve şu türküyü duydu :
«Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim...
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...»>
Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik
ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber
seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.
Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır...


Nazım Hikmet
939 İstanbul Tevkifanesi,
940 Çankırı Hapisanesi,
941 Bursa Hapisanesi.



Not;
Arşivlere Bayram armağanım olsun.

flz
23-04-2007, 22:43
AYSEL GİT BAŞIMDAN


aysel git başımdan ben sana göre değilim
olümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan istemiyorum
benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
dağıtır gecelerim sarışınlığını
uykularımı uyusan nasıl korkarsın
hiçbir dakikamı yaşayamazsın
aysel git başımdan ben sana göre değilim
benim için kirletme aydınlığını
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

Islığımı denesen hemen düşürürsün
gözlerim hızlandırır tenhalığını
yanlış şehirlere götürür trenlerim
ya ölmek ustalığını kazanırsın
ya korku biriktirmek yetisini
acılarım iyice bol gelir sana
sevincim bir türlü tutmaz sevincini
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

sevindiğim anda sen üzülürsün
sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş
uzak yalnızlık limanlarına
aykırı bir yolcuyum dünya geniş
büyük bir kulak çınlıyor içimdeki
çetrefil yolculuğum kesinleşmiş
sakın başka bir şey getirme aklına
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan seni seviyorum


Atilla İlhan

flz
28-04-2007, 01:38
Bir kıvılcım düşer önce, büyür yavaş yavaş
Bir bakarsın volkan olmuş, yanmışsın arkadaş
Dolduramaz boşluğunu ne ana ne gardaş
Bu en güzel, bu en sıcak duygudur arkadaş

Ortak olmak her sevince, her derde, kedere
Ve yürümek ömür boyu, beraberce, el ele
Olmasın hiç o ta içten gülen gözlerde yaş
Bir gün gelip, ayrılsak bile seninle arkadaş
(Yollarımız ayrılsa bile seninle arkadaş)

Evet arkadaş;kim olduğumu, ne olduğumu
Nerden gelip, nereye gittiğimi sen öğrettin bana
Elimden tutup, karanlıktan aydınlığa sen çıkardın
Bana yürümeyi öğrettin yeniden
El ele ve daima ileriye
Bir gün.
Bir gün birbirimizden ayrı düşsek bile
Biliyorum, hiçbir zaman ayrı değil yollarımız
Ve aynı yolda yürüdükçe
Gün gelir ellerimiz yine dostça birleşir
Ayrılsak bile kopamayız


Seslendiren: Melike Demirağ

Master
01-05-2007, 12:53
Seyyah oldum şu alemi gezerim
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Kendi efkarımla okur yazarım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

İki elim gitmez oldu yüzümden
Ah ettikçe kan yaş gelir gözümden
Kusurum gördüm kendi özümden
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Bozuk şu dünyanın düzeni bozuk
Tükendi daneler kalmadı azık
Yazıktır şu geçen ömüre yazık
Bir dost bulamadım gün aksam oldu

Gene kırcalandı dağların başı
Durmadan akıyor gözümün yaşı
Verdiği emeği alıyor kişi
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Kul Himmet Üstadım ummana daldım
Gidenler gelmedi bir haber alam
Abdal oldum çullar geydim bir zaman
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Aşık İbrahim

Lizzy
01-05-2007, 20:36
Şimdi çok uzak bir hatıra gibi
O yaşadığımız
Boynumda bilmece gibi bir düğüm

Dört kısa günden bana
derin bir sızı kaldı
Bir de deli özlemin

Ben senin gözlerinin
Yalan dolan bakışlarını bile sevdim.
Ben sana bir annenin
Evladına duyduğu hisleri besledim
Ben senin bal gözlerinde
Dört kısa günde bilsen neler neler gördüm
Sahte ile gerçeğin karmaşasını
Yine de sevgini özledim.

Özledim ellerini
Gözlerini
Ve yanık kokunu özledim

İnsan böyle bir duyguyu yaşarken
Gerçek yaşamla tüm bağlantıları kopmuşcasına
Ayakları yerden kesiliveriyor
Hoş bir zaman bu bağlantısızlık da
yaşam kadar gerçek ve doğal
Biliyor musun?
Belki iyi oldu ama
Biz yere erken indik
Şimdi yarım yaşanmış o şey boynumda düğüm.

Dört kısa günden bana
Bir garip sızı kaldı
Bir de deli özlemin

Dört günlük birşey işte
Güzeldi,yaşandı ve bitti diye düşündük
Oysa bir duygusal yük vurduk yüreklerimize
Kırılıp döküldük
Bir zaman gözlerimizde çiçek açardı biz her umudu söndürdük
Özledim çiçekleri
Sevdiğimiz ne varsa herşeyi özledim

Özledim ellerini
Gözlerini
Ve yanık kokunu özledim


SEZEN AKSU

meraklı
03-05-2007, 22:25
Dörtnala gelip Uzak Asya´dan
Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!

Bilekler kan içinde, dişler kenetli ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim!

Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim!

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!

Nazım Hikmet Ran

Lizzy
04-05-2007, 23:18
Terketmedi sevdan beni
Aç kaldım,susuz kaldım.
Hain karanlıktı gece
Can garip,can suskun,
Can paramparça...
Ve ellerim kelepçede
tütünsüz,uykusuz kaldım,
Terketmedi sevdan beni...

meraklı
06-05-2007, 14:40
Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsunÿÿ;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.


Cahit Sıtkı Tarancı

Lizzy
08-05-2007, 20:38
AYRILIK

İki rayı gibiyiz
bir tren yolunun
yakın olması
neyi değiştirir
son istasyonun??

meraklı
11-05-2007, 00:23
Gecelerin çağıldamasına eşlik eder ağaçların salınışı,
Gökyüzü derin, gökyüzü sonsuz gelir
Yıldızları taşırken kucağında,
Denizlerin hoyrat dalgaları dingin sanılan ruhlara çarpar,
Özgürlük, sadakat, yemin diye....
Ama yoksun.....
Bağımsızlık kelimesinde esir, kenetlenmiş dilim
Yürümez olmuş ayaklarım...
Şaşkınlığımı affet Ata'm,
Senin gençliğin olamadım,
Senin inancını yaşatamadım,
Varlığını ederken armağan
Yokluğunun boşluğundaki ağırlığı taşıyamadım.

A.L.

buena vista
12-05-2007, 18:41
Bir irgat, bir isçi, bir de issiz
Üç arkadas
Oturdular bir agacin altina..
Hiçbirisi birbirinin derdinden anlamaz
Her üçü de
Sanki iki cami arasinda kalmis beynamaz..
Her üçü de yorgun ve aç,
Lakin cepte para yok
Istah kusu dolasiyor baslarinda karin tek.
Isçinin cani istedigi üzüm yemek
Irgat bozuldu buna, cani istiyor seftali,
Issizin dili varmiyor, istiyor ekmek ekmek..
Isçi ayaga firladi, “Defolun lan miskinler!”
Irgat söyle bagirdi: “Hastir lan kendine gel!”
Issiz ekmek diyordu, baska sey demiyordu,
Sanki içlerinde bir seytan kanlarini emiyordu.
Girmisken birbirlerine, bir delikanli kostu
geldi,
Birbirleriyle kavga eden üç garibanin
Acinacak halleri, delikanlinin kalbini deldi.
Dedi, „ Yahu neden kavga edersiniz, hepinizin
amaci bir ?“
„Hepinizin karni aç, sIkIntInIz bellidir.“
Üç gariban sasirdilar, bakistilar,
„Öyle ya, hepimizin karni aç ..“ dediler,
birbirlerine..
Üçü de bilmeyerek ayni seyi istiyordu zira,
Üçünün de oturduklari gecekondular bile kira..
Ayrilirken delikanli yanlarindan,
Seslendiler arkasindan..
„Delikanli, ne olur bize adini lütfen..“
Delikanli geri döndü ve gülümsedi:
„Adim mi.. SOSYAL ADALET..“

KAYA CELIKKANAT

alihoca
17-05-2007, 18:15
Erkekler Ağlamaz

İçinde bin pişmanlık gözlerinde yaş
Yüzünde yasak duyguların verdiği garip telaş
Sesinde bir burukluk, ellerin soğuk
Boğazında düğüm, düğüm kelimeler

Erkekler ağlamaz, sil göz yaşını
Kaçırma gözlerini benden suçlu, suçlu
Erkekler ağlamaz, insanız unutma
Sustururum zamanla içimdeki bu acıyı
Göz yaşların içimi acıtıyor
Erkekler ağlamaz sevgilim, sil gözyaşını

Yaşadığım o günleri unutmak zor
Geceler boyu beklemek nedir
Onu birde bana sor
Çok özlemek ve sevmediğini bilmek
Sonu gelmez acılarımla beraber

flz
17-05-2007, 23:54
Gönlüme bir ateş düştü yanar ha yanar yanar
Ümit gönlümün ekmeği umar ha umar umar
Elleri ak yumuk yumuk, ojeli tırnakları
Nerelere gizlesin şu avucum nasırları
Otomobili tamire geldi dün bizim tamirhaneye
Görür görmez vurularak başladım ben sevmeye
Ayağında uzun etek dalga dalga saçları
Ustam seslendi uzaktan oğlum al takımları
Bir romanda okumuştum buna benzer bir şeyi
Cildi parlak kağıt kaplı, pahalı bir kitaptı
Ne olmuş nasıl olmuşsa aşık olmuştu genç kız
Yine böyle bir durumda tamirci çırağına
Ustama dedim ki bugün giymeyim tulumları
Arkası kuşlu aynamda taradım saçlarımı
Gelecekti bugün geri arabayı almaya
O romandaki hayali belki gerçek yapmaya
Durdu zaman durdu dünya girdi içeri kapıdan
Öylece bakakaldım gözümü ayırmadan
Arabanın kapısını açtım, açtım girsin içeri
Kalktı hilal kaşları sordu kim bu serseri
Çekti gitti arabayla egzozuna boğuldum
Gözümde tomurcuk yaşlar ağır ağır doğruldum
Ustam geldi sırtıma vurdu unut dedi romanları
İşçisin sen işçi kal giy dedi tulumları
İşçisin sen işçi kal giy dedi tulumları.


