Tam Sürüm Bilgini Göster : Tarih Yapraklarından
Kemal Beğ ( .... - 10 Nisan 1919 )
Birinci Dünya Savaşı'nda Boğazlıyan 'da kaymakam olarak bulunan Kemal Bey, Mütareke olunca, Ermenilere zulüm yaptığı iddiası ve işgalci İngiliz-Fransız makamlarının baskısı ile 19 Nisan 1919’da haksız yere idam edilmişti. Ermeni azgınlığına ve komitacılığına kurban edilen Kemal Beyin aziz hatırası, aradan seksen yıl geçtikten sonra, bugün dahi yüreklerimizi sızlatmaktadır. Talat Paşa ile Cemal Paşa ve arkadaşlarının, daha sonra 50'ye yakın diplomatımızın kanını döken kirli eller, her yılın 24 Nisanını intikam günü ilan ederken, biz de Ermeni zulmünün pençesinde kahrolan Kemal Beyin ve diğer şehitlerimizin hatırasını, yurdun dört bir yanında yapılacak toplantılarla anmalıyız.
Sirkeci Gümrük Müdürlüğünden emekli Arif Bey, Bekirağa Bölüğü'nde tutuklu bulunan oğlu Kemal Bey'e her günkü gibi yemek götürüyordu. Kadıköyü'ndeki evinden çıkmış, Beyazıt Meydanı'na varmıştı. Vakit akşam üzeriydi.
Birden, meydana toplanmış büyük bir kalabalık gördü. Ne var, ne oluyor, diye merak etti. Kalabalığın arasına sokuldu. Tiplerinden, konuşmalarından, meydanı dolduranlardan çoğunun Ermeni olduğu anlaşılıyordu. İçlerinden birine sordu:
Bu kalabalık nedir, bir şey mi var?
Bir adam asıldı, ona bakıyoruz'
Bu cevabı duyan Arif Bey, birdenbire irkildi ve kalabalığı yararak, önüne çıkanları ite kaka sehpaya doğru yaklaştı.
Sehpada sallanan, oğlu Kemal Bey'in cesediydi.
Bir feryat kopararak yığıldı.
İdamda hazır bulunmak üzere Beyazıt'a gelmiş olan Merkez Kumandanı Osman Şakir Paşa, o tarafa doğru koştu. Arif Bey'in perişan halini görünce sordu:
Kimsiniz?
Yaşlı adamın ağzından bir inilti çıktı:
Babasıyım...
Osman Şakir Paşa birden kıpkırmızı kesildi, titremeye başladı:
Emriniz?
Evladımı bana veriniz!
"FERTLER ÖLÜR, MİLLET YAŞAR"
"Kabir taşım, hamiyetli Türk ve Müslüman kardeşlerim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır: Millet ve memleket uğrunda şehit olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal'in ruhuna fatiha!"
(Kemal Bey'in vasiyeti)
Derhal emir verildi. Kemal Bey'in cesedi sehpadan indirildi. Bahtsız baba hıçkırıklar içinde sarsılarak, oğlunun henüz tamamıyla soğumamış cesedine kapandı.
Tesalya'nın Yenişehir eşrafından Arif Bey. evladının cesedini Kadıköy'üne, teyzesi îsmet Hanımın evine nakletti.
Ertesi gün, bütün İstanbul ayaklanmıştı. Özellikle yüksek tahsil gençleri cenaze evinin önünü doldurmuştu. Üzerinde "Türklerin büyük şehidi Kemal Bey" yazılı bir çelenk getirmişlerdi.
Cenaze merasimi, terör ve baskıya rağmen, çok anlamlı oldu. Kadıköy İtfaiye Karakolu önündeki bir takım asker, cenaze geçerken, kendiliğinden selam durdu. Her adımda kalabalıklaşan cenaze alayının geçtiği sokaklardaki evlerden kadınlar hıçkırarak gözyaşları ile mateme iştirak ettiler. Tabut, gençlerin elleri üzerinde, muhteşem bir kalabalıkla Kuşdili'ne, Mahmud Baba Türbesi'ne götürüldü. Kemal Bey'in oğlu Adnan orada gömülüydü. Artık baba oğul, yan yana yatacaklardı.
Cenazenin başucunda konuşanlar genç, milliyetçi öğrencilerdi. Bir Tıbbiyeli gencin feryadını, arkadaşları gözyaşları içinde dinlediler:
Kemal! Sen, şu anda toprağa verdiğimiz bir çiçeksin. Orada büyüyecek dalların o kadar dikenli olacak ki, seni bu akıbete layık görenlerin hepsini param parça edecektir. İntikamın behemehal alınacaktır.
İDDİA
Facia 1919 yılının Şubat ayında başlamıştı.
Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf Vekili olan Kemal Bey, Ermeni tehcirinde ölümlere sebebiyet verdiği iddiası ve idam isteği ile yargılanacaktı.
Kemal Bey, aynı iddia ile, daha önce Yozgat İstinaf Mahkemesinde yargılanmış ve beraat etmişti. Şimdi, bu mahkemenin verdiği karar dikkate alınmıyor, yeniden divanıharp önüne çıkarılıyordu.
Devir öyle bir devirdi ki, Kemal Bey'i savunacak bir avukat bile bulmak zordu. Fakat Sadeddin Ferid Bey adında cesaret sahibi bir dava vekili gönüllü olarak, Kemal Bey'in müdafaasını üzerine aldı.
Yozgat'ta beraat ettiğini ileri süren Kemal Bey'in yeniden yargılanmasına karar veren Divanıharp başkanlığını Hayret Paşa yapıyordu.
Divanıharp savcısı Sami Bey görüşünü kısaca anlattı:
"Yüksek mahkeme heyeti, devletin ve milletin temiz alnına sürülmüş olan lekeyi ancak bir şekilde temizleyebilirdi: Herkesçe bilinen facialara ve mezalime sebep olanlar hakkında kanunî gereklerin yapılmasıyla.
Yüzyıllardan beri Osmanlı saltanatında refah ve saadet içinde yaşayan gayrı müslim unsurların sebep oldukları olaylar, idari hatalardan çok dış tesirlerden doğmuştu. Dosyalardan ve yabancı basından aldığı bilgilere göre, Ermeniler çok iyi hazırlanmış teşkilatlarıyla Osmanlı vilayetlerinin en önemli ve sınır bakımından en tehlikeli bölgelerinde birtakım mühim hareketlerde bulunmuşlardı. Bunun üzerine Savaş Hükümeti 1331 senesi Mayısında tehcire başvurmuş ve yanlış bir düşünceyle bu işi çocuklara ve kadınlara kadar yaygınlaştırmıştı. İşte bu tedbirsizlik sebebiyle, bazı kimseler şahsî çıkarlarını düşünerek bilinen faciaları meydana getirmişlerdi".
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey de, savcıya göre, bunlardan biriydi ve en şiddetli cezaya çarptırılması lazımdı.
ŞAHİTLER
Ondan sonra, nereden çıktıkları bilinmeyen bir sürü şahit, Kemal Bey'in yaptıklarını bir bir sayıp dökmeye başlamışlardı. Şahitlerin çoğu komitacıydı. Başka komitacılar da, İstanbul'da buldukları küçük Ermeni çocuklarını dahi mahkemeye getiriyor, şahit olarak dinletiyorlardı. Mahkeme heyeti, bunların hepsini sabırla ve dikkatle dinliyordu.
Azgın bir iftira kasırgasının orta yerinde yapayalnız kalmış olan Kemal Bey, kendisini uzun uzun savunmaya bile lüzum görmüyordu:
Hepsi yalandır, diyordu, hepsi uydurmadır. Reis Paşa, ben ne bunların dedikleri Keller (şimdiki Yenipazar) köyüne gittim, ne de oradan geçtim. Burada vuku bulduğunu söyledikleri cinayetlerden de haberim yok. Hele, parmaktan çıkmayan yüzüğü almak için kol kesmek?.. Rica ederim, bu vahşeti kim yapar? Bu derece kötü işi yapacak bir insan tasavvur edemiyorum. Esasen hiçbirini ispat edemezler. Çünkü hepsi iftiradan ibarettir. Benim haberim olmadan bir şey olmuşsa bilmem. Fakat bana bu ana kadar bu konuda hiçbir şikayetçi gelmemiştir. İlk defa burada, mahkeme huzurunda bu şikayetlerle karşılaşıyorum.
Kemal Bey'in yanıldığı bir nokta vardı. Parmaktan çıkmayan yüzüğü almak için kol kesecek kadar kimsenin alçalacağını zannetmiyordu. Van'ın Zeve köyünden Kıymet Başıbüyük'ün çok sonraları tarihin kanlı vesikaları arasına girecek şu ifadesini elbette ki bilmiyordu:
"Ermeni komitacıları hamile kadınların karnını süngü ile yırtıp çıkardıkları çocukları yine süngülerinin başında oynatıyorlardı. Kadın ve kızların kollarındaki altın bilezikleri almak için çok kolay bir usul bulmuşlardı. Hemen kasaturayı alıp kolu tamamen kesiyorlar, ondan sonra da bilezik veya yüzük gibi ziynet eşyalarını alıyorlardı".
Ne garip ve acı bir tecellî idi ki, bu vahşeti yapan Ermeni komitacılarının yerine masum bir Türk idarecisi aynı suçla suçlanarak yargılanıyor ve Ermeni komitacıları da bu zavallının mutlaka asılması, hem de yine bir Türk mahkemesi tarafından verilecek kararla asılması için tanık mevkiine oturuyorlardı.
Ve Divanıharp savcısı soruyordu:
Demek ki, sizin oradan geçen muhacir kafileleri bir taarruza uğramamışlardır.
Yoktur böyle bir şey... Hayır, katiyen haberim yok!..
Ermeni şikayetçilerden biri hemen atılıyordu:
Nasıl olur efendim? Keller köyünde yüzlerce ceset bulunmuştur. Bu sefer Reis soruyordu:
Bakın ne diyor? Bu kadar büyük vukuat olsun da mutasarrıfın, kaymakamın haberi olmasın, olur mu?
Yoktur Paşam... Bunların var demesiyle yok olan bir şey var olmaz.
Bu sırada, mahkeme salonunu doldurmuş olan ve çoğunu Ermeni komitacılarının teşkil ettiği kalabalık kahkahalarla gülmeye başlıyordu.
MÜDAFAA
Nihayet dava vekili Sadeddin Ferid Bey'in müdafaasından sonra söz Kemal Bey'e veriliyordu:
Düne kadar bir hakimler heyeti halinde olan sizler, şu dakikada bir tarih mahkemesi sıfatını almış bulunuyorsunuz.
Ermeniler tarafından öldürülen dindaşlarımın ve soydaşlarımın matemi Müslümanların yüreklerini sızlattığı ve her gün gelen kara haberlerin halkı tahrik etmekten geri kalmadığı malumdur. Ermeniler ise Rus ordularının kah önüne geçerek, kah arkasında kalarak, ekseriya memleketin asker kuvvetinden mahrum kalmasına güvenerek facialar meydana getirmekten çekinmiyorlardı. İddia edildiği gibi, Yozgat vilayeti dahilinden sevk edilen bazı Ermeni muhacir kafilelerine, Ermenilerin Müslümanlara reva gördükleri fecaate şahit olmuş bazı asker kaçaklarının tecavüzü ihtimal dahilindedir.
Ancak, savaşta yenilişimizin aleyhimizde meydana getirdiği hezeyanı durdurmak maksadıyla, iddia makamının da isteği üzere, kurbanlar verilmesi bir siyaset icabı sayılıyorsa, bu kurban ben olamam. Siz kurban seçmekle değil, ancak hak ve adaletle hüküm vermek vicdanî görevi taşıyan bir yüksek heyetsiniz. Mutlaka kurban aranıyorsa herhalde, bütün bu işlerin tertipçisi ve idarecisi olarak benim gibi küçük bir memur bulunacak değildir."
Bu müdafaaya karşı, Reis:
Kemal Bey, diyordu, emin olun, mahkeme, hükmünü hiçbir haricî hisse kapılmaksızın, sırf vicdani kanaatine dayanarak verecektir.
Halbuki , Kemal Bey'in mutlaka asılması için Fransız ve İngiliz işgal kumandanlarının, Ermeni komitacılarının ve Ermeni Patriği Zaven'in ağır baskısı devam etmekteydi.
Bunun üzerine, Divanıharp Reisi Hayret Paşa, Sadrazam Ferid Paşa ile yaptığı şiddetli bir münakaşadan sonra istifasını veriyordu.
Yerine de "Nemrut" lakabı ile tanınmış Kürt Mustafa Paşa tayin olunuyordu.
KARAR
Mahkeme, artık mahkeme olmaktan çıkıyor, önceden verilen bir emrin yerine getirilmesine memur bir heyet halini alıyordu.
Kemal Bey, Nemrut Mustafa Paşa'ya da:
Ben emir aldım, diyordu, bir memur aldığı emre itaatle mükelleftir. Ben sürgün olarak kasabadan çıkarılanlara en insanî harekette bulundum. Nitekim şimdi de hiçbir vicdan azabı duymuyorum.
Nemrut Mustafa, oturduğu yerden doğrularak Kemal Bey'e bağırıyordu:
Kış kıyamette bu kadar insanı, çoluk çocuğu ile dağlara, yaylalara sürerken Allah'tan hiç korkmadın mı? Bir gün senden bunların sorulacağını düşünmedin mi? Hem üstelik jandarmalara onları süngülemesini de emretmişsin, ne dersin?
Hayır, bunu asla kabul etmem. Ben kimsenin ölümü için emir vermiş bir adam değilim.
On binlerce zavallıyı, kadın, çocuk demeden, bu Allah 'ın kışında soğukta, dağ başlarında yürütmek, sanki süngülemekten daha mı iyidir? Üstelik, sen bir idare amirisin, bunları senin himayene vermişlerdir.
Sonra sesini daha da yükselterek soruyordu:
Memleketimiz dahilinde yaşayan vatandaşların birini diğeri üzerine sevk ederek can ve mal tecavüzüne teşvik etmenin cezası nedir, bilir misin?
İdamdır Paşam...
Kendi hükmünü kendi ağzınla verdin Kemal Bey, biz de senin için bu karara varmıştık.
Jandarma Kumandanı Binbaşı Tevfik Beye de 15 yıl hapis cezası verilmişti.
İNFAZ
Gerçekten, idam kararı önceden hazırlanmıştı bile. Mahkeme sona erer ermez, hazır olan karar, tasdik edilmek üzere Saraya gönderildi. Ancak Padişahın bu hususta tereddüt göstermesinden kuşkulananlar vardı. Bunlar Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey, Adliye Müsteşarı ve İngiliz Muhibleri Cemiyetinin Reisi Said Molla idi.
Bu iki adam; Damad Ferid Paşa'yı alelacele saraya gönderdiler.
Sultan Vahideddin, kararın tasdiki için Şeyhülislamdan fetva istedi. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, "Kemal Bey hakkında istenilen fetva değildir. 'Kazaya' aittir, benim ise kazaya yetkim yoktur" mütalaasında bulunarak fetva vermekten kaçındı. Padişah ısrar edince, umumî mahiyette "Bir Müslümanın, Müslüman olmayan birini öldürmesi halinde idama cevaz verildiği, ancak bu hükmün verilmesi için, öldürülenin yaralayıcı bir aletle yaralanması ve ölmesinin, bunun üzerine mirasçılarının "kısas" istemelerinin şart olduğu"nu bildirdi. Fakat, Padişahı tatmin için bir not eklemeyi de ihmal etmedi. Bu notta, Divanı Harbi Örfî tarafından ölüme mahkum edilen Kemal Beyin muhakemesi hak ve adalete uygun yapılmış olduğu takdirde, idam hükmünün muvafık bulunduğu, açıklanıyordu.
Bu fetva Sarayı tatmin etti. İrade hazırlandı, imzalandı. İdam için gerekli tedbirler alındı, hazırlıklar yapıldı. Sehpa kuruldu.
Kemal Beyin olup bitenden haberi yoktu. Bekir Ağa Bölüğü'nde, tutuklu arkadaşlarıyla oturmuş, konuşuyordu. Birden dışarı çağırdılar ve hemen yakalayıp Beyazıt Meydanı'na çıkardılar.
Ermeni komitacıları, mahkemeyi ve infaz için harcanan gayretleri adım adım takip ediyorlardı. İstanbul'un çeşitli semtlerinden pek çok serseri Ermeni’yi meydana toplamışlardı.
İstanbul'un Müslüman halkı da için için kaynıyordu. Günlerden beri bu dava ile meşgul olanların kulaklarında acı haber bir anda dolaştı:
Kemal Bey'e idam vermişler. Bu akşam asacaklarmış, Beyazıt'ta.
Halk, akın akın Beyazıt'a koşuyordu. Teşkilat-ı Mahsusa'nın o zamanki mensupları da Beyazıt'ta bulunuyorlardı.
Herkes birbirine soruyordu:
Niçin böyle karanlığa bıraktılar?
İşlerine öyle geliyor da onun için!
Meydanda olduğu kadar, yollarda ve meydana bakan damlarda da mahşerî bir kalabalık vardı. İdam sehpası, o zaman Harbiye Nezaretinin girişi olan, daha sonraları uzun yıllar rektörlük makamı olarak kullanılacak küçük binanın önüne kurulmuş, etrafı jandarma ve polis kordonu altına alınmıştı. İngiliz ve Fransız askerî birlikleri de binanın önünde duruyorlardı.
Güneş yavaş yavaş batıyor, pembe bir renk Süleymaniye tarafını kaplıyordu.
Dalgalanan kalabalık bir anda sustu.
Bir zafer takı gibi süslü Harbiye Nezareti kapısından çıkan bir müfreze süngülü askerin ortasında Kemal Bey geliyordu.
Yüzü solgun bir renk almıştı. 35 yaşlarındaydı. İdam mahkumlarına mahsus beyaz gömleği giymiş, ağır ağır yürüyordu. Metindi. Mukadderata teslim olmuş gibiydi.
SON SÖZ
Son sözü soruldu. O zaman, Kemal Bey, halka hitap etti:
Sevgili vatandaşlarım! Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki ben masumum, son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun böyle adalet'
Heyecandan boğulan çaresiz halk bir ağızdan cevap veriyordu:
Kahrolsun böyle adalet!
Benim sevgili kardeşlerim, asîl Türk milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet, elbette onlara bakacaktır. Allah vatan ve milletimize zeval vermesin, Amin!
Halk hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Meydan tam bir matem havasına bürünmüştü.
Manzarayı küçük köşkün pencerelerinden seyreden Said Molla'nın cellatlara emri, Kemal Beyin sözlerin bastırıyordu:
Söyletmeyin bu alçak herifi! Hemen asın bu köpeği! Ne duruyorsunuz, it oğlu itler!..
Kemal Bey, bu mazlum Türk evladı, iskemlenin üzerinden kendini boşluğa bırakmadan birkaç kelime daha söylemek imkanı buluyordu:
Borcum var, servetim yok! Üç çocuğumu millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın millet!
Kemal Bey'in cesedini, beyaz bir kağıt gibi, sehpada sallanırken gören Ermeni komitacıları sevinç çığlıkları atarak alkışlamaya başlamışlardı. Azgınlıkları son hadde varmıştı.
Fakat, süngü takmış jandarmaların üstlerine yürüdüğünü görünce seslerini kesip dağılmaya başladılar.
Artık yapacakları bir şey kalmamıştı zaten.
Yapacaklarını yapmışlardı.
0 gece, köşe başlarını İngiliz ve Fransız askerlerinin makineli tüfeklerle tuttuğu İstanbul'un üzerine inen karanlık perde, Türklük namına utanç verici, felaket dolu bir güne son veriyordu. Tarih 10 Nisan 1919'du.
Boğazlıyan'da bir mahalleye yıllar sonra "Kaymakam Kemal Bey Mahallesi" adı verildi. Aynı kasabada 1972'de Kemal Bey'in adını taşıyan bir ilkokul açıldı. Başöğretmenin odasında millî şehidin resmi asılıdır.
Kemal Bey'in kabri Mülkiyeliler Birliği tarafından yaptırıldı. Adına "Anıt-Mezar" denildi. 15 Aralık 1973 günü mezar sade bir törenle açıldı.
Kemal Bey ile ilgili bilgiler Orkun Dergisi Nisan 1999’dan alınmıştır.
Yıl 1922. 14 Ocak gece yarısı. Mustafa Kemal’in özel treni Eskişehir’e doğru gidiyor. Bu yolculuk bir kamuoyu yolculuğu olacak ve Gazi, savaş sonrası Anadolu’sunda bazı şehirlerin nabzını yoklaya yoklaya İzmir’e gidip annesini görecek. Ve Latife’yi.
Ama o gece çok sıkıntısı var Mustafa Kemal’in ve bir türlü uyku tutturamıyor.
Ali Çavuş kompartımanın kapısı önünde sigara üstüne sigara içiyor. Kapıya dayanmış karanlığı seyreder ken bir yandan da kendi kendine mırıldanıp duruyor.
“Bu işin bu kadar çabuk oluvereceğini hiç düşünmedim.
İşte, sonunda şifreli telgraf geldi. Zübeyde anamızı yitirdik. Peki, ne duruyorum. İçeri girip onu uyandırmalıyım. Ama işe bak, giremiyorum. Kıyamıyorum paşama. Nasıl derim ki: ‘Anamız öldü paşam!’ diyemem. Onun yüreği anası için atar. Hep söyler. Vatanı kurtarmakla anasını kurtarmak aynı anlama gelir onun için. Kapıyı açsam, telgrafı uzatsam, ‘Paşam sen sağ ol’ desem ‘Eyvah demez mi?’ ‘Koca vatanı kurtardım ama anamı kurtaramadım demez mi?"
Ali Çavuş, anlattığına göre birden yerinden sıçramış. İçeriden bir ses geliyor. Mustafa Kemal sesleniyor.
Çavuş kompartıman kapısını açıp selam duruyor:
“Emret Paşam”.
Mustafa Kemal yatağa oturmuş soruyor telaş ile:
“Ne demeye kapıda bekliyorsun sen?”
“Uyku tutturamadım da Paşam”
“Annemden bir haber var mı?”
“Az önce bir telgraf geldi dediler, şifreyi çözünce size sunacaklar.”
“Boşuna kıvranma Ali, benden de saklamaya çalışma. Ben haberi aldım.”
Ali Çavuş bir şey yokmuş gibi durmaya çalışıyor ve merakla soruyor:
“Ne olan, ne haber aldın ki paşam? Hayır haber inşallah.”
Mustafa Kemal usul usul anlatıyor.
“Az önce dalmışım, rüyamda yeşil bir ovada anamla el ele geziniyorduk. Hep olduğu gibi bana birşeyler anlatıyordu. Birden bir fırtına çıktı. Bir sel bastırdı, anamızı aldı götürdü. Hiçbir şey yapamadım. Hiç, hiç!..”
Çavuşu bir titremedir almıştı. Derken.. Mustafa Kemal emri verdi:
“Çocuk! Al getir şu telgrafı, hemen!”
Ali Çavuş kompartımandan çıkar çıkmaz, çözümü getiren görevliyle karşılaştı.
“Ver onu” dedi. “Paşamız bekliyor.”
Kağıdı aldı, içeri girdi, selam durdu ve: “Sen sağol paşam” dedi.
“Millet sağ olsun.”
Gözünden iri bir damla göz yaşı akıvermişti. Çavuş “Ağlama paşam” diye yalvardı.
“Neden? Ben insan değil miyim? Anam öldü. Ben buna ağlarım. Ama, Anavatan kurtuldu. Bununla da te selli bulurum. Benim için ikisi bir.”
İşte ben bunun için:
‘Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini’ diye cevap vermedim mi Namık Kemal’e? Birden Mustafa Kemal ile Ali Çavuş birbirlerine sarıldılar ve açık açık, hıçkırıklarla, içli içli ağlıyorlardı.
1. Churchill, avam kamarasında konuşurken, muhalif partiden
bir kadın milletvekili, Churchill' e kızgın kızgın şöyle seslenir:
- "Eğer, karınız olsaydım, kahvenizin içine zehir karıştırırdım."
Churchill, oldukça sakin kadına döner ve lafı yapıştırır:
- "Hanımefendi, eğer karım siz olsaydınız, o kahveyi seve seve
içerdim."
2. Sokrates ve eşi bir türlü iyi geçinemezlermiş. Bir gün eşi
Sokrates'e verip veriştirmiş, ağzına geleni söylemiş. Bakmış kocası hiç bir
tepki göstermiyor; bir kova suyu alıp başından aşağı boşaltmış.
Sokrat, gayet sakin:
- "Bu kadar gök gürültüsünden sonra bir sağanak zaten bekliyordum"
demiş.
3. Bernard Shaw ile Churchill hiç geçinemez ve sık sık birbirlerini
iğnelermiş. Bernard Shaw, bir oyununun ilk gecesine, Churchill' i davet
etmiş ve davetiyeye de bir pusula iliştirmiş:
- "Size iki kişilik davetiye gönderiyorum. Bir dostunuzu alıp
gelebilirsiniz. Tabii dostunuz varsa." Churchill, hemen cevap
göndermiş:
- "Maalesef o gece başka bir yere söz verdiğim için oyununuzu
seyretmeye gelemeyeceğim. İkinci gece gelebilirim, tabii oyununuz ikinci gece de oynarsa."
4. Bir gün Eflatun, talebelerinden birini kumar oynarken yakalamış ve
şiddetle azarlamış.
Talebesi:
- "İyi ama ben çok az bir paraya oynuyordum" diye itiraz edecek olunca
Eflatun cevap vermiş:
- "Ben seni kaybettiğin para icin değil, kaybettiğin zaman için
azarlıyorum."
5. Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü
filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka
hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara
çekilmedikçe geçmek mümkün değildir.
Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa:
- "Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem" der. Diyojen, kenara
çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir:
- "Ben çekilirim."
6. Meşhur bir filozofa:
- "Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar
fakirsiniz?" diye sorulduğunda:
- "Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan" demiş.
7. Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü Galile' ye hasımlarından biri:
- "Efendim" demiş, "Kulaklarınız, bir insan için biraz büyük değil mi?"
Galile:
- "Doğru" demiş, "Benim kulaklarım bir insan için biraz büyük ama,
seninkiler bir eşek için fazla küçük sayılmaz mı?"
8. Bir toplantıda, bir genç Mehmet Akif' i küçük düşürmek ister:
- "Afedersiniz, siz veteriner misiniz?" Mehmet Akif hiç istifini bozmadan
şöyle yanıtlamış:
- "Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?"
9. Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı
yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri
ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona:
- "Sen sır saklamayı bilir misin?" diye sormuş. Vezir:
- "Evet hünkarım, bilirim" dediğinde, Yavuz cevabı yapıştırmış:
- "İyi, ben de bilirim."
10. Bir filozofa sormuşlar:
- "Şansa inanır mısınız?" Filozof:
- "Evet, yoksa sevmediğim insanların başarılarını neyle
açıklayabilirdim."
Arka'daş
01-03-2006, 09:57
Cumhuriyet'in ilânından sonra İstanbul'da bir resepsiyon verilir. Tüm dünya ülkelerinin elçileri ve ateşeleri de davet edilir. Davet güzel bir şekilde devam etmektedir fakat İngiliz ateşesi olan binbaşının bakışları Mustafa Kemal'in gözünden kaçmaz. bütün davet boyunca kendisine dik dik bakmıştır ve bakmaya devam etmektedir. ne olduğunu öğrenmek için yaverini gönderir. Yaver Mustafa Kemal'e şöyle der:
- Paşam kendisine neden ters bir tavır takındığını sordum, o da bana Mustafa Kemal'in Çanakkale'de babasını öldürdüğünü söyledi.
Bunun üzerine Mustafa Kemal şöyle der:
- Git sor bakalım babasının Çanakkale'de ne işi varmış?
Cem Sultan, 15’inci yüzyılda İstanbul’u fethederek tarihe ‘Muhteşem Türk’ adıyla damga vuran, Fatih Sultan Mehmet ve Çiçek Hatun’un küçük oğlu… Fatih Sultan Mehmet’in Avrupa’da Rodos, Venedik, Moldovya, Arnavutluk ve Macaristan boyunca ilerleyerek süren başarılı seferleri Hıristiyan dünyasını korkuturken, yaşlandığı için ardından başa kimin geçeceği Osmanlı kadar Avrupa için de ilgi konusudur.,, Fatih, umulmadık bir şekilde mide ağrısından öldüğünde Cem, 22 yaşındadır… Fatih’in ölümü üzerine Roma’da büyük kutlamalar yapılır ve sevinçten kilise çanları üç gün boyunca çalınır….
Fatih, yerine Şehzade Cem’in padişah olmasını ister ve bu nedenle Cem’i 8 yaşında Anadolu’ya valilik yaparak devlet yönetimini öğrenmeye gönderir. Fatih Sultan Mehmet’in gözdesi olan Cem’in, babasının ölümünden sonra başa geçmesi beklenirken, Mehmet’in diğer oğlu, afyon tiryakiliğiyle bilinen sofu Beyazıd, Yeniçeri isyanını fırsat bilerek bir takım ayak oyunları ve entrikalarla tahtı ağabeyinden kapar… Cem’in tahta geçmekte yavaş hareket ettiği ve Cem’in yerine Beyazıd’ı isteyenler tarafından engel olunduğu ileri sürülür.
Cem ve o’nun Şii Müslüman taraftarları, Beyazıd’ın sünni Müslüman yandaşlarınca yenilgiye uğratılır. Cem ülkeyi Beyazıd’la aralarında ikiye bölmeyi teklif eder fakat kabul olunmaz ve II’inci Beyazıd başa geçer.
Fatih’in imparatorluk kanunundaki madde derki; ‘Oğullarımdan hangisi tahtı miras alırsa, diğer kardeşini ortadan kaldırma hakkına sahiptir.’ … Bu kanunun verdiği yetkiyle bir kazaya kurban gitmemek için İstanbul’dan kaçan Cem Sultan, babasından kendisine geçmesi beklenen taca sahip olma mücadelesini dışarıdan vermeye karar verir… Önce Mısır’a gider, ardından çaresizlik içinde Rodos Şövalyelerine sığınır. Şövalyeler iki yıl önce büyük kalelerini taş yığınına çeviren Fatih’in oğlunun misafirliğinden memnun olurlar… Cem, 1481 yılında Rodos Şövalyeleri tarafından misafir olarak alıkonulmuşsa da şövalyelerin candan bir ev sahibi olmadıkları sonradan anlaşılır, çünkü Sultan Beyazıd, kardeşi Cem’i kilitli tutmaları karşılığında şövalyeleri maaşa bağlamıştır… Şövalyeler Cem’i Fransa kralına verirler. Ardından Papa da bir süre Cem’e ev sahipliği yapar…
Şatolar arasında mekan değiştirdiği Fransa’ya transfer edildikten sonra Cem Sultan, romantik görünüşü ve prenslere özgü tavırlarıyla onu tutsak edenleri kendine hayran bırakır… Diğer tutuklularla ve onu tutuklayanlarla arkadaş olur, hatta genç kızlarını baştan çıkarır. Cem’le ilgili romantik hikayeler Fransa'da hala bilinmektedir.
Cem, o’nu tutsak edenler için önemli bir rehineydi…Cem’e sahip olmak Ortadoğu ile Avrupa arasında ateşli tartışmalara sebep olmuştur. Mısır' da Memluk Sultanı, Avusturya da Arşidük Maximilian, Venedik senatosu, Macar Kralı Cem’i kaçırmayı, alıp, satmayı veya esir almayı arzuladılar. Beyazıd Avrupa seferlerine Cem’in esir tutulması karşılığında çıkmadı… Papa ve Fransa Kralı Cem’i Haçlı savaşlarında Müslümanlara karşı kukla olarak kullanmayı planladılar.
Bu sırada Beyazıd da boş durmadı. Cem’i esir alanlara bırakmamaları için büyük miktarda rüşvet teklif etti, İsa’nın işkence gördüğü mızrak, Baptist John'un eli gibi büyüleyici hediyeler göndererek onları iknaya çalıştı…Türk ajanlar Cem’in esir tutulduğu şatoya suikast düzenlediler. Hatta papanın elinde olduğu dönemde su kaynağına zehir koydular… Bu haberlerin o sırada yeni doğmuş oğlu infaz edilmiş olan Fransa'daki Cem’in kulağına gittiğinde acımasız ve sert bir dille yazdığı şiir de şöyle der Şehzade Cem; Oğlumuz Oğuzhan’ın şehit olduğunu duyduk / Ve Cem Frengistan'da ıstırap doldu. / Oğuzhan'ımın saçının bir telini bile değişmezdim. / Osmanlı'nın ve Karun’un bütün hazinelerine.
Cem, kaçma girişiminde bulunduysa da başarılı olamamış ve içinde bulunduğu aşağılık duruma lanet eden isyankar şiirler yazmaya devam etmiştir…. Cem’in ana toprağını tekrar fethetme hayalleri yavaş yavaş söner ve umut yerini depresyona bırakır... Cem, kafirlerin Müslümanlar'ın üzerine yürümek için kendisini bir vesile olarak kullanmadan bir an önce canını alması için Tanrı'ya yalvarır. Cem’in bu dileği, 35 yaşında aniden ölmesiyle gerçekleşir. Cem, hem Fransa hem de anavatanında sultan olamamasına rağmen çektiği ıstaraba acımayla karışık çekici ve gösterişli şehzade olarak sevgi ve saygıyla anılıyor…
"Zaman Kaybolmaz. İlber Ortaylı Kitabı" Ortaylı'yı anlatıyor,
''Kırk Ambar Sohpetleri'' Ortaylı anlatıyor;)
http://i43.photobucket.com/albums/e397/suvari123/capture271.jpg İlber Hoca’nın Tarih Kurumu üyeliğini engellemek için oy sandığını kaçırmışlardı
TÜRKİYE İş Bankası Kültür Yayınları, Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın hayat hikáyesini yayınladı. Nilgün Uysal’ın üç sene boyunca uğraşarak hazırladığı "Zaman Kaybolmaz. İlber Ortaylı Kitabı" isimli 626 sayfalık eser yarın piyasaya verilecek ve son dönem Türk tarihçiliğinin bu büyük isminin etrafındaki hayran kitlesi, onun hayat macerasını doğumundan itibaren öğrenme şansına sahip olacak.
Ben, burada İlber Hoca’nın kitapta sözünü ettiği ve herbiri haber yahut akademik araştırma konusu olabilecek hadiselerden bahsedecek değilim ve kitapla ilgili olarak sadece iki hususa dikkat çekmek istiyorum:
Bu kitap, genç ama yetenekli bilim adamlarına dünyanın önde gelen álimlerinden olmalarının ve yarım düzine dili konuşabilmenin yolunu ayrıntılarıyla gösterirken, diğer taraftan da Türkiye’nin İlber Ortaylı gibi bir álime sahip olmasının sadece tesadüflerden kaynaklandığını anlatıyor. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Kırım’ın Ortay beldesinden mülteci olarak yollara düşen entellektüel ve asil bir ailenin Viyana’da vatansız olarak dünyaya gelen çocukları, daha sonra tesadüfen Türkiye’ye yerleşiyor, Türk vatandaşı oluyor, herşeyi merak ediyor, durmadan okuyor, araştırıyor ve devletten hiçbir destek görmeden bütün imkánları kendisi yaratıyor, belki bir yerde şansı da yaver gidiyor ve neticede Prof. İlber Ortaylı ortaya çıkıyor.