Cem Karaca

flz
25-05-2007, 22:11
insanlığa


Sizin için, insan kardeşlerim,

Her şey sizin için;

Gece de sizin için, gündüz de;

Gündüz gün ışığı, gece ay ışığı;

Ay ışığında yapraklar;

Yapraklarda merak;

Yapraklarda akıl;

Gün ışığında binbir yeşil;

Sarılar da sizin için, pembelerde;

Tenin avuca değişi, sıcaklığı, yumuşaklığı;

Yatıştaki rahatlık;

Merhabalar sizin için;

Sizin için limanda sallanan direkler;

Günlerin isimleri,

Kayıkların boyaları sizin için;

Sizin için postacının ayağı,

Testicinin eli;

Alınlardan akan ter,

Cephelerde harcanan kurşun;

Sizin için mezarlar, mezar taşları,

Hapishaneler, kelepçeler, idam cezaları;

Sizin için ;

Her şey sizin için.



ORHAN VELİ KANIK

alihoca
25-05-2007, 22:34
NATAŞA

1.

Nasıl ki
Bir ana ceylan
Vurulmuş yavrusuna
İçten yanıyorsa
Ve nasıl ki
Teksas'lı bir kız
Almanya'da ölen sevgilisini
İstanbul'da arıyorsa
İşte öylesine.

Beyaz yeleli
Bir atın sırtında
Gece demeden
Gündüz demeden
Durmadan dinlenmeden
Koşarak
Azgın denizlerdeki
Kudurmuş dalgalar gibi
Coşarak
Kokladığın her çiçeği
Yaprak yaprak
Bastığın her adım toprağı
Parmak parmak
Dolaşarak
Bir gün ben de seni aramaya çıkacağım Nataşa!
Seni kaybettiğim dünyada
Bulmak istemiyorum
Geçtiğim yollardaki bütün aynaları
Ters kapattım
O her köşe başında
Tüm insanlardan sakladığım
Hatıralardan
Birer yıldız yaptım
Ve onları
Bilmediğim bir dünyanın
Göklerine astım
Tut ki
Yirmialtıncı asırda
Merih'te
Yahut
Otuzsekizinci asırda
Uranus'ta
Yahut
Zaman adlı çizginin
Bir x noktasında
O her köşe başından
Çekip çıkardığım
Ellerimle göklerine
Pençe pençe
Yıldızlara astığım
Dünyadayız.
Orada
Ne meyhane tezgâhlarında
Mumlar gibi yanıp tutuşanların
Gönül yarası
Ne yalın ayak başıkabak
Sokakta dilenenlerin
Ekmek davası
Ve ne de
Kana susamış insanların
Ölüm kavgası.
Her köşe başında bir çeşme
Her çeşmeden
Oluk oluk akan sular
Ve suların başında
Hep bir ağızdan
İpek bir yumak sarar gibi
Türkü söyleyen kızlar var.
Ne Neron
Ne Sezar
Ne Hitler
Ne Mussolini
Ne Hiroşima
Nataşa.
Dokuz gezegenin
Onuncusu
Kardeş kavgasının
En sonuncusu
Öylesine bir dünya ki bu
Ne İsa'nın oniki havarisi
Ne Muhammed'in dört halifesi
Çözemedi
Çözemedi
Bunun ne demek
Olduğunu.

2.

Tüm ışıkları söndürdüler
Birer birer
Tüm çeşmelere
Kilit vurdular
Güneşi hapsettiler
Ve seni
Yıldızların karanlığında
Yaşamaya
Tutsak ettiler.
Sen ki
Burjuva züppeleri nezdinde
Salonları süsleyen
Bir gül
Ve proleter sınıfından
Bir emekçisin
İstesen
Senin için
Sönen mumlar birer birer
Yanabilir
Kilit vurulmuş çeşmeler
Gürül gürül
Akabilir
Akvaryumlu meyhanelerde
Zümrüt yeşili gözlerine
Şiirler okunur
Ve Adalar'da
Türküler yakılır
Altın saçlarına
Ben
Jandarma dipçiklerinin
Meydanlarında şaha kalktığı
Sokakları
Barut ve ölüm kokularının
Sardığı
Bir sonbahar akşamında
Üç kurşun sesiyle doğdum.
Senin için
Doktor-hastabakıcı
Ebe-hemşire
Yahut suyla ekmek
Ne ise
Benim için
Sehpa ve ölüm
Barut ve ateş
Yahut kavga
O'dur
Ve kavgasız geçen günlerimin neşesi yoktur.

Yasamızda
Akvaryumlu meyhanelerde
Zümrüt yeşili gözlerine
Türkü yakmak yok
Biz çoktan erittik
Yüreklerimizin çelik potasında
Sütün bacaklı kızların
Gözbebeklerini
Yasamızda
Kilit vurulmuş
Yasak kapıları
Kırmak yok
Açmak var
Suları
Gürül gürül
Akıtmak var
Ve tüm insanları
İnsanca yaşatmak var.

Yasamızda
Kan
Barut
Ateş
Ölüm
Yok
Olmayacak
Özgürlük ve kardeşlik var.

Ve düşün ki
Seni
Yıldızların karanlığında
Yaşamaya tutsak ettiler
Ve sen
Siyahın ne kadar siyah
Beyazın ne kadar beyaz
Olduğunu
Görmeden öleceksin
Oysaki ben
Güneş aydınlığını gördüm
Güneşin hapsedildiği yeri biliyorum.
Hazır ol
Ordu ordu
Bölük bölük
Teker teker
Geliyorum.

Bu
Ne benim sana
Tepeden inme bir emrim
Ve ne de
Ayaklarına kapanıp ağladığım
Bir yalvarışımdır
Bu
Eğilmez başların
Bükülmez bileklerin
Yani tarihin
Durdurulmaz emridir.



Necati Siyahkan

Ramo
26-05-2007, 22:04
BEDAVA



Nereye gittiği belli olmayan

Oylarla sevindir onları

Giydir… kuşat

Kuzu kuzu

Gönder meclise…

Bildiğin gibi

Taltif... alkış bedava!



Hizmetsiz... ilgisiz

Boş geçen günler için de

Fırsat ver onlara

Baş köşelere

Şöyle ağalar gibi

Bağdaş kurup otursunlar

Nasıl olsa

Koltuk... minder bedava!



Televizyonlar... camiler... okullar

Daha neler neler emirlerinde

Her yerde... her zaman

Propaganda… reklam bedava!



Yolsuzluk… partizanlık…

İnsan kayırma…

Yerine getirilmeyen vaatler…

Bir de dokunulmazlık bedava!



Geçim derdi… pahalılık

Ancak seni düşündürür!

Unutma sakın

Güvenlik gibi

Terör… kapkaççılık da

Sorun değil onlara!

Seçimden seçime aranmak

Ne kadar iyi... ne kadar keyifli...

Bildiğin gibi

“Kullanıldığın ölçüde

Bıyık altından sırıtacaklar sana!“

Her şeye rağmen

Üstüne yüklenen dertleri unut

Ve vermeye devam et oyunu

Ananın ak sütü gibi helâl olsun onlara!



Bunlar da yetmez :

Avazın çıktığı kadar bağır

Onlar için nefes tüket!

Para verecek değisin ya

Enayilik... ahmaklık bedava!



Üzeyir Lokman ÇAYCI

Ankara, 25.12.2006

buena vista
03-06-2007, 10:00
Morarmış akşamlarına İzmir'in

tutup aşkımı sundum.

Kağıttan gemi yaptım acılara

saçları yosun kokan Bostanlı'da.

*

Karanfil tenli cumbalı gözlerden

Kuytulaşır gözleri akşamın.

Bir gitarın tek telinde..

*

Penceresinde çiçeklenir gün

Değer elleri yorgun yıldıza

Aşkla gelir mevsim.

Kaçkın bakışlar bahçesinde

Sevişmek kırmızı güldür..

*

Yüreği, yüreğim midir

Eflatun gecelerinde İzmir'in

Alacalı, mavili

ve de hercai menekşe..

Abdullah Neyzar Karahan

buena vista
28-06-2007, 22:15
Sen bu dünyanin sirlarina eremezsin;
Erenlerin dilini de söktüremezsin;
Iyisi mi iç sarabi, cennet et bu dünyayi
Öbür cennete ya girer, ya giremezsin.

Hayyam

Lizzy
01-07-2007, 14:49
Bir kenti yaşamak

Bir kenti yaşamak
ona boyun eğmektir.
Sözleşmesiz,anlaşmasız
ne derse tek tek yapacaksın
düşünmeden,direnmeden.

Yabancıysan
ve gezgin değilsen,
'Bir kent yeter'diyeceksin,
'Tek bir ölüm';
Boğazına oturmuş olan
Bir bardak su isteyen.

Boyun eğeceksin yolcu!
Bir köle gibi tıpkı,
anlamak için belki,
nedir mutlululuğu bir tutsağın?

ÖZDEMİR İNCE

flz
02-07-2007, 21:49
O YAR BENİM KİME NE
Ben yitirdim ben ararım
Yâr benimdir kime ne
Gâh giderim öz bağıma
Gül dererim kime ne

Gâh giderim medreseye
Ders okurum Hak için
Gâh giderim meyhaneye
Dem çekerim kime ne

Sofular haram demişler
Bu aşkın şarabına
Ben doldurur ben içerim
Günah benim kime ne

Ben melâmet hırkasını
Kendim giydim eğnime
Ar ü namus şişesini
Taşa çaldım kime ne

Sofular secde ederler
Mescidin mihrabına
Yâr eşiği secdegâhım
Yüz sürerim kime ne

Gâh çıkarım gökyüzüne
Hükmederim kaf'tan kaf'a
Gâh inerim yeryüzüne
Yâr severim kime ne

Kelp rakip böyle diyormuş
Güzel sevmek pek günah
Ben severim sevdiğimi
Günah benim kime ne

Nesimi' ye sordular ki
Yârin ile hoş musun
Hoş olayım olmayayım
O yâr benim kime ne


Kul Nesimi

dentist
03-07-2007, 22:15
http://www.arka-bahce.org/forum/attachment.php?attachmentid=429&d=1183490000

429


Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

Babamın bir atı olsa binse de gelse
Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
Kardeşlerim yolları bilse de gelse

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim


Bu öykü Malkara köylerinden alınmış olup belli bir kişinin dilinden yazıya geçirilmiş değildir. Çevrede herkes tarafından bilinen bir öyküdür. Söylentiye göre, çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır. Onaltıya yeni bastığında Zeynep'i köylerindeki bir düğünde aşırı (yabancı) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür. Ali Zeynep'i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir. Zeynep'i Ali'ye verirler. Kısa bir zaman sonra düğünleri olur. Ali, Zeynep'i alıp aşırı köyüne götürür.