Kitabın verdiği en önemli mesaj, bence işte burada: Bugün "İlber Ortaylı" adında dünya çapında bir bilim adamına sahipsek, bunu sadece tesadüflere borçluyuz. Zira savaş yıllarında Kırım’dan ayrılan aile Türkiye yerine herhangi bir batı ülkesini seçmiş olsaydı, şimdi "İlber" isminde Avrupalı yahut Amerikalı bir allámeyi Türkçe’ye tesadüfen tercüme edilecek olan eserlerinden tanıyacak ve eminim, çok hayıflanacaktık!
"Zaman Kaybolmaz"ı okuyanlar hayret verici böyle birçok hadiseyle karşılaşacaklarına eminim ama kitapta yeralmayan bir hadiseyi de ben söyleyeyim: İlber’in Türk Tarih Kurumu’na üye olmasını engellemek için bir seçimde oy sandığı bile kaçırılmıştır ve İlber kuruma hálá üye kabul edilmemiştir!
İlber ile çalışmanın ne kadar zor olduğunu gayet iyi bilen ve eserin yazılma aşamasında birkaç defa tesadüfen bulunmuş bir kişi olarak, "İlber Ortaylı Kitabı"nı hazırlayan Nilgün Uysal’ı şimdi "cennetlik" görüyorum. Ama, kitabın sonundaki sayfalar dolusu eser listesindeki kitapların ve makalelerin sahibi olan aziz dostum İlber’e de "Son 20 senede çok gezdin, çok eğlendin, artık otur, eskisi gibi eser ver ve sonraki nesillere dillerde dolaşan hikáyelerinin yanısıra başka eserler de bırak" demeden edemiyorum.Murat Bardakçı
"Tarihin sedası hoş olmaktan çok gök gürültüsü gibi hacimlidir ve bitmeyen bir yankıyı andırır. Geçen altı asır, komşu yirmi küsur halkın ve en başta bizim tarihimizdir; ona sıcak bir ilgi, bilimsel bir araştırma ve düşünce ile yaklaşmamız gerekir." İlber Ortaylı
Murat Bardakçı;
sevgili Master yazmış ama,bu adamı hiç sevemedim.keyif alamadım yazılarından.
Kalem onun gibiydi ama başka birine yazıyordu sanki.Hep birilerinin silahı ile;
yapılmışı,inanılmışı yıkmaya çalışan olarak değerlendirdim.Kurtuluşun tarihini yazanların karşısına dikilecek.Kuşkular oluşturacaktı.
Elbette bir devrim vardı.Hem kahramanları hem hainleri hemde mazlumları olacaktı.Dahası tarihi yazanların hep kazananlar olduğunu bilmeyen mi vardı.
Necip Fazıl la başlıyan Vahidettin Hain değildi kampanyasına alet olan ikinci adam olacaktı.Murat Bardakçı.
Son günlerde Ecevit ile dillenen bu söz malesef M.Kemal Atatürk ün kendi eliyle yazdığı söylevindeki"Vahdettin haindi sözlerine tezat olacaktı.
Başka bir deyişle M.Kemal Yalancı demekti bu.Başka bir söylemle tarih adına öğrendiklerimizin de yalan olduğunu söylüyordu.Bardakçı efendi.
daha başka bir deyişle tarih birliğine leke düşürüyor.Beyaz bildiğimiz süte leke sürüyordu.
Velhasıl Bir olduğumuz, din,dil,ırk,sevgi, hepsini ipe asmışlardı,Can çekişiyordu.Tarihi de onların arasına katmışlardı.Bir mezar taşı kalmıştı yapılacak.
Yalvaç’ın Tokmacık köyü. Koca Hüseyinoğlu Kara Veli mahdumu Osman ve Araboğlu Feyzullah kızı Azime henüz yeni evli mutlu bir aile. Ama bir gün “Kirkor” mutluluklarına gölge düşürdü. Mahkemelik oldular.
Olay şöyle:
Osman 15 Haziran 1903 günü Yalvaç’a gelerek karısı Azime hakkında şikayet dilekçesi verdi. Delikanlı çok sevdiği karısının kendisini terk ederek baba evine gitmesini bir türlü içine sindiremiyor ve verdiği dilekçede mahkeme yoluyla hanımına tenbihat yapılarak eve dönmesini talep ediyordu. Kadı (Hakim) Azime’yi çağırdı. Azime başladı anlatmaya;
“Osman’ın karısı idim. Lâkin bundan altı ay önce eşim Osman bir tartışma sırasında köyümüz halkından Hacı İsa oğlu Memiş Ali’ye “Kirkor” demiş. O da; yanındaki avanesine ‘Ben Kirkorluğu kabul etmem, sürün şunu köyden size iki okka şeker vereceğim’ demiş. Bu durum karşısında Osman; ‘sözüm kendime, kirkorluğu ben kabul ettim’ diyerek sözünü geri almış. Bu durumda Osman’ın yanında kalamazdım. Çünkü ben Osman’la evlendim Kirkor’la değil. Çektim gittim babamın evine. Kendim 15 yaşındayım.”
Osman’ın yüzü kızardı, itiraz eder gibi olsa da daha sonra çağrılan şahitler Bağdatlıoğlu Hüseyin, Kelağaoğlu Mehmet ve Yusuf, Erikçioğlu Mehmet Ali, Çavuşoğlu Mehmet, Binbaşıoğlu Hacı Hüseyin, Hacı İbrahimoğlu Molla Mehmet, Kerimoğlu Osman olayı doğruluyorlardı. Ama bu şahitlerden bir kısmı da hadiseden sonra Osman’la birlikte Hatip Molla Osman’ın evine giderek burada Osman’ın tevbe-i istiğfar getirdiğini ifadelerinde belirttiler. Osman gözünü Azime’den ayırmıyordu. Dili kopsaydı da o kelimeyi sarfetmeseydi. Ama oldu bir kere, dili sürçmüştü. Halinden çok pişman olduğu belliydi. Kadı’ya göre Osman’ın tövbe ettiği sabit idi. Azime de buna itiraz etmedi. Tam 18 gün süren davanın sonuna gelinmişti. Davalı, davacı ve şahitler Tokmacık’tan Yalvaç’a günlerce eşeklerle gelip gitmişlerdi “Kirkor Davası” için. 3 Temmuz 1907 günü Kadı kararını açıkladı: Azime koca evine dönecekti.
Azime’nin de yüzü gülmeye başladı. Nasıl ki; Hans Alman’ı, Johny Amerikalıyı, İvan Rus’u, Mehmetçik Türk’ü sembolize ediyorsa, Kirkor’un da Ermeni’ye veya daha geniş anlamıyla Türk olmayan, Müslüman olmayana söylendiğinin farkındaydı Azime gelin.
Bu yüzden Osman’ın “Kirkor” olmadığını mahkeme kararıyla ancak teyit ettirdikten sonra, “Osmanım’ın artık başımın üstünde yeri var” diyerek güle oynaya kocasının evine gitti 15 yaşındaki Azime Gelin.
Aslında Azime Gelin, üniversite mezunu değildi, öyle süsleyip çerçeveletip duvara astığı bir diploması da yoktu, belki de okuma- yazma bile bilmiyordu. İşin hukukî yönü bir yana, bilinen bir şey varsa asırlar öncesinden ta Orhun Abideleri’nden süzüle süzüle gelen şifahi Türk kültürü, “şeref”, “haysiyet” ve “millî vakar” kavramları O’nu böyle bir davranışa sevketmişti. Bunun da adı tek kelime ile “irfan” idi. (Bu davanın tutanakları, 274 Numaralı Yalvaç Şeriye Sicili, s.252- 256’dan nakleden; Nuri Köstüklü, Yalvaç’ta Aile, Konya 1996, s.76- 79, 127- 129)
bikmisbroker
21-03-2006, 15:30
AŞAĞIDAKİ YAZIYI BİR ORTAOKUL ÖĞRENCİSİ, OKULUNUN DUVAR GAZETESİNE
YAZMIŞ.
İNANILMAZ GUZEL VE FARKLI BİR BAKIŞ AÇISI
İYİ DE YAPMIŞ.
BOL MİKTARDA İLETELİM LÜTFEN...
Bu ülkede yasayan her insanin bağımsızlığını ve demokrasisini
borçlu olduğu
insan:
ATATÜRK...
Gençliğinde kot pantolon giyememiş.
Sevgilisinin elinden tutup
hasılat rekorları kiran bir sinema filmine gidememiş...
Padişah ona Trablusgarp Cephesi'nde görev verdiğinde, lüks uçak
şirketinin,
first class koltuğunda viskisini yudumlayarak görev yerine gidememiş...
Halkına bağımsızlık fikrini anlatabilmek için kortej
esliğinde
Mercedes'lerle gezememiş Anadolu'yu...
Kurtuluş hareketini başlatmak için 19 Mayıs'ta Samsun'a ayak basan
ayağında
spor ayakkabısı ya da kovboy çizmesi yokmuş...
Kazandığı her savaştan sonra savaş sahasına fırlayıp moral veren
mini etekli
ponpon kızlar da yokmuş...
Tarih kitaplarına bakılırsa, Yunanlıları İzmir'den denize
döktükten sonra
timsah yürüyüşü de yapmamışlar...
Ülkesinde yapacağı devrimleri, unutmamak için not
alacağı bir
cep bilgisayarı olmadığı gibi, kendisine suikast girişiminde
bulunacakları
da cep telefonundan öğrenememiş!
Atatürk için üzülüyorum. Dağ gibi adam, bir radyo programına faks
çekemeden,
İsmet Pasa için Safiye Ayla'dan bir istek parçası isteyemeden
gitti ..
Lozan Zaferi'nden sonra veya Cumhuriyet'in ilanından sonra
arabaya atlayıp
sabahlara kadar korna çalıp, elinde bayraklarla sokaklarda tur
atamadı.
Evinin balkonuna çıkıp, bir şarjör mermiyi havaya sıkamadı.
Atatürk'e acıyorum...
Sen kalk, dört kadınla evlenebileceğin bir
dönemde dünyaya gel,
sonra değerini bilmeyip tek kadınla evlilik sistemini
getir. Aaaah ah...
Çılgın diskolara gitmek, sabahlara kadar içip, içip rock yapmak,
babasının mersedesini alıp söyle bir Emirgan turu çekmek dururken...
Bunları yapmadı Atatürk...
Keyif çatmadı...
Tüm hayatini ülkesinin kurtuluşuna ve uygarlaşmasına harcadı...
ISTE ONUN IÇIN BÜYÜK ADAMDI ATATÜRK HER FIRSAT ELINDE VARDI. O ISE
SADECE
BU MILLETIN BAGIMSIZLIGINI ISTEDI.
BÜTÜN SUÇU
2 KADEH RAKI IÇMEKTI
O KADAR.....
Sultan Murad Han o gün bir 'hoş'tur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vaz geçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah...
- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Anlaşılan o ki, Padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır.
Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar:
- Kimdir bu?
- Aman hocam hiç bulaşma, derler.
- Ayyaşın sarhoşun biri işte!
- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz...
Bir başkası tafsilâta girer:
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplarçarsısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine..
Hele yaşlının biri çok öfkelidir:
- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..
Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada! Tam Vezir de toparlanıyordur ki, Padişah keser yolunu:
- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
- İyi ya, saraydan bir kaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini...
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...
- Ayasofya ile Süleymaniye\'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, Vezir'in de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar.
Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara Vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
- Nasıl yani?
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?
- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir, cüzüne, tesbihine döner. Padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı
bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.
Kadın eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...
- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselâm. Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı.
Sonra getirip dökerdi helâya!
- Niye?
- Gençler içmesin diye...
- Hayret...
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker
gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara...
- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- İşte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; "Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle
yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada..."
- Doğru, öyle ya?
- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra; "Allah büyüktür hatun, dedi. Hem Padişah'ın işi ne?"
ŞİMDEN GERÜ HİÇ KİMESNE
KAPIDA, DİVANDA, MECLİSTE
SEYRANDA TÜRK DİLİNDEN
ÖZGE SÖZ SÖYLEMEYE
Karaman Bey'in ölümünden sonra, Selçuklu Sultanı IV. Rukneddin Kılıçaslan
(1264} Karaman Beyliği'nin idaresini Mehmet Bey'e vermeyip, Hutenoğlu Bedretlin
İbrahim'e vermiştir. Bedretlin İbrahim de isyan ederler korkusuyla Mehmet Bey ve
kardeşini yakalatarak hapsetlirmiştir. III. G. Keyhüsrev (1264) tahta geçince,
Mehmet Bey ve kardeşini hapisten çıkartmıştır.
Karamanoğlu Mehmet Bey, hapisten çıktıktan sonra Karaman civarına çekilerek, üstün zekası ve
idaredeki yetenekleri ile kısa zamanda beyliğini güçlendirmiştir.
SelçukluIar'ın Ahi ve Türkmenler'e (Karamanlılar'a) karşı takındığı tavır, Mehmet Bey'i Konya'ya
karşı harekete mecbur etmiştir. Moğollarla yapılan Kösedağ Savaşı (1243) ve daha sonraki yıllarda
Babai isyanları, Hatıroğlu'nun Niğde ayaklanması, Aksaray ve diğer yerlerdeki ayaklanmalar,
Selçukluları büyük oranda zayıflatmıştır.
Karamanoğlu Mehmet Bey'in 1277'de Konya'ya girerek Selçuklu tahtına naib olarak Siyavuş'u oturtması
ile iktidar; ezilen, horlanan, Türkmen, Avşar, Ahi ve Kara manlılar gibi Türkçe konuşan halkın eline
geçmiştir.
Karamanoğlu Mehmet Bey, Türkçe'nin devlet dili olarak konuşulmasını istiyordu. Çünkü dil, bir
milletin kültürünün geıişmesinde ve insanlar arası iletişimin sağlanmasında en büyük unsurdu. Bu
nedenle Karamanoğlu Mehmet Bey, 13 Mayıs 1277'de ünlü fermanını yayınlayarak Türkçe'yi yeni den
''devlet dili'' olarak ilan etmiştir.
Bu fermanla Ahmet Yesevi'den beri Türkçe söyleyip Türkçe şiir ve divan yazan Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi
Evren, Aşık Paşa ile Türkmen, Yörük, Avşar kabileleri ve Yunus Emre'lerin dilleri kanunla koruma
altına alınmış oluyordu.
İşte Karamanoğlu Mehmet Bey'in Türkçe'yi devlet dili olarak kullanma fermanı, bu
halkın öz dilini konuşmasının en kutsal bir hak olduğunun belgesi olmuştur.
Karamanoğlu Mehmet Bey'in Konya'yı işgali, hem Moğolları, hem de zorunlu olarak
Moğollara vergi vermeye mahkum olan Selçukluları harekete geçirdi. Moğollar
AnadoIu'da vergilerini toplayıp asayişi sağladıktan sonra, Tebriz ve doğuya döndüler. AnadoIu'da
yeniden karışıklıkların meydana gelmesi üzerine, büyük bir Moğol ordusu iki koldan tekrar Anadolu'ya
saldırdılar. Karamanoğlu Mehmet Bey'in ordusuyla Kızıldağ veya Karadağ bölgesinde yapılan savaşta
çok can kaybı oldu. Mehmet Bey ile beraber kardeşIeri Tanu, Zekeriya ve amcazadeleri de bu savaşta
şehit düştüler.
Moğollar ölenlerin kimliğini bilmiyorlardı. Ölen askerlerin silah ve elbiselerini alırken
Karamanoğlu Mehmet Bey'i tanıdılar ve başını keserek Konya'ya götürdüler. (1283)
61
Tarih sayfalarını aralamaya başladık,şöyle yakın tarihide dürbünleri dikelim Sayfaların arasına sıkışmış o kadar çok yaşanmış varki.Her biri bir ayrı bir ders.
-MUSTAFA MUĞLALI PAŞA
1901 yılında yaşamını adadığı Silahlı Kuvvetler'e katılan Muğlalı 1912-1913 yıllarında Balkan Savaşı'na, 1914-1918 yıllarında Birinci Dünya Savaşı'na katılır.Kurtuluş savaşında önemli görevler üstlenir.
-Onu hepimizin hafızalarıdan hiç gitmeyen meşhur.Menemen'de Kubilay'ı şehit eden gericileri yargılayan mahkemenin başkanlığını yaparken daha iyi tanırız.
sonrasında;
-1924 Şeh Sait isyanının bastırılmasında yer alacaktır.İstiklal mahkemelerinde görevler üstlenecektir.
-1924 İsyancılarının bir çoğunun techir kararını o verir.
-1938 dersim isyanın da önemli görevler aldığı bilinir.
-Bir dönem siyasi tarihimizde fırtınalar yaratacak oluşum da da o vardır.Bedelini en ağır o ödemiştir.Bir sürecin kurbanı seçilmiş ve kahrından ölmüştür.
Sevenleri onu anlatırken "dağ ancak böyle erir di" diyeceklerdir.
-Doğu Anadolu'da eşkıya ve kaçakçıların cirit attığı 1940'lı yılların başı... Devlet bölgede sıkıyönetim uyguladığı halde bir türlü soygunları, cinayetleri, ırza geçme olaylarını önleyemiyor.Başı bozukluk her yerde
Caniler bununla da kalmıyor, bölgede güvenliği sağlamak için canla başla görev yapan askerleri de pusuya dürüşüp arkadan vuruyor.
Sonra da Irak veya İran'a kaçıp kurtuluyorlar.
Bir süre sonra yeniden dönüp yine ortalığı kasıp kavuruyorlar.
Tam bir kargaşa hakim bölgeye.Çetelerin bir çoğu 1938 isyanından kurtulup haklarında arama emri bulunan eşkiyalar.
İşte o yıllarda çok deneyimli ve disiplinli bir asker olan Orgeneral Mustafa Muğlalı Üçüncü Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı'na getirilir.Bu olayların önlenmesinde görevlendirilir.
1943 yılında Van'ın Özalp İlçesi'nin sınır bölgesinde İran'a kaçmaya çalışan bir grup, güvenlik güçleri tarafından sıkıştırılır.Şiddetli çatışmadan sonra 33 eşkiya öldürülür.
-1946 seçimlerinde demokrat parti uzun pazarlıklar yaparak meclise girecek doğu milletvekilleri.Konuyu meclise getirirler.Suçsuz 33 kişinin öldürüldüğünü iddia ederek.
Cumhurbaşkanı İnönü ile Milli Savunma Bakanı Ali Rıza Artunkal, İçişleri Bakanı Hilmi Uran'ı sorumlu tutarlar.
-Aşiret ve kürt oyları nihayet bir parti bulmuş geçmişin intikamını almak peşindedir.
Aylarca süren tartışmalardan sonra 1943 yılındaki bu olay hakkında dava açılır ve 1947 yılında emekli olan Mustafa Muğlalı Paşa yargı önüne çıkarılır.
Muğlalı, yargılama boyunca bütün sorumluluğu üzerine alır ve zamanın hükümetini hiçbir şekilde suçlamaz.
önce ölüme mahkûm ediliyor sonra cezası 20 yıl hapse çevriliyor.
Askeri Yargıtay kararı bozar.
İkinci dava sürerken cezaevine kapatılan Muğlalı kahrından akli dengesini yitirir.
Kısa bir süre sonra da 1951'de 70 yaşında hayata gözlerini kapatır.
Tarihçiler bu olayı Yozgat kaymakamı kemal beyden sonra İkinci önemli olay olarak değerlendirilir.Anadolu isyancılarının ikinci kurşunu Muğlalıyı vuracaktır.
Mart 1921 - İnönü Ovası
İnsanın iflahını kesen buz gibi bozkır ayazında Ethem Çavuş'un sırtı üşüyor, avuçları ise kızgın mermi kovanlarına çıplak elle dokunduğu için alev alev yanıyordu. Top atışı on sekiz saattir durmaksızın sürüyordu ve bunca süreden sonra elleri neredeyse duyarsızlaşmıştı. Sabit, artmayan, ıstırap verici sayılmayacak basit bir sızlama gibiydi sadece. Oysa her iki avucu da tamamen su toplamış, kabarmıştı. Mart ayazında esen poyraz, İnönü ovasından kalkan tozu düşmana doğru süpürüyor, süvariler düşman hatlarına doğru, poyrazdan da hızlı hücum ediyorlardı. At kişnemeleri, top gümbürtüleri, insan çığlıkları, tüfek sesleri, süngü ve kılıç şakırtıları birbirine karışmış, Ethem Çavuş'un yarı sağır kulaklarında değişmez, bitimsiz bir savaş uğultusu haline gelmişti. Her ses o tek sesin minik bir harmoniği, o polifonik ezginin bir anda işitilip kaybolan notaları gibiydi. Ethem Çavuş, 75 mm'lik topu durmaksızın dolduruyor, her seferinde besmele çekip keşif kolundan bildirilen menzillere kıyamet yağdırıyordu.
Artık otomatik hale gelmiş hareketlerle sandıktan mermi alıyor, topa sürüyor, ateşliyor, boş kovanı çıkarıp ayaklarının dibindeki başka bir sandığa atıyordu. O anda eline bir somun ekmek verseler, onu bile topun mermi yatağına sürebilirdi. Sandıkta kalan sondan üçüncü mermiyi aldığında bir an duraksadı. Merminin üzerine bir çaput sarılıydı. Hareketini yavaşlatan bu saçmalığa söverek çaputu sökerken avucuna kalem büyüklüğünde demir bir çubuk düştü. Çaputun ve çubuğun anlamını çözmeye çalışırken sarı metalden mermi kovanına kazınarak yazılmış yazıya gözü ilişti. Okumaya vakti yoktu. Mermiyi topa sürüp ateşledi. Demir çubuğu cebine, boş kovanını ise bu sefer sandığa değil yere attı. Taarruza ara verdiğinde merakını uyandıran yazıyı okumak istiyordu. Birkaç dakika sonra soğumuş olan kovanı kaybolmaması için yerden alıp mintanının yakasından içeri attı.
Akşam ezanı vaktinde çarpışma durulmuş, mevzileri ileri, düşman hatlarına doğru ilerletme emri gelmişti. Batarya komutanı, Ethem Çavuşa istirahat verdi. Yarım saatlik istirahatta erler top arabasını çekerlerken o da yemeğini yiyecek, namazını kılacaktı. İlk iş olarak boş kovanı çıkarıp üzerindeki yazıyı okudu.
Kovanın üzerinde "Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 26 Rebiyülahir 1339* İnönü" yazıyordu. Birinci İnönü savaşının en kızgın günlerinden birinde düşülmüş not ve mermiyle gelen demir çubuk, İmalat-ı Harbiye atölyelerinde çalışanların bir mesaj istediğini gösteriyordu. Boşalan kovanlar Ankara'daki atölyelere yollanır, oradan tekrar doldurulup cepheye dönerdi.
Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savaş tamamen durulmuş, birlikler yeni mevzilerine yerleşmişti. Ethem Çavuş, cebindeki demir çubuğu çıkarıp bir köşeye oturdu. Ucu sivriltilmiş çubuk, bakır ustalarının 'kalem' dedikleri, metal üzerine desen oymaya yarayan keskin bir aletti. Eline yumruk büyüklüğünde bir taş alarak hafif tıklamalarla kendi mesajını kovana kazıdı.
"Aksekili Ethem Çavuş 8.Alay 3. Tabur 1.Batarya 20 Recep 1339** İnönü"
Beş gün sonra Ankara
Atölye'nin bir köşesinde cepheden gelen sandıkları açan kalfa, tezgâhlardan birinde harıl harıl çalışmakta olan ustaya seslendi. Sesinde, eşi doğum yapmış bir adama bebeğini müjdeleyen ebenin heyecanı vardı. "Kâmil Usta! Müjdemi isterim! Senin yavru cepheden dönmüş!" Tüm personel kalfanın ne söylemek istediğini anlamıştı.
Kısa bir süre için işler durdu. Hepsi sandıkların olduğu kısma koşturarak kovanın üstündeki yazıyı okumak için toplandılar. Tabii ki bu şeref Kâmil Ustaya aitti. Yüksek sesle Ethem Çavuşun notunu okudu.Atölyede bir bayram havası esmişti. Tüm çalışanlar, Kâmil Ustayı yeni baba olmuş biriymiş gibi kutluyor, hayır dualar ediyorlardı. Ustalar, iş tezgâhlarından birinin başında toplandılar. Kâmil Usta kovanın ağzının eğilen yerlerini düzeltip özenle kapsülünü yeniledi. İçine barutunu doldurduktan sonra yeni bir çekirdeği kovanın ağzına oturttu. Mermi hazır olunca, Ethem Çavuşun kovanın içinde geri yolladığı çelik kalemi yeni bir çaputla merminin üzerine sardı. Kundaklanmış mermiyi şefkatle tutarak yeni doldurulan bir sandığa yatırdı. Çalışanlar hep bir ağızdan "Allah kavuştursun" diyip işlerinin başına döndüler. Kâmil Usta, halen açık duran sandığa yatırdığı mermiye hüzünle bakıp "Selametle git aslanım. Allah muvaffak etsin. Çok bekletme bizi" dedi.
Kovan, Birinci İnönü savaşı sıralarında üzerindeki ilk notla Kâmil Ustanın eline geçtiğinde bu fikir doğmuştu. Karahisarlı Seyfi Çavuşun başlattığı bu geleneğin süreceğinden emin değildi; ama denemeye değerdi. Nitekim Aksekili Ethem Çavuş umutlarını boşa çıkarmamıştı. Cephede patlayan her merminin kovanı buradaki ustaların elinden geçtiğine göre bir aksilik olmazsa yeniden görüşeceklerdi.
Eylül 1922 - Ankara
Bir buçuk yıl içinde kovan sekiz kere daha atölyeye uğradı. Üzerindeki mesajların sayısı da sekize ulaşmıştı. Mesaj yazanların sekizi de başka alay ve taburlardan farklı kişilerdi. Kovan her keresinde atölyedekilere daha büyük bir coşku yaşatıyor, istiklâl savaşının her zorlu durağından Ankara'ya barut, kan ve zafer kokusu taşıyordu. Türk ordusunun İzmir'e girdiği gün Ankara'da bayram havası eserken kovan yeniden gelmiş, ama bu sefer tüm atölyeyi yasa boğmuştu.Kovanın içinde, çelik kalemin yanı sıra bir mektup ile bir tane de bakır künye vardı. Kovanın üzerine kazınmış dokuzuncu notta;
"Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 12 Muharrem 1341*** Banaz" yazılıydı.
Atölyedekiler mektubu açıp okumaya koyuldular; "Bismillahirrahmanirrahim. Selamün aleyküm gayretperver ustalar.Allah'a şükürler olsun ki mendebur düşman kaçıyor. Muzaffer Türk ordusu beş gündür durup dinlenmeksizin kâfiri kovalıyor. Güzel İzmir'e, kalplerimizdeki imânımız kadar yakınız artık. İki gün evvel Banaz'daki muharebede bataryamın çavuşlarından Seyfi, kalleş düşmanın kurşunuyla şahadete ermiştir. Cenazesini sıhhiyecilere teslim etmeden önce mintanının içinde bu kovanı buldum. Malumunuzdur ki vefat eden neferin künyesi ailesine yollanır. Lâkin beş gün önce Karahisar'ı ele geçirdiğimizde, Seyfi Çavuşun ailesinin düşman tarafından katledildiğini öğrendik. Bu kahraman Türk evladı kederini yüreğine gömüp anacığını, babacığını defnedemeden düşmanın peşine düştü. Üç gün sonra kendisi de hakkın rahmetine kavuştu. Kovandaki yazılardan anladığım üzere bu topçu neferlerin bir ailesi de sizler olmuşsunuz. Bu sebeple Seyfi Çavuşun künyesini sizlere yolluyorum. Başınız sağ olsun. Hayır dualarınızı bizlerden, Fatihalarınızı aziz şehitlerimizden esirgemeyiniz. Hakkın rahmeti üzerinize olsun. Yüzbaşı Muhsin Talat. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 14 Muharrem 1341 Salihli"
Mektup bittiğinde tüm personel ağlıyordu. Atölyeye bir ölüm sessizliği çökmüştü. Hiç tanımadıkları halde iki satır yazıyla kardeş oldukları Seyfi Çavuşun ardından Fatiha okuyup amin dediler. Amin, işin bahanesiydi. Ellerini yüzlerine sürüp çevrelerine belli etmeden gözlerini silmekti dertleri. Oysa her biri bir diğerinin de ağladığını biliyordu. Dışarıdan gelen neşe dolu marş sesleri bile kederlerini dağıtamıyordu.
İzmir'in dağlarında çiçekler açar
Altın gümüş orda sırmalar saçar
Bozulmuş düşmanlar sel gibi kaçar
Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa
Adın yazılacak mücevher taşa.
Kâmil usta yutkunarak tezgâhının başına oturdu. Kovanı yeniledi ama bu sefer, minik iki perçinle Seyfi Çavuşun künyesini kovanın dibine çaktı. Yine her zamanki merasimle mermiyi kundaklayıp sandığa yatırdı. Oysa o mermi bir daha düşman mevzilerine gönderilmeyecekti.
Ocak 1923 - Ankara
Savaşın bitmesinin ardından Ankara'daki mühimmat depolarında sayım ve temizlik yapılıyordu. Sandıklar tek tek açılıyor, mermiler sayılıp yeniden sandıklanıyor, kayda geçirilip daha tertipli bir cephaneliğe gönderiliyordu. Teğmen Hamdi Vâsıf, Kâmil ustanın hazırlayıp kundakladığı mermiyi buldu. Böyle bir anının -belki de yıllarca- sandıkların içinde kalmasına gönlü elvermedi. Ciddi bir suç işliyor olmayı göze alıp mermiyi evine götürdü. Niyeti, ömrünün sonuna kadar mermiyi bir anı olarak saklamaktı. Öyle de oldu; ama mermi bir kez daha kullanıldıktan sonra Hamdi Vâsıf'ın evinde, camekânlı konsolun içindeki yerini alacaktı. Üstelik teğmen, bir tesadüf eseri merminin hikâyesini öğrenecek, bu hikâyeyi hatıratında yazacaktı.
29 Ekim 1923 - Ankara
Teğmen Hamdi Vâsıf Ankara kalesine çıkan dik sokakları koşarak tırmanıyordu. Soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı. Surlara ulaşınca 75 mm'lik toplardan birinin yanına koştu. Yarım saat önce 20:30 sıralarında meclisten, cumhuriyetin ilan edildiği duyurulmuştu. 101 pare top atışıyla cumhuriyet kutlanıyordu ve Seyfi Çavuş'un mermisi bu şöleni kaçırmamalıydı. Yetmiş, belki de sekseninci atışta topçuların yanına ulaşabilmişti. Yüzbaşı Muhsin Talat'ın yanına giderek sert bir asker selamı verdi.
"Hamdi Vâsıf Edirne! Bir maruzatım var komutanım"
Yüzbaşı sorar gözlerle genç subaya bakıyordu.
"Evet teğmenim? Sizi dinliyorum"
Teğmen, üniformasının içinden mermiyi çıkarıp yüzbaşıya uzattı.
"Yüzbirinci pareyi en çok bu mermi hak ediyor komutanım. Müsaadenizle bu şerefi ondan esirgemeyelim"
Yüzbaşı Muhsin Talat gözlerine inanamamıştı. Sevinç gözyaşlarını tutamadı. Hamdi Vâsıf'a defalarca teşekkür ediyor, çevresindeki askerlere mermiyi sökebileceği bir iki alet getirmelerini emrediyordu. O kadar heyecanlanmıştı ki neredeyse aralarındaki rütbe farkına bakmaksızın genç teğmenin ellerini öpecekti. Mermiyi alıp çekirdeğini dikkatlice yerinden çıkardı. Kovanın tepesine bir bez parçası tepip iyice sıkıştırdı. Subay şapkasını çıkarıp surun üzerine koydu. Mermiyi şapkanın içine yatırdı. Toplar atışlara devam ediyordu. 82, 83, ...97, 98, 99...On dakika kadar sonra, atışları sayan çavuş
"Yüzüncüyü attık komutanım" diyince, Muhsin Talat, kovanı topun yatağına kendi elleriyle sürerek ateş emrini verdi. Subayların kılıçlarını çekerek >selamladığı o son top sesi Ankara'nın her duvarından yankıyıp dört yıllık istiklâl savaşının tüm hikâyesini anlatmıştı sanki. Rütbe ve mevkilerine bakmaksızın topun başındaki tüm askerler kucaklaşarak birbirlerini kutladı. Son olarak Yüzbaşı Muhsin Talat ile Teğmen Hamdi Vâsıf sarıldılar. Kovan ayaklarının dibindeydi. Yüzbaşı eğilip saygıyla kovanı yerden aldı. Avuçlarının yanmasına aldırmadı bile. Hamdi Vâsıf, yüzbaşının kovanı biliyor olmasına şaşırmıştı. Muhsin Talat, sorar gözlerle kendisine bakan genç subaya ötedeki, üzeri son baharın son kır çiçekleriyle ve iki küçük Türk bayrağıyla süslenmiş masayı işaret etti.
"Gelin teğmenim. Bizim çocuklar çay demlemiş. Çay içip sohbet edelim. Size kovanın hikâyesini bildiğim kadarıyla anlatayım ve sizin hikâyenizi dinleyeyim"
Dört gün sonra kovan, Millet Bahçesinde bir tahta masanın üzerindeydi ve çevresinde üç adam oturmuş sohbet ediyorlardı. Yüzbaşı Muhsin Talat, Teğmen Hamdi Vâsıf ve Kâmil Usta. O gün aralarında bir karar aldılar. Kovanı her yıl cumhuriyet bayramında değiş tokuş etmek üzere nöbetleşe saklayacaklardı. Kovanın nihai sahibi, içlerinde en son ölen kişi olacaktı. 1936 yılında Kâmil ustanın ve 1942 yılında Muhsin Talat'ın vefat etmesiyle kovan Hamdi Vâsıf Gazikovan'a kaldı. 1934'deki soyadı kanununda bu üç adam da "Gazikovan" soyadını almışlar, kovanın aracılığıyla isim kardeşi olmuşlardı. Aralarındaki ülkü kardeşliği ise zaten yadsınamazdı. "Kovan" sözcüğü insanlarda "Kovalayan" anlamını çağrıştırıyordu. Bu yüzden üç adam da soyadlarının anlamını sorana sormayana, hikâyeyi heves ve gururla anlatıyorlardı.
Temmuz-2005 İstanbul
Gazikovan ailesinin evi"Alooo! İyidir kanki yaa nolsun! Siz ne ayardasınız? Bizim valide sultan akşam akşam iş çıkardı başıma... Taşınıyoruz ya; bodrumdaki öteberiyi toplayacakmışım. Bir sürü ıvır zıvır var. Bir hurdacı çağıralım dedim dinletemedim.... Ya ! Gelirim gelmesine de annem yaratık gibi dikilmiş başıma hareket çekiyor... Tamam baba. Araşırız. Baaay!"
Evin 20 yaşındaki oğlu Sertan telefonu kapatıp annesine ters bir bakış fırlattı;
"Ne var yaa? Ne kaynaşıp duruyon?"