Zeynep'in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker. Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep, anasını babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez. Bu özlem Zeynep'in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır. Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış.

Oysa kocası, Zeynep'in bu özlemine pek aldırış etmez. Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar. Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep'i yataklara düşürür.

Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep'in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler. Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep'in kocası da anasına babasına haber vermeye gider. Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep'in anası babası köye gelirler, Zeynep'i yatakta bulurlar. Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır. Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar. Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp göz yaşı dökerler. Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır.

Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır. Bir daha onmaz, sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için göz yaşı döker. İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur.

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

Babamın bir atı olsa binse de gelse
Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
Kardeşlerim yolları bilse de gelse

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim


Kaynak:
Türk Halk Müziği ve Oyunları
Sayfa 164
Cilt1 Sayı4 Yıl1 - 1982

meraklı
04-07-2007, 11:50
Sayın dentist,

Biranda çektiğim kabusu hatırlattınız..Bu türkü ufaklığın 1.dönem müzik projesiydi de....-search-. :excited:

alihoca
04-07-2007, 12:25
Sevgili Meraklı;

Dent'imiz büyük bir olasılıkla,

Şimdi mutlaka alihoca anasını özlemiştir. ''Dur şunu bi ağlatayım'' demiştir.
Bak, mesajı okuyup dinlediğimde, kendi ağladığıma değil, anamın interneti felan bilmediğine şükrettim desem inan.

Aksi halde '' Eller gelin getirdi. Biz seni İstanbul'a gelin verdik guzuuuum.'' diye bir başlardı ki susturabilene aşk olsun..

AnnE
04-07-2007, 12:38
Malkara'dan üç gün üç gece sürecek yol , muhtemelen Konya civarına düşer. Zeynep'le Ali'nin hikayesini ters çevirince de Ali Hocamın anası haklı duruma geliverir.

buena vista
04-07-2007, 19:27
Canlarin cani dost, gel etme, dinle beni.
Küsme Felege, degmez, yeme kendini;
Cekil, otur gürültüsüz bir köseye,
Seyret bu hengamede olup biteni.

HAYYAM

meraklı
04-07-2007, 20:52
Ah alihocam, vah alihocam,


Abe bilmez misiniz ki evladın yaşı ne olursa olsun, canından parçası ister boyum kadar ister el kadar, yine de anasının kuzusudur...:friends:-

buena vista
12-07-2007, 19:49
Gül yanakli sevgiliyi saramaz insan
Yüregine diken batmadan, vurulmadan.
Kim bir güzelin saçina dokunabilmis
Tarak gibi dis dis, didik didik olmadan ?

Hayyam

flz
19-08-2007, 19:07
Beni en güzel günümde
Sebepsiz bir keder alır.
Bütün ömrümün beynimde
Acı bir tortusu kalır.

Anlıyamam kederimi,
Bir ateş yakar derimi,
İçim dar bulur yerimi,
Gönlüm dağlarda bunalır.

Ne kış, ne yazı isterim,
Ne bir dost yüzü isterim,
Hafif bir sızı isterim,
Ağrılar, sancılar gelir.

Yanıma düşer kollarım,
Görünmez olur yollarım,
En sevgili emellerim
Önüme ölü serilir...

Ne bir dost, ne bir sevgili,
Dünyadan uzak bir deli...
Beni sarar melankoli:
Kafamın içersi ölür.

Sabahattin Ali

Master
19-08-2007, 22:13
Yıllar sonra öğrendim ki...
Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsınız. Kendinizi sevilecek insan yapabilirsiniz, gerisini karşı tarafa bırakırsınız.

Öğrendim ki...
Güveni geliştirmek yıllar alıyor, yıkmak bir dakika.

Öğrendim ki...
Hayatında nelere sahip olduğun değil, kiminle olduğun önemli.

Öğrendim ki...
Sevimlilik yaparak 15 dakika kazanmak mümkün, ama sonrası için bir şeyler bilmek gerek.

Öğrendim ki...
Kendini en iyilerle kıyaslamak değil, kendi en iyinle kıyaslamak sonuç getirir.

Öğrendim ki...
İnsanların başına ne geldiği değil, o durumda ne yaptıkları önemli.

Öğrendim ki...
Ne kadar küçük dilimlersen dilimle her işin iki yüzü var.

Öğrendim ki...
Olmak istediğim insan olabilmem çok vakit alıyor.

Öğrendim ki...
Karşılık vermek, düşünmekten çok daha basit.

Öğrendim ki...
Bütün sevdiklerinle iyi ayrılman gerek, hangisi son görüşme olacak bilemiyorsun.

Öğrendim ki...
"Bittim" dediğin andan itibaren pilinin bitmesine daha çok var.

Öğrendim ki...
Sen tepkilerini kontrol edemezsen, tepkilerin hayatını kontrol eder.

Öğrendim ki...
Kahraman dediğimiz insanlar bir sey yapılması gerektiğinde, yapılması gerekeni şartlar ne olursa olsun yapanlar.

Öğrendim ki...
Affetmeyi öğrenmek deneyerek oluyor.

Öğrendim ki...
Bazı insanlar sizi çok seviyor ama, bunu nasıl göstereceğini bilemiyor.

Öğrendim ki...
Ne kadar ilgi ve ihtimam gösterseniz, bazıları hiç karşılık vermiyor.

Öğrendim ki...
Para ucuz bir başarı.

Öğrendim ki...
Düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden bazıları kaldırmak için elini uzatır.

Öğrendim ki...
İki insan aynı şeye bakıp tamamen farklı şeyler görebilir.

Öğrendim ki...
Aşık olmanın ve aşkı yaşamanın çok çeşidi vardır.

Öğrendim ki...
Her şartta kendisiyle dürüst kalanlar daha uzun yol yürüyor.

Öğrendim ki...
Hiç tanımadığın insanlar, iki saat içinde, senin hayatını değiştirebilir.

Öğrendim ki.....
Duvarda asılı diplomalar insanı insan yapmaya yetmez.

Öğrendim ki...
Karşındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin nereden geçtiğini bulmak zor.

Öğrendim ki..
Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez. Gerçek aşkların da!

Öğrendim ki...
Tecrübenin kaç yaşgünü partisi yaşadığınızla ilgisi yok, Ne tür deneyimler yaşadığınızla var.

Öğrendim ki...
Aile hep insanın yanında olmuyor. Akrabanız olmayan insanlardan ilgi, sevgi ve güven ögrenebiliyorsunuz. Aile her zaman biyolojik değil.

Öğrendim ki...
Ne kadar yakın olursa olsunlar en iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir. Onları affetmek gerekir.

Öğrendim ki..
Bazen başkalarını affetmek yetmiyor. Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor.

Öğrendim ki..
Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın dünya sizin için dönmesini durdurmuyor.

Öğrendim ki..
Şartlar ve olaylar, kim olduğumuzu etkilemiş olabilir. Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz.

Öğrendim ki..
İki kişi münakaşa ediyorsa, bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez. Etmemeleri de sevdikleri anlamına gelmez.

Öğrendim ki..
Her problem kendi içinde bir fırsat saklar. Ve problem, firsatın yanında cüce kalır.

Öğrendim ki..
Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar sürüyor.


Küçük Not : Kulakların Çınlasın Svg AloneWolf

buena vista
01-09-2007, 13:48
Anahtar

Suya vuran ayışığı bildim seni
anıların kilidini açan anahtar
Anılarda paslanıyor ruhum şimdi

Refik DURBAS

flz
04-09-2007, 00:41
Egoist Kumsal


Aklımda hiçbir şey yok
Uzanmışım kumsala
Güneş damlıyor içime
Dudaklarım soğuk suda
Tenimde canımın sıcaklığı
Başımda sevda yelleri
Zamanı durdururum sanırdım
Böylece
Ne atom bombası
Ne yoksul çocuklar
Kaybolan umutlar
Bunca elem keder
Evrensel boyutlar
Ne de yarınımız var



Söz-Müzik: Fikret Kızılok

Ramo
07-09-2007, 11:56
Birsey ögrendim
Gel degisik sevah
Sen beni sev ben seni sevim
Sevdayi yasiyah

Sen benim için yan
Ben seni severah yanim dutusim
Klasik ask neyse oni yasiyah
Yada sen sevme haberin olmasin
Ben sene sevdalanip dolasim
Platonik ask neyse oni yasiyah

Sevdada oturah yiyah içah
Ele olah ki kan kusah
Tombilik ask neyse oni yasiyah

Istersen sevdandan kendimi kesim
Sagi mi solu mi dogriyim biçim
Psikopatik ask neyse oni yasiyah

Dur ben kerem olim sen asli
Sonumuz ele bitsin yasli
Nostaljik ask neyse oni yasiyah

Ele sevah ki gara sevda olah
Araplara benziyah gapkara olah
Gara ask neyse oni yasiyah

Yalan söylemiyah hep dogru diyah
Beraber oturah beraber yiyah
Realist ask neyse oni yasiyah

Birbirimize türkü söyliyah mizildiyah
Elele tarlalarda bostanlarda gezah
Romantik ask neyse oni yasiyah

Kediyi gudigi(köpek) sen diye sevim
Sende horozi culugi(hindi) ben diye sev
Sembolik ask neyse oni yasiyah

Gel elele tutusip gendimizi elektirige verah
Zangir zangir titriyah,ölmiyah
Elektronik ask neyse oni yasiyah

Ahirlarda komlarda bulusah
Tezek galahlarinin(yigin) dibinde oturah
Otantik ask neyse oni yasiyah

Sen beni sevirsen bilirem, ben de seni
Ele pustluklari birahah hakket sevah
Adam gibi sevah sevdayi yasiyah..