"Doğru konuş yırtarım ağzını. Bodrumu toplamadan hiçbir yere gidemezsin"
"Tamam yaa! Toplayacağız işte"
"Hadi sallanma"
Sertan karanlık ve nem kokan bodrumun ışığını yakıp ayaklarının dibinde yığılı karton kolilere sıkı bir tekme savurdu. Nereden başlayacağını bilmez bir halde kolilere bakarken bir tanesini sinirle tepetaklak etti. Koliden dökülenlerin en üstünde sedef kakmalı ahşap bir kutu gözüne çarptı. Kutuyu açıp içindeki kovanı çıkardı. Bir süre üstündeki Osmanlıca yazıları inceledikten sonra kutudaki meşin kaplı defteri eline aldı. Mürekkepli kalemle muntazam bir yazıyla doldurulmuş defteri okumaya koyuldu. Neyse ki defterdeki yazılar Latin alfabesiyle yazılmıştı;
"Evlatlarım, torunlarım! Bu kovan şanlı bir tarihin tezahürüdür. Üzerinde yazanları yeni alfabemizle bir arka sayfaya not ettim. Bu defterdeki hikâye ve kovan, sizlere intikal ettirdiğim en kıymetli mirâsımdır. Sakın ola ki yitirmeyin ve satmayın. Kıymet bilmezlerin himâyesine vermeyin. Gerekli hürmeti ondan esirgemeyin. Evinizde, vatan kadar kutsal yegâne varlık varsa o da bu emanetimdir. Hakkın rahmeti ve inâyeti üzerlerinize olsun. Babanız, dedeniz, Emekli Albay Hamdi Vâsıf Gazikovan. 29 Ekim 1953"
Hamdi Vâsıf ve eşinin 1956 yılında bir deniz kazasında ölmelerinin üzerine eşyaları, acılı aileye yardım etmek isteyen konu komşu tarafından toparlanıp oğulları Şerif ve kızları Hamiyet'in evlerine götürülmüştü. İşe yarar eşyalar iki evde kullanılırken, kutuların çoğu yıllar boyu hiç açılmamış, bodrum katlarda neredeyse çürümeye terk edilmişti. Babasının kovan hakkındaki hikâyesini defalarca dinlemiş olan Şerif Bey, bir yığın eşyanın arasından kovanı bulup çıkarmaya üşenmiş, her aklına geldiğinde bir sonraki sefere ertelemişti. Lâkin kovan gün yüzüne çıkamadan Şerif bey de Hakkın rahmetine kavuştu. Ardında, hikâyeyi önemsemeyecek kadar az bilen iki evlat bırakarak. Hamdi Vâsıf'ın bu en değerli mirasına elli yıl sonra ilk dokunan, torununun çocuğu Sertan oldu. Genç adam loş ışıkta defterin sayfalarını hızlı hızlı çevirerek her sayfadan birkaç cümle okudu. Defterde yazılanlar çok da ilgisini çekmemişti. O sırada çalan cep telefonunu yanıtladı;
"Alooo! .....Hadi yaa! Mega fikir!................Tamam moruk. Geliyorum. Bekleyin. Kızlardan kimler var?................Uff! Kadroya bak! Pelin'e dokunanı yakarım bilmiş olun"
Elindeki kovanla defteri duvarın dibine doğru fırlatıp bir küfür savurdu "Ulan başlarım kovanınadaaaa, defterine deee!" . Söve saya merdivenleri çıktı. Annesinin bağırtılarını kulak arkası ederek kapıyı çarpıp kendini sokağa attı. Alemlere akmaya gidiyordu.
Bir hafta sonra hamallar Gazikovan ailesinin eşyalarını Sarıyer'deki yeni evlerine indirirken, Maltepe belediyesinin temizlik işçileri ise boş evin önündeki karton kutuları çöp arabasına yüklüyorlardı. Aracın hidrolik presi tıslayarak kutuları hazneye sıkıştırırken yükselen çatırtılar, bir milletin kadir bilmezliğine yakılmış ağıt gibiydi. Çatırdayan, kovanın sedef kakmalı tabutu değildi tabii ki. Cumhuriyetin yitirilen ruhuydu. Mustafa Kemal'in tüm kötülükleri, cehaleti, geriliği ve aczi içine hapsedip kilitli bir şekilde milletine emanet ettiği Pandora kutusuydu. Çeyrek asır süren bir diriliş efsanesinin, yarım asır daha sonra gördüğü muameleye isyanıydı. Ve hatta, Sertan'ın yaşındayken şehit olan Karahisarlı Seyfi Çavuş'un kemikleriydi.
Sevgiyle kalin..
bikmisbroker
10-05-2006, 04:06
http://img.photobucket.com/albums/v85/bbroker/kanuni7kk1.jpg
Türkiye'de Yeni Bir Ulusal Yükseliş Dalgasının Simgesi Haline Gelen Şu Çılgın Türkler, Turgut Özakman'ın Kendi Anlatımları Ve Tarihsel Görüntülerle Elinizdeki Belgesel Yapımda Canlanıyor.
Emperyalizme Karşı, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın Ve Kahramanlarının İnanılmaz Destanı...
Kurtuluş Savaşı''nın Başlangıç Evresinden, Ulusal Devletin İnşasına Kadar Uzanan Tüm Tarihi Dönem...
Anadolu İhtilalinin Bilinmeyen Olayları Ve Kahramanları...
Turgut Özakman''ın Anlatımları Ve Tarihsel Görüntülerle...
Yeni Kuşakların İlgiyle İzleyerek, Tarihimizi Öğreneceği, Benzersiz Bir Armağan. Bir Başyapıt...
Bolum 1: Yikim ve Somurgelesme
Bolum 2: Dur!…Burasi Canakkale
Bolum 3: Yuzyillik Suikast: Sevr
Bolum 4: Ihanet ve Vahdettin
Bolum 5: Kurtulusa Dogru
Bolum 6: Anadolu'da Coban Atesleri
Bolum 7: Secr'den Misak-i Milli'ye
Bolum 8: Kuvayi Milliye
Bolum 9: Bir Milletin Dogusu
Bolum 10: Zafere Dogru
Bolum 11: Emperyalizme Karsi Zafer: Lozan
Bolum 12: Onur ve Zafer
Bolum 13: Bagimsiz Turkiye
Bolum 01-07 Linkleri
http://rapidshare.de/files/18801202/...TRC.part01.rar
http://rapidshare.de/files /18803394/...TRC.part02.rar
http://rapidshare.de/files/18805862/...TRC.part03.rar
http://rapidshare.de/files/18808400/...TRC.part04.rar
http://rapidshare.de/files/18811216/...TRC.part05.rar
http://rapidshare.de/files/18814265/...TRC.part06.rar
http://rapidshare.de/files/18817882/...TRC.part07.rar
http://rapidshare.de/files/18821459/...TRC.part08.rar
http://rapidshare.de/files/18825303/...TRC.part09.rar
http://rapidshare.de/files /18832880/...TRC.part10.rar
http://rapidshare.de/files/18836942/...TRC.part11.rar
http://rapidshare.de/files/18886279/...TRC.part12.rar
http://rapidshare.de/files/18884422/...TRC.part13.rar
http://rapidshare.de/files/18884396/...TRC.part14.rar
http://rapidshare.de/files/18886074/...TRC.part01.rar
http://rapidshare.de/files/18886076/...TRC.part02.rar
http://rapidshare.de/files/18885845/...TRC.part03.rar
http://rapidshare.de/files /18886097/...TRC.part04.rar
http://rapidshare.de/files/18886095/...TRC.part05.rar
http://rapidshare.de/files/18886382/...TRC.part06.rar
http://rapidshare.de/files/18889093/...TRC.part07.rar
http://rapidshare.de/files/18889092/...TRC.part08.rar
http://rapidshare.de/files/18889119/...TRC.part09.rar
http://rapidshare.de/files/18889123/...TRC.part10.rar
http://rapidshare.de/files/18887776/...TRC.part11.rar
8-10. BÖLÜM LİNKLERİ
http://rapidshare.de/files/19511018/...TRC.part11.rar
http://rapidshare.de/files/19511493/...TRC.part01.rar
http://rapidshare.de/files/19511597/...TRC.part02.rar
http://rapidshare.de/files/19511615/...TRC.part03.rar
http://rapidshare.de/files/19511629/...TRC.part05.rar
http://rapidshare.de/files/19511641/...TRC.part04.rar
http://rapidshare.de/files/19511654/...TRC.part06.rar
http://rapidshare.de/files/19511663/...TRC.part07.rar
http://rapidshare.de/files/19511696/...TRC.part08.rar
http://rapidshare.de/files/19511733/...TRC.part09.rar
http://rapidshare.de/files/19511775/...TRC.part10.rar
Banada bir arkadaş maillemiş.ancak birini indirebildim ve çok hoşlandım.Bunları Cd haline getirip paylaşmanın yollarını bulmalı.saygılar
Sanırım linkleri pastalarken bir sorun oluyor.Bu sayfadan alınız.
http://www.rmaden.somee.com/atatur.htm
TheSecret
15-05-2006, 23:44
Sanırım linkleri pastalarken bir sorun oluyor.Bu sayfadan alınız.
http://www.rmaden.somee.com/atatur.htm
http://rapidshare.de/files/18801202/Su.Cilgin.Turkler.Bolum01-04-TRC.part01.rar
Üstüne sağ tıklayıp kısayolu kopyala dediğiniz taktirde kısaltılmış şekilde görünen yolun tam şeklini kopyalamış olursunuz...
Istanbul Hukumetinin Harbiye Naziri Ziya Pasa her zamanki yumusakligi ile, "Beyler.." dedi, ".. Ingilizlere kafa tutamayiz. Adamlarin hic sakasi yok. Daha gecen gun, bir bahane icat ederek Izmit'i tekrar isgal ediverdiler."
Sari Atlas doseli buyuk oda, nezaretin ileri gelen subaylari ile doluydu. Hurriyet ve Itilaf Partisi yanlisi olan birkac gerici subay disinda hepsi, Anadolu'ya gecmeye coktan hazir, Ankara'nin Istanbul'da kalmalarini gerekli gordugu namuslu askerlerdi. Kapi acildi, kapinin boslugu icinde yaver gorundu:
- "Emrettiginiz yuzbasi geldi efendim."
- "Iceri al."
Nazir subaylara bilgi verdi:
- "Az once sozunu ettigim talihsiz olayin faili."
Yuzbasi bekletmeden iceri girdi, kaygili bakislarla kendisini izleyen subaylarin arasinda hizla ilerleyerek nazirin masasi onunde durdu, selam verdi:
- "Yuzbasi Faruk, Istanbul. Beni emretmissiniz."
Uzun boylu, kumral, yakisikli, biraz bickin havali bir subaydi. Nazir onundeki yaziya bakarak yumusak sesle,
"Oglum.." dedi, ".. dun aksam Beyoglu'nda, Ingiliz Inzibat Subayi Tegmen Miller'i, emre ragmen
selamlamamissin. Dogru mu?"
- "Evet efendim, dogru."
Nazir, durust subaya babacanca yol gosterdi:
- "Herhalde gormedigin icin selamlamadin, degil mi cocugum?"
- "Hayir efendim, gordum."
Nazirin cani sikildi:
- "Niye selamlamadin oyleyse? Selamlamaniz icin emir verilmisti." -
"Rutbesi benden kucuk oldugu icin selamlamadim Pasam. Askerlik toresince, once onun beni selamlamasi gerekmez miydi?"
Ziya Pasa derin bir kederle ellerini acti:
"Askerlik toresi mi kaldi a yavrum? Adamlar galibiyet haklarini kullaniyorlar. Ingiliz Komutanligi
bu sabah olayi protesto etti. Mesele cikarilacak zaman degil. Hemen su muzevir tegmeni bul da ozur dile. Olayi kapatalim."
Basiyla cikmasi icin izin verdi. Ama yuzbasi yerinden kipirdamadi:
- "Pasam, bir de beni dinlemenizi rica ediyorum."
Nazir bikkinlikla, "soyle bakalim" dedi.
"Balkan savasinda tegmendim. Canakkale'de ustegmen, Suriye cephesinde yuzbasi oldum. Ben bu rutbeleri tek basima savasarak almadim. Her rutbemde binlerce sehidin ve gazinin hakki var. Onlarin hakkini korumak namus borcumdur. Beni affedin, ozur dileyemem."
Harbiye Naziri bozuldu:
- "Anlamadin galiba. Harbiye Naziri olarak emrediyorum."
Yuzbasi suk€ ûnetle, "Anladim efendim" dedi, apoletlerini bir hamlede sokup nazirin masasina birakti:
- "Artik emrinizi dinlemek zorunda degilim!" Selam vermeden donup kapiya yurudu. Oturan subaylarin, Istanbul'u tutan birkaci disinda, hepsi saygiyla ayaga firladi. Hepsinin rutbesi yuzbasidan daha buyuktu.
Gozleri dolarak, yuzbasiya selam durdular...
Hikaye Turgut Özakman'nın "Şu Çılgın
Türkler" adlı kitabından alınmıştır.
Olay 1920 yılında işgal altında İstanbul'da,
Ankara'ya para yardımı yaparken geçer.
Sabah İstanbullular, Kızılay'ın çağrısına
uyarak para yardımı yapmak üzere gazetelerde
sıraya girdi. İleri gazetesinin dar iderhanesine
sığmayanların büyük bir kısmı, dışarda kalmıştı.
Kaldırımın sonunda bir işgal devriyesi göründü.
Düzenli adımlarla yaklaşmaya başladı. İşgal
askerlerine, her zaman kenara çekilerek yol
veren İstanbullular, bu sefer kıllarını bile
kıpırdatmadılar. Devriye kolu, kalabalığın
arasından geçmeyi göze alamadı, yola inerek
geçip gitti.
İçerde, daha afyonu patlamamış olan huysuz
idare memuru, bir deftere,söylene söylene,
bağış yapanların adını ve bağış miktarını
yazıyordu.
"Kahveci Ali, 100 kuruş"
"Eskici Yusuf, 50 kuruş"
"Hallaç Asım, 75 kuruş"
"Bakkal Ahmet, 100 kuruş"
"Terlikçi Adem, 200 kuruş"
Sırada, küçük cılız bir oğlan vardı. Bir önceki
bağışçının çocuğu sanan memur, öfkeyle, yürüyüp
yol vermesi için işaret etti. Ama çocuk yürümedi,
büyük bir ciddiyetle, bütün servetini çıplak
masanın üzerine bıraktı:
"Hasan, 5 kuruş"
Suratsız idare memuru birdenbire gözleri doldu.
Ağladığını göstermemek için yüzünü, kocaman
mendilinin arkasına saklayarak gürültü ile
burunu sildi.
buena vista
03-09-2006, 10:21
Türkiye günlerden buyana Lübnan’a asker gönderilmesi meselesini tartışıyor, hemen her ihtimalin üzerinde duruluyor ama Lübnan yüzünden geçmişte başımıza neler geldiği ve "Türk" kavramının Lübnanlılar için ne ifade ettiği konularında hiçkimse birşey söylemiyor ve yazmıyor.
Biz, "Lübnan’a barış gelsin de ne olursa olsun" diyerek 1860’ta kendi valimizi bile idam etmiştik ama Avrupa ülkeleri "insani yardım" bahanesiyle o zaman da Beyrut’a donanmalarını gönderip asker çıkartmışlardı.
TÜRKİYE, günlerden buyana cumhurbaşkanından sıradan vatandaşına kadar Lübnan’a asker gönderilip gönderilmemesi meselesini tartışıyor. Meclis önümüzdeki Salı günü olağanüstü toplanacak ve Lübnan’a asker yollanması konusu o gün karara bağlanacak.
Bütün bu tartışmalar sırasında Hizbullah ile siláhlı çatışmaya girme ihtimalinden süngü savaşına, insani yardım kavramından çevremizdeki olaylara seyirci kalıp kalmamaya ve hattá Lübnanlı Ermeniler’in tavrına kadar hemen her türlü alanda fikir yürütüldü. Ama çok önemli başka konularda, meselá Lübnan’ın imparatorluğumuzun parçası olduğu dönemlerde başımıza neler geldiği ve "Türk" kavramının Lübnanlılar için neler ifade ettiği hususlarında hiçkimse birşey söylemedi ve yazmadı.
İşte, asker göndermeye son derece hevesli olduğumuz halde bu konularda sessiz kaldığımızı görünce, son 150 senelik Lübnan maceramızı özetleyeyim dedim.
Lübnan, Osmanlı topraklarına 1516 Ekim’inde katıldı. Bugün várolan Şii nüfus eski devirlerde hemen hemen yok gibiydi ve halkın çoğunluğunu 19. yüzyıla kadar Dürziler ile "Maruni" denilen Hristiyanlar teşkil ediyordu. İmparatorluk, Lübnan’a asırlar boyunca valiler ve kaymakamlar göndermiş ama bölgeyi geçmişi tááá Haçlı Seferleri’nin yaşandığı döneme uzanan bir sistemle, "Lübnan emiri" ünvanı verilen Dürzi derebeyler vasıtasıyla idare etmişti.
Dürzi ve Maruni toplumlar arasında çatışmalar bitmek bilmiyordu. Bu çatışmaların yanısıra beylerin de zaman zaman ayaklanması devletin başına büyük meseleler açtı ama Lübnan’da 19. yüzyılın ilk çeyreğine kadar uluslararası boyutta çok önemli bir olay yaşanmadı.
185 İDAM KARARI
Asıl önemli hadiseler 1840’lardan itibaren vergi tahsili yüzünden çıktı ve 1858 ile 1860 yılları arasında meydana gelen Dürzi-Maruni mücadelesi sırasında binlerce kişi hayatını kaybetti. Derken olaylar Şam’a da sıçradı ve oralarda da çok sayıda kişi hayatından oldu.
Lübnan’da toplumlar arasında kalıcı bir barış tesis etmenin sadece güç kullanarak mümkün olabileceğine inanan İstanbul, Tanzimat döneminin meşhur devlet adamlarından olan zamanın Hariciye Nazırı yani Dışişleri Bakanı Keçecizáde Fuad Paşa’yı tam yetkiyle bölgeye gönderdi. Paşa, Avrupa’nın Lübnan’da olup bitenlere karışmak üzere olduğunun farkındaydı ve müdahaleyi önleyebilmek için gayet sert tedbirlere başvurdu. Müslümanlar’ın zarar gören Hristiyanlar’a toplam 75 milyon kuruş tazminat ödemesini sağladı ve olaylara katılanları iki ayrı askeri mahkemeye sevketti. Mahkemeler, sadece birkaç gün devam eden yargılamadan sonra 185 kişinin idamına karar verdiler.