Şair: Zinnur Tiryaki

Lizzy
08-09-2007, 11:13
Sitem

Önde zeytin ağaçları,arkasında yar
Sene 1948
Mevsim
Sonbahar

önde zeytin ağaçları,neyleyim neyleyim
Dalları neyleyim
Yar yollarına dökülmedik dilleri neyleyim...

Yar yar!...Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar
Değirmen misali döner başım
Sevda değil,bu bir hışım
Gel gör beni darmadağın
Tel tel çözülüp kalmışım
Canımın çekirdeğinde diken,
Gözümün bebeğinde sitem var.

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Lizzy
02-10-2007, 23:17
Derler,AŞK ve SARHOŞ cehennemlik olacak!
Bu söz ki gönüllere sanma korku salacak
Giderse cehenneme tüm aşık ve sarhoşlar.
Küçük yapın cenneti,yarın bomboş kalacak...

ÖMER HAYYAM

Lizzy
04-10-2007, 18:47
Kimden:Irak'lı Ömer adlı çocuk
Kime:New York'lu Franks'a

Ben Basra'dan Ömer
Belki haberin yoktur diye yazıyorum Franks...
Önce demokrasi yağdı göklerden,
sonra özgürlük geçti üstimüzden
palet palet..

Ve insan hakları namlularından
Yüzü maskeli adamların
saniyede bilmem kaç bin adet...

Demokrasi bizim eve de rastladı,
bir gün sonra anladım ayaklarımın koptuğunu.
Babamın vücudunda
tam on sekiz adet
insan hakları saymışlar.

Annem zaten yoktu,
ben doğarken
İlaç yokluğundan ölmüş.
Ambargo falan dediler ya
Anlamadım,çocuk aklı işte.
Sen daha iyi bilirsin...

Sizde de barış böylemidir Franks?
İnsan Hakları çocukları yetim.
ve ayaksız bırakır mı orada da?
Ya demokras
Güpegündüz pazara düşer mi?

Ve zenginlik...
İnsanları korkudan uykusuz bırakır mı?
Ve kuşlar gökyüzünü terkeder mi orada da?
Babamla söylediğim son dua dilimde,
ayaklarım hastanede,
ve giymeye kıyamadığım ayakkabılar
elimde kaldı.

Çocuğun var mı Franks?
Al...çocuğuna götür onları.
Bir işe yarasın.
Kimbilir,baktıkça
Belki beni hatırlarsın...

Bu nasıl demokrasi Franks?
Düştüğü yeri yaktı.
Merhamet bu dünyaya
bu kadar mı Irak'tı...

alihoca
11-10-2007, 20:50
Bellolmaz

Dertliyim Diyerek Feryat Eyleme
Benim Gibi Çekmeyince Bellolmaz
Baykuşun Misali Kaldım Yuvada
Bülbül Gibi Ötmeyince Bellolmaz

Ömrüm Ömrüm
Bellolmaz Dostum Dostum
Bellolmaz Aman

Her Şey Sözde Kalır O Anda Biter
Sadık Dost Olanı Gel Bana Göster
Yanıyorum Desen Bir Şahit İster
Duman Gibi Tütmeyince Bellolmaz

Ömrüm Ömrüm
Bellolmaz Dostum Dostum
Bellolmaz Aman

Üç Beş Kadeh İçmeyince
Bellolmaz Ömrüm Ömrüm
Bellolmaz Dostum Dostum
Bellolmaz Aman

Divaneyim Kara Yasa Bürünür
Garib Olan Sürüm Sürüm Sürünür
Ham Meyva Dalında Güzel Görünür
Zaman Gelip Yetmeyince Bellolmaz

Ömrüm Ömrüm
Bellolmaz Dostum Dostum
Bellolmaz Aman



Aşık Divane

Lizzy
12-10-2007, 15:32
Bayram

Gözlerinde havai fişekler,
bayram uçurtmaları saçlarında.
Dudak arası misket havası,
macun şekeri kıvamında gülüşün
Hele o öpüşün????
Ahhh!!!nerde o eski bayramlar...

Serdar Öztürk

flz
29-10-2007, 00:15
bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,
kendimi bulduğumda anladım.

herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
kendi yolumu çizdiğimde anladım..

bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil..
bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..

yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,
aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..

acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
neden hiç ağlamadığını anladım..

ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..

bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği acıtabilirmiş,
çok acıttığında anladım..

fakat,hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..

yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
yüreğini elime koyduğunda anladım..

''sana ihtiyacım var, gel ! '' diyebilmekmiş güçlü olmak,
sana ''git'' dediğimde anladım..

biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek,
git dediklerinde gittiğimde anladım..

sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..

özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman olmak,
gerçekten pişman olduğumda anladım..

ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş,sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..

ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım..

sevgi emekmiş,emek ise vazgeçmeyecek kadar ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş...

Can Yücel

buena vista
30-10-2007, 19:42
Söylediklerinize dikkat edin
düsüncelere dönüsür…
Düsüncelerinize dikkat edin
duygulariniza dönüsür…
Duygulariniza dikkat edin
davranislariniza dönüsür…
Davranislariniza dikkat edin
aliskanliklariniza dönüsür…
Aliskanliklariniza dikkat edin
degerlerinize dönüsür…
Degerlerinize dikkat edin
karakterinize dönüsür…
Karakterinize dikkat edin
kaderinize dönüsür…

Mahatma GHANDI

buena vista
04-11-2007, 01:28
Sen sofusun, hep dinden dem vurursun,
Bana da sapık, dinsiz der durursun
Peki, ben ne görünüyorsam oyum
Ya sen?Ne görünüyorsan o musun?

Sen içmiyorsan içenleri kınama bari
Bırak aldatmacayı ikiyüzlülükleri
Şarap içmem diye övünüyorsun ama
Yediğin haltlar yanında şarap nedir ki?

Hayyam

Lizzy
08-11-2007, 15:57
Merak etme,
sana şiirler yazmam artık,
sana türküler yakmam.
Bir eylül akşamı sokağından geçip
seni ağlatmam...

buena vista
10-11-2007, 12:02
ATAM IZINDEYIZ !

Atam, hala yasiyorsak:
Edepsizlik sayesinde!
Alti oku soruyorsan,
Politika dehlizinde!

Hele partin senden sonra,
Devrimlerin tavizinde!
Vasfedeyim halimizi,
Kalemime ver izin de!

Yobazlarla gericiler,
Onlar bizden daha zinde!
„Atam, Atam..“ derler ama,
Bir adiniz var sizin de..

Halkçilikla devletçilik:
Anlatamam, çok hazin de..
Coktanberi sahteciler,
Agir çeker her vezinde!
Tek umut var, o da yalniz,
Amerikan dövizinde!

Sorma Ata`m halimizi,
Hal mi kaldi anlatacak..
Iste geldik dizindeyiz!
Yata yata çok yorulduk,
Tatil yaptik, izindeyiz!

Sanayide henüz daha,
Cafer için lazim diye,
Amerikan bezindeyiz!
Geçecegiz Avrupa`yi
Ama simdi izindeyiz!

Hocamiz var, hacimiz var,
Uçan kusa borcumuz var,
El oglunun agzindayiz!
Ama bizi zor bulurlar,
Bahar,yaz kis izindeyiz!

Evet dogru söylemissin:
„Türk milleti çaliskandir!“
Biz de senin tezindeyiz!
Dinlenmekten yorulduk da,
Onun için izindeyiz!

Zinde kuvvet diye söz var,
Kimse bilmez adresini,
Ah izindeyiz, vah izindeyiz!
Bugün degil, bu yil degil,
Coktan beri izindeyiz!

Ilerledik Ata`m öyle,
Simdi görsen tanimazsin:
Amerikan tarzindayiz!
Arasan da bulamazsin,
Otuz yildir izindeyiz!

AZIZ NESIN

Master
17-11-2007, 23:34
Doğduğumda Siyahtım.
Büyürken Siyahtım.
Güneşe Çıktığımda Siyahtım.
Korkunca Siyahtım.
Hastayken Siyahtım..
Öldüğümde Hala Siyahım...

Ve Sen Beyaz Çocuk...

Doğduğunda Pembesin.
Büyürken Beyazsın.
Güneşe Çıktıgında Kırmızı.
Üşüdüğünde Mor.
Korktugunda Sarı.
Hastayken Yeşil.
Öldügündede Gri'sin.

Sen şimdi bana renklimi diyorsun???

Lizzy
18-11-2007, 16:12
Ah benim sevdalı başım
Ah benim dünya telaşım
Ah benim sarhoşluğum
Ah çılgın yüreğim,
Sus artık,uslandır beni.

Kaç okyanus geçtim böyle,
Kaç denizde yitip gittim
Kırılmış direkler yırtıl yelkenlerde
Kaç seferden yorgun döndüm.

Ah benim yaralı ruhum,
Ah benim insan kusurum
Ah benim isyanlarım
Ah yalnızlıklarım
Gel artık uslandır beni.

Ah benim isyankar yanım,
Ah benim aldanışlarım
Ah benim kavgalarım
Ah pişmanlıklarım
Sus artık uslandır beni.

Kaç okyanus geçtim böyle
Kaç denizde yitip gittim.
Kırılmış direkler yırtık yelkenlerde
Kaç seferden yorgun döndüm.

LİVANELİ

Lizzy
20-11-2007, 13:26
Hoşgeldin
Kesilmiş bir kol gibi
Omuz başımızdaydı boşluğun...
Hoş geldin!
Ayrılık uzun sürdü
Özledik.
gözledik.
Hoşgeldin!
Biz bıraktığın gibiyiz.
Yalnız ustalaştık biraz daha
taşı kırmakta,dostu düşmandan ayırmakta.
Hoşgeldin!
Yerin hazır.
Hoşgeldin!
Dinleyip diyecek çok,
fakat uzun söze vaktimiz yok.

NAZIM HİKMET RAN

buena vista
09-12-2007, 14:50
Rübai


Sevdim seni… bana nasihat neye yarar ?
Zehir içmisim, bana seker neye yarar ?
“Ayagina zincir vurun “ diyorlar benim için,
Esir olan gönlümdür,
ayagina zincir neye yarar ?

MEVLANA

buena vista
14-12-2007, 20:42
Sarhos oldum mu aklim azalir;
Ayildim mi sevincim dagilir.
Ne sarhos, ne ayik bir hal var ya?
En güzel öyle yasamaktir.

Ö. Hayyam

Ramo
14-12-2007, 23:37
Pamuk bezi sirke,küle batırır
Kurur büker tifter,ucun açtırır
Yalbırdak daşımaz,kese yapdırır
Golay tutuşmaya,gav yapar gördüm

Çakmak demiriyle,bir çakmak daşı
Çıt çıt vurur çıngı,alır gav başı
Bir saat uğraşır,yakar ataşı
Erken yaktım deyip,gülerdi gördüm

Parasın duvara,ahıra gömer
Emanet kasası,en büyük semer
Lazımlar keseden,harcanır emer
Gara güne geçer,akçaydı gördüm

Evinde beş çocuk,anasız açmış
Tekel binasından,askerden kaçmış
Bir günde evlenip,mecdiye saçmış
Dönüp anlatınca,terhisi duydum

Ağbaba?da çete olup beklerken
Şahin Bey düşmanın,önün keserken
Yiyecek götürür,her sabah erken
Vatana güç veren,gıdayı gördüm

Azzesiz tüfeğe,barıd basardık
Horozu memede,basık tutardık
Gılıçnan gagmada,mıha asardık
Gösterip,öğretti,yaptırdı gördüm

Namlıya barıdı,ince koyardı
Memiye yerleşir,eyce dolardı
Barıdı tamamlar,çapıt burardı
Doğruyu,eğriyi,harbiden gördüm

Kösere,bileği,gılav gayışı
Bıçakları keskin,olur tıraşı
Orak,tırpan,dahra,ağzı açışı
Bizle deler,diker,köşkerdi gördüm

Geneyikli,dedem gutmu dokurdu
Ağlar!Eba Müslim,cengi okurdu
Sanki Şahteberdar,gürzü vururdu
Okur,ağlar cengi,yaşardı gördüm

buena vista
22-12-2007, 10:48
Ne bir an ne anılara yazılı künyesi
yok adresi

söğütler altında uyurdu gençliğinin gölgesi
yok adresi

rüzgâra savurdum dedi acılarımı bir akşam
yok adresi

akşam ne bilsin acıların ve yalnızlığın rengini
yok adresi

avlusu geniş ufuklarda boy atmak isterdim
yok adresi

Yurduna uzak düşmüş bir şairin sesiyle çağır beni
bulurum seni

REFİK DURBAŞ

buena vista
31-12-2007, 12:55
sarmaşıklı bir ev güneşli tertemiz camları
yine chopin’den révolution’u çalar komşumuz
sen işinden ben işimden dönünce akşamları
soframız hazır, taze ekmek ve limon çiçekleri
billur bardakta şeker gibi tatlı suyumuz
sonra ben sana nazım’dan şiirler okurken
üşüşür penceremize gece kelebekleri
artık dalar gönlümüzce büyük şeyler düşünürüz
neler düşünürüz sevgilim neler düşünürüz
her sıçrayış bir birikişe bakar
her birikiş bir sıçrayışı hazırlar
baştan başa tarih birikip sıçramalarla doludur
yine chopin’den révolution’u çalar komşumuz
saat kulesi gecenin on birini vurur
varıp deliksiz uyuruz uyuruz sabahleyin
bıraktığımız yerden hayata başlamak için

A.Ilhan

Lizzy
06-01-2008, 16:40
KELEBEK

Son isteğin nedir?
sorusu,
çok çok kolaydır
ilk isteğin nedir?
sorusundan.
çünkü,
o soruyu
kimse kimseye soramadı,
korkusundan.

Özdemir Asaf

Lizzy
08-01-2008, 15:16
Sadece köpeğim miydin sen,
Kendini öyle mi sandın?
Sen...
Gecenin karanlığında
Avucumdaki sıcaklıktın.
Herkes gittiğinde
Geride kalandın...

Not-Şu an anlamlı gelmeyebilir.Ama bir yere not alın derim.Bazan insan birkaç satırda yakalar ne hissettiğini ya da hissedemediğini...

Lizzy
19-01-2008, 13:54
67.yaş

Benim doğduğum gün
günler uzamaya başlar.
Öyle bir öleceğim ki,
geceler uzamaya başlayacak.
Ve öyle bir öleceğim ki
Günlerle gecelerden başka
kimse öldüğümü anlamayacak.

AZİZ NESİN

Ramo
25-01-2008, 21:14
Teşbihim kalınsa da kızmayasın bana yar

Kavlimiz böyledir ihmale gelmiyor hıyar

Sözün üstüne söz demez bir nazlı yardır

Topraktaki nebatın şahı elbet hıyardır

Hala peşinde aşık ela gözlü o yarın

Methine yetmez sözüm şu mübarek hıyarın

Nasibdar değil deyyus namus ile ardan

Böylesi söyleyin evla mıdır hiç hıyardan

Tamir oldu böylece bozuk olan ayarlar

Tarihe de mal oldu küçük büyük hıyarlar

meraklı
29-01-2008, 10:47
MEMLEKETİMİ SEVİYORUM

Memleketimi seviyorum :
Çınarlarında kolan vurdum, hapisanelerinde yattım.
Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı
memleketimin şarkıları ve tütünü gibi.

Memleketim :
Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya,
kurşun kubbeler ve fabrika bacaları
benim o kendi kendinden bile gizleyerek
sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.

Memleketim.
Memleketim ne kadar geniş :
dolaşmakla bitmez, tükenmez gibi geliyor insana.
Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum.
Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum
ve güneye
pamuk işleyenlere gitmek için
Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye
utanıyorum.

Memleketim :
develer, tren, Ford arabaları ve hasta eşekler,
kavak
söğüt
ve kırmızı toprak.

Memleketim.
Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven
alabalık
ve onun yarım kiloluğu
pulsuz, gümüş derisinde kızıltılarla
Bolu'nun Abant gölünde yüzer.

Memleketim :
Ankara ovasında keçiler :
kumral, ipekli, uzun kürklerin pırıldaması.
Yağlı, ağır fındığı Giresun'un.
Al yanaklı mis gibi kokan Amasya elması,
zeytin
incir
kavun
ve renk renk
salkım salkım üzümler
ve sonra karasaban
ve sonra kara sığır
ve sonra : ileri, güzel, iyi
her şeyi
hayran bir çocuk sevinciyle kabule hazır
çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım
yarı aç, yarı tok
yarı esir...




NAZIM HİKMET RAN

......: Acep memleketimin bu hallerini görse özlemini yine bu kadar aç bir duygusallıkla yazar mıydı??? Ruhu şâd olsun....

buena vista
02-02-2008, 17:35
Yillar günler gibi geçti gider;
Nerde o eski dertler, sevinçler ?
Belàya aldirmaz akli olan:
Bu da her sey gibi geçer, der.

HAYYAM

buena vista
16-02-2008, 10:36
Bembeyaz bir rüzgâra yazdım adını
alyeşil bir akarsuya, bilge dağlara
masmavi sevdalara ve umuda

Simsiyah bir acıya yazma beni
REFİK DURBAŞ

meraklı
02-05-2008, 11:42
Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerin uzağı gördüğü kadar genç
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü
Ne renk olursa gözün kaşın
Karşındakinin gördüğüdür rengin
Yaşadıklarını kâr sayma;
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna:
Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün.
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin.
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.

Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın….


Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın,
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret olduğun kadar Ona yakınsın.
Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın,
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.

Kendini yalnız hissettiğinnkadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin
İşte budur hayat !
İşte budur yaşamak….

Bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun….

Çiçek sulandığı kadar güzeldir,
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli,
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin, bunu da öğren;
Sevdiğin
Kadar
Sevilirsin


CAN YÜCEL

Ramo
19-06-2008, 11:28
http://galeri.internethaber.com/images/gallery/1539/1.jpg


HABERINIZ VAR MI?
Haberiniz var mi?
Gözünü baglamislar,
Idam sehpasina götürüyorlar dünyayi
Suçu ne ki?
Savastiriliyor dünya insani
Kederler basliyor,
Umutlar, sevinçler, arzular yikiliyor,
Kahroluyor insanlar.
Isimler anlamsiz,
Yarinlar yok, umutlar yok.
Olan tek sey
Yasamak, hayatta kalabilmek.

Haberiniz var mi?
Dünyayi idam ediyor birkaç kisi
Ona baglanan insanlarin,
Yasamak isteyenlerin,
Suçu ne ki?

ARZU KÖK

Lizzy
07-07-2008, 00:38
Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu,
birinciliği beyaza verdiler.

ÖZDEMİR ASAF

buena vista
12-07-2008, 16:23
İki kadife yaprak ve upuzun kulaklar,
İçlerinde dünyanın binbir sırrını saklar.

Dolaşır çayırlarda, yaslanır çimenlerde,
Bir musiki üstadı tıkır tıkır ayaklar.

Onundur adaların hoppa süvarileri;
Yaz gecesi sardı mı çamlıkları sıcaklar.

Sırmalı semerinden uzanıp iki yana,
Sarar o ince beli, beyaz esmer bacaklar.

Gözleri düşünceli, başı daima eğik,
Neler düşündüğünü fısıldamaz dudaklar.

Ara sıra şeytana uyup ta anırınca,
Sırtında tepesinde hemen kamçılar şaklar.

İnsana “eşşek” diyen cahillere sormalı:
Acep kimin lehine aramızdaki farklar?