Ama kararda bir tuhaflık vardı, zira idama mahkûm olanların başında Şam Valisi Maraşal Ahmed Paşa geliyordu. Ahmed Paşa, kararın açıklanmasından sonra "Devletin dertleri benimle sona erecekse, kanım helál olsun" diyecek, kendisini kurşuna dizecek olan idam mangasına da ateş emrini bizzat verecekti.
İşte biz, Lübnan’da huzuru sağlayabilmek maksadıyla kendi maraşalimizi bile idam etmekten çekinmemiştik.
Avrupa’nın zengin bir memleket olan Lübnan’da hákimiyet kurabilmek maksadıyla günümüze kadar devam eden müdahaleleri de tam o dönemde başladı. İngiltere Dürziler’i, Fransa ise başta Maruniler olmak üzere diğer Hristiyan grupları "himaye" bahanesiyle seneler öncesinden zaten siláhlandırmıştı ve Bábıáli’ye "Lübnan’a ortak müdahale" teklif ettiler.
Türkiye, o yılların "hasta adamı" idi, talepleri kabulden başka zaten çaresi yoktu ve 5 Eylül 1860’ta Paris’te imzaladığımız bir protokolle Lübnan’a "Avrupa askeri gücü" gönderilmesini kabul ettik! Birkaç hafta sonra, beş İngiliz, beş Fransız, iki Rus ve bir de Avusturya savaş gemisi Lübnan sahillerindeydi. İşin tuhaf tarafı, Paris Protokolü’ne taraf olmayan İspanya ile Yunanistan’ın da yağmadan pay kapmaya çalışmaları ve "insani yardım" bahanesiyle Lübnan’a savaş gemilerini göndermeleriydi.
Babıáli ise, Fuad Paşa’nın olayları yatıştırmış olmasına rağmen Paris’in bitmeyen baskılara dayanamadı ve Fransa "barışı sağlama" bahanesiyle 1860 Eylül’ünde Beyrut’a 6 bin asker çıkarttı. Bu, batılı devletlerin Lübnan’a yaptıkları askeri müdahaleler tarihinin başlangıcıydı.
Avrupa bu kadarla da yetinmedi ve Lübnan’a bir de "siyasi komisyon" gönderdi ve komisyon, Bábıáli’ye birkaç ay sonra raporla ültimatom arasında bir belge verip Lübnan’ın yönetim, hukuk ve ekonomik bakımlardan özerk olmasını istedi. Biz yine çaresizdik ve 1861’in 9 Haziran’ında imzaladığımız ve tarihlere "Beyoğlu Protokolü" adıyla geçen belge ile, Lübnan’da káğıt üzerinde bize bağlı ama içişlerinde tamamen serbest bir yönetim kurulmasını kabul ettik. Lübnan’ı artık Hristiyan bir "mutasarrıf" yani valiyle kaymakam arasındaki bir yönetici idare edecek, bu mutasarrıf Lübnanlı olmayacak, tayini Avrupa’nın kabulünden sonra geçerli sayılacak ve Avrupa’nın himayesi altında bulunacak ve bölge herşeyiyle özerk olacaktı.
ÇOK ACI HATIRALAR
Suriye ile Lübnan’ın Birinci Dünya Savaşı sonrasında Fransız hákimiyetine girmesinin temeli, işte bu Beyoğlu Protokolü’dür.
Lübnan, Birinci Dünya Savaşı’na kadar bu şekilde idare edildi ve Avrupa en ufak bir bahaneyi bile bölgeye müdahale vasıtası olarak kullandı. Biz, Beyoğlu Protokolü’nü ancak Birinci Dünya Savaşı’na girmemizden bir yıl sonra, 11 Temmuz 1915’te iptal ettik ve Lübnan’a 1861 öncesinde olduğu gibi yine Müslüman idareciler gönderdik. Ama, İttihad ve Terakki Partisi’nin liderlerinden Cemal Paşa’nın Lübnan’daki bir uygulaması, Arap dünyasının hafızasında bugüne kadar silinmeyen son derece acı izler bıraktı. Paşa, Beyrut’a yarım saat mesafedeki Áliye kasabasında kurduğu askeri mahkemenin kararıyla, 1915 Ağustos’u ile 1916 Mayıs’ında Arap dünyasının önde gelen siyasetçileriyle entellektüellerinden 21 kişiyi Şam’da idam ettirdi. Cemal Paşa bu idamlardan sonra Arap dünyasında "seffáh" yani "kan dökücü" diye anılmaya başlayacak, idamların acı hatırasını her zaman canlı tutmak maksadıyla Şam’da ve Beyrut’ta anıtlar dikilecek, Lübnan ve Suriye, 1918 sonbaharında da elimizden çıkacaktı.
Lübnanlılar, bugün "Osmanlı" yahut "Türk yönetimi" dendiği anda herşeyden önce, Áliye Divanıharbi’nin kararlarını, yani bu idamları hatırlarlar.
Biz, şimdi asker göndermeye pek hevesli olduğumuz Lübnan’dan işte bu hatıralarla ayrıldık.
Murat BARDAKÇI mbardakci@hurriyet
Dört Eylül denince aklımıza ilk ne geliyor?
Dört Eylül çok önemli; Türkiye Cumhuriyeti’ne giden yolun ilk harcının atıldığı günlerden biri. Belki de en önemlisi!
Mustafa Kemal 4 Eylül 1919, Perşembe günü öğleden sonra, saat 15.00’da şu konuşmayı yapıyordu:
“Efendiler... Malumlarıdır ki, milliyetler esasına dayalı vaatler üzerine 30 Ekim 1918 tarihinde itilaf devletleri ile mütareke imzalandı. Milletimiz adilane bir barışa erişeceğini ümit etti. Halbuki mütareke hükümleri vatan ve milletimiz aleyhine her gün bir şekilde suiistimal ve taarruz ve zorlama suretiyle tatbik edildi. İtilaf devletlerinden kuvvet alan memleketimizde Hıristiyan unsurlar milletimizin haysiyetini kırma ve bozma mahiyetinde çılgınca harekata koyuldu. Batı Anadolu’da İslam’ın mukaddes ocağına giren Yunan zalimleri itilaf devletlerinin hoş gören bakışları karşısında canavarca facialar yaptı. Doğuda Ermeniler Kızılırmak’a kadar genişleme hazırlıklarına ve şimdiden sınırlarına kadar dayanan katliam siyasetine başladı. Pontus Krallığı hayalinin gerçekleşmesine bile çalışıldı....”
Yurdun dört bir yanı işgal edilmişti.
“... Devletin can evinde yabancı tekel ve tahakkümü kuruldu ve bütün bu hak kırıcı saldırılara karşı merkezi hükümet ihtimal ki tarihte bir misli daha görülmemiş şekilde tahammül etti. Ve daima zayıf ve aciz bir mevkide kaldı işte bu ahval milletimizi şiddetli bir uyanışa sevk etti...”
“ Efendiler, milletimizin sizler gibi aydınları(sayesinde)... manzaranın elemli karanlıklarından ümitsiz olmadılar.”
“Efendiler, itilaf devletlerinin haksızlıkları ve merkezi hükümetin zaaf ve aczi karşısında, milletimiz varlığını ispat ve fiili tecavüzlere karşı namus ve bağımsızlığını fiilen müdafaa hükmünü vermek zorunda kaldı...”
“ Bilhassa Ermenilerin vahşet ve zulümlerine sahne olmuş yaslı sınır vilayetlerimiz milli namus ve bağımsızlığı kurtarmak maksadıyla Müdafayı Hukuku Milliye, Muhafazayı Hukuku Milliye cemiyetleri kurdular...”
“Bu sayede asırlardan beri bağımsız yaşayan milletimiz varlığını aleme göstermeye başladı...”
“ Efendiler, burada büyük teessüflerle yüksek heyetinize arz edeyim ki, memleketin ve milletin mukaddesatını teminde acizlik ve miskinlikten başka bir kudret göstermemiş olan merkezi hükümet milletin sesini boğmak, ortak milli bağları kırmak ve bu suretle milleti daima mağlup göstermek gibi ancak düşmanlarımızın menfaati hesabına kaydolunan boğazlama ve tutarsızlık harekatında bütün mücadeleciliğini takındı...”
Mustafa Kemal yurdun dört bir tarafından gelen delegelere böyle sesleniyordu.
Çünkü 4 Eylül’de Sivas Kongresi yapılıyordu.
Sivas Kongresinde;
Madde-1 Bugünkü sınırlarımız; Misak-ı Milli ilan edildi..
Madde- 2 Rum ve Ermeni çetelerin baskısıyla yabancı devletlerin kışkırtmasıyla oluşturulmaya çalışılan yapılanmalara izin verilmeyecektir.
Madde-3 Devleti ortadan kaldırmaya yönelik çabalara karşı birlikte direnmek esası kabul edilmiştir.
Madde- 4 İşgalci devletlerin baskısı karşısında idari, askeri siyasi vaziyet alınması.
Ve memleketin her yöresinin yekdiğerinden ayrılmaz bir bütün olduğu belirtilmiştir.
Milli vicdandan doğmuş cemiyetler birleşmiş ve bir tek çatı altında toplanmıştı. İsmi de; “Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyeti” olmuştu.
Milli irade esas kılınmıştı.
O milli irade Amasya tamiminde vücut bulmuştu. Vatanın bağımsızlığı elden gitmişti. Orada milletin iç ve dış bağımsızlığı ve vatanın bütünlüğü için mücadele kararları alınmıştı.
Milli irade karşısında hem dönemin en güçlü devletleri, hem de boynu eğik padişah kaybetti.
Ve 9 Kasım 1938’de Türkiye Cumhuriyeti, dünyanın en saygın ve örnek devletleri arasında sayılıyordu...
Ulu Önder Atatürk ağır hastaydı.
Bu gün bağımsızlıktan, saygınlıktan, örnek gösterilmekten ne kaldı?
Bu gün bağımsızlığın anlamsızlığını tartıştırmıyor musunuz?
Büyük bir hata yapıyorsunuz. Bağımsızlık tartışılır mı?
Milletin sesini dinlemiyorsunuz, itilaf devletlerinin arzularına, hırslarına boyun eğenler gibi birilerinin isteklerine boyun eğiyorsunuz, başkalarının stratejik hedeflerine hizmet ediyorsunuz. Bir kere daha düşününüz!
Milli irade yükseliyor!
Bu gün dört Eylül!
Milli iradeye karşı gelinir mi?
Alıntı:Mahir Öztürk
buena vista
15-09-2006, 19:07
Yunan ordusunun, Türkler'e yenilgisinin anıldığı şu günlerde Yunanistan, esir düşen bir askerinin yazdığı kitabı konuşuyor. Kitapta, Türklerin kendilerine ne kadar insanca davrandığını anlatan asker, Atatürk'ten övgüyle söz ediyor.
Her eylül, Yunanistan 1922 yılında Kurtuluş Savaşı sırasında ordusunun Türk askeri karşısında başarısız oluşunu anıyor. Yunanistan'da "Küçük Asya Felaketi" olarak bilinen başarısızlığın nedenleri yeniden konuşuluyor. Savaşın hararetle tartışıldığı bugünlerde, Yunan basını 1924'te yasaklandıktan sonra tamamen unutulmuş olan savaş karşıtı bir kitabı sayfalarına taşıdı. "Esaret Günleri" adlı kitap V.K. isimli Yunan pilot tarafından kaleme alınan bir günlüğün yazar Markos Avgeris tarafından derlemesi... V, K. keşif uçuşundayken düşmesini ve Türkler tarafından 2 yıl esir tutulmasını anlatıyor:
TÜRK ASKERLER KURTARDI
Esir düşen Yunan askerleri, Kemal'in (Atatürk) subaylarıyla iletişim kurdu.Yunan askerlerini hırpalayan, insanlık dışı muamele eden ve kafa kesen çete üyeleriyle, Türk askerleri arasında dağlar kadar fark var. Vahşetleri her defasında Türk asker ve subayları önlüyor. Bize daha insanca davranıyorlar. Subay arkadaşım F.'ye rastladım. Bana Gebze'de Türkler tarafından yakalandıklarını, yöre halkı üstlerine saldırırken onları Türk askerlerinin kurtardığını anlattı. Bir akşam Tuğgeneral bizi yemeğe davet etti. Masada herkes Kemal'den (Mustafa Kemal) hayranlıkla söz ediyordu. Bana da onun hakkındaki fikrimi sordular. Ben de "Kemal'in azmi ve vatanperverliği gerçekten muazzam" dedim.
STELYO BERBERAKİS - ATİNA
http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=190195
İslam'ı Türkçeleştirme girişimin kısa tarihi:
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kurulduğu dönemde Arapça orijinalinin yerine, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelgesi ile ezanın Türkçe okunmasıdır. CHP'nin tek parti iktidarı döneminde uygulamada kaldı.
1931 yılının Aralık ayında, Mustafa Kemal’in emriyle dokuz hafız, Dolmabahçe Sarayı’nda ezanın ve hutbenin Türkçeleştirilmesi çalışmalarına başladı.
Kuran’ın Türkçe tercümesi ilk kez 22 Ocak 1932 tarihinde İstanbul’da Yerebatan Camii’nde Hafız Yaşar (Okur) tarafından okundu. Bundan 8 gün sonra, 30 Ocak 1932 tarihinde ise ilk Türkçe ezan, Hafız Rifat Bey tarafından Fatih Camii’nde okundu.
3 Şubat 1932 tarihine denk gelen Kadir Gecesi’nde de, Ayasofya Camii’nde Türkçe Kuran, tekbir ve kamet okundu.
18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Riyaseti, ezanın Türkçe okunmasına karar verdi. Takip eden günlerde, yurdun her yerindeki Evkaf Müdürlüklerine Türkçe ezan metni gönderildi.
http://www.youtube.com/watch?v=fu_9rYkmAOI
4 Şubat 1933 tarihinde, müftülüklere ezanı Türkçe okumalarını, buna uymayanların kati ve şedid (kesim ve şiddetli) bir şekilde cezalandırılacaklarını bildiren bir tamim gönderildi.
Türkçe ezanın metni
Tanrı uludur
Tanrı uludur
Tanrı uludur
Tanrı uludur
Şüphesiz bilirim ve bildiririm: Tanrı’dan başka yoktur tapacak
Şüphesiz bilirim ve bildiririm: Tanrı’dan başka yoktur tapacak
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’nın elçisidir Muhammed
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’nın elçisidir Muhammed
Haydi namaza, haydi namaza
Haydi felaha, haydi felaha
(Namaz uykudan hayırlıdır)
Tanrı uludur, Tanrı uludur
Tanrı’dan başka yoktur tapacak.
Türkçe ezan ilk olarak 1932 yılında İstanbul Fatih Camii'nde okundu.
18 sene boyunca ezan Türkçe okunmuş, daha sonra Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi ile 16 Haziran 1950'de ezanın Arapça da okunabilmesine izin verilmiştir. İlgili kararla, Türkçe ezan yasaklanmasa da, Türkçe ezan okunması tümüyle terkedilmiştir. Günümüzde, serbest olmasına karşın, camilerde yalnızca Arapça ezan okunmaktadır.
1960'lar...
Paris'te Madeleine Meydanı'nda bir öğle üzeri...
40 yaşlarındaki Madam Janine Thepenier karşısındaki Türk delikanlıyla sohbet ediyor.
Benoist-Mechin'in "Mustafa Kemal" kitabı yeni çıkmış piyasaya...
Daha önce Türkler ve Türkiye üzerine hiç bilgisi olmayan Fransız kadın kitabı yeni okumuş, bizim delikanlıya sorular soruyor:
"- Şüphesiz Mustafa Kemal davasında haklıymış. Fakat niye bu kadar çok kan dökmüş? İstiklal mahkemelerinde kelle uçurmak olacak iş mi?"
Sonra Menderes'in idamına getiriyor lafı:
"Anayasa'yı çiğnedi diye Başbakan'ı, bakanları asmak doğru mu?"
"Kıbrıs çıkarmasında masumların kanını dökmek günah değil mi?"
Delikanlı satır aralarından "Nedir sizdeki bu vahşet" sorusunu kokluyor. Ve karşı saldırıya geçiyor:
"Benim bildiğim Fransa (1. Dünya Savaşı kahramanı, Mareşal) Petain'i idama mahkûm etmiş, yaşlı diye cezasını süresiz hapse çevirmiştir. Laval'i ise kurşuna dizmiştir. Bunlardan birisi başkan, öteki de bakan değil miydi?"
Madam Thepenier hayretle itiraz ediyor:
"Aaaa, o başka..."
"Peki Danton, Robespierre, Babeuf gibi ihtilal başkanlarının kesildiği yer bu Paris değil midir?"
Cevap aynı:
"Aaaa, o başka..."
"Fransa paraşütçüleriyle Gabon'a niye müdahale etmişti? Eğer Cezayir'de Araplar orada kalmış Fransızları kesmeye, aç bırakmaya ya da sürmeye başlasalardı Fransa müdahale etmeyecek miydi?"
"Aaaa, o başka..."
* * *
Bu çifte standart karşısında saçını başını yolan "Fransa hayranı" delikanlının adı Attilâ İlhan'dı.
Bu izlenimlerini "Hangi Batı"da (Bilgi, 1976, s. 41) şöyle sonlandıracaktı:
"İnsan sonra sonra Batılının, yani Fransızın olayları, insanları ve sorunları iki ayrı gözle gördüğünü, iki ayrı ölçekle değerlendirdiğini fark ediyor.
"Birisi, dünyayı 'yöneten' ülkelerden biri olmaktan gelen yukarı bir ölçü, kendine toz kondurmayan, komşusuna karşı hoşgörülü...
"Ötekisi, 'yönettiği' ya da hizada saydığı ülkelere ve halklara uyguladığı, hafif alaycı, epeyce küçümser, adamakıllı merhametsiz ve toptan haksız bir ölçü. Avrupalı değil misiniz, 'Avrupalıyım' diye 40 yıldır yırtınsanız bile her hareketiniz başka bir ölçüyle yargılanacaktır.
"Diyeceğim, Paris'in iki gözü, iki ayrı renk..."
* * *
Aradan geçen 40 yılda fazla bir şey değişmedi Fransa'da:
Aynı çifte standart, aynı önyargı, aynı kibir...
Şu farkla ki; bu tavrının bedelini, varoşlarından yükselen ve 60'lardakine hiç benzemeyen bir şiddet dalgasıyla ödemeye başladı.
Türkiye ise Batı yolunda komşularıyla barışma, önyargılarından arınma, tarihini sorgulama, yasalarını demokratikleştirme yoluna girdi.
Şimdi Türkiye'de Batılı düşünenler "Soykırım vardır" diyenlerin hapsedilmesine fikir özgürlüğü adına karşı koyarken, "fikir özgürlüğünün Kâbe'si" kabul edilen Batı "Soykırım yoktur" diyenleri hapsetmeye hazırlanıyorsa, bize düşen, Batı'nın değerlerini Batı'ya hatırlatmak, bu çifte standardı yüzlerine vurmak ve en önemlisi yolumuzdan caymamaktır.
Bu vesileyle, yarın 1. ölüm yıldönümünde anacağımız, Paris'teki o "ebedi delikanlı"yı saygıyla selamlıyorum.
Can Dündar
Anadolu'da Yunan işgalinin Sonu ve ilçeye "Savaştepe" Adının Verilişi
16 Mayıs 1919 da İstanbul'dan vapurla ayrılan Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs'da Samsun'a ulaşır. İlk olarak 25 Mayıs'da Havza'da bir genelge yayınlar. 22 Haziran'da Amasya'da, Sivas'da milli bir kongrenin toplanacağını bildiren ve Milli Mücadele'yi başlatan genelge yayınlanır. Mustafa Kemal Paşa Amasya'dan Erzurum'a geçer ve 7 Ağustos'da yapılan Erzurum Kongresi'nin aldığı kararlar açıklanır. Bu kongrede "Misakı Milli" sınırlan kabul edilip bir temsil heyeti oluşturulur. Milli Mücadele yolunda çok büyük öneme sahip olan bu kongrelerden genel nitelik yaşayan Sivas Kongresi 4 Eylül 1919 da toplanır. Alınan kararlar vatanın genelini kapsamakta ve düşmana karşı silahlı birliklerin düzenli hale getirilmesi yolundadır.
16 Mart 1920 tarihinde İstanbul'un İtilaf devletleri tarafından resmen işgal edilmesi üzerine 19 Mart'ta Mustafa Kemal Paşa Ankara'da bir meclis toplanması için yurdun dört bir yanından delegelerin Ankara'ya gelmesi için genelge yayınlar. 23 Nisan 1920 tarihinde ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi Ankara'da toplanır. Artık vatanın düşmanlar tarafından işgaline karşı tek elden mücadele ve bağımsız Türk devleti için yapılacak olan çalışmalar buradan yürütülecektir.
Kurulan düzenli ordu ilk olarak 10 Ocak 1921 de I. İnönü ve ardından l Nisan 1921 de II. İnönü zaferlerini kazanır. 13 Eylül 1921 tarihinde ise Sakarya Meydan Muharebesi kazanılır. Artık Yunan kuvvetleri savunmaya geçmişlerdi. 26 Ağustos’ta topçu ateşiyle başlayan Büyük Taarruz 30 Ağustos’ta Başkumandanlık Meydan Muharebesi'nin kazanılmasıyla sonuçlanır. Hızla kaçan Yunan askerleri geride yakılıp yıkılmış şehirler bırakarak canlarını kurtarmaya çalışmaktadır. Milli Ordumuz 6 Eylül 1922 tarihinde Balıkesir ve Savaştepe'yi, 9 Eylül'de İzmir'i, 10 EylüPde ise Bursa'yı kurtarır. 11 Ekini 1922 yılında Mudanya Ateşkes Antlaşması ve 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Antlaşması’yla şimdiki sınırlarımızın hemen hemen tamamı belirlenmiştir.
İlçe halkının, Kuva-yi Millîye teşkilâtıyla ilçenin, Yunanlılar tarafından işgal edilmeden önce Soma'da, Bergama'da ve son olarak da Çomaklı-Yağcılı cephesinde göğüs göğüse yaptıkları mücadeleleri ve işgal sırasında Yunanlılara karşı ormanlarla kaplı dağlarda verdikleri mücadelerden yukarıda bahsetmiştik. Bu sebeple bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Atatürk'ün teklifiyle 10 Ekim 1934 tarihinde TBMM tarafından nahiyeye "Savaştepe" adı verildi. Eski adı "Giresun " olan nahiye artık şanlı Savaştepe adıyla anılmaya başlar.
10 Ekim 1934 tarihinden sonra 20 yıl bucak örgütü olarak kalır ve 4 Mart 1954 tarih 6325 sayılı yasa ile l Haziran 1954 tarihinde Savaştepe ilçe merkezi haline getirilir.
1949 yılında Türk Milleti'nin kahraman şehitleri adına, Çomaklı Cephesi'ndeki kanlı çarpışmalar ve Kuva-yi Millîyeci nice fedakâr Türk şehitleri adına Savaştepe'nin "Lalelik Tepesi" denilen Anadolu Öğretmen Lisesi yakınlarında "Şehitler Anıtı" yaptırılmıştır. Anıtın yapımını dönemin Köy Enstitüsü müdürü Nihat Salku desteklemiş ve öğrencilerin bizzat çalışmalarıyla Ağustos ayında tamamlanmıştır. Anıt planını Balıkesir Necatibey Eğitim Enstitüsü'nün resim öğretmeni Mahir Gürsel hazırlamış, üzerindeki şiir ise aynı okuldan Tarih öğretmeni Aziz Eryalaz'a aittir. İnşaatı Savaştepe Köy Enstitüsü'nün inşaat öğretmenlerinden olan Kenan Gürgün ve inşaat ustası Hamit Eroğlu yapmışlardır. Göklere dimdik yükselen anıt üzerinde şu kıta yeralır;
"Bomba yağsa göklerden, göğsümüzde sönecek. Bütün dünya yıkılsa Türk dünyası dönecek Türküm, bize ne mutlu, Türk olan öğünecek. Bütün dünya yıkılsa Türk dünyası dönecek "
Barzani, yaptığı açıklamada bu bayrak altında binlerce şehit verdiklerini, Kürt bayrağı ve ’Ey Rakip’ isimli Kürt Marşı’nın değiştirilmesi için çalışma olmadığını söyledi. Barzani, “Milli marş ve bayrağın değiştirilmesi söz konusu değil” dedi.
Mesut Barzani, komutası kendisine bağlanacak peşmerge güçlerinin geçmişte diktatör Saddam rejimini yıkmak amacıyla yıllarca mücadele verdiğini, günümüzde de demokratik rejimi korumakla görevli olacağını söyledi. Kürt lider, peşmergelerin bu aşamada Bağdat’a giderek Şiilerle Sünniler arasıdaki mezhep tartışmalarına taraf olmayacağını anlatırken, “Peşmergeleri Bağdat’a gönderip teröristlerin hedefi haline getirmeyeceğiz” dedi.
Minik üstü Not : Eğer Bir Devlet kurulmuyorsa Bu bir haberdir..Ama bir devlet kuruluyorsa...Bu o devletin adımlarından biridir... Gerçi bu konuları Tarihçi Dostlar daha iyi değerlendirecektir....;) Onun için Tarih bölümüne yazdım...
Koyu kısım da ince bir plan Kimler Sünni kimler Şii ise...Hani yeni kuruluş tarafsızım mı demek istiyor :)
buena vista
04-02-2007, 10:07
Bir kesim, Atatürk'ün 1915'teki Ermeni olaylarına temas etmemeye özen gösterdiğini ileri sürüyor. Atatürk aslında Ermenilerin el konulan mallarını Ermeni terörünün hedef aldığı devlet adamlarının çocuklarına dağıtmıştı. İşte belgeleri...
Atatürk, Ermeniler'in elkonulan mallarını Ermeni terörünün yetim bıraktığı çocuklara dağıtmıştı
Türkiye'de, bundan birkaç ay önce, ortaya tuhaf bir iddia atıldı ve Atatürk'ün Ermeni tehcirini "facia" olarak nitelediği ve tehcir meselesine temas etmemeye özen gösterdiği ileri sürüldü. Bugün bu sayfada, bu iddiaları yalanlayan bazı belgeleri, Atatürk'ün Ermeniler tarafından katledilen devlet adamlarının ailelerine sonraki senelerde Türkiye'den ayrılan bazı Ermeniler'e ait malları vermesiyle ilgili dokümanları yayınlıyorum ve bu belgeleri, soykırım suçlamalarının Türkiye'deki gönüllü sözcülerine ithaf ediyorum..
Soykırım suçlamalarının Türkiye'deki bazı gönüllü sözcüleri, bundan birkaç ay önce, ortaya tuhaf bir iddia attılar: Atatürk'ün İttihad ve Terakki Partisi'nin bütün politikalarına karşı çıktığını söylüyor, 1915'te yaşananları "facia" olarak nitelediğini ve sonraki senelerde tehcir meselesine temas etmemeye özen gösterdiğini ileri sürüyorlardı. Gönüllü sözcüleri bu iddialarını hâlâ ve sürdürüyor ve "Atatürk, tehcirin sorumluları hakkında ağır suçlamalarda bulunmuş, 1915'te alınan kararları her zaman eleştirmişti" demeye devam ediyorlar. Tarihi konularda araştırmaya gerek görmeden, arşivlere girmeden ve herhangi bir belgeyi incelemeye ihtiyaç duymadan iddiada bulunmak ve karar verip yorum yapmak bizde eski bir âdetti. Atatürk'ün 1915 olaylarına bakışı konusunda ortaya atılan iddialar da bu âdetin devamıydı, hele işin içine mâlum iddiaların sözcülüğünü yapmak gibisinden zoraki bir çaba da girince gerçekler eğilip bükülüyor, Atatürk bile bu çabaya âlet ediliyordu.
MASUMLARI ASTILAR
Bugün, bu sayfada, Atatürk'ün Ermeni meselesine ve 1915 olaylarına bakışını yansıtan bazı belgeler yayınlıyorum. Belgeler, Atatürk'ün tehcir meselesine hiç de Türk tarafını suçlayıcı bir şekilde yaklaşmadığını, aksine, bu yolda can veren idarecilerin ailelerine sonraki senelerde büyük maddi yardımlarda bulunduğunu gösteriyor. Belgelerin daha iyi anlaşılabilmesi için, önce, 1915 sonrasında yaşanan ve detaylarını bugün sadece konunun uzmanlarının bildiği bir hadiseyi, tarihimizde leke olarak duran tehcir yargılamaları konusunu hatırlatmam gerekiyor: Türkiye'nin Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmasından sonra, savaş yıllarında ülkenin kaderine hükmeden İttihad ve Terakki Partisi iktidardan düşmüş, lider kadrosu Türkiye'den ayrılmış ve işbaşına birkaç ay sonra Hürriyet ve İtilâf Partisi gelmişti. Sadrazamlık
makamında, meşhur Damad Ferid Paşa oturuyordu. İtilâf Devletleri, yani dünya savaşı yıllarında savaştığımız güçler, Mondoros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra, İttihad ve Terakki'nin ileri gelenlerinin ve Ermeniler'i tehcir edenlerin savaş suçlusu olarak yargılanmalarını istediler. Damad Ferid Hükümeti bir kararname çıkartarak Türkiye'deki önde gelen İttihadçılar'ı ve tehcirde görev yapan bazı idarecileri tutuklayıp yeni kurulan bir askeri mahkemeye sevketti. İngilizler ile Ermeni cemaatinin baskısıyla çalışan ve tam bir adli skandal olan mahkeme, ilk kararını 1919'un 8 Nisan'ında verdi: Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey'in idamına hükmetti. Kemal Bey iki gün sonra Bayezid Meydanı'nda asılacak; ertesi sene, 1 Ağustos 1920'de de tehcir sırasında Urfa'nın en yüksek mülki amiri olan mutasarrıf Nusret Bey idam edilecek, infazlar halkta büyük infial uyandıracak ama işgal sebebiyle toplu bir hareket yapılamayacaktı.
YİRMİŞER BİN LİRALIK MAL
Atatürk'ün, Ermeni tehciri ile ilgili olarak bugün gündeme getirilen iddiaları yalanlayacak mahiyetteki uygulamaları, Ankara'da, 1920'nin 23 Nisan'ında Büyük Millet Meclisi'nin açılışının hemen sonrasındaydı. Başında Mustafa Kemal Paşa'nın bulunduğu Meclis, 8 Mayıs 1920'de tehcir bahanesiyle tutuklu olanların tamamının tahliyesine karar verdi ve 11 Ağustos'ta da tehcirle suçlanan idarecilen yargılandıkları mahkemelerin faaliyetlerini durdurdu. 25 Aralık 1921'de Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey, 14 Ekim 1922'de de Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey "Milli Şehid" ilân edildiler ve ailelerine maaş bağlandı. Türkiye'yi terkeden Ermeniler'den kalan bazı gayrımenkuller, Mustafa Kemal tarafından sonraki senelerde bakanlar kurulu kararı ile Kemal ve Nusret Beyler'in ailelerine verilecek, Ermeniler tarafından katledilen bazı İttihadçı liderlerinin ailelerine
de yine bazı Ermeni malları devredilecekti. Mustafa Kemal Paşa'nın da imzasının bulunduğu ilk hükümet kararı 2 Şubat 1927'de çıkartıldı ve Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey'in eşi ile çocuklarına İstanbul'da Ermeniler'den kalan 20 bin lira değerinde gayrımenkuller tahsis edildi. Aynı senenin 25 Aralığında, Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey'in geride bıraktığı ailesine yine daha önce Ermeniler'e ait olan gayrımenkuller verildi. Tahsisler sonraki senelerde de devam etti. Türkiye'den giden Ermeniler'e ait yirmişer bin lira değerindeki bazı gayrımenkuller İttihadçı liderlerden olan ve Ermeniler tarafından şehid edilen Doktor Bahaeddin Şakir Bey'in, Doktor Reşid Bey'in ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa'nın yaveri Nusret Bey'in ailelerine verildi.
DEVLETİN DEVAMLILIĞI
İlk defa Dr. Şenol Kantarcı tarafından 2001 yılında yayınlanan bu kararnamelerin altlarında "Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal" ile "Başvekil İsmet" in imzaları bulunuyor ve özellikle de Doktor Bahaeddin Şakir Bey'in vârisleri ile ilgili uygulama bir gerçeği açık şekilde vurguluyor: Mustafa Kemal'in 1915 olaylarını facia yahut rezalet olarak görmediğini, Türk kurbanları sahiplenip devletin devamlılığı kuralını benimsediğini... Bu yazdıklarımı okuyup hâlen gündemde olan Hrant Dink cinayeti ile geçmişte yaşanan tatsızlıklar arasında kıyaslamaya gittiğimi düşünebilecekler için tekrar edeyim: Cinayet, nerede ve hangi maksatla işlenirse işlensin aynıdır, Hrant Dink'in katledilmesi ile İttihadçı liderlerin yahut diğer masumların canlarının alınması arasında hiçbir fark yoktur ve tetiği çeken caniler aynıdır. Cinayetler nasıl taraflar arasındaki nefreti arttırmaktan başka bir işe yaramamış ise, "Hepimiz Ermeniyiz" gibisinden acele ve uçuk sloganlar da tahrikten başka bir işe yaramazlar! Murat BARDAKçI
(Sabah)
Yrd.Doç.Dr. Kenan Ziya TAŞ
Türk milletinin binlerce yıl öncesine dayanan bir tarihi ve bu tarihle mütenasip iyi işlenmiş bir dili ve köklü bir kültürü vardır. Bu vasfıyla milletimiz yeryüzünde varlığı çok eski tarihlere giden nadir bir kaç milletten biridir. Atatürk ise tarih boyunca Türk milletinin yetiştirdiği müstesna şahsiyetlerin en son temsilcilerindendir. Mensubu olduğu milletin mukadderâtında izi kaybolmayacak bir rol oynamıştır. Atatürk de toplumlara hamle ve yön veren "büyük adam"lardandır. İngiliz tarihçisi ve düşünürü Maculley'in dediği gibi, büyük adam yüksek bir tepeye çıkan ve güneşin doğuşunu herkesten evvel görebilen insandır. Atatürk de kültürün önemini çok önceden kavramış, kültür ve dile büyük önem vermiştir; "Cumhuriyetin temeli kültürdür." sözü, onun kültüre verdiği bu öneme işaret eder.
Türk tarihi, büyük Türk kültürünün, çağlar içindeki siyasi ve medeni tezahüründen, yürüyüşünden, akışından, Türk kültürünün aksiyon haline gelmesinden başka bir şey değildir. Türk tarihine ilmin çıkabildiği en eski devirlerden itibaren tamamıyla sahip çıkmalı, onun her devrinin hakkını teslim etmeli, böylece tarihimize bir kültür ve birlik hazinesi olarak en müstesna yerin verilmesine ve bugünkü ve yarınki hayatın bu temel üzerine kurulmasına, millî tarih şuurunun kökleşmesine büyük ehemmiyet atfolunmalıdır. Türk tarihi, Türk kültürünün dolayısıyla Türk milletinin yüksek
Bu tesbitler istikametinde Atatürk Türk tarihinin gerçeklerini gün ışığına kavuşturmak için zaman ve enerjisinin büyük bir kısmını Türk tarihinin araştırılmasına adadı. Gerçekler bütün çıplaklığı ile meydana çıkarılmalı idi. Bu sayede yanlış kanaatler tashih olunacak, muhteşem bir geçmişi olan Türk milletinin yeni kuşakları medeniyet dünyası önüne açık alınla çıkacaklar ve nefse güvenle daha parlak bir geleceğe hazırlanacaklardı. Aynı zamanda büyük askeri zafer, kültür alanında böylece tamamlanacaktı. Bunların temin ve tesisi gayesiyle 1931'de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) ve 1932'de de Türk Dili tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu) ve bu ikisine ilâveten 1935 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi açılmıştır. Böylece tarih boyunca Türk milletinin ortaya koydukları maddî ve manevî bütün varlıkları araştırılacaktı. Çünkü bir milletin büyüklüğü medeniyet alanında vücuda getirmiş olduğu eserlerle ölçülebilirdi. Böyle bir amaçla Atatürk, türk tarihi üzerindeki çalışmalar için şu direktifleri verdi:
"Büyük devletler kuran ecdadımız, büyük ve şumûllü medeniyetlere sahip olmuştur. Bunu aramak tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır."