Bence, hayatı sorup ondan öğrenmelidir,
Şu akıllı yaratık dediğimiz ahmaklar.
* * *

Yusuf Ziya`dan

Ramo
13-10-2008, 22:25
Demişler ki! Haram nedir bilmez Hayyam.

Ben Haram ile Helalı karıştırmam.

Dost ile içilen 'Şarap'helaldir,

'Puşt'ile içilen su bile Haram.....

meraklı
16-10-2008, 16:33
Rücu sanatının şahikası kabul edilen Sümbülzade Vehbi Efendi'nin yazdığı şiirin hikayesi şöyledir;

Zamanın padişahı Vehbi efendiyi yanına çağırarak "- Bana öyle bir şiir yaz ki, ilk mısrasını okuyunca seni öldürmek, ikinci mısrayı okuyunca seni ödüllendirmek isteyeyim"... Ve yazar...



Azm-ü hamam edelim, sürtüştürem ben sana,
Kese ile sabunu rahat etsin cism-ü can

Lal –ı şarab içirem, ve ıslatıp geçirem
Parmağına yüzüğü, hatem-i zer drahşan

Eğil eğil sokayım, iki tutam az mıdır
Lale ile sümbülü kahkülüne nevcivan.

Diz çökerek önüne,ılık ılık akıtam
Bir gümüş ibrik ile destine ab-ı revan

Salınarak giderken arkandan ben sokayım,
Ard eteğin beline, olmasın çamur aman

Kulaklarından tutam ,dibine kadar sokam
Sahtiyandan çizmeyi, olasın yola revan

Öyle bir sokayım ki kalmasın dışarıda hiç
Düşmanın bağrına hançerimi nagehan

Eğer arzu edersen, ben ağzına vereyim
Yeter ki sen kulundan iste lokum her zaman

Herkese vermektesin, bir de bana versene
Avuç avuç altını, olsun kulun şaduman

Sen her zaman gelesin, ben Vehbi’ye veresin
Esselamunaleyküm ve aleykümüsselam

:friends:-

buena vista
25-10-2008, 09:03
Bu gece olsun açık dursun
uykunun sınır kapıları
Ay ışığına sardığım düşlerimi
bu gece bırakacağım rüyana
Bu gece buluşacağım bedduanla

REFİK DURBAŞ

buena vista
25-10-2008, 18:40
Ciktim sokak sokak ellerim cebimde
Serseri mayin gibi dolanip duruyorum
Sözlerini tekrar tekrar geçiriyorum gözden
Neydi olup biten anlamaya çalisiyorum

Yol bitti çoktan galiba
Yol bitti çoktan

Simdi bu yaz aski paklar bizi
Eylülde ayrilik yeniden yoklar bizi
Zaman iksiriyle toplar bizi
Ben aslinda çok sevmistim ikimizi

Anladim bizim kusak çok takilmiyor aska
Öncelikler degismis malum devir baska
Genetik bir miras gibi hevesi kalmis
Derin bir yerde yüzeyde küçük çapta

Sezen Aksu

Ramo
25-10-2008, 18:53
1 - KADIN VAR ; Seftalidir, agizlari sulandir,
2 - KADIN VAR ; Kirazdir, kurtluysa bulandirir.
3 - KADIN VAR ; Visnedir, kaynat reçel diye tabak, tabak,
4 - KADIN VAR ; Karpuzdur, yandin; çikarsa kabak
5 - KADIN VAR ; Cins armuttur, iyi gelmez bize,
6 - KADIN VAR ; Musmuladir, afiyet olsun size.
7 - KADIN VAR ; Greyfurttur, sıkarsın çikmaz suyu,
8 - KADIN VAR ; Keçiboynuzudur, kemir ömür boyu.
9 - KADIN VAR ; Kestanedir, kis geçesiye sakla,
10 - KADIN VAR ; Kavundur mutlaka kokla.
11 - KADIN VAR ; incirdir, yaz kis yenir,
12 - KADIN VAR ; Muzdur, hemen soymak gerekir.
Hasili Kelam, Dünyada Her Kadinin Benzeri Bir Meyvadır.
Fakat Evlenince Erkegin Yedigi Hep Ayvadır !!!
Ben de derimki "
Çiçekleri açmadan meyvalar olmaz...
Onlar oniki meyvayla sınırlı kalmaz...
Ayvanın suçu ne? bilmezsen yemesini !!!
Kadının suçu ne? bilmessen seçmesini !!!

Alıntı

buena vista
25-10-2008, 19:45
Bir tek atinca sadece bir kadini,
Iki tek atinca iki kadini,
Üç tek atinca üç kadini
Ama sonrasinda,
her kadini,
ama, her kadini severim.

Lizzy
14-11-2008, 16:11
BENİ UNUTMA

Bir gün gelir de unuturmuş insan
En sevdiği hatıraları bile
Bari sen her gece yorgun sesiyle
Saat on ikiyi vurduğu zaman
Beni unutma

Çünkü ben her gece o saatlerde
Seni yaşar ve seni düşünürüm
Hayal içinde perişan yürürüm
Sen de karanlığın sustuğu yerde
Beni unutma.

O saatelerde serpilir gülüşün
Bir avuç su gibi içime, ey yar
Senin de başında o çılgın rüzgar
Deli deli esiverirse bir gün
Beni unutma..

Ben ayağımda çarık, elimde asa
Senin için şu yollara düşmüşüm
Senelerce sonra sana dönüşüm
Bir mahşer gününe de rastlasa
Beni unutma..

Hala duruyorsa yeşil elbisen,
Onu bir gün yalnız benim için giy
Saksındaki pembe karanfilde çiğ
Ve bahçende yorgun bir kuş görürsen
Beni unutma..

Büyük acılarla tutuştuğum gün
Çok uzaklarda da olsan yine gel
Bu ölürcesine sevdiğine gel
Ne olur Tanrıya kavuştuğum gün
Beni unutma..


Ü.Y.Oğuzcan

Master
26-11-2008, 06:53
Derviş olmayıp da neylesin, yapacak işi yok....

Dervişlik taslar amma, halka verecek aşı yok....

Ah vah diye bağırır, gözünde damla yaşı yok....

Görünüşün derviş de, asla Müslüman olamadın!!!

buena vista
12-12-2008, 15:06
Cennette huriler varmış, kara gözlü;
İçkinin de ordaymış en güzeli.
Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz:
Bak bir yanda şarap, bir yanda sevgili.

HAYYAM

Ramo
26-12-2008, 21:17
Bin şüpheyle kimliğimi soran dost

Seni bana giydim biz benim işte

Senden nerem farklı bir analiz et

Baktığın aynada yüz benim işte



Adem’le Havva’dan hasıl olmuşuz

Rahmandan rahime bir yol almışız

Bir vücut mülkünde mekan bulmuşuz

Kudret nişanesi iz benim işte



Kerbela çölünde susuz kavrulan

Kaf Dağında rüzgâr ile savrulan

Bazen hayra bazen şerre çevrilen

Her dilin ucunda söz benim işte



Kaç asır inledim sazın telinde

Türkü oldum koç yiğidin dilinde

Pir Sultan donunda Hızır elinde

Dar ağacındaki öz benim işte



Arşı kürsü sevgi ile yoğurdum

Bir ananın can evinde seğirdim

Ben senden doğarken seni doğurdum

Keşifsiz babadan giz benim işte



Tüm kainat hem akrabam hem hısmım

Her suret içinde gizlidir resmim

Bin bir çeşittedir ismim ve cismim

Kuşaktan kuşağa siz benim işte



Gahi gündüz oldum gahi de gece

Kamil lokmasıyım aça muhtaça

Her türlü lügatta bilinmez hece

Didari en iyi tez benim işte

Pakize ALTAN

(Ozan DİDARİ)

Ramo
26-12-2008, 21:30
Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla,

Yaşlanmak hoş değil, duvarlara baka baka.

Bir dost göz arayışıyla,

Saat tıkırtısıyla....

Korkmam geçinip gideriz biz mutlulukla,

Ama;

''Günün aydın, akşamın iyi olsun'' diyen biri olmalı.

Bir telefon çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.



Yoksa , zor değil, hiç zor değil,

Demli çayı bardakta karıştırıp,

Bir başına yudumlamak doyasıya.

Ama; ''Çaya kaç şeker alırsın?''

Diye soran bir ses olmalı ya ara sıra........

CAN YÜCEL

Ramo
01-02-2009, 22:25
Farkında Olmalı İnsan...
Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı.
Farkı Fark Etmeli, Fark Ettiğini De Fark Ettirmemeli Bazen...
Bir Damlacık Sudan Nasıl Yaratıldığını
Fark Etmeli.
Anne Karnına Sığarken Dünyaya Neden Sığmadığını
Ve En Sonunda Bir Metre Karelik Yere Nasıl Sığmak Zorunda Kalacağını
Fark Etmeli.
Şu Çok Geniş Görünen Dünyanın, Ahirete Nispetle Anne Karnı Gibi Olduğunu
Fark Etmeli.
Henüz Bebekken 'Dünya Benim!' Dercesine Avuçlarının Sımsıkı Kapalı
Olduğunu, Ölürken De Aynı Avuçların 'Her Şeyi Bırakıp Gidiyorum
İşte!' Dercesine Apaçık Kaldığını
Fark Etmeli.
Ve Kefenin Cebinin Bulunmadığını Fark Etmeli.
Baskın Yeteneğini
Fark Etmeli Sonra.
Azraillin Her An Sürpriz Yapabileceğini,
Nasıl Yaşarsa Öyle Öleceğini
Fark Etmeli İnsan
Ve Ölmeden E vvel Ölebilmeli.
Hayvanların Yolda Kaldırımda Çöplükte
Ama Kendisinin Güzel Hazırlanmış Mükellef Bir Sofrada Yemek Yediğini
Fark Etmeli.
Eşref-i Mahlûkat (Yaratılmışların En Güzeli) Olduğunu
Fark Etmeli.
Ve Ona Göre Yaşamalı.
Gülün Hemen Dibindeki Dikeni Dikenin Hemen Yanı Başındaki Gülü
Fark Etmeli.
Evinde 4 Kedi 2 Köpek Beslediği Halde
Çocuk Sahibi Olmaktan Korkmanın Mantıksızlığını
Fark Etmeli.
Eşine 'Seni Çok Seviyorum!' Demenin Mutluluk Yolundaki Müthiş Gücünü
Fark Etmeli.
Dolabında Asılı 25 Gömleğinin Sadece Üçünü Giydiğini Ama Arka
Sokaktaki Komşusunun O Beğenilmeyen Gömleklere Muhtaç Olduğunu
Fark Etmeli.
Zenginliğin Ve Bereketin Sofradayken Önünde Biriken Ekmek
Kırıntılarını Yemekte Gizlendiğini
Fark Etmeli.
FARK ETMELİ.
Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti Yarın Meçhuldür,
O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,O Da Bugündür.


CAN YÜCEL

Ramo
21-02-2009, 21:31
GÖLKÖY ADINDA BIR YER VARMIS GELIBOLU'DA
TELEVIZYONDA GÖSTERDILER GEÇEN GÜN.
GELENEK EDINMIS KÖY HALKI,
"BEN KENDIMI BILDIM BILELI BU BÖYLEDIR"
DIYOR MUHTAR:
29 EKIM'DE TOPTAN SÜNNET EDERLERMIS ÇOCUKLARINI...
DERKEN EKRANDA ENTARILI BIR ÇOCUK BELIRDI
KIRVESI TUTMUS KOLUNDAN
YATIRDILAR BIR KAMP YATAGINA,
ARDINDAN SÜNNETÇI OLACAK ZAT BOY GÖSTERDI
ELINDE BIÇAGIYLA,
ÇOCUK KALDIRDI BASINI, BAGIRDI:
"YASASIN CUMHURIYET" DIYE
BUNUN ÜZERINE DE EKRAN KARARDI

KORKARIM BU, SADE GÖLKÖYLÜLERIN DEGIL, UMUMUZUN
SADE KÜÇÜKLERIMIZIN DEGIL, BÜYÜKLERIMIZIN DE
DÜSTÜGÜ BIR TARIHSEL YANILGI
ÇÜNKÜ SÜNNET DEGIL, FARZDIR CUMHURIYET

Can Yücel

Ramo
23-02-2009, 19:45
http://www.tomsuk.name.tr/

Sesli Şiirler keyifle dinleyin

Lizzy
15-03-2009, 19:44
ÜSTÜ KALSIN

Ölüyorum Tanrım
Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür,
Biliyorum Tanrım.

Ama,ayrıca,aldığın şu hayat
Fena değildir...

Üstü kalsın...

CEMAL SÜREYA

Master
21-03-2009, 18:50
Aşık Veysel Şatıroğlu.... Kara Toprağa kavuştuğu gün.. 21 Mart 1973...

Aşık olmanın kıyaslanmaz erdemi ile tınıların kadar huzur içinde uyu....

Allah, bıraktığı eserlerine sahip çıkacak nesilleri devam ettirsin...


http://www.myspace.com/julideozcelik

Sağ üst köşe altında 2. Eser -- Kara Toprak...

Master
20-05-2009, 09:30
Uzaktaki şehrimin damları üzerinden

ve Marmara denizinin dibinden geçip

sonbahar topraklarını aşarak

olgun ve ıslak geldi sesin.

Bu, üç dakikalık bir zamandı.

Sonra, telefon simsiyah kapandı...

N Hikmet

buena vista
25-06-2009, 13:29
AZ GIDA

Bırakıyorum kendimi,
Yemiyorum, uyumuyorum,
Su vermiyorum çiçeklerime.
Parmağımı oynatmama değmez
Bir şey beklemiyorum.

Sesin kucaklamıştı beni,
Günler boyu buradaydı,
her gün
ondan küçük bir parça yedim,
onunla yaşadım günlerce.
Yol kıyısındaki
tahıl köklerini çekiştirerek
dağıtmadan yiyen
yoksulların kibirsiz hayvanları gibi.

Çok az, çok fazla
ses gibi,
benı kollarına alan,
bende kalmalısın.
soluk almıyorum
sesini duymadan.

Hilde Domin
Çeviren:Arife Kalender

Master
09-07-2009, 00:42
Tutkuların evinde savaş kırıkları var;
Kül olmuş bir bütün'ün yonga yanıkları var.
Eski özlemlilerin yeni bahçelerinde,
Anı kuyularının suskun çığlıkları var.

Özdemir ASAF

AnnE
29-07-2009, 13:21
Dost Dost Diye Nicesine Sarıldım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır
Beyhude Dolandım Boşa Yoruldum
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Nice Güzellere Bağlandım Kaldım
Ne Bir Vefa Gördüm Ne Faydalandım
Her Turlu İsteğim Topraktan Aldım
Benim Sadık Yarim Kara Topraktır

Vefa mı dedin ?
Kafasına takkeyi geçiriveriler adamın böyle !!!


664

Master
21-08-2009, 00:14
ALLAH BİRDİR PEYGAMBER HAK

Allah birdir Peygamber Hak
Rabbül alemindir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyim geldi sırası

Kürt'ü Türk'ü ve Çerkes'i
Hep Adem'in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi
Yanlış var mı ve neresi?

Kuran'a bak İncil'e bak
Dört kitabın dördü de Hak
Hakir görüp ırk ayırmak
Hakikatte yüz karası

Binbir ismin birinden tut
Senlik benlik nedir sil at
Tuttuğun yola doğru git
Yoldan çıkıp olma asi

Yezit nedir, ne kızılbaş
Değil miyiz hep bir kardaş
Bizi yakar bizim ateş
Söndürmektir tek çaresi

Kimi ne çeker dilinden
Hem belinden hem elinden
Hayır ve şer emelinden
Hakikat bunun burası

Şu alemi yaratan bir
Odur külli şeye kadir
Alevi Sünnilik nedir
Menfaattir varvarası

Cümle canlı hep topraktan
Var olmuşuz emir Haktan
Rahmet dile sen Allah'tan
Tükenmez rahmet deryası

Veysel sapma sağa sola
Sen Allah'tan birlik dile
İkilikten gelir bela
Dava insanlık davası…

Aşık Veysel Şatıroğlu

+++++

İnananlar için Ramazan ayının hoşluğu ile içhuzurun tamamlamasını dilerim...

Master
09-10-2009, 12:22
KİMİ SEVSEM SENSİN

her şeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet
sarışın başladığım esmer bitiyor
anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
dudakları keskin kırmızı jilet
bir belaya çattık / nasıl bitirmeli
gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
kimi sevsem sensin / hayret
kapıların kapalı girilemiyor
* * *

kimi sevsem sensin / senden ibaret
hepsini senin adınla çağırıyorum
arkamdan şımarık gülüşüyorlar
getirdikleri yağmur / sende unuttuğum
hani o sımsıcak iri çekirdekli
senin gibi vahşi öpüşüyorlar
kimi sevsem sensin / hayret
in misin cin misin anlamıyorum

ATTİLA İLHAN

Master
20-10-2009, 22:27
kerem gibi

hava kurşun gibi ağır!
bağır
bağır
bağır
bağırıyorum.
koşun
kurşun
eritmeğe
çağırıyorum...

o diyor ki bana:
— sen kendi sesinle kül olursun ey!
kerem
gibi
yana
yana...

deeeert
çok,
hemdert
yok
yüreklerin
kulakları
sağır...
hava kurşun gibi ağır...

ben diyorum ki ona:
— kül olayım
kerem
gibi
yana
yana.
ben yanmasam
sen yanmasan
biz yanmasak,
nasıl
çıkar
karanlıklar
aydınlığa..
hava toprak gibi gebe.
hava kurşun gibi ağır.
bağır
bağır
bağır
bağırıyorum.
koşun
kurşun
eritmeğe
çağırıyorum..

N Hikmet

buena vista
07-12-2009, 17:04
Sana sessizliği ben buldum diyorum yeniden
o usul ikindide, adın yakılınca
kömürleşince
büyük altın alevinde on dokuz yılının.
Sevgim alacakaranlığın bağlarını çözdü
yalnız senin fısıltına vermek için kendini,
beyaz odun alevinin o cam fısıltısına.

Anıların bir iğne batışıdır dudaklarıma,
hayatının masallarını kurdum bugün
bir elmanın ince kabuğunda.
Bu ara hep tedirginim,
bir pencerenin açılışını bekliyorum şimdi
arkandan gideyim
ya da parçalanayım diye üzgün kaldırımlarda.
Ama öylesine bir ses gelir ki dağlardan
acıdır uyumak, anmak ölümdür seni.

Ürkerek çekilir sessizlik,
yıldızsız gökyüzünden çekilir,
ağızlarımızın acelesinden,
solgun kamelyalardan, karanfillerden.

Gel, rüzgâra anlatalım öpüşlerimizi;
düşün: alacakaranlık bizi anlıyor,
sarı fısıltısından gözlerinin
biliyor nasıl hoşlandığımı,
kollarının beyaz suyundan.

Açmamış çiçeklere söyleyelim şarkımızı,
ayı gözetlemeyen çocuklara.
Birbirimize bakmadan söyleyelim.

Yalancıdır onlar, şu kuşlar, saçaklar.
Birbirimizi sevmiyoruz artık, sevmemiştik de.
Tutkuyla geldik, tutkuyla gidiyoruz.
Alacakaranlığın sesindeyiz artık,
çılgınlığın yüreğinde.

Gel, rüzgâra anlatalım öpüşlerimizi,
şarkımızın acı yüklerine.

Aşk ne ateştir, ne de mermer.

Aşk bana duyduğun acımadır senin,
benim sana.