"Tarih, hayal mahsulü olamaz. Tarih yazarken gerçek olayları bulmaya çalışmalıyız. Eğer bunları bulamazsak mechuliyeti, bu noktada cehlimizi itiraf etmekten çekinmeyelim."
"Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanı şaşırtıcı bir hal alır."
Atatürk'ü ve inkılâplarını değerlendirirken onu sahip olduğu ve tarihî süreç içinde oluşan bu anlayışı ile değerlendirmeliyiz. Bu bakımdan Atatürk, medeniyet bakımından hamle yapmak isterken inkılâplarında Türk Tarihi ve Türk kültürünü hep ön plâna çıkarmıştır. Bu sebeple Atatürk inkılâbı medeniyet değiştirme yönünden daha ziyade mutlak, kültür değişmesi yönünden ise daha ziyade nisbîdir. Birincisindeki mutlaklık medeniyetin milletler arası veya milletler üstü maddi ve manevî değerler manzumesi olmasından, ikincisindeki nisbîlik ise, kültürün milletlerarası tesirlere kapalı olmamakla beraber, aslî mahiyeti itibariyle millî değerler sentezi olmasındandır. Böyle olunca medeniyette "devrim" (!) olabileceğine karşılık kültürde devrimden (!) bahsetmenin bir çelişmeye düşmek olduğunu söylemek bir hata veya paradoks telâkki edilemez. Kültürde mutlak bir değişme yani devrim değil, global açıdan nisbî bir değişme veya tekâmül olabilir. Kültür ancak bu mahiyeti ile millî seciyenin ifadesi ve millî kişiliğin devamı olur.
Atatürk inkılâbı ile eski reformlar arasında tereddüte imkân vermeyen bir bağlantı bulunduğu ilmi bir hakikattir. Zira Atatürk inkılâbı müslüman Türk toplumunun. batı tesiri ile bir uyanış devri sayılan Lâle devrinden, yani 18.asır başlarından itibaren yavaş yavaş batıya açılması ile hıristiyan batı karşısındaki aşağılık kompleksi ile ve bilhassa jeopolitik tesirler altında, evvelâ teknik ve askerî, daha sonra idarî ve hukukî ve nihayet kültürel, sosyal ve ekonomik alanlarda bütün 19.asır boyunca devam eden bir medeniyet ve kültürden, başka bir medeniyet ve kültüre geçiş "transmutation" veya kültür ve medeniyet değiştirme hareketi karekterini taşıyan ağır fakat kesintisiz bir istihale "tranformation" süresinin varış noktasıdır. Başka bir deyimle, bir tekâmül zincirinin çok önemli bir halkasıdır. Bu tekâmül Atatürk inkılâbının kat'i surette tesbit ettiği ve gösterdiği genel yönde, kısmen kendiliğinden ve kısmen reforumcu müdahelelerle devam edecektir. Bu Atatürk inkılâbının temelinde yatan dünya görüşünün donmuş bir doğma veya doktirin değil esnek pragmatik bir felsefe ve realist bir duygu ve düşünce davrınışı "attitude"ü olduğu gerçeğinden ve aynı zamanda Türk toplumunun tarihi angajmanından çıkan tabiî bir neticedir.
Türk tarihinden çıkardığı netice ve güvenle istiklâl mücadelesine atılan ve eşsiz bir zaferle neticelendiren Atatürk, tarih bilgisinde en heyecanlı hitabenin ilham kaynağını, yeni devletin temellerini atmak yolunda giriştiği teşebbüslerde en etkili silahını buluyordu. Tesis edilen bu yeni devletin her modern devlet gibi üstlendiği vazifeleri ve sorumluluklarını şu şekilde sıralamak mümkündür:
1- Her hal ve şartta devletin devamlılığını sağlamak,
2- İç ve dış güvenliği sağlamak (içten ve dıştan devletin hakimiyetine zarar vermeye yönelik her türlü fiili hareketleri ve saldırıları önlemek,
3- Milletin refahını (ekonomik ihtiyaçlar) ve saadetini (sağlık, eğitim, eşitlik, hürriyet, adalet) temin etmek,
4- Millet hayatını devam ettirmek, bunun için milleti meydana getiren dil, töre, din, tarih, edebiyat gibi kültür unsurlarını evvelâ asliyetini bozmadan muhafaza etmek, ikincisi geliştirmek, üçüncüsü ise millî şahsiyeti, milli şuuru ve milli birliği kuvvetlendirecek şekilde yaymak ve öğretmek
5- Çağdaş ilim ve teknoloji kurarak, toplum hayatında esas kılmak.
Devlet sahip olduğu imkân ve şartlar çerçevesinde ülkenin her tarafında bu esasları tatbik etmeye çalışırken özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu üzerinde çok çeşitli sebepelerle, aşağıda maddeler halinde zikrettiğimiz, hadiselerle karşı karşıya kalmıştır:
1- Doğu ve Güneydoğu Anadolu halkını çeşitli vasıtalarla (propaganda, şiddet) millî şuur dışına çekmek,
2- Türk devlet hakimiyetine karşı koyma, bu hakimiyeti reddetme ve bu hakimiyet altından ayrılma ve istiklâle kavuşma arzusunu tahrik ve teşvik etmek,
3- Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesini Türk devletinden koparmak veya misâk-ı millî sınırlarını parçalamak.
Zikredilen bu hususların tarihî bir perspektif ile gelişimi ve buna bağlı olarak dış siyasetimizin önemli bir bölümü olan Orta Asya'daki (Türkistan) Türk devletleri ve Ortadoğu ile olan münasebetler üzerindeki yeri değerlendirilecektir. Doğu Anadolu, Kafkasya ve Ortaasya ile; Güneydoğu Anadolu ise Ortadoğu ile birleşen coğrafyalarımızdır. Buralarla tarihî, siyasî ve beşerî münasbetlerimiz neredeyse ayrılamayacak bir bütünlük gösterir.
Yukarıda ana hatlarıyla bahsetmeye çalıştığımız hususlardan dolayı Atatürk Doğu ve Güneydoğu ile dış türkler üzerindeki politikalarını sağlam bir kültür politikası üzerine oturtmanın gerekliliğini vurgulamış ve bu istikamette hareket etmiştir. Şu sözü bunu açıkça göstermektedir: "Türkiye dışında kalmış Türkler, ilkin kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük davasını böyle bir müsbet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz." Millî Mücadele esnâsında ve sonrasında ortaya çıkan iç ve dış gelişmeler ve ortaya çıkan neticeler bu düşünceleri doğrulayacaktır.
Malum olduğu üzere Nutuk'ta belirtildiği gibi Mustafa Kemal'in dış politika tutumunda kronolojik iki devir vardır. İstiklâl savaşının zaferle sona erdirilmesine kadar süren birinci devre dış politika. Bu devir, Mustafa Kemal'in gerek padişah tarafından gerekse yabancı devletler tarafından bir asi sayıldığı devirdi. İkinci devir, Türk zaferiyle açılır ve Lozan müzakereleriyle yürümeye başlar. Bu devirde yeni Türkiye Cumhuriyeti devletler arasında eşit bir devlet olarak görünmeye çalışır ve bu statüyü başarılı bir şekilde elde eder.
Atatürk'ün Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya, Ortadoğu ve Orta Asya politikası açısından verdiği önemi açıklarken ağırlıklı olarak yukarıda bahsettiğimiz ikinci devredeki gelişmeleri ele alacağız. Bilindiği gibi Misâk-ı Millî ile kurulacak millî devletin hudutlarının nasıl olması gerektiği açıklanmaıştır. Mustafa Kemal, mecliste yaptığı bir konuşmada "Misâk-ı Millî şu hat, bu hat diye hiç bir vakitte hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve heyet-i celilenin isâbet-i hâzırıdır. Yoksa haritası mevcud bir hudut yoktur. Bunun için de yapılmış olan işlerde ve yapılması teklif olunan işlerde hiç bir vakitte buna taarruz edilmemiştir. Bilâkis riayet edilmiştir." demektedir.
Misâk-ı Millî'nin konumuzla ilgili bölümü incelendiğinde görülmektedir ki Misâk-ı Millî güneyde Araplık ve Türklük camialarının kültür temeline dayalı olarak çizilecek sınırlarla birbirlerinden ayrılmasını ifade eder. Misâk-ı Millî, Atatürk'ün çok erken devirlere kadar giden bir tarih şuur ve kültürü ile Kürtlerin bir Türk uyruğu olarak her her alanda ortak olan değerlerle Türk camiasına, Türk milletine mensubiyetlerine inancı ifade eder. Ancak Anadolu coğrafyasının bir devamı olan ve millî varlığımızın ayrılmaz bir parçası kabul edilen Musul, Kerkük, Süleymaniye, Erbil bölgesinde teessüs edilen siyasi yapının meydana çıkardığı şartlar teoride ve pratikte Türk milletinin birliği ile oynama imkânı vermiştir. Atatürk'ün bütün hayatına değişmez gaye yaptığı, son nefesine kadar sarsılmaz bir azimle ve plânlı şekilde sürdürdüğü rasyonel çaba, Misâk-ı Millî çerçevesinde, Türk kültürünü, türklük değerlerini paylaşan halkı, modern millî devlet yapısına, bütünlüğüne eriştirmek olmuştur.
Atatürk'ün Lozan sonrası Misâk-ı Millî'nin temel ruhunu terketmeden akılcı bir tarzda hedefe doğru gittiğini görmekteyiz. 30 Ağustos zaferinin hemen akabinde Fransız le Figaro gazetesine verdiği demeç gaye ve hedefi tüm berraklığı ile göstermektedir. Amerikalı yazar Richard Danin'in sorduğu soruya karşılık;
"-Makedonya ve Suriye'yi terkettik. Fakat artık arkada kalan ve sırf Türk olan her yeri ve her şeyi isteriz. Bunları kurtarmayı azmettik ve kurtaracağız.
-İhraz ettiğiniz muzafferiyetten sonra projelerinizin neden ibaret olduğunu sorabilir miyim?
-Bütün topraklar halâs olmadıkça tevvakkuf etmeyeceğim.
-Paşa hazretleri, Türk toprakları demekle ne murad ediyorsunuz?
-Avrupa'da İstanbul ve Meriç'e kadar Trakya, Asya'da Anadolu, Musul arazisi ve Irak'ın nısfı."
Açıkça görüldüğü gibi Atatürk, Irak'ın yarısını hedefliyordu. Kastedilen topraklaren az 250 bin metre karelik bir alandı. Buna Suriye içinde yer alan Türklerle meskun topraklar da dahildi.
Amerikalı general Mc.Arthur "Hatıralar"ında büyük devlet adamlarından biri olarak tanıdığını ifade ettiği Atatürk'le 1933'te Ankara 'da yaptığı bir mülâkatta şunları kaydeder: "Sizin Türkiye'nin geleceği hakkında tasavvurlarınız nedir diye sorduğumda. -Allah nasib eder, ömrüm vefâ ederse Musul, Kerkük ve Adalar'ı geri alacağım. Selânik de dahil Batı Trakya'yı Türkiye hudutları içine katacağım."
Atatürk:"Türkler bu topraklarda tam batı medeniyetli 25 milyonluk bir cemiyet olunca kendi kendilerini savunacaklar. 50 milyona çıkınca, eğer çevrelerinde bazı meseleleri varsa o vakit onlara bir göz atacaklar."
Prof.Dr. Tahsin Banguoğlu'nun yaptığı araştırmalarda Mustafa Kemal Paşa'nın resmî beyanları dışında güney ve doğu sınırlarımızdaki Misâk-ı Millî'nin hedeflerini gösteren iki belgenin varlığından bahsetmektedir. Bunlardan birincisi TBMM'nin açılışından sonra, Hatay'dan kaçarak Adana'da millî mücadeleyi yürütecek bir teşkilâ kuran Tayfur (Sökmen) Bey'in Mustafa Kemal'e gönderdiği mektup ve aldığı cevaptır. Tayfur Sökmen Bey mektubunda Hatay ile ilgili:
"-Sancak Millî Misâk'a dahil midir?" sorusunu sormaktadır. Mustaf Kemal Paşa ise bu soruya gönderdiği telgrafla önemli ve kesin bir anlam taşıyan şu cevabı vermiştir:
"-Türklerin yaşadığı her yer Millî Misâk'a dahildir."
Aynı tarihlerde kendisine Berlin'den mektuplar yazan Talat Paşa'ya verdiği bir cevap da ikinci belgeyi teşkil eder. Burada Mustafa Kemal Paşa sınırlarımızdan bahsederken: "Türkçe ve Kürtçe konuşulan bütün vilâyetlerimiz bizim olacaktır." demektedir. Çünkü ona göre Türkçe ve Kürtçe konuşulan bütün boylar aynı milleti teşkil etmektedir. Bunlar da devletin içinde yer almalıdır. Ayrıca bu görüşle büyük lider, kurtuluş savaşına canla başla katılan doğulu vatandaşlarımızı Türk milletinden asla ayrı görmediğini de dile getirmektedir. Nitekim 1923 Lozan Konferansı sırasında Anadolu Türklüğünü parçalamayı hedef alan görüşler karşısında İsmet İnönü: "Kürt halkının İran kökenli olduğunu öne sürülmüştür. Oysa bu iddiayı Kürtlerin Turan kökenli olduğunu kabul eden Encyclopedia Britanicca yalanlamaktadır. Zaten Anadolu'yu tanıyanlar bilirler ki gerek töre, gerek gelenek ve görenek bakımından Kürtler hiç bir yönden Türklerden farklı değillerdir." sözleriyle Türk heyeti adına Türk-Kürt ayırımının kabul edilemeyeceğini belirtmiştir.
Musul meselesinde ise gelişmeler şöyle cereyan etmiştir. 19 Mayıs 1924'te Musul meselesini halletmek üzere İstanbul'da bir konferans toplandı. Konferansın süresince her iki taraf da görüşlerinde ısrar ettikleri için bir sonuca varılamadı. İstanbul Konferansı'ndan bir sonuç çımaması ve Türkiye'nin tutumunun yumuşamaması sonucu İngiltere, Türk-Irak sınırları bölgesinde sınır olaylarını kışkırtıp karışılıklar çıkartmaya başladı. İkili görüşmelerin sonuçsuz kalması üzerine ve Lozan Antlaşmasına göre mesele milletler cemiyetine havale edildi. Milletler cemiyeti, Musul meselesi hakkında inceleme yapıp rapor vermek üzere bir komisyon teşkil etti. Komisyon raporunu Eylül 1925'te Milletler Cemiyeti'ne sundu. Raporda Musul'un Irak'a katılması gerektiği teklif edilmekteydi. Bu karar Türkiye'de büyük bir tepki yarattı. Hatta Türk basını bir Türk-İngiliz savaşından dahi söz etti. Fakat Türk hükümeti daha ileri gidemedi. Zira yıllarca süren savaştan yeni çıkan Türkiye'yi çözülmesi gereken sayısız ekonomik ve sosyal meseleler beklemekte idi. Bu sebeple 5 Haziran 1926'da İngiltere ile Ankara'da bir anlaşma imzalanarak, Milletler Cemiyeti kararları kabul edildi. Lâkin çeşitli sebeplerden olsa gerek Musul, Kerkük ve Süleymaniye'de oturan Irak Türkmenlerine Hatay'da olduğu gibi kültürel özerklik sağlanamamıştır.
Kamuoyunda oluşan Musul'un silah zoru ile alınması fikirleri karşısında Atatürk: "Musul meselesinin hallini muharebeye girmemek için bir sene sonraya talik etmek demek, ondan sarf-ı nazar etmek demek değildir. Belki bunun istihsâli için daha kuvvetli olabileceğimiz bir zamanı intizardır. Bugün sulh yaparız, bir ay sonra iki ay sonra Musul meselesini halletmeye kıyam ederiz. Fakat bugün Musul meselesini halletmek istediğimiz vakit, karşımızda yalnız İngiliz değil Fransız, İtalyan, Japon ve bütün dünyanın düşmanları vardır. Yalnız karşı karşıya kaldığımız zaman İngilizlerle karşı karşıya kalacağız. Bunda menfaat var mıdır, yok mudur? Bunu meydana çıkarmak gayet kolaydır. Musul meselesini bugünden halledeceğiz, ordumuzu yürüteceğiz, bugün alacağız demek, bu mümkündür. Musulu gayet kolaylıkla alabiliriz. Fakat Musulu aldığımızı müteakib muharebenin hemen hitam bulacağına kani olamayız. Şüphesiz orada bir harp cephesi açmış olacağız.
Hatay meselesi, Milletler Cemiyeti'ne intikal ettiğinde 27 Ocak 1937'de toplanan cemiyet, Hatay'ın bağımsızlığını kabul etti. Bu sırada Atatürk çok hasta idi. Kendisine, milletine, ordusuna ve Hataylılara güveni son derece yüksekti. Dünya durumunu çok iyi değerlendirmekte idi. Bir İskenderun Sancağı için Fransı