EFRAIN HUERTA

ar_de_
05-01-2010, 17:55
Ey Arapça okuyanlar
Allah Türkçe bilmiyor mu
İngilizce Fransızca
Bize hitap kılmıyor mu

Çalışanlar geri kalmaz
Çalışmayan bir halt bilmez
Yalnızca fikirler ölmez
Peygamberler ölmüyor mu

Bizimdir bu bahçe, bağlar
Bizimdir bu yeşil dağlar
Canı sağ olsun softalar
Ayakkabı çalmıyor mu

Dost gezer dostluk bağında
Biz olur bizlik dağında
Gavurun Merih çağında
Alem bize gülmüyor mu

Bir bülbül getirmez yazı
Yalnızca bülbül avazı
Mahzuni korkmadan sazı
Kainat'a çalmıyor mu



Kaynak: Aşık Mahzuni Şerif

buena vista
06-01-2010, 21:30
Bir hayal peşinde dolandım durdum
Asla terk etmezem sanma unuttum
Sönmez ümidlerden beklerim yardım
Bu gün yarın dedim gönlüm avuttum

Gahi zengin oldum hülya yaşattım
Nerde güzel gördü isem laf attım
Sevda denizinde gönlüm aldattım
Arzularım suya düştü ne ettüm

Gahi fakir oldum hayli süründüm
Gahi mecnun oldum aba büründüm
Nerde güzel gördü isem yerindim
Ucu çıkmaz bir küçücük yol tuttum

Veysel bu sevdadan vazgeç dediler
Olup bitenleri yaz geç dediler
Sevdiğin kapıdan az geç dediler
Acı sözü sevdiğimden işittim

Aşık Veysel

buena vista
12-01-2010, 11:13
Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden
bire kuş gibi
vurulmuş gibi
kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!



Ah ne yazık!
Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!


Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!


Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
Atları rüzgâr kanat...
Atları rüzgâr...
Atları...
At...

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
renkler silindi.
Siyah örtüler indi
mavi gözlerine,
sarktı salkımsöğütler
sarı saçlarının
üzerine!

Ağlama salkımsöğüt,
ağlama,
Kara suyun aynasında el bağlama!
el bağlama!
ağlama!

N.HİKMET

Master
21-04-2010, 15:27
"Dün sabaha karşı kendimle konuştum.
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı.
Onu vurmaya gittim... kendimle vuruştum" Özdemir Asaf

buena vista
06-10-2010, 08:13
Gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver!
Şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan,
sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna, ondan haber ver!
Koyma bir kenara yüreğini, aç kapılarını,
gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama
gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna.
Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda,
ama aklını kaybedecek bir aşk varsa avuçlarında,
bırak aksın yollarına.
Yağ geç, yık geç, kimse inanmazsa inanmasın.
Sen inan yüreğine,
hem ona geçmezse kime geçer sözün?
Büyü, büyü..
Bak ellerin, ayakların kocaman,
aklın da maaşallah yerinde,
e ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye.
Akıllı ol, yüreğin gelir peşinden,
boşver yaşı başı,
aşk var mı aşk, sen ondan haber ver!


Takılmışsın yüzündeki, gözündeki çizgilere.
O çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün,
atmak mı istiyorsun kendini bir dereye soğuk bir kış günü,
öl gitsin..
Parayı pulu savurup,
bir balıkçı köyünde balık tutmak mıdır isteğin,
savrul gitsin..
Boş ver be yaşı başı,
kim tutar seni kim,
kendi yüreğinden başka kim?
Aklını al da öyle git,
ister bir duvara, ister bir odaya, ister kıra bayıra vur da git.
Dert etme ellerini, onlar da gelir seninle bırakmadıkça birine.
O biri de gelir gerçekten istediğin oysa,
seveceksen ve öleceksen uğruna..
Yaşa be, yaşa da öyle git, gireceksen toprağa..


Yaş 70'e gelse bile, hayat daha bitmemiş,
sen mi biteceksin?
Çekeceksen bile bayrağı,
yaşadım ulan dibine kadar diyemiycek misin?

Can Yücel

Ramo
29-10-2010, 00:48
http://mserdark.com/wp-content/uploads/2009/06/2.jpg

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin
En azından üç dil
Birisi ana dilin
Elin ayağın kadar senin
Ana sütü gibi tatlı
Ana sütü gibi bedava
Nenniler, masallar, küfürler de caba
Ötekiler yedi kat yabancı
Her kelime arslan ağzında
Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla
Kök sökercesine söküp çıkartacaksın
Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek
Her kelime bir kat daha artacaksın

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Canımın içi demesini
Canım ağzıma geldi demesini
Kırmızı gülün alı var demesini
Nerden ince ise ordan kopsun demesini
Atın ölümü arpadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
İnsanın insanı sömürmesi
Rezilliğin dik alası demesini
Ne demesi be
Gümbür gümbür gümbürdemesini becereceksin

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernuş
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu

Sesli
http://www.facebook.com/video/video.php?v=463531778216

Ramo
13-12-2010, 20:03
Benim ağzım pek yandı, ama siz dikkat edin,
Yalnız layık olan adama hürmet edin,
Haddini kim bilmezse ona hakaret edin,
Ele alçak durmayın, onu hakikat sanır,
Eşeğe gem vurmayın, kendisini at sanır.

İnsanların kimisi uyuz köpek gibidir,
Kimisi ayı gibi, kimi eşek gibidir,
Tilkiye doğru olmak, hakka sövmek gibidir,
Namerdi okşamayın, onu bir tokat sanır,
Eşeğe gem vurmayın, kendisini at sanır.

Pehpehler, pohpohlarla çok itleri at yaptık,
Uçurduk da göklere alkıştan kanat yaptık,
Hiç yoktan başımıza koca saltanat yaptık,
Üstüne çul vursanız, it onu kanat sanır,
Eşeğe gem vurmayın, kendisini at sanır.

İşini uyduranlar tilki gibi kurnazdır,
*****ı hep yalandır, zekası gayet azdır,
Yalanını tutsanız, fayda yok utanmazdır,
Yüzüne tükürseniz, onu kalafat sanır,
Eşeğe gem vurmayın, kendisini at sanır.

Gösterme karda gez de kimseye izlerini,
Kıymet bilmeyenlere arz etme cevherini,
Varlığını belli et, açmadan her yerini,
Bir hamal kayığını sarhoş bilmez, yat sanır,
Eşeğe gem vurmayın, kendisini at sanır.

Sözü yerinde söyle, demiri tavında döv,
Öveceğin adamı iyi tart da öyle öv,
Söveceğin adamın yüzüne tükür de söv,
Yüzüne tükürmezsen onu iltifat sanır,
Eşeğe gem vurmayın, kendisini at sanır.


Namdar Rahmi Karatay

Ramo
13-12-2010, 20:04
Sakın namert aşına sokma, elini yakar.

O tıkınsın, sen yutkun, bu da elbet can sıkar.

Bir iyilik yaparsa, bin kere başa kakar.

Böylelerden gelecek iyilikten ne çıkar.

Öylesine hayr eder bir soysuzun keremi,

Tezekten terazinin b.ktan olur dirhemi.



Namdar Rahmi Karatay

Master
03-06-2011, 07:18
Bütün taşlar gibi vekarlı,
hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
bütün yük hayvanları gibi battal, ağır
ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.
Arılar gibi hünerli, hafif,
sütlü memeler gibi yüklü,
tabiat gibi cesur
ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizleyen elleriniz.
Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.
Ve insanlar, ah, benim insanlarım,
yalanla besliyorlar sizi,
halbuki açsınız,
etle, ekmekle beslenmeye muhtaçsınız.
Ve beyaz sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya,
göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.
insanlar, ah, benim insanlarım,
hele Asyadakiler, Afrikadakiler,
Yakın Doğu, orta Doğu, Pasifik adaları
ve benim memleketlilerim,
yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu,
elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
Avrupalım, Amerikalım benim,
uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
ellerin gibi tez kandırılır,
kolay atlatılırsın...
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
söz yalan söylüyorsa,
ses yalan söylüyorsa,
ellerinizden geçinen
ve ellerinizden başka her şey
herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatli,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
elleriniz isyan etmesin diyedir.
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.

Nazım Hikmet Ran

Master
12-08-2011, 13:38
YAKIN TARİH

Gün gelir bu işe bu millet de şaşar
Tam kurşun işlemez deminde karanlığın
Bir ateş böceğidir başlar....

Master
19-08-2011, 15:28
TÜRK edebiyatının usta şairi Can Yücel’in Muğla’nın Datça İlçesi’ndeki mezarı, kimliği belirsiz kişi ya da kişilerin saldırısına uğradı


Yücel’in geçen cuma günü olan ölüm yıldönümünde, bazı kişiler tarafından vasiyeti olduğu ileri sürülerek mezarına şarap dökülmüştü. Dün açıklama yapan Ak Parti İlçe Başkanı Ahmet Sedat Deniz de bu şaraplı anmaya tepki göstermişti.

Dün geceyarısı meydana geldiği sanılan saldırıda Yücel’in mezarı, paramparça edildi. Bekçisi bulunmayan belediye mezarlığında, Datça Emniyet Amirliği ekipleri, inceleme başlattı. Polis, saldırganların olayı önceden planlayıp, yanlarında getirdikleri balyoz benzeri sert bir cisimle mezarı parçaladıkları ihtimali üzerinde duruyor.

Minik Bakış : Ayıp ama bunu yapan gavurlarda çok anlayışsız yani...

Master
16-10-2011, 09:51
“Bu sonu gelmez dönüşün sürüp gitmesinden
İki kişi mutlu, iki kişi sevinen.
Biri iyiyi, kötüyü gerçek bilendir.
Öteki ne kendini ne dünyayı bilen.”

Ömer Hayyam

Master
30-10-2011, 09:41
Yaşasın Cumhuriyet

Gölköy adında bir yer varmış Gelibolu'da
Televizyonda gösterdiler geçen gün.
Gelenek edinmiş köy halkı,
"Ben kendimi bildim bileli bu böyledir"
Diyor muhtar:
29 Ekim'de toptan sünnet ederlermiş çocuklarını...
Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi
Kirvesi tutmuş kolundan
Yatırdılar bir kamp yatağına,
Ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi
Elinde bıçağıyla,
Çocuk kaldırdı başını, bağırdı:
"Yaşasın Cumhuriyet" diye
Bunun üzerine de ekran karardı

Korkarım bu, sade gölköylülerin değil, umumumuzun
Sade küçüklerin değil, büyüklerimizin de
Düştüğü bir tarihsel yanılgı
Çünkü sünnet değil, farzdır Cumhuriyet